|
UYARI
Okuyacağınız
bu bölüm, hayatın ÇOK
ÖNEMLİ bir sırrını içermektedir. Maddesel
dünyaya bakış açınızı kökten
değiştirecek olan bu
konuyu, çok dikkatli bir biçimde
ve sindirerek okumalısınız. Burada
anlatılacak olanlar yalnızca
bir bakış açısı, farklı
bir yaklaşım veya herhangi
bir felsefi düşünce değil; dine
inanan-inanmayan herkesin kabul
edeceği, bugün bilimin
de kanıtladığı kesin
bir gerçektir.
|
BÖLÜM 17
Maddenin Ardındaki Sır
Akıl ve vicdan yoluyla çevresini izleyen kişi fark
eder ki, evrendeki canlı-cansız herşey yaratılmıştır.
Peki tüm bunlar kim tarafından yaratılmıştır?
Açıktır ki, evrenin her noktasında kendini belli eden
"yaratılmışlık", evrenin kendisinin bir ürünü olamaz.
Örneğin bir böcek kendi kendisini var etmemiştir. Güneş
sistemi, bitkiler, insanlar, bakteriler, alyuvarlar,
kelebekler kendi kendilerini yaratmamışlardır. Tüm bunların
"tesadüfen" oluşmaları gibi bir ihtimal de, kitabın
önceki sayfalarında incelediğimiz gibi, söz konusu değildir.
Dolayısıyla şu sonuca varabiliriz: Gözümüzle gördüğümüz
herşey yaratılmıştır... Ancak gözümüzle gördüğümüz şeylerin
hiçbiri "Yaratıcı" değildir. O halde, Yaratıcı, gözümüzle
gördüğümüz herşeyden başka ve üstün bir varlıktır. Kendisi
görünmeyen, fakat yarattığı herşeyin Kendisi'nin varlığını
ve vasıflarını gösterdiği üstün bir güçtür.
İşte Allah'ın varlığını tanımayanların saptığı nokta
da buradadır. Bu kişiler, Allah'ı gözleriyle görmedikleri
sürece, O'nun varlığına iman etmemeye şartlandırmışlardır
kendilerini. Ancak bu durumda, evrenin her yerinde apaçık
görünen "yaratılmışlık" gerçeğini gizlemek, evrenin
ve canlıların yaratılmamış olduğunu iddia etmek zorunda
kalırlar. Bunu yapmak için yalanlara başvururlar. Evrim
teorisi, önceki sayfalarda değinildiği gibi, bu konuda
başvurulan yalanların, sonuçsuz çırpınışların en belirgin
örneğidir.
İnkar edenlerin temel yanılgısı, aslında Allah'ın varlığını
inkar etmeyen, ancak çarpık bir Allah inancına sahip
olan pek çok kişi tarafından da paylaşılır. Toplumun
çoğunluğunu oluşturan bu kişiler, yaratılışı reddetmezler,
ancak Allah'ın "nerede" olduğuna dair ilginç batıl inançları
vardır: Çoğu, Allah'ın "gökte" olduğunu sanır. Bilinçaltlarındaki
düşünceye göre, Allah çok uzaklardaki bir gezegenin
arkasındadır ve çok nadiren "dünya işlerine" müdahale
eder. Ya da hiç etmez; evreni yaratmış ve bırakmıştır,
insanlar kendi kaderlerini çizerler...
Kimileri de Kuran'ın Allah'ın "her yerde" olduğuna
dair haberini duymuşlardır, fakat bunun anlamını tam
olarak çözemezler. Bilinçaltlarındaki batıl düşünce,
Allah'ın radyo dalgaları ya da görünmez, hissedilmez
bir gaz gibi maddeleri çevrelediği şeklindedir.
Oysa bu düşünce ve baştan beri saydığımız, Allah'ın
"nerede" olduğunu bir türlü çözemeyen (belki de bu yüzden
O'nu inkar eden) düşünceler, ortak bir yanlışa dayanmaktadırlar:
Hiçbir temeli olmayan bir ön yargıyı benimsemekte, ondan
sonra da Allah ile ilgili olarak zanlara kapılmaktadırlar.
Nedir bu ön yargı?..
Bu ön yargı maddenin varlığı ve niteliği ile ilgilidir.
Maddenin var olduğu konusunda öyle şartlanmışızdır ki,
acaba gerçekten var mıdır, yoksa bir görüntü olarak
mı yaratılmaktadır, hiç düşünmemişizdir. Oysa modern
bilim, bu ön yargıyı da yıkarak, çok önemli ve etkileyici
bir gerçeği ortaya koymaktadır. İlerleyen sayfalarda
Kuran'da da işaret edilen bu büyük gerçeği açıklamaya
çalışacağız.
Elektrik Sinyallerinden Oluşan
Evren
Yaşadığımız dünya ile ilgili tüm bilgilerimiz bize
beş duyumuz aracılığı ile gelir. Yani biz gözümüzün
gördüğü, elimizin dokunduğu, burnumuzun kokladığı, dilimizin
tattığı, kulağımızın duyduğu bir dünyayı tanırız. Doğumumuzdan
itibaren bu duyulara bağlı olduğumuz için "dış dünya"nın,
duyularımızın bize tanıttığından farklı olabileceğini
hiç düşünmemişizdir.
Oysa, bugün birçok bilim dalında yapılan araştırmalar
son derece farklı bir anlayışı beraberinde getirmiş,
algılarımız ve algıladığımız dünya ile ilgili ciddi
şüphelerin oluşmasına neden olmuştur.
Bir
ateşin ışığını ve sıcaklığını hissettiğimiz anda
bile beynimizin içi kapkaranlıktır ve ısısı hiç
değişmez. |
Bir
cisimden gelen ışık demetleri retina üzerine ters
olarak düşerler. Burada elektrik sinyaline dönüşen
görüntü beynin arka tarafındaki görme merkezine
ulaştırılır. Görme merkezi dediğimiz yer küçücük
bir alandır. Beyin ışığı geçirmediği için, görme
merkezine de ışığın ulaşması mümkün değildir. Yani
biz, ışıl ışıl ve derinlikli bir dünyayı küçücük
ve ışığın asla ulaşamadığı bir noktada algılarız. |
Bu yeni anlayışın çıkış noktası ise şudur: Bizim "dış
dünya" olarak algıladıklarımız, yalnızca elektrik sinyallerinin
beyinde oluşturduğu etkilerdir. Elmanın kırmızılığı,
tahtanın sertliği, dahası anneniz, babanız, aileniz,
sahibi olduğunuz bütün mallar, eviniz, işiniz ve bu
kitabın satırları yalnızca ve yalnızca beyninizdeki
elektrik sinyallerinden ibarettir.
Frederick Vester bilimin bu konuda ulaştığı noktayı
şöyle ifade eder:
Bazı düşünürlerin, 'insan bir hayaldir, aslında bütün
yaşananlar geçici ve aldatıcıdır, bu evren bir gölgedir'
şeklindeki sözleri günümüzde bilimsel olarak kanıtlanıyor
gibidir.194
Ünlü filozof George Berkeley'in, bu şaşırtıcı gerçek
ile ilgili açıklaması ise şöyledir:
Kendilerini gördüğümüz ve dokunduğumuz için, bize algılarımızı
verdikleri için nesnelerin varlığına inanırız. Oysa
algılarımız sadece zihnimizde var olan fikirlerdir.
Şu halde algılar aracılığıyla ulaştığımız nesneler fikirlerden
başka bir şey değildirler ve bu fikirler, zihnimizden
başka yerde bulunmazlar zorunlu olarak… Bütün bunlar
madem ki sadece zihinde var olan şeylerdir, öyleyse
evreni ve şeyleri zihnin dışında varlıklar olarak hayal
ettiğimizde, yanılmaların içine düşmüş oluyoruz demektir…
Öyleyse bizi çevreleyen şeylerin hiçbirinin bizim zihnimizin
dışında bir varlığı yoktur.195
Konuyu tam olarak açıklamak için öncelikle, dış dünya
hakkında bize bilgi veren duyularımızdan söz edelim.
Nasıl Görüyoruz, Duyuyoruz, Tadıyoruz?
Görme olayı oldukça aşamalı bir biçimde gerçekleşir.
Görme sırasında, herhangi bir cisimden gelen ışık demetleri
(fotonlar), gözün önündeki lensin içinden kırılarak
geçer ve gözün arka tarafındaki retinaya ters olarak
düşerler. Buradaki hücreler tarafından elektrik sinyaline
dönüştürülen görme uyarıları, sinirler aracılığı ile,
beynin arka kısmındaki görme merkezi adı verilen küçük
bir bölgeye ulaşırlar. Bu elektrik sinyali bir dizi
işlemden sonra beyindeki bu merkezde görüntü olarak
algılanır. Yani görme olayı, gerçekte beynin arkasındaki
küçük, ışığın hiçbir şekilde giremediği, kapkaranlık
bir noktada yaşanır.
Şimdi genelde herkesçe bilinen bu bilgiye bir kez daha
dikkatlice bakalım: Biz, "görüyorum" derken, aslında
gözümüze gelen uyarıların elektrik sinyaline dönüşerek
beynimizde oluşturduğu "etkiyi" görürüz. Yani "görüyorum"
derken, aslında beynimizdeki elektrik sinyallerini seyrederiz.
Bir cisimden gelen uyarılar
elektrik sinyaline dönüşerek beyinde bir etki
oluştururlar. Görüyorum derken, aslında zihnimizdeki
elektrik sinyallerinin etkisini seyrederiz.
|
Hayatımız boyunca gördüğümüz her görüntü bir kaç cm3'lük
görme merkezinde oluşur. Okuduğunuz bu satırlar da,
ufka baktığınızda gördüğünüz uçsuz bucaksız manzara
da, bu küçücük yerde meydana gelmektedir. Bu arada gözden
kaçırılmaması gereken bir nokta daha vardır. Az önce
belirttiğimiz gibi, kafatası ışığı içeri geçirmez, yani
beynin içi kapkaranlıktır. Dolayısıyla beynin ışığın
kendisiyle muhatap olması asla mümkün değildir.
Buradaki ilginç durumu bir örnekle açıklayalım. Karşımızda
bir mum olduğunu düşünelim. Bu mumun karşısına geçip
onu uzun süre izleyebiliriz. Ama bu süre boyunca beynimiz,
muma ait ışığın aslı ile hiçbir zaman muhatap olmaz.
Mumun ışığını gördüğümüz anda bile kafamızın ve beynimizin
içi kapkaranlıktır. Kapkaranlık beynimizin içinde, aydınlık,
ışıl ışıl ve renkli bir dünyayı seyrederiz.
R.L.Gregory, bizim çok doğal karşıladığımız görme olayındaki
mucizevi durumu şöyle ifade etmektedir:
Görme olayına o kadar alışmışız ki, çözülmesi gereken
sorular olduğunun farkına varmak büyük bir hayal gücü
gerektiriyor. Fakat bunu dikkate alın. Gözlerimize minik
tepetaklak olmuş görüntüler veriliyor, ve biz çevremizde
bunları sağlam nesneler olarak görüyoruz. Retinaların
üzerindeki uyarıların sonucunda nesneler dünyasını algılıyoruz
ve bu bir mucizeden farksız aslında.196
Aynı durum diğer algılar için de geçerlidir. Ses, dokunma,
tad ve koku, birer elektrik sinyali olarak beyne ulaşır
ve buradaki ilgili merkezlerde algılanırlar.
Duyma olayı da böyledir: Dış kulak, çevredeki ses dalgalarını
kulak kepçesi vasıtasıyla toplayıp orta kulağa iletir;
orta kulak aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek iç
kulağa aktarır; iç kulak da bu titreşimleri elektrik
sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Aynı görmede
olduğu gibi duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde
gerçekleşir. Kafatası ışığı geçirmediği gibi sesi de
geçirmez. Dolayısıyla dışarısı ne kadar gürültülü de
olsa beynin içi tamamen sessizdir.
Buna rağmen en net sesler beyinde algılanır. Öylesine
bir netliktir ki bu; sağlıklı bir insan kulağı hiçbir
parazit, hiçbir cızırtı olmaksızın herşeyi duyar. Ses
geçirmeyen beyninizde bir orkestranın senfonilerini
dinlersiniz, kalabalık bir ortamın tüm gürültüsünü duyarsınız,
bir yaprağın hışırtısından jet uçaklarının gürültüsüne
dek geniş bir frekans aralığındaki tüm sesleri algılayabilirsiniz.
Ama o anda hassas bir cihazla beyninizin içindeki ses
düzeyi ölçülse burada derin bir sessizliğin hakim olduğu
görülecektir.
Koku algımızın oluşması da buna benzerdir: Vanilya
kokusu, gül kokusu gibi uçucu moleküller, burnun epitelyum
denilen bölgesindeki titrek tüylerde bulunan alıcılara
gelirler ve bu alıcılarda etkileşime girerler. Bu etkileşim
beynimize elektrik sinyali olarak iletilir ve koku olarak
algılanır. Sonuçta bizim güzel ya da çirkin diye adlandırdığımız
kokuların hepsi uçucu moleküllerin etkileşimlerinin
elektrik sinyaline dönüştürüldükten sonra, beyindeki
algılanış biçiminden başka bir şey değildir. Bir parfümü,
bir çiçeği, sevdiğiniz bir yemeği, deniz kokusunu, hoşunuza
giden ya da gitmeyen her türlü kokuyu beyninizde algılarsınız.
Fakat koku molekülleri beyne hiçbir zaman ulaşamazlar.
Ses ve görüntüde olduğu gibi beyninize ulaşan yalnızca
elektrik sinyalleridir. Sonuç olarak, doğduğunuz andan
itibaren dışarıdaki nesnelere ait olarak bildiğiniz
kokular duyu organlarınız aracılığı ile hissettiğiniz
elektrik uyarılarıdır.
Benzer şekilde, insan dilinin ön tarafında da dört
farklı tip kimyasal alıcı vardır. Bunlar tuzlu, tatlı,
ekşi ve acı tadlarına karşılık gelir. Tad alıcılarımız
bir dizi kimyasal işlemden sonra bu algıları elektrik
sinyallerine dönüştürür ve beyne iletirler. Bu sinyaller
de beyin tarafından tad olarak algılanırlar. Bir çikolatayı
ya da sevdiğiniz bir meyveyi yediğinizde aldığınız tad,
elektrik sinyallerinin beyin tarafından yorumlanmasıdır.
Dışarıdaki nesneye ise asla ulaşamazsınız; çikolatanın
kendisini göremez, koklayamaz ve tadamazsınız. Örneğin,
beyninize giden tad alma sinirleri kesilse, o an yediğiniz
herhangi birşeyin tadının beyninize ulaşması mümkün
olmaz; tad duyunuzu tamamen yitirirsiniz.
Bu noktada karşımıza bir gerçek daha çıkar: Bir yiyeceği
tattığımızda bir başkasının o yiyecekten aldığı tadın
veya bir sesi duyduğumuzda başka birisinin duyduğu sesin
bizim algıladıklarımız ile aynı olduğundan emin olmamız
mümkün değildir. Bu gerçekle ilgili Lincoln Barnett
şöyle demektedir:
Hiç kimse kendisinin kırmızıyı ya da Do notasını duyuşunun
başka bir insanınki ile aynı olup olmadığını bilemez.197
Karanlık beynimizin içinde
rengarenk bir dünya görürüz, aynı karanlık bir
odanın penceresinden rengarenk bir bahçenin görünmesi
gibi.
|
Dokunma duyumuza gelince de, değişen bir şey olmadığını
görürüz. Bir cisme dokunduğumuzda dış dünyayı ve nesneleri
tanımamıza yardımcı olacak bilgiler, derideki duyu sinirleri
aracılığıyla beyne ulaştırılırlar. Dokunma hissi beynimizde
oluşur. Zannedildiği gibi dokunma hissini algıladığımız
yer parmak uçlarımız ya da derimiz değil, yine beynimizdeki
dokunma merkezidir. Bizler nesnelerden gelen elektriksel
uyarıların beynimizde değerlendirilmesi sonucu sertlik
ya da yumuşaklık, sıcaklık ya da soğukluk gibi, nesneleri
tanımlayan farklı farklı hisler duyarız. Hatta bir cismi
tanımaya yarayan her türlü detayı bu uyarılar sonucunda
elde ederiz. Bu önemli gerçekle ilgili olarak B. Russel
ve L. Wittgeinstein gibi ünlü filozofların düşünceleri
şöyledir:
…Bir limonun gerçekten var olup olmadığı ve nasıl bir
süreçle varlaştığı sorulamaz ve incelenemez. Limon,
sadece dille anlaşılan tat, burunla duyulan koku, gözle
görülen renk ve biçimden ibarettir ve yalnız bu nitelikleri
bilimsel bir araştırmanın ve yargının konusu olabilir.
Bilim, nesnel dünyayı asla bilemez.198
Yani maddesel dünyaya ulaşmamız imkansızdır. Muhatap
olduğumuz tüm nesneler, gerçekte görme, işitme, dokunma
gibi algıların toplamından ibarettir. Algı merkezlerindeki
bilgileri değerlendiren beynimiz, yaşamımız boyunca
maddenin bizim dışımızdaki "aslı" ile değil, beynimizdeki
kopyaları ile muhatap olur. Biz ise bu kopyaları dışımızdaki
gerçek madde zannederek yanılırız.
Beynimizin İçinde Oluşan "Dış
Dünya"
Buraya kadar anlattığımız fiziksel gerçekler bizi tartışılmaz
bir sonuca ulaştırır: Bizim gördüğümüz, dokunduğumuz,
duyduğumuz ve adına "madde", "dünya" ya da "evren" dediğimiz
kavramlar, sadece ve sadece beynimizde oluşan elektrik
sinyalleridir.
Örneğin meyve yiyen biri, aslında meyvenin beynindeki
algısıyla muhataptır, aslıyla değil. Kişinin "meyve"
diye nitelendirdiği şey, meyvenin biçimi, tadı, kokusu
ve sertliğine ait elektriksel bilginin beyinde algılanmasından
ibarettir. Eğer beyne giden görme sinirini keserseniz,
meyve görüntüsü de bir anda yok olur. Veya burundaki
algılayıcılardan beyne uzanan sinirdeki bir kopukluk,
koku algınızı tamamen ortadan kaldırır. Çünkü meyve,
birtakım elektrik sinyallerini beynin yorumlamasından
başka bir şey değildir.
Üzerinde düşünülmesi gereken ayrı bir nokta da uzaklık
hissidir. Uzaklık, örneğin bu kitapla aranızdaki mesafe,
sadece beyninizde meydana gelen bir boşluk hissidir.
Bir insanın kendisinden çok uzakta sandığı maddeler
de aslında beyninin içindedir. Örneğin insan göğe bakıp
yıldızları seyreder ve bunların milyonlarca ışık yılı
uzakta olduklarını sanır. Oysa yıldızlar onun içinde,
beynindeki görüntü merkezindedirler. Bu yazıları okurken
içinde oturduğunuzu sandığınız odanın da aslında içinde
değilsiniz; aksine oda sizin içinizdedir. Bedeninizi
görmeniz, sizi odanın içinde olduğunuza inandırır. Ancak
şunu unutmayın; bedeniniz de beyninizde oluşan bir görüntüdür.
Hayatımız boyunca gördüğümüz
her görüntü beynin arka tarafındaki görme merkezinde
oluşur ve bu görme merkezi sadece ve sadece birkaç
cm3 büyüklüğündedir. Dar bir oda görüntüsü de,
geniş bir manzara görüntüsü de bu çok küçük alana
sığmaktadır. O halde bizim gördüğümüz, dışarıda
var olan gerçek büyüklük değil, sadece beynimizin
algıladığı büyüklüktür.
|
Tüm diğer algılarınız için de aynı durum geçerlidir.
Örneğin siz yan odadaki televizyonun sesini duyduğunuzu
sanırken aslında beyninizin içindeki sesle muhatapsınızdır.
Ne yanda bir oda olduğunu, ne de o odadaki bir televizyondan
ses geldiğini ispatlamanız mümkün değildir. Metrelerce
uzaktan geldiğini sandığınız ses de, hemen yanınızdaki
kişinin konuşması da aslında beyninizdeki birkaç santimetrekarelik
duyma merkezinde algılanmaktadır. Bu algı merkezinin
dışında sağ, sol, ön, arka gibi bir kavram yoktur. Yani
ses sağdan, soldan veya havadan size ulaşmaz; sesin
geldiği bir yön yoktur.
Algıladığınız kokular da böyledir; hiçbiri uzak bir
mesafeden size ulaşmaz. Koku alma merkezinizde oluşan
etkileri, dışarıdaki maddelerin kokusu zannedersiniz.
Oysa bir gülün görüntüsü nasıl ki görme merkezinizin
içindeyse, o gülün kokusu da aynı şekilde koku alma
merkezinizin içindedir; dışarıda gülün ve kokusunun
bir aslı olup olmadığını bilemezsiniz.

Modern fiziğin bulguları
da maddesel evrenin bir algılar bütünü olduğunu
gösteriyor. 30 Ocak 1999 tarihli sayısında bu
gerçeği ele alan ünlü Amerikan bilim dergisi
New Scientist'in kapağında şu soru yer alıyor:
"Gerçeğin Ötesinde: Evren, Bilginin Bir Dansı
mı ve Madde Sadece Bir Seraptan mı İbaret?"
27 Nisan 2002 tarihli
New Scientist dergisinde yayınlanan "Boş Evren"
başlıklı yazıda şöyle deniyordu: Bir dergi tutuyorsunuz.
Sertlik hissi veriyor; uzayda bağımsız bir varlığı
varmış gibi gözüküyor. Çevrenizdeki nesneler
de öyle -muhtemelen bir fincan kahve, bilgisayar.
Hepsi oralarda bir yerde gerçek gözüküyor. Ama
hepsi bir ilüzyon. Bu sert olduğu varsayılan
nesneler yalnızca izdüşümler, evrenimizin sınırlarında
yaşayan kaleydoskopik şekillerin değişmesinden
oluşuyorlar.
|
Çünkü algılarımızın bize tanıttığı "dış dünya", aynı
anda beynimize ulaşan "elektrik sinyalleri bütünü"nden
başka bir şey değildir. Beynimiz hayatımız boyunca bu
sinyalleri değerlendirir. Biz de bunları maddenin "dışarıdaki"
aslı sanarak yanıldığımızın farkında olmadan bir ömür
süreriz. Yanılırız, çünkü algılarımızla maddenin kendisine
asla ulaşamayız.
"Dış dünya" sandığımız sinyalleri yorumlayıp anlamlı
hale getiren de, yine bizim beynimizdir. Örneğin duyma
algısını ele alalım. Kulağımızın içine gelen ses dalgalarının
yorumunu yaparak onu bir senfoniye çeviren aslında beynimizdir.
Yani müzik, beynimizin oluşturduğu bir algıdır. Renkleri
görürken de aslında gözümüze ulaşan sadece ışığın farklı
dalga boylarıdır. Bu farklı dalga boylarını renklere
çeviren yine beynimizdir. "Dış dünyada" renk yoktur.
Ne elma kırmızı, ne gökyüzü mavi, ne de ağaçlar yeşildir.
Onlar, sadece öyle algıladığımız için öyledirler. "Dış
dünya", tamamen algılayana bağlıdır.
Nitekim gözdeki retinada oluşan küçük bir bozukluk
renk körlüğüne sebep olur. Kimi insan maviyi yeşil,
kimisi kırmızıyı mavi, kimisi de renkleri grinin çeşitli
tonları şeklinde algılar. Bu noktadan sonra dışarıdaki
nesnenin renkli olup olmaması önemli değildir.
Ünlü düşünür Berkeley de bu gerçeğe şu sözleriyle dikkat
çekmektedir:
İlkin renklerin, kokuların, v.b. "gerçekten var olduğu"
sanıldı; ama daha sonra, bu çeşit görüşler reddedildi
ve görüldü ki, bunlar duyumlarımız sayesinde vardır.199
Sonuç olarak; biz nesneleri onlar renkli olduğundan
ya da dışarıda maddi bir varlığa sahip olduklarından
renkli görmeyiz. Çünkü, varlıklara yüklediğimiz tüm
nitelikler, "dış dünyada" değil, içimizdedir.
Peki o zaman "dış dünya"da geriye ne kalır?...
"Dış Dünya"nın Varlığı Şart Mı?
Şimdiye dek hep bir "dış dünya"dan, bir de bizim gördüğümüz
ve beynimizde oluşan algılar dünyasından söz ettik.
Ama "dış dünya"ya hiçbir zaman ulaşamadığımıza göre,
bu dünyanın gerçekten var olduğunu nasıl bilebiliriz?
Elbette ki bilemeyiz. Aksine, her nesne yalnızca algıların
bir toplamı olduğuna, algılar da yalnız zihinde var
olduklarına göre, bizim görebildiğimiz tek dünya sadece
algılar dünyasıdır. Tanıdığımız tek dünya, zihnimizin
içinde olan, orada çizilen, seslendirilen ve renklendirilen,
kısacası zihnimizde meydana gelen bir dünyadır ve bizim
varlığından emin olabileceğimiz tek dünya da budur.
Beynimizde seyrettiğimiz algıların maddesel karşılıkları
olduğunu ise asla ispatlayamayız. Bu algılar pekala
"yapay" bir kaynaktan da geliyor olabilirler.
Bunu şöyle bir örnekle zihnimizde canlandırabiliriz:
Önce, beyninizi vücudunuzun dışına çıkarıp, cam bir
küpün içinde suni olarak yaşattığımızı düşünelim. Bir
de bunun yanına, her türlü elektrik sinyalinin üretilebildiği
bir bilgisayar yerleştirelim. Sonra, herhangi bir ortama
ait görüntü, ses, koku gibi verilerin elektrik sinyallerini
yapay olarak bu bilgisayarda üretelim ve kaydedelim.
Bu bilgisayarı elektrik kablolarıyla beyninizdeki algı
merkezlerine bağlayalım ve burada kayıtlı olan sinyalleri
beyninize gönderelim. Bu sinyalleri algıladıkça beyniniz
(bir başka deyimle "siz"), bunların karşılığı olan ortamı
görecek ve yaşayacaktır.
Bu bilgisayardan beyninize, kendi görüntünüze ait elektrik
sinyalleri de gönderebiliriz. Örneğin bir masada otururken
algıladığınız bütün görme, işitme, dokunma gibi duyuların
elektriksel karşılıklarını beyninize gönderdiğimizde,
beyniniz kendisini bürosunda oturmakta olan bir işadamı
sanacaktır. Bilgisayardan gelen uyarılar devam ettikçe
de bu hayali dünya devam edecektir. Yalnızca bir beyinden
ibaret olduğunu ise hiçbir şekilde anlayamayacaktır.
Çünkü beynin içinde bir dünya oluşması için beyindeki
ilgili merkezlere gerekli uyarıların ulaşması yeterlidir.
Bu uyarılar yapay bir kaynaktan, örneğin bir kayıt cihazından
ya da daha farklı bir algı kaynağından geliyor olabilir.
Ünlü bilim felsefecisi Bertrand Russell bu konuda şunları
söyler:
…Parmaklarımızla masaya bastığımız zamanki dokunma
duyusuna gelince, bu parmak uçlarındaki elektron ve
protonlar üzerinde bir elektrik etkisidir. Modern fiziğe
göre, masadaki elektron ve protonların yakınlığından
oluşmuştur. Eğer parmak uçlarımızdaki aynı etki, bir
başka yolla ortaya çıkmış olsaydı, hiç masa olmamasına
rağmen aynı şeyi hissedecektik.200
Maddesel karşılıkları olmayan algıları gerçek sanarak
aldanmamız çok kolaydır. Nitekim bu gerçeği rüyalarımızda
sık sık yaşarız. Rüyada tamamen gerçek gibi duran olaylar
yaşar, insanlar, nesneler, ortamlar görürüz. Ama hepsi
birer algıdan başka bir şey değildir. Rüya ile "gerçek
dünya" arasında ise temel bir fark yoktur; her ikisi
de zihinde yaşanır.
Algılayan Kim?
Buraya kadar anlaşılacağı gibi, içinde yaşadığımızı
sandığımız ve "dış dünya" adını verdiğimiz
maddesel dünyanın aslında beynimizde oluştuğuna kuşku
yoktur. Ama asıl önemli soru burada ortaya çıkar: Bildiğimiz
bütün maddesel varlıklar gerçekte birer algı ise, o
halde beynimiz nedir? Beynimiz de kolumuz, bacağımız
ya da başka herhangi bir nesne gibi maddesel dünyanın
bir parçası olduğuna göre, o da diğer maddeler gibi
bir algı olmalıdır.

Beyin, protein ve yağ
moleküllerinden oluşan bir hücreler yığınıdır.
Nöron (yukarıda solda) adı verilen sinir hücrelerinden
oluşmuştur. Bilinci oluşturan elbette nöronlar
değildir. Nöronların yapısını incelediğimizde
karşımıza çıkan ise atomlardır. (yukarıda sağda)
Kuşkusuz şuursuz atomların da şuur meydana getirmesi
mümkün değildir. Beyin dediğimiz et parçasında,
görüntüleri izleyecek, bilinci oluşturacak, kısacası
"ben" dediğimiz şeyi yaratabilecek bir güç yoktur.
|
Rüya ile ilgili bir örnek konuyu daha iyi açıklayacaktır.
Şimdiye kadar olan anlatımımıza uygun olarak beynimizin
içinde bir rüya seyrettiğimizi düşünelim. Rüyada hayali
bir bedenimiz olacaktır. Hayali bir kolumuz, hayali
bir gövdemiz, hayali bir gözümüz ve de hayali bir beynimiz.
Rüya sırasında bize "nerede görüyorsun?" gibi
bir soru gelse vereceğimiz cevap "beynimde görüyorum" olacaktır.
Ama ortada gerçek bir beyin yoktur. Sadece hayali bir
vücut, hayali bir kafatası ve hayali bir beyin vardır.
Rüyanızdaki görüntüyü gören irade ise, rüyadaki hayali
beyin değil, ondan daha "ötede" olan bir
varlıktır.
Rüyadaki ortamla gerçek hayat dediğimiz ortam arasında
herhangi bir fiziksel fark olmadığını biliyoruz. Öyleyse,
bize gerçek hayat dediğimiz ortamda, "nerede görüyorsun?"
sorusu sorulduğunda da üstteki örnekteki gibi "beynimde"
cevabını vermenin bir anlamı yoktur. Her iki durumda
da gören ve algılayan irade, bir et parçası niteliğindeki
beyin değildir.
Beyni analiz ettiğimizde karşımıza, diğer canlı organlarda
da bulunan protein ve yağ molekülleri gibi moleküllerden
daha farklı bir malzeme çıkmaz. Yani beyin dediğimiz
et parçasında, görüntüleri seyrederek yorumlayacak,
bilinci oluşturacak, kısacası "ben" dediğimiz şeyi yaratabilecek
bir şey yoktur.
R.L.Gregory beynin içinde görüntünün algılanması ile
ilgili insanların düştükleri bir yanılgıyı şöyle dile
getirmektedir:
Gözlerin beyinde resimler oluşturduğunu söylemeye yönelik
bir eğilim söz konusudur, fakat bundan kaçınmak gerekir.
Beyinde bir resim oluştuğu söylenirse bunu görmesi için
içte bir göz daha olması gerekir -fakat bu gözün resmini
görebilmek için bir göze daha ihtiyaç olacaktır,...
ve bu da sonsuz bir göz ve resim olması anlamına gelir.
Bu mümkün olamaz.201
Maddeden başka bir varlığı kabul etmeyen materyalistlerin
içinden çıkamadıkları asıl nokta burasıdır: Gören, gördüğünü
algılayan ve tepki veren "içteki göz" kime aittir?
Karl Pribram da bilim ve felsefe dünyasında, algıyı
hissedenin kim olduğu ile ilgili bu önemli arayışa dikkat
çekmiştir:
Yunanlılardan beri, filozoflar "makinenin içindeki
hayalet", "küçük insanın içindeki küçük insan", vb.
üzerine düşünüp durmuşlardı. Ben" -beyni kullanan varlık-
nerededir? Asıl bilmeyi gerçekleştiren kim? Assisi'li
Aziz Francis'in de söylemiş olduğu gibi: "Aradığımız
şey bakanın ne olduğudur."202
Şimdi şunu düşünün: Elinizdeki kitap, içinde oturduğunuz
oda, kısaca önünüzdeki bütün görüntüler beyninizin içinde
görülmektedir. Peki bu görüntüleri atomlar mı görüyor?
Hem de kör, sağır, bilinçsiz atomlar... Neden atomların
bir kısmı bu özellikleri kazanmış da, diğerleri kazanamamış?...
Düşünmemiz, kavramamız, hatırlamamız, sevinmemiz, üzülmemiz,
bütün bunlar bu atomların arasındaki kimyasal reaksiyonlardan
mı ibaret?
Bu soruları dikkatle düşündüğümüzde, atomlarda irade
aramanın bir anlamı olmadığını görürüz. Açıktır ki,
gören, işiten ve hisseden varlık, madde ötesinde bir
varlıktır. Bu varlık "canlı"dır ve ne madde, ne de görüntü
değildir. Bu varlık vücut görüntümüzü kullanarak önündeki
algılarla muhatap olur.
İşte bu varlık "Ruh"tur.
"Maddesel dünya" dediğimiz algılar bütünü, işte bu
ruh tarafından seyredilen bir hayaldir. Nasıl rüyamızda
sahip olduğumuz bedenimizin ve rüyamızda gördüğümüz
maddesel dünyanın bir gerçekliği yoksa, içinde yaşadığımız
evrenin ve sahip olduğumuz bedenin de maddesel bir gerçekliği
yoktur.
Gerçek olan varlık, ruhtur. Madde ise, sadece ruhun
gördüğü algılardanibarettir. Bu satırları yazan ve okuyan
akıllı varlıklar, birer atom ve molekül yığını -ve bunların
arasındaki kimyasal reaksiyonlar- değil, birer "ruh"tur.
Gerçek Mutlak Varlık
Tüm bu gerçekler, bizi çok önemli bir soruyla daha
karşı karşıya getirir: Madem maddesel dünya olarak tanıdığımız
şey gerçekte ruhumuzun gördüğü algılardan ibarettir,
o halde bu algıların kaynağı nedir?...
Bu soruya cevap verirken dikkat edilmesi gereken gerçek
şudur; maddenin kendi başına bağımsız bir varlığı yoktur.
Madde bir algı olduğuna göre, "yapay" bir şeydir. Yani
bu algının bir başka güç tarafından yapılması, daha
açık bir ifadeyle yaratılması gerekir. Hem de sürekli
olarak. Eğer sürekli bir yaratma olmazsa, madde dediğimiz
algılar da yok olur giderler. Bu, bir televizyon ekranında
görüntünün devam edebilmesi için, yayının da sürekli
devam etmesi gibidir.
Peki kim bizim ruhumuza yıldızları, dünyayı, bitkileri,
insanları, bedenimizi ve gördüğümüz diğer herşeyi sürekli
olarak seyrettirmektedir?
Çok açıktır ki, içinde yaşadığımız tüm maddesel evreni,
yani algılar bütününü yaratan ve sürekli yaratmaya devam
eden üstün bir Yaratıcı vardır. Bu Yaratıcı, bu denli
görkemli bir yaratılış sergilediğine göre de, sonsuz
bir güç ve bilgi sahibidir.
Nitekim o Yaratıcı, bize indirdiği kitap yoluyla Kendisi'ni,
evreni ve bizim neden var olduğumuzu anlatır.
O Yaratıcı Allah, kitabının ismi ise Kuran'dır.
Göklerin ve yerin, yani evrenin sabit ve kararlı olmadığı,
sadece Allah'ın yaratmasıyla varlık buldukları ve Allah
yaratmayı durdurduğunda yok olacakları bir ayette şöyle
ifade edilir:
Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval
bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun,
eğer zeval bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık
kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim'dir, bağışlayandır.
(Fatır Suresi, 41)
Girişte de belirttiğimiz gibi, insanların çoğu, Allah'ın
gücünü kavrayamadıklarından, O'nu göklerde bir yerlerde
bulunan ve dünya işlerine müdahale etmeyen bir varlık
olarak düşünürler. Bu mantığın temeli, evrenin bir maddeler
bütünü olduğu, Allah'ın ise bu maddelerin "dışında"
bir yerlerde bulunduğu şeklindedir.
Oysa, şimdiye dek incelediğimiz gibi, madde bir algıdan
ibarettir. Gerçek mutlak varlık ise Allah'tır. Yani
var olan sadece Allah'tır, O'ndan başka herşey gölge
varlıklardır. Böyle olunca da, Allah'ın madde topluluğunun
"dışında" olması gibi bir şey söz konusu olamaz. Allah
"her yerde"dir ve her yeri kaplamaktadır. Bu gerçek
Kuran'da şöyle açıklanır:
Allah... O'ndan başka ilah yoktur.
Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde
ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun
katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini
ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının
dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar.
O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır.
Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek
büyüktür. (Bakara Suresi, 255)
Allah'ın mekandan münezzeh olduğu ve heryeri çepeçevre
kuşattığı gerçeği bir başka ayette de şöyle belirtilmektedir:
Doğu da Allah'ındır, batı da. Her nereye
dönerseniz Allah'ın yüzü (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz
ki Allah kuşatandır, bilendir. (Bakara Suresi, 115)
Maddesel varlıklar birer algı olduklarına
göre Allah'ı göremezler, ama Allah, kendi yarattığı
maddeyi her şekliyle görür. Kuran'da "gözler O'nu idrak
edemez; O ise bütün gözleri idrak eder" denilerek bu
gerçek haber verilmektedir. (Enam Suresi, 103)
Yani biz Allah'ın varlığını gözlerimizle algılayamayız,
Ama Allah bizim içimizi, dışımızı, bakışlarımızı, düşüncelerimizi
tam olarak kuşatmıştır. O'nun bilgisi dışında biz tek
bir söz söyleyemeyiz, hatta tek bir nefes dahi alamayız.
|
"Hele
can boğaza gelip dayandığında, ki o sırada siz
(sadece) bakıp-durursunuz,
Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz."
(Vakıa Suresi, 83-85)
|
"Dış dünya" sandığımız algıları seyrederken, yani hayatımızı
sürerken de, bize en yakın olan varlık, herhangi bir
algı değil, Allah'ın Kendisi'dir. Kuran'da yer alan
"Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler
vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha
yakınız" ayetinin sırrı da bu gerçekte gizlidir. (Kaf
Suresi, 16) Bir insan kendi bedeninin "madde"den oluştuğunu
zannettiğinde bu önemli gerçeği kavrayamaz.Çünkü örneğin
"kendi" zannettiği yer beyniyse, dışarısı olarak kabul
ettiği yer kendisine 20-30 cm. gibi belirli bir uzaklıkta
olur. Ama madde diye bildiğin herşeyin hayal olduğunu
kavradığında, artık dışarısı, içerisi, uzak, yakın gibi
kavramlar anlamsızlaşır. Allah kendisini çepeçevre kuşatmıştır
ve ona "sonsuz yakın"dır.
Allah insanlara "sonsuz yakın" olduğunu,
"kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben
(onlara) pek yakınım..." ayeti ile de bildirir. (Bakara
Suresi, 186) Bir başka ayette geçen, "muhakkak Rabbin
insanları çepeçevre kuşatmıştır" ifadesi de yine aynı
gerçeği haber verir. (İsra Suresi, 60)
İnsan, bu anlatılanlar
doğrultusunda biraz derin düşünürse, bu hayret
verici, olağanüstü durumu kendisi de açıkça fark
eder. Yani, dünyadaki bütün olayların bir hayalden
ibaret olduğunu...
|
İnsan kendisine en yakın olan varlığın yine kendisi
olduğunu sanarak yanılır. Oysa Allah bize, kendimizden
bile daha yakındır. "Hele can boğaza gelip dayandığında,
ki o sırada siz (sadece) bakıp-durursunuz, Biz ona sizden
daha yakınız; ancak görmezsiniz." ayetiyle de bu gerçeğe
dikkat çekmiştir. (Vakıa Suresi, 83-85) Ancak ayette
de bildirildiği gibi insanlar gözleriyle görmedikleri
için bu olağanüstü gerçekten habersiz yaşarlar.
Öte yandan, bir gölge varlıktan başka bir şey olmayan
insanın, Allah'tan bağımsız bir güç ve iradeye sahip
olması da mümkün değildir. Nitekim "Sizi de, yapmakta
olduklarınızı da Allah yaratmıştır" ayeti yaşadığımız
tüm olayların Allah'ın kontrolü altında gerçekleştiğini
gösterir. (Saffat Suresi, 96) Kuran'da bu gerçek bildirilmekte
ve "... attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı..."
ayetiyle, hiçbir fiilin Allah'tan bağımsız olmadığı
vurgulanmaktadır. (Enfal Suresi, 17) İnsan gölge varlık
olduğu için atma eylemini yapan kendisi olamaz. Ancak
Allah bu gölge varlığa kendisinin attığı hissini vermektedir.
Gerçekte ise tüm fiilleri gerçekleştiren Allah'tır.
Bu durumda kişinin yaptığı işleri kendisine ait fiiller
olarak kabul etmesi, açıkça kendini aldatmasıdır.
Gerçek budur. Bir insan bunu kabullenmek istemeyebilir,
kendisini Allah'tan bağımsız bir varlık sanmaya devam
edebilir, ama bu hiçbir şeyi değiştirmez.
Sahip Olduğumuz Herşey Aslında
Hayaldir...
Açıkça görüldüğü gibi, "dış dünya"nın maddesel bir
gerçekliğe sahip olmadığı, Allah'ın sürekli ruhumuza
gösterdiği görüntüler bütünü olduğu bilimsel ve mantıksal
bir gerçektir. Ne var ki insanlar genelde "dış dünya"
kavramının içine herşeyi dahil etmezler, ya da etmek
istemezler.
Bu konuda biraz samimi ve cesur düşünecek olursanız,
evinizin, içindeki eşyalarınızın veya antikalarınızın,
yazlığınızın, yeni aldığınız arabanızın, ofisinizin,
mücevherlerinizin, bankadaki hesabınızın, gardrobunuzun,
eşinizin, çocuklarınızın, iş arkadaşlarınızın ve sahip
olduğunuz diğer şeylerin de size gösterilen bu "hayali
dış dünya"ya dahil olduğu gerçeğini fark edersiniz.
Etrafınızda gördüğünüz, duyduğunuz, kokladığınız kısacası
beş duyunuzla algıladığınız herşey bu "hayali dünya"ya
aittir; en sevdiğiniz sanatçının sesi, oturduğunuz iskemlenin
sertliği, kokusu hoşunuza giden bir parfüm, sizi ısıtan
güneş, renkleriyle göz alıcı bir çiçek, pencerenizin
dışında uçan bir kuş, denizin üzerinde hızla ilerleyen
sürat motoru, bol ürün veren bahçeniz, işinizde kullandığınız
bilgisayar ya da dünyadaki en kaliteli teknolojiye sahip
müzik setiniz...
Gerçek budur, çünkü dünya yalnızca insanı denemek için
yaratılan bir görüntüler bütünüdür. İnsanlar kısa yaşamları
boyunca aslında gerçekliği olmayan algılarla denenirler.
Bu algılar ise, özellikle süslü ve çekici gösterilir.
Bu gerçek, Kuran'da şöyle haber verilmektedir:
"Kadınlara, oğullara, kantar kantar
yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara
ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü
ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır.
Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır." (Ali
İmran Suresi, 14)
İnsanların çoğu sahip oldukları ya
da olmaya çalıştıkları malların, paraların, yığdıkları
altınların, gümüşlerin, dolarların, mücevherlerin, taşıdıkları
hesap cüzdanlarının, kredi kartlarının, kullandıkları
dolaplar dolusu kıyafetlerin, son model arabaların,
kısacası her türlü zenginliğin büyüsüyle dinlerini bir
kenara bırakır, ahireti unutur ve yalnızca dünyaya yönelirler.
"İşim var", "ideallerim var", "sorumluluklarım var",
"vaktim kısıtlı", "yetiştirmem gereken işler var", "ileride
yapacağım" diyerek, dünyanın "süslü ve çekici" yüzüne
aldanarak namaz kılmaz,mallarını fakirlere vermez, ahirette
kazanç sağlayacakları ibadetlere yönelmezler. Aksine
yalnızca dünyada kazanç sağlamaya çalışarak ömürlerini
tüketirler. "Onlar, dünya hayatından dışta olanı bilirler,
ahiretten ise gafildirler" ayetinde işte tam bu yanılgı
tarif edilir. (Rum Suresi, 7)
Kitabın bu bölümünde anlattığımız gerçek, yani herşeyin
bir görüntü olduğu gerçeği ise, bütün bu hırsları ve
bağlılıkları anlamsızlaştırması açısından çok önemlidir.
Çünkü bu gerçeğin anlaşılması, insanların sahip oldukları
ve olmaya çalıştıkları herşeyin, hırsla sahip oldukları
mülklerinin, varlıklarıyla övündükleri çocuklarının,
kendilerine en yakın sandıkları eşlerinin, arkadaşlarının,
en sevdikleri bedenlerinin, bir üstünlük olarak gördükleri
mevkilerinin, okudukları okulların, geçirdikleri tatillerin
birer hayalden ibaret olduğunu göstermektedir. Bu durumda
bunlar adına yapılan hırslar, geçirilen zamanlar, harcanan
çabalar da boşunadır.
O halde bazı insanlar sahip oldukları mal ve mülkleriyle,
"yatlarıyla, helikopterleriyle, fabrikalarıyla, holdingleriyle,
köşkleriyle, arazileriyle" sanki bunlar gerçekten
varmışçasına övündükleri zaman küçük düşmektedirler.
Yatlarıyla "kasılarak"
dolaşanlar, arkadaşlarına arabalarıyla gösteriş
yapanlar, zenginliklerini her fırsatta dile getirenler,
mevkilerinin kendilerini herkesten üstün kıldığını
zannedenler, bunlarla gösteriş yaptıklarını sananlar,
aslında bir hayal ile gösteriş yaptıklarını anladıklarında
ne duruma düşeceklerini bilmelidirler.
Bunların benzerlerini rüyalarında da sık sık görürler.
Rüyalarında da evleri, çok süratli arabaları, son derece
değerli mücevherleri, tomar tomar dolarları, yığın yığın
altın ve gümüşleri vardır. Rüyalarında da yüksek bir
mevkide bulunurlar, binlerce kişinin çalıştığı bir fabrikaları
olur, pek çok insana hükmedebilecek bir güçleri olur,
herkesin hayran kaldığı kıyafetler giyerler... Ancak
nasıl rüyada sahip oldukları ile övünmek onları komik
duruma düşürürse, aynı şekilde bu dünyada muhatap oldukları
görüntüyle övünmek de buna eşdeğerdir. Rüyalarında gördükleri
de, bu dünyada muhatap oldukları da sonuçta zihinlerindeki
birer görüntüden ibarettir.
Bunun gibi dünyada yaşadıkları olaylara gösterdikleri
tepkiler de, gerçeği anladıklarında insanları utandıracaktır.
Kendini kaybetmiş şekilde kavga edenler, bağırıp çağıranlar,
dolandırıcılık yapanlar, rüşvet alanlar, sahtekarlık
düzenleyenler, yalan söyleyenler, cimrilik yapanlar,
insanların canını yakanlar, onları dövüp sövenler, gözü
dönmüş saldırganlar, içleri makam mevki hırsı ile dolu
olanlar, haset edenler, gösteriş yapmaya çalışanlar,
kendilerini yüceltmek için uğraşanlar ve diğerleri,
bir hayal içinde bunları yaptıklarını fark ettiklerinde
rezil olacaklardır.
Bilinmelidir ki, "dünya" dediğimiz görüntüleri yaratan
Allah olduğuna göre, bu dünyadaki tüm malın gerçek sahibi
de yalnızca Allah'tır. Nitekim bu gerçek Kuran'da özellikle
vurgulanır:
Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah'ındır.
Allah, herşeyi kuşatandır. (Nisa Suresi, 126)
Aslı hayal olan hırslar uğruna dini bir kenara bırakmak
ve bunun neticesinde sonsuz yaşamı kaybetmek ise, çok
büyük bir akılsızlıktır. Dahası insana sonsuz kayıp
getirir.
Bu konuda şu nokta çok iyi anlaşılmalıdır: Karşı karşıya
olduğumuz gerçek, "tüm bu sahip olduğunuz ve hırsını
yaptığınız mallar, zenginlikler, çocuklar, eşler, arkadaşlar,
makam-mevki ileride yok olacaktır, o yüzden bir anlamı
yoktur" dememektedir. "Bu sahip olduklarınızın hiçbiri
şu anda zaten yok, hepsi yalnızca bir hayalden ibaret,
Allah'ın sizi denemek için gösterdiği birer görüntü"
demektedir. Dikkat ederseniz ikisi arasında çok büyük
bir fark vardır.
İnsan bu gerçeği şu an kabul etmek
istemese ve tüm sahip olduklarını var kabul ederek kendini
aldatsa bile, sonuçta ölümünün ardından yeniden dirildiğinde,
yani ahirette herşey çok net ortaya çıkacaktır. O gün
insanın "görüş gücü keskinleşecek" (Kaf Suresi, 22)
ve herşeyi çok daha açık fark edecektir. Ama eğer dünyadaki
yaşamını hayali amaçlar peşinde koşarak harcamışsa,
orada hiç yaşamamış olmayı dileyecek, "keşke o ölüm
kesip bitirseydi, malım bana hiçbir yarar sağlayamadı,
güç ve kudretim yok olup gitti" diyerek helak olacaktır.
(Hakka Suresi, 27-29)
Akıllı bir insana düşen ise, tüm kainatın bu en büyük
gerçeğini zaman varken burada kavramaya çalışmaktır.
Aksi halde bütün ömrünü hayaller peşinde koşmaya harcayıp
sonunda büyük bir yıkıma uğrar. Allah, dünyada hayaller
(ya da "seraplar") peşinde koşup Yaratıcımız
olan Allah'ı unutan bu insanların son durumlarını
şöyle bildirmektedir:
İnkar edenler; onların amelleri dümdüz
bir arazideki seraba benzer; susayan onu bir su sanır.
Nihayet ona ulaştığında bir şey bulamaz ve yanında Allah'ı
bulur. (Allah da) Onun hesabını tam olarak verir. Allah,
hesabı çok seri görendir. (Nur Suresi, 39)
Materyalistlerin Mantık Bozuklukları
Bu bölümün başından itibaren maddenin, materyalistlerin
iddia ettikleri gibi mutlak bir varlık olmadığı, aksine
Allah'ın yarattığı bir algılar bütününden ibaret olduğu
bilimsel olarak ortaya kondu. Materyalistler ise, bütün
felsefelerini yok eden bu açık gerçeğe karşı son derece
dogmatik bir tutumla direnmektedirler ve geçersiz karşı
mantıklar getirmektedirler.
Örneğin materyalist felsefenin 20. yüzyıldaki en büyük
savunucularından biri olan koyu Marksist George Politzer,
maddenin varlığının "büyük delili" olarak "otobüs örneği"ni
vermiştir. Politzer'e göre, maddenin bir algı olduğunu
savunan düşünürler de otoyolda otobüs gördükleri zaman
ezilmemek için kaçmaktadırlar ve bu maddenin nesnel
varlığının ispatıdır.203
Bir başka ünlü materyalist Johnson ise kendisine maddenin
bir algılar bütünü olduğu anlatıldığında, taşlara tekme
atarak onların fiziksel varlıklarını "kanıtlamaya" çalışmıştır.204
Benzer bir örnek, Politzer'in akıl hocası ve diyalektik
materyalizmin Marx'la birlikte kurucusu olan Friedrich
Engels tarafından verilmiş, Engels, "eğer yediğimiz
pastalar birer algı olsaydı, açlığımızı geçirmezlerdi"
diye yazmıştır.205
Marx, Engels, Lenin gibi ünlü materyalistlerin kitaplarında
hep bu tür örnekler ve "maddenin varlığını tokat yiyince
anlarsınız" gibi öfke dolu cümleler yer almaktadır.
Materyalistlerin tüm bu örnekleri vermelerine neden
olan kavrayış bozukluğu ise, "madde bir algıdır" açıklamasını,
"madde bir ışık oyunudur" şeklinde anlamalarıdır. Algı
kavramının yalnızca görmeyle sınırlı olduğunu, dokunma
gibi algıların ise nesnel karşılığı bulunduğunu sanmaktadırlar.
Otobüsün insana çarpması üzerine de, "bakın çarpıyor,
demek ki bir algı değil" demektedirler. Anlamakta zorluk
çektikleri nokta, otobüs çarpması sırasında yaşanan
sertlik, darbe ve acı gibi bütün algıların da yalnızca
zihinde oluştuklarıdır.
Rüya Örneği
Bu gerçeği en iyi anlatan örnek rüyalardır. İnsan,
rüyasında çok gerçekçi olaylar yaşayabilmektedir. Merdivenden
yuvarlanıp bacağını kırabilmekte, ciddi bir trafik kazası
geçirebilmekte, bir otobüsün altında kalabilmekte, acıktığında
bir pasta yiyip doyabilmektedir. Günlük yaşamda rastlanan
olayların benzerleri rüyada da aynı inandırıcılıkla,
aynı hislerle yaşanmaktadır.
Rüyasında kendisine otobüs çarptığını gören kişi yine
rüyasında, kaza yaptıktan sonra gözünü hastanede açabilir;
sakat kaldığını anlar ama aslında bu bir rüyadır. Yine
rüyasında; bir trafik kazasının ardından öldüğünü, ölüm
meleklerinin canını aldığını, ahiret hayatının başladığını
görebilir. (Bu olay, rüya gibi bir algı olan gerçek
dünya hayatında da aynı şekilde yaşanır.)
|
RÜYADAKİ
DÜNYA
Sizin
için madde, elle tutulan, gözle görülen şeydir.
Oysa rüyada da "elinizle tutar, gözünüzle görürsünüz",
ama gerçekte ne eliniz vardır, ne gözünüz, ne
de görülüp-tutulacak bir şey. Bütün bunları beynin
dışında sağlayan hiçbir maddi gerçeklik yoktur.
Açıkça aldanırsınız.
Peki gerçek yaşamla
rüyayı ayıran nedir? Sonuçta her iki yaşantı da
beynin içinde oluşmaktadır. Rüya sırasında gerçek
olmayan bir dünyada rahatlıkla yaşayabiliyorsak,
aynı şey pekala içinde bulunduğumuz dünya için
de geçerlidir. Rüyadan uyandığımızda gerçek yaşantı
dediğimiz daha uzun bir rüyaya başladığımızı düşünmemize
engel hiçbir mantıklı gerekçe yoktur. Rüyayı hayal,
dünyayı gerçek saymamızın nedeni, sadece alışkanlıklarımız
ve ön yargılarımızdır. Ve bu durum, bir gün, şu
anda yaşadığımızı sandığımız dünya hayatından
rüyadan uyandırıldığımız gibi uyandırılabileceğimizi
gösterir.
|
Rüyasında yaşadığı tüm bu olayların görüntülerini,
seslerini, sertlik hissini, acıyı, ışığı, renkleri,
her türlü hissi gayet berrak bir şekilde duyumsamaktadır.
Rüyada muhatap olduğu algıların tümü gerçek yaşamdaki
kadar doğaldır. Rüyasında yediği bir pasta algılardan
ibaret olmasına rağmen karnını doyurur. Çünkü doymak
da bir algıdır. Oysa ki, gerçekte o anda kişi yatakta
uzanmış durumdadır. Ortada ne merdiven, ne trafik, ne
otobüs, ne pasta bulunmaktadır. Rüyadaki kişi, dış dünyada
karşılıkları bulunmayan algı ve hisleri yaşamakta ve
görmektedir. Rüyada, "dış dünya"da hiçbir maddi karşılığı
bulunmayan olayların yaşanıyor, görülüyor, hissediliyor
olması, "dış dünya"nın tamamen algılardan oluştuğunu
çok net biçimde ortaya koymaktadır.
Materyalist felsefeyi benimseyenler, özellikle de Marksistler,
kendilerine bu gerçek, yani maddenin aslı anlatıldığında
öfkelenmektedirler. Marx'ın, Engels'in, Lenin'in bu
konudaki yüzeysel ve cahilce mantıklarından örnekler
vermekte, ateşli açıklamalar yapmaktadırlar.
Oysa bu kişiler aynı açıklamaları rüyalarında da yapabildiklerini
düşünmelidirler: Rüyalarında da Das Kapital'i okumakta,
mitinglere katılmakta, polisle çatışmaya girmektedirler,
başlarına taş isabet etmekte ve hatta bu yaranın sızısını
hissetmektedirler. Rüyalarında kendilerine sorulduğunda,
o an gördükleri şeyleri de "mutlak madde" sanmaktadırlar.
Tıpkı uyanıkken gördükleri şeyleri de "mutlak madde"
sandıkları gibi. Ama, ister rüyada olsun, ister günlük
yaşamda olsun, gördüklerinin, yaşadıklarının, hissettiklerinin
hepsi birer algıdır.
Sinirleri Paralel Bağlama Örneği
Politzer'in trafik kazası örneğini ele alalım: Bu kazada,
otobüsün altında ezilen kişinin beş duyu organından
beynine giden sinirler, bir başka insanın, örneğin George
Politzer'in beynine paralel bir bağlantıyla bağlansa,
kazadaki kişiye otobüs çarptığı anda, o sırada evinde
oturmakta olan Politzer'e de otobüs çarpacaktır. Daha
doğrusu, kaza geçiren adamın yaşadığı hislerin tamamını,
bir müzik teybine bağlanan iki ayrı kolondan aynı şarkının
dinlenmesine benzer biçimde, Politzer de yaşamaya başlayacaktır.
Politzer de evinde oturduğu halde otobüsün fren sesini,
otobüsün vücuduna değmesini, kırık kol ve akan kan görüntülerini,
kırık ağrılarını, ameliyathaneye sokuluşunun görüntülerini,
alçının sertliğini, kolunun güçsüzlüğünü hissedecek,
görecek ve yaşayacaktır.
Kazadaki adamın sinirleri kaç kişiye bağlansa bunların
hepsi, aynı Politzer gibi, kazayı başından sonuna kadar
yaşayacaktır. Kazadaki adam komaya girse, hepsi komaya
girecektir. Hatta, söz konusu trafik kazasına ait algıların
tümü bir alete kaydedilse ve bu algılar sürekli başa
alınarak bir başka kişiye verilse, bu kişiye de defalarca
otobüs çarpacaktır.
Peki o halde, hangisine çarpan otobüs gerçektir? Materyalist
felsefenin bu soruya verebileceği çelişkisiz bir cevap
yoktur. Doğru cevap, trafik kazasını hepsinin kendi
zihinlerinde tüm ayrıntılarıyla yaşadığıdır.
Pasta ve taşa tekme atma örnekleri için de durum aynıdır.
Pasta yiyince karnında pastanın şişliğini ve tokluğunu
hisseden Engels'in duyu organlarına ait sinirler paralel
olarak ikinci bir kişinin beynine bağlansa, Engels pasta
yediği ve doyduğu anda o kişi de pasta yiyecek ve doyacaktır.
Taşa tekme atınca ayağı acıyan materyalist Johnson'ın
sinirleri paralel olarak bir başka kişiye bağlansa,
bu kişi de taşa vuracak ve canı acıyacaktır.
Peki hangi pasta ve hangi taş gerçektir? Materyalist
felsefe, buna da çelişkisiz bir cevap veremez. Doğru
ve çelişkisiz cevap şudur: Hem Engels hem diğer kişi
pastayı kendi zihinlerinde yiyip doymuşlardır. Hem Johnson
hem ikinci kişi, taşa tekme atış anını kendi zihinlerinde
tüm detaylarıyla yaşamışlardır.
Yukarıda Politzer'le ilgili olarak verdiğimiz örnekte
şöyle bir değişiklik yapalım; evinde oturan Politzer'in
sinirlerini otobüsün çarptığı adamın beynine, otobüsün
çarptığı adamın sinirlerini de Politzer'in beynine bağlayalım.
Bu durumda ise, Politzer aslında evinde oturduğu halde
kendisine otobüs çarptığını zannedecek, otobüsün çarptığı
adam ise kazanın tüm şiddetine rağmen, bunu asla fark
edemeyecek, çünkü kendisinin evde oturduğunu düşünecektir.
Bu mantık pasta ve taşa tekme atma örnekleri için de
düşünülebilir.
Görüldüğü gibi insanın algılarını aşması ve dışarı
çıkması mümkün değildir. Bu durumda bir insanın ruhuna,
bedeni ve hiçbir maddi varlığı olmadığı halde, ortada
maddesel bir ortam da olmamasına karşın herşey seyrettirilebilecektir.
Öyle ki kişinin bunu anlaması mümkün değildir, hatta
izlettirilen üç boyutlu mükemmel görüntüleri gerçek
zannedip, varlığından da son derece emin olacaktır.
Çünkü her insan duyu organlarına hissettirilen algılara
bağımlıdır.
İngiliz felsefeci David Hume bu gerçek üzerindeki düşüncelerini
şöyle ifade etmiştir:
Çok samimi olarak, kendim dediğim şeye dahil olduğum
zaman ben sıcak ya da soğuğa, ışık ya da gölgeye, aşk
ya da nefrete, acı ya da lezzete dair özel bir algıya
ya da başka bir şeye daima rastlarım. Ben bir algı olmaksızın
herhangi bir zamanda kendimi asla yakalayamam ve asla
algıdan başka bir şeyi gözleyemem.206
Algıların Beyinde Oluştuğu Felsefe
Değil, Bilimsel Gerçektir
Materyalistler, burada anlattıklarımızın felsefi bir
görüş olduğunu iddia etmektedirler. Oysa ki bizim "dış
dünya" dediğimiz şeyin bir algılar bütünü olduğu, bir
felsefe değil, bilimsel bir gerçektir. Görüntünün ve
hislerin beyinde nasıl oluştuğu, bütün tıp fakültelerinde
detaylı biçimde okutulmaktadır. Başta modern fizik olmak
üzere 20. yüzyıl biliminin ortaya koyduğu gerçekler,
maddenin somut bir gerçekliğe sahip olmadığını, herkesin
bir anlamda "beynindeki ekran"ı izlediğini açıkça göstermektedir.
Bunu, ister ateist olsun, ister budist olsun, ister
başka bir görüşe ya da düşünceye sahip olsun, bilime
inanan herkes kabul etmek zorundadır. Bir materyalist
kendince Allah'ın varlığını inkar edebilir ama bu bilimsel
gerçeği inkar edemez.
Yaşadıkları devirlerin bilim anlayışı ve bilimsel imkanları
yetersiz dahi olsa, Karl Marx, Friedrich Engels, Georges
Politzer ve diğerlerinin bu kadar kolay ve açık bir
gerçeği kavrayamamaları, yine de şaşırtıcıdır. Ama günümüzde
bilimin ve teknolojinin imkanları son derece gelişmiştir
ve bu imkanlar zaten çok açık olan bu gerçeğin kavranmasını
daha da kolaylaştırmaktadır. Materyalistler ise, hem
kısmen de olsa bu konuyu kavramanın, hem de bu konunun
kendi felsefelerini ne kadar kesin bir biçimde çökerttiğini
fark etmenin verdiği büyük bir korku içindedirler.
Materyalistlerin Büyük Korkusu
Materyalist yazar Rennan
Pekünlü, "evrim teorisi önemli değil, asıl tehlike
bu konu" diyor. Çünkü bu konuyla birlikte inandığı
yegane kavram olan maddenin yok olduğunun farkında...
|
Türkiye'deki materyalist çevrelerden, elinizdeki kitapta
anlatılan bu konuya, yani maddenin bir algı olduğu gerçeğine
bir süre için belirgin bir tepki gelmedi. Bu ise, bizde,
bu konunun yeterince açıklanmadığı ve daha detaylı bir
anlatıma geçilmesi gerektiği yönünde bir izlenim doğurmuştu.
Ancak kısa bir süre sonra materyalistlerin gerçekte
bu konunun gündeme getirilmesinden çok büyük bir rahatsızlık
duydukları, hatta bundan büyük bir korkuya kapıldıkları
açık bir biçimde ortaya çıktı.
Materyalistler yaşadıkları bu korku ve paniği, bir
süredir kendi yayın organlarında, konferanslarında,
panellerinde yüksek sesle ifade ediyorlar. Kullandıkları
endişeli ve ümitsiz üsluba bakıldığında, ciddi bir fikri
kriz içinde girdikleri anlaşılıyor. Felsefelerinin sözde
temeli olan evrim teorisinin bilimsel yönden çökertilmesiyle
zaten ciddi bir şok yaşamaya başlamışlardı. Ancak, şimdi
Darwinizm'den çok daha önemli bir dayanaklarını, bizzat
maddenin kendisini kaybetmeye başladıklarını anladılar
ve çok daha büyük bir şok içindeler. Bu konunun, kendileri
açısından "en büyük tehlike" olduğundan, kendi "kültürel
dokularını tamamen yıktığından" söz ediyorlar.
Türkiye'deki materyalist çevrelerin yaşadıkları bu
endişe ve paniği en açık biçimde ifade edenlerden birisi,
materyalizmi savunmayı görev edinmiş bulunan Bilim ve
Ütopya dergisinin yazarı ve aynı zamanda bir öğretim
üyesi olan Rennan Pekünlü oldu. Pekünlü, gerek söz konusu
dergide yazdığı yazılarda, gerekse söz aldığı birtakım
panellerde, Evrim Aldatmacası kitabını bir numaralı
"tehlike" olarak gösterdi. Pekünlü'yü en çok endişelendiren
konu ise, kitabın Darwinizm'i geçersiz kılan bölümlerinin
de ötesinde, asıl olarak şu anda okumakta olduğunuz
kısımdı. Okurlarına ve (oldukça az sayıdaki) dinleyenlerine
"sakın kendinizi idealizmin bu telkinlerine kaptırmayın,
materyalizme olan sadakatinizi koruyun" mesajları veren
Pekünlü, kendisine dayanak olarak Rusya'daki kanlı komünist
devriminin lideri Vladimir I. Lenin'i bulmuştu. Lenin'in
bir asır önce yazdığı Materyalizm ve Ampiryokritisizm
isimli kitabı okumayı herkese öğütleyen Pekünlü'nün
yaptığı tek şey ise, yine Lenin'e ait olan "sakın bu
konuyu düşünmeyin, yoksa materyalizmi kaybedersiniz
ve kendinizi dine kaptırırsınız" şeklindeki uyarıları
tekrarlamak oldu. Pekünlü, söz konusu materyalist yayın
organında yazdığı bir makalede, Lenin'den şu satırları
aktarıyordu:
Duyularımızla algıladığımız nesnel gerçekliği bir kere
yadsıdın mı, kuşkuculuğa (agnostisizm) ve öznelciliğe
(subjektivizme) kayacağından, fideizme (dini inanca)
karşı kullanacağın tüm silahları yitirirsin; bu da fideizmin
istediği şeydir. Parmağını kaptırdın mı, önce kolun
sonra tüm benliğin gider. Duyuları nesnel dünyanın bir
görüntüsü olarak değil de, özel bir öğe olarak aldığında,
diğer bir deyişle materyalizmden ödün verdiğinde, benliğini
fideizme kaptırırsın. Sonra duyular hiç kimsenin duyuları
olur, us hiç kimsenin usu, ruh hiç kimsenin ruhu, istenç
hiç kimsenin istenci olur.207
Şüphesiz, yerde ve gökte
Allah'a hiç bir şey gizli kalmaz.(Al-i İmran Suresi
5)
|
Bu satırlar, Lenin'in büyük bir korkuyla fark ettiği
ve hem kendi kafasından hem de "yoldaş"larının kafalarından
silmek istediği gerçeğin, günümüzün materyalistlerini
de aynı biçimde tedirgin ettiğini göstermektedir. Ama
Pekünlü ve diğer materyalistler Lenin'den daha da büyük
bir tedirginlik içindedirler; çünkü bu gerçeğin bundan
100 yıl öncesine göre çok daha açık, kesin ve güçlü
bir biçimde ortaya konduğunun farkındadırlar. Bu konu,
tüm dünya tarihinde ilk kez bu kadar karşı konulamaz
bir biçimde anlatılmaktadır.
Ama yine de birçok materyalist bilim adamının "maddenin
bir hayalden ibaret olduğu" gerçeğini son derece yüzeysel
bir bakış açısıyla değerlendirdiği fark edilmektedir.
Çünkü burada anlatılan konu bir insanın hayatında karşılaşabileceği
en önemli, en heyecan verici konulardan biridir. Bu
derece çarpıcı bir konu ile daha önce yüzyüze gelmiş
olmaları mümkün değildir. Buna rağmen söz konusu bilim
adamlarının gösterdikleri tepkiler, ya da konuşma ve
yazılarındaki üslup, son derece sığ ve yüzeysel bir
kavrayışa sahip olduklarını ele vermektedir.

Pencereden
dışarıdaki manzaraya bakan bir insan, gerçekte,
dışarıdaki değil, beynindeki manzaraya ait görüntüyü
seyreder.
İnsanın gözüne
ulaşan ışık, gözdeki hücreler tarafından elektrik
sinyaline dönüştürülerek, beynin arkasındaki
görme merkezine gelir. Ve beynimizin içindeki
"bir şuur", beyne gelen elektrik sinyallerini
manzara olarak algılar.
|
Öyle ki bazı materyalistlerin burada anlatılanlara
gösterdikleri tepkiler, materyalizme olan körü körüne
bağlılıklarının onlarda bir tür mantıksal tahribat oluşturduğunu
ve bu nedenle konuyu anlamaktan çok uzak olduklarını
göstermiştir. Örneğin yine bir Bilim ve Ütopya yazarı
ve öğretim üyesi olan Alaettin Şenel, aynı Rennan Pekünlü
gibi "Darwinizm'in çökertilmesi bir yana, asıl tehlike
bu konu" mesajları vermiş, kendi felsefesinin bir dayanağı
olmadığını hissettiği için de, "öyleyse siz anlattıklarınızı
ispatlayın" anlamına gelen isteklerde bulunmuştur. Ancak
asıl ilginç nokta, söz konusu yazarın, tehlike olarak
gördüğü gerçeği bir türlü kavrayamadığını gösteren satırlar
yazmış olmasıdır.
Örneğin Şenel, tamamen bu konuyu ele aldığı bir makalesinde,
dış dünyanın beynin içinde görüntü olarak algılandığını
kabul etmiştir. Ama görüntülerin maddi karşılığı bulunan
ve bulunmayan görüntüler olarak ikiye ayrıldığını söyleyerek,
dış dünya ile ilgili görüntülerin maddi karşılığı bulunduğunu
öne sürmüştür. Bu iddiasını desteklemek için de bir
"telefon örneği" vermiştir. Kısaca, "beynimdeki görüntülerin
dış dünyada karşılığı olup olmadığını bilmiyorum, ama
aynı şey telefonla konuşma yaptığımda da geçerlidir;
telefonla konuşurken karşımdaki kişiyi göremem, fakat
sonradan yüzyüze konuşurken bu konuşmayı doğrulatabilirim"
diye yazmıştır.208
Söz konusu yazar, bu benzetmeyle şunu kastetmektedir:
"Eğer algılarımızdan kuşkulanırsak, maddenin aslına
bakıp gerçeği kontrol edebiliriz." Oysa bu çok açık
bir yanılgıdır, çünkü bizim maddenin aslına ulaşmamız
kesinlikle mümkün değildir. Hiçbir zaman zihnimizin
dışına çıkıp "dışarıda" ne olduğunu bilemeyiz. Telefondaki
sesin karşılığı olup olmadığı telefondaki kişiye doğrulatılabilir.
Ama bu doğrulatma da tamamen zihinde yaşanan bir hayalden
ibarettir.
Nitekim bu kişiler aynı olayları rüyalarında da yaşarlar.
Örneğin, Şenel rüyasında da telefonla konuştuğunu, ardından
bunu konuştuğu kişiye onaylattığını görebilir. Veya
Pekünlü rüyasında da "büyük bir tehlike"yle karşı karşıya
olduğunu hissedip, karşısındaki insanlara Lenin'in asırlık
eserlerini tavsiye edebilir. Ama, söz konusu materyalistler
ne yaparlarsa yapsınlar yaşadıkları olayların, konuştukları
kişilerin birer algıdan ibaret olduğu gerçeğini inkar
edemezler.
O halde beyindeki görüntülerin karşılığı olup olmadığı
kime doğrulatılacaktır? Yine beyinde oluşan gölge varlıklara
mı? Kuşkusuz materyalistlerin beynin dışına ait bilgi
sağlayabilecek, doğrulama yapabilecek bir bilgi kaynağı
bulması mümkün değildir.
Her türlü algının beyinde oluştuğunu kabul etmek, ama
istendiğinde bunun "dışına" çıkılıp algıların gerçek
dış dünyaya doğrulatılabileceğini sanmak ise, aslında
bir insanın anlayış düzeyinin sınırlı olduğunu, bozuk
bir mantık örgüsü içinde düşündüğünü gösterir.
Oysa burada anlatılan gerçek, normal anlayış düzeyine
ve mantık örgüsüne sahip bir insan tarafından hemen
rahatlıkla anlaşılabilecek bir konudur. Ön yargısız
her insan, bu anlatılanlar doğrultusunda, dış dünyanın
varlığını duyu organları aracılığıyla test edemeyeceğini
anlar. Ancak görüldüğü kadarıyla materyalizme olan körü
körüne bağlılık, insanların akıl yürütme yeteneklerini
bozmaktadır. Bu yüzden günümüzdeki materyalistler de,
maddenin varlığını taşlara tekme atarak ya da pasta
yiyerek "ispatlamaya" çalışan akıl hocaları gibi, ciddi
mantık bozuklukları göstermektedirler.
Bunun aslında şaşırtıcı bir durum da
olmadığını belirtmek gerekir. Çünkü akledememek, yani
dünyayı ve olayları düzgün bir mantık örgüsü içinde
yorumlayamamak, inkarcıların ortak vasfıdır. Allah,
Kuran'da inkarcıların "akıl erdiremeyen bir topluluk"
olduklarını özellikle belirtmektedir. (Maide Suresi,
58)
Materyalistler Tarihin En Büyük
Tuzağına Düşmüşlerdir
Türkiye'deki materyalist çevrelerde baş gösteren ve
burada sadece bir kaç belirtisine değindiğimiz panik
atmosferi, aslında materyalistlerin tarih boyunca karşılaşmadıkları
kadar büyük bir hezimetle yüzyüze olduklarını göstermektedir.
Maddenin bir algıdan ibaret olduğu gerçeği, modern bilim
tarafından ispat edilmiştir ve dahası çok açık, kesin
ve güçlü bir biçimde ortaya konmaktadır. Materyalistler
körü körüne inandıkları, bel bağladıkları, güvendikleri
maddesel dünyanın, içindeki herşeyle birlikte tamamen
yok olduğunu görmekte ve buna karşı hiçbir şey yapamamaktadırlar.
İnsanlık tarihi boyunca materyalist düşünce hep var
oldu ve bu kişiler kendilerinden ve savundukları felsefeden
çok emin bir şekilde, kendilerini yaratmış olan Allah'a
baş kaldırdılar. Ortaya attıkları senaryoya göre madde
ezeli ve ebediydi ve tüm bunların bir Yaratıcı'sı olamazdı.
Yalnızca kibirlerinden dolayı, Allah'ı reddederlerken
var zannettikleri maddenin ardına sığındılar. Bu felsefeden
öylesine eminlerdi ki, hiçbir zaman bunun aksini ispatlayacak
bir açıklama getirilemeyeceğini düşünüyorlardı.
İşte bu yüzden, maddenin aslı ile ilgili olarak bu
kitapta anlatılan gerçekler bu kişileri büyük bir şaşkınlığa
düşürmüştür. Çünkü burada anlatılanlar felsefelerini
temelden yıkıp atmış, üzerinde tartışmaya dahi imkan
bırakmamıştır. Tüm düşüncelerini, hayatlarını, kibirlerini
ve inkarlarını üzerine bina ettikleri madde, ellerinden
bir çırpıda uçup gitmiştir. Madde yoktur ki maddecilik
olsun.
Allah'ın bir sıfatı, inkarcılara tuzak
kurmasıdır. "...onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah
da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen
kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır"
ayetiyle bu gerçek bildirilir. (Enfal Suresi, 30)
İşte Allah, maddeyi var zannettirerek materyalistleri
tuzağa düşürmüş ve tarihte benzeri görülmemiş şekilde
küçültmüştür. Mallarını, mülklerini, mevkilerini, ünvanlarını,
içinde bulundukları toplumu, tüm dünyayı ve aslında
birer hayalden ibaret olan herşeyi var sanmışlar, üstelik
bunlara güvenerek Allah'a karşı büyüklenmişlerdir. Böbürlenerek
Allah'a isyan etmiş ve inkarda ileri gitmişlerdir. Bunları
yaparken de güç aldıkları tek şey madde olmuştur. Ama
öyle bir anlayış eksikliği içine düşmüşlerdir ki, Allah'ın
kendilerini çepeçevre sarıp kuşattığını hiç düşünmemişlerdir.
Allah inkarcıların anlayışsızlıkları sonucunda düşecekleri
durumu Kuran'da şöyle haber vermiştir:
Yoksa hileli-bir düzen mi kurmak istiyorlar?
Fakat (asıl) o inkar edenler hileli-düzene düşecek olanlardır.
(Tur Suresi, 42)
Bu, belki de tarihin gördüğü en büyük yenilgidir.
Materyalistler kendilerince büyüklenirken, aslında
büyük bir oyuna gelmişler, Allah'a karşı çirkin bir
cesaret göstererek açtıkları savaşta kesin olarak yenilmişlerdir. "Böylece
Biz, her ülkenin önde gelenlerini -orada hileli-düzenler
kursunlar diye- oranın suçlu günahkarları kıldık. Oysa
onlar, hileli-düzeni ancak kendilerine kurarlar da
bunun şuuruna varmazlar" (Enam Suresi, 123) ayeti
Yaratıcımız olan Allah'a baş kaldıran bu gibi inkarcıların
nasıl bir şuursuzluk içinde olduklarını ve nasıl bir
sonla karşılaşacaklarını en açık şekilde haber verir.
Bir başka ayette ise bu gerçek şöyle vurgulanır:
(Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar.
Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda
değiller. (Bakara Suresi, 9)
İnkarcılar kendilerince tuzak kurmaya kalkışırlarken
ayetteki "şuuruna varmazlar" ifadesiyle açıklandığı
gibi, çok önemli bir gerçeği fark edememişlerdir: Yaşadıkları
tüm olayların onlara algılatılan birer hayal olduğu
ve işledikleri her fiil gibi, kurdukları tuzakların
da zihinlerinde oluşan bir görüntüden ibaret olduğu
gerçeğini... Bu kavrayışsızlıkları sebebiyle de, Allah
ile yalnız olduklarını unutarak kendi kendilerini hileli
bir düzene düşürmüşlerdir.
Her dönemde olduğu gibi bu dönemde
de Allah inkarcıların tüm hileli düzenlerini temelinden
yıkacak bir gerçekle onları yüzyüze getirmiştir. Allah
"...hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır"
ayetiyle, bu düzenlerin daha ilk kuruldukları anda sonuçlarının
yıkım olacağını da haber vermiştir. (Nisa Suresi, 76)
Ve müminleri de "...onların hileli düzenleri size hiçbir
zarar veremez" ayetiyle müjdelemiştir. (Al-i İmran Suresi,
120)
Allah bir başka ayetinde, "inkar
edenlerin işleri bir seraba benzer, susayan onu bir
su sanır, elini uzatır fakat yanında bir şey bulmayıverir"
diye haber verir. (Nur Suresi, 39) Materyalizm
de bu ayette işaret edildiği gibi, isyan edenler için
bir "serap" oluşturur; ona güvenerek ellerini uzattıklarında,
herşeyin bir hayalden ibaret olduğunu anlarlar. Allah
onları böyle bir serapla kandırmış, bütün bu algılar
bütününü var gibi göstermiştir. "Koskoca" insanlar,
profesörler, astronomlar, biyologlar, fizikçiler, ünvanları,
mevkileri her ne olursa olsun maddeyi kendilerine ilah
edinmeleri sebebiyle bu oyuna gelmişler, birer çocuk
gibi aldanmış ve küçük düşmüşlerdir. Bir algılar bütününü
mutlak sanarak onun üzerine felsefelerini, ideolojilerini
kurmuşlar, hakkında ciddi tartışmalara girmişler, sözde
"entellektüel" anlatımlar kullanmışlardır. Tüm bunlardan
dolayı da kendilerini çok akıllı saymışlar, evrenin
gerçeği hakkında fikir yürütebileceklerini düşünmüşler
ve en önemlisi kendi sınırlı akıllarıyla Allah'ı yorumlayabileceklerini
sanmışlardır. Allah, onların içine düştükleri bu durumu
bir ayetinde şöyle bildirir:
Onlar (inanmayanlar) bir düzen kurdular.
Allah da (buna karşılık) bir düzen kurdu. Allah, düzen
kurucuların en hayırlısıdır. (Al-i İmran Suresi 54)
Dünyada bazı tuzaklardan kurtulmak
mümkün olabilir; ancak Allah'ın inkar edenlere kurduğu
bu tuzak öyle sağlamdır ki, asla bir kurtuluş imkanları
kalmamıştır. Ne yaparlarsa yapsınlar, kime başvururlarsa
vursunlar, kendilerini kurtaracak, Allah'tan başka bir
yardımcı bulmaları da mümkün değildir. Allah'ın Kuran'da
haber verdiği gibi, "...kendileri için Allah'tan başka
bir (vekil) koruyucu dost ve yardımcı bulamayacaklardır."
(Nisa Suresi, 173)
Materyalistler böyle bir tuzağa düşeceklerini hiç beklemiyorlardı.
20. yüzyılın bütün imkanları ellerindeyken rahatça inkarda
diretebileceklerini ve insanları da inkara sürükleyebileceklerini
sanıyorlardı. Allah inkarcıların tarih boyunca taşıdıkları
bu zihniyeti ve uğradıkları sonu Kuran'da şöyle haber
vermiştir:
Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de
onların farkında olmadığı bir düzen kurduk. Artık sen,
onların kurdukları hileli düzenin uğradığı sona bir
bak; biz, onları ve kavimlerini topluca yok ettik. (Neml
Suresi, 50-51)
Ayetlerde anlatılan gerçeğin bir anlamı da şudur: Materyalistlere
sahip oldukları herşeyin bir hayalden ibaret olduğu
açıklanmış, yani ellerindeki herşey topluca yok edilmiştir.
Ve onlar, var zannettikleri mallarının, fabrikalarının,
altınlarının, dolarlarının, çocuklarının, eşlerinin,
dostlarının, makam ve mevkilerinin, hatta kendi bedenlerinin
ellerinin arasından kayıp gittiğine şahitlik ederken,
bir anlamda "yok olmuşlardır". Madde olmaktan çıkmış
artık birer ruh haline gelmişlerdir.
Kuşkusuz bu gerçeğin farkına varmak materyalistler
için olabilecek en dehşet verici olaydır. Çünkü sahip
oldukları herşeyin bir hayalden ibaret olması, kendi
tabirleri ile onlar için henüz dünyadayken, "ölmeden
bir ölüm" hükmündedir.
Bu gerçekle birlikte, bir Allah, bir de kendileri kalmıştır.
Nitekim Allah, "kendisini tek
olarak (ve yapayalnız) yarattığım (şu adam)ı Bana bırak"
ayetiyle, her insanın Kendi katında aslında yapayalnız
olduğu gerçeğine dikkat çekmiştir. (Müddessir Suresi,
11) Bu olağanüstü gerçek daha pek çok ayetle
haber verilmiştir:
Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız
gibi (bugün de) 'teker teker, yapayalnız ve yalın (bir
tarzda)' bize geldiniz ve size lütfettiklerimizi arkanızda
bıraktınız... (Enam Suresi, 94)
Ve onların hepsi, kıyamet günü O'na,
'yapayalnız, tek başlarına' geleceklerdir. (Meryem Suresi,
95)
Bu ayetlerde anlatılan gerçeğin bir manası da şudur:
Maddeyi ilah edinenler, Allah'tan gelmiş ve yine O'na
dönmüşlerdir. İsteseler de, istemeseler de Allah'a teslim
olmuşlardır. Şimdi hesap gününü beklemektedirler ve
o gün hepsi tek tek sorguya çekileceklerdir. Her ne
kadar anlamak istemeseler de...
Sonuç
Buraya kadar anlattığımız konu, yaşamınız boyunca
size anlatılmış en büyük gerçeklerden biridir. Çünkü
gördüğümüz ve maddesel dünya dediğimiz her şeyin aslında
zihnimizde olduğunu, maddesel dünyanın dışarıda var
olan aslına ise hiç bir zaman doğrudan ulaşamadığımızı
ispatlayan bu konu, Allah'ın varlığının ve yaratışının
kavranmasının, O'nun yegane mutlak varlık olduğunun
anlaşılmasının önemli bir anahtarıdır.
Bu konuyu anlayan insan, dünyanın, insanların çoğunun
sandığı gibi bir yer olmadığını fark eder. Dünya, caddelerde
amaçsızca dolaşanların, meyhanelerde kavga edenlerin,
lüks kafelerde birbirlerine gösteriş yapanların, mallarıyla
övünenlerin, hayatlarını boş amaçlara adayanların sandığı
gibi gerçekte var olan, mutlak bir yer değildir. Sadece
bir algılar bütünü, bir hayaldir. Saydığımız insanların
hepsi de, bu algıları zihinlerinin içinde seyreden birer
görüntüdürler ama bunun bilincinde değildirler.
Bu konu çok önemlidir ve Allah'ı inkar eden materyalist
felsefeyi en temelinden çökertir. Marx, Engels, Lenin
gibi materyalistlerin bu konuyu duyduklarında paniğe
kapılmaları, öfkelenmeleri, yandaşlarını "sakın düşünmeyin"
diye uyarmaları bu yüzdendir. Aslında bu kişiler, algıların
beyinde oluştuğu gerçeğini bile kavrayamayacak kadar
büyük bir akli zaafiyet içindedirler. Beyinlerinin içinde
seyrettikleri dünyayı "dış dünya" sanmakta, bunun aksini
gösteren apaçık delilleri ise bir türlü anlayamamaktadırlar.
Bu gaflet, Allah'ın inkarcılara vermiş
olduğu akıl eksikliğinin bir sonucudur. Çünkü Kuran'da
bildirildiğine göre, inkarcıların "kalpleri vardır bununla
kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler,
kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar
gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil
olanlardır." (Araf Suresi, 179)
Bu noktanın daha ötesini, kendi samimi düşüncenizi
kullanarak da bulabilirsiniz. Bunun için, dikkatinizi
toplayarak konsantre olmanız, etrafınızdaki cisimleri
nasıl gördüğünüz ve onlara nasıl dokunduğunuz hakkında
düşünmeniz gerekir. Eğer dikkatlice düşünürseniz, gören,
işiten, dokunan, düşünen ve şu anda bu kitabı okuyan
akıllı varlığın, sadece bir ruh olduğunu ve sanki bir
tür perde üzerinde "madde" denen algıları seyrettiğini
hissedebilirsiniz. Bunu kavrayan insan, insanlığın büyük
bölümünü aldatan maddi dünya boyutundan uzaklaşıp, gerçek
varlık boyutuna girmiş olur.
Sözünü ettiğimiz gerçek, tarih boyunca bazı dindarlar
ya da felsefeciler tarafından anlaşılmıştır. İmam Rabbani,
Muhyiddin Arabi, Mevlana Cami gibi İslam alimleri bu
gerçeği Kuran'ın işaretleriyle ve akıl yoluyla bulmuşlardır.
George Berkeley gibi bazı Batılı felsefeciler de aynı
gerçeği akıl yoluyla kavramışlardır. İmam Rabbani, tüm
maddesel evrenin bir "hayal ve vehim (algı)" olduğunu
ve tek mutlak varlığın da Allah olduğunu Mektubat'ında
şöyle anlatmıştır:
Allah... yarattığı varlıkların vücutlarını yokluktan
başka bir şey yapmadı... Tüm bunları, his ve vehim (algı)
derecesinde yarattı... Alemin varlığı his ve vehim derecesinde
olup, maddi derecede değildir... Gerçek manada dışarıda
(dış dünyada) Yüce Zat'tan (Allah'tan) başkası yoktur.
(İfadeler Türkçeleştirilerek alınmıştır.)209
İmam Rabbani insanın muhatap olduğu tüm görüntülerin
birer hayalden ibaret olduğunu, "dışarıda" bir aslının
bulunmadığını da açıkça ifade etmiştir:
O mevhum daire, hayalde resmedilir. O resmedildiği
mertebede de görülür. Ama hayal gözü ile. Fakat dışarıda
baş gözü ile görüldüğü sanılır. Ne var ki durum öyle
değildir. Dışarıda onun ne ismi vardır ne de izi. Evet
böyle bir durum yoktur ki orada, görülsün. Aynaya yansıyan
bir kişinin yüzü dahi, bu şekil üzeredir. Zira onun
dışarıda bir sabitliği yoktur. Elbette onun sabitliği
ve görüntüsü: Her ikisi birden HAYALDEDİR. En iyi bilen
Sübhan Allah'tır. (İfadeler Türkçeleştirilerek alınmıştır.)210
Mevlana Cami de Kuran'ın işaretleri ve akıl yoluyla
bulduğu bu hayret verici gerçeği "kainatta ne varsa
hepsi vehim ve hayaldir. Ya aynalardaki akislerdir,
ya da gölgeler gibidir" diyerek dile getirmiştir.
Ancak bu gerçeği kavrayanların sayısı tarih boyunca
hep sınırlı kalmıştır. İmam Rabbani gibi büyük alimler,
bu gerçeğin kitlelere anlatılmasının sakıncalı olabileceğini,
çoğu insanın bunu anlayamayacağını yazmışlardır.
İçinde yaşadığımız çağda ise, söz konusu gerçek, bilimin
ortaya koyduğu kanıtlarla açıklanır hale gelmiş bulunmaktadır.
Evrenin bir görüntü olduğu gerçeği, dünya tarihinde
ilk kez bu denli somut, açık ve anlaşılır bir biçimde
izah edilmektedir.
Bu nedenle 21. yüzyıl, insanların yaygın olarak İlahi
gerçekleri kavrayacakları ve tek mutlak varlık olan
Allah'a dalga dalga yönelecekleri bir tarihsel dönüm
noktası olacaktır. 21. yüzyılda, 19. yüzyılın materyalist
inançları tarihin çöplüğüne atılacak, Allah'ın varlığı
ve yaratışı kavranacak, mekansızlık, zamansızlık gibi
gerçekler anlaşılacak, insanlık asırlardır gözünün önüne
çekilen perdelerden, aldatmacalardan ve batıl inanışlardan
kurtulacaktır.
Bu kaçınılmaz gidişin hiçbir görüntü varlık tarafından
durdurulması da mümkün değildir...
|