|
16. "EVRİM BELKİDE
GELECEKTE DOĞRULANABİLİR" DÜŞÜNCESİ NEDEN YANLIŞTIR?
Evrim teorisini savunan bazı
çevreler, köşeye sıkıştıklarında, "bugünkü bilimsel
bulgular evrimi desteklemese de, gelecekte evrimi destekleyen
bilimsel gelişmelerin olacağı" iddiasına sarılırlar.
Aslında bu sorunun çıkış noktası, evrimcilerin bilimsel
alandaki yenilgilerini itiraf etmeleridir. Soruda gizlenmiş
olan gerçeği şöyle tercüme edebiliriz: "Evet, evrim
teorisi savunucuları olarak modern bilimin bulgularının
bu teoriyi geçersiz kıldığını kabul ediyoruz. Bu nedenle
bu konuyu geleceğe havale etmekten başka çare göremiyoruz".
Oysa bilim bu mantıkla işlemez. Bir bilim adamı, kendisini
önce bir teoriye körü körüne bağlayıp, sonra da ileride
bir gün bu teoriyi ispatlayacağını umduğu delillerin
hayalini kurmaz. Bilim, mevcut bulguları incelemek ve
bunlardan sonuç çıkarmaktır. Dolayısıyla bilim adamlarının
da, bilimsel bulgular tarafından ispatlanan "tasarım",
yani yaratılış gerçeğini kabul etmeleri gerekir.
Yine de geleceğe randevu veren evrimciler, teoriyi
ısrarla ve körü körüne savunan evrimcilerin bir adım
ilerisindedirler. Çünkü bu ikinci grup, bilimsel gerçekleri
görmezden gelerek, saptırarak, bilimsel sahtekarlıklar
yaparak evrimi savunmaktadırlar ve bu şekilde kendilerine
karşı bile yalan söyler durumdadırlar. Konuyu geleceğe
erteleyen evrimciler ise yaratılışı kabul etmeye yanaşmasalar
da, en azından evrim teorisinin bugün artık hiçbir çıkar
yolu kalmadığını itiraf etmektedirler.
Evrimin ispatlanmasını geleceğe ısmarlayan zihniyetin
psikolojisi budur. Buna rağmen bu evrimci telkin ve
propaganda, özellikle teori konusunda eksik bilgilenmiş
bazı insanları etkileyebilmektedir. Bu nedenle cevabın
da ayrıca ortaya konması faydalı olacaktır.
Evrim teorisinin geçerliliğini temel olarak üç soru
ile incelemek mümkündür:
1. İlk canlı hücresi nasıl ortaya çıkmıştır?
2. Bir canlı türü diğerine nasıl dönüşür?
3. Canlıların evrim geçirdiğine dair deliller, fosil
kayıtları var mıdır?
20. yüzyıl boyunca evrim teorisinin mutlaka cevaplandırması
gereken bu üç soru ile ilgili çok fazla sayıda ve çok
ciddi araştırmalar yapılmıştır. Bu araştırmaların ortaya
koyduğu gerçek ise canlılığın evrim tarafından açıklanamadığıdır.
Soruları tek tek ele alarak incelediğimizde şu gerçeklerle
karşılaşırız:
1. "İlk hücre"nin açıklanması evrim savunucularının
en büyük açmazını oluşturmuştur. Bu konuda yapılan araştırmalar
canlı hücresinin tesadüf kavramıyla açıklanması mümkün
olmayan mükemmelliğini ortaya koymuştur. Nobel ödülü
sahibi ünlü bilim adamı Fred Hoyle bu gerçeği şu sözlerle
ifade eder:
Tesadüfler sonucu bir hücrenin meydana gelmesi, bir
hurda yığınına isabet eden kasırganın savurduğu parçalarla
tesadüfen bir Boeing 747 uçağının oluşması kadar imkansızdır.57
 
Bir canlı hücresinin tesadüfen oluştuğunu iddia
etmek ile bir jet uçağının tesadüfen meydana geldiğini
iddia etmek arasında "akılsızlık" açısından fark
yoktur. Bir canlı hücresindeki tasarım, son derece
ileri bir teknolojiyle, en modern tesislerde,
en zeki mühendislerin ve en gelişmiş robotların
ürettikleri bir uçaktaki tasarımdan kat kat daha
üstündür.
|
Bu noktada evrimcilerin yaptıkları çarpıtmayı daha
iyi değerlendirmek için bir örnek üzerinde düşünelim.
Daha önce hiç saat görmemiş, örneğin ıssız bir adada
yaşayan bir insanın ilk kez bir duvar saatini gördüğünü
hayal edelim. 100 metre uzaktan duvar saatini gören
bu insan, saati tam olarak değerlendiremeyerek, rüzgarın
savurduğu toz, toprak tarafından meydana gelen herhangi
bir cisimden ayıramayabilir. Ancak aynı kişi saate doğru
yaklaştıkça uzaktan bakışla bile bu aletin bir tasarımın
sonucu olduğunu anlayacaktır. İyice yaklaşıp da yakından
gördüğü zaman ise, tasarımdan hiç şüphesi kalmaz. Bundan
sonraki aşama, bu aletin özelliklerinin ve burada sergilenen
sanatın incelenmesi olabilir. İçi açılıp, detaylı bir
inceleme yapıldığında saatin dışarıdan gözüktüğünden
çok daha büyük bir bilgi birikimi ve aklın sonucu olduğu
ortaya çıkar. Yapılan her detaylı inceleme bu sonucu
daha da netleştirir.
Bilimdeki ilerlemeyle canlılık hakkındaki gerçeklerin
anlaşılması, saati inceleyen adamın durumuna benzerlik
gösterir. Bilimsel gelişmeler canlılıktaki mükemmelliği
sistem, organ, doku, hücre, hatta molekül düzeyinde
ortaya koymuştur. Her yeni detayın anlaşılması, tasarımın
muhteşem boyutunu biraz daha fazla anlamamızı sağlamıştır.
Hücreyi "jöle dolu baloncuk" olarak algılayan
19. yüzyıl evrimcileri bu yaklaşımlarıyla, az önceki
örnekteki saate 100 metre uzaktan bakan adam gibidirler.
Bugün ise hücrenin, her parçası ayrı bir sanat ve tasarım
örneği olan muhteşem yapısını kabul etmeyen hiçbir bilim
adamı yoktur. Mikroskopla ancak görebildiğimiz o küçücük
hücrenin sadece zarı bile "seçici geçirgen"
cümlesiyle ifade edilen çok büyük bir aklı ve tasarımı
içerir. Çevresindeki atomları, proteinleri, molekülleri
tıpkı bilinç sahibi bir varlık gibi tanır ve yalnızca
ihtiyacı olanı hücre içine alır. (Detaylı bilgi için
bkz. Harun Yahya, Hücredeki Bilinç, Global Yayıncılık)
Saatteki sınırlı bilgi ve aklın tersine, canlı organizmalar
sonsuz bir aklın ve tasarımının örnekleridir. Yapıları
ve fonksiyonları halen dahi kısmen keşfedilmiş canlı
yapılar üzerinde her geçen gün daha kapsamlı ve ayrıntılı
yürütülen bilimsel araştırmalar evrimi kanıtlamak şöyle
dursun, yaratılış gerçeğinin daha iyi anlaşılmasını
sağlamıştır.
2. Evrimciler bir canlı türünün mutasyon ve doğal seleksiyonla
bir diğer canlıya dönüştüğünü iddia ederler. Bu konuda
yapılan bütün araştırmalar her iki mekanizmanın da hiçbir
evrimleştirici özelliğinin olmadığını göstermiştir.
Ünlü bir evrimci olan İngiltere Doğa Tarihi Müzesi baş
paleontoloğuColin Patterson bu gerçeği şöyle vurgular:
Hiç kimse doğal seleksiyon mekanizmalarıyla yeni bir
tür üretememiştir. Hiç kimse böyle bir şeyin yakınına
bile yaklaşamamıştır. Bugün neo-Darwinizm'in en çok
tartışılan konusu da budur.58
Mutasyon ile ilgili yapılan araştırmalar da mutasyonun
evrimleştirici özelliğinin olmadığını göstermiştir.
ABD'li genetikçi B. G. Ranganathan şunları söyler:
Mutasyonlar küçük, rastgele ve zararlıdırlar. Çok ender
olarak meydana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler.
Bu dört özellik, mutasyonların evrimsel bir gelişme
meydana getiremeyeceğini gösterir.59
Görüldüğü gibi evrim teorisinin türlerin oluşumu için
öne sürdüğü mekanizmalar bu konuda bütünüyle etkisiz,
hatta aksine zararlı mekanizmalardır. Bilim ve teknoloji
düzeyinin bu gerçekleri ortaya koymak için henüz yetersiz
olduğu dönemlerde hayal ürünü senaryolar şeklinde öne
sürülen bu uydurma mekanizmaların bilim geliştikçe hiçbir
geliştirici ve evrimleştirici özelliğinin olmadığı anlaşılmıştır.
3. Fosiller de canlılığın evrim süreciyle ortaya çıkmadığını
ve muhteşem bir "tasarım" eseri olarak birdenbire
yeryüzünde belirdiklerini gösterir. Bulunan tüm fosiller
bu gerçeği tekrar tekrar vurgulamıştır. Yeni bulunabilecek
fosillerin bu durumu değiştirebilmesi ihtimalinin olmadığı,
Harvard Üniversitesinden ünlü paleontolog Niles Eldredge
tarafından şöyle açıklanmaktadır:
Tüm deliller, fosil kayıtlarının ortaya koyduğu sonucun
doğru olduğunu göstermektedir: (Fosil kayıtlarında)
gördüğümüz boşluklar, hayatın tarihindeki gerçek olayları
yansıtmaktadır, bunlar yetersiz bir fosil birikiminin
sonucu değildir.60
Bir başka Amerikalı paleontolog R. Wesson da, 1991'de
yayınlanan Beyond Natural Selection adlı kitabında "fosil
kayıtlarındaki boşlukların gerçek ve olgusal" olduklarını
şöyle açıklamaktadır:
Ne var ki, fosil kayıtlarındaki boşluklar gerçektir.
Herhangi bir (evrimsel) soyoluşumunu gösterecek kayıtların
yokluğu, son derece olgusaldır. Türler genellikle çok
uzun zaman dilimleri boyunca sabit kalırlar. Türler
ve özellikle cinsler hiçbir zaman yeni bir türe ya da
cinse doğru evrim göstermezler. Bunun yerine, bir tür
ya da cinsin bir diğeriyle yer değiştirdiği gözlenir.
Değişim ise çoğunlukla anidir.61
Sonuç olarak, evrim teorisinin ortaya atılışından bugüne
kadar yaklaşık 150 yıl geçmiştir ve bu dönem içindeki
bilimsel gelişmeler evrim teorisinin aleyhine olmuştur.
Bilim, canlılığın detaylarına indikçe yaratılıştaki
mükemmelliğin yeni delilleri bulunmuş, canlılığın tesadüflerle
oluşmasının ve çeşitlenmesinin olanaksızlığı anlaşılmıştır.
Yapılan her yeni araştırma da canlılardaki tasarımın
yeni delillerini ortaya koymakta, yaratılış gerçeğini
gözler önüne sermektedir. Darwin'den bu yana geçen her
on yıl, evrim teorisinin geçersizliğini biraz daha göstermiştir.
Kısacası bilimsel gelişim evrim teorisinin aleyhindedir.
Dolayısıyla, bilimin ilerleyen dönemdeki yeni gelişmeleri,
evrim teorisini desteklemeyecek, aksine geçersizliğini
daha açık olarak gösterecektir.
Kaldı ki evrimin iddiaları bilim tarafından henüz çözülememiş,
açıklanamamış bir konu değildir ki ileride bilim gelişince
açıklanacak olsun. Tam aksine evrim teorisi modern bilimin
her dalda çürüttüğü, böyle hayali bir sürecin gerçekleşmesinin
her açıdan imkansızlığını ortaya koyduğu bir iddiadır.
Bu duruma düşmüş bir iddianın ileride ispatlanacağını
öne sürmek, evrimi ideolojilerinin temeli olarak gören
Marksist-materyalist çevrelerin hayalci ve ütopyacı
psikolojisinin bir ürününden başka bir şey değildir.
Bu kesimlerin içine düştükleri çaresizlikten kaynaklanan
bir teselli arayışından ibarettir.
Dolayısıyla, 'ileride bilim evrimi ispatlayacak' gibi
bir iddianın, 'bilim ileride dünyanın öküzün boynuzunda
durduğunu ispatlayacak' şeklindeki bir beklentiden hiçbir
farkı yoktur.
17. KURBAĞA
GİBİ KARADA VE SUDA YAŞAYABİLEN CANLILAR NEDEN EVRİME
DELİL OLUŞTURMAZ?
Bazı canlılar yaşamlarının farklı dönemlerinde, bulundukları
ortamın şartlarına uyum göstermelerini sağlayacak fiziksel
değişimler geçirirler. Bu farklılaşma sürecine biyolojide
metamorfoz (başkalaşım) adı verilir. Bu süreç, biyoloji
ve evrimin iddiaları konusunda fazla bilgi sahibi olmayan
çevreler tarafından zaman zaman evrim teorisine delil
gibi gösterilmeye çalışılır. Metamorfozu "evrim
örneği" gibi gösteren kaynaklar, konu hakkında
bilgisiz kesimleri yanıltmaya yönelik dar kapsamlı,
yüzeysel propaganda kitapları, "yeni yetme"
evrim taraftarları veya bazı cahil biyoloji öğretmenleridir.
Evrim konusunda otorite sayılan, dolayısıyla evrimin
temel açmazları ve çelişkileri konusunda ayrıntılı bilgi
sahibi olan bilim adamları ise bu tür gülünç iddiaları
gündeme getirmekten çekinirler. Ne kadar saçma bir iddia
olduğunu bilirler çünkü...
   
Metamorfozla gelişimini tamamlayan canlılardan
bazıları: Kurbağa, kelebek, arı, sivrisinek...
|
Kelebek, sinek, arı gibi canlılar metamorfoz geçiren
canlılardan bazılarıdır. Hayatı suda başlayan daha sonra
karada devam eden kurbağalar da metamorfoza bir örnektir.
Bu farklılaşmanın evrimle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü
evrim teorisi canlılıktaki farklılaşmaları tesadüflerle
gerçekleşen mutasyonlarla açıklamaya çalışır. Oysa metamorfoz
evrimin bu temel iddiası ile hiçbir benzerlik taşımayan,
tesadüfle, mutasyonla ilgisi olmayan, önceden planlanmış
bir süreçtir. Metamorfozu gerçekleştiren etken tesadüf
değil, o canlıda daha doğduğu andan itibaren bulunan
genetik bilgidir. Örneğin kurbağada, bu canlı henüz
sudaki hayatını devam ettirirken, daha sonra karada
sürecek yaşamıyla ilgili bilgi, genetik yapısında mevcuttur.
Sivrisineğin de pupa ve erişkin hallerindeki yapısı
ve fonksiyonları daha larva aşamasındayken genetik şifresinde
bulunmaktadır. Bu durum metamorfoz geçiren tüm canlılar
için geçerlidir.
METAMORFOZ BİR YARATILIŞ DELİLİDİR

Metamorfozu "evrim delili" olarak göstermeye kalkanlar,
evrim teorisi ve biyoloji hakkında hiçbir şey
bilmeyenlerdir. Metamorfoz genetik bilgide kodlanmış
bulunan bir "planlı değişim"dir ve "tesadüfi değişim"
anlamına gelen evrimle hiçbir benzerliği yoktur.
Gerçekte "indirgenemez kompleks" bir süreç olan
metamorfoz, evrimi çürüten bir yaratılış delilidir.
|
Son yıllarda metamorfoz hakkında yapılan bilimsel araştırmalar,
metamorfozun farklı genler tarafından kontrol edilen
kompleks bir süreç olduğunu göstermiştir. Örneğin kurbağanın
başkalaşımında sadece kuyruk ile ilgili işlemler "bir
düzineden fazla gen" tarafından kontrol edilmektedir.
Bunun anlamı bu sürecin, birçok parçanın birbiriyle
uyumu sayesinde gerçekleşebildiğidir. Bu özelliğiyle
metamorfoz yaratılışın delili olan "indirgenemez
komplekslik" özelliği taşıyan biyolojik bir süreçtir.

Prof. Michael Behe
|
"İndirgenemez komplekslik", evrim teorisinin
geçersizliğini gösteren çalışmalarıyla ünlenen biyokimyacı
Prof. Dr. Michael Behe tarafından bilim literatürüne
kazandırılan bir kavramdır. Anlamı, kompleks biyolojik
organ ve sistemlerin kendilerini meydana getiren parçaların
her birinin katılımı ve uyumuyla işleyebildiği ve içlerinden
en küçük bir parçanın çıkmasıyla dahi söz konusu sistem
ya da organın iş görememesidir.
Buradan çıkan sonuç, bu tip kompleks yapıların evrimin
iddia ettiği gibi tesadüfler neticesinde yaşanan kademeli
küçük değişimlerle meydana gelmesinin mümkün olmadığıdır.
Metamorfozda yaşanan da budur. Metamorfoz süreci, farklı
genlerin etkilediği hormonların son derece hassas ölçü
ve zamanlamalarıyla gerçekleşir. Oluşabilecek en küçük
hata ise canlının yaşamıyla ödenecektir. Bu derece kompleks
bir sürecin tesadüfle ve kademeli olarak oluştuğunu
iddia etmek ise mümkün değildir. Küçücük bir hatanın
bile o canlının hayatına mal olduğu gerçeği ortadayken,
evrim teorisinin öne sürdüğü doğal seleksiyonla "deneme
yanılma" mekanizmasından bahsedilemez. Canlı milyonlarca
sene diğer eksik parçalarının "tesadüflerle"
oluşmasını bekleyemez.
Bu gerçek dikkate alındığında ise metamorfoz geçiren
canlıların konu hakkında yeterince bilgisi olmayan bazılarının
zannettiği gibi evrime delil oluşturmalarının söz konusu
olmadığı görülür. Tam aksine, metamorfoz geçiren canlılar,
bu sürecin ve süreci kontrol eden sistemlerinin kompleksliği
düşünüldüğünde, kusursuz bir yaratılışın delilidirler.
18. DNA'NIN "TESADÜF"LE
AÇIKLANMASI NEDEN İMKANSIZDIR?
GÜNÜMÜZ bilimiyle ulaştığımız bilgi seviyesi, canlıların
asla tesadüflerle ortaya çıkamayacak kadar kusursuz
bir tasarım ve son derece kompleks bir yapıya sahip
olduklarını gösterir. Örneğin son dönemde, 'İnsan Genomu
Projesi' sayesinde, insan genindeki mükemmel ve kusursuz
yapı gözler önüne serilmiştir.
Bu proje çerçevesinde, Amerika'dan Çin'e kadar birçok
ülkeden bilim adamları, 10 yıl boyunca DNA'da yer alan
3 milyar kimyasal şifreyi tek tek belirlemek için uğraştılar.
Bunun sonucunda, insan geninde yer alan bilgilerin tamamına
yakını doğru olarak dizilebildi.
Bu heyecan verici önemli gelişme, 'İnsan Genomu Projesi'nin
başında bulunan Dr. Francis Collins'in, "insanın
kullanım kılavuzunda ilk defa bir bölümü tamamlayabildik"
dediği gibi, DNA'daki sırların anlaşılması yolunda henüz
başlangıç aşamasıdır.
Bu bilgiyi oluşturan şifrelerin ortaya çıkarılmasının
neden 10 yıl sürdüğü ve yüzlerce bilim adamının emeğine
mal olduğunu anlayabilmek için DNA'ya sığdırılan bilginin
büyüklüğünü anlamak gerekir.

DNA SONSUZ BİLGİ KAYNAĞININ VARLIĞINI
GÖSTERİR
İnsanın tek bir hücresinin DNA'sında tam 1 milyon ansiklopedi
sayfasını doldurabilecek miktarda bilgi bulunur. İnsan
kendi bilgisini okumaya kalkışsa buna ömrü yetmez. Her
gün, 24 saat boyunca, hiç durmadan, her bir saniyede
insanın DNA şifrelerinden bir tanesi okunacak olsa,
bu işlemin tamamlanması için 100 yıl geçmesi gerekmektedir.
Çünkü yapılan tespitlere göre, bu dev ansiklopedi yaklaşık
3 milyar farklı şifreye sahiptir. Eğer DNA'daki bilgileri
kağıt üzerine yazılı hale getirseydik, kağıtların uzunluğu
Kuzey Kutbu'ndan Ekvator'a kadar uzanacaktır. Bu miktar,
büyük bir kütüphaneyi fazlasıyla doldurabilecek sayıda,
yaklaşık 1000 büyük cilt kitap anlamına gelmektedir.
Bundan daha da önemlisi, bu uçsuz bucaksız bilgi deposunun
her hücrenin çekirdeğinde bulunmasıdır ki, yaklaşık
100 trilyon hücreden oluşan bir insanda bu kütüphaneden
100 trilyon kopya vardır.
Bu bilgi hazinesini insanoğlunun ulaştığı bilgi seviyesiyle
karşılaştırmak istesek, örnek verebileceğimiz benzer
bir büyüklük bulamayız. Karşımıza inanılmaz bir tablo
çıkar: 100 trilyon kere 1000 kitap! Bu yeryüzündeki
kum tanelerinden daha fazla bir miktardır. Bir de bu
sayıyı dünya üzerinde şu anda yaşayan 6 milyar insan
ve beraberinde yaşayıp ölmüş milyarlarca insan sayısıyla
çarparsak karşımıza aklımızın kavrayamayacağı büyüklükte,
uçsuz bucaksız, sonsuza doğru uzanan bir bilgi çıkar.
Bu örnekler, ne kadar muazzam bir bilgiyle iç içe bulunduğumuzun
göstergesidir. Günümüzde, büyük miktarlarda bilginin
saklanabildiği en ileri teknoloji bilgisayarlardır.
Ancak DNA ile bilgisayarı karşılaştırdığımızda, insan
zekasının asırlardır edindiği bilgi birikimi ve yıllar
süren çabaları sonucunda geliştirdiği bu son teknolojinin
bile daha tek bir hücre çekirdeğinin bilgi saklama kapasitesine
ulaşamadığını hayretle görürüz.
İnsan Genomu Projesini yürüten Celera Genomics şirketinin
konu hakkındaki en önemli uzmanlarından biri olan Gene
Myers'ın, proje sonucu hakkındaki şu sözleri, DNA'daki
bu büyük bilgi ve tasarımı ifade etmektedir: "Beni
asıl şaşırtan şey hayatın mimarisidir... Sistem olağanüstü
derecede komplekstir. Sanki tasarlanmış gibidir... Burada
(DNA'da) büyük bir akıl yer almaktadır."62
İşin
diğer bir ilginç yönü ise,
yeryüzündeki tüm canlılığın bu aynı dille yazılmış şifreli
tariflerle üretilmeleridir. Ne bir mikrop, ne bir bitki,
ne de bir hayvan, DNA'sı
olmadan oluşamamaktadır. Tüm canlılığın hep aynı kendine
özgü dili kullanan, aynı bilgi kaynağından ulaşan tarifler
sonucu ortaya çıktığı çok açıktır.
Bu
da bizi açık bir sonuca götürmektedir: Dünyadaki tüm
canlılar, tek bir akıl tarafından var edilmiş bir bilgiye
göre yaşamakta ve çoğalmaktadırlar.
Bu
gerçek evrim teorisini anlamsız hale getirmektedir.
Çünkü evrimin temel dayanağı "tesadüf"tür,
oysa tesadüf bilgi oluşturmaz.Bir gün bir kağıt üzerinde
kanseri tedavi eden bir ilacın formülü yazılı bulunsa,
bu bilim adamını bir an önce bulmak, hatta kendisine
ödül vermek için tüm insanlık seferber olur. Kimse,
"acaba bu yazı kağıda mürekkebin dökülmesi ile
mi oluştu" diye düşünmez. Akıl sahibi, sağlıklı
düşünen her insan bu yazıyı ancak kimya, insan fizyolojisi,
kanser hastalıkları ve farmakoloji üzerine ihtisas sahibi
olan birinin yazmış olacağını düşünecektir.
Evrimcilerin DNA'daki bilginin oluşumu ile ilgili "tesadüf"
iddiaları ise, bu yazının tesadüfen oluştuğunu iddia
etmekle kıyas dahi edilemeyecek derecede büyük bir mantık
bozukluğudur. Çünkü DNA'da, hücrenin içinde üretilecek
enerji için hangi moleküllerin atomlarının nasıl değiştirileceği,
vücuttaki 100 bin çeşit proteinin her birine ait detaylı
moleküler formüller ve bunların üretimi esnasında uyulacak
hassas sıra yazılıdır. Bunun yanısıra diğer hücrelerle
haberleşmede uyulacak haberleşme protokolleri ve bunun
için kullanılacak mesajcı hormonların üretim planları
ve bunlar gibi sayısız çeşitlilikteki bilgiler de DNA'da
yazılıdır.
DNA'nın ve içerdiği uçsuz bucaksız bilginin kendi kendine
oluştuğunu iddia etmek konuya uzak, DNA'nın niteliklerinden
yüzeysel olarak dahi haberi olmayan kişilerin bilgisizliklerini
yansıtır. DNA gibi muazzam bir bilgi içeren ve son derece
kompleks yapıya sahip olan bir molekülü tesadüflerin
eseri saymak, hiçbir şekilde ciddiye alınamaz bir iddiadır.
Nitekim hayatın kökeni konusundaki evrimci tezlerde,
diğer pek çok konu gibi, DNA'nın kökeni de "çözülememiş
bir sır" gibi ifadelerle geçiştirilmeye çalışılmaktadır.
19. BAKTERİLERİN
ANTİBİYOTİKLERE KARŞI DİRENÇ KAZANMASI NEDEN EVRİM ÖRNEĞİ
DEĞİLDİR?
Alexander Flemming ilk antibiyotik olan penisilini
1928 yılında keşfettiğinde, yeryüzünde artık bakteri
kalmayacağı düşünülüyordu. Ancak penisilinin yalnızca
belli mikroplara karşı etkili olduğu zamanla anlaşıldı.
Yaygın kullanılan penisilinle öldürülen bakterilerden
geriye, penisilinin tahrip edemediği bakteriler kaldı.
Bu olayın her yeni çıkan antibiyotik için geçerli olduğu
ise kısa sürede anlaşıldı.
Bunun nedeni, antibiyotiklerin bakterileri etkileme
biçimidir: Antibiyotikler moleküler yapılarından ötürü
bakterinin belli bir proteinine kilitlenip işlevini
yerine getirememesine sebep olurlar. Böylece bakteri
ya ölür ya da çoğalamayarak enfeksiyon kontrol altına
alınmış olur. Ancak bilindiği gibi, her canlı türünde
olduğu gibi her bakteri türünün de farklı çeşitleri
yani varyasyonları mevcuttur. Yeni çıkan bir antibiyotiğe
hassas olanlar ölünce geriye antibiyotiğin kilitleneceği
hedef proteinleri içermeyen bakteriler kalır. Bu, bakterilerin
"geliştirdikleri" bir direnç değildir. Yani
bakteriler antibiyotiğin etkisine maruz kalınca, "evrimleşerek"
bu ilaca karşı yeni bir savunma mekanizması geliştirmiş
değillerdir. "Dirençli" adı verilen bakteriler
sadece, baştan beri o antibiyotiğin etki ettiği proteine
sahip olmayan, dolayısıyla antibiyotiğin zarar veremediği
bakterilerdir. Bu özellik, bu bakterilerde o antibiyotik
keşfedilmeden önce de vardır; sonra da olmuştur.
Bakterilerin, evrimcilerin yeni ortaya çıktığını öne
sürdükleri özelliklere antibiyotiğe maruz kalmadan önce
de sahip oldukları bilinen bir gerçektir. Scientific
American dergisi, evrimci bir yayın olmasına karşın,
Mart 1998 sayısında bu konuda şöyle bir itirafa yer
vermektedir:
Çok sayıda bakteri, daha ticari antibiyotikler kullanılmaya
başlamadan önce de direnç genlerine sahipti. Bilim adamları
bu genlerin neden evrimleştiklerini ve varlıklarını
sürdürdüklerini kesinlikle bilmiyorlar.63
|
E-COLİ
BAKTERİLERİ
 
Dirençli bakterilerin, antibiyotiklerin keşfinden
ince de vardı. Yani bakteriler sonradan antibiyotiğe
maruz kalınca direnç özelliği geliştirmemişlerdir.
|
Görüldüğü gibi, direnç sağlayan genetik bilgi, antibiyotiklerin
üretilmesinden önce de vardır. Bu gerçek "direnç
gelişmesi" kavramının tamamen yanlış bir ifade
olduğunu ortaya koyar. Dirençli bakteriler sonradan
kendi kendine, tesadüfen ortaya çıkan canlılar değildir.
Dirençli bakterilerin, antibiyotiklerin keşfinden yıllar
önce mevcut olduğu, ciddi bir bilimsel yayın olan Medical
Tribune dergisinin, 29 Aralık 1988 sayısında da ilginç
bir olay aktarılarak belirtilmektedir: 1986'da yapılan
bir araştırmada, 1845 yılında bir kutup keşfi sırasında
donarak ölen denizcilerin buzda korunmuş cesetleri bulunur.
Bu cesetlerin üzerinde, yaşadıkları çağda yaygın olan
bakteriler tespit edilmiş ve bunlar test edildiklerinde,
20. yüzyılda üretilmiş pek çok modern antibiyotiğe karşı
direnç özellikleri taşıdıkları hayretle saptanmıştır.
Görüldüğü gibi, bu tür direnç özelliklerinin penisilinin
icadından önce de birçok bakteri türünde mevcut olduğu
tıp dünyasında bilinen bir gerçektir. Buna rağmen bakterilerdeki
direnç özelliğinin hala evrimsel bir gelişme gibi öne
sürülmesi, sadece aldatma amaçlı bir iddiadır.
Günümüzde dirençli bakterilerin ortama hakim olmaları
ise şöyle olur: Bakteriler belli bir antibiyotiğin etkisine
maruz kaldıklarında, ilaca dayanıksız varyasyonlar yok
olur; dirençliler ise hayatta kalır ve daha fazla çoğalma
imkanına kavuşurlar. Belli bir zaman sonra tamamen yok
olan dirençsiz bakterilerin yerini, hızla çoğalan bu
dirençli bakteriler doldurur. Bir süre sonra, aynı bakteri
türü yalnızca söz konusu antibiyotiğe dirençli olan
varyasyondan oluşan bir koloni haline gelir ve artık
aynı antibiyotik o bakteri türüne karşı etkisiz kalır.
Sonuçta bakteri hep aynı bakteri, tür hep aynı türdür.
BÖCEKLERDEKİ DDT BAĞIŞIKLIĞI
Böceklerde DDT'nin ve diğer böcek ilaçlarının zamanla
etkisiz kalması da bakterilerde gözlediğimiz antibiyotik
direnciyle aynı mantıkta çalışır. DDT kimyasalı ilk
olarak keşfedildiğinde, böceklere karşı çok etkili bir
zehirdi. Kullanıldığı ilk yıllarda böcekler kitleler
halinde ortadan kaldırılabiliyordu. Ancak yıllar içinde
DDT'nin etkili olmadığı böceklerin de bulunduğu saptandı.
Bu böceklerde DDT kimyasalı organizmanın hayati fonksiyonlarını
durduramıyordu, çünkü bağlanmak üzere aradığı hedef
protein bu böceklerde farklıydı. Bunlar her böcek türünün
içinden geriye kalan farklı varyasyonlardı. Hayatta
kalabilmelerinin sebebi de, DDT'nin kilitleneceği proteinlerin
bunlarda olmaması ya da farklı yapıda olmasıydı.
Evrimci biyolog Francisco Ayala; "böcek zehirlerinin
en kapsamlı türlerine karşı gösterilen bağışıklık, bu
insan-yapımı maddeler böceklere uygulandığında, o böcek
türünün çeşitli genetik varyasyonlarında zaten vardı"
diyerek bu gerçeği kabul eder.64
Ne var ki böcek popülasyonunda DDT zehiri sonrasında
görülen bu değişim, evrim savunucuları tarafından evrime
delilmiş gibi sunulur.
Bu örnekte DDT'ye karşı böceklerin kazandığı bir zafer
yoktur. Bu yüzden, buna "bağışıklık" demek
de son derece yanıltıcı olur. Çünkü bağışıklık, insanda
savunma hücrelerinin mikroplara karşı yaptıkları antikor
üretimi ve bunun devamında mikropları yenmeleridir.
DDT örneğinde ise böyle bilinçli bir etkileşim ve zafer
bulunmaz. Bazı böcekler ölür, DDT'nin etki edemediği
böcekler ise hayatta kalıp çoğalır ve nesillerini devam
ettirirler.
Burada önemli olan gerçek şudur: böceklerin bazı varyasyonları
zaten olayın başında farklı proteinlere sahiptir. DDT
icat edildikten sonra, bu kimyasal maddeye maruz kalan
böceklerden organizması uygun olmayanların nesilleri
tükenmiştir. Başta az sayıda olan dirençli bireyler
ise çoğalma imkanı bulmuşlardır. Bunun sonucunda aynı
böcek türü, tamamen dirençli bireylerden oluşmuş bir
topluluk haline gelmiştir. Doğal olarak bütün popülasyon
dirençli bireylerden oluşunca, DDT artık o böcek türüne
etki edemez duruma gelmiştir.
Gerçekte evrimci kaynaklar, bu direnç ve bağışıklık
konularında açık bir yanıltma sergilemektedirler. Özellikle
de bu konuyu bazı popüler bilim dergilerinde zaman zaman
gündeme getirerek, okuyucuya konuyu derinlemesine açıklama
gereği dahi hissetmeden, sanki tartışmasız evrimin bir
kanıtı gibi sunmaktadırlar. Görüldüğü gibi, ne bakterilerdeki
antibiyotik direncinin ne de böceklerdeki DDT bağışıklığının
evrime hiçbir delil sağlamadığı çok açıktır.
20. YARATILIŞ
İLE BİLİM ARASINDA NASIL BİR BAĞLANTI VARDIR?
Buraya kadar ele aldığımız tüm sorularda ortaya koyduğumuz
gibi, evrim teorisi bilimsel bulgulara tamamen aykırı
bir iddiadır. 19. yüzyılın ilkel bilim düzeyi içinde
doğan teori, 20. ve 21. yüzyılda ardı ardına gelen bilimsel
bulgularla çürütülmüştür.
Teoriye körü körüne bağlı kalan evrimciler ise, bilimsel
dayanakları kalmadığı için, çareyi demagojilerde bulurlar.
En çok başvurdukları demagojilerden biri ise, "yaratılış
bir inançtır, bilimin alanına girmez" şeklindeki
basmakalıp slogandır. İddialarına göre, evrim bilimsel
bir teori, yaratılış ise bir inançtan ibarettir.
Oysa evrimcilerin yegane dayanakları olan bu "evrim
bilimdir, yaratılış inançtır" tekerlemesi tamamen
yanlış bir bakış açısından kaynaklanır. Bu tekerlemeyi
tekrarlayanlar, bilim ile materyalist felsefeyi birbirine
karıştırmaktadırlar. Bilimin, mutlaka materyalizmin
sınırları içinde kalması gerektiğini, materyalist olmayan
hiçbir açıklama yapamayacağını zannetmektedirler. Oysa
bugün bilimin kendisi materyalizmi reddetmektedir.
MADDEYİ İNCELEMEK MATERYALİST
OLMAK DEĞİLDİR
Konuyu incelemek için önce materyalizmi kısaca tanımlayalım.
Materyalizm Eski Yunan'dan beri var olan bir felsefedir
ve maddenin yegane varlık olduğu varsayımına dayanır.
Materyalist felsefeye göre, madde sonsuzdan beri vardır,
sonsuza kadar da var olacaktır. Madde ötesinde başka
hiçbir varlık da yine bu felsefeye göre yoktur. Bu bilimsel
bir iddia değildir, çünkü deneye ve gözleme tabi tutulamaz.
Sadece bir inançtır, bir dogmadır.
|

Demokritos da günümüz materyalistleri gibi, maddenin
ezeli olduğu ve maddeden başka bir varlık bulunmadığı
yanılgısına sahipti.
|
Ancak 19. yüzyılda bu dogma bilime karıştırılmış ve
hatta bilimin temeli haline getirilmiştir. Oysa bilimin
materyalizmi kabul etmek gibi bir zorunluluğu yoktur.
Bilim evreni ve doğayı inceler ve herhangi bir felsefi
sınırlandırma olmadan sonuçlar çıkarır.
Bu gerçek karşısında bazı materyalistler sıklıkla basit
bir kelime oyununa sığınırlar. "Bilim sadece maddeyi
inceleyebilir, demek ki maddeci, yani materyalist olmak
zorundadır" derler. Evet bilim sadece maddeyi inceler,
ama "maddeyi incelemek" ile "materyalist
olmak" çok farklı şeylerdir. Çünkü maddeyi incelediğimizde,
bu maddede, maddenin kendisi tarafından meydana getirilemeyecek
kadar büyük bir bilgi ve tasarım olduğu sonucuna da
varabiliriz. Bu bilgi ve tasarımın, kendisini hiç görmesek
de, bir zihin tarafından meydana getirildiğini anlayabiliriz.
Örneğin bizden önce bir insanın girip girmediğinden
emin olmadığımız bir mağara düşünelim. Bu mağaraya girdiğimizde
eğer sadece toz, toprak, taşlar vs. bulursak "bu
mağarada sadece gelişigüzel dağılmış maddeler var"
diye düşünebiliriz. Ama eğer mağaranın duvarlarında
çok büyük bir ustalıkla çizilmiş, göz kamaştırıcı resimler
varsa, o halde "bizden önce burada akıllı bir varlık
bulunmuş, burada eserler meydana getirmiş" diye
düşünürüz. O akıllı varlığı hiç göremeyebiliriz, ama
varlığını eserlerinden anlarız.
BİLİM MATERYALİZMİ ÇÜRÜTMÜŞTÜR
Bilim de işte bu örnekteki yöntemle doğayı incelemektedir.
Eğer doğada gerçekten sadece maddesel etkenlerle açıklanabilecek
bir düzen olsaydı, o zaman bilim materyalizmi onaylayabilirdi.
Ama çağdaş bilim, doğada asla maddesel etkenlerle açıklanamayacak
bir düzen olduğunu, tüm maddeye hakim bir Yaratıcı tarafından
var edilen bir tasarım bulunduğunu ortaya çıkarmıştır.
|

Eğer materyalistlerin iddia ettikleri gibi maddenin
doğada kendi kendine canlılığı oluşturma gibi
bir özelliği olsaydı, bunun laboratuarların kontrollü
ortamında çok daha kolay gerçekleştirilebilmesi
gerekirdi. Oysa bugün değil canlı hücresi, onun
herhangi bir organeli bile laboratuarlarda suni
olarak üretilememiştir.
|
Örneğin tüm gözlem ve deneyler, maddenin kendi kendine
hayat oluşturamadığı, dolayısıyla hayatın metafizik
bir yaratılıştan kaynaklandığını ispatlamaktadır. Bu
yöndeki tüm evrimci deneyler başarısızlıkla sonuçlanmıştır.Asla
cansız maddeden canlılık üretilememiştir. Amerikalı
evrimci bir biyolog olan Andrew Scott, ünlü New Scientist
dergisinde bu konuda şu itirafı yapar:
Biraz madde alın, karıştırın, ısıtın ve bekleyin. Bu,
hayatın kökeninin modern versiyonudur. Yerçekimi, elekromanyetizma,
zayıf ve güçlü nükleer kuvvetler gibi "temel"
güçler gerisini halledecektir... Peki ama bu kolay hikayenin
ne kadarı sağlam temellere oturmaktadır ve ne kadarı
umuda dayalı spekülasyonlara bağlıdır? Gerçekte, ilk
kimyasal maddelerden canlı hücrelere kadar giden aşamaların
bütün mekanizmaları ya tartışma konusudur ya da tamamen
karanlık içindedir.65
|

Prof. Fred Hoyle
|
Hayatın kökeni spekülasyon ve tartışmaya dayalıdır
çünkü materyalist dogma hayatı maddenin bir ürünü saymaktadır.
Oysa bilimsel veriler maddenin böyle bir yeteneği olmadığını
göstermektedir. Bu konuda ünlü bir isim, bilime olan
katkıları nedeniyle İngiliz hükümetinden "Sir"
ünvanı almış astronom ve matematikçi Prof. Fred Hoyle
şu yorumu yapıyor:
Eğer gerçekten maddenin içinde, onu yaşama doğru iten
bir iç-prensip olsaydı, bunun bir laboratuvarda kolaylıkla
gösterilebilmesi gerekirdi. Örneğin bir araştırmacı,
ilkel çorbayı temsil eden bir yüzme havuzunu deney için
kullanabilirdi. Böyle bir havuzu istediğiniz her türlü
cansız kimyasalla doldurun. Ona istediğiniz her türlü
gazı pompalayın, ya da üzerine istediğiniz her türlü
radyasyonu verin. Bu deneyi bir yıl boyunca sürdürün
ve (hayat için gerekli olan) 2000 enzimden kaç tanesinin
sentezlendiğini kontrol edin. Ben size cevabı şimdiden
vereyim ve böylece bu deneyle zamanınızı harcamayın:
Kesinlikle hiçbir şey bulamazsınız, belki oluşacak birkaç
amino asit ve diğer basit kimyasal maddeler dışında.66
|

Newsweek dergisinin 27 Temmuz 1998 tarihli "Science
Finds God" (Bilim Allah'ı Buluyor) başlıklı sayısı.
|
Aslında materyalizmin çıkmazı daha da büyüktür. Madde,
bırakın kendi kendini oluşturmayı, insan bilinciyle
birleştiği zaman bile hayat oluşturamamaktadır. Çünkü
bugün insanlık, tüm bilgi ve teknoloji birikimine rağmen
cansız maddeden hayat üretememektedir.
Burada kısaca özetlediğimiz gerçek, maddenin kendi
kendine hiçbir tasarım ve bilgi oluşturamayacağı gerçeğidir.
Oysa evrende ve canlılarda, olağanüstü derecede kompleks
tasarımlar ve olağanüstü bir bilgi yer almaktadır. Bu
da bize, evrendeki ve canlılıktaki bu tasarım ve bilginin,
tüm maddeye hakim olan, maddeden önce de var olan, sonsuz
bir güç ve akıl sahibi bir Yaratıcı'nın eseri olduğunu
gösterir.
Dikkat edilirse, bu tamamen bilimsel bir sonuçtur.
Bir "inanç" değil, evrenin ve canlıların gözlemlenmesiyle
anlaşılan bir gerçektir. İşte bu yüzden, evrim teorisi
savunucularının ortaya attığı "evrim bilimseldir,
oysa yaratılış bilimin alanına girmeyen bir inançtır"
şeklindeki iddia, yüzeysel bir aldatmacadan ibarettir.
19. yüzyılda materyalizmin bilime bulaştırıldığı, bilimin
materyalizmin dogmalarına göre çarpıtıldığı doğrudur.
Ama 20. ve 21. yüzyıldaki gelişmeler, bu köhne felsefeyi
yerle bir etmiş ve materyalizm tarafından gizlenen yaratılış
gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Ünlü Newsweek dergisinin
27 Temmuz 1998 tarihli sayısında kullandığı Science
Finds God (Bilim Allah'ı Buluyor) başlığında ifade edildiği
gibi, materyalist yanılgıların ardından, bilim, tüm
evrenin ve canlıların yaratıcısı olan Allah'ı bulmuştur.
|