|
BÖLÜM 9
İnsanın Evrimi Senaryosu
Daha önceki bölümlerde, önce doğada canlıları evrimleştirecek
hiçbir mekanizma olmadığını inceledik, sonra da canlı
türlerinin bir evrim süreci sonucunda değil, bugünkü
kusursuz yapılarıyla bir anda ortaya çıktıklarını, yani
ayrı ayrı yaratıldıklarını gördük. Bu durumda elbette
"insanın evrimi"nin de yaşanması asla mümkün olmayan
bir hikaye olduğu açıktır.
Peki, ama bu hikayenin evrimcilerce öne sürülen dayanağı
nedir?
Bu dayanak, evrimcilerin üzerinde hayali yorumlar yapabilecekleri
fosillerin çokluğudur. Tarih boyunca 6000'den fazla
maymun türü yaşamıştır. Bunların çok büyük bir bölümü,
nesli tükenerek ortadan kaybolmuştur. Bugün yalnızca
120 kadar maymun türü yeryüzünde yaşamaktadır. İşte,
bu 6000 civarındaki nesli tükenmiş maymun türünün fosilleri
evrimciler için çok zengin bir malzeme kaynağı oluşturur.
Evrimciler, yok olmuş maymun türlerinden işlerine gelen
bir bölümünün kafataslarını ve kemiklerini küçükten
büyüğe doğru dizmiş, bu seriye nesli tükenmiş bazı insan
ırklarına ait kafataslarını da ekleyerek insanın evrimi
senaryosunu yazmışlardır. Senaryo şöyledir: "İnsanlar
ve günümüz maymunları ortak atalara sahiptirler. Bu
yaratıklar zamanla evrimleşerek bir kısmı günümüz maymunlarını
meydana getirmiş, evrimin diğer bir kolunu izleyen bir
başka grup da günümüz insanlarını oluşturmuştur".
Oysa, bütün paleontolojik, anatomik ve biyolojik bulgular
bize, evrimin bu iddiasının da diğerleri gibi geçersiz
olduğunu göstermektedir. İnsanla maymun arasında herhangi
bir akrabalık olduğuna dair hiçbir somut kanıt yoktur.
Sahtekarlıklar, çarpıtmalar, göz boyamalar, aldatıcı
çizim ve hayali yorumlar dışında...
Fosil kayıtları bizlere, tarih boyunca insanların insan,
maymunların da maymun olarak kaldıklarını göstermektedir.
Evrimcilerin insanın atası olarak gösterdikleri fosillerin
bir bölümü, aslında günümüze çok yakın tarihlere -örneğin
10.000 sene öncesine- kadar yaşamış ve kaybolmuş eski
insan ırklarına aittir. Dahası, günümüzde halen yaşamakta
olan birçok insan topluluğu ise, evrimcilerin insanın
ataları gibi göstermeye çalıştıkları bu soyu tükenmiş
insan ırklarıyla aynı fiziksel görünüm ve özellikleri
taşımaktadır.
Hepsinden önemlisi, maymunlar ve insanlar arasında
sayısız anatomik farklılıklar bulunmaktadır ve bunların
hiçbiri evrimle ortaya çıkabilecek türden değildir.
"İki ayaklılık" da bunlardan bir tanesidir. İlerleyen
kısımlarda daha ayrıntılı olarak ele alacağımız gibi,
dik olarak iki ayak üzerinde yürüme sadece insana özgüdür
ve insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerdendir.
İnsanın Hayali Soy Ağacı
Darwinist iddia, bugün yaşayan günümüz insanının maymunsu
birtakım yaratıklardan geldiğini varsayar. 4-5 milyon
yıl önce başladığı varsayılan bu süreçte, günümüz insanı
ile ataları arasında birtakım "ara form"ların
yaşadığı iddia edilir. Gerçekte tümüyle hayali olan
bu senaryoda dört temel "kategori" sayılır:
1- Australopithecines (Australopithecuslar)
2- Homo habilis
3- Homo erectus
4- Homo sapiens
Evrimciler, insanların sözde ilk maymunsu atalarına
"güney maymunu" anlamına gelen "Australopithecus" ismini
verirler. Bu canlılar gerçekte soyu tükenmiş eski bir
maymun türünden başka bir şey değildir. Australopithecuslar'ın
çeşitli türleri bulunur; bunların bazıları iri yapılı,
bazıları ise daha küçük ve narin yapılı maymunlardır.
İLHAM
KAYNAĞI TEK BİR ÇENE KEMİĞİ
 
İlk bulunan Ramapithecus
fosili, iki parçadan oluşmuş eksik bir çeneden
ibaretti (sağda). Ama evrimci çizerler, bu çene
parçalarına dayanarak Ramapithecus'un ailesini
ve yaşadığı hayali ortamı çizmekte hiçbir güçlük
çekmemişlerdi.
|
İnsan evriminin bir sonraki safhasını da evrimciler,
"Homo" yani insan olarak sınıflandırırlar. İddiaya göre
Homo serisindeki canlılar, Australopithecuslar'dan daha
gelişmiş canlılardır. Bu türün evriminin en son aşamasında
ise, Homo sapiens, yani günümüz modern insanının oluştuğu
öne sürülür.
Evrimci yayınlarda ve ders kitaplarında yer alan ya
da medyada zaman zaman adı geçen "Java Adamı", "Pekin
Adamı", "Lucy" gibi fosiller de üstte saydığımız dört
türden birine dahil edilirler. Bu türlerin de kendi
içlerinde alt türleri olduğu kabul edilir.
Ramapithecus gibi bir zamanların çok iddialı ara form
adayları ise, sıradan bir maymun olmalarının anlaşılması
üzerine, insanın hayali soy ağacından sessiz sedasız
çıkarılmışlardır.71
Evrimciler "Australopithecines > Homo habilis > Homo
erectus > Homo sapiens" sıralamasını yazarken,
bu türlerin her birinin, bir sonrakinin atası olduğu
izlenimini verirler. Oysa paleoantropologların son
bulguları, Australopithecines, Homo habilis ve Homo
erectus'un dünyanın farklı bölgelerinde aynı dönemlerde
yaşadıklarını göstermektedir. Dahası Homo erectus sınıflamasına
ait insanların bir bölümü çok yakın zamanlara kadar
yaşamışlar, Homo sapiens neandertalensis ve Homo sapiens
sapiens (günümüz insanı) ile aynı ortamda yanyana bulunmuşlardır.
Bu ise elbette bu canlıların birbirlerinin ataları
oldukları iddiasının geçersizliğini açıkça ortaya koymaktadır.
Özetle, tüm bilimsel bulgular ve araştırmalar, evrimcilerin
öne sürdükleri fosillerin bir evrim sürecini göstermediğini
ortaya çıkarmıştır. İnsanın ataları olarak öne sürülen
fosillerin bir kısmı maymun türlerine, bir kısmı da
farklı insan ırklarına aittir.
Peki eldeki fosillerin hangileri insan, hangileri maymundur?
Bunların herhangi birisinin gerçekten bir "ara form"
sayılabilmesi mümkün müdür? Bu soruların cevabını görmek
için, söz konusu kategorileri sırayla ele alalım.
Australopithecus: Bir Maymun
Türü
İlk kategori olan Australopithecus "güney maymunu"
anlamına gelir. Bu canlıların ilk olarak Afrika'da 4
milyon yıl kadar önce ortaya çıktıkları ve 1 milyon
yıl öncesine kadar da yaşadıkları sanılmaktadır. Australopithecuslar
arasında bazı ayrımlar vardır. Evrimciler en eski Australopithecus
türünün A. afarensis olduğunu varsayarlar. Bundan sonra
ise, daha ince kemikli olan A. africanus ile, ondan
daha büyük kemiklere sahip olan A. robustus gelir. A.
boisei bazı araştırmacılara göre ayrı bir tür, bazılarına
göre ise A. robustus'un alt türü olarak kabul edilmektedir.
Australopithecus türlerinin tümü, günümüz maymunlarına
benzeyen soyu tükenmiş maymunlardır. Tümünün beyin hacimleri,
günümüz şempanzelerininkiyle aynı veya daha küçüktür.
Ellerinde ve ayaklarında günümüz maymunlarındaki gibi
ağaçlara tırmanmaya yarayan çıkıntılar mevcuttur ve
ayakları dallara tutunmak için kavrayıcı özelliklere
sahiptir. Boyları kısadır (en fazla 130 cm.) ve aynı
günümüz maymunlarındaki gibi erkek Australopithecus
dişisinden çok daha iridir. Kafataslarındaki yüzlerce
ayrıntı, birbirine yakın gözler, sivri azı dişleri,
çene yapısı, uzun kollar, kısa bacaklar gibi birçok
özellik, bu canlıların günümüz maymunlarından farklı
olmadıklarını gösteren delillerdir.
Bu konudaki evrimci iddia ise, Australopithecuslar'ın,
tam bir maymun anatomisine sahip olmalarına rağmen,
diğer tüm maymunların aksine, insanlar gibi dik olarak
yürüdükleri tezidir.
Söz konusu "dik yürüme" iddiası, Richard Leakey, Donald
Johanson gibi evrimci paleoantropologların onyıllardır
savundukları bir görüştür. Ama pek çok bilim adamı,
Australopithecus'un iskelet yapısı üzerinde sayısız
araştırma yapmış ve bu iddianın geçersizliğini ortaya
koymuştur.
İngiltere ve ABD'den dünyaca ünlü iki anatomist, Lord
Solly Zuckerman ve Prof. Charles Oxnard'ın, Australopithecus
örnekleri üzerinde yaptıkları çok geniş kapsamlı çalışmalar
bu canlıların iki ayaklı olmadıklarını, günümüz maymunlarınınkiyle
aynı hareket şekline sahip olduklarını göstermiştir.
İngiliz hükümetinin desteğiyle, beş uzmandan oluşan
bir ekiple bu canlıların kemiklerini on beş yıl boyunca
inceleyen Lord Zuckerman, kendisi de bir evrimci olmasına
rağmen, Australopithecuslar'ın sadece sıradan bir maymun
türü oldukları ve kesinlikle dik yürümedikleri sonucuna
varmıştır.72 Bu
konudaki araştırmalarıyla ünlü diğer evrimci anatomist
Charles E. Oxnard da Australopithecuslar'ın iskelet
yapılarını günümüz orangutanlarınınkine benzetmektedir.73
Son olarak 1994 yılında İngiltere'deki Liverpool Üniversitesi'nden
bir ekip, Australopithecuslar'ın iskeleti ile ilgili
kesin bir sonuca varmak için kapsamlı bir araştırma
yapmıştır. Vardıkları sonuç; "Australopithecuslar'ın
dört ayaklı olduklarıdır."74
Kısacası Australopithecuslar, insanlarla hiçbir ilgisi
olmayan, nesli tükenmiş bir maymun türünden başka bir
şey değildirler.
Homo Habilis: İnsan Yapılmak
İstenen Maymun
Australopithecuslar'ın iskelet ve kafatası yapılarının
şempanzelerden neredeyse farksız oluşu ve canlıların
dik yürüdükleri iddiasının da sağlam kanıtlarla çürütülmesi,
evrimci paleoantropologları oldukça zor durumda bırakmıştır.
Çünkü hayali evrim şemasında Australopithecuslar'dan
sonra Homo erectus gelir. Homo erectus, isminin başındaki "Homo" yani "insan" teriminden
de anlaşıldığı gibi bir insan grubudur ve iskeleti
de tamamen diktir. Kafatası hacmi Australopithecuslar'ın
iki katı kadardır. Şempanze benzeri bir maymun türü
Australopithecuslar'dan, günümüz insanından farksız
bir iskelete sahip olan Homo erectus'a geçmek ise,
evrimci teoriye göre bile mümkün değildir. Dolayısıyla "bağlantı"lar,
yani "ara form"lar gerekir. İşte Homo habilis
kavramı, bu zorunluluktan doğmuştur.
Homo habilis sınıflandırması 1960'lı yıllarda ailece
"fosil avcısı" olan Leakey'ler tarafından ortaya atıldı.
Leakey'lere göre, Homo habilis olarak sınıflandırdıkları
bu yeni tür canlı, dik yürüme yeteneğine, göreceli olarak
büyük bir beyin hacmine, taştan ve tahtadan alet kullanma
yeteneğine sahipti. Bu sebeple insanın atası olabilirdi.
|
AUSTRALOPITHECUS
- ŞEMPANZE BENZERLİĞİ

AUSTRALOPITHECUS
MODERN ŞEMPANZE
AL
288-1 veya "Lucy": Etiyopya, Hadar'da
bulunan ve Australopithecusaferensis türüne
ait olduğu düşünülen ilk fosildir. Evrimciler
uzun süre Lucy'nun dik yürüdüğünü ispatlamak
için büyük çaba harcadılar; ancak son araştırmalar
bu canlının eğik yürüyen sıradan bir şempanze
olduğunu kesin olarak ortaya koydu
Üstte
görülen Australopithecus aferensis AL 333-105
fosili bu türün genç bir üyesine ait. Bu nedenle
kafatasındaki çıkıntı henüz gelişmemiş.
|
Oysa 80'li yılların ortalarından sonra bulunan aynı
türe ait yeni fosiller, bu görüşü tamamen değiştirecekti.
Yeni bulunan fosillere dayanan Bernard Wood ve Loring
Brace gibi araştırmacılar, bunların, "alet kullanabilen
insan" anlamına gelen Homo habilis yerine, "alet kullanabilen
Güney Afrika maymunu" anlamına gelen Australopithecus
habilis olarak sınıflandırılması gerektiğini söylediler.
Çünkü Homo habilis, Australopithecus ismi verilen maymunlarla
birçok ortak özellikler taşıyordu. Aynı Australopithecus
gibi uzun kollu, kısa bacaklı ve maymunsu bir iskelet
yapısına sahipti. El ve ayak parmakları tırmanmaya uyumluydu.
Çene yapıları tamamen günümüz maymunlarınınkine benziyordu.
550 cc.'lik beyin hacimleri de bunların birer maymun
olduklarının en iyi göstergesiydi. Kısacası bazı evrimciler
tarafından ayrı bir tür olarak gösterilen Homo habilis,
gerçekte tüm diğer Australopithecuslar gibi bir maymun
türüydü.
İlerleyen yıllarda yapılan araştırmalar, Homo habilis'in
gerçekten de Australopithecus'tan farklı bir canlı olmadığını
ortaya koydu. 1984 yılında Tim White tarafından bulunan
OH 62 iskelet ve kafatası fosili, bu türün günümüz maymunlarınınki
gibi küçük beyin hacmine, dallara tırmanmaya yarayan
uzun kollara ve kısa bacaklara sahip olduğunu gösterdi.
Amerikalı antropolog Holly Smith'in 1994 yılında yaptığı
detaylı analizler de yine Homo habilis'in aslında "Homo"
yani insan değil, maymun olduğunu gösterdi. Smith, Australopithecus,
Homo habilis, Homo erectus ve Homo neandertalensis türlerinin
dişleri üzerinde yaptığı analizler hakkında şöyle diyordu:
Dişlerin gelişimi ve yapısı kriterine dayanarak yaptığımız
analizler, Australopithecines ve Homo habilis türlerinin
Afrika maymunlarıyla aynı kategoride olduklarını, ancak
Homo erectus ve Neandertal türlerinin günümüz insanlarıyla
aynı yapıya sahip olduğunu göstermektedir.75
|
<HOMO
HABILIS: DİĞER BİR MAYMUN
Evrimciler
uzun bir süre Homo habilis olarak isimlendirdikleri
canlıların dik yürüyebildiklerini savundular.
Böylece maymundan insana geçişi gösteren bir
halka bulduklarını düşünüyorlardı. Ancak Tim
White'ın 1986 yılında bulduğu ve OH 62 ismini
verdiği yeni Homo habilis fosili bu iddialarını
çürüttü. Bu fosil parçaları Homo habilis'ingünümüz
maymunlarında olduğu gibi uzun kollara ve kısa
bacaklara sahip olduğunu gösteriyordu. Bu fosil
Homo habilis'in iki ayağı üzerinde dik yürüyebilen
bir canlı olduğu iddiasının sonunu getirdi.Homo
habilis bir maymun türünden başka birşey değildi.
Homo
habilis türünün çene özelliklerini en iyi şekilde
tanımlayan fosil ise, soldaki "OH 7 Homo
habilis" olmuştur. Bu çene fosilinin büyük
kesici dişleri vardır. Azı dişleri küçüktür.
Çenenin şekli ise dörtgen şeklindedir. Bütün
bu özellikleri ile bu çene günümüz maymunlarınınkine
çok benzer. Bir başka deyişle, Homo habilis'in
çenesi de bu canlının bir maymun olduğunu ortaya
koymaktadır.
|
Aynı yıl Fred Spoor, Bernard Wood ve Frans Zonneveld
adlı üç anatomi uzmanı çok farklı bir yöntemle yine
aynı sonuca ulaştılar. Bu yöntem, insan ve maymunların
iç kulaklarında yer alan ve denge sağlamaya yarayan
yarı-çembersel kanalların karşılaştırmalı analizine
dayanıyordu. Dik yürüyen insanların kanalları ile,
eğik yürüyen maymunların kanalları birbirlerinden somut
bazı farklılıklarla ayrılıyorlardı. Spoor, Wood ve
Zonneveld'in, inceledikleri tüm Australopithecus ve
dahası Homo habilis örneklerinin iç kulak kanalları
günümüz maymunlarınınkiyle aynıydı. Homo erectus'un
iç kulak kanalları ise, aynı günümüz insanlarındaki
gibiydi.76
Bu bulgu çok önemli iki sonucu göstermekteydi:
(1) Homo habilis adıyla anılan fosiller, gerçekte "Homo"
yani insan sınıflamalarına değil, Australopithecus (maymun)
sınıflamalarına dahildi.
(2) Hem Homo habilis hem de Australopithecus türleri,
eğik yürüyen, yani maymun iskeletine sahip canlılardı.
İnsanlarla ilgileri yoktu.
Homo Rudolfensis: Yanlış Yapıştırılan
Yüz
Homo rudolfensis terimi, 1972 yılında bulunan birkaç
fosil parçasına verilen isimdir. Söz konusu fosil parçaları
Kenya'daki Rudolf nehri civarında bulunduğu için, bu
fosilin temsil ettiği varsayılan türe de Homo rudolfensis
adı verilmiştir. Çoğu paleoantropolog ise bu fosillerin
aslında ayrı bir türe ait olmadığını, Homo rudolfensis
denen canlının da aslında bir Homo habilis, yani bir
maymun türü olduğunu kabul etmektedir.
Fosilleri bulan Richard Leakey, 2.8 milyon yıl yaş
biçtiği ve "KNM-ER 1470" olarak adlandırdığı kafatasını
antropoloji tarihinin en büyük buluşu gibi tanıtmış
ve büyük yankı uyandırmıştı. Australopithecus gibi küçük
bir kafatası hacmi olan, ancak insansı bir yüze sahip
bulunan canlı, Leakey'e göre, Australopithecus ile insan
arasındaki kayıp halkaydı. Ancak bir süre sonra anlaşılacaktı
ki, KNM-ER 1470 kafatasının bilimsel dergilere kapak
olan "insansı" yüzü, gerçekte kafatası parçalarını birleştirirken
yapılan -belki de kasıtlı- hataların sonucuydu. İnsan
yüzü anatomisi üzerinde çalışmalar yapan Prof. Tim Bromage,
1992 yılında bilgisayar simülasyonları yardımıyla ortaya
çıkardığı bu gerçeği şöyle özetler:
KNM-ER 1470'in rekonstrüksiyonu yapılırken, yüz, aynı
günümüz insanlarında olduğu gibi, kafatasına neredeyse
tam paralel bir biçimde inşa edilmişti. Oysa yaptığımız
incelemeler, yüzün kafatasına daha eğimli bir biçimde
inşa edilmiş olmasını gerektirmektedir. Bu ise aynı
Australopithecus'da gördüğümüz maymunsu yüz özelliğini
meydana getirir.77
|
Kulak
Analizi Sonucu:
MAYMUNDAN
İNSANA GEÇİŞ YOK
|
|
İç
İnsan
ve maymunların iç kulaklarında yer alan yarı-çembersel
kanalların karşılaştırmalı analizi, insanın atası
olarak gösterilen canlıların gerçekte sıradan
birer maymun olduğunu göstermiştir. Australopithecus
ve Homo habilis türleri maymun iç kulak kanallarına,
Homo erectus ise insan iç kulak kanalına sahiptir.
|
Bu konuda evrimci paleoantropolog J. E. Cronin de şöyle
der:
Kaba olarak biçimlendirilmiş yüz, düşük kafatası genişliği
ve büyük azı dişler gibi ilkel özellikler, KNM-ER 1470'in
Australopithecus ile paylaştığı ilkel özelliklerdir...
KNM-ER 1470, diğer erken Homo örnekleri gibi, öteki
ince yapılı Australopithecuslar'la birçok yapısal ortak
özellik taşır. Bu özellikler, diğer sonraki geç Homo
örneklerinde (yani Homo erectus'ta) bulunmaz.78
Michigan Üniversitesi'nden C. Loring Brace ise çene
ve diş yapısı üzerinde yaptığı analizlerde 1470 kafatası
hakkında yine aynı sonuca varmıştır: "Çenenin büyüklüğü
ve azı dişlerinin kapladığı yerin genişliği, ER 1470'in
tam anlamıyla bir Australopithecus yüz ve dişlerine
sahip olduğunu göstermektedir."79
KNM-ER 1470 üzerinde en az Leakey kadar incelemede
bulunmuş olan John Hopkins Üniversitesi paleoantropoloğu
Prof. Alan Walker da, bu canlının Homo habilis ya da
Homo rudolfensis gibi bir "Homo" yani insan türüne dahil
edilmemesi, aksine Australopithecus sınıfına sokulması
gerektiğini savunmaktadır.80
Kısacası, Australopithecuslar ile Homo erectus arasında
bir geçiş formu gibi gösterilmeye çalışılan Homo habilis
ya da Homo rudolfensis gibi sınıflamalar tamamen hayalidir.
Bu canlılar bugün çoğu araştırmacının kabul ettiği gibi,
Australopithecus serisinin birer üyesidirler. Bütün
anatomik özellikleri, bu canlıların birer maymun türü
olduklarını göstermektedir.
Bu gerçek, Bernard Wood ve Mark Collard adlı iki evrimci
antropoloğun 1999 yılında Science dergisinde yayınlanan
incelemeleriyle daha da belirgin hale gelmiştir. Wood
ve Collard, Homo habilis ve Homo rudolfensis (Skull
1470 türü) kategorilerinin hayali olduğunu, aslında
bu kategorilere dahil edilen fosillerin Australopithecus
sınıflaması içinde incelenmesi gerektiğini şöyle açıklamışlardır:
Daha yakın zamanda, fosil türleri, mutlak beyin hacmi,
dil yeteneği konusundaki çıkarımlar ve el fonksiyonu
ve taştan aletler yapma becerileri konusundaki kurgular
gibi temellere dayanılarak, Homo kategorisine dahil
edilmiştir. Bir kaç istisna haricinde, bu (Homo) cinsin
insan evrimi içindeki tanımı ve kullanımı ve Homo'nun
sınırının belirlenişi, sanki sorunsuz bir olgu gibi
kabul edilmiştir. Ama... yeni bulgular, mevcut bulgulara
getirilen yeni yorumlar, ve paleoantropolojik kayıtlar
üzerindeki kısıtlamalar, sınıflamaları Homo cinsine
dahil etmek için kullanılan kriterleri geçersiz hale
getirmektedir... Pratikte, fosilleşmiş hominid türleri,
Homo kategorisine, dört temel kriterden biri veya daha
fazlasına göre dahil edilmektedir... Oysa şimdi açık
hale gelmiştir ki, bu kriterlerin hiç biri tatminkar
değildir. Kafatası hacmi problemlidir, çünkü mutlak
beyin kapasitesinin biyolojik bir önemi olduğu varsayımı
tartışmalıdır. Aynı şekilde, konuşma fonksiyonunun beynin
genel görünümünden güvenilir şekilde çıkarsanamayacağına
dair oldukça tatmin edici kanıtlar vardır ve beynin
konuşma ile ilgili bölgelerinin, daha önceki çalışmaların
ima ettiğinin aksine lokalize olmadığına dair kanıtlar
vardır...
Bir başka deyişle, H. habilis ve H. rudolfensis'e ait
fosil bulgular eklendiğinde, Homo cinsi iyi bir cins
değildir. Dolayısıyla, H. habilis ve H. rudolfensis,
Homo cinsinden çıkarılmalıdır... Şu an için, hem H.
habilis'in hem de H. rudolfensis'in Australopithecus
cinsine geçirilmesini öneriyoruz.81
Wood ve Collard'ın vardığı sonuç, anlattığımız gerçeği
doğrulamaktadır: Tarihte "ilkel insan ataları" yoktur.
Bu şekilde gösterilen canlılar, gerçekte Australopithecus
kategorisine dahil edilmeleri gereken maymunlardır.
Fosil kayıtları, bu soyu tükenmiş maymunlar ile, fosil
kayıtlarında aniden ortaya çıkan Homo yani insan türü
arasında hiç bir evrimsel ilişki olmadığını göstermektedir.
Homo Erectus ve Sonrası: Gerçek
İnsanlar
Evrimcilerin hayali şemasına göre Homo türünün kendi
içindeki evrimi şöyledir: Önce Homo erectus, sonra Homo
sapiens archaic ve Neandertal insanı, sonra da Cro-magnon
Adamı ve günümüz insanı... Oysa bu sınıflamaların hepsi,
gerçekte sadece özgün insan ırklarıdır. Aralarındaki
fark, bir eskimo ile bir zenci ya da bir pigme ile Avrupalı
arasındaki farktan daha büyük değildir.
Öncelikle evrimcilerin en ilkel tür saydıkları Homo
erectus'u inceleyelim. "Erect" terimi "dik" demektir.
Homo erectus ise "dik yürüyen insan" anlamına
gelir. Evrimciler bu insanları, "erect" sıfatı
ile öncekilerden ayırmak zorunda kalmışlardır. Çünkü
eldeki tüm Homo erectus fosilleri, Australopithecus
ya da Homo habilis örneğinde görülmediği kadar diktir.
Günümüz insanının iskeleti ile Homo erectus iskeleti
arasında hiçbir fark yoktur.
Evrimcilerin Homo erectus'u "ilkel" saymaktaki en önemli
dayanakları ise, kafatası hacminin (900-1100 cc.) modern
insanın ortalamasından küçüklüğü ve kalın kaş çıkıntılarıdır.
Oysa bugün de dünyada Homo erectus'la aynı kafatası
ortalamasında pek çok insan yaşamaktadır (örneğin pigmeler)
ve bugün de çeşitli ırklarda kaş çıkıntıları vardır
(örneğin Avusturalya yerlileri Aborijinler'de).
Kafatası hacmi farklılığının zeka ve beceri yönünden
hiçbir fark oluşturmadığı ise bilinen bir gerçektir.
Zeka, beynin hacmine göre değil, beynin kendi içindeki
organizasyonuna göre değişir.82
Homo erectus'u dünyaya tanıtan fosiller, her ikisi
de Asya'da bulunan Pekin Adamı ve Java Adamı fosilleriydi.
Ancak zamanla bu iki kalıntının da güvenilir olmadıkları
anlaşıldı. Pekin Adamı, sadece alçıdan yapılmış ve aslı
kaybolmuş modellerden ibaretti, Java Adamı ise bir kafatası
parçası ile, ondan metrelerce uzakta bulunmuş bir leğen
kemiğinden oluşuyordu ve bunların aynı canlıya ait olduğuna
dair hiçbir gösterge yoktu. Bu nedenle Afrika'da bulunan
Homo erectus fosilleri giderek daha fazla önem kazandı.
(Bu arada, Homo erectus olarak tanımlanan fosillerin
bir kısmının, bazı evrimciler tarafından "Homo ergaster"
adlı ikinci bir sınıflamaya dahil edildiğini de belirtmek
gerekir. Bu konuda aralarında anlaşmazlık vardır. Biz
söz konusu fosillerin hepsini Homo erectus sınıflaması
içinde ele alacağız.)
Afrika'da bulunan Homo erectus örneklerinin en ünlüsü,
Kenya'daki Turkana Gölü yakınlarında bulunan "Narikotome
homo erectus" ya da "Turkana Çocuğu" fosilidir. Bu
fosilin
sahibinin 12 yaşında bir çocuk olduğu ve büyüdüğü zaman
yaklaşık 1.83 boyunda olacağı saptanmıştır. Fosilin
dik iskelet yapısı günümüz insanından farksızdır.
Amerikalı paleoantropolog Alan Walker, "ortalama
bir patolojistin bu fosilin iskeletiyle, bir günümüz
insanı iskeletini birbirinden ayırmasının çok güç
olduğunu" söyler.83
Walker kafatası için de, "bir Neandertal
kafatasına aşırı derecede benzediğini" söylemektedir.84
Neandertaller biraz sonra inceleyeceğimiz
gibi günümüz insanın bir ırkıdırlar. Dolayısıyla Homo
erectus da yine günümüz insanın bir ırkıdır.
|
700
BİN YILLIK GEMİ MÜHENDİSLERİ
|
|
""ANTİK
DENİZCİLER": İlk insanlar sandığımızdan çok
daha akıllıydı..." New
Scientist dergisinde yayınlanan 14 Mart 1998 tarihli
bu habere göre, evrimcilerin Homo erectus adını
verdikleri insanlar 700 bin yıl önce gemicilik
yapıyorlardı. Gemi yapacak bilgi ve teknolojiye
ve deniz ulaşımını gerektiren bir kültüre sahip
olan bu insanların "ilkel" sayılması
elbette imkansızdır.".
|
Nitekim evrimci Richard Leakey bile Homo erectus'un
günümüz insanı ile olan farklılığının ırksal farklılıktan
öte bir anlam taşımadığını şöyle ifade eder:
Herhangi bir kişi farklılıkları farkedebilir: Kafatasının
biçimi, yüzün açısı, kaş çıkıntısının kabalığı vs. Ancak
bu farklılıklar bugün değişik coğrafyalarda yaşamakta
olan insan ırklarının birbirleri arasındaki farklılıklardan
daha fazla değildir. Böyle bir varyasyon, topluluklar
birbirlerinden uzun zaman aralıklarında ayrı tutuldukları
zaman ortaya çıkar.85
Connecticut Üniversitesi'nden Prof. William Laughlin,
Eskimolar ve Aleut Adaları insanları üzerinde uzun
yıllar anatomik incelemeler yapmış ve bu insanlar ile
Homo erectus'un şaşırtıcı derecede birbirlerine benzediklerini
görmüştür. Laughlin'in vardığı sonuç, tüm bu ırkların
gerçekte Homo sapiens türüne (günümüz insanına) ait
farklı ırklar olduğudur:
Hepsi Homo sapiens türüne ait olan Eskimolar ve Avusturalya
yerlileri gibi uzak gruplar arasındaki büyük farklılıkları
dikkate aldığımızda, Homo erectus'un da kendi içinde
farklılıklar taşıyan bu türe (Homo sapiens'e) ait olduğu
sonucuna varmak çok mantıklı gözükmektedir.86
Homo erectus'un yapay bir sınıflama olduğu, Homo erectus
kategorisine dahil edilen fosillerin gerçekte Homo sapiens'ten
ayrı bir tür sayılacak kadar farklılık taşımadığı, son
yıllarda bilim dünyasında giderek daha fazla dile getirilmektedir.
American Scientist dergisinde, bu konudaki tartışmalar
ve 2000 yılında bu konuda yapılan bir konferansın sonucu
şöyle özetlenmektedir:
Senckenberg konferansına katılanların çoğu, Michigan
Üniversitesi'nden Milford Wolpoff, Canberra Üniversitesi'nden
Alan Thorne ve meslektaşları tarafından başlatılan ve
Homo erectus'un taksonomik statüsünü ele alan ateşli
tartışmaya dahil oldular. Bunlar (Wolpoff ve Thorn)
güçlü bir şekilde, Homo erectus'un bir tür olarak geçerliliğinin
bulunmadığını, tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini
savundular. Homo cinsinin tüm üyeleri, 2 milyon yıl
öncesinden günümüze kadar, varyasyona oldukça açık ve
geniş alanlara yayılmış tek bir tür, yani Homo sapiens
türüydü onlara göre, ve bu tür içinde doğal kırılmalar
ve alt bölünmeler bulunmuyordu. Konferansın konusu,
Homo erectus'un var olmadığıydı.87
|
HOMO
ERECTUS: GERÇEK İNSAN
 
Homo
erectus, "ayakta dik olarak durabilen"
insan anlamına gelir. Bu türe dahil edilen fosillerin
tümü, özgün insan ırklarına aittir. Homo erectus
fosillerinin çoğunun ortak bir karakteristiği
olmadığı için, kafataslarına dayanılarak bu
insanların tanımlanması oldukça zordur. Bu sebeple
değişik evrim araştırmacıları farklı sınıflandırmalar
ve adlandırmalar yapmışlardır. Üstte solda 1975'te
Afrika Koobi Fora'da bulunan ve Homo erectus'u
genel olarak tanımlayabilecek bir kafatası görülüyor.
Sağda ise söz konusu belirsizliklere sahip bir
kafatası, Homo ergaster KNM-ER 3733.
Tüm bu farklı Homo erectus fosillerinin kafatası
hacimleri 900 ile 1100 cc. arasında değişir.
Bu değerler, günümüz insanının beyin hacminin
sınırları içindedir.
Yandaki
KNM-WT 15000 ya da bir başka adıyla Turkana
Çocuğu iskeleti, bugüne kadar bulunmuş belki
de en eski ve en eksiksiz insan kalıntısıdır.
1.6 milyon yıl yaşında olduğu söylenen fosil
üzerinde yapılan araştırmalar, bunun 12 yaşında
bir bireye ait olduğunu ve bu kişinin boyunun
yetişkinliğe ulaşınca 1.80 cm civarında olacağını
göstermiştir. Neandertal ırkı insanına büyük
benzerlik gösteren bu fosil, insanın evirim
hikayesini yalanlayan en çarpıcı delillerden
biridir.
Evrimci Donald Johanson bu fosili şöyle tarif
eder:"Uzun ve zayıftı. Vücut şekli ve uzuvlarının
oranları bugünkü Ekvator Afrikalılarınkiyle
aynıydı. Uzuvlarının ölçüleri, bugün yetişkin
beyaz Kuzey Amerikalılarla tamamen uyuşuyordu."
|
"Homo erectus yok" demek, "Homo erectus, Homo sapiens'ten
farklı bir tür değil, Homo sapiens içindeki bir ırk"
anlamına gelmektedir. Bir insan ırkı olan Homo erectus
ile "insanın evrimi" senaryosunda kendisinden önce gelen
maymunlar (Australopithecus, Homo habilis, Homo rudolfensis)
arasında ise büyük bir uçurum vardır. Yani fosil kayıtlarında
beliren ilk insanlar, evrim süreci olmadan, aynı anda
ve aniden ortaya çıkmışlardır. Bu onların yaratılmış
olduklarının çok açık bir göstergesidir.
Ancak bu gerçeği kabul etmek, evrimcilerin dogmatik
felsefelerine ve ideolojilerine aykırıdır. Bu nedenle,
özgün bir insan ırkı olan Homo erectus'u yarı-maymun
bir canlı gibi göstermeye çalışırlar. Yaptıkları Homo
erectus rekonstrüksiyonlarında, ısrarla maymunsu hatlar
çizerler. Öte yandan da Australopithecus ya da Homo
habilis gibi maymunları yine aynı yöntemle "insansı"laştırırlar.
Bu yöntemle maymunları ve insanları birbirlerine "yaklaştırıp"
bu iki apayrı canlı grubunun arasındaki uçurumu küçültmeye
çalışmaktadırlar.
Neandertaller: İri
Yapılı Bir İnsan Irkı
SAHTE MASKELER:
Evrimciler günümüz insanından hiçbir önemli farkları
olmayan Neandertaller'e sahte çizimlerle kasıtlı
olarak maymunsu bir görünüm verirler.
|
Neandertaller bundan 100 bin yıl önce Avrupa'da aniden
ortaya çıkmış ve yaklaşık 35 bin yıl önce de yine hızlı
ve sessiz bir biçimde yok olmuş -ya da diğer ırklarla
karışarak asimile olmuş- insanlardır. Günümüz insanından
tek farkları, iskeletlerinin biraz daha güçlü ve kafatası
ortalamalarının biraz daha yüksek olmasıdır.
Neandertaller bir insan ırkıdır ve bugün artık bu gerçek
hemen herkes tarafından kabul edilmektedir. Evrimciler
bu insanları "ilkel bir tür" olarak göstermek için çok
çabalamışlar, ama bütün bulgular Neandertal insanının
bugün sokakta yürüyen herhangi bir "yapılı" insandan
daha farklı olmadığını göstermiştir. Bu konuda önde
gelen bir otorite sayılan New Mexico Üniversitesi'nden
paleoantropolog Erik Trinkaus şöyle yazar:
Neandertal kalıntıları ve günümüz insan kemikleri
arasında yapılan ayrıntılı karşılaştırmalar göstermektedir
ki, Neandertaller'in anatomisinde, ya da hareket, alet
kullanımı, zeka seviyesi veya konuşma kabiliyeti gibi
özelliklerinde günümüz insanlarından aşağı sayılabilecek
hiçbir şey yoktur. 88
Bu nedenle günümüzde birçok araştırmacı, Neandertal
insanını günümüz insanının bir alt türü olarak tanımlayarak
"Homo sapiens neandertalensis" demektedir. Bulgular,
Neandertaller'in ölülerini gömdüklerini, çeşitli müzik
aletleri yaptıklarını ve aynı dönemde yaşamış Homo sapiens
sapienslerle beraber, gelişmiş bir kültürü paylaştıklarını
açıkça göstermektedir. Kısacası Neandertaller, sadece
zamanla ortadan kaybolmuş "yapılı" bir insan ırkıdır.
Homo Sapiens Archaic,Homo Heilderbergensis
ve Cro-Magnon
Homo sapiens archaic, hayali evrim şemasının günümüz
insanından bir önceki basamağını oluşturur. Aslında
bu insanlar hakkında evrimciler açısından söylenecek
bir şey yoktur, zira bunlar günümüz insanından ancak
çok küçük farklılıklarla ayrılırlar. Hatta bazı araştırmacılar,
bu ırkın temsilcilerinin günümüzde hala yaşamakta olduklarını
söyleyerek Avustralyalı Aborijin yerlilerini örnek gösterirler.
Aborijin yerlileri de aynı bu ırk gibi kalın kaş çıkıntılarına,
içeri doğru eğik bir çene yapısına ve biraz daha küçük
bir beyin hacmine sahiptirler. Ayrıca çok yakın bir
geçmişte Macaristan'da ve İtalya'nın bazı köylerinde
bu insanların yaşamış olduklarına dair çok ciddi bulgular
ele geçirilmiştir.
|
NEANDERTALLER:
İRİ YAPILI İNSANLAR

Üstte,
İsrail'de bulunan Homo Sapiens neanderthalensis,
Amud 1 kafatası yeralıyor. Neandertal insanı genel
olarak kısa boylu ve sağlam yapılı olarak bilinir.
Ancak bu fosilin sahibinin 1.80 m. boyunda olduğu
tahmin edilmektedir. Beyin hacmi ise bugüne kadar
rastlanılanların en büyüğüdür: 1740 cc. Bu nedenlerle
bu fosil, Neandertallerin ilkel bir tür olduğu
yönüandeki iddiaları çok kesin bir biçimde yıkan
bir delil niteliğindedir. Yanda görülen Kebara
2 (Moşe) fosili bugüne kadar bulunmuş en tamam
Neandertal kalıntısıdır. 1.70 boyundaki bu bireyin
iskelet yapısı günümüz insanından ayırdedilememektedir.
Fosille beraber bulunan alet kalıntılarından,
bu bireyin ait olduğu topluluğun aynı zamanda
aynı bölgede yaşayan Homo sapiens topluluklarıyla
aynı kültürü paylaştığrı düşünülmektedir.
|
Evrimci literatürde Homo heilderbergensis olarak tanımlanan
sınıflandırma ise, aslında Homo sapiens archaic'le aynı
şeydir. Aynı insan ırkını tanımlamak için bu iki ayrı
kavramın da kullanılmasının nedeni, evrimciler arasındaki
görüş farklılıklarıdır. Homo heilderbergensis sınıflamasına
dahil edilen tüm fosiller ise, anatomik olarak günümüz
Avrupalı'larına çok benzeyen insanların günümüzden 500
bin, hatta 740 bin yıl önce İngiltere'de ve İspanya'da
yaşadıklarını göstermektedir.
Cro-magnon sınıflaması ise, 30.000 yıl önceye kadar
yaşadığı tahmin edilen bir ırktır. Kubbe şeklinde bir
kafatasına, geniş bir alna sahiptir. 1600 cc.'lik kafatası
hacmi, günümüz insanının ortalamasından fazladır. Kafatasında
kalın kaş çıkıntıları vardır ve arka kısımda, Neandertal
adamının ve Homo erectus'un karakteristik özelliği olan
kemiksi çıkıntı bulunmaktadır.
Avrupalı bir ırk olarak kabul edilmesine karşın, Cro-Magnon
kafatasının yapısı ve hacmi, günümüzde Afrika ve tropik
iklimlerde yaşayan bazı ırklara fazlasıyla benzemektedir.
Bu benzerliğe dayanarak, Cro-Magnon'un Afrika kökenli
eski bir ırk olduğu tahmin edilir. Diğer bazı paleoantropolojik
bulgular, Cro-magnon ve Neandertal ırklarının birbirleri
ile kaynaşarak, günümüzdeki bazı ırklara temel oluşturduklarını
göstermektedir. Dahası günümüzde Cro-magnon ırkına benzer
etnik grupların Afrika kıtasının farklı bölgelerinde
ve Fransa'nın Salute ve Dordonya bölgelerinde hala yaşadığı
kabul edilmektedir. Polonya ve Macaristan'da da aynı
özelliklere sahip insanlara rastlanmıştır.
Atalarıyla Aynı Anda Yaşayan
Türler!...
Şimdiye kadar incelediklerimiz bize açık bir tablo
oluşturdu: "İnsanın evrimi" senaryosu tümüyle hayali
bir kurgudur. Çünkü böyle bir soy ağacının var olması
için, maymunlardan insanlara aşamalı bir evrim yaşanmış
ve bunun fosillerinin bulunmuş olması gerekir. Oysa
maymunlarla insanlar arasında açık bir uçurum vardır.
İskelet yapıları, kafatası hacimleri, dik ya da eğik
yürüme kriterleri gibi özellikler, insan ile maymunun
arasını açıkça ayırmaktadır. (1994 yılında iç kulaktaki
denge kanalları üzerinde yapılan incelemelerin de Australopithecus
ve Homo habilis'i maymun sınıfına, Homo erectus'u ise
insan sınıfına ayırdığına değinmiştik.)
|
26
BİN YILLIK İĞNE
Neandertal
insanının günümüzden onbinlerce yıl önce giyim-kuşam
bilgisine sahip olduğunu gösteren ilginç bir fosil:
26 bin senelik iğne. (D.Johanson, B. Edgar. From
Lucy to Language. s.99)
|
Bu farklı türler arasında bir soy ağacı olamayacağını
gösteren çok önemli bir başka bulgu ise, birbirlerinin
atası olarak gösterilen türlerin aynı anda ve birarada
yaşamış olmalarıdır! Eğer evrimcilerin iddia ettiği
gibi Australopithecuslar zamanla Homo habilis'e, onlar
da zamanla Homo erectus'a dönüşmüş olsalardı, bu türlerin
yaşadıkları dönemlerin de birbirini izlemesi gerekirdi.
Oysa aksine, böyle bir kronolojik sıralama yoktur.
Evrimcilerin kendi hesaplamalarına göre, Australopithecuslar
4 milyon yıl öncesinden 1 milyon yıl öncesine kadar
yaşamışlardır. Homo habilis olarak sınıflandırılan canlıların
ise 1,7-1,9 milyon yıl öncesinde yaşadığı hesaplanmaktadır.
Homo habilis'ten daha "ileri" olduğu söylenen Homo rudolfensis
için biçilen yaş ise, 2,5-2,8 milyon yıl kadar eskidir!
Yani Homo rudolfensis, "atası" olması gereken Homo habilis'ten
neredeyse 1 milyon yıl daha yaşlıdır. Öte yandan Homo
erectus'un yaşı 1,6-1,8 milyon yıl kadar geri gitmektedir.
Yani Homo erectus örnekleri de, sözde ataları olan Homo
habilis sınıflamasıyla yaklaşık aynı zaman diliminde
ortaya çıkmışlardır.
Alan Walker, "Doğu Afrika'da Australopithecus bireyleri
ile Homo habilis ve Homo erectus türlerinin aynı anda
yaşadıklarına dair kesin deliller vardır" diyerek bu
gerçeği doğrular.89
Louis Leakey, Olduvai Gorge bölgesindeki Bed II katmanında
Australopithecus, Homo habilis ve Homo erectus fosillerini
neredeyse yanyana bulmuştur.90
Elbette böyle bir soy ağacı olamaz. Harvard Üniversitesi
paleontologlarından Stephen Jay Gould, kendisi de bir
evrimci olmasına karşın, Darwinist teorinin içine girdiği
bu çıkmazı şöyle açıklar:
Eğer birbiri ile paralel bir biçimde yaşayan üç farklı
hominid (insanımsı) çizgisi varsa, o halde bizim soy
ağacımıza ne oldu? Açıktır ki bunların biri diğerinden
gelmiş olamaz. Dahası, biri diğeriyle karşılaştırıldığında
evrimsel bir gelişme trendi göstermemektedirler.91
Homo erectus'tan Homo sapiens'e doğru ilerlediğimizde
de yine ortada bir soyağacı olmadığını görürüz. Homo
erectus'un ve Homo sapiens archaic'in günümüzden 27.000
yıl öncesine hatta 10.000 yıl öncesine kadar yaşamlarını
sürdürmüş olduklarını gösteren bulgular vardır. Avustralya'da
Kow Bataklığı'nda 13 bin yıllık, Java Adası'nda ise
27 bin yıllık Homo erectus kafatasları bulunmuştur.92
Homo Sapiens'in Gizli Tarihi
Tüm bu incelediklerimizin yanında, hayali evrim soy
ağacını temelinden yıkan en önemli ve şaşırtıcı gerçek
ise, Homo sapiens'in, yani günümüz insanının tarihinin
hiç umulmadık kadar geriye gitmesidir. Paleontolojik
bulgular, bundan neredeyse bir milyon yıl öncesinde,
bize tıpatıp benzeyen Homo sapiens insanlarının yaşadığını
göstermektedir.
|
Evrimci literatürün en
popüler dergilerinden biri olan Discover, Aralık
97 sayısında, 800 bin yıllık insan yüzünü kapaktan
vererek, evrimcilerin, "bizim geçmişimize
ait yüz bu mu?" şeklindeki hayret ifadesini
başlık yapmıştı.
|
Bu konudaki ilk bulgular, ünlü evrimci paleoantropolog
Louis Leakey'e aitti. Leakey, 1932 yılında Kenya'daki
Victoria gölü yakınlarındaki Kanjera bölgesinde anatomik
olarak günümüz insanından farkı olmayan, Orta Pleistosen
devrine ait birkaç tane fosil buldu. Ancak Orta Pleistosen
devri, bundan bir milyon yıl öncesi demekti.93
Bu bulgular evrim soy ağacını tepetaklak
ettiği için diğer bazı evrimci paleoantropologlar tarafından
reddedildi. Ama Leakey, hesaplarının doğru olduğunu
her zaman için savundu.
Bu tartışma unutulmaya başlamıştı ki, 1995 yılında
İspanya'da bulunan bir fosil, Homo sapiens'in tarihinin
sanıldığından çok daha eski olduğunu çok çarpıcı bir
biçimde ortaya çıkardı. Söz konusu fosil, Madrid Üniversitesi'nden
üç İspanyol paleoantropolog tarafından İspanya'daki
Atapuerca adı verilen bölgedeki Gran Dolina mağarasında
bulundu. Fosil, günümüz insanıyla tamamen aynı görünüme
sahip 11 yaşındaki bir çocuğa ait bir insan yüzüydü.
Ancak çocuk öleli tam 800 bin yıl olmuştu. Discover
dergisi, Aralık 1997 sayısında, konuya geniş yer verdi.
Bu fosil, Gran Dolina araştırma ekibinin başı Arsuaga
Ferreras'ın bile insanın evrimi hakkındaki inançlarını
sarsmıştı. Ferreras, şöyle diyordu:
Büyük, geniş, şişkin, yani anlayacağınız ilkel bir
şeyle karşılaşmayı umuyorduk. 800.000 yıl yaşındaki
bir çocuktan beklentimiz, Turkana Çocuğu gibi bir şey
olmasıydı. Ama bizim bulduğumuz bütünüyle modern bir
yüzdü... Bunlar sizi sarsan türden şeyler: Fosil bulmak
değil, tamam fosil bulmak da beklenmedik ve güzel bir
olay. Fakat, en etkileyici olanı bugüne ait olduğunu
düşündüğünüz birşeyi geçmişte bulmanız. Bu bir anlamda,
Gran Dolina'da kasetçalar bulmak gibi birşey. Böyle
birşey çok şaşırtıcı olurdu elbette. Alt Pleistosen
tabakalarında teypler, kasetler bulmayı beklemiyoruz,
ancak 800 bin yıllık "modern" bir yüz bulmak da bunun
gibi bir şey. Onu gördüğümüzde çok şaşırmıştık.94
Bu fosil Homo sapiens'in tarihinin 800 bin yıl kadar
geriye götürülmesi gerektiğine işaret ediyordu. Ama
fosili bulan evrimciler, ilk şoku atlattıktan sonra,
bu fosilin başka bir türe ait olduğuna karar verdiler.
Çünkü evrim soy ağacına göre 800 bin yıl önce Homo sapiens'in
yaşamamış olması gerekiyordu. Bu yüzden "Homo antecessor"
adlı hayali bir tür oluşturdular ve Atapuerca kafatasını
bu sıralamaya dahil ettiler.
1.7 Milyon Yıllık Kulübe ve
3.6 Milyon Yıllık İnsan Ayak İzleri!...
|

1.7 milyon yıllık kulübe
kalıntıları, Afrika yerlilerinin bugün kullandığı
kulübelere oldukça benziyordu.
|
Şimdiye kadar ele geçen pek çok bulgu, Homo sapiens'in
tarihinin 800 bin yıldan bile çok daha eski olduğunu
gösteriyordu. Bunlardan birisi, yine Louis Leakey'nin
1970'lerin başında Olduvai Gorge'daki bulgularıydı.
Leakey buradaki Bed II katmanında Australopithecus,
Homo habilis ve Homo erectus türlerinin aynı anda birarada
yaşadıklarını tespit etmişti. Ancak bundan da ilginç
olan, Leakey'in aynı katmanda (Bed II) bulduğu bir
yapıydı. Leakey, burada, taştan yapılmış bir kulübenin
kalıntılarını bulmuştu. Olayın en garip yönü ise, Afrika'nın
bazı bölgelerinde hala kullanılan bu yapıların sadece
Homo sapiensler tarafından yapılmış olabileceğiydi!
Yani, Leakey'nin bulgularına göre, Australopithecus,
Homo habilis, Homo erectus ve günümüz insanı, bundan
yaklaşık 1.7 milyon yıl önce birarada yaşamış olmalıydılar.95
Bu gerçek, elbette, günümüz insanlarının
Australopithecus olarak tanımlanan maymunlardan evrimleştiğini
öne süren evrim teorisini kesin biçimde geçersiz kılıyordu.
Aslında şimdiye dek günümüz insanlarının izlerini
1.7 milyon yıldan bile daha geriye götüren bulgular
ele geçti. Bu bulguların en önemlisi, Mary Leakey tarafından
1977 yılında Tanzanya'nın Laetoli bölgesinde bulunan
ayak izleriydi. Bu izler, 3.6 milyon yıl yaşında olduğu
hesaplanan bir tabakanın üzerindeydi ve en önemlisi,
günümüz insanının bırakacağı ayak izlerinden tamamen
farksızdı.
Mary Leakey'in bulduğu bu ayak izleri daha sonra Don
Johanson ve Tim White gibi ünlü paleoantropologlar tarafından
da incelendi. Varılan sonuçlar aynıydı. White şöyle
yazıyordu:
Hiç kuşkunuz olmasın... Bunlar günümüz insanının ayak
izlerinden tamamen farksız. Eğer bu izler bugün bir
California plajında olsalardı ve bir çocuğa bunların
ne olduğu sorulsaydı, hiç tereddüt etmeden burada bir
insanın yürüdüğünü söylerdi. Bunları, kumsalda yer
alan diğer yüzlerce insan ayak izinden ayırt edemezdi.
Dahası, siz de ayırt edemezdiniz.96
Kuzey California Üniversitesi'nden Louis Robins ise
ayak izlerini inceledikten sonra şöyle diyordu:
Ayağın kemeri yüksektir, ufak olan kişinin ayak kemeri
benimkisinden bile daha yüksektir, yani parmaklar insan
parmaklarıyla aynı şekilde yeri kavramaktadırlar. Bunu
başka hayvan formlarında göremezsiniz.97
Ayak izlerinin morfolojik yapısı üzerinde yapılan
incelemeler, bunun bir insan, hem de günümüz insanı
(Homo sapiens) izi olarak kabul edilmesi gerektiğini
tekrar tekrar gösteriyordu. İzleri inceleyen Russell
Tuttle, şöyle yazıyordu:
Bu izler, çıplak ayaklı bir Homo sapiens tarafından
bırakılmış olmalıdır... Yapılan tüm morfolojik incelemeler,
bu izleri bırakan canlının ayağının, günümüz insanlarınınkilerden
farklı olmadığını göstermektedir.98
Tarafsız incelemeler, ayak izlerinin gerçek sahiplerini
de tanımladı: Ortada, 10 yaşındaki modern bir insanın
20 tane ve daha küçük yaşta birinin de 27 tane fosilleşmiş
ayak izi vardı. Ve bunlar, kesinlikle, bizim gibi normal
insanlardı.
Bu durum, Laetoli izlerini onyıllar boyu tartışma
konusu haline getirdi. Evrimci paleoantropologlar,
günümüz insanının 3.6 milyon yıl önce yeryüzünde yürüyebildiğini
kabul edememenin sıkıntısı içinde, bir açıklama yapmaya
çalıştılar. 90'lı yıllarda bu "açıklama" şekillendi.
Evrimciler bu izlerin bir Australopithecus tarafından
bırakılmış olması gerektiğine karar verdiler; çünkü
bundan 3.6 milyon yıl önce bir Homo türünün yaşamış
olması -teorilerine göre- mümkün değildi! Russell Tuttle,
1990 tarihli bir makalesinde şöyle yazıyordu:
Sonuçta, Laetoli G bölgesindeki 3.5 milyon yıllık
ayak izleri bugünkü insanların izlerine çok benzemektedir.
Bulgu, bu izleri bırakan canlıların bizden daha kötü
ya da farklı yürüyen bir canlı olduğunu göstermemektedir.
Eğer bu izler bu kadar eski olmasalardı, bunların da
bizim gibi bir Homo türü tarafından bırakıldıklarını
hiç tartışmasız kabul edebilirdik... Ama yaş sorunu
nedeniyle, bu izlerin Lucy fosili ile aynı türe, yani
Australopithecus afarensis türüne ait bir canlı tarafından
bırakıldığı varsayımını kabul etmek durumundayız.99
2.3
MİLYON YILLIK MODERN İNSAN ÇENESİ:
Evrimcilerin
çizdiği hayali insan soy ağacının geçersizliğini
gösteren bir başka örnek: 2.3 milyon yıllık modern
insan (Homo sapiens) çenesi. Etiyopya Hadar'da
bulunan A.L. 666-1 kodlu bu çene kemiği, evrimci
yayınlarda "çok şaşırtıcı bir buluş"
olarak geçiştirilmeye çalışılır. (D. Johanson,
Blake Edgar, From Lucy to Language, s.169)
|
Kısacası, 3.6 milyon yıl yaşında olduğu söylenen bu
ayak izlerinin Australopithecuslar'a ait olması imkansızdı.
Ayak izlerinin Australopithecuslar tarafından yapıldığının
düşünülmesinin sebebi ise sadece, fosillerin bulunduğu
ve 3.6 milyon yıl yaş biçilen volkanik tabakaydı. Bu
kadar eski bir tarihte insanların yaşamış olamayacağı
düşünülerek, izler Australopithecuslar'a atfedilmişti.
Laetoli izleri hakkında yapılan bu yorumlar, bizlere
çok önemli bir gerçeği göstermektedir. Evrimciler, teorilerini
bilimsel bulgulara dayanarak değil, bilimsel bulgulara
rağmen savunmaktadırlar! Ortada ne olursa olsun, körü
körüne savunulan bir teori vardır ve ele geçirilen her
aleyhte bulgu, bu teoriye uydurulmak için çarpıtılmakta
ya da görmezden gelinmektedir.
Kısacası, evrim teorisi bilim değildir.
Bilime rağmen yaşatılan bir dogmadır.
Evrimin İki Ayaklılık Çıkmazı
Şimdiye kadar ele aldığımız tüm fosil kayıtlarının
yanısıra, insanlarla maymunlar arasındaki aşılamaz anatomik
uçurumlar da insanın
Dört ayaklı yürümeye uygun
eğik maymun iskeletinin, iki ayaklı yürümeye uygun
dik insan iskeletine evrimleşmesinin imkansız
olduğu, yapılan araştırmalar sonucunda ispatlandı.
|
evrimi masalını geçersiz kılar. Bu uçurumların biri,
yürüyüş şeklidir.
İnsan iki ayağı üzerinde dik yürür. Bu, başka hiçbir
canlıda rastlanmayan, çok özel bir hareket şeklidir.
Diğer bazı hayvanlar ise iki ayaklı olarak sınırlı bir
hareket kabiliyetine sahiptirler. Ayı ve maymun gibi
hayvanlar ender olarak (örneğin bir yiyeceğe ulaşmak
istediklerinde) iki ayakları üzerinde kısa süreli hareket
edebilirler. Normalde öne eğik bir iskelete sahiptirler
ve dört ayakla yürürler.
Peki acaba iki ayaklılık evrimcilerin iddia ettiği
gibi maymunların dört ayaklı yürüyüşünden mi evrimleşmiştir?
Hayır… Araştırmalar göstermiştir ki, iki ayaklılığın
evrimi hiçbir zaman gerçekleşmemiştir, gerçekleşmesi
de mümkün değildir. Öncelikle iki ayaklılık evrimsel
bir avantaj değildir. Zira, maymunların hareket şekli
insanın iki ayaklı yürüyüşünden daha kolay, hızlı ve
verimlidir. İnsan ne bir şempanze gibi ağaçlar arasında
daldan dala atlayarak ilerleyebilir, ne de bir çita
gibi saatte 125 km. hızla koşabilir. Aksine insan, iki
ayağı üzerinde yürüdüğü için, yerde çok daha yavaş bir
biçimde hareket edebilir ve bu nedenle doğadaki canlıların
en savunmasızlarından biridir. Dolayısıyla, evrim teorisinin
kendi mantığına göre, maymunların iki ayaklı yürümeye
yönelmelerinin hiçbir anlamı yoktur. Aksine, evrime
göre insanlar dört ayaklı hale gelmelidirler.
Evrimci iddianın bir diğer çıkmazı ise, iki ayaklılığın
Darwinizm'in "aşama aşama gelişme" modeline kesinlikle
uymamasıdır. Evrimin temelini oluşturan bu model, evrimin
bir aşamasında iki ayaklılıkla dört ayaklılık arasında
"karma" bir yürüyüş olmasını zorunlu kılar. Oysa İngiliz
paleoantropolog Robin Crompton, 1996 yılında bilgisayar
yardımıyla yaptığı araştırmalarda bu çeşit bir "karma"
yürüyüşün imkansız olduğunu göstermiştir. Crompton'un
vardığı sonuç şudur: Bir canlı ya tam dik, ya da tam
dört ayağı üzerinde yürüyebilir.100
Bu ikisinin arası bir yürüyüş biçimi,
enerji kullanımının aşırı derecede artması nedeniyle
mümkün olmamaktadır. Bu yüzden yarı-iki ayaklı bir canlı
var olması mümkün değildir.
İnsanla maymun arasındaki uçurum, sadece iki ayaklılıkla
sınırlı değildir. Beyin kapasitesi, konuşma yeteneği
gibi diğer pek çok özellik de evrimciler tarafından
asla açıklanamamaktadır. Evrimci paleoantropolog Elaine
Morgan şu itirafta bulunur:
İnsanlarla (insanın evrimiyle) ilgili en önemli dört
sır şunlardır: 1) Neden iki ayak üzerinde yürürler?
2) Neden vücutlarındaki yoğun kılları kaybettiler? 3)
Neden bu denli büyük beyinler geliştirdiler? 4) Neden
konuşmayı öğrendiler?
Bu sorulara verilecek standart cevaplar şöyledir: 1)
Henüz bilmiyoruz. 2) Henüz bilmiyoruz. 3) Henüz bilmiyoruz.
4) Henüz bilmiyoruz. Sorular çok daha artırılabilir,
ama cevapların tekdüzeliği hiç değişmeyecektir.101
Evrim: Bilim Dışı Bir İnanç
Lord Solly Zuckerman, İngiltere'nin en ünlü ve saygın
bilim adamlarından biridir. Onyıllar boyunca fosiller
üzerinde çalışmış, titiz araştırmalar yürütmüş, hatta
bilime yaptığı bu katkılar nedeniyle "Lord" ünvanına
layık görülmüştür. Zuckerman bir evrimcidir, yani evrim
konusunda yaptığı yorumların kasıtlı olarak aleyhte
olabileceği düşünülemez. Fakat, insanın evrimi senaryosuna
yerleştirilen fosilleri onyıllar boyunca inceledikten
sonra, ortada gerçek bir soy ağacı olmadığı sonucuna
varmıştır.
Zuckerman bir de ilginç bir "bilim skalası" yapmıştır.
Bilimsel olarak kabul ettiği bilgi dallarından, bilim
dışı olarak kabul ettiği bilgi dallarına kadar bir yelpaze
oluşturmuştur. Zuckerman'ın bu tablosuna göre en "bilimsel"
-yani somut verilere dayanan- bilgi dalları kimya ve
fiziktir. Yelpazede bunlardan sonra biyoloji bilimleri,
sonra da sosyal bilimler gelir. Yelpazenin en ucunda,
yani en "bilim dışı" sayılan kısımda ise, Zuckerman'a
göre, telepati, altıncı his gibi "duyum ötesi algılama"
kavramları ve bir de "insanın evrimi" vardır! Zuckerman,
yelpazenin bu ucunu şöyle açıklar:
Objektif gerçekliğin alanından çıkıp da, biyolojik
bilim olarak varsayılan bu alanlara -yani duyum ötesi
algılamaya ve insanın fosil tarihinin yorumlanmasına-
girdiğimizde, teorisine inanan bir kimse için herşeyin
mümkün olduğunu görürüz. Öyle ki teorilerine kesinlikle
inanan bu kimselerin çelişkili bazı yargıları aynı anda
kabul etmeleri bile mümkündür.102
İnsanın evrimi
hikayesi hiçbir bilimsel bulguya dayanmamaktadır.
Yukarıdaki gibi çizimler, evrimcilerin hayal
güçlerini yansıtmaktan başka bir anlam taşımamaktadır.
|
İnsanın kökeni konusundaki ünlü yayınlardan biri olan
Discovering Archeology dergisinde ise, derginin editörü
Robert Locke tarafından yazılan makalede "insanın atalarını
aramak, ışıktan çok ısı veriyor" denmekte ve ünlü evrimci
paleoantropolog Tim White'ın şu itirafı aktarılmaktadır:
"Bugüne dek cevaplayamadığımız sorulardan dolayı hepimiz
hüsrana uğramış durumdayız."103
Yazıda, evrim teorisinin insanın kökeni konusunda içinde
bulunduğu açmaz ve bu konuda yürütülen propagandanın
temelsizliği şöyle anlatılmaktadır:
Belki de bilimin hiçbir alanı insanın kökenini bulma
çabalarından daha fazla tartışmalı değildir. Seçkin
paleontologlar insan soyağacının en temel hatları üzerinde
bile anlaşmazlık içindeler. Yeni dallar büyük patırtı
ile oluşturulur, ancak yeni fosil bulguları karşısında
geçerliliğini kaybedip yok olurlar.104
Aynı gerçek, ünlü Nature dergisinin editörü Henry Gee
tarafından da yakın zaman önce kabul edilmiştir. Gee,
1999 yılında yayınlanan In Search of Deep Time adlı
kitabında "insanın evrimi ile ilgili 5 ila 10 milyon
yıl öncesine ait tüm fosil kanıtlarının küçük bir kutuya
sığabilecek kadar az olduğunu" söyler. Gee'nin bundan
vardığı sonuç ilginçtir:
Ata-torun ilişkilerine dayalı insan evrimi şeması,
tamamen gerçeklerin sonrasında yaratılmış bir insan
icadıdır ve insanların önyargılarına göre şekillenmiştir...
Bir grup fosili almak ve bunların bir akrabalık zincirini
yansıttıklarını söylemek, test edilebilir bir bilimsel
hipotez değil, ama çocuk masallarıyla aynı değeri taşıyan
bir iddiadır-eğlendirici ve hatta belki yönlendiricidir,
ama bilimsel değildir.105
Peki evrimi savunan bunca bilim adamının bu dogmada
bu denli ısrarlı olmalarının nedeni nedir? Neden, aynı
anda birçok çelişkili yargıyı kabul ederek, kendi elleriyle
buldukları delilleri hiçe sayarak teorilerini yaşatmaya
çalışmaktadırlar?
Bunun tek cevabı, bu kişilerin evrimi terkettiklerinde
karşılaşacakları gerçekten korkuyor olmalarıdır. Evrimi
terk ettiklerinde karşılaşacakları gerçek, insanı Allah'ın
yarattığı gerçeğidir. Bu ise, sahip oldukları önyargılar
ve inandıkları materyalist felsefe açısından kabul edilemez
bir düşüncedir.
Bu nedenle hem kendilerini aldatmakta, hem de kendileriyle
işbirliği içindeki medyayı kullanarak dünyayı aldatmaktadırlar.
Bulamadıkları fosilleri hayali resimler ya da maketler
yoluyla "üretmekte" ve insanlara gerçekten evrimi destekleyen
fosillerin olduğu izlenimini vermeye çalışmaktadırlar.
Materyalist felsefeye kendileri gibi inanmış olan çeşitli
medya kuruluşları ise, bu hayali resim ya da maketleri
kullanarak, kitleleri aldatmaya, evrim masalını insanların
bilinçaltına kazımaya çabalamaktadırlar.
Ancak ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, gerçek apaçık
ortadadır: İnsan, bilinçsiz bir evrim süreciyle değil,
Allah'ın yaratmasıyla bu dünya üzerinde var olmuştur
ve dolayısıyla O'na karşı sorumludur.
|