|
Prof. Yaman Örs'ün Yanılgıları
Yaman Örs
|
1 Haziran 2001 tarihli Ceviz Kabuğu programına evrim
teorisini savunmak için çıkan Prof. Yaman Örs, tüm program
boyunca bu amacına hizmet edecek hiçbir bilimsel delil
öne sürememiştir. Dahası, Örs'ün konuşmaları, evrim
teorisinin, bağlıları tarafından dogmatik bir inanç
olarak benimsendiğini gösteren önemli bir kanıt olmuştur.
Yaman Örs'ün gerek Ceviz Kabuğu programındaki gerekse
diğer konuşma ve yazılarındaki temel mantıklar incelendiğinde,
kendisinin "bilim, yaratılışı kabul edemez, etmemelidir"
tezini sürekli olarak tekrarladığı görülür. Örs'e göre,
bir insan bilimsel çalışma yapmak için, evrim teorisini
kabul etmek zorundadır. Bu inancını, "Paleontoloji
(fosil bilimi) mutlaka evrime dayanmalıdır. Evrimci
olmayan bir paleontolog düşünülemez" şeklindeki
sözüyle Ceviz Kabuğu programında da özetlemiştir...
Oysa gerek Yaman Örs'ün gerekse diğer pek çok evrimcinin
bir türlü anlayamadığı nokta, evrim teorisinin bizzat
bilimsel bulgular tarafından çürütülmekte oluşudur.
Nitekim programa telefonla bağlanan iki farklı bilim
adamı evrim teorisinin iddialarını çürüten bilimsel
gerçekleri vurgulamışlardır. Örneğin;
- Fosil kayıtları evrim teorisine karşıdır, çünkü bu
kayıtlar farklı canlı gruplarının yeryüzünde birbirlerinden
bağımsız olarak, aniden ve kompleks yapılarıyla ortaya
çıktığını göstermektedir. Fosil biliminde "sudden
appearance" (aniden ortaya çıkış) olarak adlandırılan
bu bilimsel gerçek, evrim teorisini değil, yaratılışı
desteklemektedir.
- Evrim teorisi, canlıların hiçbir plan ve tasarım olmadan,
yani bilinçli bir şekilde yaratılmadan, rastlantılar
ve doğa kanunlarıyla ortaya çıktığı iddiasındadır. Oysa
yapılan gözlemler, deneyler, biyomatematiksel hesaplar,
bunun mümkün olmadığını ispatlamıştır. Bir bilgisayarın,
metal, plastik, cam gibi malzemelerin "tesadüfen"
birleşmeleriyle oluşmasının imkansız olması gibi, canlıların
da moleküllerin "tesadüfen" birleşmesiyle
oluşması imkansızdır.
- Evrimciler tarafından iddia edilen "evrim mekanizmaları",
gerçekte hiçbir evrim sağlamamaktadır. Doğal seleksiyon
ve mutasyon (yani canlı genlerinde oluşan rastgele değişiklikler)
yoluyla, hiçbir canlının avantaj sağladığı, geliştiği
gözlemlenmemiştir. Gerçekte mutasyon canlılara her zaman
için zarar vermektedir. Yani doğada canlıları basitten
komplekse doğru geliştiren "evrim mekanizmaları"
yoktur. (Doğal seleksiyon ve mutasyonun hiçbir evrimleştirici
özellikleri olmadığı "Prof. Berna Alpagut'un yanılgıları"
ve "Ali Demirsoy'un Yanılgıları" bölümlerinde
ayrıntılı olarak açıklanmıştır.)
Dikkat edilirse, evrim teorisinin geçersizliğini ortaya
koyan üstteki açıklamalar bilimsel açıklamalardır. Evrimcilerin
iddia ettiği gibi, evrim teorisinin geçersizliği "inanca"
değil, bilimsel gözlem, deney ve hesaplamalara dayanmaktadır.
Asıl "inanca" dayalı iddialar öne sürenler,
bu bilimsel gerçeklere rağmen evrim teorisine "inanan"
Darwinistler'dir. Bunu, bu kitap boyunca gözler önüne
sereceğiz.
CANSIZ DÜNYADA KÜÇÜK MOLEKÜLLERDEN
ZAMANLA CANLI HÜCRESİNİN MEYDANA GELDİĞİ YANILGISI
Sayın Yaman Örs, programda kendisine sorulan "dünyada
ilk yaşam nasıl başladı?" sorusuna cevap olarak
tesadüfen oluşan küçük moleküllerden tesadüfen büyük
moleküllerin oluştuğu, bunların da tesadüfen ilk hücreleri
meydana getirdiği cevabını, yani evrimcilerin klasik
cevabını vermiştir.
Bilimle, özellikle fen bilimleriyle herhangi bir ilgisi
olmayan kişilere "tesadüfen oluşan küçük moleküllerden
tesadüfen büyük moleküller meydana geldi, bunlar da
tesadüfen ilk hücreleri meydana getirdi" senaryosu
makul bir iddia gibi gelebilir. Bunlar "molekül
nasıl olsa çok küçük ve basit bir şey, hücre de küçük
bir şey. Herhalde moleküller büyüdükçe hücreyi oluşturmuş
olabilirler" gibi düşünebilirler.
Oysaki, gerçek durum onların düşündüğünden çok farklıdır.

Bir DNA molekülü ile basit
organik moleküller arasındaki organizasyon farkı,
bir uçak gemisi ile bir tahta salın arasındaki
farka benzer. Bir salın zamanla kendiliğinden
gelişerek bir uçak gemisine dönüşmesi nasıl imkansızsa,
organik moleküllerin zamanla tesadüfler sonucu
bir DNA molekülüne dönüşmesi de aynı şekilde imkansızdır.
|
Çünkü, birincisi, hücre kesinlikle bir "molekül
yığını" değildir ve hiçbir şekilde basit değildir.
Hücreler, içinde bulundukları dokulara ve bireylere
oranla (göreceli olarak) hacimsel bakımdan küçük olabilirler,
ama organizasyon bakımından en az o doku kadar, hatta
belki daha fazla karmaşıktırlar. Ne hücresi olursa olsun,
ister bir insan hücresi olsun ister bir bakteri, bir
virüs veya bir bitki hücresi olsun, her hücrede son
derecede karmaşık, bir o kadar da organize işlemler
gerçekleşir. Öyle ki, hücrede bugünün ileri teknolojik
imkanlarıyla dahi henüz aydınlatılamamış çok sayıda
nokta bulunmaktadır. Hiçbir hücre evrimcilerin hayal
ettikleri ve zannettikleri basitlikte değildir. Bunu
görmek için herhangi bir sitoloji veya histoloji kitabına
şöyle bir göz atmak bile yeterlidir.
İkincisi, küçük molekül – büyük molekül ilişkisi, küçük
balon – büyük balon ilişkisi türünden değildir. Belki
inorganik kimyada büyük moleküller küçük moleküllerle
aynı kefeye konabilir, ama organik dünyada bu ayrımı
yapmamak büyük bir bilgisizlik olur. Milyonlarca atomdan
oluşan, çok hassas kimyasal bağlarla ayakta duran nükleik
asit molekülleri (DNA ve RNA) ile su, azot, karbondioksit
moleküllerini aynı kefeye koymak gülünçtür. Her ikisi
de moleküldür ama aralarındaki organizasyon farkı, bir
uçak gemisi ile bir tahta salın organizasyon farkı gibidir.
Örneğin, bir DNA molekülü, deoksiribonükleotid adı verilen
bir grup molekülün milyonlarcasının bir zincir halinde
art arda sıralanmasından oluşmaktadır. DNA bir yana
bunu oluşturan tek bir deoksiribonükleotid dahi basitlikten
çok uzaktır. Her bir deoksiribonükleotid; bir şeker
molekülü (deoksiriboz), bir fosfat gurubu ve bir baz
molekülünden (sitozin, guanin, adenin veya timin) oluşmaktadır.
Evrimciler, bunların tekini bile yapay ortamda sentezleyebilmiş
değillerdir. Üstelik, her bir DNA molekülünün birbiri
üstüne sarılmış iki uzun zincirden oluştuğu da gözönünde
bulundurulacak olursa, "moleküler evrim" iddiası
gülünç hale gelmektedir.
 Bir DNA molekülü, deoksiribonükleotid adı verilen bir grup molekülün
milyonlarcasının bir zincir halinde art arda sıralanmasından
oluşur. DNA bir yana bunu oluşturan tek bir deoksiribonükleotidin
dahi doğal şartlarda tesadüfen meydana gelmesi
imkansızdır.
|
İşte bu sebepledir ki, "moleküler evrim"
kavramını 1900'lerin başında ortaya atan Alexander Oparin'den
bu yana yüz yıla yakın bir zamandır evrimciler basit
moleküllerden yola çıkarak daha üst moleküller (makromoleküller)
elde etmenin yollarını aramışlar, ama en kontrollü laboratuvar
şartlarında dahi makul bir çözüm bulamamışlardır.2
Bulma umutlarını da kaybetmişlerdir. Nitekim özellikle
1960'lardan bu yana bu alana geniş para, enerji ve insan
gücü ayıran üniversiteler, artık uzun zamandan bu yana
en küçük bir yatırım yapmamaktadırlar. Üstelik bu alanda
senelerce araştırma ve çalışma yapan evrimci bilim adamlarının
bir kısmı moleküler evrim iddialarından vazgeçmişlerdir.
Örneğin, 1953 yılında DNA sarmalını keşfederek Nobel
Kimya Ödülünü alan Prof. Francis Crick, 1980'lere kadar
bu alanda fanatiklik düzeyinde sayısız makale yayınlamışken,
bugün moleküler evrimin iddialarıyla açıkça alay etmekte,
bunları çocuksu masallar olarak nitelemektedir.3
1970'li yıllarda moleküler evrim teorisinin önde gelen
savunucularından biri olan Prof. Dean Kenyon ise, bugün
evrim teorisini reddetmekte ve canlılığın bilinçli bir
şekilde yaratıldığını savunan "intelligent design"
(bilinçli tasarım) teorisini kabul etmektedir.
Prof. Francis Crick
|
Üçüncüsü, atomların ve moleküllerin kimyasal reaksiyonlar
sonucunda oluşturabilecekleri bileşiklerin ve yapıların
çok net sınırları vardır. Doğadaki elementlerin ve moleküllerin
bu sınırların ötesinde bir yapı oluşturabilmeleri mümkün
değildir. Bu durum canlı organizmalar için de geçerlidir.
Örneğin proteinler, enzimler, nükleik asitler gibi kompleks
moleküller ancak hücredeki bu iş için özelleşmiş organik
makineler tarafından meydana getirilebilir. Doğadaki
rastgele kimyasal reaksiyonlar sonucunda böyle kompleks
yapıların meydana gelebilmesi ise, fizik ve kimya kurallarına
açıkça aykırıdır.
Bir örnek vermek gerekirse, bir metal elementinin çok
çeşitli kimyasal reaksiyonlara girebilme ve çeşitli
bileşikler oluşturabilme özelliği vardır. Ancak bu metal
hangi maddelerle ne kadar bileşik yaparsa yapsın, hangi
reaksiyonlara girerse girsin, örneğin bir uçak gövdesi,
bir otomobil karoseri ya da herhangi bir teknolojik
cihaz meydana gelmez. Bunun için bilinçli ve karmaşık
bir mühendislik çalışması, planlar, fabrikalar, robotlar,
makineler, tesisler vs. gerekir. Bu saydıklarımızın
hiçbiri ise doğada ya da kimyasal reaksiyonların bünyesinde
bulunmaz. Her parçası yerli yerinde, tüm ayrıntıları
ince ince hesaplanmış tasarım ürünleri mutlaka bu şekilde
bilinçli, planlı ve kontrollü müdahaleler gerektirir.
Hücredeki kompleks moleküller, mitokondri, ribozom gibi
karmaşık organeller için de aynı mantık geçerlidir.
Sayın Örs, "küçük moleküllerden büyük moleküller
(makromoleküller) meydana geldi, bunlar da ilk hücreleri
meydana getirdi" cümlesini büyük bir rahatlık içinde
bir çırpıda söyleyebilmiş, böylece canlılığın rastgele
kimyasal reaksiyonlarla tesadüfen oluşabildiğini ileri
sürmüştür. Ama eminiz ki eğer kendisi felsefi düşüncelerini
değil de biyokimya veya biyofiziği göz önünde bulundurmuş
olsaydı bu iddiasını bu kadar rahat tarzda ortaya atmazdı.
LABORATUVARDA CANLILIĞIN SENTEZLENDİĞİ
YANILGISI
Sayın Yaman Örs, laboratuvarda bir miktar organik molekülün
sentezlendiğini belirtmiştir. Oysaki, önemli olan organik
molekülleri sentezlemek değil, bunların doğal şartlarda
kendi kendine sentezlenmesidir. Çünkü, doğada bulunması
mümkün olmayan özel şartlarda, yoğunlaştırılmış ortamlarda,
hiçbir zaman dış dünyada oluşamayacak basınç ve ısılar
altında, özel enzimler ve katalizörler kullanarak, kontrollü
düzeneklerle yapılan sentezleme işlemlerinin evrimci
iddialar açısından bir anlam ifade etmeyeceği ve hiçbir
şeyin delili olamayacağı ortadadır.
Stanley Miller
|
Örneğin, evrimciler ilk moleküllerin denizlerde meydana
geldiğini iddia etmektedirler. Ama kendi laboratuvar
deneylerinde denizlerin hiçbir zaman ulaşamayacağı yoğunluklar
kullanmaktadırlar. Bunların çoğunda en az 1.0 molarlık
çözeltiler söz konusudur. Oysaki, moleküler evrim deneylerinin
babası sayılan Prof. Stanley Miller'e göre, dünyadaki
tüm karbon, azot, kükürt madenleri denizlere karıştırılsa
ve denizler bugünkünün onda birine azaltılsa dahi elde
edilecek çözelti hiçbir zaman 0.01 moları geçemez.4
Yine örneğin, bazı evrimciler deoksiribonükleotidleri
yanyana getirerek ve protein yapısında özel enzimler
(DNA polimeraz) kullanarak birkaç halkalık zincirler
elde etmişlerdir. Enzimsiz deneylerde ise hiçbir zincir
elde edilememiştir. Proteinlerin DNA'lar tarafından
sentezlendiği düşünülecek olursa, daha ortada nükleotid
bile yokken etrafta protein yapısında enzimlerin bulunmasının
düşünülemeyeceği açıktır.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Stanley Miller'ın
ünlü amino asit deneyi de dahil olmak üzere, moleküler
evrim alanında yapılan sentez deneylerinin hiçbirinden
sonuç alınamamıştır. Yaklaşık 50 yıldan bu yana yapılan
her deney, moleküler evrim iddialarının bilimsellikten
son derece uzak olduğunu göstermiştir.
Sonuçta, ne Miller Deneyi ne de başka bir evrimci çaba,
yeryüzünde hayatın nasıl oluştuğu sorusunu cevaplayabilmektedir.
Tüm araştırmalar, hayatın rastlantılarla ortaya çıkmasının
imkansızlığını ortaya koymakta ve böylece hayatın yaratılmış
olduğunu göstermektedir. Evrimcilerin bu açık gerçeği
kabul etmemeleri ise, bilime tamamen aykırı birtakım
önyargılara sahip olmalarından kaynaklanır. Nitekim
Miller Deneyi'ni öğrencisi Stanley Miller ile birlikte
organize eden Harold Urey, bu konuda şu itirafı yapmıştır:
Yaşamın kökeni konusunu araştıran bizler, bu konuyu
ne kadar çok incelersek inceleyelim, hayatın herhangi
bir yerde evrimleşmiş olamayacak kadar kompleks olduğu
sonucuna varıyoruz. (Ancak) Hepimiz bir inanç ifadesi
olarak, yaşamın bu gezegenin üzerinde ölü maddeden evrimleştiğine
inanıyoruz. Fakat kompleksliği o kadar büyük ki, nasıl
evrimleştiğini hayal etmek bile bizim için zor.5
YAMAN ÖRS'ÜN KÖRÜ KÖRÜNE BAĞLANDIĞI
İNANÇ: MATERYALİST FELSEFE
Aslında Yaman Örs, her ne kadar inanç kavramının karşısında
görünmeye çalışsa da onun da bir inancı vardır. Bu inanç
ise diğer tüm evrimcilerin de bağlı olduğu materyalist
felsefeye olan inancıdır. Materyalist felsefe, sadece
maddenin var olduğunu, evrendeki tüm düzenin, tüm canlıların
ve insanın bilincinin sadece cansız, bilinçsiz maddenin
ürünü olduğunu varsayan bir dogmadır. Evrimciler, bu
dogmaya inanmış ve sonra da bilimi buna göre şekillendirmeye
kalkmışlardır.
Yaman Örs'ün Süreç, Kuram ve Kavram Olarak Evrim adlı
kitabında yer alan bir açıklama bu konuda aydınlatıcıdır.
Örs, bu kitapta "insanın evrimi" iddiasının
bilimsel dayanaktan yoksun olduğunu kabul etmekte, ancak
"her olayın nedeni bir başka olay olduğuna göre",
(yani herşeyi maddenin kendi içindeki etkileşiminden
ibaret saydığı için), elbet bir gün bu delilin bulunacağını
ileri sürmektedir:
"Homo, ne zaman sapiens (akıllı) olarak belirtilebilecek
nitelikleri kazanmış, kendinden önce gelenden tür olarak
ayrılmıştır; bunu bugün için kesin olarak biliyor değiliz.
Ancak evrensel nedensellik ilişkisinin ışığında diyebiliriz
ki, her olayın/olgunun nedeni, bir başka olay/olgu olduğuna
göre, biz bu bilgiye ulaşamasak bile, ilke olarak insan
türünün varlık nedeni olarak onu 'evrim ağacının' bütününe
bağlayan bir başka türün bulunması gerektiğini düşüneceğiz."6
Görüldüğü gibi, Yaman Örs, insanın evrim geçirdiğine
dair bir delil olmasa da, "ilke olarak" bu
evrime inandığını ifade etmektedir. Bu önyargılı ve
dogmatik yaklaşım, evrimcilerin ortak zihniyetidir.
Ceviz Kabuğu programına telefonla katılan arkeolog Prof.
Berna Alpagut da yine aynı yaklaşımı sergilemiş, insanın
evrimine dair bir delil olmamasına rağmen, "insan
evrimi" hikayesini bilimsel bir gerçek gibi anlatmıştır.
YAMAN ÖRS'ÜN YILLARDIR DEĞİŞMEYEN
HİKAYESİ: DENİZ KIYISINDAKİ ÇAKIL TAŞLARI
Sayın Yaman Örs bir biyolog değildir ve programı izleyenlerin
de açıkça gördüğü gibi evrim teorisi hakkında da kapsamlı
bir teknik bilgiye sahip değildir. Bunu kendisi de kabul
etmekte ve belirtmektedir. Kendisinin evrim teorisine
olan yakınlığı, daha ziyade savunduğu felsefi görüşlerden
kaynaklanmaktadır. Ancak Örs'ün savunucusu olduğu felsefi
görüşler de son derece büyük yanılgılara dayalıdır.
Örs'ün bu konuda etkilendiği felsefecilerin başında
Reichenbach gelmektedir. Örs'ün, kitabında tam 4 kez
tekrarladığı Reichenbach'a ait bir örnek, canlıların
bir "tasarım" olmadan var oldukları iddiasını
desteklemek için kullanılan bir benzetmedir:
... Canlı sistemlerin bütüncül davranışlarının sanki
bir tasarımla ("planla") gerçekleşiyormuş
gibi görünmesini ne yolla açıklayabiliriz? Bu sorunun
yanıtını Reichenbach bir benzetimden yararlanarak veriyor.
Bir okyanus kıyısındaki çakıl taşlarını ilk kez gören
birisi, onların bir tasarıma göre orada birikmiş olduğunu
düşünebilir. Denize yakın bölgede ve az çok suyla kaplı
olarak duran büyük çakılları daha küçükleri izlemekte,
daha sonra ise kum gelmektedir ki burada da önce kaba,
daha sonra gittikçe incelen tanecikler karaya doğru
dizilmektedir. Bu görünüş, birisinin kıyıyı temizleyerek
çakılları ve kum taneciklerini büyüklüklerine göre dizdiği
izlenimini verecektir. Gerçekte ise insan merkezli böyle
bir yoruma gereksinimimiz yoktur... Ayıklanma ile birlikte
rastlantı, bir düzen oluşturmaktadır.7
Yaman Örs bu örneği canlıların kökeni konusunda "mükemmel
bir örnek" sanıyor olacak ki, neredeyse yazdığı
her yazıda ve yaptığı her konuşmada tekrarlamaktadır.
Bilim ve Ütopya dergisinin Haziran 1998'de düzenlediği
"Evrim Kuramı" konferansında da bu örneği
vermiştir. Aynı yıl içinde İstanbul Üniversitesi Çapa
Tıp Fakültesi'nde verdiği bir konferansta "deniz
kıyısı" örneğini tekrar etmiştir. Yazılarında da
sık sık gündeme getirdiği bu örneği, en son olarak 1
Haziran 2001 tarihli Ceviz Kabuğu programında da tekrar
etmiştir.
Anlaşılan söz konusu "deniz kıyısı" örneği,
Sayın Örs'ün dünya görüşünde önemli bir yer tutmaktadır.
Ama bu durum, sadece Sayın Örs'ün dünya görüşünün yanlışlığını
gösterir. Çünkü söz konusu örnek son derece tutarsızdır.
Deniz kıyısında kumdan
bir kale gördüğünde, bunu bilinçli bir kimsenin
yaptığına değil de kalenin dalgaların etkisiyle
tesadüfen oluştuğuna ihtimal veren bir kimsenin
mantık örgüsüyle bir evrimcinin mantık örgüsü
arasında hiçbir fark yoktur.
|
Bir deniz kıyısındaki kum diziliminin, doğal kanunlar
ve rastlantılar tarafından sağlanabileceği, "insan
merkezli" (yani bir tasarımcıya dayanmayan) bir
açıklama ile izah edilebileceği doğrudur. Peki ama o
sahilde, kum diziliminden daha karmaşık bir tasarım
varsa? Sahildeki kumların üzerinde bir yazı, örneğin
"Ben Mehmet Öztürk, 2 Haziran'da buradaydım"
şeklinde bir yazı varsa? Veya sahilde, dört bir tarafı
su dolu bir hendekle çevrilmiş, burçları ve kapıları
olan gösterişli bir kumdan kale yer alıyorsa? O zaman
da Yaman Örs bu sahili "insan merkezli" bir
açıklama olmadan açıklayabilir mi?
Görüldüğü gibi, Yaman Örs'ün çok sevdiği deniz kıyısı
örneği, bu basit sorular karşısında dahi çürümektedir.
Aslında bu örnek, bizlere evrim teorisinin neden yanlış
olduğunu göstermektedir. Deniz kıyısındaki kum diziliminin
doğa kanunlarıyla açıklanabilmesi, fakat bir yazının
veya kumdan kalenin ancak bilinçli bir "tasarlayıcı"nın
ürünü oluşu, bize genel bir kıstas vermektedir: Allah
doğadaki bazı varlıkları ve olguları, doğa kanunlarını
vesile ederek şekillendirir. Ancak kompleks tasarım
ve plan içeren yapılar için durum farklıdır.
İşte canlılar da, ikinci gruba dahildir, yani kompleks
varlıklardır. Bir canlının kompleks yapısı, deniz kıyısındaki
bir yazıdan veya bir kumdan kaleden çok daha hayranlık
uyandırıcıdır. Bu gerçek, canlıların insanın akıl ve
bilgisinin çok daha üstününe sahip bir Yaratıcı tarafından
yaratıldığını göstermektedir.
YAMAN ÖRS'ÜN "KÖRELMİŞ ORGAN"
YANILGISI
Prof. Örs'ü evrim teorisine inanmaya sürükleyen yanılgıların
bir diğeri, 19. yüzyılın sonlarından kalma bir hurafe
olan "körelmiş organlar" kavramını hala geçerli
bir bilimsel kanıt sanmasıdır. Örs, Evrim adlı kitabında
"insan bedeninde sayıları iki yüze yaklaşan evrimsel
kalıntının bulunduğu, en az yarım yüzyıldan beri bilinmektedir"8
diye yazmakta ve eklemektedir:
"Geçen yüzyılın sonunda, gerek biyolojik gerek
toplumsal olguların Darwin'in ortaya koyduğu "ileriye
yönelik" evrimlerinin yanında "geriye doğru"
bir evrimin bulunduğunu gösterenler oldu. Organlar ya
da onların bölümleri, daha seyrek olarak toplumsal kurumlar,
bu yolla ortadan kalkabilmektedir. Biz bu yapıları,
evrimsel gelişmenin herhangi bir aşamasında ortadan
kalkma yolunda olan "artık" ya da "kalıntı"
organlar, organ bölümleri, toplumsal kurum olarak gözlemleyebilmekteyiz;
onların yeni, değişik bir işlev kazandıkları da olur.
Böyle "artık" yapılara biyoloji düzeyinde
insanda ek bağırsak (apendiks), toplumbilim düzeyinde
de sayıları gittikçe azalan krallıklar örnek olarak
verilebilir."9
Oysa Prof. Örs'ün büyük bir kendinden eminlik içinde
evrim delili diye sunduğu "körelmiş organlar"
iddiası, bilim dünyasında çoktan terk edilmiş bir hurafeden
ibarettir. Yaman Örs'ün sözünü ettiği "insan bedeninde
sayıları iki yüze yaklaşan evrimsel kalıntı", Alman
anatomist R. Wiedersheim tarafından 1895 yılında ortaya
atılan "körelmiş insan organları" listesidir.
Ama bu listede "körelmiş organ" olarak gösterilen
yapıların gerçekte çok önemli işlevlere sahip olduğu
bir bir anlaşılmıştır. Bunlardan biri, Prof. Örs'ün
sözünü ettiği apendikstir. Apendiks (halk arasında "apandisit"
olarak bilinen kör bağırsak) uzun yıllar evrimci kaynaklar
tarafından işlevsiz ve körelmiş bir organ olarak tanımlanmasına
rağmen, 1980'lerden sonraki tıp araştırmaları, bu organın
vücudun savunma sisteminde rol oynadığını göstermiştir.
Bu gerçek, 1997 tarihli bir tıp kaynağında şöyle belirtilir:
Vücuttaki timus, karaciğer, dalak, apendiks, kemik
iliği gibi başka organlar lenfatik sistemin parçalarıdır.
Bunlar da vücudun enfeksiyonla mücadelesine yardım ederler.10
Sadece apendiks değil, Yaman Örs'ün ileri sürdüğü sözde
"sayıları iki yüze yaklaşan evrimsel kalıntı"nın
hepsinin aslında önemli işlevler üstlenmiş olduğu bir
bir ortaya çıkmıştır. Kendisi de bir evrimci olan S.
R. Scadding Evolutionary Theory (Evrimsel Teori) dergisinde
yazdığı "Körelmiş Organlar Evrime Delil Oluşturur
Mu?" başlıklı makalesinde bu gerçeği şöyle kabul
eder:
(Biyoloji hakkındaki) bilgimiz arttıkça, körelmiş organlar
listesi de giderek küçüldü... Bir organın işlevsiz olduğunu
tespit etmek mümkün olmadığına ve zaten körelmiş organlar
iddiası bilimsel bir özellik taşımadığına göre, "körelmiş
organlar"ın evrim teorisi lehinde herhangi bir
kanıt oluşturamayacağı sonucuna varıyorum.11
Prof. Örs'ün, tüm bu bilimsel gelişmelere gözlerini
kapayarak, 20. yüzyılın başlarında kalmış evrimci hurafeleri
büyük bir eminlikle sahiplenip delil olarak göstermesi,
kuşkusuz ilginç bir durumdur. Kendisinin bilimsel literatürün
hayli gerisinde olduğu anlaşılmaktadır. (Nitekim kitabında
verdiği kaynakların tarihleri de 1950'leri veya 60'ları
pek aşmamaktadır.)
Prof. Örs'ün bu bilimsel gafın üzerine bir de "toplumbilim
düzeyindeki körelmiş yapılar" gibi bir kavram öne
sürmesi ve monarşileri (krallıkları) buna örnek göstermesi
ise, ciddiye alınması mümkün olmayan bir iddiadır. Bu
ifadesiyle Prof. Örs, insan toplumlarındaki gelişim
ve değişimleri evrim teorisine delil göstermek gibi
bir yola başvurmaktadır ki, bunun çelişkisi ortadadır.
Evrim teorisi, tüm canlıları doğa kanunları ve rastlantılarla
açıklamaya çalışır ve bilinçli müdahelelerin varlığını
reddeder. İnsan toplumlarındaki gelişmeler ise insanların
bilinçli hareketlerinden kaynaklanır. Örneğin monarşilerin
çoğunun yıkılıp az bir kısmının ayakta kalması, insanların
bilinçli olarak cumhuriyet idaresini tercih etmeleri
sonucunda olmuş, bazı toplumlar ise bu yönde bir eğilim
göstermemiş ve monarşi yönetimini korumuşlardır. Bunu
evrim teorisine örnek göstermesi, hem de bir yandan
"apendiks körelmiş organdır" gibi 100 yıl
öncesinden kalma hurafeleri delil olarak öne sürmesi,
Prof. Örs'ün hem konu hakkındaki bilgi eksikliğini,
hem de evrim teorisine olan dogmatik bağlılığını göstermektedir.
|