|
1.
EVRİM TEORİSİ NEDEN BİLİMSEL VE GEÇERLİ BİR TEORİ DEĞİLDİR?
Evrim teorisi, yeryüzündeki canlılığın tesadüfler sonucunda,
doğal şartlarla kendiliğinden meydana geldiğini savunur.
Bu teori bilimsel bir kanun, ispatlanmış bir gerçek
değil, bilimsellik kisvesi altında toplumlara empoze
edilmeye çalışılan materyalist bir dünya görüşüdür.
Modern bilim tarafından her alanda yalanlanan bu teorinin
en büyük dayanakları ise birtakım hile, sahtekarlık,
çarpıtma, aldatmaca ve göz boyamalardan oluşan telkin
ve propaganda yöntemleridir.
19. yüzyılın ilkel bilim anlayışıyla hayali bir varsayım
olarak öne sürülen evrim teorisi bugüne kadar hiçbir
bilimsel bulgu veya deney tarafından doğrulanamamıştır.
Tam tersine, teorinin iddialarını doğrulamak için başvurulan
tüm yöntemler böyle bir teorinin geçersizliğini kanıtlamıştır.
Darwin döneminde hücrenin
kompleks yapısı hakkında hiçbir şey bilinmiyordu. |
Ancak, çoğu insan bugün bile bu teoriyi, aynen yerçekimi
kanunu ya da suyun kaldırma gücü gibi ispat edilmiş
bilimsel bir gerçek sanır. Çünkü başta da belirttiğimiz
gibi, evrimin topluma yansıtılan yüzü gerçek yüzünden
çok farklıdır. Pek çok kimse, son çırpınışlarla ayakta
tutulmaya çalışılan bu teorinin ne kadar çürük temellere
dayandığını ve bilim tarafından nasıl her aşamada yalanlandığını
bilmez. Evrimcilerin desteksiz varsayımlar, taraflı,
gerçek dışı yorumlar, çarpıtmalar, aldatmacalar, hayali
çizimler, psikolojik telkin yöntemleri, sayısız sahtekarlık
ve göz boyama tekniklerinden başka bir dayanakları yoktur.
Bugün biyoloji, paleontoloji, genetik, biyokimya, mikrobiyoloji
gibi bilim dalları, canlılığın hiçbir şekilde tesadüfler
ve doğa şartları sonucunda kendiliğinden meydana gelemeyeceğini
kanıtlamıştır. Canlı hücresi, bilim dünyasının ortak
kanaatiyle, insanoğlunun bugüne kadar karşılaştığı en
kompleks yapı ünvanını korumaktadır. Modern bilim, tek
bir canlı hücresinin dahi büyük bir şehirden çok daha
kompleks bir yapıya ve içiçe geçmiş karmaşık sistemlere
sahip olduğunu ortaya koymuştur. Böyle kompleks bir
yapı, ancak bütün parçaları aynı anda ve eksiksiz olarak
ortaya çıktığında işlev görebilir. Yoksa hiçbir işe
yaramaz, zaman içinde dağılır, parçalanır ve yok olur.
Evrimin iddia ettiği gibi milyonlarca sene diğer parçalarının
"tesadüflerle" oluşmasını bekleyemez. Dolayısıyla
sadece tek bir hücrenin kompleks tasarımı dahi, canlılığın
Allah tarafından yaratılmış olduğunu açıkça göstermektedir.
(Detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hücredeki
Mucize, Global Yayıncılık)

Hücredeki kompleks yapılardan
örnekler; sağda: Hücredeki protein sentezinin
gerçekleştiği "ribozom"; solda: Kromozomdaki DNA
birimlerini paketleyen "nükleozom". Hücre bunlar
gibi, hatta daha da kompleks pek çok yapı ve sistemi
içinde barındırmaktadır. İlerleyen teknolojiyle
tespit edilen bu karmaşık yapıların tesadüfen
meydana gelebilmelerinin imkansız olduğunun anlaşılması
evrimcileri içinden çıkılamaz bir duruma sokmuştur. |
Ancak, materyalist felsefeyi savunan belli kesimler,
çeşitli ideolojik çıkar ve beklentileri nedeniyle yaratılış
gerçeğini kabul etmek istemezler. Çünkü Allah'ın emir
ve yasakları doğrultusunda hak dinin insanlığa sunduğu
güzel ahlakı yaşayan toplumların varolması ve yaygınlaşması
bu materyalist kesimlerin işine gelmez. Kendi çıkarları
doğrultusunda yönlendirebilecekleri, suistimal edebilecekleri,
maneviyattan soyutlanmış, dini ve ahlaki değerlerden
yoksun nesiller her zaman için bu kesimlerin dünyevi
beklentilerine daha uygun olacaktır. Dolayısıyla, insanlara
yaratılmadıkları, tesadüflerle ortaya çıkıp hayvanlardan
evrimleştikleri yalanını telkin eden evrim teorisini,
her ne pahasına olursa olsun ayakta tutmaya ve toplumlara
empoze etmeye çalışırlar. Bilimin, evrimi çürüten ve
yaratılış gerçeğini doğrulayan tüm açık kanıtlarına
rağmen, akıl ve mantığı bir kenara bırakarak her ortamda
ve her fırsatta bu safsatayı gündeme getirir ve savunurlar.
Francis Crick |
Oysa ilk canlı hücresinin, hatta bu hücrenin içindeki
milyonlarca protein molekülünden tek bir tanesinin dahi
kendiliğinden oluşmasının imkansız olduğu, akıl ve mantığın
yanı sıra, ihtimal hesaplarıyla matematiksel olarak
da kanıtlanmıştır. Yani evrim daha ilk aşamada, ilk
canlı hücrenin varoluşunu açıklama aşamasında çökmüştür.
En küçük canlı birimi olan hücre -evrimcilerin iddia
ettikleri şekilde- ilkel ve kontrolsüz dünya koşullarında
rastlantılar sonucu asla oluşamadığı gibi, 20. yüzyılın
en gelişmiş laboratuvarlarında bile sentezlenememiştir.
Canlı hücresinin yapı taşı olan amino asitlerden ve
bunların oluşturduğu proteinlerden yola çıkarak değil
hücre, hücredeki mitokondri, ribozom, lizozom, hücre
zarı, golgi aygıtı, endoplazmik retikulum, vs. gibi
organellerinden tek bir tanesi bile oluşturulamaz. Dolayısıyla
evrimin tesadüfen oluştuğunu iddia ettiği ilk hücre
yalnızca hayal gücüne dayalı bir fantezi ürünü olarak
kalmıştır.
Halen aydınlığa kavuşturulamamış pek çok sırrı içinde
barındıran canlı hücresi, evrim teorisinin en büyük
açmazlarından birini oluşturur.
Gerek hücre, gerekse hücrenin yapı taşı olan proteinlerden
tek bir tanesi bile rastlantılar sonucunda oluşamayacak
derecede kompleks bir yapıya sahiptir. Laboratuvar deneyleri
ve olasılık hesapları, bu imkansızlığı gözler önüne
sermiştir. Günümüzün en gelişmiş laboratuvarlarında,
en son teknolojiyle bile canlı hücresindekine benzer
bir verim ve başarıyla protein üretimi yapılamamaktadır.
Evrim açısından benzer bir açmaz da canlı hücresinin
çekirdeğinde bulunan ve yaklaşık 3.5 milyar birimlik
bir şifreleme sistemiyle canlının tüm bilgilerinin kodlu
olduğu DNA molekülüdür. 1950'lerde elektron mikroskobunun
icadıyla yapısı keşfedilen DNA, muhteşem bir plan ve
tasarıma sahip dev bir moleküldür. Uzun yıllar evrim
teorisine inanan Nobel ödüllü bilim adamı Francis Crick
bile DNA'yı keşfettikten sonra, yaşamın kaynağının rastlantı
ve tesadüfler olamayacağını şöyle itiraf etmek zorunda
kalmıştır:

Darwin'in teorisinin bilim
dünyasına hakim olmasından bu yana, paleontoloji
(fosil bilimi) bu teori temel alınarak yürütülmektedir.
Ancak buna rağmen dünyanın pek çok farklı bölgesinde
yapılan fosil kazıları, teoriyi destekleyen değil,
çürüten sonuçlar vermiştir. Fosiller, farklı canlı
gruplarının yeryüzünde özgün yapılarıyla aniden
ortaya çıktıklarını, yani yaratıldıklarını göstermektedir. |
Bugünkü mevcut bilgilerin ışığında dürüst bir adam
ancak şunu söyleyebilir: Bir anlamda hayatın kökeni
mucizevi bir şekilde ortaya çıkmıştır.1
Ülkemizdeki evrimcilerin en tanınmışlarından olan Prof.
Dr. Ali Demirsoy da protein ve DNA'nın meydana gelmesi
hakkında şu itirafı yapmaktadır:
Esasında bir proteinin ve çekirdek asidinin (DNA-RNA)
oluşma şansı tahminlerin çok ötesinde bir olasılıktır.
Hatta belirli bir protein zincirinin ortaya çıkma şansı
astronomik denecek kadar azdır.2
Ünlü Amerikalı mikrobiyolog Homer Jacobson ise canlılığın
tesadüfen oluşumunun ne derece imkansız olduğunu şöyle
ifade etmektedir:
İlk canlı ortaya çıktığı zaman, üreme planlarının,
çevreden madde ve enerji sağlamanın, büyüme sırasının
ve bilgileri büyümeye çevirecek mekanizmaların tamamına
ait emirlerin o anda birarada bulunmaları gerekmektedir.
Bunların hepsinin kombinasyonu ise tesadüfen gerçekleşemez.3
Amber içinde bulunmuş
25 milyon yıllık termit fosilleri. Günümüzde yaşayan
termitlerden tümüyle farksız. |
Evrim teorisinin bir diğer büyük hezimeti de fosil
kayıtlarındadır. Yıllar süren arkeolojik çalışmalarda
bulunan fosiller arasında, evrimin öne sürdüğü gibi,
canlıların basit türlerden kompleks türlere kademe kademe
evrimleştiğini göstermesi gereken ara geçiş formlarına
bir türlü rastlanamamıştır. Eğer gerçekten bu tür canlılar
geçmişte yaşamışsa bunların sayılarının ve çeşitlerinin
sayılamayacak kadar çok olması gerekir. Daha da önemlisi,
bu ucube canlıların kalıntılarına mutlaka fosil kayıtlarında
rastlanması gerekir. Çünkü bu ara geçiş formları gerçekten
var olmuş olsa, bunların sayısı bugün bildiğimiz hayvan
türlerinden bile fazla olmalı ve dünyanın dört bir yanı
fosilleşmiş ara geçiş formu kalıntılarıyla dolup taşmalıdır.
Evrimciler 19. yüzyılın ortasından bu yana dünyanın
dört bir yanında yaptıklarıhummalı fosil araştırmalarındabu
ara geçiş formlarını aramaktadırlar. Oysa, 150 yıla
yakın bir süredir büyük bir hırsla aranan bu ara geçiş
formlarından eser yoktur.
Kısacası fosil kayıtları da canlı türlerinin, evrimin
iddia ettiği gibi ilkelden gelişmişe doğru bir süreç
izlediğini değil, bir anda ve en mükemmel halde ortaya
çıktıklarını göstermektedir.
Evrimciler, yüz elli yıla yakın bir süredir büyük bir
gayretle teorilerine delil toplamaya çalışırlarken,
kendi elleriyle evrim diye bir sürecin yaşanmış olamayacağını
bizzat kendileri ispatlamışlardır. Sonuçta modern bilim
şu tartışılmaz gerçeği ortaya koymuştur: Canlılar kör
tesadüfler sonucu evrimle oluşmamış, Allah tarafından
yaratılmışlardır.
2. EVRİM TEORİSİNİN
ÇÜRÜTÜLMESİ YARATILIŞ'IN DOĞRULUĞUNU NASIL GÖSTERİR?
Canlılığın yeryüzünde nasıl ortaya çıktığı sorusunu
sorduğumuzda, karşımıza iki farklı cevap çıkar:
- Bu cevaplardan birincisi, canlıların evrim yoluyla
ortaya çıktıklarıdır. Bu iddiayı savunan evrim teorisine
göre canlılık tesadüflerle ortaya çıkan bir ilk hücreyle
başlamıştır. Bu canlı hücre de yine tesadüfler sonucunda
gelişip evrimleşmiş ve çeşitlenerek dünya üzerindeki
milyonlarca farklı türü oluşturmuştur.
- İkinci cevap ise "Yaratılış"tır: Bütün
canlılar tüm evrene hakim olan bir Yaratıcı'nın yaratmasıyla
var olmuşlardır. Hiçbir şekilde tesadüfle meydana gelmesi
mümkün olmayan canlılık ve milyonlarca canlı türü, ilk
yaratıldıklarında da bugünkü gibi eksiksiz, kusursuz
ve üstün bir tasarıma sahiplerdi. En basit gibi görünen
canlı türlerinin dahi, kendi kendine, doğal şartlarla
ve rastlantılarla oluşamayacak derecede kompleks yapı
ve sistemlere sahip olması, bunun açık bir kanıtıdır.
Bu iki seçenek dışında, canlılığın nasıl ortaya çıktığı
konusunda bugün ortaya konabilecek üçüncü bir iddia,
bir teori hatta herhangi bir varsayım bile yoktur. Mantık
kurallarına göre cevabı iki seçenekli bir sorunun cevap
seçeneklerinden birinin kesin yanlış olduğu ortaya konursa,
diğer seçeneğin kesin doğru olduğu da anlaşılır. En
temel mantık kurallarından biri olan bu kurala "ayrık
çıkarım" (modus tolendo ponens) adı verilir.
Yani eğer yeryüzündeki canlı türlerinin, evrimcilerin
iddia ettiği gibi tesadüflerle evrimleşerek ortaya çıkmadığı
ispatlanırsa, bu durum canlıların bir Yaratıcı tarafından
yaratıldıklarını kesin olarak ispatlar. Evrim teorisini
savunan bilim adamları da "üçüncü bir alternatif"
olmadığını kabul ederler. Bunlardan biri olan Douglas
Futuyma bunu şu sözleriyle ifade etmektedir:
Canlılar dünya üzerinde ya tamamen mükemmel ve eksiksiz
bir biçimde ortaya çıkmışlardır ya da kendilerinden
önce var olan bazı canlı türlerinden evrimleşerek meydana
gelmişlerdir. Eğer eksiksiz ve mükemmel biçimde ortaya
çıkmışlarsa, o halde üstün bir akıl tarafından yaratılmış
olmaları gerekir.4
Evrimci Futuyma'nın bu sözlerinin cevabını fosil bilimi
verir. Fosil bilimi (paleontoloji) tüm canlı gruplarının
farklı zamanlarda, birdenbire ve mükemmel biçimleriyle
yeryüzü sahnesine çıktıklarını göstermektedir.
Yüzyılı aşkın bir süredir sürdürülen arkeolojik kazılarda
ve araştırmalarda elde edilen bütün bulgular, evrimcilerin
beklediklerinin aksine, canlıların yeryüzünde birdenbire,
eksiksiz ve kusursuz bir biçimde ortaya çıktıklarını,
yani "yaratıldıklarını" göstermiştir. Bakteriler,
omurgasız deniz canlıları, balıklar, yumuşakçalar, eklembacaklılar,
amfibiyenler, sürüngenler, kuşlar veya memeliler aniden,
kompleks organ ve sistemleriyle yeryüzünde belirmişlerdir.
Aralarında birbirine sözde bir geçiş olduğunu gösteren
fosiller de yoktur. Fosil bilimi de diğer bilim dallarının
verdiği mesajı vermektedir: Canlılar evrimleşmemişler,
yaratılmışlardır. Sonuçta evrimciler, gerçek dışı teorilerini
kanıtlamaya çalışırken, kendi elleriyle yaratılış gerçeğinin
delillerini ortaya çıkarmışlardır.
Ünlü İngiliz paleontolog (fosil bilimci) Derek W. Ager,
bir evrimci olmasına karşın evrim teorisinin tüm iddialarını
geçersiz kılan bu açık gerçeği şöyle itiraf eder:
Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde,
türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak
aynı gerçekle karşılaşırız; kademeli evrimle gelişen
değil, aniden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz.5
KAMBRİYEN DEVRİ, EVRİM TEORİSİNİ
YIKMAK İÇİN YETERLİDİR
Canlılar alemi, biyologlar tarafından bitkiler, hayvanlar,
mantarlar gibi temel "alemlere" ayrılır. Bunlar
da kendi içlerinde ilk olarak farklı "filum"lara
bölünürler. Bu filumlar belirlenirken, her birinin tamamen
farklı vücut planlarına sahip oldukları göz önünde bulundurulmuştur.
Örneğin artropodlar (eklem bacaklılar) kendilerine has
bir filumdur ve filuma dahil edilen tüm canlılar temelde
benzer bir vücut planına sahiptir. Chordata olarak adlandırılan
filum ise, merkezi bir sinir ağına sahip olan canlıları
barındırır. Bizim için tanıdık olan balıklar, kuşlar,
sürüngenler, memeliler gibi hayvanların tümü, Chordata'nın
bir alt sınıfı olan omurgalılar kategorisine dahildir.
|
|
Burgess Shale fosil
yatağında bulunan ilginç fosil canlılardan
biri: Marrella. |
Kambriyen devrine
ait bir fosil |
|
Hayvanların farklı filumları arasında, ahtopotlar gibi
yumuşak bedenli canlıları barındıran Molluska filumu
ya da yuvarlak solucanları barındıran Nematoda filumu
gibi çok farklı kategoriler vardır. Bu kategorilerin
en önemli özelliği ise, başta da belirttiğimiz gibi
tamamen farklı vücut planlarına sahip olmalarıdır.
Peki bu farklı canlılar nasıl ortaya çıkmıştır?
Önce evrim teorisinin bu konudaki varsayımını ele alalım.
Bilindiği gibi teori, canlılığın tek bir ortak atadan
geldiğini ve küçük değişimlerle farklılaştığını öne
sürmektedir. Bu durumda, canlılığın, ilk başta birbirine
çok benzer ve basit formlarda ortaya çıkmış olması,
sonra zamanla gelişip çeşitlenmesi gerekir.
İLGİNÇDİKENLER: Kambriyen
devrinde bir anda ortaya çıkan canlılardan biri,
sağ üstteki Hallucigenia'dır. Bu ve diğer pek
çok Kambriyen canlısının fosilinde, saldırılara
karşı korunma sağlayan dikenler ya da sert kabuklar
yer alır. Evrimcilerin açıklayamadıkları bir konu
da, ortada hiçbir "avcı" canlının bulunmadığı
bu devirde bu hayvanların nasıl bu kadar iyi bir
korunmaya sahip olduklarıdır. Ortada avcı hayvanların
bulunmayışı, bu durumu "doğal seleksiyon"la açıklamayı
imkansız kılmaktadır. |
Yani evrim teorisine göre, canlılık tek bir kökten
gelen, ancak sonra dallara ayrılan bir ağaç gibi olmalıdır.
Nitekim bu varsayım Darwinist kaynaklarda ısrarla vurgulanır
ve "hayat ağacı" kavramı sık sık kullanılır.
Bu hayat ağacına göre, önce tek bir filum oluşmalı,
sonra diğer filumlar küçük küçük değişimlerle ve uzun
zaman dilimleri içinde yavaş yavaş belirmelidir.

Denizyıldızı, denizanası
gibi pek çok kompleks omurgasız canlı günümüzden
yaklaşık 500 milyon yıl önce hiçbir sözde evrimsel
ataya sahip olmadan, birdenbire ortaya çıkmıştır.
Yani yaratılmıştır. Bugünkü örneklerinden hiçbir
farkları da yoktur. |
Evrim teorisinin iddiası budur. Peki ama gerçekten
böyle mi olmuştur?
Kesinlikle hayır. Aksine, hayvanlar, ilk ortaya çıktıkları
dönemden itibaren çok farklı ve kompleks yapılara sahiptirler.
Bugün bilinen tüm hayvan filumları, yeryüzünde aynı
anda, Kambriyen devri olarak bilinen jeolojik dönemde
ortaya çıkmışlardır. Kambriyen devri, yaşı 530-520 milyon
yıl olarak hesaplanan 10 milyon yıllık bir jeolojik
dönemdir. Bu devirden önceki fosil kayıtlarında, tek
hücreli canlılar ve çok basit birkaç çok hücreli dışında
hiçbir canlının izine rastlanmaz. Kambriyen devri gibi
son derece kısa bir dönem içinde ise (10 milyon yıl,
jeolojik anlamda çok kısa bir zaman dilimidir) bütün
hayvan filumları, tek bir eksik bile olmadan bir anda
ortaya çıkmışlardır!
Kambriyen kayalıklarında bulunan fosiller, salyangozlar,
trilobitler, süngerler, solucanlar, denizanaları, denizyıldızları,
yüzücü kabuklular, deniz zambakları gibi çok farklı
canlılara aittir. Bu tabakadaki canlıların çoğunda,
modern örneklerinden hiçbir farkı olmayan, göz, solungaç,
kan dolaşımı gibi kompleks sistemler, ileri fizyolojik
yapılar bulunur. Bu yapılar hem çok kompleks, hem de
çok farklıdır. Evrimci literatürün popüler yayınlarından
Earth Sciences dergisinin editörü Richard Monestarsky,
Kambriyen Patlaması hakkında şu bilgileri vermektedir:

500
milyon yıl önce Kambriyen devirde aniden ortaya
çıkan kompleks omurgasız canlılardan biri de yukarıda
fosilleri görülen "trilobit"lerdir. Trilobitin
evrimcileri çıkmaza sokan bir diğer özelliği ise
sahip olduğu petek göz yapısıdır. Trilobitin son
derece gelişmiş kompleks gözleri çoklu mercek
sistemine sahiptir. Bu sistem günümüzdeki örümcek,
arı, sinek gibi pek çok canlıda bulunan örneklerinden
farksızdır. Böyle kompleks bir göz yapısının bundan
500 milyon yıl önce yaşamış bir canlıda birdenbire
ortaya çıkması, evrimcilerin tesadüfe dayalı teorilerini
çöpe atmak için yeterlidir. |
Bugün görmekte olduğumuz oldukça kompleks hayvan formları
aniden ortaya çıkmışlardır. Bu an, Kambriyen devrin
tam başına rastlar ki, denizlerin ve yeryüzünün ilk
kompleks yaratıklarla dolması bu evrimsel patlamayla
başlamıştır. Günümüzde dünyanın her yanına yayılmış
olan omurgasız takımları erken Kambriyen devirde zaten
vardır ve yine bugün olduğu gibi birbirlerinden çok
farklıdırlar.6
Prof. Philip Johnson |
Darwinizm'in dünya çapındaki en önemli eleştirmenlerinden
biri olan Berkeley Üniversitesi profesörü Philip Johnson,
paleontolojinin ortaya koyduğu bu gerçeğin, Darwinizm'le
olan açık çelişkisini şöyle açıklamaktadır:
Darwinist teori, canlılığın bir tür "giderek genişleyen
bir farklılık üçgeni" içinde geliştiğini öngörür.
Buna göre canlılık, ilk canlı organizmadan ya da ilk
havyan türünden başlayarak, giderek farklılaşmış ve
biyolojik sınıflandırmanın daha yüksek kategorilerini
oluşturmuş olmalıdır. Ama hayvan fosilleri bizlere bu
üçgenin gerçekte başaşağı durduğunu göstermektedir:
Filumlar henüz ilk anda hep birlikte vardır, sonra giderek
sayıları azalır.7
Philip Johnson'ın belirttiği gibi, filumların kademeli
olarak oluşması bir yana, tüm filumlar bir anda var
olmuşlar, hatta ilerleyen dönemlerde bazılarının soyu
tükenmiştir. Çok farklı canlıların bir anda ve kusursuz
şekilde ortaya çıkmalarının anlamı ise, evrimci Futuyma'nın
da kabul ettiği gibi, yaratılıştır.
Görüldüğü gibi eldeki bütün bilimsel bulgular evrim
teorisinin iddialarını geçersiz kılmakta ve yaratılış
gerçeğini gözler önüne sermektedir.
3. İNSANA AİT
BULGULAR NE KADAR ESKİYE GİDER? BU BULGULAR NEDEN EVRİMİ
DESTEKLEMEZ?
Tanzanya Laetoli'de bulunan
3.6 milyon yıllık insan ayak izleri |
İnsanın yeryüzündeki varoluş zamanıyla ilgili sorunun
cevabını bulmak için fosil kayıtlarına başvurmak gerekir.
Fosil kayıtları insanla ilgili bulguların milyonlarca
yıl öncesine uzandığını göstermektedir. Bu bulgular
iskelet ve kafatası parçaları ve çeşitli dönemlerde
yaşamış insanlara ait kalıntılardan oluşmaktadır. İnsana
ait kalıntıların en eskisi, ünlü fosil bilimci Mary
Leakey tarafından 1977 yılında Tanzanya'nın Laetoli
bölgesinde bulunmuş "ayak izleri" dir.
Bu kalıntılar bilim dünyasında büyük yankı uyandırmıştı.
Yapılan çalışmalar bu ayak izlerinin, 3.6 milyon yıllık
bir tabakada yer aldığını gösteriyordu. İzleri inceleyen
Russell Tuttle şunları yazmıştı:
Bu izler, çıplak ayaklı bir Homo sapiens (insan) tarafından
bırakılmış olmalıdır. Yapılan tüm morfolojik incelemeler,
bu izleri bırakan canlının ayağının, modern insanlarınkilerden
farklı olmadığını göstermektedir.8
Yapılan araştırmalarla, ayak izlerinin sahipleri de
tanımlanabildi. 10 yaşında modern bir insanın 20 tane
ve daha küçük bir insanın 27 tane fosilleşmiş ayak izi
mevcuttu. Mary Leakey'in bulduğu izleri inceleyen Don
Johanson ve Tim White gibi ünlü paleoantropologlar da
bu sonucu teyidettiler. White bu fikrini şu sözlerle
açıklıyordu:
Hiç kuşkunuz olmasın… Bunlar günümüz insanının ayak
izlerinden tamamen farksız. Eğer bu izler bugün bir
California plajında olsalardı ve bir çocuğa bunların
ne olduğu sorulsaydı, hiç tereddüt etmeden burada bir
insanın yürüdüğünü söylerdi. Bunları, kumsalda yer alan
diğer yüzlerce insan ayak izinden ayırt edemezdi. Dahası
siz de ayırt edemezdiniz.9
1.7 milyon yıllık taş
kulübe kalıntısı |
Söz konusu ayak izleri evrimci bilim adamları arasında
önemli bir tartışmayı başlattı. Çünkü bu izlerin bir
insana ait olduğunu kabul etmeleri, maymundan insana
doğru çizdikleri hayali sıralamalarının artık savunulamaz
hale gelmesi anlamına gelecekti. Ancak bu noktada dogmatik
evrimci mantık bir kez daha kendini gösterdi. Evrimci
bilim adamlarının birçoğu bir kere daha ön yargıları
uğruna bilimden vazgeçtiler. Laetoli'de bulunan izlerin
maymunumsu bir canlıya ait olması gerektiğini iddia
ettiler. Bu iddiayı savunmaya çalışan evrimcilerden
biri olan Russell Tuttle şunları yazıyordu:
Sonuçta, Laetoli bölgesindeki 3.6 milyon yıllık ayak
izleri bugünkü günümüz insan ayak izlerine çok benzemektedir.
Bulgu, bu izleri bırakan canlıların bizden daha kötü
ya da farklı yürüyen bir canlı olduğunu göstermemektedir.
Eğer bu izler bu kadar eski olmasalardı, bunların da
bizim gibi bir homo (insan) tarafından bırakıldıklarını
hiç tartışmasız kabul edebilirdik... Ama yaş sorunu
nedeniyle, bu izlerin Lucy fosili ile aynı türe, yani
Australopithecus Afarensis (Evrimcilerin yarı insan-yarı
maymun olarak göstermeye çalıştıkları, gerçekte soyu
tükenmiş bir maymun türü) türüne ait bir canlı tarafından
bırakıldığı varsayımını kabul etmek durumundayız.10
İnsanla ilgili en eski kalıntılardan biri de Louis
Leakey tarafından 1970'lerin başında Olduvai George
bölgesinde bulunan taş bir kulübenin kalıntılarıdır.
Kulübenin kalıntıları 1.7 milyon yıllık bir katmanda
bulunmaktaydı. Afrika'nın bazı bölgelerinde benzerleri
bugün de kullanılan bu tarz yapıların sadece Homo sapiens,
yani günümüz insanı tarafından yapılmış olabileceği
bilinmektedir. Kalıntının önemi, insanın, evrimciler
tarafından atası olarak gösterilen sözde maymunumsularla
aynı tarihte yaşadığını ortaya koymasıdır.
Turkana çocuğu |
Etiyopya'nın Hadar bölgesinde bulunan 2.3 milyon yıllık
modern insan çenesi de yine modern insanın yeryüzünde
evrimcilerin öngördüğü tarihten çok daha önce var olduğunu
göstermesi bakımından önemlidir.11
İnsanla ilgili bulunan en eski ve en eksiksiz fosillerden
biri de KNM-WT 15000 veya diğer adıyla "Turkana
Çocuğu" iskeletidir. 1.6 milyon yıllık bu fosili
evrimci Donald Johanson şöyle tarif eder:
Uzun ve zayıftı. Vücut şekli ve uzuvlarının oranları
bugünkü Ekvator Afrikalıları'nınkiyle aynıydı. Uzuvlarının
ölçüleri, bugün yetişkin beyaz Kuzey Amerikalılarla
tamamen uyuşuyordu.12
Yapılan araştırmalar fosilin 12 yaşında bir çocuğa
ait olduğunu ve büyüyebilmiş olsaydı 1.83 m. boyuna
ulaşabileceğini göstermiştir. ABD'li paleoantropolog
Alan Parker "sıradan bir patoloğun bu çocuğun iskeletiyle,
günümüz insanına ait bir iskeleti birbirinden ayırmasının
çok güç olduğunu" söyler.13
İnsanla ilgili bulunan kalıntılardan en çok yankı getirenlerden
biri de 1995 yılında İspanya'da bulunan bir fosildi.
İspanya'nın Atapuerca bölgesindeki Gran Dolina mağarasında
yapılan araştırmalarda ortaya çıkarılan 800 bin yıllık
fosil 11 yaşında bir insana aitti ve onu bulan araştırmacıları
şaşırtmıştı. Madrid Üniversitesi'nden üç İspanyol paleoantropologdan
oluşan araştırma ekibinin başı Arsuaga Ferreras şunları
söylüyordu:
Evrimci literatürün en
popüler dergilerinden biri olan Discover, Aralık
97 sayısında, 800 bin yıllık insan yüzünü kapaktan
vererek, evrimcilerin, "Bizim geçmişimize ait
yüz bu mu?" şeklindeki hayret ifadesini başlık
yapmıştı. |
Büyük, geniş, şişkin, yani anlayacağınız ilkel bir
şeyle karşılaşmayı umuyorduk. 800.000 yıl yaşındaki
bir çocuktan beklentimiz, Turkana Çocuğu gibi bir şey
olmasıydı. Ama bizim bulduğumuz bütünüyle modern bir
yüzdü… Bunlar sizi sarsan türden şeyler: Fosil bulmak
değil, tamam fosil bulmak da beklenmedik ve güzel bir
olay. Fakat en etkileyici olanı bugüne ait olduğunu
düşündüğünüz bir şeyi geçmişte bulmanız. Bu bir anlamda,
Gran Dolina'da kasetçalar bulmak gibi bir şey. Böyle
bir şey çok şaşırtıcı olurdu elbette. Alt Pleistosen
tabakalarında teypler, kasetler bulmayı beklemiyoruz,
ancak 800 bin yıllık "modern" bir yüz bulmak
da bunun gibi bir şey. Onu gördüğümüzde çok şaşırmıştık.14
Görüldüğü gibi fosil bulguları, "insanın evrimi"
iddiasını yalanlamaktadır. Bu iddia bazı medya kuruluşları
tarafından topluma sanki ispatlanmış bir gerçek gibi
sunulur, oysa ortada sadece hayali teoriler vardır.
Nitekim evrimci bilim adamları da bu gerçeği kabul etmekte
ve "insanın evrimi" iddiasının bilimsel delillerden
yoksun olduğunu itiraf etmektedirler.
Örneğin evrimci paleontologlar Villie, Solomon ve Davis,
"biz insanlar fosil kayıtlarında aniden beliriyoruz"
diyerek, insanın yeryüzünde aniden, yani hiçbir evrimsel
atası olmadan ortaya çıktığını kabul etmektedirler.15
Collard ve Wood ise 2000 yılında kaleme aldıkları bir
makalede "insan evrimi hakkındaki mevcut filogenetik
(evrimsel) hipotezler hiç güvenilir değil" demek
zorunda kalmışlardır.16
Elde edilen her yeni fosil bulgusu -bazı ciddiyetsiz
gazetelerde "Evrimin Kayıp Halkası Bulundu"
gibi uydurma başlıklarlaaktarılsadahi- evrimcileri daha
da fazla çıkmaza sokmaktadır. 2001 yılında bulunan ve
Kenyanthropus platyops adı verilen kafatası fosili bunun
son örneğidir. George Washington Üniversitesi Antropoloji
bölümünden evrimci paleontolog Daniel E. Lieberman,
Nature dergisinde yazdığı makalesinde, Kenyanthropus
platyops hakkında şu yorumu yapmıştır:
EVRİMCİLERDEN
NEANDERTALLERE ZORUNLU "İADE-İ İTİBAR"

1975 YILININ NEANDERTAL
TASVİRİ - Geheimnisse der Urzeit, Deutsche Übersetzung,
1975 (solda)
2000 YILININ NEANDERTAL TASVİRİ - National Geographic,
Temmuz 2000 (sağda)
Evrimciler 20. yüzyılın başından itibaren, kaybolmuş
bir insan ırkı olan Neandertalleri "yarı maymun"
canlılar olarak gösterdiler. Üstteki gibi "maymun
Neandertal" tasvirleri, on yıllarca evrim propagandası
için kullanıldı. Ancak 80'li yıllardan itibaren,
bu efsane çökmeye başladı. Hem fosiller üzerindeki
incelemeler hem de Neandertal kültürüne ait izler,
bu insanların "yarı maymun" olmadıklarını gösterdi.
Örneğin bulunan 26 bin yıllık iğne, Neandertallerin
terzilik yeteneğine sahip medeni insanlar olduğunu
belgeledi. Bunun bir sonucu olarak, National Geographic
gibi evrimci yayınlar artık Neandertalleri alttaki
gibi "medeni" insanlar olarak göstermek zorunda
kalıyor. |
"İnsanın evrim tarihi çok karmaşıktır ve çözümlenmemiştir.
Şimdi 3.5 milyon yıllıkbaşka bir türün bulunması ile
durum daha da karışacak gibi görünüyor... Kenyanthropus
platyops'un yapısı genel olarak insanın evrimi ve türlerin
davranışı konuları hakkında birçok soruyu beraberinde
getiriyor. Örneğin neden alışılmışın dışında olarak,
küçük bir çene dişine ve öne doğru kavisli çene kemiği
olan büyük düz bir yüze aynı anda sahip? Büyük yüzü
ve benzer şekilde yerleştirilmiş çene kemiği olan tüm
diğer insanımsı türlerin büyük bir dişi var. K. Platyops'in
önümüzdeki birkaç yıl içindeki en başlıca rolünün, birlikleri
bozucu ve insanımsılar arasındaki evrimsel ilişkinin
araştırmalarında karşılaşılan kargaşayı vurgulayıcı
bir rolü olacağını düşünüyorum."17

Gerçek bir insan olan
Atapuerca fosilinin bulunduğu İspanya'daki Gran
Dolina mağarası |
Görüldüğü gibi eldeki bulguların sayısının artması,
evrim teorisi lehinde değil aleyhinde sonuçlar ortaya
koymaktadır. Oysa eğer geçmişte bir evrim süreci yaşanmış
olsaydı, bunun çok fazla kanıtı olmalı ve elde edilen
her bulgu teoriyi biraz daha güçlendirmeliydi. Nitekim
Darwin, Türlerin Kökeni adlı kitabında bilimin bu yönde
gelişeceğini iddia etmişti. Ona göre teorisinin fosil
kayıtları açısından tek sorunu, yeterince fosil bulgusu
olmamasıydı. Yapılacak araştırmalarda teorisini ispatlayacak
sayısız fosil çıkacağını ümid ediyordu. Oysa bilimsel
bulgular, Darwin'in bu hayalini tamamen boşa çıkardı.
İNSANLA İLGİLİ KALINTILARIN ÖNEMİ
İnsanla ilgili burada bazı örneklerini saydığımız bulgular
çok önemli gerçekleri ortaya koymuştur. Öncelikle de
evrimcilerin insanın atasının maymunsu canlılar olduğu
şeklindeki iddialarının ne kadar büyük bir hayal ürünü
olduğu bir kez daha gözler önüne serilmiştir. Çünkü
anlaşılmıştır ki insan, yeryüzünde evrimcilerin "insanın
atası" olarak gösterdikleri maymun türlerinden
çok daha önce ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu maymun
türlerinin insanın atası olmaları söz konusu değildir.
Sonuç olarak fosil kayıtları bize insanın bundan milyonlarca
yıl önce de aynı bugünkü şekliyle var olduğunu ve hiçbir
şekilde evrim geçirmeden bugüne kadar geldiğini göstermiştir.
Bu noktada evrim savunucularının, eğer gerçekten bilimsel
ve dürüst olduklarını iddia ediyorlarsa, ellerindeki
hayali maymun-insan sıralamalarını çöpe atmaları gerekmektedir.
Bu hayali soyağaçlarını terk etmemeleri evrimin bilim
adına savunulan bir teori değil, bilimsel gerçeklere
rağmen yaşatılmaya çalışılan bir dogma olduğunu bir
kez daha göstermektedir.
4. EVRİM TEORİSİ
NEDEN "BİYOLOJİNİN TEMELİ" DEĞİLDİR?
Evrimciler tarafından sık sık tekrarlanan bir iddia
vardır: Evrim teorisinin bilimin temeli olduğu yalanı...
Bu iddiayı ortaya atanlar, evrim teorisi olmadan biyoloji
biliminin gelişemeyeceğini, hatta var olamayacağını
iddia ederler. Aslında bu iddia çaresizlikten kaynaklanan
bir demagojiden ibarettir. Türkiye'nin bilim alanında
yetiştirdiği önemli isimlerden biri olan bilim felsefecisi
Prof. Dr. Arda Denkel bu konuyu şöyle yorumlamaktadır:
Örneğin, "Evrim Kuramı'nı reddetmek biyolojik
bilimlerin, yer bilimlerinin, fizik ve kimyanın bulgularını
da reddetmek anlamına gelir" düpedüz yanlış bir
önerme. Çünkü iddia edilen türden bir çıkarım (burada
bir modus tollens) elde edebilmek için, önce kimya,
fizik, jeoloji ve biyolojinin bulgularını dile getiren
kimi önermelerin evrim kuramını içeriyor (implication)
olması gerekirdi. Oysa bulgular ya da onların ifadeleri
kuramları içermezler; ayrıca onları kanıtlamazlar (demonstration/proof)
da.18
Sovyetler Birliği'nde
Stalin dönemindeki tüm bilimsel çalışmalar Marx
ve Engels'in ortaya attığı "diyalektik materyalizm"e
zorla uydurulmuştu. Darwinizm'i biyolojinin temeli
gibi gösterenler, aynı dogmatik zihniyeti taşımaktadırlar. |
Evrimin bilimin temeli olduğu' iddiasının ne denli
geçersiz ve saçma bir iddia olduğu, sadece bilim tarihinin
incelenmesiyle bile anlaşılabilir. Eğer bu iddia doğru
olsaydı, evrim teorisinin ortaya atılmasından önce dünya
üzerinde bilimsel bir gelişme olmaması, bütün bilimlerin
de evrim teorisinin ortaya atılmasından sonra doğmuş
olmaları gerekirdi. Oysa biyoloji, paleontoloji (fosil
bilimi) gibi bilim dallarının hepsi, evrim teorisinden
önce doğmuş ve gelişmişlerdir. Evrim ise bu bilim dallarına
sonradan sokulmak, zorla kabul ettirilmek istenmiş bir
varsayımdır.
Evrimcilerin bu yönteminin bir benzeri, Stalin döneminde
SSCB'de de uygulanmıştı. O dönemde Sovyetler Birliği'nin
resmi ideolojisi olan komünizm, "diyalektik materyalizm"
olarak bilinen felsefeyi tüm bilimlerin temeli saymıştı.
Bunun bir sonucu olarak Stalin tüm bilimsel çalışmaların
diyalektik materyalizme uydurulmasını emretmişti. Böylece
SSCB'de yazılan tüm biyoloji, fizik, kimya, tarih, siyaset,
hatta sanat kitaplarının başına, "bu bilimlerin
diyalektik materyalizme, Marx'ın, Engels'in, Lenin'in
görüşlerine dayandığı"na dair giriş bölümleri eklenmişti.
Ama SSCB çökünce bu zorlama yorumlar kitaplardan çıkarılmış
ve kitaplar yine aynı bilgileri içeren teknik, bilimsel
kitaplar olarak kalmışlardır. Diyalektik materyalizm
gibi bir safsatadan vazgeçilmesi asla bilimi gölgede
bırakmamış, aksine bilimin üzerindeki baskı ve zorlamaları
ortadan kaldırmıştır.
Bugün de çağdaş bilimi evrime bağlı kalmaya zorlayan
hiçbir neden yoktur. Bilim gözlem ve deneye dayanır.
Evrim ise, gözlemlenemeyen geçmiş hakkında ortaya atılmış
bir varsayımdır. Dahası bu varsayımın iddia ve önermeleri
her defasında bilimin ve mantığın kuralları tarafından
yalanlanmıştır. Bu varsayım terk edildiğinde elbette
ki bilim hiçbir kayba uğramayacaktır. Amerikalı bir
biyolog olan Harper bu konuda şu yorumu yapar:
Sık sık Darwinizm'in modern biyolojinin temeli olduğu
iddia edilir. Oysa aksine, eğer Darwinizm'e yapılan
bütün göndermeler ortadan kaldırılsa, biyoloji biliminde
hiçbir değişiklik olmayacaktır...19
Hatta tam tersine bilim, dogmatizm, ön yargı, safsata
ve uydurmalarla dolu böyle bir teorinin dayatmasından
kurtulduğu için çok daha hızlı ve sağlıklı bir biçimde
ilerlemeyi sürdürecektir.
5. FARKLI IRKLARIN
VARLIĞI NEDEN EVRİME DELİL OLUŞTURMAZ?
Farklı insan ırklarının varlığı bazı evrim taraftarları
tarafından evrim teorisine delilmiş gibi gösterilmeye
çalışılır. Aslında bu iddia da daha çok, savundukları
teoriyi bile yeterince bilmeyen amatör evrimciler tarafından
dile getirilmektedir.
Bu iddiayı savunanların öne sürdükleri tez, 'eğer canlılık
İlahi kaynaklarda yer aldığı gibi, tek bir erkek ve
kadınla başlamışsa birbirinden farklı ırkların nasıl
meydana çıkmış olabileceği' sorusuna dayanır. Diğer
bir ifadeyle, 'Hz. Adem ve Hz. Havva'nın boy, ten ve
diğer fiziksel özellikleri toplamda yalnızca iki kişiyi
kapsadığına göre her biri farklı özelliklere sahip olan
ırklar nasıl ortaya çıktı?' demektedirler.
Gerçekte bütün bu soruların ya da itirazların altında
yatan problem, genetik bilimi hakkındaki bilgi eksikliği
ya da genetik kurallarının gözardı edilmesidir. Bugün
yeryüzündeki insanlar arasında var olan ırk çeşitliliğinin
nedenini anlamak için önce bu soruyla yakından ilgili
olan "varyasyon" konusu hakkında genel bir
bilgi sahibi olmak gerekir.
İlk insanın genetik materyali,
çeşitli ırkların özelliklerini içerdiği için,
zamanla farklı insan toplumlarında bu özelliklerin
bir kısmı baskın çıkmış ve böylece ırklar oluşmuştur. |
Varyasyon, genetik biliminde kullanılan bir terimdir
ve "çeşitlenme" anlamına gelir. Bu genetik
olay, bir canlı türünün içindeki bireylerin ya da grupların,
birbirlerinden farklı özelliklere sahip olmasına neden
olur. Varyasyonların kaynağı ise o türün içindeki bireylerin
sahip olduğu genetik bilgidir. Bu bireylerin aralarındaki
eşleşmeler sonucunda bu genetik bilgi yeni nesillerde
değişik kombinasyonlarda biraraya gelir. Anne ve babanın
kromozomları arasında genetik madde alışverişi olur.
Böylece genler birbiriyle karışır. Bunun sonucu da bu
bireyin fiziksel özelliklerinde bir çeşitlenme meydana
gelmesidir.
İnsan ırkları ve insanlar arasındaki birbirinden farklı
fiziksel özellikler de insan türüne ait 'varyasyonlar'dır.
Yeryüzündeki insanların hepsi temelde aynı genetik bilgiye
sahiptirler, ama bu genetik bilginin izin verdiği varyasyon
potansiyeli sayesinde kimisi çekik gözlüdür, kimisi
kızıl saçlıdır, kimisinin burnu uzun, kimisinin boyu
kısadır.
Varyasyon potansiyelini anlamak için, sarışın ve mavi
gözlü bireylere sahip bir toplum ile esmer ve siyah
gözlü bireylerin çoğunlukta olduğu bir toplumu ele alalım.
Her iki toplumun zaman içinde birbirine karışmaları
ve aralarında evlilikler yapmaları sonucunda, ortaya
esmer ve mavi gözlü yeni nesillerin çıktığı görülecektir.
Yani her iki toplumun belli fiziksel özellikleri yeni
nesillerde birbiriyle eşleşerek farklı görünümlü bireyler
ortaya çıkacaktır. Diğer fiziksel özelliklerin de birbirleriyle
karıştıkları düşünüldüğünde ortaya çok büyük bir çeşitlenmenin
çıkacağı açıktır.
Burada bilinmesi gereken önemli bir nokta da şudur:
Her fiziksel özelliği belirleyen iki gen vardır. Bunlardan
biri çekinik, diğeri baskın ya da her ikisi de eşit
derecede baskın olabilir. Örneğin kişinin göz rengini
belirleyen iki gen vardır. Bunlardan biri anneden diğeri
ise babadan gelir. Baskın olan gen hangisi ise çocuğun
göz rengi o gen tarafından kontrol edilir. Çoğunlukla
koyu renkler açık renklere baskındır. Buna göre, bir
kişide yeşil ve siyah göz renklerine ait genler varsa
o kişinin gözü, siyah renk geni daha baskın olduğundan
siyah olur. Fakat çekinik olan yeşil renk daha sonraki
nesillere aktarılarak ileriki bir jenerasyonda ortaya
çıkabilir. Yani annesi ve babası siyah gözlü olan bir
çocuğun gözü yeşil olabilir. Çünkü bu renk genleri anne
ve babada çekinik olarak bulunuyordur.
Bu kural diğer bütün fiziksel özellikler ve bunları
belirleyen genler için de geçerlidir. Kulak, burun,
ağız şekli, boy uzunluğu, kemik yapısı, uzuvların ve
organların yapısı, şekli, özellikleri, vs. gibi yüzlerce
hatta binlerce özellik bu şekilde kontrol edilir. İşte
bu özellik nedeniyle, genetik yapıda yer alan sayısız
bilgi o bireyin dış görünümüne yansımadan sonraki nesillere
aktarılabilir.
İlk insan olan Hz. Adem ve eşi de genetik yapılarındaki
zengin bilgiyi, kendi dış görünümlerine bunların ancak
bir kısmının yansımasına rağmen, sonraki nesillere aktarmışlardır.
İnsanlık tarihi içinde ortaya çıkan coğrafi izolasyonlar
da çeşitli insan gruplarında belirli özelliklerin birikmesine
uygun ortam oluşturmuştur. Bu süreç, uzun zaman içinde
insan gruplarının kemik yapısı, ten rengi, boy, kafatası
hacmi gibi özelliklerinin birbirinden farklılaşması
sonucunu getirmiştir. Bunun sonucunda ırklar ortaya
çıkmıştır.
Ancak bu uzun süreç elbette bir tür farklılığını getirmemiştir.
Boyu, ten rengi, kafatası hacmi ne olursa olsun tüm
ırklar insan türünün birer parçasıdır.
|