|
BÖLÜM 10
Evrimin Moleküler Çıkmazı
Kitabın önceki bölümlerinde, fosil kayıtlarının evrim
teorisini nasıl geçersiz kıldığını anlattık. Oysa bunların
hiçbirini anlatmayabilirdik de. Çünkü evrim teorisi,
fosiller yoluyla araştırdığımız "türler arası evrim"
iddiasından çok daha önce çökmüştür. Teoriyi henüz ilk
aşamada anlamsız hale getiren ise, yeryüzündeki ilk
canlı yaşamın nasıl ortaya çıktığı sorusudur.
Evrim, bu soru karşısında, canlılığın tesadüfen meydana
gelen bir hücreyle başladığını iddia eder. Senaryoya
göre, bundan dört milyar yıl kadar önce, ilkel dünya
atmosferinde birtakım cansız kimyasal maddeler tepkimeye
girmiş, yıldırımların, sarsıntıların etkisiyle karışmış
ve ilk canlı hücre ortaya çıkmıştır.
Oysa, cansız maddelerin biraraya gelerek canlılığı
oluşturabilecekleri iddiası, bugüne kadar hiçbir deney
ya da gözlem tarafından doğrulanmamış, bilim dışı bir
iddiadır. Aksine, bütün bulgular, bir canlının ancak
yine bir başka canlıdan türediğini ispatlar. Her canlı
hücre, bir başka hücrenin çoğalmasıyla oluşur. Dünya
üzerinde hiç kimse, en gelişmiş laboratuvarlarda dahi,
cansız kimyasal maddeleri biraraya getirip canlı bir
hücre yapmayı başaramamıştır.
Evrim teorisi ise, insan aklı, bilgisi ve teknolojisi
sonucunda bile elde edilemeyen canlı hücresinin, ilkel
dünya koşullarında rastlantılarla doğduğu iddiasındadır.
İlerleyen sayfalarda bu iddianın neden bilimin ve aklın
en temel prensiplerine aykırı olduğunu inceleyeceğiz.
"Rastlantıların Doğurduğu Hücre"
Masalı
Bir canlı hücresinin rastlantılarla oluşabileceğine
inanan bir insan, aşağıda anlatacağımız buna benzer
bir hikayeye de kolaylıkla inanabilir. Bu, bir şehrin
hikayesidir.
Varsayalım ki bir gün çorak bir arazide kayaların
arasına sıkışmış bir miktar killi toprak, yağan yağmurlar
sonucunda balçık haline gelir. Balçık, güneş açınca
kayaların arasında kuruyup katılaşır ve şekillenir.
Daha sonra, kendisine kalıp görevi gören kayalar bir
şekilde ufalanıp dağılırlar ve ortaya düzgün, biçimli,
sağlam bir tuğla çıkar. Bu tuğla senelerce, aynı doğal
şartlarla yanında kendisi gibi başka tuğlaların oluşmasını
bekler. Bu bekleyiş, aynı tuğladan aynı yerde yüzlercesinin,
binlercesinin oluşmasına dek asırlarca sürer. Bu arada
büyük bir rastlantı eseri, önceden oluşan tuğlalarda
hiçbir kayıp olmaz. Binlerce sene fırtınalara, yağmurlara,
rüzgarlara, kavurucu güneşe, dondurucu soğuğa maruz
kalan tuğlalar, parçalanmaz, çatlamaz, başka yerlere
savrulup dağılmaz, aynı yerde ve aynı sağlamlıkta diğer
tuğlaları beklerler.
Tuğlalar yeterli sayıya ulaşınca, rüzgar, fırtına,
hortum gibi doğal şartların etkisiyle savrulur ve tesadüf
eseri yanyana ve üstüste planlı bir biçimde dizilip
bir bina kurarlar. Bu arada tuğlaları birbirine yapıştıracak
çimento, harç gibi malzemeler de "doğal şartlar"la
oluşup kusursuz bir plan içerisinde tuğlaların arasına
girer ve bunları birbirlerine kenetlerler. Bütün bu
işlemler başlarken toprağın altındaki demir filizleri
de "doğal şartlar"la şekillenip toprağın
dışına uzanarak tuğlaların oluşturacağı binanın temelini
atarlar. Sonuçta her türlü malzemesi, doğraması, tesisatıyla
eksiksiz bir bina ortaya çıkar.
|
HÜCREDEKİ KOMPLEKS
YAPI
Hücre
bilinen en kompleks ve en üstün tasarıma sahip
sistemdir. Biyoloji profesörü Michael Denton,
Evolution: A Theory in Crisis (Evrim: Kriz İçinde
bir Teori), isimli kitabında hücrenin kompleksliğini
bir örnekle açıklamaktadır:
"Moleküler biyoloji tarafından ortaya konan
hayatın gerçek yönünü anlayabilmek için bir hücreyi
çapı 20 kilometre olan, Londra veya New york gibi
büyük bir şehrin büyüklüğüne ulaşana kadar milyonlarca
kez büyütmeliyiz. Bunun sonucunda karşımızaeşsiz
bir kompleksliğe ve mükemmel bir tasarıma sahip
bir yapı çıkacaktır. Hücrenin yüzeyinde, sürekli
olarak bazı maddelerin giriş ve çıkışına yarayan
ve bir uzay gemisinin liman çıkışlarını andıran
milyonlarca kapı görülür. Eğer bu kapılardan birinden
içeriye girme imkanımız olsa kendimizi dünyanın
en muhteşem teknolojisinin ve insanı hayrete düşürenbir
kompleksliğin içinde buluruz...İnsan zekasının
yapımı olan her ürünün çok üstündeki bu komplekslik
bizim düşünme kapasitemizin çok üstündedir ve
şans kavramını tamamen ortadan kaldırmaktadır..."
|
Elbetteki bina yalnızca temelden, tuğladan ve harçtan
ibaret değildir. Öyleyse diğer eksikler nasıl tamamlanmıştır?
Cevap basittir: Binanın ihtiyacı olan her türlü malzeme,
üzerinde yükseldiği toprakta vardır. Camlar için gereken
silisyum, elektrik kabloları için gereken bakır, kirişler,
kolonlar, çiviler, su boruları vs. için gereken demir,
toprağın altında bol miktarda bulunmaktadır.
Bütün bu malzemelerin şekillenip binanın içine yerleşmeleri
de "doğal şartlar"ın hünerine kalmıştır. Esen rüzgar,
yağan yağmur, biraz fırtına ve yer sarsıntısının da
yardımıyla bütün tesisat, doğrama, aksesuarlar tuğlaların
arasında yerli yerine oturur. İşler o kadar rast gitmiştir
ki, tuğlalar, ileride doğal şartlarla cam diye bir şeyin
oluşacağını biliyormuşçasına, gerekli pencere boşluklarını
bırakarak dizilmişlerdir. Hatta ileride yine rastlantılarla
meydana gelecek su, elektrik, kalorifer tesisatlarının
içlerinden geçebileceği boşlukları bırakmayı da unutmamışlardır.
Dediğimiz gibi, işler o kadar rast gitmiştir ki, "rastlantılar"
ve "doğal şartlar", kusursuz bir tasarım ortaya koymuşlardır.
Eğer bu hikayeye inanabilirseniz, bu kadar açıklamadan
sonra, şehirdeki diğer binaların, tesislerin, yapıların,
yolların, kaldırımların, altyapı, haberleşme ve ulaşım
sistemlerinin nasıl oluştuğunu da siz düşünüp bulabilirsiniz.
Hatta konuyla da biraz ilgiliyseniz, şehrin "kanalizasyon
sisteminin evrimsel süreci ve mevcut yapılarla uyumu"
hakkındaki teorilerinizi açıkladığınız birkaç ciltlik
"bilimsel" bir eser bile hazırlayabilirsiniz. Bu üstün
çalışmalarınızdan dolayı akademik bir ödüle dahi layık
görülebilir, kendinizi insanlık tarihine ışık tutacak
bir deha olarak görebilirsiniz.
Canlılığın rastlantılarla oluştuğunu öne süren evrim
teorisi, işte tam böyle bir teoridir. Çünkü tek başına
bir hücre, bütün çalışma sistemleri, haberleşmesi, ulaşımı
ve yönetimiyle bu büyük şehirle benzer bir kompleksliğe
sahiptir.
Hücredeki Mucize ve Evrim Teorisinin
Sonu
Darwin zamanında canlı hücresinin kompleks yapısı bilinmiyordu.
Bu nedenle dönemin evrimcileri, canlılığın nasıl ortaya
çıktığı sorusuna "rastlantılar ve doğal olaylar " cevabını
vermenin çok ikna edici olduğunu sanmışlardı.
Oysa canlılığın en küçük detayına kadar inen 20. yüzyıl
teknolojisi, hücrenin insanoğlunun karşılaştığı en kompleks
sistem olduğunu ortaya çıkardı. Bugün hücrenin içinde;
enerjiyi üreten santraller; yaşam için zorunlu olan
enzim ve hormonları üreten fabrikalar; üretilecek bütün
ürünlerle ilgili bilgilerin kayıtlı bulunduğu bir bilgi
bankası; bir bölgeden diğerine ham maddeleri ve ürünleri
nakleden kompleks taşıma sistemleri, boru hatları; dışarıdan
gelen ham maddeleri işe yarayacak parçalara ayrıştıran
gelişmiş laboratuvar ve rafineriler; hücrenin içine
alınacak veya dışına gönderilecek malzemelerin giriş-çıkış
kontrollerini yapan uzmanlaşmış hücre zarı proteinleri
olduğunu biliyoruz. Bu saydıklarımız hücredeki kompleks
yapının yalnızca bir bölümünü oluşturur.
|
EVRİMCİLERDEN
İTİRAFLAR

Prof. A. Oparin:
"Hücrenin nasıl oluştuğunu
açıklayamıyoruz."
|
Evrim
teorisi, canlılığın yeryüzünde ilk ortaya çıkışı
konusunda büyük bir açmaz içindedir. Çünkü canlı
moleküller, rastlantılarla açıklanamayacak kadar
komplekstir. Canlı hücresinin tesadüfen oluşması
ise açıkça imkansızdır.
Evrimciler, hayatın kökeni sorunuyla 20. yüzyılın
ikinci çeyreğinde karşı karşıya geldiler. Moleküler
evrim teorisinin en önemli ismi sayılan Rus
evrimci Alexander I. Oparin, 1936'da yayınladığı
Yaşamın Kökeni adlı kitabında şöyle diyordu:

Prof. Jeffrey Bada:
"Hayatın nasıl oluştuğu,
hala en büyük sır."
|
Maalesef hücrenin meydana gelişi evrim teorisinin
tümünü içine alan en karanlık noktayı oluşturmaktadır.1
Oparin'den bu yana evrimciler hücrenin rastlantılarla
oluşabileceğini ispat etmek için sayısız deney,
araştırma ve gözlem yaptılar. Ancak yapılan
her çalışma, hücredeki karmaşık tasarımı daha
detaylı bir biçimde ortaya koyarak, evrimcilerin
varsayımlarını daha da fazla çürüttü. Almanya'daki
Johannes Gutenberg Üniversitesi Biyokimya Enstitüsü
Başkanı Prof. Dr. Klaus Dose de bu konuda şöyle
der:
Kimyasal ve
moleküler evrim alanlarında, yaşamın kökeni
konusunda otuz yılı aşkın bir süredir yürütülen
tüm deneyler, yaşamın kökeni sorununa cevap
bulmaktansa, sorunun ne kadar büyük olduğunun
kavranmasına neden oldu. Şu anda bu konudaki
bütün teoriler ve deneyler ya bir çıkmaz sokak
içinde bitiyorlar ya da bilgisizlik itiraflarıyla
sonuçlanıyorlar.2
San Diego Scripps Enstitüsü'nden jeokimyacı
Jeffrey Bada'nın aşağıdaki sözleri ise, 20.
yüzyılın sonunda evrimcilerin bu büyük açmaz
karşısındaki çaresizliğinin ifadesidir:
Bugün, 20. yüzyılı geride bırakırken, hala,
20. yüzyıla girdiğimizde sahip olduğumuz en
büyük çözülmemiş problemle karşı karşıyayız:
Hayat yeryüzünde nasıl başladı?3
1
Alexander I. Oparin, Origin of Life, (1936)
NewYork: Dover Publications, 1953 (Reprint),
p.196.
2 Klaus Dose, "The Origin of Life: More Questions
Than Answers", Interdisciplinary Science Reviews,
Vol 13, No. 4, 1988, p. 348
3 Jeffrey Bada, Earth, February 1998, p. 40
|
Evrimci bir bilim adamı olan W. H. Thorpe, "canlı hücrelerinin
en basitinin sahip olduğu mekanizma bile, insanoğlunun
şimdiye kadar yaptığı, hatta hayal ettiği bütün makinalardan
çok daha komplekstir" diye yazar.106
Hücre o kadar komplekstir ki, bugün insanoğlunun ulaştığı
yüksek teknoloji hala bir hücre üretememektedir. Yapay
hücre oluşturmak için yapılan tüm çalışmalar başarısızlıkla
sonuçlanmıştır. Öyle ki bugün, hücrenin üretilmesi hedefi
bir yana bırakılmıştır ve artık bu yönde çalışma yapılmamaktadır.
Evrim teorisi ise, insanoğlunun tüm bilgi ve teknoloji
birikimi ile yapmayı başaramadığı bu sistemin, ilkel
dünyada "tesadüfen" oluştuğunu öne sürer.
Bu, bir örnek vermek gerekirse, basım evindeki bir
patlamayla, tesadüf eseri bir ansiklopedinin basılıvermiş
olmasından çok daha düşük bir ihtimale sahiptir.
Buna benzer bir başka benzetmeyi İngiliz matematikçi
ve astronom Sir Fred Hoyle, 12 Kasım 1981'de Nature
dergisine verdiği bir demecinde yapmıştır. Kendisi de
bir materyalist olmasına rağmen Hoyle, tesadüfler sonucu
canlı bir hücrenin meydana gelmesiyle, bir hurda yığınına
isabet eden kasırganın savurduğu parçalarla tesadüfen
bir Boeing 747 uçağının oluşması arasında bir fark olmadığını
belirtir.107 Yani,
hücrenin tesadüfen oluşması mümkün değildir ve mutlaka
"yaratılmış" olması gerekir.
Evrim teorisinin hücrenin nasıl var olduğu sorusunu
açıklayamamasının en temel nedenlerinden biri, hücredeki
"indirgenemez komplekslik" özelliğidir. Bir canlı hücresi,
çok sayıda küçük organelin uyum içinde çalışmasıyla
yaşar. Bu parçaların biri bile olmasa, hücre yaşamını
sürdüremez. Hücrenin doğal seleksiyon ve mutasyon gibi
bilinçsiz mekanizmaların, kendisini geliştirmesini bekleme
gibi bir şansı yoktur. Dolayısıyla yeryüzünde oluşan
ilk hücrenin, yaşam için gerekli tüm organel ve fonksiyonlara
sahip, eksiksiz bir hücre olması gerekmektedir. Bu,
elbette söz konusu hücrenin yaratılmış olması demektir.
Proteinler Tesadüfe Meydan Okuyor
Hücreyi şimdilik bir kenara bırakalım, çünkü evrim
teorisi, hücrenin alt parçacıkları karşısında bile çaresizdir.
Hücreyi oluşturan yüzlerce çeşit karmaşık protein molekülünden
bir tanesinin bile doğal şartlarda oluşması ihtimal
dışıdır.
Proteinler, "amino asit" adı verilen daha küçük moleküllerin
belli sayılarda ve çeşitlerde özel bir sırayla dizilmelerinden
oluşan dev moleküllerdir. Bu moleküller canlı hücrelerinin
yapıtaşlarını oluştururlar. En basitleri yaklaşık 50
amino asitten oluşan proteinlerin, binlerce amino asitten
oluşan çeşitleri de vardır.
Önemli olan nokta şudur: Proteinlerin yapılarındaki
tek bir amino asitin bile eksilmesi veya yerinin değişmesi
ya da zincire fazladan bir amino asit eklenmesi o proteini
işe yaramaz bir molekül yığını haline getirir. Bu nedenle
her amino asit, tam gereken yerde, tam gereken sırada
yer almalıdır. Hayatın rastlantılarla oluştuğunu öne
süren evrim teorisi ise, bu düzenlilik karşısında çaresizdir.
Çünkü söz konusu düzenlilik, asla rastlantıyla açıklanamayacak
kadar olağanüstüdür. (Kaldı ki teori henüz amino asitlerin
'tesadüfen oluştukları' iddiasına bile geçerli bir kanıt
ya da açıklama getirememektedir, bunu da biraz sonra
inceleyeceğiz.)
|
 
Tek bir Sitokrom-C proteinin kimyasal yapısı bile
(sağda), asla rastlantılarla açıklanamayacak kadar
karmaşıktır. Öyle ki evrimci biyolog Prof. Ali
Demirsoy, tek bir Sitokrom-C diziliminin rastlantılarla
oluşmasının bir maymunun daktiloya rastgele basarak
insanlık tarihini hatasız yazması kadar olasılık
dışı” olduğunu kabul eder.
|
Proteinlerin fonksiyonel yapısının hiçbir şekilde tesadüfen
meydana gelemeyeceği, herkesin anlayabileceği basit
olasılık hesaplarıyla dahi rahatlıkla görülebilir.
Örneğin, bileşiminde 288 amino asit bulunan ve 12 farklı
amino asit türünden oluşan ortalama büyüklükteki bir
protein molekülünün içerdiği amino asitler 10300 farklı
biçimde dizilebilir. (Bu, 1 rakamının sağına 300 tane
sıfır gelmesiyle oluşan astronomik bir sayıdır.) Ancak
bu dizilimlerden yalnızca bir tanesi söz konusu proteini
oluşturur. Geriye kalan tüm dizilimler hiçbir işe yaramayan,
hatta kimi zaman canlılar için zararlı bile olabilecek
anlamsız amino asit zincirleridir.
Dolayısıyla yukarıda örnek verdiğimiz protein moleküllerinden
yalnızca bir tanesinin tesadüfen meydana gelme ihtimali
"10300'de 1" ihtimaldir. Bu ihtimalin pratikte gerçekleşmesi
ise imkansızdır. (Matematikte 1050'de 1'den küçük ihtimaller
"sıfır ihtimal" kabul edilirler.)
Dahası, 288 amino asitlik bir protein, canlıların yapısında
bulunan binlerce amino asitlik dev proteinlerle kıyaslandığında
oldukça mütevazi bir yapı sayılabilir. Aynı ihtimal
hesaplarını bu dev moleküllere uyguladığımızda ise,
"imkansız" kelimesinin bile yetersiz kaldığını görürüz.
Canlılığın gelişiminde bir basamak daha ilerlediğimizde,
tek başına bir proteinin de hiçbir şey ifade etmediğini
görürüz. Şimdiye kadar bilinen en küçük bakterilerden
biri olan "Mycoplasma Hominis H 39"un bile 600 çeşit
proteine sahip olduğu görülmüştür. Bu durumda, tek bir
protein için yaptığımız üstteki ihtimal hesaplarını
600 çeşit protein üzerinden yapmamız gerekecektir. Sonuçta
karşılaşacağımız rakamlar ise imkansız kavramının çok
ötesindedir.
Şu anda bu satırları okuyan ve şimdiye kadar evrim
teorisini bilimsel bir açıklama sanmış olan bazı okuyucular,
belki buradaki rakamların abartıldığından, gerçekleri
yansıtmadığından endişe edebilirler. Hayır; bunlar kesin
ve somut gerçeklerdir. Hiçbir evrimci de bu rakamlar
karşısında bir itirazda bulunamaz. Tek bir proteinin
tesadüfen oluşma ihtimalinin "bir maymunun daktilo tuşlarına
rastgele basarak hiç hata yapmadan insanlık tarihini
yazması" kadar imkansız olduğunu onlar da kabul etmektedirler.108
Ama diğer
açıklamayı, yani yaratılışı kabul etmektense, bu imkansızı
savunmaktadırlar.
Pek çok evrimci bu gerçeği itiraf eder. Örneğin Harold
Blum adlı evrimci bilim adamı, "bilinen en küçük proteinlerin
bile rastlantısal olarak meydana gelmesi, tümüyle imkansız
gözükmektedir" demektedir.109
Evrimciler, moleküler evrimin çok uzun bir zaman sürdüğünü
ve bu zamanın imkansız olanı mümkün hale getirdiğini
iddia ederler. Oysa ne kadar uzun bir zaman verilirse
verilsin, amino asitlerin rastlantısal olarak protein
oluşturmaları imkansızdır. Amerikalı jeolog William
Stokes Essentials of Earth History adlı kitabında bu
gerçeği kabul ederken "eğer milyarlarca yıl boyunca,
milyarlarca gezegenin yüzeyi gerekli amino asitleri
içeren sulu bir konsantre tabakayla dolu olsaydı bile
yine (protein) oluşamazdı" diye yazar.110
Peki tüm bunlar ne anlama gelmektedir? Kimya profesörü
Perry Reeves ise bu soruya şöyle bir cevap verir:
Bir insan, amino asitlerin rastlantısal olarak birleşiminden
ne kadar fazla muhtemel yapı oluşabileceğini düşündüğünde,
hayatın gerçekten de bu şekilde ortaya çıktığını düşünmenin
akla aykırı geldiğini görür. Böyle bir işin gerçekleşmesinde
bir Büyük İnşa Edici'nin var olduğunu kabul etmek, akla
çok daha uygundur.111
Bir tanesinin bile tesadüfen oluşması imkansız olan
bu proteinlerden ortalama bir milyon tanesinin tesadüfen
uygun bir şekilde biraraya gelip eksiksiz bir insan
hücresini meydana getirmesi ise, milyarlarca kez daha
imkansızdır. Kaldı ki bir hücre hiçbir zaman için bir
protein yığınından ibaret değildir. Hücrenin içinde,
proteinlerin yanısıra nükleik asitler, karbonhidratlar,
lipitler, vitaminler, elektrolitler gibi başka birçok
kimyasal madde, gerek yapı gerekse işlev bakımından
belli bir oran, uyum ve tasarım çerçevesinde yer alırlar.
Herbiri de birçok farklı organelin içinde yapıtaşı veya
yardımcı molekül olarak görev yaparlar.
New York Üniversitesi kimya profesörü ve DNA uzmanı
Robert Shapiro, sadece basit bir bakteride bulunan 2000
çeşit proteinin rastlantısal olarak meydana gelme ihtimalini
hesaplamıştır. (İnsan hücresinde ise yaklaşık 200.000
çeşit protein vardır.) Elde edilen rakam, 1040.000'de
1 ihtimaldir.112 (Bu
sayı, 1 rakamının yanına 40 bin tane sıfır gelmesiyle
oluşan akıl almaz bir sayıdır.)
Cardiff Üniversitesi'nden, Uygulamalı Matematik ve
Astronomi Profesörü Chandra Wickramasinghe bu rakam
karşısında şu yorumu yapar:
Bu rakam (1040.000) Darwin'i ve tüm evrim teorisini
gömmeye yeterlidir. Bu gezegenin ya da bir başkasının
üzerinde hiçbir zaman (hayatın doğabileceği) bir ilkel
çorba olmamıştır ve yaşamın başlangıcı rastlantısal
olarak gerçekleşemeyeceğine göre, amaçlı bir aklın ürünü
olmalıdır.113
Sir Fred Hoyle ise, tüm bu rakamlar karşısında şu yorumu
yapar:
Aslında, yaşamın akıl sahibi bir varlık tarafından
meydana getirildiği o kadar açıktır ki, insan bu açık
gerçeğin neden yaygın olarak kabul edilmediğini merak
etmektedir. Bunun (kabul edilmemesinin) nedeni, bilimsel
değil, psikolojiktir.114
Hoyle'un "psikolojik" dediği neden, evrimcilerin hayatın
yaratılmış olduğunu kabullenmemek için kendilerine yaptıkları
şartlandırmadır. Bu kişiler, Allah'ın varlığını kabul
etmemeyi kendilerine temel amaç olarak belirlemişlerdir.
Sırf bu amaç yüzünden, imkansız olduğunu kendilerinin
de gördüğü akıl almaz senaryoları savunmaya devam ederler.
Sol-Elli Proteinler
Protein oluşumuyla ilgili evrimci senaryonun neden
imkansız olduğunu biraz daha detaylı olarak inceleyelim.
Canlılarda bulunan bir protein molekülünün meydana
gelmesi için yalnızca uygun amino asitlerin uygun sırada
dizilmeleri yeterli değildir. Bunun yanısıra, proteinlerin
yapısında bulunan 20 çeşit amino asitten herbirinin
de yalnızca "sol-elli" olması gereklidir. Kimyasal olarak
aynı amino asitin hem sağ-elli hem de sol-elli olmak
üzere iki farklı türü vardır. Bunların aralarındaki
fark, üç boyutlu yapılarının birbiriyle zıt yönlü olmasından
kaynaklanır; aynen insanın, sağ ve sol elleri arasındaki
farklılık gibi.
Her iki gruptan amino asitler de birbirleriyle rahatlıkla
bağlanabilir. Ancak yapılan incelemelerde şaşırtıcı
bir gerçek ortaya çıkmıştır: En basit organizmadan en
mükemmeline kadar bütün canlılardaki proteinler, sadece
sol-elli amino asitlerden oluşmaktadır. Proteinin yapısına
katılacak tek bir sağ-elli amino asit bile o proteini
işe yaramaz hale getirmektedir. Hatta bazı deneylerde
bakterilere sağ-elli amino asitlerden verilmiş, ancak
bakteriler bu amino asitleri derhal parçalamışlar, bazı
durumlarda ise bu parçalardan yeniden kendi kullanabilecekleri
sol-elli amino asitleri inşa etmişlerdir.
Bir an için evrimcilerin dediği gibi canlılığın tesadüflerle
oluştuğunu varsayalım. Bu durumda, yine tesadüflerle
oluşmuş olması gereken amino asitlerden doğada sağ ve
sol-elli olmak üzere eşit miktarlarda bulunacaktı. Dolayısıyla,
tüm canlıların bünyelerinde sağ ve sol elli amino asitlerden
karışık miktarlarda bulunması gerekirdi. Çünkü, kimyasal
olarak her iki gruptan amino asitlerin de, birbirleriyle
rahatlıkla birleşmesi mümkündür. Oysa bütün canlı organizmalardaki
proteinler yalnızca sol-elli amino asitlerden oluşmaktadır.
|

Doğada aynı amino asitin
hem sağ-elli hem de sol-elli olmak üzere iki farklı
türü vardır. Bunların aralarındaki fark, üç boyutlu
yapılarının, aynı insanın sağ ve sol ellerindeki
farklılık gibi, birbiriyle zıt yönlü olmasından
kaynaklanır.
|
Proteinlerin nasıl olup da bunların içinden yalnızca
sol-ellilerini ayıkladıkları ve nasıl aralarına hiçbir
sağ-elli amino asitin karışmadığı evrimcilerin hiçbir
açıklama getiremedikleri konulardan birisi olarak kalmıştır.
Evrimciler, böyle özel ve bilinçli bir seçiciliği hiçbir
şekilde açıklayamamaktadırlar.
Dahası, açıkça görüldüğü gibi proteinlerin bu özelliği,
evrimcilerin "tesadüf" açmazını daha da içinden çıkılmaz
hale getirir: "Anlamlı" bir proteinin meydana gelmesi
için, az önce de anlattığımız gibi yalnızca bunu oluşturan
amino asitlerin belli bir sayıda, kusursuz bir dizilimde
ve özel bir üç boyutlu tasarıma uygun olarak birleşmeleri
artık yeterli olmayacaktır. Bütün bunların yanında,
bu amino asitlerin hepsinin sol-elli olanlar arasından
seçilmiş olması ve içlerinde bir tane bile sağ-elli
amino asit bulunmaması da zorunludur. Çünkü amino asit
dizisine eklenen hatalı bir sağ-elli amino asitin yanlış
olduğunu tespit ederek onu zincirden çıkaracak herhangi
bir doğal ayıklama mekanizması da mevcut değildir. Bu
yüzden tek bir sağ-elli amino asitin bile sol-elli amino
asitlerin arasına karışmaması gerekir. Bu da, rastlantı
kavramını bir kez daha devre dışı bırakan bir durumdur.
Bu durum evrimin gözü kapalı bir savunucusu olan Britannica
Bilim Ansiklopedisi'nde şöyle ifade edilir:
... Yeryüzündeki tüm canlı organizmalardaki amino asitlerin
tümü, proteinler gibi karmaşık polimerlerin yapı blokları,
aynı asimetri tipindedir. Adeta tamamen sol-ellidirler.
Bu, bir bakıma, milyonlarca kez havaya atılan bir paranın
hep tura gelmesine, hiç yazı gelmemesine benzer. Moleküllerin
nasıl sol-el ya da sağ-el olduğu tamamen kavranılamaz.
Bu seçim anlaşılmaz bir biçimde, yeryüzü üzerindeki
yaşamın kaynağına bağlıdır.115
Bir para milyonlarca kez havaya atıldığında hep tura
geliyorsa, bunu tesadüfle açıklamak mı, yoksa, birinin
bilinçli bir şekilde havaya atılan paraya müdahale ettiğini
kabul etmek mi daha mantıklıdır? Cevap ortadadır. Ancak
evrimciler, bu açık gerçeğe rağmen, sırf "bilinçli bir
müdahale"nin varlığını kabul etmek istemedikleri için,
tesadüfe sığınmaktadırlar.
Amino asitlerdeki sol-ellilik olayına benzer bir durum,
nükleotidler yani DNA ve RNA'nın yapıtaşları için de
geçerlidir. Bunlar da, canlı organizmalarda bulunan
bütün amino asitlerin tersine, yalnızca sağ-elli olanlarından
seçilmişlerdir. Bu da tesadüfle açıklanamayacak bir
durumdur.
Sonuç olarak yaşamın kaynağının tesadüflerle açıklanmasının
mümkün olmadığı, baştan beri incelediğimiz olasılıklarla
kesin olarak ispatlanmaktadır: 400 amino asitten oluşan
ortalama büyüklükteki bir proteinin, sadece sol-elli
amino asitlerden seçilme ihtimalini hesaplamaya kalksak
2400'de, yani 10120'de 1'lik bir ihtimal elde ederiz.
Bu astronomik rakam hakkında bir fikir vermek için,
evrendeki elektronların toplam sayısının bu sayıdan
çok daha küçük olduğunu, yaklaşık 1079 olarak hesaplandığını
da belirtelim. Bu amino asitlerin gereken dizilimi ve
işlevsel biçimi oluşturma ihtimalleri ise, çok daha
büyük rakamları doğurur. Bu ihtimalleri de ekler ve
olayı birden fazla sayıda ve çeşitte proteinin oluşmasına
uzatmaya kalkarsak, hesaplar tamamen içinden çıkılamaz
hale gelir.
|

Proteinleri meydana getiren
amino asitlerin, doğadaki birçok bağlantı şeklinden
tek bir tanesini kullanarak birbirleriyle bağlanmaları
gerekir. Bu bağa, peptid bağ adı verilir. Aksi
takdirde, amino asit zincirleri işe yaramaz, proteinler
oluşamaz
|
Uygun Bağlantı Şart
Tüm bu saydıklarımıza rağmen, evrimin çıkmazları bitmiş
değildir. Bir proteinin meydana gelebilmesi için gerekli
olan amino asit çeşitlerinin, uygun sayı ve sıralamada
ve gereken üç boyutlu yapıda dizilmeleri de yetmez.
Bunun için aynı zamanda, birden fazla kola sahip amino
asit moleküllerinin yalnızca belirli kollarıyla birbirlerine
bağlanmaları gerekmektedir. Bu şekilde yapılan bir bağa,
"peptid bağı" adı verilir. Amino asitler farklı bağlarla
birbirlerine bağlanabilirler; ancak proteinler, yalnızca
ve yalnızca "peptid" bağlarıyla bağlanmış amino asitlerden
meydana gelirler.
Bunu bir benzetmeyle gözünüzde canlandırabilirsiniz:
Örneğin bir arabanın bütün parçalarının eksiksiz ve
yerli yerinde olduğunu düşünün. Fakat tekerleklerden
birisi, oturması gereken yere, vidalarla değil de, bir
tel parçasıyla ve dairesel yüzü yere bakacak bir biçimde
tutturulsun. Böyle bir arabanın motoru ne kadar güçlü
olursa olsun, teknolojisi ne kadar ileri olursa olsun
bir metre bile gitmesi imkansızdır. Görünüşte herşey
yerli yerindedir, ancak tekerleklerden birisinin, yerine
olması gerekenden farklı bir biçimde bağlanması, bütün
arabayı kullanılmaz hale getirir. İşte aynı şekilde,
bir protein molekülündeki tek bir amino asitin bile
diğerine peptid bağından başka bir bağla bağlanmış olması
bu molekülü işe yaramaz hale getirecektir.
Yapılan araştırmalar amino asitlerin kendi aralarındaki
rastgele birleşmelerinin en fazla % 50'sinin peptid
bağı ile olduğunu, geri kalanının ise proteinlerde bulunmayan
farklı bağlarla bağlandıklarını ortaya koymuştur. Dolayısıyla
bir proteinin tesadüfen oluşabilmesi ihtimalini hesaplarken,
(sol-ellilik zorunluluğunun yanısıra) her amino asitin
kendinden önceki ve sonraki ile yalnızca ve yalnızca
peptid bağı ile bağlanmış olması zorunluluğunu da hesaba
katmak gerekmektedir.
Bu ihtimal de, proteindeki her amino asitin sol-elli
olması ihtimali ile hemen hemen aynıdır. Yani, yine
400 amino asitlik bir proteini ele alacak olursak, bütün
amino asitlerin kendi aralarında yalnızca peptid bağıyla
birleşmeleri ihtimali 2399'da 1 ihtimaldir.
Sıfır İhtimal
Aşağıdaki tabloda görüldüğü gibi 500 amino asitlik
bir protein molekülünün meydana gelme ihtimali, 1'in
yanına 950 sıfırın gelmesiyle oluşan ve aklın kavrama
sınırlarının çok ötesindeki astronomik bir sayıda, "1" ihtimaldir.
Bu yalnızca kağıt üstündeki bir ihtimaldir. Pratikte
ise, böyle bir olayın gerçekleşme ihtimali "0"dır.
Matematikte, "1050'de 1" veya
daha küçük bir ihtimal, istatistiksel olarak gerçekleşme
ihtimali "0" olan
bir ihtimal olarak tanımlanır.
500 amino asitlik bir protein molekülünün tesadüfen
oluşma imkansızlığı bu boyutlara varırken, isterseniz
zihninizi imkansızlığın daha ileri boyutlarıyla biraz
daha zorlayalım: Hayati bir protein olan "hemoglobin"
molekülünde yukarıdaki örnek proteinden daha fazla,
574 tane amino asit bulunur. Şimdi bir de şunu düşünün:
Vücudunuzdaki milyarlarca kırmızı kan hücresinden yalnızca
bir tanesinde, tam "280.000.000" (280 milyon) hemoglobin
bulunur.
|
10950
=
100.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.
000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.
000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.
000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.
000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.
000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.
000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.
000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.
000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.
000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.
000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.
000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.
000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.
000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.
000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.
000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.
000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000000.
|
|
500 amino
asitli ortalama bir protein molekülünün uygun
çeşit ve sıralamada dizilmeleri ihtimalinin yanısıra,
içerdiği amino asitlerin hepsinin yalnızca sol-elli
olması ve bu amino asitlerin her birinin de yalnızca
peptid bağı kurması ihtimali 10950'de
"1" ihtimaldir. 1'in yanına 950 sıfırın gelmesiyle
oluşan bu sayıyı yukarıdaki gibi de yazabiliriz.
|
Oysa bırakın bir kırmızı kan hücresini, onun tek bir
proteininin dahi deneme-yanılma yöntemiyle meydana gelebilmesi
için dünyanın ömrü yetmemektedir. Tek bir protein molekülü
oluşturabilmek için amino asitlerin, dünya kurulduğundan
beri art arda, hiç vakit kaybetmeden deneme-yanılma
yoluyla birleşip ayrıldıklarını farzetsek bile, yine
de 10950'de bir ihtimali yakalamaları için gereken süre
dünyanın bugüne kadarki ömründen fazladır.
Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç, evrimin daha tek
bir proteinin oluşumunu açıklama aşamasında korkunç
bir imkansızlığa gömüldüğüdür.
Doğada Deneme-Yanılma Mekanizması
Var mı?
Son olarak, buraya kadar bazı örneklerini sıraladığımız
ihtimal hesaplarının temel mantığıyla ilgili çok önemli
bir noktayı belirtmek gerekir: Yukarıda hesapladığımız
ihtimaller, proteinlerin rastlantısal olarak oluşumunun
imkansız olduğunu göstermektedir. Ancak olayın çok daha
önemli ve evrimciler açısından içinden çıkılmaz bir
yönü vardır: Gerçekte doğada bu ihtimallerin deneme
süreci bile başlayamaz. Çünkü doğada deneme-yanılma
yoluyla protein üretmeye çalışan bir mekanizma yoktur.
|
SIFIR OLASILIK
|
Faydalı bir
proteinin meydana gelebilmesi için 3 temel şart
vardır:
- Birinci
şart: Protein zincirindeki bütün amino asitlerin
doğru çeşitte ve dizilimde olmaları...
- İkinci
şart: Zincirdeki bütün bu amino asitlerin
hepsinin sol-elli olmaları...
- Üçüncü
şart: Bu amino asitlerin, birbirleri arasında
yalnızca "peptid bağı" denilen özel bir kimyasal
bağla bağlanmışolmaları...
Bu nedenle, bir proteinin
tesadüfen oluşabilmesi için bu 3 temel şartın hepsinin
aynı anda gerçekleşmesi gerekir. Proteinin tesadüfen
oluşabilme ihtimali de bu şartların tek tek gerçekleşebilme
ihtimallerinin çarpımına eşittir.
Bu durumda, örneğin 500
amino asit içeren ortalama bir protein molekülü
için:
1. Amino asitlerin uygun
dizilme ihtimali:
Proteinlerin yapısında
kullanılan 20 amino asit çeşidi vardır. Buna göre;
| - Her amino asitin bu
20 çeşit içinden doğru seçilme ihtimali |
= 1/20 |
| - 500 amino
asitin hepsinin birden doğru seçilme ihtimali |
= 1/20500=
1/10650 |
|
= 10650
de 1 ihtimal
|
2. Amino asitlerin
sol-elli olma ihtimali:
| -
Tek bir amino asitin sol-elli olma ihtimali |
=
1/2 |
| -
500 amino asitin hepsinin aynı anda sol-elli
olmaları ihtimali |
=
1/2500 = 1/10150 |
|
= 10150
de 1 ihtimal
|
3. Amino asitlerin aralarında
"peptid bağı" ile bağlanmaları ihtimali:
Amino asitler aralarında farklı
kimyasal bağlarla bağlanabilirler. Faydalı bir
protein oluşabilmesi için zincirdeki bütün amino
asitlerin aralarında yalnızca "peptid bağı" adı
verilen özel bir kimyasal bağla bağlanmışolmaları
gereklidir. Amino asitlerin aralarında, başka
bir kimyasal bağla değil de peptid bağıyla bağlanmaları
ihtimalinin % 50 olduğu hesaplanmıştır. Buna göre;
| - İki amino asitin aralarında
"peptid bağı" kurmaları ihtimali |
= 1/2 |
| - 500 amino asitin hepsinin
birden aralarında peptid bağı |
= 1/2499
= 1/10150 |
| yapmaları ihtimali |
|
|
= 10150 de
1 ihtimal |
| TOPLAM
İHTİMAL |
=
1. X 2. X 3. |
|
=
1/10650 X 1/10150
X 1/10150 |
|
=
1/10950 |
|
500 amino asitlik bir proteinin oluşma ihtimalini
göstermek için tabloda verdiğimiz hesaplar, sadece
ideal (gerçek hayatta rastlanamayacak) bir deneme-yanılma
ortamı için geçerlidir. Yani görünmez bir gücün, rastgele
500 amino asiti birleştirip sonra bunun yanlış olduğunu
görüp, hepsini tek tek ayırıp sonra ikinci kere değişik
bir sırada dizdiğini farzettiğimiz hayali bir mekanizma
olduğu takdirde yararlı proteinin elde edilmesi ihtimali
10950 de "1"dir. Her denemede amino asitlerin
tek tek ayrılıp yeni bir sırada dizilmesi gerekmektedir.
Ayrıca her denemede, 500. amino asit de eklendikten
sonra sentezin durdurulması ve tek bir amino asitin
bile fazladan araya karışmasının engellenmesi, proteinin
oluşup oluşmadığına bakılması, oluşmadığında hepsinin
çözülüp yeni bir dizilimin denenmesi gerekmektedir.
Ayrıca her denemede, araya başka hiçbir yabancı kimyasal
maddenin de kesinlikle karışmaması gerekmektedir. Deneme
esnasında oluşan zincirin 500 halkaya ulaşmadan parçalanmaması
da şarttır. Yani baştan beri bahsettiğimiz ihtimaller,
başını, sonunu ve her aşamasını bilinçli bir mekanizmanın
yönettiği, yalnızca "amino asitlerin seçilimi"nin
kontrolsüz bırakıldığı kontrollü bir mekanizmayla gerçekleşmektedir.
Böyle bir mekanizmanın doğal şartlarda var olması ise
mümkün değildir. Dolayısıyla doğal ortamda bir proteinin
oluşması, "ihtimal" olarak bir yana, teknik
olarak imkansızdır. Aslında bu konuda ihtimallerden
bahsetmek bile son derece bilim dışı bir üsluptur.
Bazı bilgisiz evrimciler bu konuyu bir türlü anlayamazlar.
Protein oluşumunu basit bir kimyasal reaksiyon sandıkları
için "amino asitler reaksiyon sonucu birleşip
protein yapar" gibi komik mantıklar kurarlar.
Oysa cansız doğada rastgele gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar,
ancak basit ve ilkel bileşikler meydana getirebilirler.
Bunların sayısı ve çeşidi de belli ve sınırlıdır. Biraz
daha kompleks bir kimyasal madde için dev fabrikalar,
kimyasal tesisler, laboratuvarlar devreye girer. İlaçlar,
günlük hayatta kullandığımız pek çok kimyasal madde
hep bu cinstendir. Proteinler ise endüstride üretilen
bu kimyasal maddelerden çok daha kompleks yapılara
sahiptirler. Dolayısıyla, her parçasının yerli yerine
ve planlı bir biçimde oturması gereken bir yaratılış
harikası proteinlerin rastgele kimyasal reaksiyonlar
sonucunda oluşabilmeleri kesinlikle mümkün değildir.
Yukarıda anlattığımız tüm imkansızlıkları bir an için
bir kenara bırakıp, yine de yararlı bir protein molekülünün
"tesadüfen" kendi kendine oluştuğunu varsayalım. Ancak
bu noktada da evrim bir kez daha çıkmaza girer. Çünkü
bu proteinin varlığını sürdürebilmesi için, o anda içinde
bulunduğu doğal ortamdan yalıtılıp, çok özel şartlarda
korunması gereklidir. Aksi takdirde, bu protein dünya
yüzeyindeki şartların etkisiyle anında parçalanacak
veya başka asitler, amino asitler ya da diğer kimyasal
maddelerle birleşerek özelliğini kaybedecek, yararsız,
bambaşka bir madde haline dönüşecektir.
Canlılığın Ortaya Çıkışına Cevap
Arayan Evrimsel Çırpınışlar
"Canlılığın ilk olarak nasıl ortaya çıktığı" sorusu
evrim teorisi açısından o denli büyük bir çıkmazdır
ki, evrimciler bu konuya ellerinden geldiğince değinmemeye
çalışırlar. Konuyu, "ilk canlılık tesadüfi birtakım
faktörlerin etkileşimiyle suda oluştu" gibi sözlerle
geçiştirmeye uğraşırlar. Çünkü bu konuda içine düştükleri
çıkmaz, hiçbir şekilde aşılabilecek türden değildir.
Paleontolojik evrim konularının aksine, bu konuda çarpıtmalar
ve taraflı yorumlarla teorilerine yontabilecekleri fosiller
de yoktur ellerinde. Bu nedenle, evrim teorisi daha
başlangıç noktasında çökmektedir.
Bir noktayı akılda tutmakta yarar var: Evrim sürecinin
herhangi bir aşamasının imkansız olduğunun ortaya çıkması,
teorinin tümden yanlışlığını ve geçersizliğini göstermesi
için yeterlidir. Örneğin sadece proteinlerin tesadüfen
oluşumunun imkansızlığının ispatlanması, evrimin daha
sonraki aşamalara ait tüm diğer iddialarını da çürütmüş
olur. Bu noktadan sonra insan ve maymun kafataslarını
alıp üzerlerinde spekülasyonlar yapmanın da hiçbir anlamı
kalmaz.
Canlılığın nasıl olup da cansız maddelerden oluşabildiği,
uzunca bir süre evrimcilerin pek fazla yanaşmak istemedikleri
bir sorundu. Ancak devamlı olarak gözardı edilen bu
problem, giderek kaçılamayacak bir sorun haline geldi
ve 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde başlayan bir dizi
araştırmayla aşılmaya çalışıldı.
İlk cevaplanması gereken soru şuydu: İlkel dünyada
ilk canlı hücre nasıl ortaya çıkmış olabilirdi? Daha
doğrusu, evrimciler bu soru karşısında ne gibi bir açıklama
getirmeliydiler?
Soruların cevabı deneylerle bulunmaya çalışıldı. Evrimci
bilim adamları ve araştırmacılar bu soruları cevaplamaya
yönelik, fakat yine fazla ilgi uyandırmayan bazı laboratuvar
deneyleri yaptılar. Hayatın kökeni konusunda evrimcilerin
en çok itibar ettikleri çalışma ise 1953 yılında Amerikalı
araştırmacı Stanley Miller tarafından yapılan Miller
Deneyi oldu. (Deney, Miller'in Chicago Üniversitesi'ndeki
hocası Harold Urey'in olaydaki katkısından dolayı "Urey-Miller
Deneyi" olarak da bilinir.)
Evrim sürecinin ilk aşaması olarak öne sürülen "moleküler
evrim" tezini sözde ispatlamak için kullanılan yegane
"delil" işte bu deneydir. Aradan neredeyse yarım asır
geçmesine ve büyük teknolojik ilerlemeler kaydedilmesine
rağmen bu konuda hiçbir yeni girişimde bulunulmamıştır.
Bugün halen ders kitaplarında canlıların ilk oluşumunun
evrimsel açıklaması olarak Miller Deneyi okutulmaktadır.
Çünkü bu tür çabaların kendilerini desteklemediğinin,
aksine sürekli yalanladığının farkında olan evrimciler
benzeri deneylere girişmekten özellikle kaçınmaktadırlar.
Başarısız Bir Girişim: Miller
Deneyi
Stanley Miller'ın amacı, milyarlarca yıl önceki cansız
dünyada proteinlerin yapıtaşları olan amino asitlerin
"tesadüfen" oluşabileceklerini gösteren deneysel bir
bulgu ortaya koymaktı.
Miller deneyinde, ilkel dünya atmosferinde bulunduğunu
varsaydığı-daha sonraları ise bulunmadığı anlaşılacak
olan-amonyak, metan, hidrojen ve su buharından oluşan
bir gaz karışımını kullandı. Bu gazlar, doğal şartlar
altında birbirleriyle reaksiyona giremeyeceklerinden
dışarıdan enerji takviyesi yaptı. İlkel atmosfer ortamında
yıldırımlardan kaynaklanmış olabileceğini düşündüğü
enerjiyi, yapay bir elektrik deşarj kaynağından sağladı.
Miller bu gaz karışımını bir hafta boyunca 100° C ısıda
kaynattı, bir yandan da karışıma elektrik akımı verdi.
Haftanın sonunda Miller, kavanozun dibinde bulunan karışımdaki
kimyasalları ölçtü ve proteinlerin yapıtaşlarını oluşturan
20 çeşit amino asitten üçünün sentezlendiğini gözledi.
|
EN
SON EVRİMCİ KAYNAKLAR MILLER DENEYİ'Nİ YALANLIYOR
Türkiye'deki
evrimci çevrelerin hala büyük bir kanıt gibi
gösterdikleri Miller Deneyi, gerçekte günümüzde
evrimci bilim adamları arasında tamamen geçerliliğini
kaybetmiş bir konudur. 1998'in Şubat ayında
yayınlanan ünlü evrimci bilim dergisi Earth'deki
"Yaşamın Potası" başlıklı makalede
şu ifadeler yer alır:
Bugün Miller'ın senaryosu şüphelerle karşılanmaktadır.
Bir nedeni, jeologların ilkel atmosferin başlıca
karbondioksit ve azottan oluştuğunu kabul etmeleri.
Bu gazlar ise 1953'teki deneyde (Miller deneyinde)
kullanılanlardan çok daha az aktifler. Kaldı
ki, Miller'ın farzettiği atmosfer var olmuş
olabilseydi bile, amino asitler gibi basit molekülleri
çok daha karmaşık bileşiklere, proteinler gibi
polimerlere dönüştürecek gerekli kimyasal değişimler
nasıl oluşabilirdi ki? Miller'ın kendisi bile,
problemin bu noktasında ellerini ileri uzatıp,
"bu bir sorun" diyerek şiddetle iç
çekmekte, "polimerleri nasıl yapacaksınız?
Bu o kadar kolay değil..."1
Görüldüğü gibi, Miller'ın kendisi dahi bugün
deneyinin, yaşamın kökenini açıklama adına bir
anlam ifade etmediğinin farkındadır. Böyle bir
durumda evrimci bilim adamlarımızın bu deneye
dört elle sarılmaları, içinde bulundukları çaresizliğin
açık bir göstergesidir.
National Geographic'in Mart 1998 sayısındaki,
"Yeryüzünde Yaşamın Ortaya Çıkışı"
başlıklı makalede ise, konuyla ilgili şu satırlara
yer verilir:
Pek çok bilim adamı bugün, ilkel atmosferin
Miller'ın öne sürdüğünden farklı olduğunu tahmin
ediyor. İlkel atmosferin, hidrojen, metan ve
amonyaktan ziyade, karbondioksit ve azottan
oluştuğunu düşünüyorlar.
Bu ise kimyacılar için kötü haber! Karbondioksit
ve azotu tepkimeye soktuklarında elde edilen
organik bileşikler oldukça değersiz miktarlarda.
Koca bir yüzme havuzuna atılan bir damla gıda
renklendiricisiyle aynı oranda bir yoğunlukta...
Bilim adamları, bu derece seyrek çözeltideki
bir çorbada hayatın ortaya çıkmasını hayal etmeyi
bile güç buluyorlar.2
Kısacası, ne Miller Deneyi ne de başka hiçbir
evrimci çaba, yeryüzünde hayatın nasıl oluştuğu
sorusunu cevaplayamamaktadır. Tüm araştırmalar,
hayatın rastlantılarla ortaya çıkmasının imkansızlığını
ortaya koymakta ve böylece hayatın yaratılmış
olduğunu göstermektedir.
1. Earth, "Life's Crucible", February 1998,
p.34
2. National Geographic, "The Rise of Life on
Earth", March 1998, p.68
|
Deney, evrimciler arasında büyük de bir sevinç yarattı
ve çok büyük bir başarı gibi lanse edildi. Hatta, çeşitli
yayınlar olayın sarhoşluğu içinde, "Miller hayatı yarattı"
şeklinde manşetler atacak kadar kendilerinden geçtiler.
Oysa Miller'ın sentezlediği birtakım "cansız" moleküllerdi.
Bu deneyden aldıkları cesaretle evrimciler, hemen yeni
senaryolar ürettiler. Amino asitlerden sonraki aşamalar
da hemen kurgulandı. Çizilen senaryoya göre, amino asitler,
daha sonra rastlantılar sonucu uygun dizilimlerde birleşmiş
ve proteinleri oluşturmuşlardı. Tesadüf eseri meydana
gelen bu proteinlerin bazıları da, kendilerini, "bir
şekilde" (!) oluşmuş hücre zarı benzeri yapıların içine
yerleştirerek hücreyi meydana getirmişlerdi. Hücreler
de zamanla yanyana gelip birleşerek canlı organizmaları
oluşturmuşlardı. Oysa, bu senaryonun en büyük dayanağı
olan Miller deneyi, her yönden geçersizliği kanıtlanmış
bir aldatmacadan başka bir şey değildi.
Miller Deneyi'ni Geçersiz Kılan
Gerçekler
Miller'ın, ilkel dünya koşullarında amino asitlerin
kendi kendilerine oluşabileceklerini kanıtlamak amacıyla
yaptığı deney birçok yönden tutarsızlık göstermektedir.
Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1- Miller deneyinde, "soğuk tuzak" (cold trap) isimli
bir mekanizma kullanarak amino asitleri oluştukları
anda ortamdan izole etmişti. Çünkü aksi takdirde, amino
asitleri oluşturan ortamın koşulları, bu molekülleri
oluşmalarından hemen sonra imha edecekti.
Halbuki ilkel dünya koşullarında elbette bu çeşit bilinçli
düzenekler yoktu. Ve mekanizma olmadan herhangi bir
çeşit amino asit elde edilse bile, bu moleküller aynı
ortamda hemen parçalanacaklardı. Kimyager Richard Bliss'in
belirttiği gibi, "bu soğuk tuzak olmasa, kimyasal ürünler
elektrik kaynağı tarafından tahrip edilmiş olacaktı".116
Nitekim Miller, soğuk tuzak yerleştirmeden yaptığı
daha önceki deneylerde tek bir amino asit bile elde
edememişti.
2- Miller'ın deneyinde canlandırmaya çalıştığı ilkel
atmosfer ortamı gerçekçi değildi. 1980'li yıllarda bilim
adamları ilkel atmosferde, metan ve amonyak yerine azot
ve karbondioksit bulunması gerektiği görüşünde birleştiler.
Nitekim uzun süren bir sessizlikten sonra Miller'ın
kendisi de kullandığı atmosfer ortamının gerçekçi olmadığını
itiraf etti.117
Peki Miller neden bu gazlar konusunda ısrar etmişti?
Cevap basitti: Amonyak olmadan, bir amino asitin sentezlenmesi
imkansızdı. Kevin Mc Kean, Discover dergisinde yayınladığı
makalede bu durumu şöyle anlatıyor:
Miller ve Urey dünyanın eski atmosferini metan ve amonyak
karıştırarak kopya ettiler… Oysa son çalışmalarda o
zamanlar dünyanın çok sıcak olduğu ve ergimiş nikel
ile demirin karışımından meydana geldiği anlaşılmıştır.
Böylece o dönemdeki kimyevi atmosferin daha çok azot,
karbondioksit ve su buharından oluşması gerekir. Oysa
bunlar organik moleküllerin oluşması için amonyak ve
metan kadar uygun değildirler.118
Nitekim Amerikalı bilim adamları J.P. Ferris ve C.T.
Chen, karbondioksit, hidrojen, azot ve su buharından
oluşan bir karışımla Miller'ın deneyini tekrarladılar
ve bir tek molekül amino asit bile elde edemediler.119
3- Miller'ın deneyini geçersiz kılan bir diğer önemli
nokta da, amino asitlerin oluştuğu öne sürülen dönemde,
atmosferde amino asitlerin tümünü parçalayacak yoğunlukta
oksijen bulunmasıydı. Miller'in gözardı ettiği bu gerçek,
yaşları 3.5 milyar yıl olarak hesaplanan taşlardaki
okside olmuş demir ve uranyum birikintileriyle anlaşıldı.120
Oksijen miktarının, bu dönemde evrimcilerin iddia ettiğinin
çok üstünde olduğunu gösteren başka bulgular da ortaya
çıktı. Araştırmalar, o dönemde dünya yüzeyine evrimcilerin
tahminlerinden 10 bin kat daha fazla ultraviyole ışını
ulaştığını gösterdi. Bu yoğun ultraviyolenin atmosferdeki
su buharı ve karbondioksiti ayrıştırarak oksijen açığa
çıkarması ise kaçınılmazdı.
Bu durum, oksijen dikkate alınmadan yapılmış olan Miller
deneyini tamamen geçersiz kılıyordu. Eğer deneyde oksijen
kullanılsaydı, metan, karbondioksit ve suya, amonyak
ise azot ve suya dönüşecekti. Diğer taraftan, oksijenin
bulunmadığı bir ortamda-henüz ozon tabakası var olmadığından-ultraviyole
ışınına doğrudan maruz kalacak olan amino asitlerin
hemen parçalanacakları da açıktı. Sonuçta ilkel dünyada
oksijenin var olması da, olmaması da amino asitler için
yok edici bir ortam demekti.
4- Miller deneyinin sonucunda, canlıların yapı ve fonksiyonlarını
bozucu özelliklere sahip organik asitlerden de çok miktarda
oluşmuştu. Amino asitlerin, izole edilmeyip de bu kimyasal
maddelerle aynı ortamda bırakılmaları halinde ise, bunlarla
kimyasal reaksiyona girip parçalanmaları ve farklı bileşiklere
dönüşmeleri kaçınılmazdı.
Ayrıca deney sonucunda ortaya bol miktarda sağ-elli
amino asit çıkmıştı.121
Bu amino asitlerin varlığı, evrimi kendi mantığı içinde
bile çürütüyordu. Çünkü sağ-elli amino asitler, canlı
yapısında kullanılamayan amino asitlerdi. Sonuç olarak
Miller'ın deneyindeki amino asitlerin oluştuğu ortam,
canlılık için elverişli değil, aksine ortaya çıkacak
işe yarar molekülleri parçalayıcı, yakıcı bir asit karışımı
niteliğindeydi.
Tüm bunların gösterdiği tek bir somut gerçek vardır:
Miller deneyi canlılığın ilkel dünya şartlarında tesadüfen
meydana gelebileceğini kanıtlamaz. Deney, amino asit
sentezlemeye yönelik bilinçli ve kontrollü bir laboratuvar
çalışmasıdır. Kullanılan gazların cinsleri ve karışım
oranları amino asitlerin oluşabilmesi için en ideal
ölçülerde belirlenmiştir. Ortama verilen enerji miktarı,
ne eksik ne fazla, tamamen istenen reaksiyonların gerçekleşmesini
sağlayacak biçimde titizlikle ayarlanmıştır. Deney aygıtı,
ilkel dünya koşullarında mevcut olabilecek hiçbir zararlı,
tahrip edici ya da amino asit oluşumunu engelleyici
unsuru barındırmayacak biçimde izole edilmiştir. İlkel
dünyada mevcut olan ve reaksiyonların seyrini değiştirecek
hiçbir element, mineral ya da bileşik deney tüpüne konulmamıştır.
Oksidasyon sebebiyle amino asitlerin varlığına imkan
vermeyecek oksijen bunlardan yalnızca birisidir. Kaldı
ki, hazırlanan ideal laboratuvar koşullarında bile,
"soğuk tuzak" (cold trap) denen mekanizma olmadan amino
asitlerin aynı ortamda parçalanmadan varlıklarını sürdürebilmeleri
mümkün değildir.
Miller deneyiyle evrimciler, aslında evrimi kendi elleriyle
çürütmüşlerdir. Çünkü deney, amino asitlerin ancak tüm
koşulları özel olarak ayarlanmış bir laboratuvar ortamında,
bilinçli müdahalelerle elde edilebileceğini kanıtlamıştır.
Yani canlılığı ortaya çıkaran güç, bilinçsiz tesadüfler
değil, "yaratılış"tır.
Evrimcilerin bu açık gerçeği kabul etmemeleri, bilime
tamamen aykırı birtakım önyargılara sahip olmalarından
kaynaklanır. Nitekim Miller Deneyi'ni öğrencisi Stanley
Miller ile birlikte organize eden Harold Urey, bu konuda
şu itirafı yapmıştır:
Yaşamın kökeni konusunu araştıran bütün bizler, bu
konuyu ne kadar çok incelersek inceleyelim, hayatın
herhangi bir yerde evrimleşmiş olamayacak kadar kompleks
olduğu sonucuna varıyoruz. (Ancak) Hepimiz bir inanç
ifadesi olarak, yaşamın bu gezegenin üzerinde ölü maddeden
evrimleştiğine inanıyoruz. Fakat kompleksliği o kadar
büyük ki, nasıl evrimleştiğini hayal etmek bile bizim
için zor.122
İlkel Dünya Ortamı ve Proteinler
Daha önce saydığımız bütün tutarsızlıklarına rağmen
evrimciler, amino asitlerin ilkel dünya ortamında kendi
kendilerine nasıl oluşabildikleri sorusunu, Miller deneyi
ile geçiştirmeye çalışırlar. Bu geçersiz deneyle söz
konusu sorunun çoktan çözülmüş olduğu gibi bir izlenim
vererek, bugün bile insanları yanıltmaya devam etmektedirler.
Canlılığın kökenini rastlantılarla açıklama çabasının
ikinci aşamasında, evrimcileri, amino asitlerden çok
daha büyük bir problem beklemektedir: "Proteinler".
Yani yüzlerce farklı amino asitin belirli bir sıra içinde
birbirlerine eklenerek oluşturdukları canlılığın yapıtaşları.
|

Evrimcilerin en büyük
yanılgılarından bir tanesi de yukarıda temsili
resmi görülen ve ilkel dünya olarak nitelendirdikleri
ortamda canlılığın kendiliğinden oluşabileceğini
düşünmeleridir. Miller deneyi gibi çalışmalarla
bu iddialarını kanıtlamaya çalışmışlardır. Ancak
bilimsel bulgular karşısında yine yenilgiye uğramışlardır.
Çünkü 1970'li yıllarda elde edilen sonuçlar, ilkel
dünya olarak nitelendirilen dönemdeki atmosferin
yaşamın oluşması için hiçbir şekilde uygun olmadığını
kanıtlamıştır.
|
Proteinlerin doğal şartlarda tesadüfen oluştuklarını
öne sürmek, amino asitlerin tesadüfen oluştuklarını
öne sürmekten çok daha akıl ve mantık dışı bir iddiadır.
Amino asitlerin, proteinleri oluşturmak üzere uygun
dizilimlerde tesadüfen birleşebilmelerinin matematiksel
imkansızlığını önceki sayfalarda olasılık hesapları
ile incelemiştik. Ancak protein oluşumu, kimyasal olarak
da ilkel dünya koşullarında mümkün değildir.
Suda Protein Sentezlenmesi Mümkün
Değildir
Önceki sayfalarda da belirttiğimiz gibi, amino asitler
protein oluşturmak üzere kimyasal olarak birleşirken,
aralarında "peptid bağı" denilen özel bir bağ kurarlar.
Bu bağ kurulurken bir su molekülü açığa çıkar.
Bu durum, ilkel hayatın denizlerde ortaya çıktığını
öne süren evrimci açıklamayı kesinlikle çürütmektedir.
Çünkü, kimyada "Le Chatêlier Prensibi" olarak bilinen
kurala göre, açığa su çıkaran bir reaksiyonun (kondansasyon
reaksiyonu) su içeren bir ortamda sonuçlanması mümkün
değildir. Sulu bir ortamda bu çeşit bir reaksiyonun
gerçekleşebilmesi, kimyasal reaksiyonlar içinde "oluşma
ihtimali en düşük olanı" olarak nitelendirilir.
Dolayısıyla, evrimcilerin hayatın başladığı ve amino
asitlerin oluştuğu yerler olarak belirttikleri okyanuslar,
amino asitlerin, birleşerek proteinleri oluşturması
için kesinlikle uygun olmayan ortamlardır.123
Öte yandan, evrimcilerin bu gerçek karşısında iddia
değiştirip, ilkel hayatın karalarda oluştuğunu öne sürmeleri
de imkansızdır. Çünkü ilkel atmosferde oluştukları varsayılan
amino asitleri ultraviyole ışınlarından koruyacak yegane
ortam denizler ve okyanuslardır. Amino asitler karada
ultraviyole yüzünden parçalanırlar. Le Chatêlier prensibi
ise denizlerdeki oluşum iddiasını çürütmektedir. Bu
da evrim açısından bir başka çıkmazdır.
Bir Başka Sonuçsuz Çaba: Fox
Deneyi
Üstte açıkladığımız çıkmazla yüz yüze kalan evrimci
araştırmacılar, tüm teorilerini çürüten bu "su sorunu"
üzerine olmadık senaryolar üretmeye başladılar. Bu araştırmacıların
en tanınmışı Sydney Fox, sorunu çözmek için ilginç bir
teori ortaya attı: Ona göre, ilk amino asitler, ilkel
okyanusta oluştuktan hemen sonra bir volkanın yanındaki
kayalıklara sürüklenmiş olmalıydılar. Sonra da amino
asitleri içeren karışımdaki su, kayalıklardaki yüksek
ısı nedeniyle buharlaşmış olmalıydı. Böylece "kuruyan"
amino asitler, proteinleri oluşturmak üzere birleşebilirlerdi.
|

Sydney Fox ve diğer araştırmacılar,
çok özel ısıtma teknikleri kullanarak, dünyanın
ilk devirlerinde hiç var olmamış şartlarda amino
asitleri "proteinoidler" adı verilen
bir şekilde, birbirine bağlamayı başarmışlardır.
Bununla beraber bunlar, canlılarda bulunan çok
düzenli proteinlere hiç benzememektedir. Bunlar,
hiçbir işe yaramayan, düzensiz lekelerden başka
bir şey değildirler. İlk devrelerde bu moleküller
eğer gerçekten meydana gelmişlerse bile, bunların
parçalanmamaları mümkün değildir.
|
Fakat bu "çetrefilli" çıkış yolu da pek kimse tarafından
benimsenmedi. Çünkü amino asitler, Fox'un öne sürdüğü
türden bir ısıya karşı dayanıklılık gösteremezlerdi:
Yapılan araştırmalar amino asitlerin yüksek ısıda hemen
tahrip olduklarını ortaya koyuyordu.
Ancak Fox yılmadı. Laboratuvarda, "çok özel koşullarda",
saflaştırılmış amino asitleri kuru ortamda ısıtarak
birleştirdi. Amino asitler birleştirilmiş ancak proteinler
yine elde edilememişti. Elde ettikleri, birbirine rastgele
bağlanmış, basit ve düzensiz amino asit halkalarıydı
ve herhangi bir canlı proteinine benzemekten çok uzaktı.
Dahası eğer Fox amino asitleri aynı ısıda tutsaydı,
ortaya çıkan işe yaramaz halkalar da parçalanacaktı.124
Deneyi anlamsızlaştıran bir başka nokta ise, Fox'un,
daha önce Miller deneyinde elde edilmiş olan amino asitleri
değil, canlı organizmalarda kullanılan saf amino asitleri
kullanmış olmasıydı. Oysa Miller'ın devamı olma iddiasındaki
deney, Miller'ın vardığı sonuçtan yola çıkmalıydı. Ama
ne Fox ne de başka hiçbir araştırmacı, Miller'ın ürettiği
işe yaramaz amino asitleri kullanmadı.125
Fox'un söz konusu deneyi evrimci çevrelerde bile pek
olumlu karşılanmadı. Zira Fox'un elde ettiği anlamsız
amino asit zincirlerinin (proteinoidlerin) doğal koşullarda
oluşmayacağı çok açıktı. Dahası, canlıların yapıtaşları
olan proteinler hala elde edilememişti. Proteinlerin
kökeni problemi başlangıçta olduğu gibi hala çözümlenememişti.
1970'li yılların popüler bilim dergisi Chemical Engineering
News'da yayınlanan bir makalede Fox'un gerçekleştirdiği
deney hakkında şöyle deniyordu:
Sydney Fox ve diğer araştırmacılar, çok özel ısıtma
teknikleri kullanarak, dünyanın ilk devirlerinde hiç
var olmamış şartlarda amino asitleri "proteinoidler"
adı verilen bir şekilde, birbirine bağlamayı başarmışlardır.
Bununla beraber bunlar, canlılarda bulunan çok düzenli
proteinlere hiç benzememektedir. Bunlar, hiçbir işe
yaramayan, düzensiz lekelerden başka bir şey değildirler.
İlk devrelerde bu moleküller eğer gerçekten meydana
gelmişlerse bile, bunların parçalanmamaları mümkün değildir.126
Gerçekten de Fox'un elde ettiği "protenoidler", gerçek
proteinlerden yapı ve işlev olarak tamamen uzaktı. Proteinlerle
aralarında, karmaşık bir teknolojik cihazla, işlenmemiş
bir metal yığını arasındaki kadar fark vardı.
|
CANSIZ
MADDE CANLILIK OLUŞTURMAZ
Evrimcilerin
Miller Deneyi, Fox Deneyi gibi çabalarında ispat
etmeye çalıştıkları iddia, cansız maddenin kendi
kendini düzenleyip, organize edip, kompleks
bir canlı varlık meydana getirebileceği yönündeki
inançtır. Bu kesinlikle bilime aykırı bir inançtır,
çünkü bütün gözlem ve deneyler, maddenin böyle
bir yeteneği olmadığını göstermektedir. Ünlü
İngiliz astronom ve matematikçi Sir Fred Hoyle
maddenin kendi kendine hayat oluşturamayacağını
şöyle bir örnekle anlatır:
Eğer gerçekten maddenin içinde, onu yaşama doğru
iten bir iç-prensip olsaydı, bunun bir laboratuvarda
kolaylıkla gösterilebilmesi gerekirdi. Örneğin
bir araştırmacı, ilkel çorbayı temsil eden bir
yüzme havuzunu deney için kullanabilirdi. Böyle
bir havuzu istediğiniz her türlü cansız kimyasalla
doldurun. Ona istediğiniz her türlü gazı pompalayın,
ya da üzerine istediğiniz her türlü radyasyonu
verin. Bu deneyi bir yıl boyunca sürdürün ve
(hayat için gerekli olan) 2000 enzimden kaç
tanesinin sentezlendiğini kontrol edin. Ben
size cevabı şimdiden vereyim ve böylece bu deneyle
zamanınızı harcamayın: Kesinlikle hiçbir şey
bulamazsınız, belki oluşacak birkaç amino asit
ve diğer basit kimyasal maddeler dışında.1
Evrimci biyolog Andrew Scott ise aynı gerçeği
şöyle kabul etmektedir:
Biraz madde alın, karıştırın, ısıtın ve bekleyin.
Bu, hayatın kökeninin modern versiyonudur. Yerçekimi,
elekromanyetizma, zayıf ve güçlü nükleer kuvvetler
gibi "temel" güçler gerisini halledecektir...
Peki ama bu kolay hikayenin ne kadarı sağlam
temellere oturmaktadır ve ne kadarı umuda dayalı
spekülasyonlara bağlıdır? Gerçekte, ilk kimyasal
maddelerden canlı hücrelere kadar giden aşamaların
bütün mekanizmaları ya tartışma konusudur ya
da tamamen karanlık içindedir.2
1.
Earth, "Life's Crucible", February 1998, p.34
2. National Geographic, "The Rise of Life on
Earth", March 1998, p.68
|
Dahası, bu düzensiz amino asit yığınlarının bile ilkel
atmosferde yaşama ihtimali yoktu. Dünyanın o günkü
şartlarında yeryüzüne ulaşan yoğun ultraviyole ışınları
ve kontrolsüz doğa koşullarının doğurduğu zararlı,
tahrip edici fiziksel ve kimyasal etkenler, bu proteinoidlerin
dahi varlıklarını sürdürmelerine imkan vermeden parçalanmalarına
neden olacaktı. Amino asitlerin ultraviyole ışınlarının
ulaşamayacağı şekilde suyun altında bulunmaları ise,
Le Châtelier prensibi nedeniyle, söz konusu değildi.
Bu veriler ışığında bilim adamları arasında, proteinoidlerin
hayatın başlangıcını oluşturan moleküller oldukları
fikri giderek etkisini kaybetti.
Mucize Molekül DNA
Buraya kadar incelediklerimizin gösterdiği gibi, evrim
teorisi moleküler düzeyde tam bir açmazdadır. Amino
asitlerin oluşumu evrimciler tarafından hiçbir şekilde
aydınlatılamamıştır. Proteinlerin oluşumu ise başlı
başına bir muammadır. Üstelik, sorun yalnızca amino
asit ve proteinlerle sınırlı kalmaz; bunlar sadece bir
başlangıçtır. Bunların da ötesinde asıl olarak, hücre
denen mükemmel canlı evrimciler açısından dev bir çıkmaz
oluşturur. Çünkü hücre yalnızca amino asit yapılı proteinlerden
oluşmuş bir yığın değildir. Yüzlerce gelişmiş sistemi
bulunan, insanoğlunun halen tüm sırlarını çözemediği
karmaşıklıkta bir canlıdır. Oysa evrimciler, değil bu
sistemlerin, hücrenin yapıtaşlarının bile nasıl meydana
geldiklerini açıklayamazlar.
Canlılığın kökenini rastlantılarla açıklama gayretindeki
evrim teorisi, hücredeki en temel moleküllerin varlığına
bile tutarlı bir izah getirememişken, genetik bilimindeki
ilerlemeler ve nükleik asitlerin, yani DNA ve RNA'nın
keşfi, teori için yepyeni çıkmazlar oluşturdu. 1955
yılında James Watson ve Francis Crick adlı iki bilim
adamının çalışmaları DNA'nın son derece kompleks yapısını
ve yaratılışını gün ışığına çıkardı.

Vücuttaki 100 trilyon hücrenin her birinin çekirdeğinde
bulunan DNA adlı molekül, insan vücudunun eksiksiz
bir yapı planını içerir. Bir insana ait bütün özelliklerin
bilgisi, dış görünümünden iç organlarının yapılarına
kadar DNA'nın içinde özel bir şifre sistemiyle kayıtlıdır. |
Vücuttaki 100 trilyon hücrenin her birinin çekirdeğinde
bulunan DNA adlı molekül, insan vücudunun eksiksiz bir
yapı planını içerir. Bir insana ait bütün özelliklerin
bilgisi, dış görünümünden iç organlarının yapılarına
kadar DNA'nın içinde özel bir şifre sistemiyle kayıtlıdır.
DNA'daki bilgi, bu molekülü oluşturan dört özel molekülün
diziliş sırası ile kodlanmıştır. Nükleotid (veya baz)
adı verilen bu moleküller, isimlerinin baş harfleri
olan A, T, G, C ile ifade edilirler. İnsanlar arasındaki
tüm yapısal farklar, bu harflerin diziliş sıralamaları
arasındaki farktan doğar. Bu, dört harfli bir alfabeden
oluşan bir tür bilgi bankasıdır. DNA'daki harflerin
diziliş sırası, insanın yapısını en ince ayrıntılarına
dek belirler. Boy, göz, saç ve cilt rengi gibi özelliklerin
yanısıra, vücuttaki 206 kemiğin, 600 kasın, 10.000 işitme
siniri ağının, 2 milyon optik sinir ağının, 100 milyar
sinir hücresinin ve 100 trilyon hücrenin planları tek
bir hücrenin DNA'sında mevcuttur. Eğer DNA'daki bu genetik
bilgiyi kağıda dökmeye kalksak, yaklaşık 500'er sayfalık
900 ciltten oluşan dev bir kütüphane oluşturmamız gerekir.
Ama bu inanılmaz hacimdeki bilgi, DNA'nın "gen" adı
verilen parçalarında şifrelenmiştir.
DNA Neden Tesadüfen Oluşamaz?
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta
vardır. Bir geni oluşturan nükleotidlerde meydana gelecek
bir sıralama hatası, o geni tamamen işe yaramaz hale
getirecektir. İnsan vücudunda yaklaşık 30 bin gen bulunduğu
düşünülürse, bu genleri oluşturan milyonlarca nükleotidin
doğru sıralamada tesadüfen oluşabilmelerinin kesinlikle
imkansız olduğu görülür. Evrimci bir biyolog olan Frank
Salisbury bu imkansızlıkla ilgili olarak şunları söyler:
Orta büyüklükteki bir protein molekülü, yaklaşık 300
amino asit içerir. Bunu kontrol eden DNA zincirinde
ise, yaklaşık 1000 nükleotid bulunacaktır. Bir DNA zincirinde
dört çeşit nükleotid bulunduğu hatırlanırsa, 1000 nükleotidlik
bir dizi, 41000 farklı şekilde olabilecektir. Küçük
bir logaritma hesabıyla bulunan bu rakam ise, aklın
kavrama sınırının çok ötesindedir.127
41000'de bir, "küçük bir logaritma hesabı" sonucunda,
10620'de bir anlamına gelir. Bu sayı 10'un yanına 620
sıfır eklenmesiyle elde edilir. 10'un yanında 11 tane
sıfır 1 trilyonu ifade ederken, 620 tane sıfırlı bir
rakamın gerçekten de kavranması mümkün değildir.
Nükleotidlerin tesadüfen biraraya gelerek RNA ve DNA'yı
oluşturmasının imkansızlığını, evrimci Fransız bilim
adamı Paul Auger de şöyle ifade etmektedir:
|

DNA molekülü modeli ile
görülen Watson ve Crick
|
Rastgele kimyasal olaylar sayesinde nükleotidler gibi
karmaşık moleküllerin ortaya çıkışı konusunda bence
iki aşamayı net bir biçimde birbirinden ayırmamız gerekir;
tek tek nükleotidlerin üretilmesi -ki bu belki mümkün
olabilir- ve bunların çok özel seriler halinde birbirine
bağlanması. İşte bu ikincisi, olanaksızdır.128
Uzun yıllar moleküler evrim teorisine inanan Francis
Crick bile DNA'yı keşfettikten sonra, böylesine kompleks
bir molekülün tesadüfen, kendi kendine, bir evrim süreci
sonucunda oluşamayacağını itiraf etmiş ve şöyle demiştir:
"Bugünkü mevcut bilgilerin ışığında dürüst bir adam
ancak şunu söyleyebilir: Bir anlamda hayat mucizevi
bir şekilde ortaya çıkmıştır."129
Evrimci Prof. Dr. Ali Demirsoy da, DNA'nın meydana
gelmesi hakkında şu itirafı yapmak zorunda kalır: "Bir
proteinin ve çekirdek asitinin (DNA-RNA) oluşma ihtimali
tahminlerin çok ötesinde bir olasılıktır. Hatta belirli
bir protein zincirinin ortaya çıkma ihtimali astronomik
denecek kadar azdır."130
Bu noktada çok ilginç bir ikilem daha vardır: DNA,
yalnız protein yapısındaki birtakım enzimlerin yardımı
ile eşlenebilir. Ama bu enzimlerin sentezi de ancak
DNA'daki bilgiler doğrultusunda gerçekleşir. Birbirine
bağımlı olduklarından, eşlemenin meydana gelebilmesi
için ikisinin de aynı anda var olmaları gerekir. Amerikalı
mikrobiyolog Jacobson, bu konuda şöyle der:
İlk canlının ortaya çıktığı zaman, üreme planlarının,
çevreden madde ve enerji sağlamanın, büyüme sırasının,
bilgileri büyümeye çevirecek mekanizmaların tamamına
ait emirlerin o anda ve birarada bulunmaları gerekmektedir.
Bunların hepsinin kombinasyonu tesadüfen gerçekleşemez.131
Yukarıdaki ifadeler, James Watson ve Francis Crick
tarafından DNA'nın yapısının aydınlatılmasından iki
yıl sonra yazılmıştı. Ancak bilimdeki tüm gelişmelere
rağmen, bu sorun evrimciler için çözümsüz olmaya devam
etmektedir.
|

Prof. Francis Crick:
"Hayat, ancak
bir mucize
ile ortaya çıkmış
olabilir.
|
Alman bilim adamları Junker ve Scherer de canlılık
için gerekli moleküllerin hepsinin sentezinin ayrı
ayrı koşullar gerektirdiğine dikkat çekerler. Bu ise,
Junker ve Scherer'e göre, yaşam için gereken birçok
farklı maddenin biraraya gelme ihtimalinin hiç olmadığını
göstermektedir:
Kimyasal evrim için gerekli tüm moleküllerin elde edileceği
bir deney bilinmiyor. Dolayısıyla çeşitli moleküllerin
değişik yerlerde çok uygun koşullarda üretilip, |