|
- H -
Haeckel,
Ernst
Ünlü evrimci biyolog Ernst Haeckel, Darwin'in yakın
bir dostu ve destekçisiydi. Evrim teorisini desteklemek
için, farklı canlıların embriyolarının birbirine benzediğini
öne süren "rekapitülasyon" adlı iddiayı ortaya atmıştır.
Haeckel'in bu iddiayı ortaya atarken çizim sahtekarlıkları
yaptığı ise daha sonra anlaşılmıştır. (bkz. Embriyolojik
evrim)
Ernst Haeckel |
Haeckel, bir yandan bu tip bilim sahtekarlıkları yaparken
öte yandan da öjeni propagandası yürütüyordu. Öjeniyi
Almanya'da ilk benimseyen ve yayan kişi, Ernst Haeckel
olmuştur. (bkz. Öjeni)
Yeni doğan sakat bebeklerin zaman geçirilmeden öldürülmesini,
böylece toplumun evriminin hızlandırılmasını önermişti.
Daha da ileri gitmiş ve cüzamlıların, kanserlilerin
ve akıl hastalarının da acısız bir biçimde öldürülmeleri
gerektiğini, yoksa bu kişilerin topluma yük olacaklarını
ve evrimi yavaşlatacaklarını savunmuştu.
George Stein, Haeckel'in evrim teorisine olan körü
körüne bağlılığını şöyle özetlemiştir:
Haeckel Darwin'in doğru olduğunu iddia ediyordu... İnsan
türü sorgulanmayacak bir şekilde hayvanlar aleminden
evrimleşmişti. İnsanların sosyal ve politik varlığı
Darwin'in gösterdiği gibi evrim kanunları, doğal seleksiyon
ve biyoloji ile idare ediliyordu. Bunun tersini savunmak
batıl inançtı.198
Kambriyen devrinde bir
anda ortaya çıkan canlılardan biri olan Hallucigenia'nın
fosilinde, saldırılara karşı korunma sağlayan
dikenler vardır. |
Hallucigenia
Canlıların bugünkü mükemmel halleriyle yeryüzü katmanlarında
belirdiği Kambriyen devrinde bir anda ortaya çıkan canlılardan
biri de Hallucigenia'dır. (bkz. Kambriyen
devri) Bu Kambriyen canlısının fosilinde, saldırılara
karşı korunma sağlayan dikenler ya da sert kabuklar
yer alır. Bu konuda evrimcilerin açıklayamadıkları nokta,
ortada hiçbir "avcı" canlının bulunmadığı bu devirde
bu hayvanların nasıl bu kadar iyi bir korunmaya sahip
olduklarıdır. Ortada avcı hayvanların bulunmayışı, konuyu
"doğal seleksiyon"la açıklamayı imkansız kılmaktadır.
Hayat hayattan gelir tezi
bkz. Biyogenez
(Biogenesis)
Hayat ağacı (tree of life)
Darwinizm'e göre canlılık tek bir kökten gelen ancak
sonra dallara ayrılan bir ağaç gibi olmalıdır. Nitekim
bu varsayım Darwinist kaynaklarda ısrarla vurgulanır
ve "hayat ağacı" (tree of life) kavramı sık sık kullanılır.
Bu hayali hayat ağacına göre canlılar arasındaki en
temel sınıflandırma birimi olan filumların da kademe
kademe ortaya çıkmış olması gerekir.
Darwinizm'e göre önce tek bir filum oluşmalı, sonra
diğer filumlar küçük küçük değişimlerle ve uzun zaman
dilimleri içinde yavaş yavaş belirmelidir. (bkz. Filum)
Bu varsayıma göre, hayvan filumlarının sayısında kademeli
bir artış yaşanmış olmalıdır. Bu konuda yapılan çizimler
de Darwinist varsayımlara göre hayvan filumlarında beklenen
kademeli sayı artışını göstermektedir. Darwinizm'e göre
canlılık bu şekilde gelişmiş olmalıdır. Fakat fosiller
bu hayali "hayat ağacı"nı reddetmektedir. Fosil kayıtlarına
göre ortaya çıkan gerçek şudur: Hayvanlar ilk ortaya
çıktıkları dönemden itibaren çok farklı ve çok komplekstirler.
Bugün bilinen tüm hayvan filumları, yeryüzünde aynı
anda, Kambriyen devri olarak bilinen jeolojik dönemde
ortaya çıkmışlardır.
Evrimci biyolog Ernst
Haeckel tarafından 1866 yılında çizilen hayali
"hayat ağacı". |
Darwinizm'in dünya çapındaki en önemli eleştirmenlerinden
biri olan Berkeley Üniversitesi profesörü Phillip Johnson,
paleontolojinin ortaya koyduğu bu gerçeğin Darwinizm'le
olan açık çelişkisini şöyle açıklamaktadır:
Darwinist teori, canlılığın bir tür "giderek genişleyen
bir farklılık üçgeni" içinde geliştiğini öngörür. Buna
göre canlılık, ilk canlı organizmadan ya da ilk hayvan
türünden başlayarak, giderek farklılaşmış ve biyolojik
sınıflandırmanın daha yüksek kategorilerini oluşturmuş
olmalıdır. Ama hayvan fosilleri bizlere bu üçgenin gerçekte
başaşağı durduğunu göstermektedir: Filumlar henüz ilk
anda hep birlikte vardır, sonra giderek sayıları azalır.199
Kambriyen öncesi (Prekambriyen) dönemde sadece tek
hücreli canlıların oluşturduğu üç farklı filum vardır.
Kambriyen'de ise 60'ı aşkın farklı hayvan filumu bir
anda ortaya çıkmıştır. İlerleyen dönemde ise bu filumların
bir kısmının soyları tükenmiş, günümüze kadar sadece
bazı filumlar ulaşmıştır. Ünlü evrimci paleontolog Roger
Lewin, Darwinizm'in hayatın tarihi hakkındaki tüm varsayımlarını
çökerten bu olağanüstü durumdan şöyle söz eder:
Hayvanların tüm tarihindeki "en önemli evrimsel olay"
olarak tanımlanan Kambriyen patlaması, daha sonra da
varlıklarını koruyacak olan bütün temel vücut formlarını
(filumları) ortaya koymuştur. Bunların bir kısmının
daha sonra soyları tükenmiştir. Bazı tahminler, şu anda
var olan 30 farklı hayvan filumu ile karşılaştırıldığında,
Kambriyen patlamasının yaklaşık 100 kadar farklı filumu
ortaya çıkardığı yönündedir.200
Heterotrof görüşü
İlk canlı oluşumu ile ilgili üzerinde en çok çalışılan
görüşlerden biri de heterotrof görüşüdür. Bu görüşe
göre bir canlı; yapılarını oluşturmak, enerji gereksinimlerini
karşılamak için gerekli organik molekülleri dış çevreden
hazır olarak alan tüketici bir canlıdır. Bu görüşe göre
ilk canlı, organik bileşiklerin kendiliğinden oluştuğu
kompleks bir çevrede bu organik bileşiklerle beslenmiştir.
Çevreden aldığı basit organik molekülleri sentezlemesini
sağlayacak gen sistemine gereksinim yoktur. Yani ilk
canlının kompleks bir çevrede basit yapılı olarak beslenip
yaşamsal olaylarını sürdürebildiği farz edilir.
Bu görüşe göre canlılık oluşurken önce kimyasal evrim
olmuştur. Heterotrof canlı da cansız maddelerin uzun
süren kimyasal evrimi sonucu ortaya çıkmıştır. Yine
bu görüşe göre ilk atmosferde serbest oksijen gazı yoktur.
İlk atmosfer gazları olarak varsayılan amonyak (NH3),
metan (CH4), hidrojen (H2) ve
su buharı (H2O) mor ötesi ışınların yüksek
enerjisi ile daha karmaşık yapılı bileşikleri oluşturacak
kimyasal reaksiyona girmişlerdir. Bu reaksiyonlar sonucunda
tesadüf eseri oluşan maddelerin önce küçük su birikintilerinde
çoğalıp zamanla denizlere ve okyanuslara taşındıkları
ve basit organik bileşikleri meydana getirdikleri varsayılır.
Bu iddiaları ispatlamak üzere yapılan tüm çalışmalar
ise başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Değil tesadüf eseri,
kontrollü deney ortamlarında bile bu mümkün olamamıştır.(bkz. Miller
Deneyi, Fox
Deneyi)
Hipotez
Birtakım gerçekler veya olaylar karşısında öne sürülen
açıklamaya ya da bir probleme geçici olarak sunulmuş
çözüme "hipotez" denir. İyi bir hipotezin ispatlanabilmesi
için deney ve gözlemlere açık, eldeki verilere uygun
özellik taşıması gereklidir. Aynı zamanda bulunan yeni
gerçeklere ve tahminlere de açık olmalı, gerektiğinde
üzerinde kısmi değişiklikler yapılabilmelidir. 201
Bilim adamı önce yaptığı gözlemler doğrultusunda bir
genelleme yapar ya da gözlemlerin niteliği hakkında
geçici bir fikir veren olaylar zinciri arasındaki neden-sonuç
ilişkisini belirten bir hipotez kurar. Araştırmaya doğru
ilk adım hipotezle atılır. Hipotez kurulurken yapılan
ön tahminler daha sonra kontrollü deneylerle sınanabilmelidir.
Doğrudan doğruya denenemeyen karmaşık hipotezler ise
bunlardan mantığa uygun bazı sonuçların çıkarılıp çıkarılamayacağını
göstermek üzere sınanır. Bir hipotez bu yüzden deneysel
sınama esasına dayanmalı yani herhangi bir yolla doğrulanabilen
bir tahmin yapmalıdır, yoksa sadece bir spekülasyon
olarak kalır.202
Çok sayıda gözlem ve deneyle desteklenebilen bir hipotez
ise teori olur. (bkz. Teori)
Bir teori, birkaç farklı alandaki hipotez ve gözlemi
kapsar. Örneğin, "evrim teorisi" paleontolojiden, anatomiden,
fizyolojiden, biyokimyadan, genetikten ve diğer ilgili
bilimlerden gelen hipotezleri ve gözlemleri içine alır.
Bir bilim adamı, hipotezine uymayan bir gözlem yaptığı
zaman, ya hipotezin ya da gözlemin yanlış olduğu sonucuna
varır. Eğer gözlem doğruysa hipotezini reddeder ya da
yeniler. Bilimde en uygun olan ise her yeni gözlemin
hipotezle uyum sağlamasıdır.
Ancak evrim teorisi söz konusu olduğunda, bilimin hiçbir
dalındaki hipotezin teoriyi doğrulamadığı görülür. Fakat
teorinin herşeye rağmen ayakta tutulması için tüm bunlar
göz ardı edilmektedir. (bkz. Evrim
teorisi)
Günümüzde yaşayan Opisthocomus
hoazin kuşunun kanatlarında da aynı Archæopteryx
gibi pençe benzeri tırnaklar yer alır. |
Hoatzin kuşu
Evrimcilerin, Archæopteryx'i ara geçiş formu olarak
gösterirken dayandıkları noktalar, hayvanın dinozorlara
benzeyen iskelet yapısı, kanatları üzerindeki pençeleri
ve ağzındaki dişleridir. (bkz. Archæopteryx)
Bunlar nedeniyle Archæeopteryx'in sürüngen özelliklerini
hala yoğun olarak taşıyan, bazı kuş özelliklerini de
yeni kazanmış olan bir geçiş formu olduğu iddiasındadırlar.
Oysa sözü edilen "sürüngen özellikleri", gerçekte Archæopteryx'i
bir sürüngen yapmaz. Özellikle Archæopteryx'in kanatlarındaki
pençeler öne sürülerek yapılan iddialar geçersizdir.
Çünkü bugün de dünyada pençe-kanatlara sahip birçok
kuş yaşamaktadır. Örneğin Avustralya'da yaşayan Hoatzin
kuşunun da aynı Archæopteryx'te olduğu gibi kanatlı
pençeleri vardır 203 ve yine Archæopteryx'te
olduğu gibi küçük bir omurgayla uçmaktadır. Oysa sırf
bu nedenle, evrimciler tarafından Archæopteryx'in uçamadığı
veya iyi uçamadığı iddia edilir. Bu durum, Archæopteryx'teki
pençe, diş ve iskelet yapısı gibi özelliklerin, onu
bir sürüngen değil, özgün bir kuş türü yaptığını göstermektedir.
Oysa evrimci bakış açısıyla her türlü taraflı yorum
yapılabilir. Eğer Hoatzin kuşu, bugün uygun tabakalarda
fosil olarak bulunmuş olsaydı, büyük olasılıkla aynı
Archæopteryx gibi bir ara geçiş formu olarak ileri sürülecekti.
Ancak bu canlının hala yaşaması ve bir kuş olduğunun
da apaçık belli oluşu, evrimcilere bu imkanı vermemektedir.
Homo antecessor
Hayali evrim soyağacını temelinden yıkan en önemli
ve şaşırtıcı gerçek, Homo sapiens'in, yani günümüz insanının
tarihinin hiç umulmadık kadar geriye gitmesidir. Paleontolojik
bulgular, bundan neredeyse bir milyon yıl öncesinde,
bize tıpatıp benzeyen Homo sapiens insanlarının yaşadıklarını
göstermektedir.
Bu konudaki bulgular 204, evrim
soyağacını tepetaklak ettiği için diğer bazı evrimci
paleoantropologlar tarafından reddedildi. 1995 yılında
İspanya'da Atapuerca'da bulunan bir fosil, Homo sapiens'in
tarihinin sanıldığından çok daha eski olduğunu çok çarpıcı
bir biçimde ortaya çıkardı. (bkz. Atapuerca)
Söz konusu fosil, Homo sapiens'in tarihinin 800 bin
yıl kadar geriye götürülmesi gerektiğine işaret ediyordu.
Ama fosili bulan evrimciler, ilk şoku atlattıktan sonra,
bu fosilin başka bir türe ait olduğuna karar verdiler.
Çünkü evrim soyağacına göre 800 bin yıl önce Homo sapiens'in
yaşamamış olması gerekiyordu. Bu yüzden Homo antecessor adlı hayali bir tür oluşturdular ve Atapuerca kafatasını
bu sıralamaya dahil ettiler.
Homo erectus
Evrimcilerin "dik yürüyen insan" anlamına gelen Homo
erectus sınıflandırması, insanın hayali soyağacında
en ilkel tür sayılır. Evrimciler bu insanları, "erect"
(dik) sıfatı ile önceki sınıflamalarından ayırmak zorunda
kalmışlardır. Çünkü eldeki tüm Homo erectus fosilleri,
Australopithecus ya da Homo habilis örneğinde görülmediği
kadar diktir. Günümüz insanının iskeleti ile Homo erectus iskeleti arasında hiçbir fark yoktur.
10 BİN YILLIK HOMO ERECTUSLAR
10 Ekim 1967'de Avustralya Victoria'daki Kow Swamp
Gölü yakınında bulunan bu iki kafatasına Kow Swamp
I ve Kow Swamp V adı verildi.
Evrimciler, ilkel bir tür olarak
tanımladıkları Homo erectusların, bundan 10 bin
sene önce yaşayan bir insan ırkı olduğu gerçeğini
kabul etmek istemediler. |
Evrimcilerin Homo erectus'u "ilkel" saymaktaki en önemli
dayanakları, kafatası hacminin (900-1100 cc.) günümüz
insanının kafatası hacmi ortalamasından küçük olması ve
kalın kaş çıkıntılarıdır. Oysa bugün de dünyada Homo
erectus'la aynı kafatası hacmine sahip pek çok insan
yaşamaktadır (örneğin pigmeler) ve bugün de çeşitli
ırklarda kaş çıkıntıları vardır (örneğin Avustralya
yerlileri Aborijinlerde). Kafatası hacmi farklılığının
zeka ve beceri yönünden hiçbir fark oluşturmadığı ise
bilinen bir gerçektir. Zeka, beynin hacmine göre değil,
beynin kendi içindeki organizasyonuna göre değişir.
205
Homo erectus'u dünyaya tanıtan fosiller, her ikisi
de Asya'da bulunan Pekin Adamı ve Java Adamı fosilleriydi.
Ancak zamanla bu iki kalıntının da güvenilir olmadıkları
anlaşıldı. (bkz. Pekin
Adamı, Java Adamı)
Bu nedenle Afrika'da bulunan Homo erectus fosilleri
giderek daha fazla önem kazandı. (Bu arada, Homo erectus
olarak tanımlanan fosillerin bir kısmının bazı evrimciler
tarafından Homo ergaster adlı ikinci bir sınıflamaya
dahil edildiğini de belirtmek gerekir. Bu konuda aralarında
anlaşmazlık vardır.)
Afrika'da bulunan Homo erectus örneklerinin en ünlüsü,
"Narikotome homo erectus" ya da "Turkana Çocuğu" fosilidir.
Fosilin dik iskelet yapısı günümüz insanınınkinden farksızdır.206
Dolayısıyla Homo erectus da yine günümüzde yaşamakta
olan bir insan ırkıdır. (bkz. Turkana
Çocuğu)
Connecticut Üniversitesi'nden Prof. William Laughlin,
Eskimolar ve Aleut Adaları insanları üzerinde uzun yıllar
anatomik incelemeler yapmış ve bu insanlar ile Homo erectus'un şaşırtıcı derecede birbirlerine benzediklerini
görmüştür. Laughlin'in vardığı sonuç, tüm bu ırkların
gerçekte Homo sapiens türüne (günümüz insanına) ait farklı
ırklar olduğudur:

HOMO ERECTUS'UN
DENİZCİLİK KÜLTÜRÜ
"Antik denizciler: İlk insanlar sandığımızdan
daha akıllıydılar" New Scientist dergisinde yayınlanan
14 Mart 1998 tarihli bu makaleye göre evrimcilerin
Homo erectus ismini verdikleri insanlar, günümüzden
700 bin yıl önce gemicilik yapıyorlardı. Gemi
yapabilecek bilgi, teknoloji ve kültüre sahip
insanların ilkel sayılmaları elbette ki mümkün
değildir. |
Hepsi Homo sapiens türüne ait olan Eskimolar ve Avustralya
yerlileri gibi uzak gruplar arasındaki büyük farklılıkları
dikkate aldığımızda, Homo erectus'un da kendi içinde
farklılıklar taşıyan bu türe (Homo sapiens'e) ait olduğu
sonucuna varmak çok mantıklı gözükmektedir.207
Bir insan ırkı olan Homo erectus ile "insanın evrimi"
senaryosunda kendisinden önce gelen maymunlar (Australopithecus,
Homo habilis, Homo rudolfensis) arasında büyük bir uçurum
vardır. Yani fosil kayıtlarında beliren ilk insanlar,
evrim süreci olmadan, aynı anda ve aniden ortaya çıkmışlardır.
Yaratılmış olmalarının bundan daha açık bir göstergesi
olamaz.
Ancak bu gerçeği kabul etmek, evrimcilerin dogmatik
felsefelerine ve ideolojilerine aykırıdır. Bu nedenle,
özgün bir insan ırkı olan Homo erectus'u yarı-maymun
bir canlı gibi göstermeye çalışırlar. Bundan dolayı
da yaptıkları Homo erectus rekonstrüksiyonlarında ısrarla
maymunsu hatlar çizerler. . (Detaylı bilgi için bkz. Evrim Aldatmacası, Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık)
Homo ergaster
Homo erectus (dik yürüyen insan) olarak tanımlanan
fosillerin bir kısmı, bazı evrimciler tarafından "Homo
ergaster" olarak sınıflandırılır. Bu ikinci sınıflama
evrimciler arasında anlaşmazlık konusudur. (bkz. Homo erectus)
Homo habilis
Australopithecuslar'ın
iskelet ve kafatası yapılarının şempanzelerinkinden
neredeyse farksız oluşu ve canlıların dik yürüdükleri
iddiasının da sağlam kanıtlarla çürütülmesi, evrimci
paleoantropologları oldukça zor durumda bırakmıştır.
Çünkü hayali evrim şemasında Australopithecuslar'dan
sonra Homo erectus gelir. Homo erectus, isminin başındaki
"homo" yani "insan" teriminden de anlaşıldığı gibi bir
insan grubudur ve iskeleti de tamamen diktir. Kafatası
hacmi Australopithecuslar'ınkinin iki katı kadardır.
Hayali soyağacına göre şempanze benzeri bir maymun türü
olan Australopithecuslar'dan sonra, günümüz insanından
farksız bir iskelete sahip Homo erectus'un gelmesini,
evrim teorisiyle bile açıklamak mümkün değildir. Dolayısıyla
"bağlantı"lar, yani "ara form"lar gerekir. İşte Homo habilis kavramı bu zorunluluktan doğmuştur.
|
Australopithecus,
Homo habilis (yanda) türlerinin dişleri üzerinde
yapılan analizler, Australopithecines ve Homo
habilis türlerinin Afrika maymunlarıyla aynı kategoride
olduklarını göstermektedir. |
Homo habilis sınıflandırması 1960'lı yıllarda ailece
"fosil avcısı" olan Leakey'ler tarafından ortaya atıldı.
Leakey'lere göre, Homo habilis olarak sınıflandırılan
bu yeni tür canlı, dik yürüme yeteneğine, göreceli olarak
büyük bir beyin hacmine, taştan ve tahtadan alet kullanma
yeteneğine sahipti. Bu sebeple insanın atası olabilirdi.
80'li yılların ortalarından sonra bulunan aynı türe
ait yeni fosiller, bu görüşü tamamen değiştirdi. Bernard
Wood ve Loring Brace gibi araştırmacılar, bunların "alet
kullanabilen insan" anlamına gelen Homo habilis yerine,
"alet kullanabilen Güney Afrika maymunu" anlamına gelen
Australopithecus habilis olarak sınıflandırılması gerektiğini
söylediler. Çünkü Homo habilis, Australopithecus ismi
verilen maymunlarla birçok ortak özelliğe sahipti. Aynı
Australopithecus gibi uzun kollu, kısa bacaklı ve maymunsu
bir iskelet yapısına sahipti. El ve ayak parmakları
tırmanmaya uyumluydu. Çene yapıları tamamen günümüz
maymunlarınınkine benziyordu. 550 cc.'lik beyin hacimleri
de bunların birer maymun olduklarının en iyi göstergesiydi.
Kısacası bazı evrimciler tarafından ayrı bir tür olarak
gösterilen Homo habilis, gerçekte tüm diğer Australopithecuslar
gibi bir maymun türüydü.
Amerikalı antropolog Holly Smith'in 1994 yılında yaptığı
detaylı analizler de yine Homo habilis'in aslında "homo"
yani insan değil, maymun olduğunu gösterdi. Smith, Australopithecus,
Homo habilis, Homo erectus ve Homo neandertalensis türlerinin
dişleri üzerinde yaptığı analizler hakkında şöyle diyordu:
Dişlerin gelişimi ve yapısı kriterine dayanarak yaptığımız
analizler, Australopithecus ve Homo habilis türlerinin
Afrika maymunlarıyla aynı kategoride olduklarını, ancak
Homo erectus ve Neandertal türlerinin günümüz insanlarıyla
aynı yapıya sahip olduğunu göstermektedir.208
Aynı yıl Fred Spoor, Bernard Wood ve Frans Zonneveld
adlı üç anatomi uzmanı çok farklı bir yöntemle yine
aynı sonuca ulaştılar. Bu yöntem, insan ve maymunların
iç kulaklarında yer alan ve denge sağlamaya yarayan
yarı-çembersel kanalların karşılaştırmalı analizine
dayanıyordu. Dik yürüyen insanların kanalları ile eğik
yürüyen maymunların kanalları birbirlerinden somut bazı
farklılıklarla ayrılıyorlardı. Spoor, Wood ve Zonneveld'in
inceledikleri tüm Australopithecus ve Homo habilis örneklerinin
iç kulak kanalları günümüz maymunlarınınkiyle aynıydı.
Homo erectus'un iç kulak kanalları ise, aynı günümüz insanlarındaki gibiydi.209
Bu bulgu çok önemli iki sonucu göstermiştir:
(1) Homo habilis adıyla anılan fosiller, gerçekte "homo"
yani insan sınıflamalarına değil, Australopithecus (maymun)
sınıflamalarına dahildir.
(2) Hem Homo habilis hem de Australopithecus türleri,
eğik yürüyen yani maymun iskeletine sahip canlılardır.
İnsanlarla ilgileri yoktur.
Homo
heilderbergensis fosilleri, günümüz Avrupalılarına
çok benzeyen insanların günümüzden 740 bin yıl önce
İngiltere ve İspanya'da yaşadıklarını göstermektedir.
|
Homo heilderbergensis
Evrimci literatürde Homo heilderbergensis olarak tanımlanan
sınıflandırma, aslında Homo sapiens archaic'le aynıdır.
Aynı insan ırkını tanımlamak için bu iki ayrı kavramın
da kullanılmasının nedeni, evrimciler arasındaki görüş
farklılıklarıdır. Homo heilderbergensis sınıflamasına
dahil edilen tüm fosiller, anatomik olarak günümüz Avrupalılarına
çok benzeyen insanların, günümüzden 500 bin hatta 740
bin yıl önce İngiltere'de ve İspanya'da yaşadıklarını
göstermektedir.
Homo
rudolfensis
Homo rudolfensis terimi, 1972 yılında bulunan birkaç
fosil parçasına verilen isimdir. Söz konusu fosil parçaları
Kenya'daki Rudolf Nehri civarında bulunduğu için, bu
fosilin temsil ettiği varsayılan türe de Homo rudolfensis adı verilmiştir. Çoğu paleoantropolog ise bu fosillerin
aslında ayrı bir türe ait olmadığını, Homo rudolfensis
denen canlının aslında bir Homo habilis, yani bir maymun
türü olduğunu kabul etmektedir.
Fosilleri bulan Richard Leakey, 2.8 milyon yıl yaş
biçtiği ve "KNM-ER 1470" olarak adlandırdığı kafatasını
antropoloji tarihinin en büyük buluşu gibi tanıtmış
ve büyük yankı uyandırmıştı. Australopithecus'unki gibi
küçük bir kafatası hacmi olan, ancak insansı bir yüze
sahip bulunan canlı, Leakey'e göre, Australopithecus
ile insan arasındaki kayıp halkaydı. Ancak bir süre
sonra anlaşılacaktı ki, KNM-ER 1470 kafatasının bilimsel
dergilere kapak olan "insansı" yüzü, gerçekte kafatası
parçalarını birleştirirken belki de kasıtlı yapılan
hataların sonucuydu. İnsan yüzü anatomisi üzerinde çalışmalar
yapan Prof. Tim Bromage, 1992 yılında bilgisayar simülasyonları
yardımıyla ortaya çıkardığı bu gerçeği şöyle özetler:
KNM-ER 1470'in rekonstrüksiyonu yapılırken, yüz, aynı
günümüz insanlarında olduğu gibi, kafatasına neredeyse
tam paralel bir biçimde inşa edilmişti. Oysa yaptığımız
incelemeler, yüzün kafatasına daha eğimli bir biçimde
inşa edilmiş olmasını gerektirmektedir. Bu ise aynı
Australopithecus'da gördüğümüz maymunsu yüz özelliğini
meydana getirir.210
Bu konuda evrimci paleoantropolog J. E. Cronin de şöyle
der:
Kaba olarak biçimlendirilmiş yüz, düşük kafatası genişliği
ve büyük azı dişler gibi ilkel özellikler, KNM-ER 1470'in
Australopithecus ile paylaştığı ilkel özelliklerdir...
KNM-ER 1470, diğer erken homo örnekleri gibi, öteki
ince yapılı Australopithecuslar'la birçok yapısal ortak
özellik taşır. Bu özellikler, diğer sonraki geç homo
örneklerinde (yani Homo erectus'ta) bulunmaz.211
Michigan Üniversitesi'nden C. Loring Brace ise çene
ve diş yapısı üzerinde yaptığı analizlerde KNM-ER 1470
kafatası hakkında yine aynı sonuca varmıştır:
Çenenin büyüklüğü ve azı dişlerinin kapladığı yerin
genişliği, ER 1470'in tam anlamıyla bir Australopithecus
yüz ve dişlerine sahip olduğunu göstermektedir.212
KNM-ER 1470 üzerinde en az Leakey kadar incelemede
bulunmuş olan John Hopkins Üniversitesi paleoantropoloğu
Prof. Alan Walker da, bu canlının Homo habilis ya da
Homo rudolfensis gibi bir "homo" yani insan türüne dahil
edilmemesi, aksine Australopithecus sınıfına sokulması
gerektiğini savunmaktadır.213
Australopithecuslar ile Homo erectus arasında bir geçiş
formu gibi gösterilmeye çalışılan Homo habilis ya da
Homo rudolfensis gibi sınıflamalar tamamen hayalidir.
Bu canlılar bugün çoğu araştırmacının kabul ettiği gibi,
Australopithecus serisinin birer üyesidirler. Bütün
anatomik özellikleri, bu canlıların birer maymun türü
olduklarını göstermektedir.
Homo sapiens
Hayali evrim soyağacının günümüz insanını oluşturan
Homo sapienslerin geçmişi, evrimcilerin hiç beklemediği
kadar geriye gitmektedirler. Paleontolojik bulgular,
bundan neredeyse bir milyon yıl öncesinde, bize tıpatıp
benzeyen Homo sapiens insanlarının yaşadığını göstermektedir.
Bu konudaki bulgulardan biri, Atapuerca adı verilen
bölgede bulunan bir fosildir. Bu fosilin günümüz insanıyla
aynı özellikler taşıyor olması, evrimcilerin insanın
evrimi hakkındaki inançlarını sarsmıştır. Çünkü evrim
soyağacına göre, 800 bin yıl önce Homo sapiens'in yaşamamış
olması gerekmektedir.
Hatta pek çok bulgu, Homo sapiens'in tarihinin 800
bin yıldan bile eski olduğunu gösteriyordu. Bunlardan
birisi, Louis Leakey'nin 1970'lerin başında Olduvai
Gorge'daki bulgularıydı. Leakey buradaki Bed II katmanında
Australopithecus, Homo habilis ve Homo erectus türlerinin
aynı anda ve birarada yaşadıklarını tespit etmişti.
Ancak bundan da ilginç olan, Leakey'in aynı katmanda
(Bed II) bulduğu bir yapıydı. Leakey burada, taştan
yapılmış bir kulübenin kalıntılarını bulmuştu. Olayın
en ilginç yönü ise, Afrika'nın bazı bölgelerinde hala
kullanılan bu yapıların sadece Homo sapiensler tarafından
yapılmış olabileceğiydi! Yani, Leakey'nin bulgularına
göre, Australopithecus, Homo habilis, Homo erectus ve
günümüz insanı, bundan yaklaşık 1.7 milyon yıl önce birarada
yaşamış olmalıydılar.214 Bu gerçek,
elbette, günümüz insanlarının Australopithecus olarak tanımlanan
maymunlardan evrimleştiğini öne süren evrim teorisini
geçersiz kılmaktadır.
Ayrıca günümüz insanlarının izlerini 1.7 milyon yıldan
bile daha geriye götüren bulgular mevcuttur. Bu bulguların
en önemlisi, Laetoli Bölgesinde bulunan ayak izleridir.
(bkz. Laetoli
ayak izleri) Günümüz insanından farksız olan bu
izlerin 3.6 milyon yıl öncesine ait olduğu hesaplanmıştır.
Mary Leakey'in bulduğu bu ayak izleri, daha sonra Don
Johanson ve Tim White gibi ünlü paleoantropologlar tarafından
da incelendi. Varılan sonuçlar aynıydı. White şöyle
yazıyordu:
Hiç kuşkunuz olmasın... Bunlar günümüz insanının ayak
izlerinden tamamen farksız. Eğer bu izler bugün bir
California plajında olsalardı ve bir çocuğa bunların
ne olduğu sorulsaydı, hiç tereddüt etmeden burada bir
insanın yürüdüğünü söylerdi. Bunları, kumsalda yer alan
diğer yüzlerce insan ayak izinden ayırt edemezdi. Dahası,
siz de ayırt edemezdiniz.215
Afrika'nın bazı bölgelerinde
hala kullanılan yapılardan farkı olmayan 1.7 milyon
yıllık taş kulübe kalıntısı. |
Ayak izlerinin morfolojik yapısı üzerinde yapılan incelemeler,
bunun bir insan hem de günümüz insanı (Homo sapiens) izi
olarak kabul edilmesi gerektiğini tekrar tekrar gösteriyordu.
İzleri inceleyen Russell Tuttle şöyle yazıyordu:
Bu izler, çıplak ayaklı bir Homo sapiens tarafından
bırakılmış olmalıdır... Yapılan tüm morfolojik incelemeler,
bu izleri bırakan canlının ayağının, günümüz insanlarınınkilerden
farklı olmadığını göstermektedir.216
Tarafsız incelemeler, ayak izlerinin gerçek sahiplerini
de tanımladı: Ortada, 10 yaşındaki modern bir insanın
20 tane ve daha küçük yaşta birinin de 27 tane fosilleşmiş
ayak izi vardı. Ve bunlar, kesinlikle, bizim gibi normal
insanlardı.
Evrimcilerin bilimsel bulgularla açıkça çelişen bu
teoriyi körü körüne savunmaları, ele geçirilen her aleyhte
bulguyu çarpıtmaları ya da görmezden gelmeleri, teorinin
bilim dışılığını açıkça ortaya koymaktadır.
Homo sapiens archaic
Homo sapiens archaic, hayali evrim şemasının günümüz
insanından bir önceki basamağını oluşturur. Aslında
bu insanlar hakkında evrimciler açısından söylenecek
bir şey yoktur, zira bunlar günümüz insanından ancak
çok küçük farklılıklarla ayrılırlar. Hatta bazı araştırmacılar,
bu ırkın temsilcilerinin günümüzde hala yaşamakta olduklarını
söyleyerek Avustralyalı Aborijin yerlilerini örnek gösterirler.
Aborijin yerlileri de aynı bu ırk gibi kalın kaş çıkıntılarına,
içeri doğru eğik bir çene yapısına ve biraz daha küçük
bir beyin hacmine sahiptirler. Ve bugün de şahit olduğumuz
gibi Aborijinler de normal bir insan ırkıdır. (bkz.
Aborijin yerlileri)
Homoloji (Köken birliği)
Farklı canlı türleri arasındaki yapısal benzerlikler
biyolojide "homoloji" olarak adlandırılır. Evrimciler
bu benzerlikleri evrime delil gibi göstermeye çalışırlar.
Farklı canlılardaki benzer görünümlü (homolog) organları
öne sürerek, bu canlıların ortak bir atadan geldiklerini
savunurlar. (bkz. Homolog
organ) Fakat evrimcilerin homoloji ile ilgili iddialarının
ciddi sayılabilmesi için benzer (homolog) organların,
benzer (homolog) DNA şifreleri tarafından kodlanmış
olması gerekir. Oysa bu benzer organlar, çoğunlukla
çok farklı genetik kodlar (DNA şifreleri) tarafından
belirlenmektedir. Bunun yanı sıra, farklı canlıların
DNA'larındaki benzer genetik kodlar da, çok farklı organlara
karşılık gelmektedirler.
Avustralyalı biyokimya profesörü Michael Denton, Evolution:
A Theory in Crisis (Evrim: Kriz İçinde Bir Teori) isimli
kitabında homolojinin evrimci yorumunun genetik açmazını
şöyle belirtmektedir:

Moleküler düzeyde hiçbir
organizma bir diğerinin "atası" değildir, diğerinden
daha "ilkel" ya da "gelişmiş" de değildir. |
Homolojinin evrimci temeli, belki de en ciddi olarak,
görünürde benzer olan yapıların, farklı türlerde bütünüyle
farklı genler tarafından belirlendiği anlaşıldığında
çökmüştür.217
Ayrıca, yine söz konusu iddianın ciddi sayılabilmesi
için bu benzer yapıların embriyolojik gelişim süreçlerinin,
yani yumurtadaki ya da anne karnındaki gelişim aşamalarının
da birbirlerine paralel olması gerekir. Oysa benzer
organlar için bu embriyolojik süreç her canlıda birbirinden
farklıdır.
Genetik ve embriyolojik araştırmalar, Darwin'in "canlıların
ortak bir atadan evrimleştiklerinin delili" şeklinde
tarif ettiği homoloji kavramının, gerçekte hiçbir şekilde
bu tarife delil oluşturmadığını göstermiştir. Bu şekilde
bilim, Darwinist tezlerden birinin daha gerçek dışı
olduğunu ortaya koymuş bulunmaktadır.
Evrimcilerin sadece organlar düzeyinde değil, moleküler
düzeyde öne sürdükleri homoloji iddiası da geçersizdir.
(bkz. Moleküler homoloji tezi) Birbirine çok benzer
ve yakın gibi görünen canlılar arasında dev moleküler
farklılıklar vardır. Prof. Michael Denton bu konu ile
ilgili şu yorumu yapar:
Moleküler düzeyde, her canlı sınıfı özgün, farklı ve
diğerleriyle bağlantısızdır. Dolayısıyla moleküller,
aynı fosiller gibi, evrimci biyoloji tarafından uzun
zamandır aranan teorik ara geçişlerin olmadığını göstermiştir...
Moleküler düzeyde hiçbir organizma bir diğerinin "atası"
değildir, diğerinden daha "ilkel" ya da "gelişmiş" de
değildir... Eğer bu moleküler kanıtlar bundan bir asır
önce var olsaydı... organik evrim düşüncesi hiçbir zaman
kabul görmeyebilirdi.218
Homolog organ
Yeryüzündeki farklı canlı türlerini inceleyen her insan,
bu türler arasında bazı benzer organlar ve özellikler
bulunduğunu gözlemleyebilir. 18. yüzyıldan itibaren
biyologların dikkatini çeken bu olguyu evrim teorisiyle
ilişkilendiren ilk kişi ise, Darwin olmuştur. Darwin,
benzer (yani "homolog") organlara sahip canlıların birbirleriyle
evrimsel bir bağlantısı olduğunu ve bu organların ortak
bir atanın mirası olması gerektiğini öne sürmüştür.
Ona göre, örneğin güvercinlerin de kanatları vardır,
kartalların da kanatları vardır; demek ki güvercinler,
kartallar ve bunlar gibi kanatlı tüm kuşlar ortak bir
atadan evrimleşmişlerdir.
DEV DİŞLERE SAHİP İKİ İLGİSİZ MEMELİ
Plesantalı ve keseli memeliler arasındaki olağanüstü
derecede benzer "ikiz" türlerin bulunması, homoloji
iddiasına çok büyük bir darbedir. Örneğin, her
ikisi de dev öndişlere sahip birer memeli olan
Smilodon (sağda) ve Thylacosmilus'dur. (solda)
Aralarında hiçbir evrimsel bağlantı kurulamayan
bu canlıların kafatası ve diş yapılarının olağanüstü
derecede benzer oluşu, benzer yapıların evrime
delil oluşturduğu yönündeki homoloji iddiasını
yine açmaza sokmaktadır. |
Homoloji, hiçbir delile dayanmayan, yalnızca dış görünüşlerden
yola çıkılarak ortaya atılmış yüzeysel bir varsayımdır.
Bu varsayım, Darwin'den günümüze kadar hiçbir somut
bulgu tarafından da doğrulanamamıştır. Öncelikle, homolog
yapılara sahip canlıların evrimciler tarafından öne
sürülen hayali ortak atalarının fosillerine yeryüzünün
hiçbir tabakasında rastlanmamıştır. Ayrıca;
1- Evrimcilerin hiçbir evrimsel bağ kuramadıkları,
bütünüyle farklı sınıflara ait canlılarda bile ortak
homolog organların var olması,
2- Homolog organlara sahip canlılarda, bu organların
genetik şifrelerinin çok farklı olmaları ve,
3- Bu organların embriyolojik gelişim safhalarının
birbirinden çok farklı olması, homolojinin evrime hiçbir
dayanak oluşturmadığını gösterir.
Evrimcilerin, aralarında hiçbir evrimsel bağlantı kuramadıkları
türlerin de, birbirine çok benzeyen (homolog) organlara
sahip olmaları konusunda verilebilecek örnekler arasında
kanatlar da yer alır. Bir memeli olan yarasada kanat
vardır, kuşlarda kanat vardır, sineklerde de kanat vardır,
ayrıca geçmişte yaşamış uçan kanatlı dinozor türleri
de vardır. Fakat, bu dört farklı sınıf arasında evrimciler
bile herhangi bir evrimsel bağ, bir akrabalık kuramamaktadırlar.
Bu konudaki bir diğer çarpıcı örnek de farklı canlıların
gözlerindeki şaşırtıcı benzerlik ve yapısal yakınlıktır.
Örneğin ahtapot ve insan, aralarında hiçbir evrimsel
bağlantı kurulamayan, son derece farklı canlılardır.
Fakat her ikisinin de gözleri yapı ve fonksiyon bakımından
birbirine çok yakındır. İnsanla ahtapotun benzer gözlere
sahip ortak bir ataları olduğunu evrimciler bile iddia
edememektedirler. Bu örnekler ve bunlara benzer birçok
örnek açıkça göstermektedir ki, evrimcilerin öne sürdükleri
"homolog organlar, canlıların ortak bir evrimsel atadan
geldiğini ispatlar" şeklindeki iddianın hiçbir bilimsel
dayanağı yoktur. Hatta bu organlar onlar açısından büyük
bir çıkmazdır.
Ahtapot gözleri
Evrimciler, benzer yapılara ve organlara sahip tüm
canlılar arasında evrimsel bir ilişki olduğunu iddia
ederler. "Homoloji" olarak bilinen bu tezlerinin geçersizliğini
ortaya koyan örneklerden biri de ahtapot gözleridir.
(bkz. Homoloji)
Ahtapotlar, evrimcilerin ortaya attığı hayat ağacına
göre insana en uzak canlılardan biridir. Ahtapot ve
insan, aralarında hiçbir evrimsel bağlantı kurulamayan,
son derece farklı canlılar olmalarına karşın, ahtapot
gözü ile insan gözü tamamen aynı yapıya sahiptir. Bu
durum, benzer yapıların evrime delil olmadığının çok
açık bir göstergesidir.

Ahtapotlar, evrimcilerin
ortaya attığı hayali "hayat ağacı"na göre insana en uzak
canlılardan biridir. Ancak ahtapot gözü (solda)
ile insan gözü (sağda) tamamen aynı yapıya sahiptir.
Bu durum, benzer yapıların evrime delil olmadığının
göstergelerinden biridir. |
Bu durum karşısında evrimciler, bu organların "homolog"
(yani ortak bir atadan gelen) organlar değil, "analog"
(aralarında evrimsel ilişki olmadığı halde birbirine
çok benzeyen) organlar olduğunu söylerler. (bkz. Homolog
organ; Analog
organ) Örneğin insan gözü ile ahtapot gözü onlara
göre analog bir organdır. Ancak bir organı homolog kategorisine
mi, yoksa analog kategorisine mi dahil edecekleri sorusu,
tamamen evrim teorisinin ön kabullerine göre cevaplanır.
Bu ise, benzerliklere dayalı evrimci iddianın bilimsel
bir yönü olmadığını göstermektedir.
Evrimcilerin tek yaptığı, önceden doğru saydıkları
bir evrim dogmasına göre, karşılarına çıkan bulguları
yorumlamaya çalışmaktan ibarettir. Oysa ortaya koydukları
yorum da son derece tutarsızdır. Çünkü "analog" saymak
zorunda kaldıkları organlar kimi zaman, olağanüstü derecede
kompleks yapılarına rağmen, birbirlerine o denli benzerdir
ki, bu benzerliğin rastlantısal mutasyonlar sayesinde
sağlandığını öne sürmek son derece mantıksızdır. Eğer
ahtapotun gözü, evrimcilerin iddia ettiği gibi tesadüfen
ortaya çıkmışsa, omurgalı gözünün de tıpatıp aynı tesadüfleri
tekrarlayarak ortaya çıkması gereklidir. Bu sorunu düşünmekten
"başı ağrıyan" ünlü evrimci Frank Salisbury şöyle yazmaktadır:
Göz kadar kompleks bir organ bile farklı gruplarda
ayrı ayrı ortaya çıkmıştır. Örneğin ahtapotta, omurgalılarda
ve artropodlarda. Bunların bir defa ortaya çıkışlarını
açıklamak yeteri kadar problem oluştururken, modern
sentetik (neo-Darwinist) teoriye göre, farklı defalar
ayrı ayrı meydana geldikleri düşüncesi başımı ağrıtmaktadır.219
Yani evrim teorisine göre, birbirlerinden tamamen bağımsız
mutasyonların, bu canlıları ikişer kez "tesadüfen" üretmiş
olmaları gerekmektedir! Bu gerçek, evrimcileri daha
da çaresizliğe sürükleyen bir sorundur. Evrimci biyologların
"homoloji" tezi ile çelişen bu gibi olağanüstü benzerlikler,
benzer organların ortak atadan evrimleşme tezine delil
oluşturmadığını göstermektedir. Kaldı ki bazı canlılarda
da bunun tam tersi bir durum gözlemlenir. Yani evrimciler
tarafından çok yakın akraba sayıldıkları halde, bazı
organları tamamen farklı yapılara sahip canlılar vardır.
Hurda DNA
"Hurda DNA" kavramı 5-6 yıl öncesine dek, bilim adamlarının
fonksiyonlarını bilmedikleri büyük DNA yığınlarına verdikleri
isimdi. Gen olarak tanımlayamadıkları bu çok uzun dizilimlere
o an için "junk DNA" (hurda, çöp, boş DNA) diyorlardı.
DNA'nın kendilerince işe yaramaz olan bu dev kısımlarını
evrime delil olarak öne sürdüler. Bu iddiaya göre "Hurda
DNA", evrim süresince biriken ancak artık kullanılmayan
DNA kısımlarıydı.
Bu
iddia hiçbir bilimsel bulguya dayanmıyordu; yalnızca
temelsiz bir spekülasyondan ibaretti. Bu yanlışı literatüre
kolayca yerleştirebilmelerinin sebebi ise, o günlerde
DNA hakkında çok az şey bilinmesi ve "Hurda DNA" denen
DNA kısımlarının işlevinin henüz keşfedilmemiş olmasıydı.
Oysa İnsan Genomu Projesi ve diğer genetik çalışmalarla
birlikte, genlerin protein üretimi sırasında birbirleriyle
devamlı bir etkileşim içinde oldukları ortaya çıktı.
(bkz. Genom Projesi)
Bu üretim sırasında, bir genin diğer DNA bölümlerinden
bağımsız olarak çalışmadığı anlaşıldı. Bugün varılan
nokta göstermektedir ki, bir genin çalışması sırasında,
özellikle protein kodlamaya başlama aşamasında, genleri
oluşturmayan DNA bölümlerinin o geni düzenlemesi söz
konusudur. İşte bu yüzden, genetiğe ilgi duyan veya
araştırmaları yakından takip eden hiçbir bilim adamı,
artık "hurda DNA" kavramına itibar etmemektedir.
Aslında DNA'nın bu kısımlarının devamlı faaliyet halinde
olduğu, evrimcilerin hoşuna gitmese de, uzun süreden
beri ifade edilen bir gerçekti. Science dergisinde 1994
yılında yayınlanan "Saçma DNA kendi dilinde mi konuşuyor?"
başlıklı haberde 220, Harvard Tıp
Fakültesi'ndeki moleküler biyologlar ve Boston Üniversitesi'nden
fizikçiler bu konuya açıklık kazandırmışlardı. Çeşitli
canlılardan alınan, 50.000 baz çifti içeren 37 DNA dizilimi
üzerinde yaptıkları araştırmaların sonucu, insan DNA'sında
%90 yer tutmakta olan sözde "boş DNA"nın aslında özel
bir dilde yazıldığını haber veriyordu.
Cleveland Üniversitesi'nden evrimci bilim adamı Evan
Eichler ise bu konuyla ilgili şöyle bir itirafta bulunmuştur:
Hurda DNA deyimi bizim bilgisizliğimizin yansımasından
başka birşey değil.221
Gerçekte "Hurda DNA" kavramı, evrimcilerin 20. yüzyılın
başında ortaya attıkları "körelmiş organlar" iddiasının
son örneğidir. (bkz. Körelmiş
organlar tezi) O dönemde de işlevi henüz keşfedilememiş
pek çok organ (örneğin appendiks, kuyruk sokumu vs.)
evrimciler tarafından "işe yaramaz, körelmiş organlar"
diye öne sürülmüş ve evrim lehinde bir delil gibi gösterilmiştir.
Oysa sonraki tıbbi araştırmalar, "işe yaramaz" sanılan
organların önemli işlevlerini ortaya çıkarmış, örneğin
appendiksin (halk arasında apandisit olarak bilinen
organ) vücudun savunma sisteminin bir parçası, kuyruk
sokumunun da önemli kasların tutunma noktası olduğunu
göstermiştir. Evrimci yazar Scadding'in ifadesiyle "biyoloji
bilgisi arttıkça, körelmiş organlar listesi de giderek
küçülmüş" ve sonunda yok olmuştur.222
Bugün aynı durum "körelmiş DNA" gibi gösterilmek istenen
DNA parçaları için söz konusudur. Ama "biyoloji bilgisi
arttıkça" bu iddia da çürümektedir.

Julian Huxley |
Huxley,
Julian
Neo-Darwinizm'in mimarlarından zoolog Julian Huxley,
1958'de yayınladığı Religion Without Revelation (Vahiysiz
Din) adlı kitabında neo-Darwinizm'i bilimsel bir teori
olarak değil, ideolojik bir dogma olarak tarif etmektedir.
(bkz. Neo-Darwinizm)
Hücre
Darwin zamanında canlı hücresinin kompleks yapısı bilinmiyordu.
Bu nedenle dönemin evrimcileri, canlılığın nasıl ortaya
çıktığı sorusuna "rastlantılar ve doğal olaylar" cevabını
vermenin çok ikna edici olduğunu sanmışlardı. Darwin
ilk hücrenin "küçük, ılık bir su birikintisinde" kolaylıkla
oluşabileceğini öne sürmüştü. (bkz. Abiyogenez
görüşü) Oysa canlılığın en küçük detayına kadar
inen 20. yüzyıl teknolojisi, hücrenin insanoğlunun karşılaştığı
en kompleks sistem olduğunu ortaya çıkardı. Bugün hücrenin
içinde; enerjiyi üreten santraller, yaşam için zorunlu
olan enzim ve hormonları üreten fabrikalar, üretilecek
bütün ürünlerle ilgili bilgilerin kayıtlı bulunduğu
bir bilgi bankası, bir bölgeden diğerine hammaddeleri
ve ürünleri nakleden kompleks taşıma sistemleri, boru
hatları, dışarıdan gelen hammaddeleri işe yarayacak
parçalara ayrıştıran gelişmiş laboratuvar ve rafineriler,
hücrenin içine alınacak veya dışına gönderilecek malzemelerin
giriş-çıkış kontrollerini yapan uzmanlaşmış hücre zarı
proteinleri olduğunu biliyoruz. Üstelik bu saydıklarımız,
hücredeki karmaşık yapının yalnızca bir bölümüdür.
Evrimci bir bilim adamı olan W. H. Thorpe, "canlı hücrelerinin
en basitinin sahip olduğu mekanizma bile, insanoğlunun
şimdiye kadar yaptığı, hatta hayal ettiği bütün makinelerden
çok daha komplekstir" diye yazar.223
Hücre
o kadar komplekstir ki, bugün insanoğlu ulaştığı yüksek
teknolojiyle bile bir hücre üretememektedir. Yapay hücre
oluşturmak için yapılan tüm çalışmalar başarısızlıkla
sonuçlanmıştır. Evrim teorisi ise, insanoğlunun tüm
bilgi ve teknoloji birikimi ile yapmayı başaramadığı
bu sistemin ilkel dünyada "tesadüfen" oluştuğunu öne
sürer. Bu, bir örnek vermek gerekirse, basım evindeki
bir patlamayla, tesadüf eseri bir ansiklopedinin basılıvermiş
olmasından çok daha düşük bir ihtimale sahiptir.
Buna benzer bir başka benzetmeyi İngiliz matematikçi
ve astronom Sir Fred Hoyle, 12 Kasım 1981'de Nature dergisine verdiği bir demecinde yapmıştır. Kendisi de
bir materyalist olmasına rağmen Hoyle, tesadüfler sonucu
canlı bir hücrenin meydana gelmesiyle, bir hurda yığınına
isabet eden kasırganın savurduğu parçalarla tesadüfen
bir Boeing 747 uçağının oluşması arasında bir fark olmadığını
belirtir.224 Yani, hücrenin kendi
kendine, rastlantılar sonucu oluşması mümkün değildir.
Evrim teorisinin hücrenin nasıl var olduğu sorusunu
açıklayamamasının en temel nedenlerinden biri, hücredeki
"indirgenemez komplekslik" özelliğidir. (bkz. İndirgenemez
komplekslik) Bir canlı hücresi, çok sayıda küçük
organelin uyum içinde çalışmasıyla yaşar. Bu parçaların
biri bile olmasa, hücre yaşamını sürdüremez. Hücrenin
doğal seleksiyon ve mutasyon gibi bilinçsiz mekanizmaların
kendisini geliştirmesini bekleme gibi bir imkanı yoktur.
Dolayısıyla, yeryüzünde oluşan ilk hücrenin yaşam için
gerekli tüm organel ve fonksiyonlara sahip, eksiksiz
bir hücre olması gerekmektedir.
 |
İnsan vücudunda 100 trilyondan fazla hücre bulunur.
Bu hücrelerden bazıları o kadar küçüktür ki bunların
bir milyon tanesi biraraya gelse ancak bir iğne ucu
kadar yer kaplar. Ancak, bu küçüklüğüne rağmen hücre,
bilim dünyasının ortak kanaatiyle, insanoğlunun bugüne
kadar karşılaştığı en kompleks yapı ünvanını korumaktadır.
Halen keşfedilmemiş pek çok sırrı içinde barındırmayı
sürdüren hücre, evrim teorisinin de en büyük açmazlarından
birini oluşturur. Nitekim ünlü Rus evrimcisi A. I. Oparin
göz ardı edilemeyen bu gerçeği şöyle ifade eder:
Maalesef hücrenin meydana gelişi, evrim teorisinin
bütününü içine alan en karanlık noktayı teşkil etmektedir.225
Bu konudaki diğer bir itiraf ise, Johannes Gutenburg
Üniversitesi Biyokimya Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Klaus
Dose'ye aittir. Dose, canlı hücrenin oluşumu ile ilgili
olarak "Yoğun çabalara rağmen son 30 yıldan bu yana
canlı hücrelerin oluşumunu açıklayabilecek herhangi
bir buluş yapılamadı"226 diyerek
evrimin canlılığın kökenine bir açıklama getiremediğini
itiraf etmektedir.
Darwin döneminde hücrenin pek çok kompleks yapı ve sisteme sahip olduğu bilinmiyordu. İlerleyen teknolojiyle birlikte bu kompleks yapıların tesadüfen meydana gelebilmelerinin imkansız olduğunun anlaşılması, evrimcileri içinden çıkılmaz bir duruma sokmuştur. |
Bu itiraftan, evrimin önünün daha ilk aşamada tıkandığı
ve daha fazla ileri gitme şansının kalmadığı rahatlıkla
anlaşılmaktadır. Canlı vücudunun başlıca yapıtaşı hücredir.
Dolayısıyla, henüz hücrenin hatta hücreyi meydana getiren
proteinler ve proteinleri meydana getiren amino asitlerin
meydana gelişini bile açıklayamayan bir teorinin, dünya
üzerindeki canlıların ortaya çıkışı hakkında bir açıklama
getirmesi mümkün değildir. Aksine hücre, insanın "yaratılmış"
olduğunun en açık delillerinden birini oluşturmaktadır.
Fakat evrimciler, hala, ilkel dünya şartları gibi,
olabilecek en kontrolsüz ortamda canlılığın rastlantılarla
ortaya çıktığını iddia edebilmektedirler. Oysa bu, hiçbir
zaman bilimsel verilerle uyuşmayan bir iddiadır. Ayrıca
en basit ihtimal hesapları bile, değil canlı bir hücrenin,
o hücredeki milyonlarca proteinden tek bir tanesinin
bile tesadüfen oluşamayacağını matematiksel olarak kanıtlamıştır.
Bu da evrim teorisinin akıl ve mantıktan çok hayal,
fantezi ve yakıştırmalar üzerine kurulu bir senaryolar
yığını olduğunu göstermektedir.
Tek bir hücrenin varlığı kadar, hücreler arasında mükemmel
bir uyum ve işbirliğinin var olması da hayret vericidir.
İnsan vücudundaki bütün hücreler başlangıçta tek bir
hücrenin bölünerek çoğalmasıyla meydana gelmiştir. Ve,
daha en başından beri, vücudumuzun şu anki yapısı, şekli,
tasarımı ve tüm özellikleriyle ilgili her türlü bilgi
bu ilk hücrenin çekirdeğindeki kromozomlarda mevcuttur.
İnsanın hayatının devamlılığı, kendisini meydana getiren
hücrelerin hem kendi içlerinde hem de birbirleri arasında
uyum içinde çalışmaları sayesinde olur. Hücre, diğer
hücrelerle uyum içinde çalışırken, kendi yaşamını da
büyük bir düzen ve hassas bir denge içerisinde sürdürür.
Bu düzenini devam ettirmek ve iç dengesini korumak için
ihtiyacı olan birçok maddeyi, enerjisi de dahil olmak
üzere bizzat kendisi tespit eder ve üretir. Kendi karşılayamadığı
ihtiyaçlarını ise dışardan büyük bir titizlikle seçip
alır. Öyle seçicidir ki, dış ortamda başıboş dolaşan
maddelerden bir tanesi bile hücrenin izni olmadan şans
eseri onun kapılarından içeri giremez. Hücrenin içinde
lüzumsuz, amaçsız tek bir molekül bile bulunmaz. Hücre
dışına çıkışlar da aynı şekilde hassas kontroller, sıkı
denetimler sonucunda gerçekleşir.
Tüm bunlarla birlikte hücre, her türlü dış tehdit ve
saldırıya karşı kendini koruyacak bir savunma sistemine
de sahiptir. Dahası, içerdiği bunca yapı ve sisteme,
içinde devam eden sayısız faaliyete rağmen, ortalama
bir hücrenin büyüklüğü modern bir şehir gibi kilometrelerce
kare değil, yalnızca milimetrenin 100'de biri kadardır.
Hücrenin yukarıda saydığımız işlevlerinden her biri
başlı başına birer mucize niteliğindedir. (bkz.
DNA) |