EK BÖLÜM:
Terörizmin Gerçek İdeolojik Kökeni: DARWINİZM ve MATERYALİZM
Pek çok insan evrim teorisini, ilk olarak Charles Darwin'in
ortaya attığı, bilimsel delillere, gözlemlere ve deneylere
dayalı bir teori zanneder. Oysa evrim teorisinin ilk
fikir babası Darwin olmadığı gibi, teorinin kaynağı
da bilimsel deliller değildir. Teori, antik bir dogma
olan materyalist felsefenin doğaya uyarlanmasından ibarettir.
Bugün de teori, kendisini destekleyen bilimsel bulgular
olmamasına rağmen, sırf materyalist felsefe uğruna körü
körüne savunulmaktadır.
Bu bağnazlık dünyaya çok büyük belalar getirmiştir.
Çünkü Darwinizm'in ve ondan dayanak bulan materyalist
felsefenin yaygınlaşmasıyla birlikte, "insan nedir"
sorusuna verilen cevap değişmiştir. Daha önceden bu
soruya "insan, Allah'ın yarattığı ve O'nun öğrettiği
güzel ahlaka göre yaşaması gereken bir varlıktır" cevabını
veren insanlar, "insan rastlantılarla var olmuş, yaşam
mücadelesiyle gelişmiş bir hayvandır" diye düşünmeye
başlamışlardır. Bu büyük yanılgının faturası ise çok
ağırdır. Irkçılık, faşizm, komünizm gibi vahşet ideolojileri
ve diğer pek çok barbar, çatışmacı dünya görüşü, bu
yanılgıdan güç bulmuştur.
Bu makalede Darwinizm'in insanlığa getirdiği bu belayı
inceleyecek ve bunun günümüzün en önemli global sorunlarından
biri olan "terörizm"le ilgisini açıklayacağız.
Darwinizm'in Yalanı: "Yaşam Bir
Çatışmadır"
Darwin, teorisini geliştirirken temel bir varsayımdan
yola çıkmıştı: "Canlıların gelişimi
doğadaki yaşam mücadelesine bağlıdır. Bu mücadeleyi
güçlü olanlar kazanır. Zayıflar ise ezilerek yok olmaya
mahkumdurlar".
Darwin'e göre, doğada acımasız bir yaşam mücadelesi,
daimi bir çatışma vardı. Güçlüler her zaman güçsüzleri
alt ediyor ve gelişme de bu sayede mümkün oluyordu.
Türlerin Kökeni kitabına koyduğu altbaşlık da, onun
bu görüşünü özetliyordu: "Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon
ve Yaşam Mücadelesinde Kayırılmış Irkların Korunması
Yoluyla".
Dahası Darwin, "yaşam mücadelesi"nin
insan ırkları arasında da geçerli olduğunu öne sürmüştü.
Bu gerçek dışı iddiaya göre, "kayırılmış ırklar" bu
mücadelede üstün geliyorlardı. Darwin'e göre kayırılmış
ırklar, Avrupalı beyazlardı. Asyalı ya da Afrikalı ırklar
ise, yaşam mücadelesinde geri kalmışlardı. Darwin daha
da ileri giderek, bu ırkların dünya üzerindeki "yaşam
mücadelesi"ni yakın zamanda tamamen kaybederek yok olacaklarını
ileri sürmüştü:
"Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte,
medeni insan ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden
silecekler ve onların yerine geçecekler. Öte yandan
insansı maymunlar da… kuşkusuz elimine edilecekler.
Böylece insan ile en yakın akrabaları arasındaki boşluk
daha da genişleyecek. Bu sayede ortada şu anki Avrupalı
ırklardan bile daha medeni olan ırklar ve şu anki zencilerden,
Avustralya yerlilerinden ve gorillerden bile daha geride
olan babun türü maymunlar kalacaktır." 1
Hintli antropolog Lalita Vidyarthi Darwin'in evrim
teorisinin, ırkçılığı sosyal bilimlere nasıl kabul ettirdiğini
şöyle açıklar:
"Darwin'in ortaya attığı 'en
güçlülerin hayatta kalması' düşüncesi, insanoğlunun
kültürel bir evrim sürecinden geçtiğine ve en üst kademenin
Beyaz Adam'ın medeniyeti olduğuna inanan sosyal bilimciler
tarafından coşkuyla karşılandı. Bunun bir sonucu olarak,
19. yüzyılın ikinci yarısındaki Batılı bilim adamlarının
çok büyük bir kısmı ırkçılığı şiddetle benimsediler."
2
Darwin'in İlham Kaynağı: Malthus'un
Acımasızlık Teorisi
Darwin'in bu konulardaki ilham kaynağı, İngiliz bir
ekonomist olan Thomas Malthus'un An Essay on the Principle
of Population (Nüfus Prensibi Üzerine Bir Deneme) adlı
kitabıydı. Malthus kendi başlarına bırakıldıklarında,
insan nüfusunun çok hızlı arttığını hesaplamıştı. Ona
göre nüfusları kontrol altında tutan başlıca etkenler,
savaş, kıtlık ve hastalık gibi felaketlerdi. Kısacası
bu vahşi iddiaya göre, bazı insanların yaşayabilmeleri
için diğerlerinin ölmesi gerekiyordu. Var olma, "sürekli
savaş" anlamına geliyordu.
Thomas Robert Malthus
|
19. yüzyılda Malthus'un fikirleri oldukça geniş bir
kitle tarafından benimsenmişti. Özellikle, Avrupalı
üst sınıfın entellektüelleri Malthus'un zalimce fikirlerini
destekliyordu. "Nazilerin Bilimsel
Arka Planı" isimli makalede, 19. yüzyıl Avrupası'nın
Malthus'un popülasyon ile ilgili görüşlerine verdiği
önem şöyle aktarılmaktadır:
"19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa'da yönetici sınıfın
üyeleri, yeni keşfedilen 'nüfus artışı problemi'ni tartışmak
ve fakirlerin ölüm oranlarını artırmak için, Malthus'un
fikirlerini uygulamanın yöntemlerini planlamak üzere
biraraya geldiler. Vardıkları sonuç özetle şöyleydi:
"Fakirlere temizliği tavsiye
etmek yerine tam tersi alışkanlıklara teşvik etmeliyiz.
Şehirlerimizdeki sokakları daha dar yapmalıyız, daha
fazla insanı evlere doldurmalıyız ve vebayı getirmeye
çalışmalıyız. Ülkemizde köylerimizi durgun sulara yakın
yapmalıyız, bataklıklarda yaşamayı teşvik etmeliyiz
vs..." 3
Bu zalimce uygulamanın sonucunda, yaşam mücadelesinde
güçlü olanlar zayıf olanları ezecekler ve bu şekilde
hızla artan nüfus da dengelenmiş olacaktı. İngiltere'de
19. yüzyılda söz konusu "fakirleri ezme" programı gerçekten
uygulandı. 8-9 yaşındaki çocukların günde 16 saat kömür
ocaklarında çalıştırıldıkları ve binlercesinin kötü
şartlar nedeniyle öldüğü bir endüstri düzeni kuruldu.
Malthus'un teorik olarak gerekli bulduğu "yaşam mücadelesi",
İngiltere'de milyonlarca fakir insana azap dolu bir
ömür yaşattı.
Darwin, işte bu fikirlerden etkilenerek çatışmacı görüşü
tüm doğaya uyguladı ve bu var olma savaşında güçlü olanların
ve en iyi uyum sağlayanların galip geleceklerini öne
sürdü. Dahası, söz konusu yaşam mücadelesinin doğanın
meşru ve değişmez bir yasası olduğunu iddia ediyordu.
Bir yandan da yaratılışı inkar ederek insanları dini
inançlarını terk etmeye davet ediyor ve böylece "yaşam
mücadelesi"nin acımasızlığına engel olabilecek tüm ahlaki
kıstasları hedef almış oluyordu.
Bireyleri acımasızlığa ve zalimliğe yönlendiren bu
gerçek dışı fikirlerin yaygınlaşmasıyla, 20. yüzyılda
insanlığın ödeyeceği bedel ağır olacaktı.
"Orman Kanunları"nın Açtığı Yol:
Faşizm
Darwinizm 19. yüzyılda ırkçılığı beslerken, 20. yüzyılda
doğup gelişecek ve tüm dünyayı kana bulayacak bir ideolojinin
de temellerini oluşturuyordu: Nazizm.
Nazi ideologlarında da yoğun bir Darwinizm etkisi görülmektedir.
Adolf Hitler ve Alfred Rosenberg tarafından şekillendirilen
bu teori incelendiğinde, "doğal seleksiyon", "seçici
eşleşme", "ırklar arası yaşam mücadelesi" gibi, Darwin'in
Türlerin Kökeni kitabında onlarca kez tekrarlanan kavramlara
rastlanır. Hitler ünlü kitabı "Kavgam" (Mein Kampf)'ın
ismini de, Darwinizm'in yaşamın bir mücadele arenası
olduğu ve bu mücadelede üstün gelenlerin hayatta kaldıkları
prensibinden esinlenerek koymuştur. Kitabında özellikle
ırklar arasındaki mücadeleden söz etmiş ve şöyle demiştir:
"Tarih
doğanın kendi kendine oluşturacağı yeni bir ırksal hiyerarşi
sonucunda eşi benzeri olmayan bir imparatorluk meydana
getirecektir." 4
1933'deki ünlü Nuremberg mitinginde ise, "yüksek ırkın
düşük ırkları idare ettiğini, bunun doğada görülen bir
hak olduğunu ve tek mantıklı hak olduğunu" ileri sürmüştür.
Nazilerin Darwin'den etkilendikleri bugün konunun uzmanı
olan tarihçilerin hemen hepsi tarafından kabul gören
bir gerçektir. Tarihçi Hickman Hitler'in Darwinizm'den
etkilendiğini şöyle açıklar:
"Hitler katı bir evrimciydi. Psikozunun derinlikleri
ne olursa olsun Mein Kampf kitabı bir dizi evrim fikrini
sergiler, özellikle de en uygunların yaşam savaşı ve
daha iyi bir toplum için zayıfların katledilmesi fikirlerine
yer verir." 5
Bu görüşlerle ortaya çıkan Hitler, dünyayı eşi benzeri
hiç görülmemiş bir vahşete sürükledi. Başta Yahudiler
olmak üzere, pek çok etnik veya siyasi grup, Nazi ölüm
kamplarında feci bir zulme ve katliama maruz bırakıldı.
Naziler'in işgalleri ile başlayan II. Dünya Savaşı ise,
tam 55 milyon insanın yaşamına mal oldu. Dünya tarihinin
gördüğü bu en büyük felaketin arka planında, Darwinizm'in
"yaşam mücadelesi" kavramı yer alıyordu.
Kanlı İttifak: Darwinizm ve Komünizm
Darwinizm'in sağ kanadında faşistler yer alırken, sol
kanadında ise komünistler bulunur. Darwin'in teorisinin
en ateşli savunucuları arasında, komünistler her zaman
için önemli bir yer tutmuştur.
Darwinizm ile komünizm arasındaki bu ilişki, her iki
"izm"in kurucularına kadar uzanır. Komünizmin kurucuları
Marx ve Engels, Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabını
yayınlanır yayınlanmaz okumuşlar ve kitaptaki "diyalektik
materyalist" yaklaşıma hayran olmuşlardır. Marx ve Engels
arasındaki mektuplaşmalar, her ikisinin de Darwin'in
teorisini "komünizmin doğa bilimleri açısından temeli"
saydıklarını göstermektedir. Nitekim Engels Darwin'in
de etkisiyle kaleme aldığı Doğanın Diyalektiği adlı
kitabında Darwin'e övgüler yağdırmış ve "Maymundan İnsana
Geçişte Emeğin Rolü" adlı bölümde evrim teorisine kendince
katkılar yapmaya çalışmıştır.
Marx ve Engels'in yolunu izleyen Plekhanov, Lenin,
Trotsky ve Stalin gibi Rus komünistlerinin hepsi de,
Darwin'in evrim teorisini benimsemişlerdir. Rus komünizminin
kurucusu sayılan Plekhanov, "Marksizm,
Darwinizm'in sosyal bilimlere uygulanmasıdır"
adlı sözüyle ünlüdür. 6 
Trotsky'nin ise "Darwinizm,
diyalektik materyalizmin en büyük zaferidir" şeklinde
açıklamaları bulunmaktadır. 7
Komünist kadroların oluşmasında "Darwin'in eğitimi"nin
büyük rolü vardır. Örneğin Stalin'in,
gençliğinde bir din adamı iken Darwin'in kitapları nedeniyle
ateist olduğu da tarihçiler tarafından not edilen
bir gerçektir. 8
Komünist rejimi Çin'de kuran ve milyonlarca insanı
katleden Mao ise kurduğu bu düzenin felsefi dayanağını,
"Çin sosyalizminin temeli, Darwin'e
ve Evrim Teorisi'ne dayanmaktadır" diyerek açıkça
belirtmiştir. 9
Darwinizm'in Mao ve Çin komünizmi üzerindeki etkisi,
Harvard Üniversitesi'nden tarihçi James Reeve Pusey'in,
China and Charles Darwin (Çin ve Charles Darwin) adlı
araştırma kitabında detaylarıyla anlatılmaktadır. 10
Kısacası, evrim teorisi ile komünizm arasında kopmaz
bir bağ vardır. Evrim teorisi, canlıların bir tesadüf
ürünü olduğunu iddia etmekle, ateizme sözde bilimsel
bir dayanak sağlamıştır. Tamamen ateist bir ideoloji
olan komünizm de bu nedenle kaçınılmaz olarak Darwinizm'e
bağlıdır. Dahası, evrim teorisi doğadaki gelişmenin
çatışma (yani "yaşam mücadelesi") sayesinde mümkün olduğunu
ileri sürmekle, komünizmin temelinde yer alan "diyalektik"
kavramını desteklemektedir.
Komünizmin bu "diyalektik çatışma" kavramının 20. yüzyıl
boyunca yaklaşık 120 milyon insanı katletmiş bir "cinayet
makinası" olduğunu düşünürsek, Darwinizm'in dünyaya
getirdiği felaketin boyutunu daha iyi anlamak mümkün
olur.
Darwinizm ve Terörizm
Dünyanın her yerinde terör
uygulayanlar, hangi ideolojiye sahip olurlarsa
olsunlar, gerçekte birer Darwinisttirler. Darwinizm,
çatışmayı körükleyen tek felsefedir.
|
Buraya kadar incelediğimiz gibi, Darwinizm, 20. yüzyılda
insanlığı felaketlere sürükleyen çeşitli şiddet yanlısı
ideolojilerin kökenidir. Ancak Darwinizm bu ideolojilerin
yanında bir de, çeşitli dünya görüşlerine etki edebilecek
bir "ahlak anlayışı" ve "yöntem" tarif etmektedir. Bu
ahlak anlayışının ve yöntemin temel kavramı ise,
"kendinden olmayanla çatışmak"tır.
Bunu şöyle açıklayabiliriz: Dünya üzerinde farklı inançlar,
farklı dünya görüşleri, farklı felsefeler vardır. Bunlar
birbirlerine iki farklı bakış açısıyla bakabilirler:
1) Kendilerinden olmayanların varlıklarına saygı gösterebilir,
onlarla diyalog kurmaya çalışabilir, "insancıl" bir
yöntem izleyebilirler.
2) Kendilerinden olmayanlarla çatışmak, kavga etmek,
onlara zarar vererek avantaj kazanmak yolunu seçebilir,
yani "hayvani" davranabilirler.
"Terörizm" adını verdiğimiz felaket, bu ikinci bakış
açısının bir ifadesinden başka bir şey değildir.
Bu iki yaklaşım arasındaki farkı irdelediğimizde, Darwinizm'in
insanların bilinçaltına aşıladığı "insan,
çatışan hayvandır" telkininin son derece etkili
olduğunu görürüz. Belki çatışma yolunu seçen insan ve
grupların çoğunun Darwinizm'den, bu ideolojinin prensiplerinden
haberi yoktur. Ama sonuçta felsefi temeli Darwinizm'e
dayanan bir bakış açısını benimsemektedirler. Onları
bunun doğruluğuna inandıran şey, "bu dünyada güçlüler
ayakta kalır", "büyük balık küçük balığı yutar", "savaşmak
erdemdir", "insan savaşarak yücelir" gibi temeli Darwinizm'e
dayanan sloganlardır. Darwinizm'i kaldırın, bu sloganların
da altı boş kalacaktır.
Aslında Darwinizm kaldırıldığında, geriye "çatışmacı"
bir felsefe kalmamaktadır. Yeryüzündeki insanların büyük
bölümünün inandığı her üç İlahi din de (Hıristiyanlık,
Yahudilik ve İslam) çatışmacılığı karşıdır. Her üç din
de, yeryüzünde barış ve huzur sağlanmasını amaçlamakta,
masum insanların öldürülmesine, zulüm ve işkence görmesine
karşı çıkmaktadır. Çatışmayı ve şiddeti, Allah'ın insanlar
için belirlemiş olduğu ahlaka aykırı olan, anormal ve
istenmeyen kavramlar olarak kabul etmektedir. Oysa Darwinizm,
çatışmayı ve şiddeti, mutlaka var olması gereken, doğal,
doğru ve meşru kavramlar olarak görmekte ve göstermektedir.
Bu nedenle, eğer birileri çıkar da, İslam, Hıristiyanlık
veya Yahudilik adına, bu dinlerin kavramlarını ve sembollerini
kullanarak terör uygularsa, çatışmacılığı körüklerse,
bilin ki o kişiler Müslüman, Hıristiyan veya Yahudi
değildir. Gerçekte bir Darwinisttir. Din kisvesi altına
gizlenmiştir, ama samimi bir inanç sahibi değildir.
Dine hizmet etmek için ortaya çıktığını iddia etse de,
gerçekte dine ve dindarlara düşmandır. Çünkü, bizzat
dinin yasakladığı bir suçu, hem de insanların gözünde
dini karalayacak şekilde, zalimce işlemektedir.
Dolayısıyla dünyamızı saran terör belasının kökeni,
herhangi bir İlahi dinde değil, dinsizlikte, dinsizliğin
çağımızdaki tanımları olan "Darwinizm" ve "materyalizm"de
gizlidir.
İSLAM, TERÖRÜN ÇÖZÜMÜDÜR
Bir din adına ortaya çıktığını ileri süren insanların
bir kısmı, o dini yanlış anlıyor ve yanlış uyguluyor
olabilirler. O nedenle bu insanlara bakarak o din hakkında
fikir edinmek yanlış olur. Bir dini tanımanın en doğru
yolu, o dinin kutsal kaynağını incelemektir.
İslam'ın kutsal kaynağı Kuran'dır. Ve Kuran'da öğretilen
ahlak modeli, bugün "İslam" dendiğinde bazı Batılıların
zihninde oluşan imajdan tamamen farklıdır. Kuran ahlakı,
sevgi, şefkat, merhamet, tevazu, fedakarlık, tolerans
ve barış kavramlarına dayanmaktadır. Bu ahlakı gerçek
anlamda yaşayan bir Müslüman, son derece kibar, ince
düşünceli, hoşgörülü, güvenilir, uyumlu bir insan olur.
Çevresine sevgi, saygı, huzur ve yaşama sevinci verir.
İslam Barış ve Esenlik Dinidir
İslam kelimesi, Arapça'da "barış" kelimesiyle aynı
anlama gelir. İslam, Allah'ın sonsuz merhamet ve şefkatinin
yeryüzünde tecelli ettiği huzur ve barış dolu bir hayatı
insanlara sunmak için indirilmiş bir dindir. Allah tüm
insanları, yeryüzünde merhametin, şefkatin, hoşgörünün
ve barışın yaşanabileceği model olarak İslam ahlakına
çağırmaktadır. Bakara Suresi'nin 208. ayetinde Allah
şöyle buyurmaktadır:
"Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış
ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını
izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır."
Ayette görüldüğü gibi Allah, insanların "güvenliği"nin
ancak İslam'a girilmesi, Kuran ahlakının yaşanmasıyla
sağlanabileceğini bildirmektedir.
Allah Bozgunculuğu Lanetlemiştir
Allah, insanlara kötülük yapmaktan sakınmalarını emretmiş;
küfrü, fıskı, isyanı, zulmü, zorbalığı, öldürmeyi, kan
dökmeyi yasaklamıştır. Allah'ın bu emrine uymayanlar,
ayetin ifadesiyle "şeytanın adımlarını izleyenler" olarak
nitelendirilmiş ve açıkça Allah'ın haram kıldığı bir
tutum içerisine girmişlerdir. Kuran'da bu konudaki birçok
ayetten ikisi şöyledir:
"Allah'a verdikleri sözü, onu kesin
olarak onayladıktan sonra bozanlar, Allah'ın ulaştırılmasını
emrettiği şeyi kesip-koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk
çıkaranlar; işte onlar, lanet onlar içindir ve yurdun
kötü olanı da onlar içindir." (Rad Suresi, 25)
Allah insanları barışa
ve güvenliğe çağırır, dinsiz ideolojiler ise insanları
kavgaya, çatışmaya ve teröre teşvik ederler.
|
"Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu
ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın
sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde
bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları
sevmez." (Kasas Suresi, 77)
Görüldüğü gibi, Allah, İslam dininde, terör, şiddet
anlamlarını da kapsayan her türlü bozgunculuk hareketini
yasaklamış ve bu tür bir eylem içinde olanları lanetlemiştir.
Müslüman dünyayı güzelleştiren, imar eden insandır.
İslam, Düşünce Hürriyetini ve
Hoşgörüyü Savunur
İnsanların fikir, düşünce ve yaşam özgürlüğünü açıkça
sağlayan ve güvence altına alan bir din olan İslam,
insanlar arasında gerginliği, anlaşmazlığı, birbirlerinin
hakkında olumsuz konuşmayı ve hatta olumsuz düşünceyi
(zan) dahi engelleyen ve yasaklayan emirler getirmiştir.
Değil terör ve çeşitli şiddet eylemi, İslam, insanların
üzerinde fikri olarak bile en ufak bir baskı kurulmasını
yasaklamıştır:
"Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. şüphesiz,
doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır..." (Bakara
Suresi, 256)
"Onlara 'zor ve baskı' kullanacak değilsin."
(Ğaşiye Suresi, 22)
İnsanların bir dine inanmaya veya o dinin ibadetlerini
uygulamaya zorlanması, İslam'ın özüne ve ruhuna aykıdır.
Çünkü İslam, inanç için özgür iradeyi ve vicdani bir
kabulü şart koşar. Elbette Müslümanlar birbirlerini
Kuran'da anlatılan ahlaki vasıfların uygulanması için
uyarabilir, teşvik edebilirler. Ama asla bu konuda bir
zorlama yapılamaz. Ya da dünyevi bir imtiyaz tanınarak,
kişi dini uygulamaya yönlendirilemez.
Bunun aksi bir toplum modeli varsayalım. Örneğin insanların
ibadet yapmaya zorlandıklarını farzedelim. Böyle bir
toplum modeli İslam'a tamamen aykırıdır. Çünkü inanç
ve ibadet, sadece Allah için olduğunda bir değer taşır.
Eğer bir sistem insanları inanca ve ibadete zorlayacak
olursa, bu durumda insanlar o sistemden korktukları
için dindar görünürler. Din açısından makbul olan ise,
vicdanların tamamen serbest bırakıldığı bir ortamda
Allah rızası için dinin yaşanmasıdır.
Allah Masum İnsanların Öldürülmesini
Haram Kılmıştır
Bir insanı suçsuz yere öldürmek, Kuran'a
göre en büyük günahlardan biridir:
"...Kim bir nefsi, bir
başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın
(haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş
gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse,
bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, elçilerimiz
onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından
onlardan bir çoğu yeryüzünde ölçüyü taşıranlardır. (Maide
Suresi,32)

"Ve onlar, Allah ile beraber başka
bir ilah'a tapmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı haksız
yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa
'ağır bir ceza ile' karşılaşır. (Furkan Suresi, 68)
Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, masum
insanları haksız yere öldüren kişiler büyük bir azapla
tehdit edilmişlerdir. Allah tek bir kişiyi öldürmenin,
tüm insanları öldürmek kadar ağır bir suç olduğunu haber
vermiştir. Allah'ın sınırlarını koruyan bir insanın
değil binlerce masum insanı katletmek, tek bir insana
bile zarar verme ihtimali yoktur. Dünyada adaletten
kaçarak cezadan kurtulacağını sananlar, öldükten sonra,
ahirette Allah'ın huzurunda verecekleri hesaptan asla
kaçamayacaklardır. İşte bu nedenle ölümlerinin ardından
Allah'a hesap vereceklerini bilen müminler Allah'ın
sınırlarını korumakta büyük bir titizlik gösterirler.
Allah, Müminlere Şefkatli ve
Merhametli Olmalarını Emreder
Bir ayette Müslüman ahlakı şöyle anlatılmaktadır:
"Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine
tavsiye edenlerden, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden
olmak. İşte bunlar, sağ yanın adamlarıdır." (Beled Suresi,
17-18)
Allah'ın, ahiret günü kurtuluşa erenlerden olmaları,
rahmetine ve cennetine kavuşabilmeleri için kullarına
indirdiği ahlakın en önemli özelliklerinden biri ayette
görüldüğü gibi "merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden
olmak"tır.
Kuran'da tarif edilen İslam son derece modern, aydınlık,
ilerici bir yapıya sahiptir. Gerçek Müslüman, herşeyden
önce, barışçı, hoşgörülü, demokrat ruhlu, kültürlü,
aydın, dürüst, sanattan ve bilimden anlayan, medeni
bir kişilik yapısına sahiptir.
Kuran'ın getirdiği güzel ahlakla yetişen bir Müslüman,
herkese İslam'ın öngördüğü sevgiyle yaklaşır; her türlü
fikre karşı saygılıdır; estetiğe ve sanata değer verir,
olaylar karşısında her zaman uzlaştırıcı, gerilimi azaltan,
kucaklayıcı, itidalli davranışlar sergiler. Böyle insanların
oluşturdukları toplumlarda ise, bugün en modern devletler
arasında gösterilen ülkelerden daha gelişmiş bir medeniyet,
yüksek bir toplumsal ahlak, neşe, huzur, adalet, güvenlik,
bolluk ve bereket hakim olacaktır.
Allah Hoşgörü ve Affediciliği
Emretmiştir
Allah'ın Kuran-ı Kerim'de "Sen af yolunu
benimse" ayetiyle buyurduğu "affedicilik ve hoşgörü"
kavramı, İslam dininin temel kaidelerinden birini oluşturur.
(Araf Suresi, 199)
İslam tarihine bakıldığında, Müslümanların Kuran ahlakının
bu önemli özelliğini sosyal yaşama nasıl geçirdikleri
çok açık bir şekilde görülür. Müslümanlar ulaştıkları
her noktada, hatalı uygulamaları ortadan kaldırarak
hür ve hoşgörülü bir ortam oluşturmuştur. Din, dil ve
kültür bakımından birbirine taban tabana zıt olan halkların
aynı çatı altında barış ve huzur içerisinde yaşamalarını
sağlamış, kendisine tabi olanlara da büyük bir ilim,
zenginlik ve üstünlük kazandırmıştır. Nitekim büyük
bir coğrafyaya yayılmış olan Osmanlı İmparatorluğu'nun
varlığını yüzyıllarca devam ettirebilmesindeki en önemli
nedenlerden biri, İslam'ın getirdiği hoşgörü ve anlayış
ortamının yaşanması olmuştur. Asırlardır hoşgörülü ve
şefkatli yapılarıyla tanınmış olan Müslümanlar, her
zaman dönemlerinin en merhametli ve en adil kişileri
olmuşlardır. Bu çok uluslu yapı içerisindeki tüm etnik
gruplar, yıllarca mensubu oldukları dinleri özgürce
yaşamışlar, üstelik dinlerini ve kültürlerini yaşayabilecekleri
tüm imkanlara da sahip olmuşlardır.
Gerçek anlamda Müslümanlara mahsus olan hoşgörü, ancak
Kuran'ın emrettiği doğrultuda uygulandığında tüm dünyaya
barış ve esenlik getirir. Nitekim Kuran'da "İyilikle
kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel bir tarzda(kötülüğü)
uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında
düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost (un) oluvermiştir."
(Fussilet Suresi, 34) ayeti ile bu özelliğe dikkat
çekilmiştir.
Sonuç
Tüm bunlar, İslam'ın insanlara öğütlediği ahlak özelliklerinin,
dünyaya barış, huzur ve adalet getirecek erdemler olduğunu
göstermektedir. Şu an dünya gündeminde olan ve adına
"İslami terör" denen barbarlık ise, Kuran ahlakından
tamamen uzak, cahil ve bağnaz insanların, dinle gerçekte
hiç bir ilgisi olmayan kişilerin eseridir. İşledikleri
vahşetleri İslam kisvesi altında yürütmeye çalışan bu
kişi ve gruplara karşı uygulanacak kültürel çözüm, gerçek
İslam ahlakının insanlara öğretilmesidir.
Başka bir deyişle, İslam dini ve Kuran ahlakı, terörizmin
ve teröristlerin destekleyicisi değil, yeryüzünü terörizm
belasından kurtaracak çaredir.
|