GERÇEK DOĞA TARİHİ -II-
(KUŞLAR VE MEMELİLER)
Yeryüzünde binlerce çeşit kuş yaşar. Bu
kuşların her biri değişik özelliklere sahiptir. Şahinin keskin
gözleri, geniş kanatları ve sivri pençeleri vardır. Kolibri
kuşu uzun gagasıyla bitkilerin özlerini emer. Bazıları, her
yıl binlerce kilometre yol katederek dünyanın bir ucundan
öteki ucuna göç eder. Ve tüm bu kuşları diğer hayvanlardan
ayıran çok önemli bir özellik vardır: Uçmak. Biyolojik olarak
kuş sınıfına dahil edilen hayvanların tamamına yakını, uçabilme
özelliğine sahiptir.
Peki, kuşlar nasıl var olmuştur?
Evrim teorisi kuşların kökenine uzun bir senaryo ile açıklama
getirmeye çalışır: Buna göre, kuşların ataları sürüngenlerdir.
Kuşlar günümüzden yaklaşık 150-200 milyon yıl önce, bu sürüngen
atalarından ayrılmışlardır. İlk kuşlar uçma yeteneği çok zayıf
olan yaratıklardır. Ancak evrim süreci içerisinde bu ilkel
kuşların pullarla kaplı kalın derileri, yerlerini, uçmak için
kullandıkları tüylere bırakırlar. Ön ayaklar da tamamen tüylerle
kaplanıp artık ayak olarak kullanılamaz hale gelir ve kanatları
oluştururlar. Böylece bazı sürüngenler, kademeli bir evrim
süreci sonunda kendilerini uçmaya adapte ederler ve günümüz
kuşları oluşur.
Bu senaryo evrimci kaynaklarda bilimsel bir edayla savunulur.
Ancak biraz detaylara inildiğinde ve bilimsel veriler incelendiğinde,
senaryonun bilimsel verilere değil, hayal gücüne dayandığı
görülmektedir.
Evrimcilere Göre Uçuşun Kökeni
Kara canlısı olan sürüngenlerin nasıl olup da uçmaya başladıkları
evrimciler arasında çeşitli spekülasyonlara neden olmuş bir
konudur. Bu konuda başlıca iki teori vardır: İlk teori, kuşların
atalarının ağaçlardan yere indiklerini savunur. Bu teoriye
göre, kuşların ataları, ağaçlarda yaşayan sürüngenlerdir ve
bunlar zamanla "daldan dala atlayarak kanatlanmışlardır".
Buna "arboreal teori" denilir.
Bir diğer görüş de, kuşların yerden yukarı doğru havalandıkları
şeklindedir ve "cursorial teori"
olarak bilinir.
Her iki teori de tamamen spekülatif temellere dayanmaktadır.
Ne arboreal teoriyi ne de cursorial teoriyi destekleyecek
hiçbir kanıt yoktur. Evrimcilerin bu soruna karşı buldukları
çözüm de oldukça basittir; böyle bir delili "varsayarlar".
Cursorial teoriyi ortaya atan Yale Üniversitesi Jeoloji Kürsüsü
profesörü John Ostrom, bu yaklaşımını şöyle açıklar:
Herhangi bir pro-avis'e (uçuş öncesi
canlıya) ait hiçbir fosil kanıtı yoktur. O tamamen kuramsal
bir kuş öncülüdür... Böyle bir canlının yaşamış olması gerekmektedir.106
Ancak arboreal teoriye göre "yaşamış olması" gereken
bu ara geçiş formu, hiçbir zaman bulunamamıştır. cursorial
teori daha da problemlidir. Bu teorinin temel argümanı, bazı
sürüngenlerin böcek avlamak için ön kollarını uzun süre ve
sık sık çırptıkları ve zaman içinde de bu ön kolların kanatlara
dönüştüğü şeklindedir. Kanat gibi son derece kompleks bir
organın, sinek yakalamak için birbirine çırpılan ön kollardan
nasıl meydana geldiği hakkında ise hiçbir açıklama yapılmamaktadır.
Evrim teorisini kuşların kökeni konusunda çaresiz bırakan
noktalardan biri, kanatların sahip olduğu indirgenemez kompleks
yapıdır. Bir başka deyişle, kanatlar ancak mükemmel yapılarıyla
işe yaramakta, "eksik" bir kanat ise hiçbir işlev
görmemektedir. Bu durumda evrimin öne sürdüğü yegane mekanizma
olan "kademeli gelişim" modeli hiçbir şey ifade
etmemektedir. Türk biyolog Engin Korur, kanatların evrimleşmesinin
imkansızlığını şöyle kabul eder:
Gözlerin ve kanatların ortak özelliği ancak bütünüyle
gelişmiş bulundukları takdirde görevlerini yerine getirebilmeleridir.
Başka bir deyişle, eksik gözle görülmez,
yarım kanatla uçulmaz. Bu organların nasıl oluştuğu doğanın
henüz iyi aydınlanmamış sırlarından birisi olarak kalmıştır.107
Robert Carroll ise, "Tüylerin uçuş
organlarının bir unsuru olarak evriminin nasıl başladığını
göstermek güçtür, çünkü Archaeopteryx'te görünen
büyük boyuta ulaşana kadar nasıl işlevsel olabildiklerini
anlayabilmek çok zordur." diyerek itirafta bulunmak zorunda
kalmıştır.108 Daha sonra ise, tüylerin
yalıtım için evrimleşmiş olabileceğini iddia eder, ancak bu
açıklama tüylerin uçmak için özellikle biçimlenmiş olan kompleks
tasarımını açıklamamaktadır.

HAYALİ TEORİLER, HAYALİ CANLILAR
Evrimcilerin uçuşun kökenini açıklamak için ortaya attıkları
ilk teori, sürüngenlerin "sinek avlamaya çalışırken
kanatlandıkları" (üstte), ikinci teori ise "daldan dala
atlarken kuş haline geldikleri"dir. (yanda) Oysa ne
"yavaş yavaş kanatlanan canlılara" dair fosiller vardır,
ne de böyle bir dönüşümün mümkün olduğuna dair bir bulgu... |
Kanatların; kuşun göğüs çıkıntısına sağlam bir biçimde tutturulmuş
olması, kuşu havaya kaldırmaya, havadaki dengesini ve her yöne
hareketini sağlamaya elverişli bir yapıda olması zorunludur.
Kuşun kanat ve kuyruk tüylerinin hafif, esnek ve birbiriyle
orantılı bir yapıda olması, kısaca uçuşa imkan veren mükemmel
bir aerodinamik düzende işlemesi de şarttır. İşte evrim, bu
noktada büyük bir açmaz içindedir: Kanatların bu kusursuz yapısının
nasıl olup da birbirini izleyen rastlantısal mutasyonlar sonucu
meydana geldiği sorusu tümüyle cevapsızdır. Bir sürüngenin ön
ayaklarının, genlerinde meydana gelen bir bozulma (mutasyon)
sonucunda nasıl kusursuz bir kanada dönüşeceği asla açıklanamamaktadır.
Önceki sayfalarda belirtildiği gibi, "yarım kanatla
uçulmaz". Dolayısıyla eğer herhangi bir mutasyonun bir
sürüngenin ön ayaklarında belirsiz bir değişim yaptığını varsaysak
bile, bunun üzerine yeni mutasyonlar eklenerek "tesadüfen"
bir kanat oluşmuş olabileceğini öngörmek tamamen akıl dışıdır.
Çünkü ön ayaklarda meydana gelecek bir mutasyon, canlıya çalışır
bir kanat kazandırmadığı gibi, onu ön ayaklarından da mahrum
bırakacaktır. Bu ise, bu canlının, diğer türdeşlerine göre
daha dezavantajlı (yani sakat) bir bedene sahip olması anlamına
gelir. Evrim teorisinin kurallarına göre de, doğal seleksiyon
bu sakat canlıyı ayıklayacaktır.
Kaldı ki, biyofizik araştırmalara göre, mutasyonlar çok
nadir gerçekleşen değişimlerdir. Dolayısıyla, bu sakat canlıların
milyonlarca yıl eksik ve güdük kanatlarının küçük küçük mutasyonlarla
tamamlanmasını beklemeleri, her yönden imkansızdır. Hem de
bu mutasyonlar gerçekte her zaman için zararlı etki oluştururken...
Kuşlar ve Dinozorlar
Evrim teorisi, kuşların küçük yapılı ve etobur theropod
(iki ayaklı) dinozorlardan, yani bir sürüngen türünden türediği
iddiasındadır. Oysa kuşlar ile sürüngen arasında yapılacak
bir karşılaştırma, bu canlı sınıflarının birbirlerinden çok
farklı olduklarını ve aralarında bir evrim gerçekleşmiş olamayacağını
gösterir.
Kuşlar ve sürüngenler arasında birçok yapısal farklılık
bulunur. Bunların en önemlilerinden biri, kemiklerin yapısıdır.
Evrimciler tarafından kuşların atası olarak kabul edilen dinozorların
kemikleri, büyük ve cüsseli yapıları nedeniyle kalındır ve
içleri dolguludur. Buna karşın, yaşayan ve soyu tükenmiş tüm
kuşların kemiklerinin içleri boştur ve bu sayede çok hafiftir.
Bu hafif kemik yapısı, kuşların uçabilmesinde büyük önem taşır.
Sürüngenler ve kuşlar arasındaki bir diğer farklılık da
metabolik yapıdır. Sürüngenler canlılar dünyasında en yavaş
metabolik yapıya sahipken, kuşlar bu alandaki en yüksek rekorları
ellerinde tutarlar. (Dinozorların sıcak kanlı oldukları ve
hızlı metabolizmaları olduğu iddiası bir spekülasyondur.)
Örneğin bir serçenin vücut ısısı hızlı metabolizması nedeniyle
zaman zaman 48°C'ye kadar çıkabilir. Diğer tarafta ise, sürüngenler
kendi vücut ısılarını bile kendileri üretmez, bunun yerine
vücutlarını güneşten gelen ısıyla ısıtırlar. Sürüngenler doğadaki
en az enerji tüketen canlılar iken, kuşlar en fazla enerji
tüketen canlılardır.
| KUŞLARA
ÖZEL İSKELET SİSTEMİ

Kuşların iskeletlerini oluşturan kemiklerin içi dinozorların
ve sürüngenlerin aksine boştur. Bu boşluk, iskelete
sağlamlık ve hafiflik katar. Kuşların iskelet yapılarının
aynısı, günümüzde uçakların, köprülerin ve bazı yapıların
tasarımında kullanılmaktadır.Dinozorların kemikleri,
büyük ve cüsseli yapıları nedeniyle kalındır ve içleri
dolguludur. Buna karşın, yaşayan ve soyu tükenmiş tüm
kuşların kemiklerinin içleri boştur ve bu sayede çok
hafiftir.
|
Kuzey Carolina Üniversitesi profesörü Alan Feduccia, bir
evrimci olmasına karşılık, bilimsel bulgulara dayanarak kuşların
dinozorlarla akraba olduğu teorisine kesinlikle karşı çıkmaktadır.
Feduccia, sürüngen-kuş senaryosu hakkında ise genel anlamda
şöyle demektedir:
25 sene boyunca kuşların kafataslarını
inceledim ve dinozorlarla aralarında hiçbir benzerlik görmüyorum.
Kuşların dört ayaklılardan evrimleştiği teorisi, paleontoloji
alanında 20. yüzyılın en büyük utancı olacaktır.109
Kansas Üniversitesi'nde eski kuşlar üzerinde
uzman olan Larry Martin de kuşların dinozorlarla aynı soydan
geldiği teorisine karşı çıkmaktadır. Martin, evrimin bu konuda
içine düştüğü çelişkiden söz ederken, "Doğrusunu söylemek
gerekirse, eğer dinozorlarla kuşların aynı kökenden geldiklerini
savunuyor olsaydım, bunun hakkında her kalkıp konuşmak zorunda
oluşumda utanıyor olacaktım." demektedir.110
Ancak tüm bilimsel bulgulara rağmen, hiçbir somut delile
dayanmayan "dinozor-kuş evrimi" senaryosu ısrarla
savunulmaktadır. Özellikle de akademik derinliği olmayan,
popüler yayın organları bu senaryoyu ısrarla sahiplenmektedir.
Bu arada, bu senaryoya delil oluşturmayan bazı kavramlar da,
yüzeysel bir üslup içinde hayali "dinozor-kuş bağlantısının
kanıtı" gibi sunulmaktadır.
Örneğin bazı evrimci yayınlarda, dinozorların kalça kemiklerindeki
farklılıklardan yola çıkılarak, kuşların dinozorlardan evrimleştiği
tezine bir dayanak sağlandığı sanılmaktadır. Söz konusu kalça
kemiği farklılığı, Saurischian (sürüngen benzeri
kalça kemerliler) ve Ornithischian (kuş benzeri kalça
kemerliler) gruplarına bağlı dinozorlar arasındadır. İşte
bu "kuş-benzeri kalça kemerli dinozorlar" kavramı,
zaman zaman "dinozor-kuş evrimi" iddiasına bir delil
olarak algılanmaktadır.
Oysa söz konusu kalça kemeri farklılığı,
kuşların atalarının dinozorlar olduğu iddiasına hiçbir destek
sağlamamaktadır. Çünkü Ornithischian (kuş benzeri
kalça kemerliler) gruplarına bağlı dinozorlar, diğer anatomik
özellikleri açısından hiçbir şekilde kuşlara benzemez. Örneğin
kısa bacaklara, dev bir gövdeye, zırha benzer dev pullu bir
deriye sahip olan (hatta savaş tanklarına benzetilen) Ankylosaurus,
Ornithischian grubuna bağlı bir kuş benzeri kalça
kemerli dinozordur. Buna karşılık, bazı anatomik özellikleri
ile kuşlara benzetilebilecek olan uzun bacaklı, kısa ön ayaklara
sahip ince yapılı Struthiomimus ise, Saurischian
(sürüngen benzeri kalça kemerliler) grubuna dahildir.111
Kısacası, kalça kemeri yapısı hiçbir şekilde dinozorlar
ile kuşlar arasında evrimsel bir ilişki olduğu iddiasına delil
oluşturmamaktadır. "Kuş benzeri kalça kemerli dinozorlar"
tanımı, sadece bir benzerlikten kaynaklanan bir tanımdır ve
iki canlı grubu arasındaki diğer büyük anatomik farklılıklar,
bu benzerliği evrimci bir bakış açısıyla dahi yorumlamayı
imkansız kılmaktadır.
Kuş Akciğerinin Özgün Yapısı
Sürüngen-kuş evrimi senaryosunu imkansız kılan bir başka
neden, kuş akciğerinin evrimle açıklanamayan özgün yapısıdır.
Kara canlılarının akciğerleri "çift yönlü" bir
yapıya sahiptir: Nefes alma sırasında, hava akciğerdeki dallanmış
kanallar boyunca ilerler ve küçük hava keseciklerinde son
bulur. Oksijen-karbondioksit alış verişi burada gerçekleştirilir.
Ancak daha sonra, kullanılmış olan bu hava, tam ters yönde
hareket eder ve geldiği yolu izleyerek akciğerden çıkar, ana
bronş yoluyla da dışarı atılır.
Kuşlarda ise, hava akciğer kanalı boyunca "tek yönlü"
hareket eder. Akciğerlerin giriş ve çıkış kanalları birbirlerinden
farklıdır ve bu kanallar boyunca uzanan özel hava kesecikleri
sayesinde hava daimi olarak akciğer içinde tek yönlü olarak
akar. Bu sayede kuş, havadaki oksijeni kesintisiz olarak alabilir.
Böylece kuşun yüksek enerji ihtiyacı karşılanmış olur. "Avien
akciğer" olarak bilinen bu özel solunum sistemi, Michael
Denton tarafından A Theory in Crisis adlı kitabında
şöyle anlatılmaktadır:
Kuşlarda ana bronş, akciğer dokusunu
oluşturan tüplere ayrılır. "Parabronş" olarak
adlandırılan bu tüpler sonunda tekrar birleşerek, havanın
akciğerler boyunca tek bir yönde devamlı akımı sağlayacak
sistemi meydana getirirler... Kuşlardaki akciğerlerin yapısı
ve genel solunum sisteminin çalışması tümüyle kendine özgüdür.
Kuşlardaki bu "avien" sistemi başka hiçbir omurgalı
akciğerinde bulunmaz. Bu sistem bütün kuş türlerinde aynıdır.112

Kuş akciğerleri, kara
canlılarının akciğerlerine göre tamamen ters biçimde
işler. Kara canlıları havayı aynı kanaldan alır ve verirler.
Kuşlarda ise, hava akciğerde sürekli tek bir yönde hareket
eder. Bu, akciğerlerin etrafında bulunan özel "hava
kesecikleri" tarafından sağlanmaktadır. Detayları arka
sayfada görülen bu sistem sayesinde kuşlar bizim gibi
kesintili biçimde değil, sürekli olarak nefes alırlar.
Uçuş sırasında yüksek miktarda oksijene ihtiyaç duyan
kuşlar için böyle özel bir "tasarım" yapılmıştır. Bu
yapının sürüngen akciğerinden evrimleşerek ortaya çıkması
ise imkansızdır, çünkü iki farklı akciğer yapısı arasındaki
"ara" bir yapıyla nefes alınamaz. |
Önemli olan, çift yönlü hava akışına sahip olan sürüngen
akciğerinin, tek yönlü hava akışına sahip olan kuş akciğerine
evrimleşmesinin imkansız oluşudur. Çünkü bu iki akciğer yapısının
arasında kalacak bir "geçiş" modeli mümkün değildir.
Bir canlı yaşamak için daimi nefes almak zorundadır ve akciğer
yapısını baştan aşağı değiştirecek bir tasarım değişikliği
mutlak ölümle sonuçlanacaktır. Kaldı ki bu değişiklik evrime
göre milyonlarca yıl boyunca kademe kademe gerçekleşmelidir,
oysa akciğeri çalışmayan bir canlı birkaç dakikadan fazla
yaşayamaz.
Michael Denton, kuş akciğerinin kökenine evrimci bir açıklama
getirmenin imkansızlığını şöyle belirtir:
Böyle tamamen değişik bir solunum
sisteminin, azar azar küçük değişiklerle standart omurgalı
dizaynından evrimleşmiş olduğu iddiası, düşünülmeden ortaya
atılmış bir tezdir. Solunum faaliyetinin bu evrim
süresince hiç aksamadan korunması, organizmanın hayatını
sürdürmesi için gereklidir. En küçük bir eksik fonksiyon
ölümle sonuçlanacaktır. Kuş akciğeri de, içinde dallanmış
olan parabronşlar ve bu parabronşlar hava sağlanmasını garanti
eden hava kesesi sistemi ile birlikte en üst düzeyde gelişmiş
olana kadar ve beraberce, iç içe geçmiş mükemmel bir şekilde
işlevini yapana kadar, bir solunum organı olarak görev yapamaz.113
Kısacası, kara tipi akciğerden hava tipi akciğere geçiş,
ara geçiş safhasında bulunan bir akciğerin hiçbir işlevselliğinin
olmaması nedeniyle mümkün değildir.
| KUŞLARA
ÖZEL SOLUNUM SİSTEMİ:
NEFES ALIRKEN: Kuşun nefes borusundan içeri giren
temiz hava, hem akciğere hem de akciğerin arkasında
bulunan arka hava keseciklerine girer. Akciğerde bulunan
kirlenmiş hava ise ön hava keseciklerine aktarılır.NEFES
VERİRKEN: Kuş nefes verirken, arka hava keseciklerinde
biriktirilmiş olan temiz hava, akciğerin içine dolar.
Bu sistem sayesinde kuşun ciğerlerinde temiz hava akımı
hiç kesilmeden devam eder.

Bu şemalarda çok basitleştirilmiş halde gösterilen bu
akciğer sisteminin daha pek çok detayı vardır. Örneğin
ciğerlerle keseciklerin bağlantı noktalarında, havanın
doğru yönde akmasını sağlayan özel tıkaçlar ve kapakçıklar
bulunmaktadır. Tüm bunlar, ortada çok kusursuz bir tasarım
olduğunu göstermektedir. Bu tasarım, hem evrim iddiasına
yönelik öldürücü bir darbe hem de açık bir yaratılış
delilidir.
|
Bu konuda belirtilmesi gereken bir ikinci nokta, sürüngenlerin
diyaframlı, kuşların ise diyaframsız bir solunum sistemine
sahip olmalarıdır. Bu farklı yapı da, yine iki akciğer tipi
arasında gerçekleşecek bir evrimi imkansız kılar. Solunumsal
fizyoloji alanında otorite sayılan John Ruben, bu konuda şu
yorumu yapar:
Theropod bir dinozorun kuşlara evrimleşmesi,
diyaframında ciddi bir dezavantaj oluşmasını gerektirecektir,
ama bu durum canlının nefes alma yeteneğini çok kritik bir
biçimde sınırlayacaktır... Buna neden olabilecek bir mutasyonun
selektif bir avantaj sağlaması imkansız gözükmektedir.114
Kuş akciğeri içinde yer alan
ve havanın tek yönlü olarak hareket etmesini sağlayan
küçük "parabronş" tüpleri. Bu tüplerin her biri 0.5
mm çapındadır. |
Kuş akciğerinin evrime meydan okuyan bir diğer özelliği,
hiçbir zaman havasız kalmayan ve kaldığında "çökme"
tehlikesiyle karşılaşan ilginç yapısıdır. Michael Denton,
bu konuyu da şöyle açıklar:
Bu denli farklı bir solunum sisteminin,
standart omurgalı dizaynından nasıl evrimleşmiş olabileceğini
düşünmek neredeyse imkansızdır. Özellikle de solunum sisteminin
çalışır halde korunmasının bir organizmanın yaşamı için
ne kadar zorunlu olduğu düşünüldüğünde. Dahası, avien akciğerinin
kendine özgü form ve fonksiyonu, daha birçok özelleşmiş
adaptasyonu gerektirecektir... Çünkü öncelikle, avien akciğeri
vücut duvarlarına sıkıca tutturulmuştur ve hacim olarak
genişlemesi mümkün değildir. Öte yandan, akciğerdeki hava
tüplerinin çok dar yarıçapları ve bunların içindeki herhangi
bir sıvının yüksek yüzey gerilimi nedeniyle, avien akciğeri,
diğer omurgalıların aksine, kendi içinde çökmüş bir durumdan
alınıp yeniden havayla doldurulamaz... (Bu yüzden) Kuşlarda,
akciğerin içindeki hava kesecikleri, diğer omurgalıların
aksine, hiçbir zaman boşaltılmaz. Aksine ciğerler ilk gelişmeye
başladıkları andan itibaren daima ya sıvıyla (embriyo aşamasında)
ya da havayla doludurlar.115
Yani, kuşların akciğer kanalları o kadar dardır ki, bu akciğerin
içindeki hava kesecikleri diğer kara canlılarının ciğerleri
gibi havayla dolup boşalamaz. Eğer kuş akciğeri bir kez tam
olarak boşalsa, kuş bir daha ciğerlerine hava çekemeyecek
ya da en azından bunu yapmakta çok büyük bir zorluk çekecektir.
Bu yüzden akciğerin etrafına yerleştirilmiş olan hava kesecikleri
sürekli bir hava akışı sağlar ve ciğerleri havasız kalıp sönmekten
korur.
Elbette ki, sürüngenlerin ve diğer omurgalıların akciğerlerinden
tamamen farklı olan ve olağanüstü derecede hassas dengelere
dayanan bu sistem, evrimin iddia ettiği gibi bilinçsiz mutasyonlarla,
kademe kademe gelişmiş olamaz. Denton, kuş akciğerinin bu
yapısının Darwinizm'i geçersiz kıldığını şöyle ifade etmektedir:
Kuş akciğeri, bizleri, Darwin'in "eğer
birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks
bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim
kesinlikle yıkılmış olacaktır" şeklindeki meydan okuyuşuna
cevap vermeye götürmektedir.116
Kuş Tüyleri ve Sürüngen Pulları
Evrimci paleontologlar tarafından
"tüylü dinozor" olarak ilan edilen, ancak böyle bir
özelliği bulunmadığı sonradan ortaya çıkan Sinosauropteryx
fosili. |
Kuşlarla sürüngenler arasına aşılmaz bir uçurum koyan bir başka
özellik ise, tamamen kuşlara has bir yapı olan tüylerdir. Sürüngenlerin
vücutları pullarla, kuşların vücutları ise tüylerle kaplıdır.
Kuş tüylerinin sürüngen pullarından evrimleştiği varsayımı tamamen
temelsizdir ve fosil kayıtları tarafından geçersiz kılınmaktadır.
Evrimci paleontolog Barbara Stahl şu itirafta bulunur:
Tüylerin, sürüngen pullarından evrimleştikleri
varsayımı, analizlerce doğrulanmamaktadır... Tüylerin kompleks
yapısı göstermektedir ki, böyle bir yapının sürüngen pullarından
evrimleşmesi olağanüstü derecede uzun bir zaman ve çok sayıda
ara geçiş formu gerektirecektir. Bu zamana dek fosil
kayıtları böyle bir varsayımı desteklememiştir.117
Connecticut Üniversitesi'nde
fizyoloji ve nörobiyoloji profesörü olan A. H. Brush ise,
"Tüyler ve pullar... genetik yapılarından gelişimlerine,
morfolojilerinden doku organizasyonlarına kadar herşeyde birbirlerinden
farklıdırlar." diyerek aynı gerçeği kabul eder.118 Dahası,
Prof. Brush'a göre "kuş tüylerinin protein yapısı da
diğer omurgalıların hiçbirinde görülmeyen, tümüyle özgün"
bir yapıdır.119
Bunun yanı sıra, kuş tüylerinin sürüngen
pullarından evrimleştiklerini gösterebilecek hiçbir fosil
delili de yoktur. Aksine, Prof. Brush'ın ifadesiyle, "tüyler
fosil kayıtlarında sadece kuşlara has bir özellik olarak bir
anda belirirler".120 Sürüngenlerde kuş tüylerine köken
oluşturabilecek "hiçbir epidermal (üst deriye ait) yapı
ise belirlenememiştir".121
Şimdiye dek pek çok fosil üzerinde "tüylü dinozor"
spekülasyonu yapılmış, ama detaylı araştırmalar bu iddiaları
yalanlamıştır. Ünlü kuş bilimci Alan Feduccia, "On Why
Dinosaurs Lacked Feathers" (Dinozorların Neden Tüylerinin
Olmadığı Üzerine) adlı makalesinde şöyle yazar:
Tüyler tamamen kuşlara özgü yapılardır
ve sürüngen pulları ile kuş tüyleri arasında geçiş
formu oluşturabilecek hiçbir bilinen yapı yoktur. Longisquama
gibi bazı örneklerde rastlanan uzunlamasına pulların yapısı
hakkında yapılan spekülasyonlara katılmıyorum. Bunların
tüy benzeri yapılar olduğu yönünde hiçbir somut kanıt yoktur.122
SÜRÜNGEN
PULLARI
Sürüngenlerin vücutlarını kaplayan pullar, her yönüyle
kuş tüylerinden farklıdır. Pullar tüyler gibi derinin
altına uzanmaz, sadece canlının dış yüzeyinde sert
bir tabaka oluştururlar. Genetik, biyokimyasal ve
anatomik yönlerden kuş tüyleriyle hiçbir benzerlikleri
yoktur. Pullar ile tüyler arasındaki büyük farklılık,
sürüngen-kuş evrimi senaryosunu bir kez daha temelsiz
bırakmaktadır.
|
Tüylerin Yaratılışı
Öte yandan, kuş tüylerinde hiçbir evrimsel süreçle açıklanamayacak
kadar kompleks bir yaratılış vardır. Tüylerin ortasında hepimizin
bildiği uzun ve sert bir boru vardır. Bu borunun her iki tarafından
yüzlerce tüy çıkar. Boyları ve yumuşaklıkları farklı olan
bu tüyler kuşa aerodinamik özellik kazandırır. Ancak daha
da ilginç olanı, bu tüylerin her birinin üzerinde de, "tüycük"
denilen ve gözle görülemeyecek kadar küçük olan çok daha küçük
tüylerin bulunmasıdır. Bu tüycüklerin üzerinde ise, "çengel"
adı verilen minik kancalar vardır. Bu kancalar sayesinde her
tüycük birbirine sanki bir fermuar gibi tutunur.
Turna kuşunun tek bir tüyünün üzerinde, tüy borusunun her
iki yanında uzanan 650 tane incecik tüy vardır. Bunların her
birinde ise 600 adet karşılıklı tüycük bulunur. Bu tüycüklerin
her biri ise, 390 tane çengelle birbirlerine bağlanır. Çengeller
bir fermuarın iki tarafı gibi birbirine kenetlenmiştir. Çengeller
herhangi bir şekilde birbirinden ayrılırsa, kuşun bir silkinmesi
veya daha ağır hallerde gagasıyla tüylerini düzeltmesi tüylerin
eski haline dönmesi için yeterlidir.
Tüylerin bu kompleks yapısının, rastlantısal mutasyonlar
sonucunda sürüngen pulundan evrimleştiğini savunmak, hiçbir
bilimsel temeli olmayan dogmatik bir inanıştan başka bir şey
değildir. Nitekim neo-Darwinizm'in duayenlerinden biri olan
Ernst Mayr, bu konuda yıllar önce şu itirafta bulunmuştur:
Duyu organları, örneğin bir omurgalı
gözünün ya da bir kuşun tüyleri gibi kusursuzca dengelenmiş
sistemlerin rastlantısal mutasyonlar sonucunda gelişebileceğini
varsaymak, bir insanın inandırıcılığı üzerinde ciddi bir
sınırlamadır.123
| KUŞ
TÜYLERİNİN KOMPLEKS YAPISI

Kuş tüyleri detaylı olarak incelendiğinde çok hassas
bir tasarım ortaya çıkar. Her tüycüğün üzerinde çok
daha küçük tüycükler ve bu tüycükleri birbirine tutturmaya
yarayan özel çengeller vardır. Resimlerde, kuş tüylerinin
giderek daha fazla büyütülmüş yakın plan çekimleri yer
alıyor. |
Tüylerdeki bu yaratılış, Charles Darwin'i
de çok düşündürmüş, hatta tavus kuşu tüylerindeki mükemmel
estetik, kendi ifadesiyle Darwin'i "hasta etmiş"tir.
Darwin, arkadaşı Asa Gray'e yazdığı 3 Nisan 1860 tarihli mektupta
"Gözü düşünmek çoğu zaman beni teorimden soğuttu. Ama
kendimi zamanla bu probleme alıştırdım." dedikten sonra
şöyle devam eder: "Şimdilerde ise doğadaki bazı belirgin
yapılar beni çok fazla rahatsız ediyor. Örneğin bir
tavus kuşunun tüylerini görmek, beni neredeyse hasta ediyor."124
Kısacası, kuş tüyleri ile sürüngen pulları arasındaki büyük
yapısal farklar ve kuş tüylerinin son derece kompleks yapısı,
tüylerin pullardan evrimleştiği iddiasını tümüyle temelsiz
bırakmaktadır.
Archæopteryx Yanılgısı
Sürüngen-kuş evrimi konusundaki iddiaları destekleyebilecek
bir fosil örneği sorulduğunda, evrimci kaynaklarda hemen her
zaman tek bir canlıdan söz edilir. Bu, hala ısrarla savunulan
az sayıdaki ara geçiş formu iddialarından en bilineni olan
Archæopteryx isimli fosil kuştur.

Archæopteryx'in
uçucu bir kuş olduğunun önemli kanıtlarından biri, asimetrik
tüy yapısıdır. Üstte, bu canlıya ait bir tüy fosili
yer alıyor. |
"Günümüz kuşlarının atası" olduğu öne sürülen Archæopteryx,
bundan yaklaşık 150 milyon yıl önce yaşamıştır. Teoriye göre,
Velociraptor veya Dromeosaur ismi verilen
küçük yapılı dinozorların bir kısmı, evrim geçirerek kanatlanmışlar
ve uçmaya başlamışlardır. Archæopteryx, dinozor atalarından
ayrılan ve yeni yeni uçmaya başlayan ilk türdür.
Oysa Archæopteryx'in fosilleri üzerinde yapılan
son incelemeler bu anlatımın bilimsel bir temeli olmadığını
göstermektedir. Bu kuş bir ara geçiş formu değil, sadece günümüz
kuşlarından biraz daha farklı özelliklere sahip, soyu tükenmiş
bir kuş türüdür.
Archæopteryx'in iyi uçamayan bir "yarı-kuş"
olduğu tezi yakın zamana kadar evrimci kaynaklarda çok daha
fazla sıklıkla dile getirilmekteydi. Bu canlının "sternum"unun,
yani göğüs kemiğinin olmaması, canlının uçamayacağının en
önemli kanıtı olarak gösterilmekteydi. (Göğüs kemiği, uçmak
için gerekli olan kasların tutunduğu göğüs kafesinin altında
bulunan bir kemiktir. Günümüzde uçabilen veya uçamayan tüm
kuşlarda, hatta kuşlardan çok ayrı bir familyaya ait olan
uçabilen memeli yarasalarda bile bu göğüs kemiği vardır.)
Ancak 1992 yılında bulunan yedinci Archæopteryx
fosili bu argümanın yanlış olduğunu gösterdi. Zira bu son
bulunan Archæopteryx fosilinde evrimcilerin çok uzun
zamandır yok saydıkları göğüs kemiği vardı. Nature
dergisinde bu yeni bulunan fosil şöyle anlatılıyordu:
Son bulunan yedinci Archæopteryx
fosili, uzun zamandır varlığından şüphe edilen, ama hiçbir
zaman ispatlanamayan dikdörtgensel bir göğüs kemiğinin varlığına
işaret ediyor. Bu canlının uzun mesafelerde uçuş yeteneği
hala şüpheli, ama göğüs kemiğinin varlığı güçlü uçuş kaslarının
olduğunu gösteriyor.125
Bu bulgu, Archæopteryx'in tam uçamayan bir yarı-kuş
olduğu yönündeki iddiaların en temel dayanağını geçersiz kıldı.
Öte yandan, Archæopteryx'in
gerçek anlamda uçabilen bir kuş olduğunun en önemli kanıtlarından
bir tanesi de hayvanın tüylerinin yapısı oldu. Archæopteryx'in
günümüz kuşlarınınkinden farksız olan asimetrik tüy yapısı,
canlının mükemmel olarak uçabildiğini gösteriyordu. Ünlü paleontolog
Carl O. Dunbar'ın belirttiği gibi, "tüylerinden dolayı
bu yaratık tam bir kuş özelliği gösteriyordu".126
Berlin'de sergilenmekte olan
en ünlü Archæopteryx fosili |
Paleontolog Robert Carroll ise konu hakkında şu açıklamayı
yapar:
Archaepoteryx'in uçuş tüylerinin
geometrisi günümüz uçucu kuşlarınınki ile tamamen aynıdır,
uçucu olmayan kuşların ise tüyleri simetriktir. Tüylerin
kanat üzerindeki düzeni de günümüz kuşlarınınkiyle benzerdir...
Van Tyne ve Berger'e göre Archaeopteryx'in kanatlarının
boyutu ve şekli, tavuk cinsinden kuşlar, kumrular, ağaçkakanlar,
çulluklar ve tüneyen ötücü kuşların çoğu gibi bitki örtüsünün
sınırlı açıklıkları boyunca hareket eden kuşlarınkine benzerdir...
Uçuş tüyleri en az 150 milyon yıldan beri durağandır (değişmemiştir).127
Archæopteryx'in tüylerinin ortaya çıkarmış olduğu
bir başka gerçek, bu canlının sıcakkanlı oluşuydu. Bilindiği
gibi sürüngenler ve dinozorlar soğukkanlı, yani vücut ısılarını
kendileri üretmeyen, çevrenin vücut ısılarını etkilediği canlılardır.
Kuşlarda bulunan tüylerin en önemli fonksiyonlarından bir
tanesi ise, vücut ısısını korumalarıdır. Archæopteryx'in
tüylü olması, bunun dinozorların aksine sıcakkanlı olduğunu,
yani vücut ısısını korumaya ihtiyacı olan gerçek bir kuş olduğunu
gösteriyordu.
Dişler, Pençeler ve Diğer Yapılar
Evrimci biyologların, Archæopteryx'i ara geçiş
formu olarak gösterirken dayandıkları en önemli iki nokta
ise, bu hayvanın kanatlarının üzerindeki pençeleri ve ağzındaki
dişleridir.
Archæopteryx'in kanatlarında pençeleri ve ağzında
dişleri olduğu doğrudur, ancak bu özellikleri canlının sürüngenlerle
herhangi bir şekilde bir ilgisi olduğunu göstermez. Zira günümüzde
yaşayan iki tür kuşta, Touraco corythaix ve Opisthocomus
hoazin'de de dallara tutunmaya yarayan pençeler bulunmaktadır.
Ve bu canlılar, hiçbir sürüngen özelliği taşımayan, tam birer
kuştur. Dolayısıyla Archæopteryx'in kanatlarında
pençeleri olduğu ve bu sebeple de bir ara form olduğu yolundaki
iddia geçersizdir.
Archæopteryx'in ağzındaki dişleri de yine canlıyı
bir ara form kılmaz. Evrimciler bu dişlerin bir sürüngen özelliği
olduğunu öne sürerek yanılmaktadırlar. Çünkü dişler sürüngenlerin
tipik bir özelliği değildir. Günümüzde bazı sürüngenlerin
dişleri varken bazılarının yoktur. Daha da önemli olan nokta,
dişli kuşların Archæopteryx'le sınırlı olmamasıdır.
Günümüzde dişli kuşların artık yaşamadıkları bir gerçektir,
ancak fosil kayıtlarına baktığımız zaman gerek Archæopteryx
ile aynı dönemde gerekse daha sonra, hatta günümüze oldukça
yakın tarihlere kadar "dişli kuşlar" olarak isimlendirilebilecek
ayrı bir kuş grubunun yaşamını sürdürdüğünü görürüz.
İşin en önemli yanı
ise, Archæopteryx'in ve diğer dişli kuşların diş
yapılarının, bu kuşların sözde evrimsel ataları olan dinozorların
diş yapılarından çok farklı olmasıdır. L. D. Martin, J. D.
Stewart ve K. N. Whetstone gibi ünlü kuş bilimcilerin yaptıkları
ölçümlere göre, Archæopteryx'in ve diğer dişli kuşların
dişlerinin üstü düzdür ve geniş kökleri vardır. Oysa bu kuşların
atası olduğu iddia edilen theropod dinozorlarının dişlerinin
üstü testere gibi çıkıntılıdır ve kökleri de dardır.128 Aynı
araştırmacılar, aynı zamanda Archæopteryx ile onun
sözde ataları olan theropod dinozorlarının bilek kemiklerini
karşılaştırmışlar ve aralarında hiçbir benzerlik olmadığını
ortaya koymuşlardır.129
Archæopteryx'in dinozorlardan
evrimleştiğini iddia eden en önde gelen otoritelerinden biri
olan John Ostrom'un, bu canlı ile dinozorlar arasında öne
sürdüğü bazı "benzerlik"lerin ise gerçekte birer
yanlış yorum olduğu S. Tarsitano, M. K. Hecht ve A. D. Walker
gibi anatomistlerin çalışmalarıyla ortaya çıkmıştır.130
A. D. Walker, Archaeopteryx'in
kulak bölgesini de incelemiş ve kulak yapısının da günümüz
kuşları ile aynı olduğunu belirtmiştir.131

Günümüzde yaşayan Opisthocomus hoazin kuşunun kanatlarında
da aynı Archæopteryx gibi pençe benzeri tırnaklar yer
alır. |
Wales Üniversitesi, Biyoloji Bilimleri Enstitüsü'nden J.
Richard Hinchliffe ise embriyolar üzerinde modern izotopik
teknik kullanarak, kuşların ellerinin II, III ve IV. parmaklardan
oluşurken, theropod dinozorlarının I, II ve III. parmaklardan
oluştuğunu saptamıştır. Bu ise, Archaeopteryx-dinozor
bağlantısını savunanlar için büyük bir problemdir.132 Hinchliffe'nin
araştırma ve gözlemleri, ünlü bilim dergisi Science'ın
1997 yılındaki bir sayısında şöyle yayınlanmıştır:
Theropodlarla kuş kemikleri arasındaki
homoloji, "dinozor-kökeni" hipotezi ile ilgili
diğer bazı problemleri akla getirmektedir. Bunlardan bazıları
şunlardır: (i) Archaeopteryx kanadı ile kıyaslandığında,
(vücut büyüklüğüne göre) theropodun çok daha küçük olan
ön kolu. Bu tip küçük kollar oldukça büyük bir dinozorun
yerden yukarıya doğru havalanması için ikna edici bir ön
kanat değildirler. (ii) Theropodlardaki bilek kemiği, sadece
dört türde bulunmaktadır. Theropodların çoğu çok daha fazla
sayıda bilek kemiğine ait parçalara sahiptir. Bunun Archaeopteryx
ile benzerlik oluşturması çok zordur. (iii) Zamanlama ile
ilgili bir paradoks ise, pek çok theropod dinozorun ve özellikle
de kuşa benzeyen dromaesaur'ların fosil kayıtlarında Archaeopteryx'den
daha sonra bulunmalarıdır.132
Hinchliffe'nin belirttiği "zamanlama
uyumsuzluğu", Archaeopteryx hakkındaki evrimci
iddialara en öldürücü darbeyi indiren gerçeklerden biridir.
Amerikalı biyolog Jonathan Wells de 2000 yılında yayınlanan
Icons of Evolution (Evrimin İkonaları) adlı kitabında,
Archaeopteryx'in evrim adına adeta bir "ikona"
(kutsal sembol) haline getirildiğini, oysa delillerin bu canlının
"kuşların ilkel atası" olmadığını açıkça gösterdiğini
vurgular. Wells'e göre bunun göstergelerinden biri, Archaeopteryx'in
atası olarak gösterilen theropod dinozorların, aslında Archaeopteryx'ten
daha genç olmalarıdır: "Yerde koşan koşan iki
ayaklı dinozorlar, Archaeopteryx'in teorik atalarından
beklenebilecek bazı özelliklere sahiptirler, ama (fosil kayıtlarında)
Archaeopteryx'ten daha sonra ortaya çıkarlar."133
Tüm bunlar, Archæopteryx'in bir ara geçiş formu
olmadığını; sadece "dişli kuşlar" olarak isimlendirilebilecek
ayrı bir sınıflandırmaya ait olduğunu gösterir. Bu canlıyı
theropod dinozorlarla ilişkilendirmek ise, son derece tutarsızdır.
Amerikalı biyolog, Richard L. Deem de "Demise of the
'Birds are Dinosaurs' Theory" ("Kuşlar Dinozordur"
Teorisinin Sonu) başlıklı makalesinde, kuş-dinozor evrimi
iddiası ve Archæopteryx hakkında şunları yazmaktadır:
Son çalışmaların sonuçları göstermektedir
ki, theropod dinozorların elleri (ön kol kemiklerindeki)
birinci, ikinci ve üçüncü hanelerden türemiştir, ama kuşların
kanatları, ikinci, üçüncü ve dördüncü hanelerden türerler...
'Kuşlar dinozordur' teorisiyle ilgili başka problemler de
vardır. Theropodların ön ayakları Archæopteryx'le
kıyasla, vücutlarına göre çok küçüktür. Bu canlıların ağır
vücutları da düşünüldüğünde, bir tür "ön-kanat"
(proto-wing) geliştirmeleri olası gözükmemektedir. Theropod
dinozorların çok büyük bölümü (kuşlarda bulunan) semilunatik
bilek kemiğinden yoksundur ve Archæopteryx'te hiçbir
benzeri bulunmayan bazı bilek parçalarına sahiptir. Bütün
theropodlarda V1 sinirleri diğer bazı sinirlerle birlikte
kafatasını yandan terk eder, kuşlarda ise aynı sinirler
kafatasını ön taraftan kendilerine ait bir delikten geçerek
terk eder. Bir başka sorun ise, theropodların çok büyük
kısmının Archæopteryx'ten daha sonra ortaya çıkmış
olmalarıdır."134
Archæopteryx ve Diğer Eski
Kuş Fosilleri
Son dönemlerde bulunan bazı fosiller, Archæopteryx'le
ilgili evrimci senaryonun geçersizliğini başka yönlerden ortaya
koymuştur.
Archæopteryx ile aynı dönemde
yaşamış olan Confuciusornis, günümüzde yaşayan kuşlarla
çok büyük benzerlik gösterir. |
1995 yılında Çin'de Omurgalılar Paleontolojisi
Enstitüsü'nde araştırmalar yapan Lianhai Hou ve Zhonghe Zhou
adlı iki paleontolog, Confuciusornis olarak isimlendirdikleri
yeni bir fosil kuş keşfettiler. Archæopteryx ile
aynı yaştaki (yaklaşık 140 milyon yıllık) bu kuşun dişleri
yoktu, gagası ve tüyleri ise günümüz kuşlarıyla aynı özellikleri
göstermekteydi. İskelet yapısı da günümüz kuşlarıyla aynı
olan bu kuşun kanatlarında, Archæopteryx'te olduğu
gibi pençeler vardı. Kuyruk tüylerine destek olan "pygostyle"
isimli yapı bu kuşta da görülüyordu.135 Kısacası, evrimciler
tarafından tüm kuşların en eski atası sayılan ve yarı–sürüngen
kabul edilen Archæopteryx'le aynı yaşta olan bu canlı,
günümüz kuşlarına çok benziyordu. Bu gerçek, Archæopteryx'in
bütün kuşların ilkel atası olduğu yönündeki evrimci tezlerle
çelişiyordu.Çin'de Kasım 1996'da bulunan bir başka fosil,
ortalığı daha da karıştırdı. 130 milyon yaşındaki Liaoningornis
isimli bu kuşun varlığı L. Hou, L. D. Martin ve Alan Feduccia
tarafından Science dergisinde yayınlanan bir makaleyle
duyuruldu. Liaoningornis, günümüz kuşlarında bulunan
uçuş kaslarının tutunduğu göğüs kemiğine sahipti. Diğer yönleriyle
de bu canlı günümüz kuşlarından farksızdı. Tek farkı, ağzında
dişlerinin olmasıydı. Bu durum, dişli kuşların, hiç de evrimcilerin
iddia ettikleri gibi ilkel bir yapıya sahip olmadıklarını
gösteriyordu.136 Nitekim Alan Feduccia, Discover dergisinde
yayınlanan yorumunda, Liaoningornis'in, kuşların
kökeninin dinozorlar olduğu iddiasını geçersiz kıldığını belirtmişti.137
Archæopteryx'le ilgili evrimci
iddiaları çürüten bir başka fosil ise, Eoalulavis
oldu. Archæopteryx'ten 25-30 milyon yıl daha genç,
yani 120 milyon yaşında olduğu söylenen Eoalulavis'in
kanat yapısının aynısı, günümüzdeki bazı uçan kuşlarda görülüyordu.
Bu da 120 milyon yıl önce, günümüzdeki kuşlardan birçok yönden
farksız canlıların göklerde uçmakta olduklarını ispatlıyordu.138
Böylece Archæopteryx ve diğer arkaik kuşların birer
ara geçiş formu olmadıkları kesin bir biçimde ispatlanmış
oldu. Fosiller, farklı kuş türlerinin birbirlerinden evrimleştiklerini
göstermiyorlardı. Aksine, günümüz kuşlarının ve Archæopteryx
benzeri bazı özgün kuş türlerinin beraberce yaşadıklarını
ispatlıyorlardı. Bu kuşların bazılarının, örneğin Confuciusornis
veya Archæopteryx'in soyları tükenmiş, günümüze ancak
az sayıdaki kuş gelebilmişti.
Archaeoraptor: Dino-Kuş Sahtekarlığı
Evrim teorisinin savunucuları, Archæopteryx'te
aradıklarını bulamadıklarından olacak, 1990'lı yıllarda diğer
bazı fosillere ümit bağladılar ve bir seri "dino-kuş
fosili" iddiası bu yıllarda dünya medyasında boy gösterdi.
Ancak bu iddiaların birer yanlış yorum ve hatta sahtekarlık
örneği oldukları da kısa sürede anlaşıldı.
"Dino-kuş" iddialarının ilk örneği, 1996 yılında
büyük bir medya propagandası ile gündeme getirilen "Çin'de
bulunan tüylü dinozor fosilleri" hikayesiydi. Sinosauropteryx
adı verilen bir sürüngen fosili bulunmuştu, ancak fosili inceleyen
bazı evrimci paleontologlar bunun bilinen sürüngenlerin aksine
kuş tüylerine sahip olduğunu ileri sürdüler. Oysa bir yıl
sonra yapılan incelemelerde, fosilin gerçekte kuş tüyüne benzer
hiçbir yapıya sahip olmadığı anlaşıldı. Science dergisinde
yayınlanan "Plucking the Feathered Dinosaur" (Tüylü
Dinozorun Tüylerini Yolmak) başlıklı bir makalede, evrimci
paleontologlar tarafından "tüy" olarak algılanan
yapıların gerçekte tüylerle ilgisiz olduğu belirtiliyordu:
Bir yıl önce, paleontologlar "tüylü
dizonor"a ait fotoğrafların ortaya çıkmasıyla heyecan
yaşamışlardı. Çin'in Yixian bölgesinde bulunan Sinosauropteryx
adlı fosil, New York Times'ın ön sayfasında yayınlanmış
ve kuşların kökeninin dinozorlar olduğuna dair etkili bir
delil olarak sunulmuştu. Ama geçtiğimiz ay Chicago'daki
omurgalılar paleontolojisi toplantısında verilen hüküm daha
farklı oldu: Fosil örneklerini inceleyen yarım düzine Batılı
paleontolog, bu yapıların modern tüyler olmadığını söylediler...
Kansas Üniversitesi paleontoloğu Larry Martin, bu yapıların
yıpranmış kolajen fiberleri olduğunu ve kuşlarla hiçbir
ilişkisi olmadığını belirtti.139
Daha büyük bir dino-kuş furyası ise 1998
yılında patlak verdi. National Geographic dergisi,
Temmuz 1998 sayısında, kuşların dinozorlardan evrimleştiği
iddiasının artık sağlam bir fosil kanıtına dayandığını ileri
sürüyordu. Çin'de bulunduğu belirtilen fosile makalede geniş
yer ayrılıyor, fosilin kuş ve dinozor özelliklerini birarada
taşıdığı savunuluyordu. Makaleyi kaleme alan National
Geographic yazarı Christopher P. Sloan, fosil hakkında
yaptığı yoruma o kadar inanmıştı ki, "insanların
memeli olduğunu nasıl kendimizden emin şekilde söyleyebiliyorsak,
artık kuşların theropod (dinozor) olduğunu da aynı şekilde
söyleyebiliriz" diyordu. 125 milyon yıl önce
yaşadığı söylenen bu türe, hemen bilimsel bir isim de verilmişti:
Archaeoraptor liaoningensis.140
Oysa fosil, beş farklı fosilin birbirine ustaca eklenmesiyle
üretilmiş sahte bir fosildi! Aralarında üç
paleontoloğun da bulunduğu bir grup araştırmacı, bir yıl kadar
sonra, bilgisayar tomografisinin yardımıyla sahtekarlığı kanıtladılar.
Dino-kuş aslında Çinli bir evrimcinin eseriydi... Çinli amatörler,
yapışkan ve harçlar kullanarak 88 kemik ve taştan dino-kuş
oluşturmuştu. Archaeraptor'un ön kısmı tek bir kuşa
ait fosildi, ancak dinozorun kuyruğuyla birlikte beden kısmında
dört ayrı türden kemikler vardı.
İşin ilginç yanı, National Geographic
dergisinin böylesine basit bir sahtekarlığı hiç şüphelenmeden
yayınlamış ve hatta buna dayanarak "kuşların evrimi"
senaryolarının kanıtlandığını ileri sürmüş olmasıydı. ABD'deki
ünlü Smithsonian Institution Doğa Tarihi Müzesi'nden Dr. Storrs
Olson, bu fosilin sahte olduğuna dair daha önceden National
Geographic'i uyardığını, ancak dergi yönetiminin bunu
tamamen göz ardı ettiğini söylüyordu. Olson'a göre, "zaten
National Geographic, uzun zamandır sansasyonal, desteksiz
ve tabloid habercilik yaparak seviyesini düşürmüş durumdaydı."141
National Geographic dergisinin
kuşların evrimi senaryosunun delili olarak tanıttığı
Archaeoraptor adlı "dino-kuş"un, bir yıl sonra sahte
bir fosil olduğu ortaya çıktı. |
Olson, National Geographic bünyesindeki Peter Raven
adlı bilim adamına yazdığı aşağıdaki mektupta, derginin "tüylü
dinozorlar" furyasının perde arkasını çok detaylı olarak
anlatıyordu:
National Geographic'in Temmuz
1998 sayısında yayınlanan, "Dinozorlar Kanatlanıyor"
(Dinosaurs Take Wing) başlıklı makalenin yayınlanmasından
kısa süre önce, (makaleyi hazırlayan) Christopher P. Sloan'ın
fotoğrafçısı olan Lou Mazzatenta beni National Geographic
Society'e çağırdı, Çin'de bulunan fosillerin fotoğraflarını
gösterdi ve bunlar hakkında yayınlanacak hikaye ile ilgili
yorumlarımı sordu. O zaman, National Geographic'in
göstermek istediği tablodan çok daha farklı, alternatif
bakış açıları olduğunu söyleyerek itiraz ettim, ama sonunda
açıkça gördüm ki, National Geographic,
kuşların dinozorlardan evrimleştiği dogması dışında başka
hiçbir şeye ilgi duymuyordu.
Sloan'ın makalesi (kuş-dinozor bağlantısı yönündeki) ön
yargıyı tamamen yeni bir boyuta yükseltmekte ve büyük ölçüde
doğrulanmamış veya belgelendirilmemiş bilgilere dayanarak,
haberleri aktarmak yerine onları "üretmekte"dir.
"İnsanların memeli olduklarını ne kadar güvenle söyleyebiliyorsak,
kuşların birer theropod (iki ayaklı dinozor) olduğunu da
o kadar güvenle söyleyebiliriz" şeklindeki basit cümlesi,
bir veya bir grup bilim adamının fikri olarak dahi gösterilmemekte,
sadece "editöryel propaganda" olarak
kalmaktadır. Bu melodramik iddia, aslında embriyoloji
ve karşılaştırmalı anatomi alanında yapılan yeni çalışmalarla
çürütülmüştür, ama, elbette, bunlar (National Geographic
makalesinde) hiç belirtilmemektedir.
Daha da önemlisi, Sloan'ın makalesinde çizimi yapılan
ve kuş tüyleri olduğu iddia edilen yapıların hiçbirinin
kuş tüyü olduğu kanıtlanmış değildir. Bunların bu şekilde
olduğunu iddia etmek, bir gerçeği dile getirmek değil, sadece
bir temenni ifadesidir. Sayfa 103'te yer alan "içi
boş, saç benzeri yapılar ilkel kuş tüylerini (protofeathers)
karakterize ediyor" şeklindeki ifade saçmalıktır, çünkü
"ilkel kuş tüyleri" sadece teorik bir varsayımdır
ve dolayısıyla bunların iç yapısı daha da hipotetiktir.
National Geographic Society'de (National Geographic Derneği)
halen gösterimde olan tüylü dinozorlar sergisi furyası daha
da kötüdür ve birçok et yiyici dinozorun kuş tüylerine sahip
olduğu yönündeki aldatıcı iddiayı ileri sürmektedir. Tartışmasız
bir dinozor olan Deinonychus hakkında yapılan bir maket
ve bebek tyrannosaurlar hakkında yapılan çizimlerde bu canlılar
tüylerle kaplı gibi gösterilmektedir. Bunların hepsi hayalidir
ve bilim kurgu dışında herhangi bir yerleri yoktur...
Saygılarımla,
Storrs L. Olson
Kuşlar Bölümü Başkanı
Smithsonian Enstitüsü, Doğa Tarihi Ulusal Müzesi 142
Bu fosil sahtekarlığının gösterdiği iki önemli gerçek vardır:
Birincisi, evrim teorisine kanıt bulma arayışı içinde kolaylıkla
sahtekarlığa başvurabilecek insanlar vardır. İkincisi, evrim
teorisini topluma empoze etme gibi bir misyon yüklenmiş olan
bazı "bilim dergileri", evrim teorisi lehinde kullanabileceklerini
düşündükleri bulguları, yanlış olma veya başka türlü yorumlanabilme
olasılıklarını tamamen göz ardı ederek, propaganda malzemesi
haline getirmektedirler. Yani bilimsel değil dogmatik davranmakta,
inançla bağlı oldukları evrim teorisini savunabilmek için
bilimden kolayca taviz vermektedirler.
Konunun bir diğer önemli yönü ise, kuşların dinozorlardan
evrimleştiği tezine hiçbir kanıt bulunamayışıdır. Kanıt bulunamadığı
için sahtesi yapılmakta veya mevcut kanıtlar çarpıtılarak
yorumlanmaktadır. Gerçekte ise, kuşların bir başka canlı sınıfından
evrimleşmiş olabileceğine dair hiçbir kanıt yoktur. Aksine
kanıtlar, kuşların yeryüzünde kendi özgün vücut yapılarıyla
ortaya çıktıklarını göstermektedir.
Böceklerin Kökeni
Kuşların kökeninden söz ederken, evrimci biyologların bu
konuda ortaya attıkları "cursorial teori"den
söz etmiştik. O zaman da belirttiğimiz gibi cursorial teori,
sürüngenlerin nasıl olup da "kanatlandıkları" sorusu
karşısında, "ön ayakları ile sinek avlamaya çalışan sürüngenler"den
söz etmektedir. Bu spekülatif teoriye göre, söz konusu sürüngenler
sinek avlamaya çalışırken ön ayaklarını zamanla kanatlara
dönüştürmüşlerdir.
Bu teorinin hiçbir bilimsel bulguya dayanmadığını da belirtmiştik.
Ancak bu teoriyle ilgili olan ve değinmediğimiz önemli bir
nokta daha vardır: Zaten uçmakta olan sinekler. Acaba sinekler
nasıl olmuş da kanatlanmışlardır? Ve genel olarak, sinekler
sınıflamasını da içine alan böceklerin kökeni nedir?
Böcekler, canlı sınıflamasında, artropodlar
(eklem bacaklılar) filumunun içinde yer alan Insecta alt-filumunu
oluştururlar. En eski böcek fosilleri, Devonian Devri'ne (410-360
milyon yıl önce) aittir. Daha sonraki Pennsylavanian Devri'nde
(325-286 milyon yıl önce) ise çok sayıda farklı böcek türü
bir anda ortaya çıkar. Örneğin hamam böcekleri aniden ve bugünkü
yapılarıyla belirir. Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden Betty
Faber, "350 milyon yıl öncesine ait hamam böceği fosillerinin
bugünkülerle aynı olduğunu" bildirmektedir.143
Örümcek, kene ve kırkayak gibi canlılar
gerçekte böcek değildir, ama çoğunlukla böcek olarak anılır.
American Association for the Advancement of Science'ın
1983'teki yıllık toplantısında, bu canlılarla ilgili çok önemli
fosil bulguları sunulmuştur. Örümcek, kene ve kırkayaklara
ait olan 380 milyon yıllık bu fosillerin ilginç özelliği ise,
yaşayan örneklerinden farksız oluşudur. Bulguları inceleyen
bilim adamlarından biri, fosiller hakkında "sanki
dün ölmüş gibiler" yorumunu yapmıştır.144
(Solda) ABD'nin Kansas eyaletinde
bulunan bu Acantherpestes major türü kırkayak, yaklaşık
300 milyon yıl yaşındadır ve günümüzdeki kırkayaklardan
farksızdır. (Sağda) 145 milyon yıllık sinek fosili.
Çin'in Liaoning bölgesinde bulunan bu fosil ile aynı
türe ait yaşayan sinekler arasında fark yoktur. |
Uçan böcekler, yani sinekler de fosil kayıtlarında bir anda
ve kendilerine özgü yapılarıyla ortaya çıkar. Örneğin Pennsylvanian
Devri'ne ait çok sayıda yusufçuk fosili bulunmuştur. Ve bu
yusufçuklar günümüzdekilerle tamamen aynı yapıya sahiptir.
Burada ilginç olan bir nokta, yusufçuklar gibi sineklerin,
kanatsız böcek türleriyle bir anda ortaya çıkmalarıdır. Bu
da, kanatsız böceklerin zamanla kanatlanarak sineklere evrimleştikleri
yönündeki varsayımı geçersiz kılar. Robin Wootton ve Charles
P. Ellington, Biomechanics in Evolution adlı kitapta
yer alan bir makalelerinde bu konuda şöyle yazarlar:
Böcekler, Orta ve Üst Carboniferous
Devirleri'nde ilk kez ortaya çıktıklarında birbirlerinden
çok farklıdır ve büyük bir bölümü de kanatlıdır. Birkaç
tane kanatsız ve daha ilkel böcek vardır, ama hiçbir ara
form bilinmemektedir.145
Fosil kayıtlarında bir anda ortaya çıkan sineklerin önemli
bir özellikleri de olağanüstü uçuş teknikleridir. İnsan saniyede
10 kere bile kolunu açıp kapayamazken, bir sinek saniyede
ortalama 500 kez kanat çırpma yeteneğine sahiptir. Üstelik
her iki kanadını eş zamanlı olarak çırpar. Eğer kanatların
titreşimi arasında en ufak bir uyumsuzluk olsa sinek dengesini
yitirecektir, ama hiçbir zaman böyle bir uyumsuzluk olmaz.
320 milyon yıllık bu hamam böceği
fosili ile günümüzde yaşayan örnekleri arasında fark
yoktur. |
R. Wootton, "Sinek Kanatlarının Mekanik Tasarımı"
başlıklı bir makalede şöyle yazar:
Sinek kanatlarının işleyişini öğrendikçe,
sahip oldukları tasarımın ne denli hassas ve kusursuz olduğunu
daha iyi anlıyoruz... Son derece elastik özelliklere sahip
parçalar, havanın en iyi biçimde kullanılabilmesi için,
gerekli kuvvetler karşısında gerekli esnekliği gösterecek
biçimde hassasiyetle biraraya getirilmişlerdir. Sinek kanatlarıyla
boy ölçüşebilecek teknolojik bir yapı yok gibidir.146
Kanatlı böcekler, fosil kayıtlarında
bir anda ortaya çıkarlar ve ilk belirdikleri anda bugünkü
kusursuz yapılarına zaten sahiptirler. Üstteki 320 milyon
yıllık yusufçuk fosili, bilinen en eski yusufçuktur
ve günümüzdekilerden farksızdır. Hiçbir "evrim" yaşanmamıştır. |
Bu denli kusursuz bir yaratılışa sahip
canlıların, yeryüzünde bir anda ortaya çıkmalarının elbette
evrimle açıklanması imkansızdır. Bu nedenle Paul Pierre Grassé,
"Böceklerin kökeni konusunda tam bir karanlık içindeyiz."
demektedir.147 Böceklerin kökeni, açıkça
tüm canlıları Allah'ın yarattığı gerçeğini doğrulamaktadır.
Memelilerin Kökeni
Evrim teorisi, daha önce de belirttiğimiz gibi, denizden
evrimleşerek çıkan hayali birtakım canlıların sürüngenlere
dönüştüğünü, kuşların da sürüngenlerin evrimleşmesiyle oluştuğunu
iddia eder. Aynı senaryoya göre sürüngenler yalnızca kuşların
değil, aynı zamanda memelilerin de atasıdır. Ancak bu iki
canlı sınıflaması arasında çok büyük farklar vardır. Memeliler
sıcakkanlı hayvanlardır (vücut ısılarını kendileri üretir
ve sabit tutarlar), yavrularını doğururlar, emzirirler ve
vücutları tüylerle kaplıdır. Sürüngenler ise soğukkanlıdır
(ısı üretemezler ve vücut ısıları dışardaki havaya göre değişir),
yumurtlayarak çoğalırlar, yavruları emzirme gibi bir özellikleri
yoktur ve vücutları pullarla kaplıdır.
Acaba nasıl olmuştur da, bir sürüngen, vücut ısısı üretmeye
başlamış, bu ısıyı kontrol edecek bir terleme mekanizması
oluşturmuş, pullarını tüylerle değiştirmiş ve süt salgılamaya
başlamış olabilir? Evrim teorisinin memelilerin kökenine açıklama
getirebilmesi için öncelikle bu sorulara tatmin edici bilimsel
cevaplar bulması gerekmektedir.
Amber
(reçine) içinde yakalanarak fosilleşmiş 35 milyon yıllık
sinek. Baltık Denizi yakınlarında bulunan bu fosil de
yine günümüzde yaşayan örneklerinden farksız. |
Oysa evrimci kaynaklara baktığımızda, ya bu konuda ısrarlı
bir sessizlik olduğunu ya da tümüyle hayali ve bilim dışı
senaryolar anlatıldığını görürüz. Bu senaryolardan biri şöyledir:
Soğuk bölgelerde yaşayan bazı sürüngenler,
vücutlarını ısıtacak bir yöntem geliştirdiler... Pulları giderek
daha sivri hale geldi ve sonunda tüylere evrimleşti. Bu arada
gerçekleşen bir diğer adaptasyon ise terlemenin gelişmesi
oldu; bu, canlıya gerektiğinde suyun buharlaşması sayesinde
vücudunu soğutma imkanı veriyordu. Bu arada beklenmedik bir
biçimde, bazı yavrular beslenmek için annelerinin vücudunda
oluşan teri yalamaya başladılar. Bazı ter bezleri bu nedenle
giderek daha zengin bir salgı salgılamaya başladılar ve bu
salgı sonunda süt haline dönüştü. Bu sayede bu ilk memelilerin
yavruları hayata daha iyi bir başlangıç yaptılar.148
Yukarıda anlatılan bu senaryo, bir hayal gücü zorlamasından
başka bir şey değildir. Çünkü bu anlatılanların ne gerçekleştiğine
dair bir delil vardır, ne de böyle bir şeyin gerçekleşmesi
mümkündür. Bir canlının, annesinin vücudundaki teri "yalayarak"
ortaya süt gibi son derece iyi hesaplanmış, besleyici değeri
çok iyi ayarlanmış bir besini ortaya çıkardığını öne sürmesi,
son derece akıl dışı bir iddiadır.
Bu gibi senaryoların üretilmesinin nedeni, memeliler ve
sürüngenler arasında gerçekte aşılmaz uçurumlar bulunmasıdır.
Bu uçurumların bir başka örneği, sürüngenlerin ve
memelilerin çene yapılarıdır. Memelilerde alt çenede
tek bir kemik vardır ve dişler bu kemiğin üzerine oturur.
Sürüngenlerde ise alt çenenin her iki yanında üçer tane küçük
kemik bulunur. Bir başka temel farklılık, tüm memelilerin
orta kulaklarında üç tane kemik (örs, üzengi ve çekiç kemikleri)
bulunmasıdır; buna karşılık tüm sürüngenlerde orta kulakta
tek bir kemik yer alır. Evrimciler, sürüngen çenesinin ve
sürüngen kulağının aşamalı olarak memeli çenesine ve kulağına
dönüştüğünü iddia ederler. Bu dönüşümün hangi aşamalarla gerçekleştiği
sorusu ise cevapsızdır. Özellikle tek kemikten oluşan bir
kulağın üç kemikli hale nasıl dönüştüğü ve işitme duyusunun
bu sırada nasıl devam ettiği, asla cevaplanamayan bir sorudur.
Doğa tarihi
müzelerinde sergilenen on milyonlarca yıllık memeli
fosilleri ile bugün yaşayan örnekleri arasında hiçbir
fark yoktur. Dahası bu fosiller, yeryüzü tabakalarında,
daha önceki türlerle aralarında hiçbir bağlantı olmadan
bir anda ortaya çıkarlar. |
Tüm bunlar, sürüngenlerin memelilere evrimleştiği
yönündeki varsayımın hiçbir bilimsel temeli olmadığını göstermektedir.
Nitekim sürüngenlerle memelileri birbirine bağlayabilecek
tek bir ara form fosili dahi bulunamamıştır. Bu yüzden Roger
Lewin, "ilk memeliye nasıl geçildiği hala bir
sırdır" demek zorunda kalır.149
20. yüzyılın en büyük evrim otoritelerinden ve neo-Darwinist
teorinin kurucularından biri olan George Gaylord Simpson ise,
evrim teorisi açısından çok şaşırtıcı olan bu gerçeği şöyle
ifade eder:
Dünya üzerindeki yaşamın en akıl karıştırıcı
olayı, Mezozoik Çağı'nın, yani sürüngenler devrinin, memeliler
devrine aniden değişmesidir. Sanki bütün başrol oyunculuğunun
çok sayıda ve türdeki sürüngenler tarafından üstlenildiği
bir oyunun perdesi bir anda indirilmiştir. Perde yeniden
açıldığında ise, bu kez başrolünde memelilerin yer aldığı
ve sürüngenlerin bir kenara itildiği yepyeni bir devir başlamıştır.
Ortaya çıkan memelilerin bir önceki devre ait izleri ise
yok gibidir.150
Dahası, aniden ortaya çıkan memeliler birbirlerinden çok
farklıdır. Yarasa, at, fare ve balina gibi son derece farklı
canlıların hepsi memelidir ve aynı jeolojik dönemde ortaya
çıkmışlardır. Bu canlıların aralarında evrimsel bir bağ kurmak,
en geniş hayal gücü için bile imkansızdır. Evrimci zoolog
Eric Lombard, Evolution (Evrim) adlı dergide şöyle yazar:
Memeliler sınıfı içinde evrimsel akrabalık
ilişkileri (filogenetik bağlar) kurmak için bilgi arayanlar,
hayal kırıklığına uğrayacaktır.151
Kısacası memelilerin kökeni, diğer canlı gruplarında olduğu
gibi, evrim teorisiyle hiçbir şekilde açıklanamamaktadır.
George Gaylord Simpson, bu gerçeği uzun yıllar önce şöyle
itiraf etmiştir:
Bu, memelilerin 32 ayrı takımının hepsi
için geçerlidir... Her takımın bilinen en eski ve en ilkel
üyesi, bu takıma ait temel karakterlerin hepsine zaten sahiptir
ve hiçbir durumda bir takımdan bir diğerine doğru ilerleyen
devamlı bir gelişim bilinmemektedir. Çoğu örnekte farklılık
o kadar keskin ve boşluk o kadar büyüktür ki, tüm bir takımın
kökeni spekülatif ve son derece tartışmalıdır...
Ara formların bu sistemli yokluğu, sadece memelilere has
değildir ve paleontologların uzun zamandır fark ettiği gibi
neredeyse evrensel bir olgudur. Bu olgu, omurgalı ya da
omurgasız neredeyse tüm hayvan sınıfları ve tüm takımlar
için geçerlidir. Açıkçası aynı olgu, bitkilerin farklı kategorileri
için de söz konusudur.152
Atın Evrimi Efsanesi
Memelilerin kökeni konusu içinde önemli bir yer tutan başlık,
uzunca bir zamandır evrimci kaynakların baş tacı ettikleri
"atın evrimi" efsanesidir. Bu bir efsanedir, çünkü
bilimsel bulgulara değil, hayal gücüne dayanır.
"Atın evrimi"ni sembolize ettiği iddia edilen
şemalar, yakın bir zamana kadar, evrim teorisine kanıt olarak
gösterilen fosil sıralamalarının en başında gelmekteydi. Oysa
bugün pek çok evrimci, atın evrimi senaryosunun geçersizliğini
açıkça kabul etmektedir. Kasım 1980'de Chicago Doğa Tarihi
Müzesi'nde 150 evrimcinin katıldığı, dört gün süren ve kademeli
evrim teorisinin sorunlarının ele alındığı bir toplantıda
söz alan evrimci Boyce Rensberger, atın evrimi senaryosunun
fosil kayıtlarında hiçbir dayanağı olmadığını ve atın kademeli
evrimleşmesi gibi bir sürecin hiç yaşanmadığını şöyle anlatmıştır:
Yaklaşık 50 milyon yıl önce yaşamış
dört tırnaklı, tilki büyüklüğündeki canlılardan bugünün
daha büyük tek tırnaklı atına bir dizi kademeli değişim
olduğunu öne süren ünlü atın evrimi örneğinin geçersiz olduğu
uzun zamandır bilinmektedir. Kademeli değişim yerine, her
türün fosilleri bütünüyle farklı olarak ortaya çıkmakta,
değişmeden kalmakta, sonra da soyu tükenmektedir. Ara formlar
bilinmemektedir.153
Rensberger, dürüst bir tutumla atın evrimi senaryosundaki
bu önemli açmazı dile getirirken aslında tüm teorinin fosil
kayıtlarındaki en büyük çıkmazını, "ara-geçiş formları
çıkmazı"nı gündeme getirmiştir.
Dr. Niles Eldredge atın evrimi şeması hakkında şunları
söyler:
Hayatın doğası hakkında her biri birbirinden
hayali bir sürü kötü hikaye vardır. Bunun en ünlü örneğiyse,
belki 50 yıl önce hazırlanmış olan ve hala alt katta duran
atın evrimi sergisidir. Atın evrimi, birbirini izleyen yüzlerce
bilimsel kaynak tarafından büyük bir gerçek gibi sunulmuştur.
Ancak şimdi, bu tip iddiaları ortaya atan kişilerin yaptıkları
tahminlerin, yalnızca spekülasyon olduklarını düşünüyorum.154
İngiltere
Doğa Tarihi Müzesi'nde yer alan "atın evrimi" sergisi.
Bu ve benzeri "atın evrimi" şemaları, farklı devirlerde,
farklı coğrafyalarda yaşamış bağımsız canlı türlerinin,
son derece taraflı bir bakış açısıyla birbirleri ardına
dizilmesiyle oluşturulur. Gerçekte "atın evrimi"ne dair
hiçbir somut bilimsel bulgu yoktur. |
Peki "atın evrimi" senaryosunun
nedir? Bu senaryo, Hindistan, Güney Amerika, Kuzey Amerika
ve Avrupa'da değişik zamanlarda yaşamış, farklı tür canlılara
ait fosillerin evrimcilerin hayal güçleri doğrultusunda küçükten
büyüğe doğru dizilmesiyle oluşturulan şemalarla ortaya atılmıştır.
Değişik araştırmacıların öne sürdükleri 20'den fazla değişik
atın evrimi şeması vardır. Hepsi de birbirinden farklı olan
bu soy ağaçları hakkında evrimciler arasında da görüş birliği
yoktur. Bu sıralamalardaki tek ortak nokta, 55 milyon yıl
önceki Eosen Devri'nde yaşamış Eohippus (Hyracotherium)
adlı köpek benzeri bir canlının atın ilk atası olduğuna inanılmasıdır.
Oysa atın milyonlarca yıl önce yok olmuş atası olarak sunulan
Eohippus, halen Afrika'da yaşayan ve atla hiçbir
ilgisi ve benzerliği olmayan Hyrax isimli hayvanın hemen hemen
aynısıdır.155
Atın evrimi iddiasının tutarsızlığı, her geçen gün ortaya
çıkan yeni fosil bulgularıyla daha açık olarak anlaşılmaktadır.
Eohippus ile aynı katmanda, günümüzde yaşayan at
cinslerinin de (Equus nevadensis ve Equus occidentalis)
fosillerinin bulunduğu tespit edilmiştir.156 Bu, günümüzdeki
at ile onun sözde atasının aynı zamanda yaşadığını göstermektedir
ki, atın evrimi denen sürecin hiçbir zaman yaşanmadığının
kanıtıdır.
Evrimci yazar Gordon R. Taylor, Darwinizm'in açıklayamadığı
konuları ele alan The Great Evolution Mystery adlı kitabında
at serileri efsanesinin aslını şöyle anlatır:
Darwinizm'in belki de en ciddi zaafiyeti,
paleontologların, büyük evrimsel değişiklikleri gösterecek
olan akrabalık ilişkilerini ve canlı sıralamalarını ortaya
koyamamalarıdır... At serisi genellikle bu konuda çözüme
kavuşturulmuş olan yegane örnek gibi gösterilir. Ama gerçek
şudur ki, Eohippus'tan Equus'a kadar uzanan
sıralama çok tutarsızdır. Bu sıralamanın, giderek artan
bir vücut büyüklüğünü gösterdiği iddia edilir, ama aslında
sıralamanın ileriki aşamalarına konan canlıların bazıları
(sıralamanın en başında yer alan) Eohippus'tan
daha büyük değil, daha küçüktürler. Farklı kaynaklardan
gelen türlerin biraraya getirilip ikna edici bir görüntüye
sahip olan bir sıralamada arka arkaya dizilmeleri mümkündür,
ama tarihte gerçekten bu sıralama içinde birbirlerini izlediklerini
gösteren hiçbir kanıt yoktur.157
Tüm bu gerçekler, evrim teorisinin en sağlam delillerinden
birisi gibi sunulan atın evrimi şemalarının, hiçbir geçerliliğe
sahip olmayan hayali sıralamalar olduklarını ortaya koymaktadır.
Diğer türler gibi atlar da, evrimsel bir ataya sahip olmadan
var olmuşlardır.
Yarasaların Kökeni
Memeliler sınıflaması içinde yer alan en ilginç canlılardan
biri, kuşkusuz yegane uçan memeli cinsi olan yarasalardır.
Yarasaları ilginç kılan özelliklerinin başında, bu canlıların
sahip olduğu kompleks "sonar" sistemi gelir. Bu
sonar sistemi sayesinde yarasalar zifiri karanlıkta, hiçbir
şey görmeden son derece kıvrak ve kusursuz manevralarla uçar.
Karanlık bir odanın zeminindeki küçücük bir tırtılı bile algılar
ve avlar.
Bu sonar, hayvanın sürekli olarak yüksek frekanslı sesler
yayması, bu seslerin yankılarını analiz etmesi ve sonucunda
etrafının detaylı bir analizini yapmasıyla çalışmaktadır.
Hem de canlı bu işi olağanüstü bir süratle, havada uçtuğu
saniyeler boyunca kesintisiz ve kusursuz biçimde başarmaktadır.
Yarasaların sonar sistemi üzerinde yapılan araştırmalar,
daha da şaşırtıcı sonuçlar ortaya koymuştur. Hayvanın algılayabildiği
frekans aralığı çok dardır, yani ancak belli frekanstaki sesleri
algılayabilir. Ancak işte bu noktada çok önemli bir sorun
ortaya çıkmaktadır. Doppler etkisi denen fizik kuralına göre,
hareket halindeki bir cisme çarpan sesin frekansı değişir.
Bu yüzden, yarasa kendisinden uzaklaşmakta olan bir sineğe
doğru ses dalgalarını yaydığında, dönen ses dalgaları yarasanın
duyamayacağı bir aralığa düşecektir. Bu nedenle yarasanın
hareketli cisimleri algılamada büyük zorluklar yaşaması gerekir.
Ama böyle olmaz. Yarasa her türlü cismi kusursuzca algılamaya
devam eder. Çünkü yarasa, Doppler etkisini bilirmişcesine,
hareketli cisimlere doğru yolladığı ses dalgalarını değiştirir.
Örneğin kendisinden uzaklaşan sineğe en yüksek frekanslı ses
dalgasını yollar ki, ses geri döndüğünde duyamayacağı kadar
düşük bir frekansa inmesin.
Yarasaların sahip olduğu sonar
sistemi, bugüne kadar yapılmış bütün teknolojik sonarlardan
çok daha hassas ve verimlidir. |
Peki bu ayarlama nasıl gerçekleşir?
Yarasanın beyninde, sonar sistemini denetleyen iki farklı
tipte nöron (sinir hücresi) bulunmaktadır; bunlardan biri
yansıyan ultrasonu algılar, diğeri bazı kaslara komut vererek
yarasanın çığlığını oluşturur. Bu iki nöron beyinde eş güdümlü
çalışır; öyle ki yankının frekansı değişince, birinci nöron
bunu algılar ve ikinci nöronu baskılayarak veya uyararak,
çığlığın frekansının yankının frekansına uymasını sağlar.
Sonuçta yarasanın çığlığı ortamın durumuna göre frekans değiştirir
ve en verimli şekilde kullanılır.
Tüm bu sistemin evrim teorisinin "rastgele mutasyonlarla
kademeli evrim" açıklamasına indirdiği darbeyi görmemek
ise mümkün değildir. Yarasadaki sonar sistemi son derece kompleks
bir yapıdır ve asla rastgele mutasyonlarla açıklanamaz. Sistemin
çalışabilmesi için, tüm ayrıntılarıyla kusursuz olarak var
olması zorunludur. Yarasa hem yüksek frekanslarda ses yayacak
yapıya, hem bu sesleri algılayıp analiz edecek organlara,
hem de hareket değişikliklerine göre frekans ayarlaması yapan
sisteme sahip olmalıdır ki, sahip olduğu sonar işe yarasın.
Elbette ki tüm bunlar rastlantılarla açıklanamaz ve yarasanın
kusursuz bir biçimde yaratıldığını gösterir.
Nitekim fosil kayıtları da, yarasanın yeryüzünde aniden
ve bugünkü kompleks yapısıyla ortaya çıktığını göstermektedir.
Evrimci paleontologlar John E. Hill ve James D. Smith, Bats:
A Natural History adlı kitaplarında bu gerçeği "itiraf"
niteliğinde açıklarlar:
Yarasaların fosil kayıtları, erken
Eosen Devri'ne kadar uzanır... ve beş ayrı kıtada birden
tespit edilmiştir. Tüm fosil yarasalar, hatta en eskileri
bile, son derece gelişmiş yarasalardır ve dolayısıyla karada
yaşayan atalarından nasıl bir ara geçişle geldikleri konusuna
hiçbir ışık tutmazlar.158
ABD Wyoming'de bulunmuş olan
bilinen en eski yarasa fosili. 50 milyon yıllık bu fosil
ile bugün yaşayan yarasalar arasında hiçbir fark yok. |
Evrimci paleontolog L. R. Godfrey ise aynı konuda şöyle yazmaktadır:
Erken Tertiryen Devri'ne ait çok sayıda
iyi korunmuş yarasa fosili vardır, örneğin Icaronycteris
gibi. Ama Icaronycteris bizlere yarasalarda uçuşun
evrimleşmesi hakkında hiçbir şey söylememektedir, çünkü
bu zaten kusursuz bir biçimde uçan bir yarasadır.159
Evrimci bilim adamı Jeff Hecht de aynı sorunu 1998 tarihli
bir New Scientist makalesinde şöyle itiraf etmektedir:
Yarasaların kökenleri bir bilmece olmuştur.
En eski yarasa fosilleri dahi, 50 milyon yıl önce, bugünkü
yarasaların kanatlarına benzeyen kanatlara sahiptirler.160
Kısacası, ne yarasaların kompleks vücut sistemlerinin evrimle
ortaya çıkması mümkündür, ne de fosil kayıtları böyle bir
evrim yaşandığını göstermektedir. Aksine, yeryüzünde ilk kez
ortaya çıkan yarasalar ile bugün yaşayan örnekleri aynıdır.
Yasalar, hep yarasa olarak var olmuştur.
Deniz Memelilerinin Kökeni
Balinalar ve yunuslar, "deniz memelileri" olarak
bilinen canlı grubunu oluştururlar. Bu canlılar memeli sınıflamasına
dahildir, çünkü aynen karadaki memeliler gibi doğurur, emzirir,
akciğerle nefes alır ve vücutlarını ısıtırlar. Deniz memelilerinin
kökeni ise, evrimciler tarafından açıklanması en zor olan
konulardan birisidir. Çoğu evrimci kaynakta, ataları karada
yaşayan deniz memelilerinin, uzun bir evrim süreci sonunda
deniz ortamına geçiş yapacak biçimde evrimleştikleri öne sürülür.
Buna göre, sudan karaya geçişin tersine bir yol izleyen deniz
memelileri, ikinci bir evrim sürecinin sonucu olarak tekrar
su ortamına dönmüşlerdir. Oysa bu teori hiçbir paleontolojik
delile dayanmaz ve mantıksal yönden de çelişkilidir. Nitekim,
evrimciler de uzun yıllar boyunca bu konuda sessiz kalmışlardır.
Bu nedenle, evrimciler bu konuyla ilgili uzun bir süreden
beri sessizleşmiştir.
Ancak, 1990'lı yıllarda deniz memelilerinin kökeni hakkında
yeni evrimci senaryolar ortaya çıktı. Bu senaryolar, 1980'lerde
bulunan Pakicetus ve Ambulocetus gibi bazı
yeni fosil bulguları üzerine kuruldu. Dört ayaklı ve kara
canlısı oldukları açıkça belli olan bu soyu tükenmiş memelilerin
balinaların atası olduğu iddia edildi ve böylece birçok evrimci
kaynak onları "yürüyen balinalar" olarak adlandırmakta
tereddüt etmedi. (Gerçekte bu canlının tam adı, "yürüyen
ve yüzen balina" anlamına gelen Ambulocetus natans'dır)
National Geographic dergisi ise Kasım 2001 sayısında
"Balinaların Evrimi" senaryosunu gündeme getirdi.
Senaryo, bilimsel delillerin değil evrimci ön yargıların üzerine
kurulmuştu.
Yürüyen Balina Masalı
Uzun ismi Pakicetus inachus olan bu soyu tükenmiş
memeliye ait fosiller, ilk kez 1983 yılında gündeme geldi.
Fosili bulan P. D. Gingerich ve yardımcıları, canlının sadece
kafatasını bulmuş olmalarına rağmen, hiç çekinmeden onun bir
"ilkel balina" olduğunu iddia ettiler.
Oysa fosilin "balina" olmakla yakından-uzaktan
bir ilgisi yoktu. İskeleti, bildiğimiz kurtlara benzeyen dört
ayaklı bir yapıydı. Fosilin bulunduğu yer, paslanmış demir
cevherlerinin de bulunduğu ve salyangoz, kaplumbağa veya timsah
gibi kara canlılarının da fosillerini barındıran bir bölgeydi;
yani bir deniz yatağı değil, kara parçasıydı.
Peki dört ayaklı bir kara canlısı olan bu fosil, neden "ilkel
balina" olarak ilan edilmiştir? Sadece dişlerindeki ve
kulak kemiklerindeki bazı ayrıntılar nedeniyle! Oysa bu özellikler
Pakicetus ile balinalar arasında bir ilişki kurmak
için kanıt olamaz. Canlılar arasında anatomik benzerliklerinden
yola çıkılarak kurulmak istenen bu gibi teorik ilişkilerin
çoğunun son derece çürük olduğunu evrimciler de kabul etmektedirler.
Eğer Avustralya'da yaşayan gagalı bir memeli olan Platypuslar
ve ördekler soyları tükenmiş canlılar olsalardı, evrimciler
aynı mantıkla (gaga benzerliğinden yola çıkarak) bunları da
birbirlerinin akrabası ilan edeceklerdi. Oysa platypus bir
memeli, ördek ise bir kuştur ve aralarında evrim teorisine
göre de bir akrabalık kurulamaz.
Evrimcilerin "yürüyen balina"
ilan ettiği Pakicetus da farklı anatomik özellikleri
bünyesinde barındıran özgün bir cinstir. Nitekim omurgalı
paleontolojisinin otoritelerinden Carroll, Pakicetus'un
da dahil edilmesi gereken mesonychid ailesinin "garip
karakterlerden oluşan bir kombinasyon gösterdiğini" belirtmektedir.161 Bu
tip "mozaik canlı"ların evrimsel bir ara form sayılamayacağını,
Gould gibi önde gelen evrimciler de kabul etmektedirler.
| NATIONAL
GEOGRAPHIC'İN ÇİZİM ÇARPITMALARI |
Paleontologlar Pakicetus'un dört
ayaklı bir kara memelisi olduğu kanısındadırlar. Nature
dergisinde (sayı. 412, 20 Eylül 2001) yayınlanan soldaki
iskelet yapısı, bunu açıkça göstermektedir. Bu iskelet
yapısına dayanarak Carl Buell tarafından yapılan Pakicetus
rekonstrüksiyon çizimi de (solda altta) gerçekçidir.
Ama National Geographic, canlıyı
"yürüyen balina olarak göstermek, bu imaji okuyucularına
empoze etmek için, Pakicetus'u yüzer halde gösteren
bir çizim tercih etmiştir (altta). Çizimde Pakicetus'u
"balinalaştırmak" için yapılmış küçük çarpıtmalar hemen
dikkat çekiyor: Canlı "yüzer" konumda tasvir edilmiş,
arka ayakları geriye doğru çizilerek "yüzgeç" izlenimi
verilmek istenmiş, ön ve arka perçeleri de yayvanlaştırılarak
"palet"e benzetilmiş. |
Gerçek Pakicetus |
National Geographic'in Pakicetus
çizimi |
Yaratılış gerçeğini savunan yazar Ashby L. Camp, "The
Overselling of Whale Evolution" (Balina Evriminin Abartılı
Propagandası) başlıklı makalesinde, Pakicetus gibi
kara memelilerinin de dahil olduğu mesonychidler sınıfının,
Archaeocetealar'ın, yani soyu tükenmiş balinaların
atası olduğu yönündeki iddianın çürüklüğünü şöyle açıklar:
Evrimcilerin mesonychidlerin, Archaeocetealar'a
dönüştüğü konusunda kendilerinden emin davranmalarının nedeni,
gerçek soy bağlantısında yer alan bir tür tanımlayamamalarına
rağmen, bilinen mesonychidler ve Archaeocetealar
arasında bazı benzerlikler olmasıdır. Ancak bu benzerlikler,
özellikle de (iki grup arasındaki) büyük farklılıklar ışığında,
bir ata ilişkisi iddia etmek için yeterli değildir. Bu gibi
karşılaştırmaların oldukça subjektif olan doğası, şimdiye
kadar pek çok farklı memeli ve hatta sürüngen grubunun balinaların
atası olarak öne sürülmüş olmasından bellidir.162
Ambulocetus natans: Pençelerine
Perde Geçirilen Sahte Balina
Hayali balina evrimi şemasında Pakicetus'tan sonra
gelen ikinci fosil canlı, Ambulocetus natans'tır.
İlk kez 1994 yılında Science dergisinde yayınlanan
bir makaleyle duyurulan bu fosil de, evrimciler tarafından
zorlama yöntemiyle "balinalaştırılmak" istenen bir
kara canlısıdır.
Ambulocetus natans terimi, Latince ambulate (yürümek),
cetus (balina) ve natans (yüzmek) kelimelerinin birleşmesiyle
oluşturulmuştur ve "yürüyen ve yüzen balina" anlamına
gelir. Canlının yürüdüğü aşikardır, çünkü tüm diğer kara memelileri
gibi onun da dört ayağı, hatta bu ayaklara bağlı geniş pençeleri
ve arka pençelerinin ucunda toynakları vardır. Ancak canlının
bir taraftan da suda yüzdüğü, daha doğrusu yaşamını hem karada
hem de suda (amfibi şekilde) sürdürdüğü iddiasının, evrimcilerin
ön yargıları dışında, hiçbir dayanağı yoktur.
Bu konuda bilimle hayal gücü arasındaki sınırı görmek için,
evrim teorisinin en önde gelen savunucularından biri olan
ve Kasım 2001 sayısını "Balinaların Evrimi" propagandasına
ayıran National Geographic'in Ambulocetus rekonstrüksiyonuna
bir göz atalım. Dergide yayınlanan Ambulocetus çizimi
şöyle:
Çizime dikkat ederseniz, bir kara canlısı olan Ambulocetus'u
"balinalaştırmak" için yapılmış iki küçük hileyi
kolaylıkla fark edebilirsiniz:
• Hayvanın arka bacakları, yürümeye yarayan
ayaklar olarak değil de, yüzmeye yarayan yüzgeçler gibi tasvir
edilmiş. Oysa gerçekte canlının bacak kemiklerini inceleyen
Carroll, bu canlının "kara üzerinde güçlü bir hareket
yeteneğine sahip olduğunu" belirtir.163
• Hayvanın ön ayaklarına "palet" görüntüsü verebilmek
için perdeler çizilmiştir. Oysa eldeki Ambulocetus
fosillerinden böyle bir sonuca varmak mümkün değildir. Gerçekte
fosil kayıtlarında, bu gibi yumuşak dokular hemen hiçbir zaman
görünmezler. Dolayısıyla canlının iskeleti dışında kalan özellikleri
üzerinde yapılan rekonstrüksiyonlar hep spekülatiftir. Bu
da evrimcilere geniş bir propaganda malzemesi sunar.
Ambulocetus'un üstteki çizimi üzerinde yapılana
benzer evrimci rötüşlarla, her canlıyı, istenen bir başka
canlıya benzer gibi göstermek mümkündür. İsterseniz bir maymun
iskeletini de, bacaklarını arkaya doğru çizip "yüzgeç"
gibi göstermek ve parmakları arasında perdeler çizmek suretiyle,
"balinaların atası olan primat" diye sunabilirsiniz.
Ambulocetus fosili üzerinde yapılan bu çizim hilelerinin
geçersizliği, yine National Geographic'in aynı sayısında
yayınlanan aşağıdaki çizimden anlaşılabilir:
National Geographic, canlının iskeletinin resmini
yayınlarken, ister istemez rekonstrüksiyon resimde yaptığı
"balinalaştırıcı" rötüşlardan geri adım atmak zorunda
kalmış. Canlının ayak kemikleri, iskeletin açıkça gösterdiği
gibi, onu kara üzerinde taşıyacak yapıda. Ayaklarında ise
hayali "perde"lerden iz yok.
Yürüyen Balina Masalının Geçersizliği
Gerçekte ne Pakicetus'un ne de Ambulocetus'un
balinalarla bir akrabalıkları bulunduğuna dair hiçbir kanıt
yoktur. Bunlar sadece, teorilerine göre deniz memelileri için
karada yaşayan bir ata bulmak zorunda olan evrimcilerin, bazı
sınırlı benzerliklerden yola çıkarak belirledikleri "ata
adayları"dır. Bu canlıların, kendileriyle çok yakın bir
jeolojik devirde fosil kayıtlarında ortaya çıkan deniz memelileri
ile ilişkileri bulunduğunu gösteren hiçbir kanıt yoktur.
Evrim şemasında Pakicetus ve Ambulocetus'un
ardından söz konusu deniz memelilerine geçilmekte ve Procetus,
Rodhocetus gibi Archaeocetea (soyu tükenmiş
balina) türleri sıralanmaktadır. Söz konusu canlılar gerçekten
de suda yaşayan soyu tükenmiş memelilerdir. (Az ileride bunlara
da değineceğiz.) Ancak Pakicetus ve Ambulocetus
ile bu deniz memelileri arasında çok büyük anatomik farklılıklar
vardır. Canlıların fosilleri incelendiğinde, birbirlerine
bağlanan "ara form"lar olmadıkları açıkça görülür:
• Dört ayaklı bir kara memelisi olan Ambulocetus'ta
omurga, leğen (pelvis) kemiğinde bitmekte ve bu kemiğe bağlı
güçlü bacak kemikleri uzanmaktadır. Bu tipik bir kara memelisi
anatomisidir. Balinalarda ise, omurga kuyruğa doğru kesintisiz
devam eder ve leğen kemiği bulunmaz. Nitekim Ambulocetus'tan
10 milyon yıl kadar sonra yaşadığı düşünülen Basilosaurus
aynen bu anatomiye sahiptir. Yani tipik bir balinadır. Tipik
bir kara canlısı olan Ambulocetus ile tipik bir balina
olan Basilosaurus arasında ise hiçbir "ara form"
yoktur.
• Basilosaurus'un ve kaşalotun omurgalarının alt
kısmında, omurgadan bağımsız küçük kemikler yer alır. Evrimciler
bunların "körelmiş bacaklar" olduğu iddiasındadır.
Oysa söz konusu kemikler Basilosaurus'ta "çiftleşme
konumunu almaya yardımcı olmakta", kaşalotta ise "üreme
organlarına destek olmakta"dır.164 Zaten oldukça önemli
bir fonksiyon üstlenmiş olan iskelet parçalarını, bir başka
fonksiyonun "körelmiş organı" olarak tanımlamak,
evrimci ön yargıdan başka bir şey değildir.
Sonuçta, deniz memelilerinin,
kara memelileri ile aralarında bir "ara form" olmadan,
özgün yapılarıyla ortaya çıktıkları gerçeği değişmemiştir.
Ortada bir evrim zinciri yoktur. Robert Carroll, bu gerçeği
istemeden ve evrimci bir dille de olsa, şöyle kabul eder:
"Doğrudan balinalara uzanan bir mesonychid çizgisi tanımlamak
mümkün değildir."165 Balinalar
konusunda ünlü bir uzman olan Rus bilim adamı G. A. Mchedlidze
de, bir evrimci olmasına karşın, Pakicetus, Ambulocetus
natans ve benzeri dört ayaklı "balina atası adayları"nın
bu şekilde tanımlanmasına katılmamakta ve onları tamamen izole
bir grup olarak tarif etmektedir.166
Kulak ve Burun Evrimi Hikayeleri
Kara memelileri ile deniz memelileri arasında öne sürülecek
bir evrim senaryosunun, bu canlı grupları arasındaki farklı
kulak ve burun yapılarına açıklama getirmesi gerekir. Önce
kulak yapısını ele alalım. Kara memelileri, biz insanlar gibi,
dış dünyadaki sesleri kulak kepçeleri ile toplar, orta kulaktaki
kemiklerle güçlendirir ve iç kulakta sinyallere çevirirler.
Deniz memelilerinin ise kulakları yoktur. Sesleri alt çenelerindeki
özel titreşim algılayıcı duyargalarla duyarlar. Bu iki yapı
arasında kademeli bir evrim mümkün değildir. Kendi içinde
mükemmel bir duyma sisteminden, tamamen farklı bir yapıya
sahip bir başka sisteme kademeli evrimle geçilmesi mümkün
değildir. Çünkü ara aşamalar verimli olmayacaktır. Yavaş yavaş
kulaklarıyla duyma yeteneğini yitiren, çenesiyle duyma yeteneği
ise henüz gelişmemiş bir canlı avantajlı değildir.
Kaldı ki, söz konusu "gelişme"nin nasıl sağlanabileceği
sorusu da evrim teorisini çıkmaza sürüklemektedir. Evrimcilerin
öne sürdükleri mekanizma mutasyonlardır ve canlılara genetik
bilgi ekledikleri hiçbir zaman görülmemiş olan mutasyonlar
sonucunda, deniz memelilerinin son derece kompleks algı sistemlerine
sahip olduklarını ileri sürmek, akla aykırıdır.
Nitekim fosiller ortada hiçbir evrim olmadığını göstermektedir.
Pakicetus ve Ambulocetus'un kulak sistemi,
karasal memelilerinki ile aynıdır. Sözde "evrim şeması"nda
bu iki kara memelisinin ardından gelen Basilosaurus
ise tipik bir balina kulağına sahiptir. Yani dış kulak kepçesiyle
değil, çenesine gelen titreşimlerle etrafındaki sesleri algılayan
bir canlıdır. Ve Pakicetus ve Ambulocetus'un
kulak yapısı ile, Basilosaurus'un kulak yapısı arasında
hiçbir "geçiş formu" yoktur.
Benzer bir durum "kayan burun" hikayesi için de
geçerlidir. Evrimci kaynaklar, Pakicetus, Rodhocetus
ve günümüz gri balinasına ait üç kafatası iskeletini alt alta
dizmekte ve bunların bir "evrim süreci" oluşturduklarını
ileri sürmektedir. Oysa üç fosilin, özellikle de Rodhocetus
ve günümüz balinasının burun yapıları, aynı serinin ara formları
olarak kabul edilemeyecek kadar farklıdır.
Dahası nefes deliklerinin burundan enseye doğru "yürümesi",
söz konusu canlıların anatomisinde çok ciddi bir "yeniden
dizayn" gerektirir ki, bunun rastgele mutasyonlar yoluyla
sağlandığına inanmak, hayal kurmaktan başka bir şey değildir.
National Geographic'in Lamarckçı
Masalları
Aslında, evrimci camianın büyük bir bölümünün canlıların
kökeni hakkında temel bir batıl inanışları vardır ve sorun
da bundan kaynaklanmaktadır. Bu batıl inanç, canlılara ihtiyaç
duydukları organları, biyokimyasal yapıları veya anatomik
özellikleri kazandıran adeta sihirli bir "doğa gücü"
olduğu düşüncesidir.
Bunu görmek için, Kasım 2001 tarihli National Geographic'in
"Balinaların Evrimi" başlıklı yazısındaki bazı ilginç
pasajlara göz atalım:
… Bu civarda bulunan balinaların bazı atalarını gözümün
önüne getirmeye çalıştım… Her kuşakta giderek kısalan ve
çelimsizleşen arka ayaklarını kullanarak şapıdık şapıdık
hareket etmeye çalışıyorlardı… Bir yandan arka bacakları,
diğer yandan da gövdelerini destekleyen kalça kemikleri
giderek küçülüyordu… Boyun kısaldı, böylece gövdenin ön
kısmı, suyu en az dirençle yarıp geçmeyi sağlayan boru biçiminde
bir denizaltı gövdesini andırır bir şekle girerken, kollar
da dümen biçimini almaya başladı. Dış kulaklara duyulan
ihtiyacın azalmasıyla, bazı balinalar sudaki sesleri doğrudan
alt çene kemikleriyle algılayıp özel yağ yastıkları üzerinden
iç kulağa iletiyorlardı.
Dikkat edilirse, tüm bu anlatımlarda, evrimci mantık örgüsü,
sadece canlıların değişen ortama göre değişen ihtiyaçları
olduğunu belirtmekte ve bu ihtiyacı başlı başına bir "evrim
mekanizması" olarak algılamaktadır: Bu mantığa göre kendisine
az ihtiyaç duyulan organlar yok olmakta, ihtiyaç duyulan yeni
organlar kendi kendine ortaya çıkmaktadır!
Oysa biyoloji konusunda en temel bilgilere sahip olan bir
kimse bile bilir ki, ihtiyaçlarımız organlarımızı kalıtsal
olarak şekillendirmez. Bu, Lamarck'ın "kazanılmış özelliklerin
sonraki nesillere aktarılması" tezinin çürümesinden bu
yana, yani yaklaşık 100 yıldır, bilinen kesin bir gerçektir.
Ama evrimci yayınlara bakıldığında, hala Lamarck'ın teorisiyle
düşünüyor gibidirler.
Eğer kendilerine itiraz ederseniz, "hayır biz Lamarckçı
değiliz, kastımız, çevre şartlarının canlılar üzerinde evrimsel
bir baskı oluşturduğu, bu baskı sonucunda uygun canlıların
seçildiği ve böylece türün evrimleştiğidir" diyeceklerdir.
Ama zaten konunun püf noktası da buradadır: Evrimcilerin "evrimsel
baskı" dedikleri şey, canlılara ihtiyaca göre yeni özellikler
kazandıramaz. Çünkü bu baskıya cevap vereceğini umdukları
iki sözde evrim mekanizması, yani doğal seleksiyon ve mutasyonun
canlılara yeni organlar kazandırma özelliği yoktur:
• Doğal seleksiyon, sadece zaten var olan özellikleri seçebilir,
yeni bir özellik üretemez.
• Mutasyonlar, canlılara genetik bilgi eklemezler, sadece
mevcut genetik bilgiyi tahrip ederler. Genetik bilgi ekleyen,
(dolayısıyla yeni bir organ veya biyokimyasal yapı oluşturan)
bir mutasyon asla gözlemlenmemiştir.
Bu gerçekler ışığında National Geographic'in üstteki
"şapıdık şapıdık hareket eden balinalar" masalına
bir kez daha bakarsak, aslında gerçekten de oldukça ilkel
bir Lamarckçılık yaptıklarını görürüz. Dikkat edilirse National
Geographic yazarı Douglas H. Chadwick, "her
kuşakta giderek kısalan ve çelimsizleşen arka ayaklar"dan
söz etmektedir. Acaba nasıl olur da "her kuşakta"
bir canlı türünde morfolojik değişim, hem de belli bir yöne
doğru değişim olabilir? Bunun için; o türün her kuşaktaki
kimi temsilcilerinin bacaklarının kısalmasına neden olacak
mutasyonlara uğraması; bu mutasyonların canlıya başka hiçbir
zarar vermemesi; mutasyona uğrayan bireylerin diğerlerine
göre avantajlı olup seçilmesi; bir sonraki kuşakta, ne tesadüfse
yine aynı genin aynı noktasının aynı mutasyona uğraması; bunun
nesiller boyu hiç değişmeden devam etmesi; tüm bunların tesadüfen
kusursuz gerçekleşmesi gerekir.
Eğer National Geographic yazarları buna inanıyorlarsa,
"biz sülale olarak uçmayı çok seviyoruz, oğlum da ne
tesadüf bir mutasyon geçirdi ve koltuk altlarında kuş tüyünü
andıran birkaç küçük yapı belirdi. Torunum da aynı mutasyondan
geçecek ve tüyleri biraz artacak, bu nesiller boyu devam edecek
ve sonunda sülalemiz kanatlanıp uçacak" diyen bir insana
da inanabilirler. İki hikayenin saçmalık düzeyi aynıdır çünkü.
Bu durum, başta belirttiğimiz gerçeği,
yani evrimcilerin, canlıların ihtiyaçlarının adeta doğadaki
sihirli bir güç tarafından karşılandığına dair batıl inancını
ortaya çıkarmaktadır. Gerçekte animist kültürde yer alan "doğaya
bilinç atfetme" inancı, ne ilginçtir ki 21. yüzyılda
"bilim" kisvesi altında karşımıza çıkmaktadır. Oysa
Darwinizm'in ünlü eleştirmenlerinden biri olan Fransa'nın
ünlü biyoloğu Paul Pierre Grassé'nin belirttiği gibi, "hayal
kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu işin içine
dahil edilmemelidir.167
Fazla sözü edilmeden empoze edilmek istenen bir başka senaryo
da, söz konusu canlıların vücut yüzeyleriyle ilgilidir. Karasal
canlılar oldukları kabul edilen Pakicetus ve Ambulocetus'un
diğer memeliler gibi tüylü bir vücuda sahip oldukları herkesin
ortak görüşüdür. Nitekim rekonstrüksiyonlarda her iki canlı
sık tüylerle çizilmektedir. Ancak daha sonraki canlılara (yani
gerçek deniz memelilerine) geçildiğinde, birden tüyler yok
olmaktadır. Bunun evrimsel açıklaması, üstte anlattığımıza
benzer Lamarckçı hikayelerden farklı bir şey değildir.
Gerçek ise, söz konusu canlıların her birinin, yaşadıkları
ortama göre en uygun biçimlerde yaratılmış olduklarıdır. Bu
kusursuz canlıları mutasyonlarla veya daha da basit Lamarckçı
hikayelerle açıklamaya çalışmak, akıl dışıdır. Canlılıktaki
her özellik gibi, söz konusu canlıların mükemmel sistemleri
de bu canlıları Allah'ın yaratmış olduğu gerçeğini gözler
önüne sermektedir.
Deniz Memelilerinin Kendi İçindeki
Evrimi Senaryosunun Açmazları
Bu noktaya kadar, deniz memelilerinin kara canlılarından
evrimleştiği yönündeki evrimci senaryonun geçersizliğini inceledik.
Bilimsel bulgular, evrimcilerin bu senaryonun başlangıcına
yerleştirdiği iki kara memelisi (Pakicetus ve Ambulocetus)
ile deniz memelileri arasında hiçbir bağ bulunmadığını göstermektedir.
Peki senaryonun geri kalan kısmı?
Bu konuda da evrim teorisi yine açmazdadır. Teori, bilimsel
sınıflamada Archaeocetea (arkaik, yani eski balinalar)
olarak bilinen soyu tükenmiş özgün deniz memelileri ile yaşayan
balina ve yunuslar arasında bir akrabalık ilişkisi kurma çabasındadır.
Oysa gerçekte konunun uzmanları farklı düşünmektedirler. Evrimci
paleontolog Barbara J. Stahl şöyle yazar:
Bu Archaeocetealar'ın kıvrak
formdaki vücutları ve kendilerine özgü testere dişleri,
bunların muhtemelen herhangi bir günümüz balinasının atası
olamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. 168
Deniz memelilerinin kökeni konusundaki evrimci senaryo,
moleküler biyolojinin bulguları açısından da çıkmaz içindedir.
Klasik evrimci senaryo, balinaların iki büyük grubunun, yani
dişli balinaların (Odontoceti) ve balenli balinaların
(Mysticeti) ortak bir atadan evrimleştiğini varsayar.
Ama Brüksel Üniversitesi'nden Michel Milinkovitch yeni bir
teoriyle bu görüşe karşı çıkmış, anatomik benzerliğe göre
kurulan söz konusu varsayımın moleküler bulgular tarafından
çürütüldüğünü şöyle vurgulamıştır:
Cetaceanlar'ın (balinaların)
büyük grupları arasındaki evrimsel ilişkiler, morfolojik
ve moleküler analizlerin çok farklı sonuçlara varması nedeniyle,
daha da problemlidir. Morfolojik ve davranışsal bulgu bütünlerine
bakılarak yapılan geleneksel yorumlama, ekolokasyona sahip
dişli balinaların (yaklaşık 67 tür) ve filtre sistemiyle
beslenen balen balinaların (10 tür) iki ayrı monofilotik
(kendi içinde tek kökenden gelen) grup olduğunu varsayar…
Öte yandan, DNA üzerinde yapılan filogenetik (evrimsel akrabalık)
anazlileri… ve amino asit karşılaştırmaları… uzun zamandır
kabul edilen bu sınıflandırmayla çelişmektedir. Dişli balinaların
bir grubu, yani sperm balinaları, morfolojik yönden kendilerinden
oldukça uzak olan balen balinalarına diğer odontocetlerden
(dişli balinalardan) daha yakın gözükmektedirler.169
Kısacası, deniz memelileri, yerleştirilmek istendiği hayali
evrim şemalarının her birine isyan etmektedirler.
Deniz memelilerinin kökeni konusundaki evrimci propagandada
bir kez daha ortaya çıktığı gibi, ortada gerçek kanıtlara
dayanan bir evrim süreci değil, evrim teorisine göre bir şemaya
yerleştirilmeye çalışılan, ama bir türlü bu şemaya uygun gelmeyen
kanıtlar vardır.
Kanıtların ön yargısız incelenmesiyle ortaya çıkan sonuç
ise, tarihteki farklı canlı gruplarının, birbirlerinden bağımsız
olarak, aniden ortaya çıktıklarıdır. Bu da, tüm canlıların
yaratılmış oldukları gerçeğinin bilimsel bir kanıtıdır.
Memeliler evrim basamaklarının en üst kısmında yer alan
canlılar olarak kabul edilirler. Durum bu iken, öncelikle
bu canlıların neden deniz ortamına geçtiklerinin açıklanması
çok güçtür. Bir sonraki soru ise, bu canlıların deniz ortamına
nasıl olup da balıklardan bile daha iyi adapte olduklarıdır.
Çünkü katil balinalar, yunuslar gibi memeli ve dolayısıyla
akciğerli canlılar, suda solunum yapan balıklardan bile daha
mükemmel bir şekilde yaşadıkları ortama uyum göstermektedirler.
Deniz memelileri, yerleştirilmek
istendiği hayali evrim şemalarının her birine isyan
etmektedirler. Ortaya çıkan sonuç, tarihteki farklı
canlı gruplarının, birbirlerinden bağımsız olarak, aniden
ortaya çıktıklarıdır. Bu da, tüm canlıların yaratılmış
oldukları gerçeğinin bilimsel bir kanıtıdır. |
Deniz memelilerinin hayali evriminin mutasyon ve doğal seleksiyon
aracılığıyla açıklanamayacağı son derece açıktır. GEO
dergisinde yayınlanan bir makale, deniz memelilerinden
mavi balinanın kökeninden söz ederken, Darwinizm'in bu konudaki
çaresizliğini şöyle ifade eder:
Mavi balinalar gibi, denizde yaşayan
diğer memeli hayvanların da vücut yapıları ve organları
balıklarınkine benzer. Bunların iskeletleri de balıklarınkiyle
benzerlik gösterir. Balinalarda bacaklar diyebileceğimiz
arka uzuvlar tersine gelişme göstererek güdük kalmıştır.
Ancak bu hayvanların şekil değişiklikleri hakkında elde
en ufak bir bilgi bile mevcut değildir. Denize geri dönüşün
Darwinizm'in iddia ettiği gibi uzun süreli yavaş bir geçişle
değil, anlık sıçramalar halinde olduğunu kabul etmek zorundayız.
Paleontologlar günümüzde balinanın hangi memeli hayvan türünden
geldiği konusunda yeterli bilgiye sahip değildir.170
Karada yaşayan küçük bir memeli hayvanın, evrim süreci sonucunda
nasıl olup da 30 metre boyunda 60 ton ağırlığında bir balinaya
dönüştüğünü düşünmek gerçekten de çok zordur. Darwinistlerin
bu konuda yapabildikleri tek şey, National Geographic
dergisinde yayınlanan aşağıdaki anlatımda olduğu gibi, hayal
güçlerini zorlayarak senaryo üretmektir:
Balinanın doğuşu, bundan 60 milyon
yıl önce, dört ayaklı, kıllı memelilerin yiyecek aramak
için denize girmeleriyle başladı. Çağlar geçtikçe, yavaş
yavaş değişiklikler oluştu. Arka ayaklar kayboldu, ön ayaklar
yüzgeçlere dönüştü, kıllar yok olarak kalın, yumuşak, silgimsi
balina derisine yol açtı, burun delikleri başın tepesine
hareket etti, kuyruk genişleyerek balinanın fırçamsı kuyruğuna
dönüştü ve beden, suyun içinde giderek büyüyüp devleşti.171
Üstte anlatılan kademeli evrim senaryoları, bu senaryoyu
yazanlar dahil, hiç kimseyi tatmin etmemektedir. Biz yine
de bu kurgunun detaylarına inelim ve ne denli gerçek dışı
olduğunu aşama aşama inceleyelim.
Deniz Memelilerinin Özgün Yapıları
Evrimcilerin deniz memelileri ile ilgili evrim senaryolarının
ne kadar imkansız olduğunu gösteren diğer bazı kanıtlar da,
bu canlıların son derece özgün yapılarıdır. Solunum için akciğerlerini
kullanan memeli bir canlının deniz ortamında geçirmesi
gereken adaptasyonlar dikkate alındığında, böyle bir geçiş
için "imkansız" kelimesinin bile yetersiz kaldığı
görülür. Böyle bir geçişte evrim süreci içinde ara basamaklardan
herhangi bir tanesinin bile eksikliği, canlının yaşamasına
izin vermeyecek ve evrim sürecini durduracaktır.
Deniz memelileri sadece kendilerine
özgün özelliklere sahiptirler. Bunlar, yaşadıkları çevreye
en uygun şekilde tasarlanmışlardır. |
Deniz memelilerinin su ortamına geçerken sahip olmaları gereken
adaptasyonlar şöyle sıralanabilir:
1- Suyun Korunumu: Deniz memelileri su
ortamında yaşamalarına rağmen, su ihtiyaçlarını, balıklar
gibi, yani tuzlu sudan faydalanarak gideremezler. Yaşamak
için tatlı suya ihtiyaçları vardır. Deniz memelilerinin su
kaynakları pek iyi bilinmemesine rağmen, su ihtiyaçlarının
büyük kısmını, okyanustaki tuz oranının üçte biri kadar tuz
içeren canlıları yiyerek sağladıkları düşünülmektedir. Bu
kadar kıt su kaynaklarına sahip deniz memelileri için, suyun
azami derecede korunması ve tasarruf edilmesi son derece önemlidir.
İşte bu nedenle deniz memelileri, develerde görülen su koruması
mekanizmalarına sahiptir. Aynı develer gibi deniz memelileri
de terlemez. Böbrekler, üreyi insanlardan çok daha iyi bir
şekilde konsantre ederek onlara su kazandırır. Böylece su
kaybı en aza indirilmiş olur. Sudan tasarruf en küçük detaylarda
bile kendini gösterir. Örneğin anne balina yavrusunu peynir
kıvamındaki çok yoğun bir sütle besler. Bu süt insan sütünden
on kez daha yağlıdır. Sütün bu derece yağlı olmasının birtakım
kimyasal sebepleri vardır. Yağ, yavru tarafından vücuda alındıktan
sonra işlenirken yan ürün olarak su açığa çıkar. Böylece anne,
en az su kaybıyla yavrusunun su ihtiyacını gidermiş olur.
2- Görme ve Haberleşme: Yunusların ve balinaların
gözleri farklı görmelere imkan verecek şekildedir. Suyun altında
ve üzerinde aynı mükemmellikte görebilirler. (Oysa başta insan
olmak üzere çoğu canlı, ışığın kırılmasındaki farklılıklar
nedeniyle, kendi doğal ortamının dışında iyi göremez.) Bir
yunus, suyun 6 metre kadar üstüne zıplayabilir ve kendisi
için havada tutulmakta olan bir yiyeceği çok büyük bir hassaslıkla
alabilir.
Deniz memelilerinin gözü ile kara canlılarının gözü arasındaki
farklar şaşırtıcı derecede detaylıdır. Karada gözü bekleyen
tehlikeler, fiziksel darbeler ve tozdur. Bu nedenle kara hayvanlarının
göz kapakları vardır. Su ortamında ise en büyük tehlikeler
tuz oranı, derinlere dalarken meydana gelen basınç ve deniz
akıntılarının oluşturduğu hasarlardır. Akıntılarla doğrudan
temas olmaması için gözler kafanın yan tarafındadır. Ayrıca
derin dalışlarda gözü basınca karşı koruyan sert bir tabaka
vardır. 9 metre derinlikten sonra denizin dibi karanlık olduğu
için, su memelilerinin gözü, karanlık ortamlara uyum sağlayabilen
birçok özellikle donatılmıştır. Lens mükemmel bir daire biçimindedir.
Işığa hassas olan çubuk hücreleri, renklere ve detaylara duyarlı
olan koni hücrelerinden daha fazladır. Dahası, gözlerde özel
bir fosforlu tabaka vardır. Bu sebeple deniz memelilerinin
karanlık ortamlardaki görüşleri kuvvetlidir.
Yine de deniz memelilerinin birincil algıları görme değildir.
Kara memelilerinin aksine, onlar için duyma çok daha önemlidir.
Görme ışık gerektirir, ama duyma için böyle bir ihtiyaç yoktur.
Birçok balina ve yunus, deniz dibindeki karanlık bölgelerde
bir tür doğal "sonar" sayesinde avlanır. Özellikle
dişli balinalar ses dalgaları aracılığıyla "görebilir".
Ses dalgaları, aynı görmede olduğu gibi, odaklanır ve bir
noktaya gönderilir. Geriye dönen dalgalar, hayvanın beyninde
analiz edilir ve yorumlanır. Bu yorum, hayvana karşısındaki
cismin biçimini, büyüklüğünü, hızını ve konumunu açıkça belli
eder. Bu canlılardaki sonik sistem inanılmaz derecede hassastır.
Örneğin bir yunus suya atlayan bir kişinin "içini"
de algılayabilir. Ses dalgaları yön bulmanın yanı sıra haberleşme
için de kullanılır. Birbirinden yüzlerce kilometre uzaktaki
iki balina ses kullanarak anlaşabilir.
Bu hayvanların haberleşmek ve yön bulmak için çıkarttıkları
sesi nasıl ürettikleri sorusu hala büyük oranda cevapsızdır.
Ancak bilinenler arasında, yunusun vücudundaki çok şaşırtıcı
bir ayrıntı dikkat çeker: Hayvanın kafatası yapısı, beyni
bile tahrip edecek kadar sürekli ve şiddetli bir biçimde yaydığı
ses bombardımanından korunmak için ses yalıtımlıdır.
Şimdi tüm bunların üzerinde düşünelim. Deniz memelilerinin
sahip oldukları tüm bu şaşırtıcı özellikler, evrim teorisinin
yegane iki mekanizması, yani mutasyon ve doğal seleksiyon
kanalıyla oluşmuş olabilirler mi? Hangi mutasyon bir yunusun
bedenine sonar sistemi yerleştirebilir ve sonra da hayvanın
beynini sonardan korumak için kafatasını ses yalıtımlı hale
getirebilir? Hangi mutasyon, bu canlılara karanlık sularda
görmelerini sağlayacak göz yapıları kazandırabilir? Hangi
mutasyon, eskiden karada yaşadıkları öne sürülen bu hayvanların
"suya geçiş"lerini sağlayabilir? Hangi mutasyon,
bu hayvanların bedenlerine suyu en ekonomik şekilde kullanmalarını
sağlayacak hassas mekanizmaları yerleştirebilir?
Bunlar gibi yüzlerce soru çoğaltmak mümkündür. Ve evrimin
bunların hiçbirine verebilecek bir cevabı yoktur. Balıkların
sularda "tesadüfen" oluştuklarını, sonra yine tesadüfler
yardımıyla karaya çıkıp sürüngen ve memelilere evrimleştiklerini,
sonra da bu memelilerin yeniden suya dönerek suda yaşam için
gerekli olan özellikleri yine tesadüfen kazandıklarını öne
süren, tüm bu fantastik hikayeyi yazan evrim teorisi, bu aşamaların
hangisini kanıtlayabilir? Cevap her seferinde olumsuzdur.
Evrim teorisi bu aşamaların gerçekleştiğini ispatlamak bir
yana, bunların gerçekleşmeleri için en küçük bir ihtimalin
var olduğunu bile ispatlayamamaktadır.
| BİRBİRİNDEN
TÜREDİĞİ İDDİA EDİLEN CANLILAR ARASINDAKİ BÜYÜK MORFOLOJİK
FARKLAR
Hylonomus'tan
evrimleştiği öne sürülen deniz sürüngeni Mesosaurus |
Bu
noktaya kadar, farklı canlı türlerinin aralarında hiçbir
evrimsel "ara geçiş formu" bulunmadan yeryüzünde ortaya
çıktıklarını inceledik. Canlılar fosil kayıtlarında
birbirlerinden o denli farklı yapılarıyla belirmektedirler
ki, aralarında herhangi bir evrimsel bağlantı kurmak
mümkün değildir.
Evrimcilerin
birbirlerinin atası olarak kabul ettikleri canlıların
iskeletlerini karşılaştırdığımızda, bu gerçek çok açık
bir şekilde bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Birbirinin
atası olarak öne sürülen canlılar arasında olağanüstü
derecede büyük farklılıklar vardır.
Burada bu konuda
bazı örnekleri inceleyeceğiz. Çizimlerin hepsi, omurgalı
canlılar konusunda otorite olan evrimci kaynaklardan
alınmıştır.
|
Hylonomus'tan
evrimleştiği iddia edilen deniz sürüngeni Ichthyosaur |
|
Bilinen
en eski sürüngen olan Hylonomus
|
|
İki
ayrı türde deniz sürüngeni ve evrimcilere göre bu canlıların
en yakın atası olan kara canlısı. Canlılar arasındaki
büyük farklılığa dikkat edin. |
| |
1-Bilinen
en eski kuş, Archaeopteryx 2-Bilinen en eski uçan sürüngenlerden
bir olan ve bu grubun tipik bir temsilcisi sayılan Dimorphodon
3-Birçok evrimci otorite tarafından kuşların ve uçan
sürüngenlerin atası sayılan kara sürüngeni Euparkeria
Bilinen en eski kuş (Archaeopteryx), bir uçan sürüngen
ve evrimcilere göre bu canlıların en yakın akrabası
sayılan kara sürüngeni. Canlılar arasındaki fark yine
çok büyük. |
 |
1-Eocen
Devri'ne ait en eski yarasanın (Icaronycteris) iskeleti
2-Yarasaların atası olduğu öne sürülen ve eski böcek
yiyenlere çok benzeyen günümüze ait bir SHREW
Bilinen en eski yarasa ve evrimcilere göre yarasaların
en yakın atası. Yarasa ile sözde atası arasındaki büyük
farklılığa dikkat edin. |
 |
1- Bilinen en eski Plesiosaur'un iskeleti
2-Eocen Devri'ne ait bilinen en eski balinalardan biri,
Zygorhiza kochi
Bilinen en eski deniz sürüngeni (Plesiosaur) ve onun
evrimcilere göre en yakın atası sayılan kara sürüngeni.
Canlılar arasında hiçbir benzerlik yok. |
| |
1- Eocen Devri'ne ait bilinen en eski balinaların
tipik bir örneği, Zygorhiza kochi Balinaların atası
konusu evrimci otoriteler arasında tartışma konusudur.
Ancak bazıları, eski bir et obur memeli grubu olan
Creodontlar'da karar kılmıştır. Yanda, Creodontlar'ın
tipik bir türü olan Sinopa Bilinen en eski balina
ve onun evrimcilere göre en yakın atası. Canlılar
arasında hiçbir benzerlik olmayışına dikkat edin.
Evrimcilerin balinanın atası olarak bulabildikleri
en iyi aday bile, bu denli ilgisiz bir canlıdır.
|
 |
1-Miocene Devri'ne ait en eski fok
balıklarının iskeleti 2-Evrimciler tarafından fok balıklarının
karada yaşayan en yakın ataları olarak kabul edilen
et obur memeli Cynodictis gregarius
Tipik bir fok balığı iskeleti ve evrimcilere göre fok
balıklarının karada yaşayan en yakın atası. Yine canlılar
arasında büyük bir fark var. |
| |
1- Oligocene Devri'ne ait en eski deniz ineği Halitherium
2- Deniz ineklerini de içine alan sirenian sınıfına
dahil deniz memelilerinin en yakın karasal atası sayılan
Hyrax
Bir deniz ineği ve evrimcilere göre onun karada yaşayan
en yakın atası.
|
Sonuç
Buraya dek incelediğimiz tüm bulgular göstermektedir ki,
canlı türleri yeryüzünde her zaman için arkalarında hiçbir
evrimsel süreç olmadan, aniden ve kusursuz bir biçimde ortaya
çıkmışlardır. Bu durum, evrimci biyolog Douglas Futuyma'nın
"canlılar eğer dünya üzerinde eksiksiz ve mükemmel bir
biçimde ortaya çıkmışlarsa, o halde üstün bir akıl tarafından
yaratılmış olmaları gerekir" derken kabul ettiği
gibi,172 canlıların yaratılmış olduklarının çok somut bir
ispatıdır.
Evrimciler ise, canlı türlerinin yeryüzünde belirli bir
sıra ile ortaya çıkmış olmalarını, evrimleşmiş olduklarının
göstergesi gibi yorumlamaya çalışırlar. Oysa canlıların yeryüzündeki
ortaya çıkış sıralamaları, ortada hiçbir evrim olmadığına
göre, "yaratılışın sıralaması"dır. Fosiller, yeryüzünün,
üstün ve kusursuz bir yaratılışla, önce denizlerde sonra da
karada yaşayan canlılarla doldurulduğunu ve bütün bunların
ardından da insanoğlunun var edildiğini göstermektedir. |