|
MOLEKÜLER EVRİM ÇIKMAZI
Önceki bölümde incelediğimiz ve "İnsanın Evrimi"
masalını kökten yıkan delillerin yanında, Evrimcilerin
gözlerden uzak tutmaya çalıştıkları daha binlerce konu
vardır. Bunların başında Organik Evrim gelir.
Evrimciler, nesli tükenmiş maymun türlerine ait olduğu
apaçık belli olan birkaç kafatasını ardarda dizerek,
hayali teorilerini ispatlanmış bir gerçekmiş gibi sunarlar.
Oysa insanın Evrimi'ne gelinceye dek açıklanması mümkün
olmayan milyonlarca aşama daha vardır. Çünkü Evrim,
yalnızca "insanın maymundan evrimleştiği"ni değil, tüm
canlı hayatın Evrim süreci içinde oluştuğunu öne sürmektedir.
Buna göre ilk canlı hayat, aminoasitlerin "tesadüfen"
oluşmasıyla başlamış, bunu proteinler izlemiş, ardından
tek hücreli canlılar ve suda hayat oluşmuş, sudan karaya,
karadan havaya geçiş yaşanmış ve bu şekilde tüm canlılar
birbirlerinden türemişlerdir.
Oysa üstteki cümlede çok çok kısa bir biçimde özetlediğimiz
bu süreç, oluşması ihtimal dışı olan milyonlarca tesadüfe
dayanmaktadır.
İhtimallerden bahsetmeden önce "doğa, canlıların en
küçük yapı taşı olarak kabul edilen aminoasitleri dahi
oluşturamaz mı?" sorusunu cevaplandıralım.
Bu sorunun cevaplandırılması evrimciler için oldukça
önemlidir. Çünkü eğer doğa tek bir aminoasit bile üretemiyorsa,
ona 'tüm canlıların yaratıcısı'ünvanı yakıştırmanın
pek inandırıcı olmayacağı ortadadır.
"Canlılığın ilk olarak nasıl ortaya çıktığı" sorusu
evrim teorisi açısından o denli büyük bir çıkmazdır
ki, evrimciler bu konuya ellerinden geldiğince değinmemeye
çalışırlar. Konuyu, "ilk canlılık tesadüfi birtakım
faktörlerin etkileşimiyle suda oluştu" gibi sözlerle
geçiştirmeye uğraşırlar. Çünkü bu konuda içine düştükleri
çıkmaz, hiçbir şekilde aşılabilecek türden değildir.
Paleontolojik evrim konularının aksine, bu konuda çarpıtmalar
ve taraflı yorumlarla teorilerine yontabilecekleri fosiller
de yoktur ellerinde. Bu nedenle, evrim teorisi daha
başlangıç noktasında çok açık bir biçimde çürümektedir.
Bir noktayı akılda tutmakta yarar var: Evrim sürecinin
herhangi bir aşamasının imkansız olduğunun ortaya çıkması,
teorinin tümden yanlışlığını ve geçersizliğini göstermesi
için yeterlidir. Örneğin sadece proteinlerin tesadüfen
oluşumunun imkansızlığının ispatlanması, evrimin daha
sonraki aşamalara ait tüm diğer iddialarını da çürütmüş
olur. Bu noktadan sonra insan ve maymun kafataslarını
alıp üzerlerinde spekülasyonlar yapmanın da hiçbir anlamı
kalmaz.
Canlılığın nasıl olup da cansız maddelerden oluşabildiği,
uzunca bir süre evrimcilerin pek fazla yanaşmak istemedikleri
bir sorundu. Ancak devamlı olarak gözardı edilen bu
problem giderek kaçılamayacak bir sorun haline geldi
ve 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde başlayan bir dizi
araştırmayla aşılmaya çalışıldı.
İlk cevaplanması gereken soru şuydu: İlkel dünyada
ilk canlı hücre nasıl ortaya çıkmış olabilirdi? Daha
doğrusu, evrimciler bu soru karşısında ne gibi bir açıklama
getirmeliydiler?
Soruların cevabı deneylerle bulunmaya çalışıldı. Evrimci
bilimadamları ve araştırmacılar bu soruları cevaplamaya
yönelik, fakat yine fazla ilgi uyandırmayan bazı laboratuvar
deneyleri yaptılar. Hayatın kökeni konusunda evrimcilerin
en çok itibar ettikleri çalışma ise 1953 yılında Amerikalı
araştırmacı Stanley Miller tarafından yapılan ve Miller
Deneyi ya da Urey-Miller Deneyi olarak adlandırılan
deney oldu.
Evrim sürecinin ilk aşaması diye öne sürülen moleküler
evrim tezini sözde ispatlamak için kullanılan yegane
"delil" işte bu deneydir. Aradan onlarca yıl geçmesine,
büyük teknolojik ilerlemeler kaydedilmesine rağmen bu
konuda hiçbir yeni girişimde bulunulmamıştır. Bu tür
çabaların kendilerini desteklemediğinin, aksine sürekli
yalanladığının farkında olan evrimciler benzeri deneylere
girişmekten özellikle kaçınmaktadırlar.
Sonuçta evrim teorisi, değil türlerin oluşumuna, daha
canlıların yapıtaşı olan hücreleri meydana getiren tek
bir protein molekülünün bile tesadüfen nasıl oluştuğuna
bir açıklama getirememektedir. Yani evrim daha protein
aşamasında kitlenmekte, çıkmaza girmektedir. Buna rağmen
bu deney, bugün bile ders kitaplarında canlıların ilk
oluşumunun evrimsel açıklaması olarak okutulmaktadır.
MILLER'İN
DENEYİ
Stanley Miller, II. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra Chicago
Üniversitesi'ndeki hocası Harold Urey ile birlikte birtakım
mikrobiyolojik araştırmalara girişti. Hedefi, milyarlarca
yıl önceki cansız dünyada canlılığın kendiliğinden ve
tesadüfen oluşabileceğini göstermekti. Canlıların en küçük
yapıtaşları olan aminoasitlerin "tesadüfen" oluşabileceklerini
ispatlayan bir deney yapmaya karar verdi.
Miller bu amaçla, ilkel dünyanın oluşumunda var olduğunu
tahmin ettiği —ancak daha sonraları gerçekçi olmadığı
anlaşılacak olan— bir atmosfer ortamını laboratuvarında
kurdu ve çalışmalarına başladı. Deneyinde ilkel atmosfer
olarak kullandığı karışım amonyak, metan, hidrojen ve
su buharından oluşuyordu.
Miller, metan, amonyak, su buharı ve hidrojenin doğal
şartlar altında birbirleriyle reaksiyona giremeyeceklerini
biliyordu. Bunları birbirleriyle reaksiyona sokmak için
dışardan enerji takviyesi yapmak gerektiğinin de farkındaydı.
Bu nedenle bu enerjinin ilkel atmosfer ortamında yıldırımlardan
kaynaklanmış olabileceğini öne sürdü. Bu varsayıma dayanarak
da, yaptığı deneylerinde yapay bir elektrik deşarj kaynağı
kullandı.
Stanley Miller
|
Miller bu gaz karışımını bir hafta boyunca 100 °C ısıda
kaynattı, öte yandan da bu sıcak ortama elektrik akımı
verdi. Haftanın sonunda Miller, kavanozun dibinde bulunan
karışımdaki kimyasalları ölçtü ve proteinlerin yapıtaşlarını
oluşturan 20 çeşit aminoasitten üçünün sentezlendiğini
gözledi.
Deney, evrimciler arasında büyük de bir sevinç yarattı
ve çok büyük bir başarıymış gibi lanse edildi. Hatta,
çeşitli yayınlar olayın sarhoşluğu içinde, "Miller hayatı
yarattı" şeklinde manşetler atacak kadar kendilerinden
geçtiler. Oysa Miller'in sentezlediği moleküller "cansız"dı.
Bu deneyin kendi teorilerini kesinlikle doğruladığına
inanan evrimciler, bundan aldıkları cesaretle hemen
senaryo üretme işine giriştiler. Miller sözde, aminoasitlerin
kendi kendilerine oluşabileceklerini ispatlamıştı. Buna
dayanarak, sonraki aşamalar da hemen kurgulandı. Çizilen
senaryoya göre, ilkel atmosferde meydana gelen aminoasitler,
daha sonra rastlantılar sonucu uygun dizilimlerde birleşmiş
ve proteinleri oluşturmuşlardı.
Tesadüf eseri meydana gelen bu proteinlerin bazıları
da, kendilerini, "her nasılsa" bir şekilde oluşmuş hücre
zarı benzeri yapıların içine yerleştirerek ilkel hücreyi
meydana getirmişlerdi. Hücreler de zamanla yanyana gelip
birleşerek canlı organizmaları oluşturmuşlardı. Senaryonun
en büyük dayanağı ise Miller'ın deneyiydi.
Oysa Miller deneyi, geçersizliği pek çok noktadan kanıtlanmış
bir göz boyamadan başka birşey değildi.
MILLER'İN
DENEYİ YALNIZCA GÖZ BOYAMADAN İBARETTİ
Neredeyse elli yaşına giren bu deney, birçok yönden geçersizliği
kanıtlandığı halde, bugün hala canlılığın sözde kendiliğinden
oluşumu hakkındaki en büyük kanıt olarak evrimci literatürdeki
yerini korur. Oysa Miller deneyi önyargılı ve tek taraflı
evrimci mantığıyla değil de gerçekçi bir gözle değerlendirildiğinde,
durumun evrimciler açısından hiç de o kadar umutlandırıcı
olmadığı görülür. Çünkü hedefini, ilkel dünya koşullarında
aminoasitlerin kendi kendilerine oluşabileceklerini kanıtlamak
olarak gösteren deney, birçok yönden bu hedefle tutarsızlık
göstermektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1- Miller deneyinde, "soğuk tuzak" (cold trap) isimli
bir mekanizma kullanarak aminoasitleri oluştukları anda
ortamdan izole etmişti. Çünkü aksi takdirde, aminoasitleri
oluşturan ortamın koşulları, bu molekülleri oluşmalarından
hemen sonra imha ederdi.
Halbuki ultraviyole, yıldırımlar, çeşitli
kimyasallar, yüksek oksijen miktarı vs. gibi unsurları
içeren ilkel dünya koşullarında, bu çeşit bilinçli düzeneklerin
var olduğunu düşünmek bile anlamsızdır. Bu mekanizma
olmadan, herhangi bir çeşit aminoasit elde edilse bile
bu moleküller aynı ortamda hemen parçalanacaklardır.
Kimyager Richard Bliss bu çelişkiyi şöyle izah ediyor:
Miller'ın aletlerinin can alıcı kısmı olan "soğuk tuzak",
kimyasal tepkimelerden biçimlenmiş ürünleri toplama
ödevi görüyordu. Gerçekten bu soğuk tuzak olmadan, kimyasal
ürünler elektrik kaynağı tarafından tahrip edilmiş olacaktı.32
Nitekim Miller, aynı malzemeleri kullandığı halde soğuk
tuzak yerleştirmeden yaptığı daha önceki deneylerde tek
bir aminoasit bile elde edememişti.
2- Miller'ın deneyinde canlandırmaya
çalıştığı ilkel atmosfer ortamı gerçekçi değildi. Bu
gerçeği, 1980'li yılların ortalarına doğru konuyla ilgilenen
bazı jeologlar ortaya çıkardılar. Buna göre, Miller
yapay ortamında olması gereken azot ve karbondioksidi
göz ardı ediyor, bunların yerine metan ve amonyak kullanmayı
tercih ediyordu.
Peki evrimciler neden ilkel atmosferde ağırlıklı olarak
metan (CH4), amonyak (NH3) ve su buharının (H2O) bulunduğu
konusunda ısrar etmişlerdi? Cevap basitti: Amonyak olmadan,
bir amino asidin sentezlenmesi imkansızdı. Kevin Mc
Kean, Discover dergisinde yayınladığı makalede bu durumu
şöyle anlatıyor:
Miller ve Urey dünyanın eski atmosferini metan ve amonyak
karıştırarak kopya ettiler. Onlara göre dünya, metal,
kaya ve buzun homojen bir karışımıydı. Oysa son çalışmalarda
o zamanlar dünyanın çok sıcak olduğu ve ergimiş nikel
ile demirin karışımından meydana geldiği anlaşılmıştır.
Böylece o dönemdeki kimyevi atmosferin daha çok azot
(N2), karbondioksit (CO2) ve su buharından (H2O) oluşması
gerekir. Oysa bunlar organik moleküllerin oluşması için
amonyak ve metan kadar uygun değildirler.33
Sonuç olarak, ilkel dünya atmosferinin Miller'ın tahmin
ettiğinden çok daha farklı gazlardan meydana geldiği ortaya
çıkmıştı.
Peki bu gazlar kullanılarak
yapılacak deneylerde aminoasit elde edebilmek mümkün
müydü? Amerikalı bilimadamları J. P. Ferris ve C. T.
Chen'in araştırmaları bu soruya gerekli yanıtı verdi.
Ferris ve Chen karbondioksit, hidrojen, azot ve su buharından
oluşan bir atmosfer ortamında Stanley Miller'ın deneyini
tekrarladılar. Ve bu gaz karışımıyla bir tek molekül
aminoasit bile elde edemediler.34
Uzun süren bir sessizlikten sonra Miller'ın kendisi
de kullandığı atmosfer ortamının gerçekçi olmadığını
itiraf etti.35
3- Miller'ın deneyini geçersiz kılan bir diğer önemli
nokta da, aminoasitlerin oluştuğu öne sürülen dönemde,
atmosferde aminoasitlerin tümünü parçalayacak yoğunlukta
oksijen bulunmasıydı. Bu gerçek, yapılan jeolojik incelemelerde
bulunan ve yaşları 3.5 milyar yıl olarak hesaplanan
dünyanın en eski taşlarından anlaşıldı. Taşlarda, okside
olmuş demir ve uranyum birikintileri vardı.
Oksijen miktarının, bu dönemde evrimcilerin iddia ettiğinin
çok üstünde olduğunu gösteren başka bulgular da vardır.
Yapılan çalışmalar, güneşin o dönemde evrimcilerin tahminlerinden
10 bin kat daha fazla ultraviyole ışını yaydığını göstermiştir.
Bu durum, oksijen dikkate alınmadan yapılmış olan Miller
deneyini tamamen geçersiz kılar. Eğer deneyde oksijen
kullanılsaydı, metan, karbondioksit ve suya, amonyak
ise azot ve suya dönüşecekti.
Diğer taraftan, oksijenin bulunmadığı bir ortamda da
—henüz ozon tabakası var olmadığından— çok yoğun miktarlardaki
ultraviyole ışınlarına maruz kalacak olan dünya üzerinde
herhangi bir organik molekülün yaşayamayacağı da açıktır.
Sonuçta ilkel dünyada oksijenin var olması da olmaması
da aminoasitler için yokedici bir ortam olması anlamına
gelmekteydi.
4- Miller deneyinin sonucunda sadece canlılık için
gerekli olan aminoasitler elde edilmemiş, bunlardan
çok daha fazla miktarda canlıların yapı ve fonksiyonlarını
bozucu özelliklere sahip organik asitler de oluşmuştu.
Aminoasitlerin, izole edilmeyip de bu kimyasal maddelerle
aynı ortamda bırakılmaları halinde ise, bunlarla kimyasal
reaksiyona girip parçalanmaları ve farklı bileşiklere
dönüşmeleri kaçınılmazdı.
Ayrıca deney sonucunda ortaya bol miktarda
sağ-elli aminoasit çıkmıştı. Bu aminoasitlerin varlığı,
evrimi kendi mantığı içinde bile çürütüyordu. Çünkü
sağ-elli aminoasitler canlı yapısında kullanılamayan
aminoasitlerdi. Amerikalı biyologlar Richard B. Bliss
ve Gray E. Parker bu noktayı şöyle açıklarlar:
Miller deneyinde sadece hayat için gerekli molekülleri
(sol-elli aminoasitler) elde etmekle kalmamış, aynı
anda evrime müdahale eden sağ-elli aminoasitlerden oluşmuş
uzun bir zincir de elde etmişti.36
Sonuç olarak Miller'ın deneyindeki aminoasitlerin oluştuğu
ortam canlılık için elverişli değil, aksine ortaya çıkacak
işe yarar molekülleri parçalayıcı, yakıcı bir asit karışımı
niteliğindeydi.
Tüm bunların gösterdiği tek bir somut gerçek vardır:
Miller deneyinin, canlılığın ilkel dünya şartlarında
tesadüfen meydana gelebileceğini kanıtlamak gibi bir
iddiası olamaz. Olay, aminoasit sentezlemeye yönelik
bilinçli ve kontrollü bir laboratuvar deneyinden başka
birşey değildir. Kullanılan gazların cinsleri ve karışım
oranları aminoasitlerin oluşabilmesi için en ideal ölçülerde
belirlenmiştir. Ortama verilen enerji miktarı, ne eksik
ne fazla, tamamen istenen reaksiyonların gerçekleşmesini
sağlayacak biçimde titizlikle ayarlanmıştır. Deney aygıtı,
ilkel dünya koşullarında mevcut olabilecek hiçbir zararlı,
tahrip edici ya da aminoasit oluşumunu engelleyici unsuru
barındırmayacak ve içeri sızmasını önleyecek biçimde
izole edilmiştir. Aminoasitlerin yapısında bulunan üç-beş
elementten başka ilkel dünyada mevcut olan ve reaksiyonların
seyrini değiştirecek hiçbir element, mineral ya da bileşik
deney tüpüne konulmamıştır. Oksidasyon sebebiyle aminoasitlerin
varlığına imkan vermeyecek oksijen bunlardan yalnızca
birisidir. Kaldı ki hazırlanan ideal laboratuvar koşullarında
bile, oluşan aminoasitlerin aynı ortamda parçalanmadan
varlıklarını sürdürebilmeleri mümkün değildir. Ancak
bu sorun da aminoasitleri oluştukları anda ortamdan
ayıracak bir başka yapay düzenekle (cold trap) halledilmiştir.
Aslında bu deneyle evrimciler, bir anlamda evrimi kendi
elleriyle çürütmüşlerdir. Çünkü deney, aminoasitlerin
tesadüfen değil, ancak bütün koşulları özel olarak ayarlanmış
kontrollü bir laboratuvar ortamında, bilinçli müdahaleler
sonucunda elde edilebileceğini gözler önüne sermiştir.
Yani canlılığı ortaya çıkaran güç, bilinçsiz tesadüfler
değil, ancak yaratılış olabilir. Bu nedenle de canlılığın
her aşaması, bizlere Allah'ın varlığını ve gücünü kanıtlayan
bir delil niteliğindedir.
|