| MOLEKÜLER
BİYOLOJİ VE HAYATIN KÖKENİ
Kitabın önceki bölümlerinde, fosil kayıtlarının ve karşılaştırmalı
anatominin evrim teorisinin iddialarını geçersiz kıldığını
incelemiştik. Ancak evrim teorisinin iddiaları, gerçekte türler
arasındaki bu ilişkiyi incelemeye gerek kalmadan, daha ilk
aşamada çıkmaza girmektedir. Bu ilk aşama, yeryüzünde ilk
canlı yaşamın nasıl ortaya çıktığı sorusudur.
Evrim teorisi, bu soruya yanıt olarak, canlılığın rastlantılar
sonucu meydana gelen bir ilk hücreyle başladığı iddiasını
öne sürer. Senaryoya göre, bundan dört milyar yıl kadar önce,
ilkel dünya atmosferinde birtakım cansız kimyasal maddeler
tepkimeye girmiş, yıldırımların, sarsıntıların etkisiyle karışmış
ve ilk canlı hücre ortaya çıkmıştır.
Oysa, cansız maddelerin biraraya gelerek canlılığı oluşturabilecekleri
iddiası, bugüne kadar hiçbir deney ya da gözlem tarafından
doğrulanmamış, bilim dışı bir iddiadır. Aksine, bütün bulgular,
bir canlının ancak yine bir başka canlıdan türediğini ispatlamaktadır.
Her canlı hücre, bir başka hücrenin çoğalmasıyla oluşur. Dünya
üzerinde hiç kimse, en gelişmiş laboratuvarlarda dahi, cansız
kimyasal maddeleri biraraya getirerek canlı bir hücre yapmayı
başaramamıştır.
Evrim teorisi ise, insan aklı, bilgisi ve teknolojisi sonucunda
bile elde edilemeyen canlı hücresinin, ilkel dünya koşullarında
rastlantılarla doğduğu iddiasındadır. İlerleyen sayfalarda
bu iddianın neden bilimin ve aklın en temel prensiplerine
aykırı olduğunu inceleyeceğiz.
"Rastlantı" Mantığına Bir
Örnek
Bir canlı hücresinin rastlantılarla oluşabileceğini düşünen
bir insanın, aşağıda anlatacağımız benzer bir hikayeye de
kolaylıkla aklının yatması gerekir. Bu, bir şehrin hikayesidir.
Varsayalım ki bir gün çorak bir arazide kayaların arasına
sıkışmış bir miktar killi toprak, yağan yağmurlar sonucunda
balçık haline gelir. Balçık, güneş açınca kayaların arasında
kuruyup katılaşır ve şekillenir. Daha sonra, kendisine kalıp
görevi gören kayalar bir şekilde ufalanıp dağılırlar ve ortaya
düzgün, biçimli, sağlam bir tuğla çıkar. Bu tuğla senelerce,
aynı doğal şartlarla yanında kendisi gibi başka tuğlaların
oluşmasını bekler. Bu bekleyiş, aynı tuğladan aynı yerde yüzlercesinin,
binlercesinin oluşmasına dek asırlarca sürer. Bu arada büyük
bir tesadüf eseri, önceden oluşan tuğlalarda hiçbir kayıp
olmaz. Binlerce sene fırtınalara, yağmurlara, rüzgarlara,
kavurucu güneşe, dondurucu soğuğa maruz kalan tuğlalar, parçalanmaz,
çatlamaz, başka yerlere savrulup dağılmaz, aynı yerde ve aynı
sağlamlıkta diğer tuğlaları beklerler.
Tuğlalar yeterli sayıya ulaşınca, rüzgar, fırtına, hortum
gibi doğal şartların etkisiyle savrulur ve rastlantı eseri
yan yana ve üst üste planlı bir biçimde dizilip bir bina kurarlar.
Bu arada tuğlaları birbirine yapıştıracak çimento, harç gibi
malzemeler de "doğal şartlar"la oluşup kusursuz
bir plan içerisinde tuğlaların arasına girer ve bunları birbirlerine
kenetlerler. Bütün bu işlemler başlarken toprağın altındaki
demir filizleri de "doğal şartlar"la şekillenip
toprağın dışına uzanarak tuğlaların oluşturacağı binanın temelini
atarlar. Sonuçta her türlü malzemesi, doğraması, tesisatıyla
eksiksiz bir bina ortaya çıkar.
Elbette ki bina yalnızca temelden, tuğladan ve harçtan ibaret
değildir. Öyleyse diğer eksikler nasıl tamamlanmıştır? Cevap
basittir: Binanın ihtiyacı olan her türlü malzeme, üzerinde
yükseldiği toprakta vardır. Camlar için gereken silisyum,
elektrik kabloları için gereken bakır, kirişler, kolonlar,
çiviler, su boruları vs. için gereken demir, toprağın altında
bol miktarda bulunmaktadır.
Bütün bu malzemelerin şekillenip binanın içine yerleşmeleri
de "doğal şartlar"ın hünerine kalmıştır. Esen rüzgar,
yağan yağmur, biraz fırtına ve yer sarsıntısının da yardımıyla
bütün tesisat, doğrama, aksesuarlar tuğlaların arasında yerli
yerine oturur. İşler o kadar rast gitmiştir ki, tuğlalar,
ileride doğal şartlarla cam diye bir şeyin oluşacağını biliyormuşcasına,
gerekli pencere boşluklarını bırakarak dizilmişlerdir. Hatta
ileride yine rastlantılarla meydana gelecek su, elektrik,
kalorifer tesisatlarının içlerinden geçebileceği boşlukları
bırakmayı da unutmamışlardır. İşler o kadar rast gitmiştir
ki, "rastlantılar" ve "doğal şartlar",
kusursuz bir tasarım ortaya koymuştur.
Bu hikayeye inanabilen bir kişi, bu kadar açıklamadan sonra,
şehirdeki diğer binaların, tesislerin, yapıların, yolların,
kaldırımların, alt yapının, haberleşme ve ulaşım sistemlerinin
nasıl oluştuğunu da düşünüp bulabilir. Hatta konuyla da biraz
ilgiliyse, şehrin "kanalizasyon sisteminin evrimsel süreci
ve mevcut yapılarla uyumu" hakkındaki teorilerini açıkladığı
birkaç ciltlik "bilimsel" bir eser bile hazırlayabilir.
Bu üstün çalışmalarından dolayı akademik bir ödüle dahi layık
görülebilir, kendisinin insanlık tarihine ışık tutacak bir
deha olduğunu zannedebilir.
Darwin döneminde hücrenin çok
basit bir yapıya sahip olduğu sanılıyordu. Darwin'in
destekçisi Ernst Haeckel, deniz dibinden çıkardığı üstteki
çamurun kendi kendine "canlanacağını" ileri
sürmüştü. |
Canlılığın rastlantılarla oluştuğunu öne süren evrim teorisi,
işte tam bu derece, belki de bundan daha gerçek dışı bir teoridir.
Çünkü tek başına bir hücre, bütün çalışma sistemleri, haberleşmesi,
ulaşımı ve yönetimiyle bu büyük şehirle benzer bir kompleksliğe
sahiptir. Ünlü moleküler biyolog Michael Denton, Evolution:
A Theory in Crisis adlı kitabında hücrenin bu kompleks
yapısından şöyle söz eder:
Hayatın moleküler biyoloji tarafından
ortaya çıkarılan gerçekliğini kavrayabilmek için, bir hücreyi
yaklaşık bir milyon kez büyütmemiz gerekir, ta ki çapı 20
km'ye varsın. Bu durumda hücre, New York ya da Londra gibi
büyük bir şehri kaplayacak boyutta dev bir uzay gemisine
benzeyecektir. Bu durumda karşımızda benzersiz derecede
kompleks bir sistem ve kusursuz bir tasarım olduğunu görürüz.
Hücrenin yakınına gelir de onu incelersek, üzerindeki milyonlarca
küçük kapıyla karşılaşırız. Aynen bir uzay gemisinde olabilecek
otomatik kapılar gibi, bu kapılar sürekli olarak açılıp-kapanarak
hücrenin içine ya da dışına yapılan madde akışını kontrol
ederler. Eğer bu kapıların herhangi birinden içeri girersek,
olağanüstü bir teknoloji ve şaşkınlığa düşürecek bir komplekslikle
karşılaşırız. Her türlü insan yapımı ürünün çok üstünde
olan bu teknoloji, bizim yaratıcı zekamızı fazlasıyla
aşar. Bu sistem, "tesadüf" kavramının her anlamda
tam bir antitezini oluşturmaktadır.238
Hücredeki Kompleks Yapı ve Sistemler
Darwin zamanında canlı hücresinin kompleks yapısı bilinmiyordu.
Bu nedenle dönemin evrimcileri, canlılığın nasıl ortaya çıktığı
sorusuna "rastlantılar ve doğal olaylar" cevabını
vermenin çok ikna edici olduğunu sanmışlardı. Darwin ilk hücrenin
"küçük, ılık bir su birikintisinde" kolaylıkla oluşabileceğini
öne sürmüştü.239 Darwin'in destekçilerinden Alman biyolog
Ernst Haeckel ise, bir araştırma gemisi tarafından okyanus
dibinden çıkartılan bir çamur karışımını mikroskop altında
incelemiş ve bunun canlıya dönüşen cansız bir madde olduğunu
iddia etmişti. Bathybus Haeckelii (Haeckel Çamuru)
olarak anılan bu sözde "canlanan çamur", evrim teorisini
kuran kişilerin canlılığı ne denli basit bir olgu olarak gördüklerinin
bir ifadesiydi.
Fred Hoyle |
Oysa canlılığın en küçük detayına kadar inen 20. yüzyıl teknolojisi,
hücrenin insanoğlunun karşılaştığı en kompleks sistemlerden
biri olduğunu ortaya çıkardı. Bugün hücrenin içinde; enerjiyi
üreten santraller; yaşam için zorunlu olan enzim ve hormonları
üreten fabrikalar; üretilecek bütün ürünlerle ilgili bilgilerin
kayıtlı bulunduğu bir bilgi bankası; bir bölgeden diğerine
ham maddeleri ve ürünleri nakleden kompleks taşıma sistemleri,
boru hatları; dışarıdan gelen ham maddeleri işe yarayacak
parçalara ayrıştıran gelişmiş laboratuvar ve rafineriler;
hücrenin içine alınacak veya dışına gönderilecek malzemelerin
giriş-çıkış kontrollerini yapan uzmanlaşmış hücre zarı proteinleri
olduğunu biliyoruz. Bu saydıklarımız hücredeki kompleks yapının
yalnızca bir bölümünü oluşturur.
Evrimci bir bilim adamı olan W. H. Thorpe,
"Canlı hücrelerinin en basitinin sahip olduğu mekanizma
bile, insanoğlunun şimdiye kadar yaptığı, hatta hayal ettiği
bütün makinelerden çok daha komplekstir." diye yazar.240
Hücre o kadar komplekstir ki, bugün insanoğlu ulaştığı yüksek
teknolojiyle bile bir hücre üretememektedir. Yapay hücre oluşturmak
için yapılan tüm çalışmalar başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Öyle ki bugün, hücrenin üretilmesi hedefi bir yana bırakılmıştır
ve artık bu yönde çalışma yapılmamaktadır.
Evrim teorisi ise, insanoğlunun tüm bilgi ve teknoloji birikimi
ile yapmayı başaramadığı bu sistemin, ilkel dünyada "tesadüfen"
oluştuğunu öne sürer. Bu, bir örnek vermek gerekirse, basım
evindeki bir patlamayla, rastlantı eseri bir ansiklopedinin
basılıvermiş olmasından çok daha düşük bir ihtimale sahiptir.
Buna benzer bir başka benzetmeyi İngiliz matematikçi ve
astronom Sir Fred Hoyle, 12 Kasım 1981'de Nature
dergisine verdiği bir demecinde yapmıştır. Kendisi de bir
materyalist olmasına rağmen Hoyle, tesadüfler sonucu canlı
bir hücrenin meydana gelmesiyle, bir hurda yığınına isabet
eden kasırganın savurduğu parçalarla tesadüfen bir
Boeing 747 uçağının oluşması arasında bir fark olmadığını
belirtir.241 Yani, hücrenin kendi kendine, rastlantılar sonucu
oluşması mümkün değildir.
Evrim teorisinin hücrenin nasıl var olduğu sorusunu açıklayamamasının
en temel nedenlerinden biri, hücredeki "indirgenemez
komplekslik" özelliğidir. Bir canlı hücresi,
çok sayıda küçük organelin uyum içinde çalışmasıyla yaşar.
Bu parçaların biri bile olmasa, hücre yaşamını sürdüremez.
Hücrenin, doğal seleksiyon ve mutasyon gibi bilinçsiz mekanizmaların
kendisini geliştirmesini bekleme gibi bir ihtimali yoktur.
Dolayısıyla, yeryüzünde oluşan ilk hücrenin, yaşam için gerekli
tüm organel ve fonksiyonlara sahip, eksiksiz bir hücre olması
gerekmektedir.
Proteinlerin Kökeni Sorunu
Hücreyi şimdilik bir kenara bırakalım. Evrim teorisi hücrenin
alt parçacıkları karşısında bile çaresizdir. Hücreyi oluşturan
yüzlerce çeşit kompleks protein molekülünden bir tanesinin
bile doğal şartlarda oluşması ihtimal dışıdır.
Proteinler, "amino asit" adı verilen daha küçük
moleküllerin belli sayılarda ve çeşitlerde özel bir sırayla
dizilmelerinden oluşan dev moleküllerdir. Bu moleküller canlı
hücrelerinin yapı taşlarını oluştururlar. En basitleri yaklaşık
50 amino asitten oluşan proteinlerin, binlerce amino asitten
oluşan çeşitleri de vardır.
Önemli olan nokta şudur: Proteinlerin yapılarındaki tek
bir amino asidin bile eksilmesi veya yerinin değişmesi ya
da zincire fazladan bir amino asit eklenmesi o proteini işe
yaramaz bir molekül yığını haline getirir. Bu nedenle her
amino asit, tam gereken yerde, tam gereken sırada yer almalıdır.
Hayatın rastlantılarla oluştuğunu öne süren evrim teorisi
ise, bu düzenlilik karşısında çaresizdir. Çünkü söz konusu
düzenlilik, asla rastlantıyla açıklanamayacak kadar olağanüstüdür.
(Kaldı ki teori henüz amino asitlerin 'tesadüfen oluştukları'
iddiasına bile geçerli bir kanıt ya da açıklama getirememektedir,
bunu da biraz sonra inceleyeceğiz.)
Proteinlerin fonksiyonel yapısının hiçbir şekilde tesadüfen
meydana gelemeyeceği, herkesin rahatlıkla anlayabileceği basit
olasılık hesaplarıyla dahi görülebilir.
Örneğin bileşiminde 288 amino asit bulunan ve 12 farklı
amino asit türünden oluşan ortalama büyüklükteki bir protein
molekülünün içerdiği amino asitler 10300 farklı
biçimde dizilebilir. (Bu, 1 rakamının sağına 300 tane sıfır
gelmesiyle oluşan astronomik bir sayıdır.) Ancak bu dizilimlerden
yalnızca bir tanesi söz konusu proteini oluşturur. Geriye
kalan tüm dizilimler hiçbir işe yaramayan, hatta kimi zaman
canlılar için zararlı bile olabilecek anlamsız amino asit
zincirleridir. Dolayısıyla yukarıda örnek verdiğimiz protein
moleküllerinden yalnızca bir tanesinin tesadüfen meydana gelme
ihtimali " 10300'de 1" ihtimaldir. Bu
ihtimalin pratikte gerçekleşmesi ise imkansızdır. (Matematikte
1050'de 1'den küçük ihtimaller "sıfır ihtimal"
kabul edilirler.)
Sitokrom-C proteininin üç boyutlu
kompleks yapısı. Bu yapı içinde küçük toplarla temsil
edilen amino asitlerin sıralamasındaki en küçük bir
farklılık, proteini işe yaramaz hale getirecektir. |
Dahası, 288 amino asitlik bir protein, canlıların yapısında
bulunan binlerce amino asitlik dev proteinlerle kıyaslandığında
oldukça mütevazi bir yapı sayılabilir. Aynı ihtimal hesaplarını
bu dev moleküllere uyguladığımızda ise, "imkansız"
kelimesinin bile yetersiz kaldığını görürüz.
Canlılığın gelişiminde bir basamak daha ilerlediğimizde,
tek başına bir proteinin de hiçbir şey ifade etmediğini görürüz.
Şimdiye kadar bilinen en küçük bakterilerden biri olan "Mycoplasma
Hominis H 39"un bile 600 çeşit proteine sahip olduğu
görülmüştür. Bu durumda, tek bir protein için yaptığımız ihtimal
hesaplarını 600 çeşit protein üzerinden yapmamız gerekecektir.
Sonuçta karşılaşacağımız rakamlar ise, imkansız kavramının
çok ötesindedir.
Şu anda bu satırları okuyan ve şimdiye kadar evrim teorisini
bilimsel bir açıklama sanmış olan bazı okuyucular, belki buradaki
rakamların abartıldığından, gerçekleri yansıtmadığından endişe
edebilirler. Hayır; bunlar kesin ve somut gerçeklerdir. Hiçbir
evrimci de bu rakamlar karşısında bir itirazda bulunamaz.
Pek çok evrimci bu gerçeği itiraf eder.
Örneğin Harold Blum adlı evrimci bilim adamı, "Bilinen
en küçük proteinlerin bile rastlantısal olarak meydana gelmesi,
tümüyle imkansız gözükmektedir." demektedir.242
Evrimciler, moleküler evrimin çok uzun
bir zaman sürdüğünü ve bu zamanın imkansız olanı mümkün hale
getirdiğini iddia ederler. Oysa ne kadar uzun bir zaman verilirse
verilsin, amino asitlerin rastlantısal olarak protein oluşturmaları
imkansızdır. Amerikalı jeolog William Stokes Essentials
of Earth History adlı kitabında bu gerçeği kabul ederken,
"Eğer milyarlarca yıl boyunca, milyarlarca gezegenin
yüzeyi gerekli amino asitleri içeren sulu bir konsantre tabakayla
dolu olsaydı bile yine (protein) oluşamazdı" diye yazar.243
Peki tüm bunlar ne anlama gelmektedir? Kimya profesörü Perry
Reeves ise bu soruya şöyle bir cevap verir:
Bir insan, amino asitlerin rastlantısal
olarak birleşiminden ne kadar fazla muhtemel yapı oluşabileceğini
düşündüğünde, hayatın gerçekten de bu şekilde ortaya çıktığını
düşünmenin akla aykırı geldiğini görür. Böyle bir işin gerçekleşmesinde
bir Büyük İnşa Edici'nin var olduğunu kabul etmek, akla
çok daha uygundur.244
Bir tanesinin bile tesadüfen oluşması imkansız olan bu proteinlerden
ortalama bir milyon tanesinin tesadüfen uygun bir şekilde
biraraya gelip eksiksiz bir insan hücresini meydana getirmesi
ise, milyarlarca kez daha imkansızdır. Kaldı ki bir hücre
hiçbir zaman için bir protein yığınından ibaret değildir.
Hücrenin içinde, proteinlerin yanı sıra nükleik asitler, karbonhidratlar,
lipitler, vitaminler, elektrolitler gibi başka birçok kimyasal
madde, gerek yapı gerekse işlev bakımından belli bir oran,
uyum ve tasarım çerçevesinde yer alırlar. Her biri de birçok
farklı organelin içinde yapı taşı veya yardımcı molekül olarak
görev yaparlar.
New York Üniversitesi kimya profesörü
ve DNA uzmanı Robert Shapiro, sadece basit bir bakteride bulunan
2000 çeşit proteinin rastlantısal olarak meydana gelme ihtimalini
hesaplamıştır. (İnsan hücresinde ise yaklaşık 200.000 çeşit
protein vardır.) Elde edilen rakam, 1040.000'de
1 ihtimaldir.245(Bu sayı, 1 rakamının
yanına 40 bin tane sıfır gelmesiyle oluşan akıl almaz bir
sayıdır.)
Cardiff Üniversitesi'nden, Uygulamalı Matematik ve Astronomi
Profesörü Chandra Wickramasinghe bu sayı karşısında şu yorumu
yapar:
Bu sayı (1040.000) Darwin'i
ve tüm evrim teorisini gömmeye yeterlidir. Bu gezegenin
ya da bir başkasının üzerinde hiçbir zaman (hayatın doğabileceği)
bir ilkel çorba olmamıştır ve yaşamın başlangıcı rastlantısal
olarak gerçekleşemeyeceğine göre, amaçlı bir aklın ürünü
olmalıdır.246
Prof. Fred Hoyle ise, tüm bu sayılar karşısında şöyle demektedir:
Aslında, yaşamın akıl sahibi bir varlık
tarafından meydana getirildiği o kadar açıktır ki, insan
bu açık gerçeğin neden yaygın olarak kabul edilmediğini
merak etmektedir. Bunun (kabul edilmemesinin) nedeni, bilimsel
değil, psikolojiktir.247
Science News'ın Ocak 1999 sayısında yayınlanan
bir makalede de, amino asitlerin nasıl olup da proteinleri
oluşturduğuna hala hiçbir açıklama getirilemediği şöyle belirtilmektedir:
Hiç kimse şimdiye kadar nasıl olup
da geniş çapta dağılmış yapı taşlarının proteinlere dönüştüğünü
tatmin edici bir şekilde açıklayamamıştır. İlkel dünyanın
varsayılan koşulları amino asitleri yalıtılmış bir yalnızlığa
doğru sürükleyecek şekildedir.248
Sol-Elli Proteinler
Protein oluşumuyla ilgili evrimci tezlerin gerçekleşmesinin
imkansızlığını biraz daha detaylı olarak inceleyelim.
Canlılarda bulunan bir protein molekülünün meydana gelmesi
için yalnızca uygun amino asitlerin uygun sırada dizilmeleri
yeterli değildir. Bunun yanı sıra, proteinlerin yapısında
bulunan 20 çeşit amino asitten her birinin de yalnızca "sol-elli"
olması gereklidir. Kimyasal olarak aynı amino asidin hem sağ-elli
hem de sol-elli olmak üzere iki farklı türü vardır. Bunların
aralarındaki fark, üç boyutlu yapılarının birbiriyle zıt yönlü
olmasından kaynaklanır. Aynen insanın, sağ ve sol elleri arasındaki
farklılık gibi...
Aynı amino asidin sol-elli (L)
ve sağ-elli (D) izomerleri. Canlılardaki proteinler
sadece sol-elli amino asitlerden oluşur. |
Her iki gruptan amino asitler de birbirleriyle rahatlıkla
bağlanabilir. Ancak yapılan incelemelerde şaşırtıcı bir gerçek
ortaya çıkmıştır: En basit organizmadan en mükemmeline kadar
bütün canlılardaki proteinler, sadece sol-elli amino asitlerden
oluşmaktadır. Proteinin yapısına katılacak tek bir sağ-elli
amino asit bile, o proteini işe yaramaz hale getirmektedir.
Hatta bazı deneylerde bakterilere sağ-elli amino asitlerden
verilmiş, ancak bakteriler bu amino asitleri derhal parçalamışlar,
bazı durumlarda ise bu parçalardan yeniden kendi kullanabilecekleri
sol-elli amino asitleri inşa etmişlerdir.
Bir an için evrim teorisinin iddia ettiği gibi canlılığın
tesadüflerle oluştuğunu varsayalım. Bu durumda, yine tesadüflerle
oluşmuş olması gereken amino asitlerden doğada sağ ve sol-elli
olmak üzere eşit miktarlarda bulunacaktı. Dolayısıyla, tüm
canlıların bünyelerinde sağ ve sol-elli amino asitlerden karışık
miktarlarda bulunması gerekirdi. Çünkü, kimyasal olarak her
iki gruptan amino asitlerin de, birbirleriyle rahatlıkla birleşmesi
mümkündür. Oysa bütün canlı organizmalardaki proteinler yalnızca
sol-elli amino asitlerden oluşmaktadır.
Proteinlerin nasıl olup da bunların içinden yalnızca sol-ellilerini
ayıkladıkları ve nasıl aralarına hiçbir sağ-elli amino asidin
karışmadığı bilim adamlarının hiçbir açıklama getiremedikleri
konulardan birisi olarak kalmıştır. Böyle özel ve bilinçli
bir seçicilik evrim teorisinin önemli açmazlarından birini
oluşturur.
Dahası, açıkça görüldüğü gibi proteinlerin bu özelliği,
evrimcilerin "tesadüf" açmazını daha da içinden
çıkılmaz hale getirir: "Anlamlı" bir proteinin meydana
gelmesi için, az önce de anlattığımız gibi yalnızca bunu oluşturan
amino asitlerin belli bir sayıda, kusursuz bir dizilimde ve
özel bir üç boyutlu tasarıma uygun olarak birleşmeleri artık
yeterli olmayacaktır. Bütün bunların yanında, bu amino asitlerin
hepsinin sol-elli olanlar arasından seçilmiş olması ve içlerinde
bir tane bile sağ-elli amino asit bulunmaması da zorunludur.
Çünkü amino asit dizisine eklenen hatalı bir sağ-elli amino
asidin yanlış olduğunu tespit ederek onu zincirden çıkaracak
herhangi bir doğal ayıklama mekanizması da mevcut değildir.
Bu yüzden tek bir sağ-elli amino asidin bile sol-elli amino
asitlerin arasına karışmaması gerekir. Bu da, rastlantı kavramını
bir kez daha devre dışı bırakan bir durumdur.
Bu durum Britannica Bilim Ansiklopedisi'nde şöyle
ifade edilir:
... Yeryüzündeki tüm canlı organizmalardaki
amino asitlerin tümü, proteinler gibi karmaşık polimerlerin
yapı blokları, aynı asimetri tipindedir. Adeta tamamen sol-ellidirler.
Bu, bir bakıma, milyonlarca kez havaya atılan bir paranın
hep tura gelmesine, hiç yazı gelmemesine benzer. Moleküllerin
nasıl sol el ya da sağ el olduğu tamamen kavranılamaz. Bu
seçim anlaşılmaz bir biçimde, yeryüzü üzerindeki yaşamın
kaynağına bağlıdır.249
Bir para milyonlarca kez havaya atıldığında hep tura geliyorsa,
bunu tesadüfle açıklamak mı, yoksa, birinin bilinçli bir şekilde
havaya atılan paraya müdahale ettiğini kabul etmek mi daha
mantıklıdır? Cevap ortadadır.
Amino asitlerdeki sol-ellilik olayına benzer bir durum,
nükleotidler yani DNA ve RNA'nın yapı taşları için de geçerlidir.
Bunlar da, canlı organizmalarda bulunan bütün amino asitlerin
tersine, yalnızca sağ-elli olanlarından seçilmişlerdir. Bu
da tesadüfle açıklanamayacak bir durumdur.
Sonuç olarak yaşamın kaynağının tesadüflerle açıklanmasının
mümkün olmadığı, baştan beri incelediğimiz olasılıklarla kesin
olarak ispatlanmaktadır: 400 amino asitten oluşan ortalama
büyüklükteki bir proteinin, sadece sol-elli amino asitlerden
seçilme ihtimalini hesaplamaya kalksak 2400'de, yani 10120'de
1'lik bir ihtimal elde ederiz. Bu astronomik rakam hakkında
bir fikir vermek için, evrendeki elektronların toplam sayısının
bu sayıdan çok daha küçük olduğunu, yaklaşık 1079 olarak hesaplandığını
da belirtelim. Bu amino asitlerin gereken dizilimi ve işlevsel
biçimi oluşturma ihtimalleri ise, çok daha büyük rakamları
doğurur. Bu ihtimalleri de ekler ve olayı birden fazla sayıda
ve çeşitte proteinin oluşmasına uzatmaya kalkarsak, hesaplar
tamamen içinden çıkılamaz hale gelir.
Peptid Bağı Zorunluluğu
Evrim teorisinin tek bir proteinin oluşumu aşamasındaki
çıkmazları buraya kadar saydıklarımızla sınırlı değildir.
Bir proteinin meydana gelebilmesi için gerekli olan amino
asit çeşitlerinin, uygun sayı ve sıralamada ve gereken üç
boyutlu yapıda dizilmeleri de yetmez. Tüm bu şartların yanı
sıra, birden fazla kola sahip amino asit moleküllerinin yalnızca
belirli kollarıyla birbirlerine bağlanmaları gerekmektedir.
Bu şekilde yapılan bir bağa, "peptid bağı"
adı verilir. Amino asitler farklı bağlarla birbirlerine bağlanabilirler;
ancak proteinler, yalnızca ve yalnızca "peptid"
bağlarıyla bağlanmış amino asitlerden meydana gelirler.
Bunu bir benzetmeyle gözünüzde canlandırabilirsiniz: Örneğin
bir arabanın bütün parçalarının eksiksiz ve yerli yerinde
olduğunu düşünün. Fakat tekerleklerden birisi, oturması gereken
yere, vidalarla değil de, bir tel parçasıyla ve dairesel yüzü
yere bakacak bir biçimde tutturulsun. Böyle bir arabanın motoru
ne kadar güçlü olursa olsun, teknolojisi ne kadar ileri olursa
olsun bir metre bile gitmesi imkansızdır. Görünüşte herşey
yerli yerindedir, ancak tekerleklerden birisinin, yerine olması
gerekenden farklı bir biçimde bağlanması, bütün arabayı kullanılmaz
hale getirir. İşte aynı şekilde, bir protein molekülündeki
tek bir amino asidin bile diğerine peptid bağından başka bir
bağla bağlanmış olması, bu molekülü işe yaramaz hale getirecektir.
Yapılan araştırmalar, kendi aralarında rastgele birleşen
amino asitlerin en fazla %50'sinin peptid bağı ile birbirine
bağlandığını, geri kalanının ise proteinlerde bulunmayan farklı
bağlarla bağlandıklarını ortaya koymuştur. Dolayısıyla bir
proteinin tesadüfen oluşabilmesi ihtimalini hesaplarken, (sol-ellilik
zorunluluğunun yanı sıra) her amino asidin kendinden önceki
ve sonraki ile yalnızca ve yalnızca peptid bağı ile bağlanmış
olması zorunluluğunu da hesaba katmak gerekmektedir. Bu da
yaklaşık %50 ihtimaldir.
Bu ihtimal de, proteindeki her amino asidin sol-elli olması
ihtimali ile hemen hemen aynıdır. Yani, yine 400 amino asitlik
bir proteini ele alacak olursak, bütün amino asitlerin kendi
aralarında yalnızca peptid bağıyla birleşmeleri ihtimali 2399'da
1 ihtimaldir.
Sıfır Olasılık
Buraya kadar incelediğimiz üç farklı ihtimali (amino asitlerin
doğru dizilme ihtimali, hepsinin sol-elli olma ihtimali ve
hepsinin peptid bağıyla bağlanma ihtimalini) birbirine eklersek,
10950'de 1 ihtimal gibi astronomik
bir rakamla karşılaşırız. Bu yalnızca kağıt üstündeki bir
ihtimaldir. Pratikte ise, böyle bir olayın gerçekleşme ihtimali
"0"dır. Matematikte, "1050'de 1"
veya daha küçük bir ihtimal, istatistiksel olarak gerçekleşme
ihtimali "0" olan, yani gerçekleşmesi imkansız olan
bir ihtimal olarak tanımlanır.
Tek bir protein molekülü oluşturabilmek için amino asitlerin,
dünya kurulduğundan beri art arda, hiç vakit kaybetmeden deneme-yanılma
yoluyla birleşip ayrıldıklarını farz etsek bile, yine de 10950'de
bir ihtimali yakalamaları için gereken süre dünyanın bugüne
kadarki ömründen çok çok fazladır.
Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç, evrim teorisinin daha
tek bir proteinin oluşumunu açıklama aşamasında derin bir
imkansızlığa gömüldüğüdür.
Evrim teorisinin en önde gelen savunucularından Prof. Richard
Dawkins de teorinin içinde düştüğü imkansızlığı şöyle ifade
etmektedir:
İncelediğimiz türden "şanslı"
bir olay o kadar korkunç derecede ihtimal dışı olacaktır
ki, evrenin herhangi bir yerinde gerçekleşebilme şansı,
her yıl milyar kere milyar kere milyarda bir kadar az olacaktır.
Eğer bu yalnızca, evrenin herhangi bir yerindeki tek bir
gezegende gerçekleştiyse, bu gezegenin bizim gezegenimiz
olması gerekmektedir, çünkü biz burada bu konuda konuşmaktayız.250
Evrim teorisinin önde gelen otoritelerinden birinin bu yaklaşımı
teorinin üzerine kurulu olduğu mantık çöküntüsünü çok açık
bir biçimde yansıtmaktadır. Dawkins'in İmkansızlık Dağını
Tırmanmak adlı kitabında yer verdiği yukarıdaki ifadeleri,
evrimcilerin klasik, "biz buradaysak demek ki evrim de
gerçekleşmiştir" şeklindeki, hiçbir açıklama içermeyen
kısır döngü mantığının çarpıcı bir örneğidir.
Görüldüğü gibi, en üst tutucu evrim savunucuları dahi evrim
teorisinin, canlılığın daha başlangıç aşamasını açıklamada
imkansızlığa gömüldüğünü itiraf etmektedirler. Ancak ne ilginçtir
ki, bu durum karşısında savundukları teorinin gerçek dışılığını
kabul etmek yerine, dogmatik bir yaklaşımla evrime bağlanmayı
tercih etmektedirler. Bu, tümüyle ideolojik bir bağnazlıktır.
Doğada Deneme-Yanılma Mekanizması Yoktur
PROTEİN SENTEZİ
Ribozom, mesajcı RNA'yı okur ve buradaki bilgiye göre
amino asitleri art arda dizer. Şekillerde, val, cyc
ve ala amino asitlerinin, ribozom veya taşıyıcı RNA
tarafından art arda dizilişi yer alıyor. Doğadaki tüm
proteinler, bu hassas işlemle üretilir. "Tesadüfen"
oluşan bir protein yoktur. |
Son olarak, buraya kadar bazı örneklerini sıraladığımız ihtimal
hesaplarının temel mantığıyla ilgili çok önemli bir noktayı
belirtmek gerekir: Yukarıda hesapladığımız ihtimaller, proteinlerin
rastlantısal olarak oluşumunun imkansız olduğunu göstermektedir.
Ancak olayın çok daha önemli ve evrim teorisi açısından içinden
çıkılmaz bir yönü vardır: Gerçekte doğada bu ihtimallerin
deneme süreci bile başlayamaz. Çünkü doğada deneme-yanılma
yoluyla protein üretmeye çalışan bir mekanizma yoktur.
500 amino asitlik bir proteinin oluşma ihtimalini göstermek
için verdiğimiz hesaplar, sadece ideal (gerçek hayatta rastlanamayacak)
bir deneme-yanılma ortamı için geçerlidir. Yani bilinçli bir
gücün, rastgele 500 amino asidi birleştirip, sonra bunun yanlış
olduğunu görüp, hepsini tek tek ayırıp, sonra ikinci kere
değişik bir sırada dizdiğini farz ettiğimiz hayali bir mekanizma
olduğu takdirde, yararlı proteinin elde edilmesi ihtimali
10950'de "1"dir. Her denemede amino asitlerin tek
tek ayrılıp yeni bir sırada dizilmesi gerekmektedir. Ayrıca
her denemede, 500. amino asit de eklendikten sonra sentezin
durdurulması ve tek bir amino asidin bile fazladan araya karışmasının
engellenmesi, proteinin oluşup oluşmadığına bakılması, oluşmadığında
hepsinin çözülüp yeni bir dizilimin denenmesi gerekmektedir.
Ayrıca her denemede, araya başka hiçbir yabancı kimyasal maddenin
de kesinlikle karışmaması gerekmektedir. Deneme esnasında
oluşan zincirin 500 halkaya ulaşmadan parçalanmaması da şarttır.
Yani baştan beri bahsettiğimiz ihtimaller, başını, sonunu
ve her aşamasını bilinçli bir gücün yönettiği, yalnızca "amino
asitlerin seçilimi"nin tesadüflere bırakıldığı kontrollü
bir mekanizmayla gerçekleşmektedir. Doğal şartların bu tür
özelliklere sahip olması mümkün değildir. Dolayısıyla doğal
ortamda bir proteinin oluşması kesinlikle imkansızdır.
Bu konuları geniş boyutlu değerlendiremeyen ve yüzeysel
bir bakış açısıyla yaklaşan kimseler protein oluşumunu basit
bir kimyasal reaksiyon olarak düşündükleri için "amino
asitler reaksiyon sonucu birleşip protein yapar" gibi
gerçek dışı mantıklar kurabilirler. Oysa cansız doğada rastgele
gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar, ancak basit bileşikler
meydana getirebilirler. Bunların sayısı ve çeşidi de belli
ve sınırlıdır. Biraz daha kompleks bir kimyasal madde için
dev fabrikalar, kimyasal tesisler, laboratuvarlar devreye
girer. İlaçlar, günlük hayatta kullandığımız pek çok kimyasal
madde hep bu cinstendir. Proteinler ise, endüstride üretilen
bu kimyasal maddelerden çok daha kompleks yapılara sahiptirler.
Dolayısıyla, her parçasının yerli yerine ve planlı bir biçimde
yerleşmesi gereken mekanik bir tasarım ve mühendislik harikası
olan proteinlerin rastgele kimyasal reaksiyonlar sonucunda
oluşabilmeleri kesinlikle mümkün değildir.
Yukarıda anlattığımız tüm imkansızlıkları bir an için bir
kenara bırakıp, yine de yararlı bir protein molekülünün "tesadüfen"
kendi kendine oluştuğunu varsayalım. Ancak bu noktada da evrim
teorisi bir kez daha çıkmaza girer. Çünkü bu proteinin varlığını
sürdürebilmesi için, o an içinde bulunduğu doğal ortamdan
yalıtılıp, çok özel şartlarda korunması gereklidir. Aksi takdirde,
bu protein dünya yüzeyindeki şartların etkisiyle anında parçalanacak
veya başka asitler, amino asitler ya da diğer kimyasal maddelerle
birleşerek özelliğini kaybedecek, yararsız, bambaşka bir madde
haline dönüşecektir.
Dikkat edilecek olursa, buraya kadar ele aldığımız konu
yalnızca tek bir proteinin tesadüfen oluşabilmesinin imkansızlığıdır.
Oysa, yalnızca insan vücudunda yaklaşık 100.000 farklı türde
protein görev yapar. Dahası, bilinen 1.5 milyon canlı türü
vardır, ve daha on milyon kadarının var olduğu sanılmaktadır.
Pek çok protein birçok yaşam biçiminde kullanılsa da, bütün
bitki ve hayvan aleminde 100 milyon ya da daha fazla protein
türü bulunmaktadır. Bugüne kadar nesli tükenmiş olan milyonlarca
tür ise bu hesaba dahil değildir. Yani yeryüzünde yüz milyonlarca
farklı protein şifresi var olmuştur. Tek bir proteinin rastlantılarla
açıklanamadığı düşünülürse, yüz milyonlarca farklı protein
şifresinin ne anlama geldiği de anlaşılır.
Bu gerçek göz önüne alındığında, yeryüzündeki canlıların
nasıl var olduğu sorusunun cevabının "tesadüfler"
olmadığı açıkça görülmektedir.
Hayatın Kökeni Konusundaki Evrimci
Çabalar
Herşeyden önce temel bir noktayı akılda tutmakta yarar vardır:
Evrim sürecinin herhangi bir aşamasının imkansız olduğunun
ortaya çıkması, teorinin tümden yanlışlığını ve geçersizliğini
göstermesi için yeterlidir. Örneğin sadece proteinlerin tesadüfen
oluşumunun imkansızlığının ispatlanması, evrimin daha sonraki
aşamalara ait tüm diğer önermelerini de iptal etmiş olur.
Bu noktadan sonra insan ve maymun kafataslarını alıp üzerlerinde
spekülasyonlar yapmanın da hiçbir anlamı kalmaz.
Canlılığın nasıl olup da cansız maddelerden oluşabildiği,
uzunca bir süre evrim teorisi savunucularının pek fazla yanaşmak
istemedikleri bir sorundu. Ancak devamlı olarak göz ardı edilen
bu problem, giderek gizlenemeyecek bir sorun haline geldi
ve 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde başlayan bir dizi araştırmayla
aşılmaya çalışıldı.
İlk cevaplanması gereken soru şuydu: İlkel dünyada ilk canlı
hücre nasıl ortaya çıkmış olabilirdi? Daha doğrusu, evrimciler
bu soru karşısında ne gibi bir açıklama getirmeliydiler?
Bu konuya ilk kez el atan kişi, "kimyasal evrim"
kavramının kurucusu olan Rus biyolog Alexander I. Oparin oldu.
Oparin, tüm teorik çalışmalarına rağmen yaşamın kökenini aydınlatma
yönünde hiçbir sonuç elde edemedi. 1936'da yayınladığı Origin
of Life adlı kitabında şöyle diyordu:
Maalesef hücrenin kökeni, evrim teorisinin
tümünü içine alan en karanlık noktayı oluşturmaktadır.251
Oparin'den bu yana evrimciler hücrenin rastlantılarla oluşabileceğini
ispat etmek için sayısız deney, araştırma ve gözlem yaptılar.
Ancak yapılan her çalışma, hücredeki kompleks yaratılışı daha
detaylı bir biçimde ortaya koyarak, evrimcilerin varsayımlarını
daha da fazla çürüttü. Almanya'daki Johannes Gutenberg Üniversitesi
Biyokimya Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Klaus Dose bu konuda
şöyle der:
Kimyasal ve moleküler evrim alanlarında,
yaşamın kökeni konusunda otuz yılı aşkın bir süredir yürütülen
tüm deneyler, yaşamın kökeni sorununa cevap bulmaktansa,
sorunun ne kadar büyük olduğunun kavranmasına neden oldu.
Şu anda bu konudaki bütün teoriler ve deneyler ya bir çıkmaz
sokak içinde bitiyor ya da bilgisizlik itiraflarıyla sonuçlanıyor.252
Evrimci bilim yazarı John Horgan da,
The End of Science isimli kitabında, hayatın kökeni
konusu için "Bu, modern biyolojinin temelindeki
en zayıf parçadır." demektedir.253
San Diego Scripps Enstitüsü'nden jeokimyacı Jeffrey Bada'nın
aşağıdaki sözleri ise, 20. yüzyılın sonunda evrimcilerin bu
büyük açmaz karşısındaki çaresizliklerinin ifadesidir:
Bugün, 20. yüzyılı geride bırakırken,
hala, 20. yüzyıla girdiğimizde sahip olduğumuz en büyük
çözülmemiş problemle karşı karşıyayız: Hayat yeryüzünde
nasıl başladı?254
Şimdi evrim teorisinin bu "en büyük çözülmemiş problem"inin
detaylarına bakalım. Göz atmamız gereken ilk konu, ünlü Miller
Deneyi'dir.
Miller Deneyi
Hayatın kökeni konusunda evrimci kaynakların en çok itibar
ettikleri çalışma ise, 1953 yılında Amerikalı araştırmacı
Stanley Miller tarafından yapılan Miller Deneyi'dir. (Deney,
Miller'in Chicago Üniversitesi'ndeki hocası Harold Urey'in
katkısından dolayı "Urey-Miller Deneyi" olarak da
bilinir.) Evrim sürecinin ilk aşaması olarak öne sürülen "kimyasal
evrim" tezine "delil" olarak öne sürülen yegane
girişim, işte bu deneydir. Aradan neredeyse yarım asır geçmesine
ve büyük teknolojik ilerlemeler kaydedilmesine rağmen bu konuda
hiçbir yeni girişimde bulunulmamıştır. Bugün halen ders kitaplarında
canlıların ilk oluşumunun evrimsel açıklaması olarak Miller
Deneyi okutulmaktadır. Çünkü bu tür çabaların teorilerini
desteklemediğinin, aksine sürekli yalanladığının farkında
olan evrim araştırmacıları, benzer deneylere girişmekten özellikle
kaçınmaktadırlar.
Stanley Miller deney aparatıyla
birlikte. |
Stanley Miller'ın amacı, milyarlarca yıl önceki cansız dünyada
proteinlerin yapı taşları olan amino asitlerin "tesadüfen"
oluşabileceklerini gösteren deneysel bir kanıt ortaya koymaktı.
Miller, deneyinde, ilkel dünya atmosferinde bulunduğunu varsaydığı
-daha sonraları ise bulunmadığı anlaşılacak olan- amonyak,
metan, hidrojen ve su buharından oluşan bir gaz karışımını
kullandı. Bu gazlar, doğal şartlar altında birbirleriyle reaksiyona
giremeyeceklerinden deney ortamına dışarıdan enerji takviyesi
yaptı. İlkel atmosfer ortamında yıldırımlardan kaynaklanmış
olabileceğini düşündüğü enerjiyi, yapay bir elektrik deşarj
kaynağından sağladı.
Miller bu gaz karışımını bir hafta boyunca 100°C ısıda kaynattı,
bir yandan da karışıma elektrik akımı verdi. Haftanın sonunda
Miller, kavanozun dibinde bulunan karışımdaki kimyasalları
ölçtü ve proteinlerin yapı taşlarını oluşturan 20 çeşit amino
asitten üçünün sentezlendiğini gözledi.
Deney, evrimci çevrelerde büyük bir sevinç yarattı ve çok
büyük bir başarı gibi lanse edildi. Hatta, çeşitli yayınlar
olayın sarhoşluğu içinde, "Miller hayatı yarattı"
şeklinde manşetler atacak kadar spekülasyon yaptılar. Oysa
Miller'ın sentezlediği birtakım "cansız" moleküllerdi.
Bu deneyden aldıkları cesaretle evrimciler, hemen yeni senaryolar
ürettiler. Amino asitlerden sonraki aşamalar da hemen kurgulandı.
Çizilen senaryoya göre, amino asitler, daha sonra rastlantılar
sonucu uygun dizilimlerde birleşmiş ve proteinleri oluşturmuşlardı.
Tesadüf eseri meydana gelen bu proteinlerin bazıları da, kendilerini,
"bir şekilde" (!) oluşmuş hücre zarı benzeri yapıların
içine yerleştirerek hücreyi meydana getirmişlerdi. Hücreler
de zamanla yan yana gelip birleşerek canlı organizmaları oluşturmuşlardı.
Oysa, bu senaryonun en büyük dayanağı olan Miller Deneyi,
her yönden geçersizliği kanıtlanmış bir girişimden başka bir
şey değildi.
Miller Deneyi'ni Geçersiz Kılan Dört
Neden
Miller'ın, ilkel dünya koşullarında amino asitlerin kendi
kendilerine oluşabileceklerini kanıtlamak amacıyla yaptığı
deney birçok yönden tutarsızlık göstermektedir. Bunları şöyle
sıralayabiliriz:
1- Miller, deneyinde, "soğuk
tuzak" (cold trap) isimli bir mekanizma kullanarak
amino asitleri oluştukları anda ortamdan izole etmişti. Çünkü
aksi takdirde, amino asitleri oluşturan ortamın koşulları,
bu molekülleri oluşmalarından hemen sonra imha edecekti.
Halbuki ilkel dünya koşullarında elbette
bu çeşit bilinçli düzenekler yoktu. Ve bunlar olmadan herhangi
bir çeşit amino asit elde edilse bile, bu moleküller aynı
ortamda hemen parçalanacaklardı. Kimyager Richard Bliss'in
belirttiği gibi, "bu soğuk tuzak olmasa, kimyasal ürünler
elektrik kaynağı tarafından tahrip edilmiş olacaktı".255
Nitekim Miller, soğuk tuzak yerleştirmeden yaptığı daha
önceki deneylerde tek bir amino asit bile elde edememişti.
2- Miller'ın deneyinde canlandırmaya çalıştığı
ilkel atmosfer ortamı gerçekçi değildi. 1980'li yıllarda bilim
adamları ilkel atmosferde, metan ve amonyak yerine
azot ve karbondioksit bulunması gerektiği görüşünde
birleştiler.
Peki Miller neden bu gazlar konusunda ısrar etmişti? Cevap
basitti: Amonyak olmadan, bir amino asidin sentezlenmesi imkansızdı.
Kevin Mc Kean, Discover dergisinde yayınladığı makalede
bu durumu şöyle anlatıyor:
Miller ve Urey dünyanın eski atmosferini
metan ve amonyak karıştırarak kopya ettiler… Oysa son çalışmalarda
o zamanlar dünyanın çok sıcak olduğu ve ergimiş nikel ile
demirin karışımından meydana geldiği anlaşılmıştır. Böylece
o dönemdeki kimyasal atmosferin daha çok azot, karbondioksit
ve su buharından oluşması gerekir. Oysa bunlar organik moleküllerin
oluşması için amonyak ve metan kadar uygun değildirler.256
Nitekim Amerikalı bilim adamları J. P.
Ferris ve C. T. Chen, karbondioksit, hidrojen, azot ve su
buharından oluşan bir karışımla Miller'ın deneyini tekrarladılar
ve bir tek molekül amino asit bile elde edemediler.257
3- Miller'ın deneyini
geçersiz kılan bir diğer önemli nokta da, amino asitlerin
oluştuğu öne sürülen dönemde, atmosferde amino asitlerin
tümünü parçalayacak yoğunlukta oksijen bulunmasıydı.
Miller'ın göz ardı ettiği bu gerçek, yaşları 3.5 milyar yıl
olarak hesaplanan taşlardaki okside olmuş demir ve uranyum
birikintileriyle anlaşıldı.258
Oksijen miktarının, bu dönemde evrimci teorisyenlerin iddia
ettiklerinin çok üstünde olduğunu gösteren başka bulgular
da ortaya çıktı. Araştırmalar, o dönemde dünya yüzeyine evrimcilerin
tahmin ettiklerinden 10 bin kat daha fazla ultraviyole ışını
ulaştığını gösterdi. Bu yoğun ultraviyolenin atmosferdeki
su buharı ve karbondioksidi ayrıştırarak oksijen açığa çıkarması
ise kaçınılmazdı.
Miller'ın deneyinde oluşturduğu
yapay ortam, gerçekte ilkel dünya şartları ile hiçbir
benzerlik göstermiyordu. |
Bu durum, oksijen dikkate alınmadan yapılmış olan Miller
Deneyi'ni tamamen geçersiz kılıyordu. Eğer deneyde oksijen
kullanılsaydı, metan, karbondioksit ve suya, amonyak ise azot
ve suya dönüşecekti. Diğer taraftan, oksijenin bulunmadığı
bir ortamda -henüz ozon tabakası var olmadığından- ultraviyole
ışınına doğrudan maruz kalacak olan amino asitlerin hemen
parçalanacakları da açıktı. Sonuçta ilkel dünyada oksijenin
var olması da, olmaması da amino asitler için yok edici bir
ortam demekti.
4- Miller Deneyi'nin sonucunda, canlıların
yapı ve fonksiyonlarını bozucu özelliklere sahip organik asitlerden
de çok miktarda oluşmuştu. Amino asitlerin, izole edilmeyip
de bu kimyasal maddelerle aynı ortamda bırakılmaları halinde
ise, bunlarla kimyasal reaksiyona girip parçalanmaları ve
farklı bileşiklere dönüşmeleri kaçınılmazdı.
Ayrıca deney sonucunda ortaya bol miktarda
sağ-elli amino asit çıkmıştı.259 Yalnızca
bu amino asitlerin varlığı bile evrim teorisini kendi mantığı
içinde çürütmeye yeterliydi. Çünkü sağ-elli amino asitler,
canlı yapısında kullanılamayan amino asitlerdi. Sonuç olarak
Miller'ın deneyindeki amino asitlerin oluştuğu ortam, canlılık
için elverişli değil, aksine ortaya çıkacak işe yarar molekülleri
parçalayıcı, yakıcı bir asit karışımı niteliğindeydi.
Bugün Miller'ın kendisi de,
1953 yılında düzenlediği deneyin hayatın kökenini açıklamaktan
çok uzak olduğunu kabul etmektedir. |
Tüm bunların gösterdiği tek bir somut gerçek vardır: Miller
Deneyi canlılığın ilkel dünya şartlarında tesadüfen meydana
gelebileceği iddiasını desteklememektedir. Deney, amino asit
sentezlemeye yönelik bilinçli ve kontrollü bir laboratuvar
çalışmasıdır. Kullanılan gazların cinsleri ve karışım oranları
amino asitlerin oluşabilmesi için en ideal ölçülerde belirlenmiştir.
Ortama verilen enerji miktarı, ne eksik ne fazla, tamamen
istenen reaksiyonların gerçekleşmesini sağlayacak biçimde
titizlikle ayarlanmıştır. Deney aparatı, ilkel dünya koşullarında
mevcut olabilecek hiçbir zararlı, tahrip edici ya da amino
asit oluşumunu engelleyici unsuru barındırmayacak biçimde
izole edilmiştir. İlkel dünyada var olan ve reaksiyonların
seyrini değiştirecek hiçbir element, mineral ya da bileşik
deney tüpüne konulmamıştır. Oksidasyon nedeniyle amino asitlerin
varlığına imkan vermeyecek oksijen bunlardan yalnızca birisidir.
Kaldı ki, hazırlanan ideal laboratuvar koşullarında bile,
"soğuk tuzak" (cold trap) denen mekanizma olmadan
amino asitlerin aynı ortamda parçalanmadan varlıklarını sürdürebilmeleri
mümkün değildir.
Gerçekte Miller Deneyi'yle evrimin, "canlılığın bilinçsiz
tesadüfler sonucu ortaya çıktığı" şeklindeki iddiası
da çürümüştür. Çünkü deney, amino asitlerin ancak tüm koşulları
özel olarak ayarlanmış bir laboratuvar ortamında, bilinçli
müdahalelerle elde edilebileceğini göstermektedir.
Miller Deneyi, Türkiye'deki bazı kaynaklarda hala önemli
bir bilimsel bulgu gibi gösterilse de, aslında evrimci otoriteler
tarafından terk edilmiş durumdadır. Son yıllarda Batılı bilim
dergilerinde deneyin hayatın kökenini açıklamak yönünden bir
anlam ifade etmediği belirtilmektedir. Örneğin 1998'in Şubat
ayında yayınlanan ünlü evrimci bilim dergisi Earth'deki
"Yaşamın Potası" başlıklı makalede şu ifadeler yer
alır:
Bugün Miller'ın senaryosu şüphelerle
karşılanmaktadır. Bir nedeni, jeologların ilkel atmosferin
başlıca karbondioksit ve azottan oluştuğunu kabul etmeleri.
Bu gazlar ise 1953'teki deneyde (Miller Deneyi'nde) kullanılanlardan
çok daha az aktifler. Kaldı ki, Miller'ın farz ettiği atmosfer
var olmuş olabilseydi bile, amino asitler gibi basit molekülleri
çok daha karmaşık bileşiklere, proteinler gibi polimerlere
dönüştürecek gerekli kimyasal değişimler nasıl oluşabilirdi
ki? Miller'ın kendisi bile, problemin bu noktasında ellerini
ileri uzatıp, "bu bir sorun" diyerek şiddetle iç
çekmekte, "polimerleri nasıl yapacaksınız? Bu o kadar
kolay değil...260
Görüldüğü gibi, Miller'ın kendisi dahi bugün deneyinin,
yaşamın kökenini açıklama adına bir anlam ifade etmediğinin
farkındadır. National Geographic'in Mart 1998 sayısındaki,
"Yeryüzündeki Yaşamın Kökeni" başlıklı makalede
ise, konuyla ilgili şu satırlara yer verilir:
Pek çok bilim adamı bugün, ilkel atmosferin
Miller'ın öne sürdüğünden farklı olduğunu tahmin ediyor. İlkel
atmosferin, hidrojen, metan ve amonyaktan çok, karbondioksit
ve azottan oluştuğunu düşünüyorlar. Bu ise kimyacılar için
kötü haber! Karbondioksit ve azotu tepkimeye soktuklarında
elde edilen organik bileşikler oldukça değersiz miktarlarda.
Koca bir yüzme havuzuna atılan bir damla gıda renklendiricisiyle
aynı oranda bir yoğunlukta... Bilim adamları, bu derece seyrek
çözeltideki bir çorbada hayatın ortaya çıkmasını hayal etmeyi
bile güç buluyor.261
Kısacası, ne Miller Deneyi ne de başka hiçbir evrimci çaba,
yeryüzünde hayatın nasıl oluştuğu sorusunu cevaplayamamaktadır.
Tüm araştırmalar, hayatın rastlantılarla ortaya çıkmasının
imkansızlığını ortaya koymakta ve böylece hayatın yaratılmış
olduğunu göstermektedir. Evrimcilerin bu açık gerçeği kabul
etmemeleri ise, bilime tamamen aykırı birtakım ön yargılara
sahip olmalarından kaynaklanır. Nitekim Miller Deneyi'ni öğrencisi
Stanley Miller ile birlikte organize eden Harold Urey, bu
konuda şu itirafı yapmıştır:
Yaşamın kökeni konusunu araştıran bizler,
bu konuyu ne kadar çok incelersek inceleyelim, hayatın herhangi
bir yerde evrimleşmiş olamayacak kadar kompleks olduğu sonucuna
varıyoruz. (Ancak) Hepimiz bir inanç ifadesi olarak, yaşamın
bu gezegenin üzerinde ölü maddeden evrimleştiğine inanıyoruz.
Fakat kompleksliği o kadar büyük ki, nasıl evrimleştiğini
hayal etmek bile bizim için zor.262
İlkel Atmosfer ve Proteinler
Evrimci kaynaklarda, amino asitlerin kökeni sorunu, buraya
dek saydığımız bütün tutarsızlıklarına rağmen, Miller Deneyi
ile geçiştirilmeye çalışılır. Bu geçersiz deneyle söz konusu
sorunun çoktan çözülmüş olduğu gibi bir izlenim verilerek,
evrim teorisinin açmazları örtülmeye çalışılır.
Ancak canlılığın kökenini rastlantılarla açıklama çabasının
ikinci aşamasında, evrim teorisini, amino asitlerden çok daha
büyük bir problem beklemektedir: Proteinler. Yani yüzlerce
farklı amino asidin belirli bir sıra içinde birbirlerine eklenerek
oluşturdukları canlılığın yapı taşları.
Proteinlerin doğal şartlarda tesadüfen oluştuklarını öne
sürmek, amino asitlerin tesadüfen oluştuklarını öne sürmekten
çok daha gerçek dışı bir iddiadır. Amino asitlerin, proteinleri
oluşturmak üzere uygun dizilimlerde tesadüfen birleşebilmelerinin
matematiksel imkansızlığını önceki sayfalarda olasılık hesapları
ile incelemiştik. Ancak protein oluşumu, kimyasal olarak da
ilkel dünya koşullarında mümkün değildir.
Proteinlerin Suda Sentezlenmesi Sorunu
Önceki sayfalarda da belirttiğimiz gibi, amino asitler protein
oluşturmak üzere kimyasal olarak birleşirken, aralarında "peptid
bağı" denilen özel bir bağ kurarlar. Bu bağ kurulurken
bir su molekülü açığa çıkar.
Bu durum, ilkel hayatın denizlerde ortaya çıktığını öne
süren evrimci açıklamayı devre dışı bırakmaktadır. Çünkü,
kimyada Le Chatêlier Prensibi olarak bilinen
kurala göre, açığa su çıkaran bir reaksiyonun (kondansasyon
reaksiyonu) su içeren bir ortamda sonuçlanması mümkün değildir.
Sulu bir ortamda bu çeşit bir reaksiyonun gerçekleşebilmesi,
kimyasal reaksiyonlar içinde "oluşma ihtimali en düşük
olanı" olarak nitelendirilir.
Dolayısıyla, evrimcilerin hayatın başladığı
ve amino asitlerin oluştuğu yerler olarak belirttikleri okyanuslar,
amino asitlerin, birleşerek proteinleri oluşturması için kesinlikle
uygun olmayan ortamlardır.263
Öte yandan, evrim savunucularının bu gerçek karşısında iddialarını
değiştirip, ilkel hayatın karalarda oluştuğunu öne sürmeleri
de imkansızdır. Çünkü ilkel atmosferde oluştukları var sayılan
amino asitleri ultraviyole ışınlarından koruyacak yegane ortam
denizler ve okyanuslardır. Amino asitler karada ultraviyole
yüzünden parçalanırlar. Le Chatêlier Prensibi ise denizlerdeki
oluşum iddiasını çürütmektedir. Bu da evrim teorisi açısından
tam bir ikilem oluşturmaktadır.
Fox Deneyi
Önceki sayfada açıkladığımız çıkmazla yüz yüze kalan evrimci
araştırmacılar, tüm teorilerini alt üst eden bu "su sorunu"nu
aşmaya yönelik çeşitli senaryolar üretme yoluna gittiler.
Bu araştırmacıların en tanınmışı Sydney Fox, sorunu çözmek
için ilginç bir teori ortaya attı: Ona göre, ilk amino asitler,
ilkel okyanusta oluştuktan hemen sonra bir volkanın yanındaki
kayalıklara sürüklenmiş olmalıydılar. Sonra da amino asitleri
içeren karışımdaki su, kayalıklardaki yüksek ısı nedeniyle
buharlaşmış olmalıydı. Böylece "kuruyan" amino asitler,
proteinleri oluşturmak üzere birleşebilirlerdi.
Fakat bu "çetrefilli" çıkış yolu da pek kimse
tarafından benimsenmedi. Çünkü amino asitler, Fox'un öne sürdüğü
derecede bir ısıya karşı dayanıklılık gösteremezlerdi: Yapılan
araştırmalar amino asitlerin yüksek ısıda hemen tahrip olduklarını
ortaya koyuyordu.
Ancak Fox yılmadı. Laboratuvarda, "çok özel koşullarda",
saflaştırılmış amino asitleri kuru ortamda ısıtarak birleştirdi.
Amino asitler birleştirilmiş, ancak proteinler yine elde edilememişti.
Elde ettiği, birbirine rastgele bağlanmış, basit ve düzensiz
amino asit halkalarıydı ve herhangi bir canlı proteinine benzemekten
çok uzaktı. Dahası, eğer Fox amino asitleri aynı ısıda tutmaya
devam etseydi, ortaya çıkan işe yaramaz halkalar tekrar parçalanacaktı.
Deneyi anlamsızlaştıran bir başka nokta ise, Fox'un, daha
önce Miller Deneyi'nde elde edilmiş olan amino asitleri değil,
canlı organizmalarda kullanılan saf amino asitleri kullanmış
olmasıydı. Oysa Miller'ın deneyinin devamı olma iddiasındaki
deney, Miller'ın vardığı sonuçtan yola çıkmalıydı. Ama ne
Fox ne de başka hiçbir araştırmacı, Miller'ın ürettiği işe
yaramaz amino asitleri kullanmadı.
Fox'un söz konusu deneyi evrimci çevrelerde bile pek olumlu
karşılanmadı. Zira Fox'un elde ettiği anlamsız amino asit
zincirlerinin (proteinoidlerin) doğal koşullarda oluşamayacağı
çok açıktı. Dahası, canlıların yapı taşları olan proteinler
hala elde edilememişti. Proteinlerin kökeni problemi başlangıçta
olduğu gibi hala çözümlenememişti. Ünlü bilim dergisi Chemical
Engineering News'da o dönemde yayınlanan bir makalede
Fox'un gerçekleştirdiği deney hakkında şöyle deniyordu:
Sydney Fox ve diğer araştırmacılar, çok
özel ısıtma teknikleri kullanarak, dünyanın ilk devirlerinde
hiç var olmamış şartlarda amino asitleri "proteinoidler"
adı verilen bir şekilde, birbirine bağlamayı başarmışlardır.
Bununla beraber bunlar, canlılarda bulunan çok düzenli proteinlere
hiç benzememektedir. Bunlar, hiçbir işe yaramayan, düzensiz
lekelerden başka bir şey değildirler. İlk devirlerde bu moleküller
eğer gerçekten meydana gelmişlerse bile, bunların parçalanmamaları
mümkün değildir.264
Gerçekten de Fox'un elde ettiği "proteinoidler",
gerçek proteinlerden yapı ve işlev olarak tamamen uzaktı.
Proteinlerle aralarında, karmaşık bir teknolojik cihazla,
işlenmemiş bir metal yığını arasındaki kadar fark vardı.
| |
|
| FOX'UN
"PROTEİNOİD"LERİ
Miller'ın senaryosundan etkilenen Sdney Fox, bazı amino
asitleri birleştirerek "proteinoid" adını
verdiği üstteki molekülleri oluşturdu. Ancak bu işe
yaramaz amino asit zincirlerinin, canlı bedenleri oluşturan
gerçek proteinlerle ilgisi yoktu. Aslında tüm bu çabalar,
canlılığın tesadüfen oluşmak bir yana, labaratuar ortamında
dahi üretilmediğini belgeliyordu. |
Dahası, bu düzensiz amino asit yığınlarının bile ilkel atmosferde
yaşama imkanları yoktu. Dünyanın o günkü şartlarında yeryüzüne
ulaşan yoğun ultraviyole ışınları ve kontrolsüz doğa koşullarının
doğurduğu zararlı, tahrip edici fiziksel ve kimyasal etkenler,
bu proteinoidlerin dahi varlıklarını sürdürmelerine imkan
vermeden parçalanmalarına neden olacaktı. Amino asitlerin
ultraviyole ışınlarının ulaşamayacağı şekilde suyun altında
bulunmaları ise, Le Châtelier Prensibi nedeniyle, söz konusu
değildi. Bu veriler ışığında bilim adamları arasında, proteinoidlerin
yaşamın başlangıcını oluşturan moleküller oldukları fikri
giderek etkisini kaybetti.
DNA Molekülünün Kökeni
Buraya kadar incelediklerimizin gösterdiği gibi, evrim teorisi
moleküler düzeyde de önemli bir açmazdadır. Amino asitlerin
kökeni evrim teorisi tarafından hiçbir şekilde açıklanamamıştır.
Proteinlerin kökeni ise, evrim açısından çok daha büyük bir
sorundur.
Watson ve Crick DNA'nın yapısını
keşfettiklerinde, canlılığın önceden sanılandan çok
daha kompleks olduğunu da ortaya çıkarmış oldular. |
Ancak, sorun yalnızca amino asit ve proteinlerle de sınırlı
değildir; bunlar sadece bir başlangıçtır. Bunların da ötesinde
asıl olarak, canlı hücresinin olağanüstü kompleks yapısı evrim
açısından büyük bir problem oluşturur. Çünkü hücre, amino
asit yapılı proteinlerden oluşmuş bir yığın değil, insanoğlunun
şimdiye kadar karşılaştığı en kompleks sistemlerden biridir.
Canlılığın kökenini rastlantılarla açıklama çabasındaki
evrim teorisi, hücredeki en temel moleküllerin varlığına bile
tutarlı bir açıklama getirememişken, genetik bilimindeki ilerlemeler
ve nükleik asitlerin, yani DNA ve RNA'nın keşfi, teori için
yepyeni problemler doğurdu. 1953 yılında James Watson ve Francis
Crick adlı iki bilim adamının çalışmaları, DNA'nın hayranlık
verecek derecedeki kompleks yapısını ve yaratılışını gün ışığına
çıkardı.
Vücuttaki 100 trilyon hücrenin her birinin çekirdeğinde
bulunan DNA adlı molekül, insan vücudunun eksiksiz bir yapı
planını içerir. Bir insana ait bütün özelliklerin bilgisi,
dış görünümünden iç organlarının yapılarına kadar DNA'nın
içinde özel bir şifre sistemiyle kayıtlıdır. DNA'daki bilgi,
bu molekülü oluşturan dört özel molekülün diziliş sırası ile
kodlanmıştır. Nükleotid (veya baz) adı verilen bu moleküller,
isimlerinin baş harfleri olan A, T, G, C ile ifade edilirler.
İnsanlar arasındaki tüm yapısal farklar, bu harflerin diziliş
sıralamaları arasındaki farktan doğar. Bu, dört harfli bir
alfabeden oluşan bir tür bilgi bankasıdır. DNA'daki harflerin
diziliş sırası, insanın yapısını en ince ayrıntılarına dek
belirler. Boy, göz, saç ve cilt rengi gibi özelliklerin yanı
sıra, vücuttaki 206 kemiğin, 600 kasın, 100 milyar sinir hücresinin,
beyin hücreleri arasındaki 1000 trilyon bağlantının, 97.000
kilometre uzunluğundaki damarların ve 100 trilyon hücrenin
planı tek bir hücrenin DNA'sında mevcuttur. Eğer DNA'daki
bu genetik bilgiyi kağıda dökmeye kalksak, yaklaşık 500'er
sayfalık 900 ciltten oluşan dev bir kütüphane oluşturmamız
gerekir. Fakat, bu inanılmaz hacimdeki bilgi, milimetrenin
yüzde biri büyüklüğündeki hücrenin, ondan çok daha küçük olan
çekirdeğinde saklı bulunan DNA'nın genlerinde şifrelenmiştir.
DNA Rastlantılarla Açıklanamaz
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Bir geni
oluşturan nükleotidlerde meydana gelecek bir sıralama hatası,
o geni tamamen işe yaramaz hale getirecektir. İnsan vücudunda
yaklaşık 30 bin gen bulunduğu düşünülürse, bu genleri oluşturan
milyonlarca nükleotidin doğru sıralamada tesadüfen oluşabilmelerinin
kesinlikle imkansız olduğu görülür. Evrimci bir biyolog olan
Frank Salisbury bu imkansızlıkla ilgili olarak şunları söyler:
Orta büyüklükteki bir protein molekülü,
yaklaşık 300 amino asit içerir. Bunu kontrol eden DNA zincirinde
ise, yaklaşık 1000 nükleotid bulunacaktır. Bir DNA zincirinde
dört çeşit nükleotid bulunduğu hatırlanırsa, 1000 nükleotidlik
bir dizi, 41000 farklı şekilde olabilecektir. Küçük bir logaritma
hesabıyla bulunan bu rakam ise, aklın kavrama sınırının çok
ötesindedir.265
41000'de 1, "küçük bir logaritma hesabı"
sonucunda, 10600'de 1 anlamına gelir. Bu sayı 10'un
yanına 600 sıfır eklenmesiyle elde edilir. 10'un yanında 12
tane sıfır 1 trilyonu ifade ederken, 600 tane sıfırlı bir
rakamın gerçekten de kavranması mümkün değildir.
Beta-globin geninin DNA şifreleri.
Bu şifreler, kanda oksijen taşıyan hemoglobin geninin
parçalarından birisini oluşturur. Önemli olan, bu şifrelerden
tek birinin bile hatalı olması durumunda, üretilecek
proteinin tamamen işe yaramaz hale gelecek olmasıdır. |
Nükleotidlerin tesadüfen biraraya gelerek RNA ve DNA'yı oluşturmalarının
imkansızlığını, evrimci Fransız bilim adamı Paul Auger de
şöyle ifade etmektedir:
Rastgele kimyasal olaylar sayesinde nükleotidler gibi
karmaşık moleküllerin ortaya çıkışı konusunda bence iki
aşamayı net bir biçimde birbirinden ayırmamız gerekir; tek
tek nükleotidlerin üretilmesi -ki bu belki mümkün olabilir-
ve bunların çok özel seriler halinde birbirine bağlanmaları.
İşte bu ikincisi, olanaksızdır.266
Uzun yıllar moleküler evrim teorisini savunan Francis Crick
bile DNA'yı keşfettikten sonra, böylesine kompleks bir molekülün
tesadüfen, kendi kendine, bir evrim süreci sonucunda oluşamayacağını
itiraf etmiş ve şöyle demiştir:
Bugünkü mevcut bilgilerin ışığında dürüst
bir adam ancak şunu söyleyebilir: Bir anlamda hayat mucizevi
bir şekilde ortaya çıkmıştır.267
Evrimci biyolog Prof. Dr. Ali Demirsoy da, DNA'nın meydana
gelmesi hakkında şu itirafı yapmak zorunda kalır:
Bir proteinin ve çekirdek asidinin (DNA-RNA)
oluşma şansı tahminlerin çok ötesinde bir olasılıktır. Hatta
belirli bir protein zincirinin ortaya çıkma şansı astronomik
denecek kadar azdır"268
Bu noktada çok ilginç bir paradoks daha vardır: DNA, yalnız
protein yapısındaki birtakım enzimlerin yardımı ile eşlenebilir.
Ama bu enzimlerin sentezi de ancak DNA'daki bilgiler doğrultusunda
gerçekleşir. Birbirine bağımlı olduklarından, eşlemenin meydana
gelebilmesi için ikisinin de aynı anda var olmaları gerekir.
Bilim yazarı John Horgan bu ikilemi şöyle açıklar:
DNA, katalitik proteinlerin ve enzimlerin
yardımı olamadan yaptığı işi, yeni DNA üretmek de dahil
olmak üzere, yapamaz. Kısacası DNA olmadan proteinler var
olmaz, ama DNA da proteinler olmadığı durumda oluşmaz.269
DNA'da saklanmış olan olağanüstü
bilgi, canlılığın rastlantılarla oluşmadığının ve bilinçli
bir şekilde var edildiğinin açık bir kanıtıdır. Hiçbir
doğal süreç, DNA'nın kökenini açıklayamamaktadır. |
Bu durum, canlılığın rastlantılarla oluşması senaryosunu
bir kez daha çökertmektedir. Amerikalı kimyacı Prof. Homer
Jacobson, bu konuda şöyle der:
İlk canlının ortaya çıktığı zaman,
üreme planlarının, çevreden madde ve enerji sağlamanın,
büyüme sırasının, bilgileri büyümeye çevirecek mekanizmaların
tamamına ait emirlerin o anda ve birarada bulunmaları gerekmektedir.
Bunların hepsinin kombinasyonu tesadüfen gerçekleşemez.270
Prof. Jacobson bu ifadeleri, James Watson ve Francis Crick
tarafından DNA'nın yapısının aydınlatılmasından iki yıl sonra
yazmıştı. Ancak bilimdeki tüm gelişmelere rağmen, bu sorun
evrimciler için hala çözümsüz olmaya devam etmektedir. Bu
nedenle Alman biyokimyacı Douglas R. Hofstadter şöyle demektedir:
Nasıl oldu da genetik bilgi, onu yorumlayan
mekanizmalarla (ribozomlar ve RNA molekülleri ile) birlikte
ortaya çıktı? Bu soru karşısında kendimizi bir cevapla değil,
hayranlık ve şaşkınlık duyguları ile tatmin etmemiz gerekiyor.271
San Diego California Üniversitesi'nden Stanley Miller'ın
ve Francis Crick'in çalışma arkadaşı olan ünlü evrimci Dr.
Leslie Orgel ise, 1994 tarihli bir makalesinde aynı gerçek
karşısında şöyle demektedir:
Son derece kompleks yapılara sahip
olan proteinlerin ve nükleik asitlerin (RNA ve DNA) aynı
yerde ve aynı zamanda rastlantısal olarak oluşmaları aşırı
derecede ihtimal dışıdır. Ama bunların birisi olmadan diğerini
elde etmek de mümkün değildir. Dolayısıyla insan, yaşamın
kimyasal yollarla ortaya çıkmasının asla mümkün olmadığı
sonucuna varmak zorunda kalmaktadır.272
Tüm bunların yanı sıra, değil belli bir enformasyon serisine
sahip DNA, RNA gibi nükleik asitlerin rastlantılar sonucu
ortaya çıkması, bunları oluşturan nükleotidlerden tek birinin
dahi tesadüfler sonucu oluşması ve ilkel dünya koşullarında
varlığını ve saflığını koruması kimyasal olarak mümkün değildir.
Evrimci çizgide yayın yapan ünlü bilim dergisi Scientific
American'da yer alan şu satırlar evrimcilerin bu konudaki
itiraflarını dile getirir:
Muhtemel ilkel dünya koşullarının taklit
edildiği gerçekçi deneylerde, en basit moleküller dahi yalnızca
az miktarlarda üretilmiştir. Daha da kötü olan, bu moleküller
genelde organik moleküllerin ikinci dereceden yapı taşlarıdır.
Normal etkileri gitgide daha karmakarışık organik karışımları
oluşturmak olan jeokimyasal reaksiyonlar sonucunda nasıl
olup da ayrışabildikleri ve saflaşabildikleri hala bir problem
olarak durmaktadır. Biraz daha kompleks moleküller için
bu zorluk hızla artar. Özellikle nükleotidlerin bütünüyle
jeokimyasal olan kökeni büyük güçlükler arz eder.273
Buraya kadar anlatılanlardan da görüldüğü gibi, yaşamın
kimyasal yollarla ortaya çıkması asla mümkün olmadığına göre
yaşamı sonsuz kudret sahibi Allah'ın yaratmış açıkça ortaya
çıkmaktadır. Evrimcilerin yüzyılın başlarından bu yana sözünü
ettikleri "kimyasal evrim" asla yaşanmamış bir masaldan
başka bir şey değildir.
Ama çoğu evrimci, bu ve benzeri bilim dışı masallara mutlak
birer gerçek gibi inanmaktadır. Çünkü canlıların yaratılmış
olduğunu kabul etmek, tüm canlılara hakim olan Yüce Allah'ın
varlığını kabul etmek anlamına gelir. Onlar ise kendilerini
bu gerçeği kabul etmemek için şartlandırmışlardır. Michael
Denton, Evolution: A Theory in Crisis adlı kitabında bu ilginç
durumu şöyle anlatır:
Yüksek organizmaların genetik programlarının
yapısı, milyarlarca bit (bilgisayar birimi) bilgiye ya da
1000 ciltlik küçük bir kütüphanenin içindeki tüm harflerin
dizilimine eş değerdir. Bu denli kompleks organizmaları
oluşturan trilyonlarca hücrenin gelişimini belirleyen, emreden
ve kontrol eden sayısız karmaşık işlevin tamamen rastlantıya
dayalı bir süreç sonucunda oluştuğunu iddia etmek ise, insan
aklına yönelik bir saldırıdır. Ama bir Darwinist, bu düşünceyi
en ufak bir şüphe belirtisi bile göstermeden kabul eder!274
"RNA Dünyası" Tezinin Geçersizliği
70'li yıllarda, ilkel dünya atmosferinin içerdiği gazların
amino asit sentezini imkansız kıldığının anlaşılması, kimyasal
evrim teorisi için büyük bir darbe oldu. Stanley Miller, Sydney
Fox, Cyril Ponnamperuma gibi evrimcilerin yıllar boyu yürüttüğü
"ilkel atmosfer deneyleri"nin tümünün geçersiz olduğu
anlaşıldı. Bu nedenle 80'li yıllarda başka evrimci arayışlar
gelişti. Bunun sonucunda, ilk önce proteinlerin değil, proteinlerin
bilgisini taşıyan RNA molekülünün oluştuğunu öne süren "RNA
Dünyası" senaryosu ortaya atıldı.
1986 yılında Harvard'lı kimyacı Walter Gilbert tarafından
ortaya atılan bu senaryoya göre, bundan milyarlarca yıl önce,
her nasılsa kendi kendisini kopyalayabilen bir RNA molekülü
tesadüfen kendiliğinden oluşmuştu. Sonra bu RNA molekülü çevre
şartlarının etkisiyle birdenbire proteinler üretmeye başlamıştı.
Daha sonra bilgileri ikinci bir molekülde saklamak ihtiyacı
doğmuş ve her nasılsa DNA molekülü ortaya çıkmıştı.
Her aşaması ayrı bir imkansızlıklar zinciri olan bu hayal
etmesi bile güç senaryo, hayatın başlangıcına açıklama getirmek
yerine, sorunu daha da büyütmüş, pek çok içinden çıkılmaz
soruyu gündeme getirmiştir:
1— Daha, RNA'yı oluşturan nükleotidlerin
tek bir tanesinin bile oluşması kesinlikle rastlantılarla
açıklanamazken, acaba hayali nükleotidler nasıl uygun bir
dizilimde biraraya gelerek RNA'yı oluşturmuşlardı? Evrimci
biyolog John Horgan RNA'nın tesadüfen oluşmasının imkansızlığını
şöyle kabullenir:
Araştırmacılar RNA dünyası kavramını
detaylı biçimde inceledikçe giderek daha fazla sorun ortaya
çıkıyor. RNA ilk olarak nasıl oluştu? RNA ve onun parçalarının
laboratuvarda en iyi şartlarda sentezlenmesi bile son derece
zor iken, bunun prebiyotik (yaşam öncesi) ortamda gerçekleşmesi
nasıl olmuştur?275
2— Tesadüfen oluştuğunu farz etsek bile,
yalnızca bir nükleotid zincirinden ibaret olan bu RNA hangi
bilinçle kendisini kopyalamaya karar vermiş ve ne tür bir
mekanizmayla bu kopyalamayı başarmıştı? Kendisini kopyalarken
kullanacağı nükleotidleri nereden bulmuştu? Evrimci mikrobiyologlar
Gerald Joyce ve Leslie Orgel, durumun ümitsizliğini şöyle
dile getirmekteler:
Tartışma, içinden çıkılmaz bir noktada
odaklaşıyor: Karmakarışık bir polinükleotid çorbasından
çıkıp, birdenbire kendini kopyalayabilen o hayali RNA'nın
efsanesi... Bu kavram, yalnızca bugünkü prebiotik kimya
anlayışımıza göre gerçek dışı olmakla kalmamakta, aynı zamanda
RNA'nın kendini kopyalayabilen bir molekül olduğu şeklindeki
aşırı iyimser düşünceyi de yıkmaktadır.276
3— Kaldı ki, eğer ilkel dünyada kendini
kopyalayan bir RNA oluştuğunu ve ortamda RNA'nın kullanacağı
her çeşit amino asitten sayısız miktarlarda bulunduğunu farz
etsek ve bütün bu imkansızlıkların bir şekilde gerçekleşmiş
olduğunu düşünsek bile, bu durum yine de tek bir protein molekülünün
oluşabilmesi için yeterli değildir. Çünkü RNA, sadece proteinin
yapısıyla ilgili bilgidir. Amino asitler ise ham maddedir.
Ancak ortada proteini üretecek "mekanizma" yoktur.
RNA'nın varlığını protein üretimi için yeterli saymak, bir
arabanın kağıt üzerine çizilmiş tasarımını o arabayı oluşturacak
binlerce parçanın üzerine atıp sonra arabanın kendi kendine
montajlanıp ortaya çıkmasını beklemekle aynı derecede anlamsızdır.
Bir protein, hücre içindeki son derece kompleks işlemler
sonucunda pek çok enzimin yardımıyla ribozom adı verilen organelde
üretilir. Ribozom ise yine proteinlerden oluşmuş kompleks
bir hücre organelidir. Dolayısıyla bu durum, ribozomun da
aynı anda tesadüfen meydana gelmiş olması gibi olanak dışı
bir varsayımı daha beraberinde getirecektir. Evrim teorisinin
ve ateizmin ünlü savunucularından Nobel ödüllü Jacques Monod
bile protein sentezinin yalnızca nükleik asitlerdeki bilgiye
indirgenmesinin mümkün olmadığını şu şekilde açıklamaktadır:
Şifre (DNA ya da RNA'daki bilgi), aktarılmadıkça
anlamsızdır. Günümüz hücresindeki şifre aktarma mekanizması
en az 50 makromoleküler parçadan oluşmaktadır ki, bunların
kendileri de DNA'da kodludurlar. Şifre bu birimler olmadan
aktarılamaz. Bu döngünün kapanması ne zaman ve nasıl gerçekleşti?
Bunun hayali bile aşırı derecede zordur.277
İlkel dünyadaki bir RNA zinciri hangi iradeyle böyle bir
karar almış ve hangi yöntemleri kullanarak, 50 özel görevli
parçacığın işini tek başına yaparak protein üretimini gerçekleştirmiştir?
Evrimcilerin bu sorulara getirebildikleri hiçbir açıklama
yoktur. Ünlü bilim dergisi Nature'de yer alan bir
makalede de "kendini kopyalayan RNA" kavramının
tamamen hayal ürünü olduğu, gerçekte ise hiçbir deneyde bu
tür bir RNA'nın elde edilemediği belirtilmektedir:
Maynard Smith ve Szathmary, "DNA
kopyalanması o kadar hataya açıktır ki, tek bir gen boyundaki
bir DNA parçasının doğru kopyalanmasını sağlayacak enzim
proteinlerinin önceden varlığına ihtiyaç vardır" demektedirler.
Bu durumda, halen bilinen bilgisel ve enzimatik işlev taşıyıcı
özelliğiyle RNA, yazarları şunu söylemeye yöneltiyor: "Özde,
ilk RNA molekülleri kendilerini kopyalamak için polimerleştirici
bir protein enzime ihtiyaç duymadılar; kendi kendilerini
kopyaladılar." Bu bir gerçek midir, yoksa bir beklenti
mi? Genelde tüm biyologlar için şunu belirtmenin açıklayıcı
olduğunu düşünüyorum ki suni olarak sentezlenmiş katrilyonlarca
(1024) rastgele RNA dizilimleri arasından tek
bir tane bile kendini kopyalayan (self-replicating) bir
RNA çıkmamıştır.278
Dr. Leslie Orgel, "hayatın RNA dünyası ile başlayabilmesi"
ihtimali için "senaryo" deyimini kullanmaktadır.
Orgel, bu RNA'nın hangi özelliklere sahip olması gerektiğini
ve bunun imkansızlığını, Scientific American dergisinin
Ekim 1994 sayısındaki "The Origin of Life on the Earth"
başlıklı makalede şöyle ifade eder:
Bu senaryonun oluşabilmesi için, ilkel
dünyadaki RNA'nın bugün mevcut olmayan iki özelliğinin olmuş
olması gerekmektedir: Proteinlerin yardımı olmaksızın kendini
kopyalayabilme özelliği ve protein sentezinin her aşamasını
gerçekleştirebilme özelliği.279
Açıkça anlaşılacağı gibi Orgel'in, "olmazsa olmaz"
şartını koyduğu bu iki kompleks işlemi RNA gibi bir molekülden
beklemek bilimsel düşünceye aykırıdır. Somut bilimsel gerçekler,
hayatın rastlantılarla ortaya çıktığı iddiasının yeni bir
versiyonu olan "RNA Dünyası" tezinin, gerçekleşmesi
imkansız bir senaryo olduğunu ortaya koymaktadır.
John Horgan da The End of Science adlı kitabında,
sonradan geçersizliği ortaya çıkmış ünlü Miller Deneyi'nin
sahibi Stanley Miller'ın, son dönemlerde ortaya sürülen hayatın
kökeni hakkındaki teorileri son derece anlamsız ve küçük gören
tavrını şöyle aktarmaktadır:
İlk deneyinden yaklaşık 40 yıl sonra
Miller bana, hayatın kökeni bilmecesini çözmenin kendisinin
ya da başka herhangi birinin düşündüğünden çok daha zorlaştığını
söyledi... Miller, "anlamsız" veya "kağıt
üstü kimyası" adını verdiği, hayatın kökeni ile ilgili
yeni tezlerden hiç etkilenmemişe benziyor. Bazı hipotezleri
o kadar küçük gören bir tavır takındı ki, onlarla ilgili
görüşlerini sorduğumda, kafasını salladı, iç geçirdi ve
kıs kıs güldü, adeta insanlığın ahmaklığının farkına varmışcasına...
Stuart Kauffman'ın otokataliz teorisi de bu kategoriye girmekte.
Miller, "Bir bilgisayarda denklemler hesaplamak bir
deney teşkil etmez" diye burun kıvırdı. Miller, bilim
adamlarının nerede ve ne zaman hayatın başladığını hiçbir
zaman kesin bir biçimde bilemeyeceklerini de onayladı.280
Miller gibi, hayatın kökenine evrimci açıklama bulabilme
çabasının öncülüğünü yapmış en ateşli evrim taraftarlarının
bile, evrim açısından bu derece ümitsiz ifadeleri, teorinin
içinde bulunduğu çaresizliği açık bir biçimde yansıtmaktadır.
Tasarım Tesadüfle Açıklanamaz
Bu noktaya kadar hayatın tesadüfler sonucu ortaya çıkmasının
olanaksızlığını inceledik. Yine de bir an için bu imkansızlıkları
kabul edelim; milyonlarca yıl önce, yaşamak için her türlü
malzemeyi elde etmiş bir hücrenin meydana geldiğini ve bir
şekilde "hayat sahibi" olduğunu varsayalım. Ancak
bu noktadan sonraki aşamalar da evrim teorisinin karşısına
başka imkansızlıkları getirecektir: Bu hücre bir süre yaşamını
sürdürse bile, sonunda ölecek ve öldükten sonra ortada hiçbir
canlılık kalmayacak, herşey en başa dönecektir. Çünkü genetik
sistemi olmayan bu ilk canlı hücre kendini çoğaltamayacağı
için ölümünden sonra geriye yeni bir nesil bırakamayacak,
canlılık da onun ölümüyle birlikte sona erecektir.
Genetik sistem ise yalnızca DNA'dan ibaret değildir. DNA'dan
bu şifreyi okuyacak enzimler, bu şifrelerin okunmasıyla üretilecek
mesajcı RNA, mesajcı RNA'nın bu şifreyle gidip üretim için
üzerine bağlanacağı ribozom, ribozoma üretimde kullanılacak
amino asitleri taşıyacak bir taşıyıcı RNA ve bunlar gibi sayısız
ara işlemleri sağlayan son derece kompleks enzimlerin de aynı
ortamda bulunması gerekir. Ayrıca böyle bir ortam, ancak hücre
gibi, gerekli tüm ham madde ve enerji imkanlarının bulunduğu,
her yönden izole ve tamamen kontrollü bir ortamdan başkası
olamaz.
Sonuçta bir organik madde, ancak bütün organelleriyle birlikte
kusursuz bir hücre olarak var olduğu takdirde kendini çoğaltabilir.
Bu da dünya üzerindeki ilk hücrenin, olağanüstü derecedeki
kompleks yapısıyla, bir anda oluştuğu anlamına gelmektedir.
Peki kompleks bir yapı, bir anda var olmuşsa bunun anlamı
nedir?
Bu soruyu bir de şu örnekle soralım. Hücreyi kompleksliği
açısından ileri teknolojiye sahip bir arabaya benzetelim.
(Gerçekte hücre, motoru ve tüm teknik donanımına rağmen arabadan
çok daha kompleks ve gelişmiş bir sistem içermektedir.) Şimdi
soralım: Bir gün balta girmemiş bir ormanın derinliklerinde
bir geziye çıksanız ve ağaçların arasında son model bir araba
bulsanız ne düşünürdünüz? Acaba aklınıza ilk olarak, ormandaki
çeşitli elementlerin milyonlarca yıl içinde tesadüfen biraraya
gelerek böyle bir ürün ortaya çıkardığı mı gelirdi? Arabayı
oluşturan tüm ham madde; demir, plastik, kauçuk vs. topraktan
ya da onun ürünlerinden elde edilmektedir. Ama bu durum size,
bu malzemelerin "tesadüfen" sentezlenip, sonra da
biraraya gelerek sonuçta ortaya böyle bir araba çıkardıklarını
düşündürür mü?
Elbette ki, akıl sağlığı yerinde olan her normal insan,
arabanın bilinçli bir tasarımın ürünü olduğunu düşünecek,
bunun ormanda ne aradığını merak edecektir. Çünkü kompleks
bir yapının aniden, bir anda, bir bütün olarak ortaya çıkması,
onun bilinçli bir tasarımın eseri olduğunu gösterir.
Kompleks tasarımların tümüyle rastlantıların bir ürünü olabileceğini
düşünmek ise, aklın sınırlarının dışında kalan bir inanca
sahip olmayı gerektirir. Evrim teorisinin canlılığın kökeni
hakkında getirmeye çalıştığı her türlü "açıklama"
ise bu şekildedir. Bu gerçeği kabul eden açık sözlü otoritelerden
biri, ünlü Fransız zoolog Pierre-Paul Grassé'dir. Grassé de
bir evrimcidir, ancak Darwinist teorinin canlılığı açıklayamadığını
savunmakta ve Darwinizm'in temelini oluşturan "tesadüf"
mantığı hakkında şunları söylemektedir:
Şanslı mutasyonların havyanların ve
bitkilerin ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladığına inanmak,
gerçekten çok zordur. Ama Darwinizm bundan fazlasını da
ister: Tek bir bitki, tek bir havyan, binlerce ve binlerce
tam olması gerektiği şekilde faydalı tesadüfe maruz kalmalıdır.
Yani mucizeler sıradan bir kural haline gelmeli, inanılmaz
derecede düşük olasılıklara sahip olaylar kolaylıkla gerçekleşmelidir.
Hayal kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu
işin içine dahil edilmemelidir.281
Az önce bahsettiğimiz bilinçli tasarıma açık birer örnek
oluşturan yeryüzündeki tüm canlılar, aynı zamanda tesadüflerin
kendi varlıkları üzerinde hiçbir katkısı olamayacağının da
canlı kanıtlarıdır. Hatta değil canlı bir varlık, onun tek
bir sistemi ya da organı dahi tesadüflerin eseri olamayacak
derecede kompleks yapı ve sistemler içerir. Bu konuda fazla
uzağa gitmeye gerek kalmadan kendi vücudumuzdan örnekler bulabiliriz.
Bunun bir örneği, gözlerimizdir. İnsan gözü, yaklaşık 40
ayrı parçanın uyum içinde çalışmasıyla görür. Bunların biri
olmasa, göz hiçbir işe yaramaz. Bu 40 ayrı parçanın her biri
de kendi içinde kompleks bir yaratılışa sahiptir. Örneğin
gözün arka kısmındaki retina tabakası, 11 ayrı katmandan oluşur.
Her tabakanın ayrı görevi vardır. Retina içinde gerçekleşen
kimyasal işlemler ise, ancak sayfalar dolusu formül ve şema
ile açıklanabilecek kadar komplekstir.
Evrim teorisi, değil tüm canlılığın ya da insanlığın, tek
bir canlı gözünün dahi nasıl olup da "tesadüfler"
sonucu böyle kusursuz ve kompleks yapısıyla ortaya çıktığını
açıklayamaz.
Peki canlılıktaki bu olağanüstü özellikler bizlere canlığın
kökeni hakkında neyi kanıtlamaktadır? Kitabın başlarında da
belirttiğimiz gibi, canlılığın kökeni hakkında sadece iki
farklı açıklama yapılabilir. Bunların birisi yanlış olan evrim
açıklamasıdır, diğeri ise apaçık olan "yaratılış gerçeği"dir.
Kitap boyunca gördüğümüz gibi evrim iddiası imkansızdır ve
bilimsel bulgular yaratılışın doğruluğunu ispatlamaktadır.
Bu gerçek, 19. yüzyıldan bu yana "yaratılış" kavramını
bilimin dışında gören bazı bilim adamlarını şaşırtıyor olabilir,
ama bilim ancak bu tür şaşkınlıkların üzerine gidilmesi ve
gerçeklerin kabullenilmesi ile ilerleyebilir. Cardiff Üniversitesi'nden,
Uygulamalı Matematik ve Astronomi Profesörü Chandra Wickramasinghe,
hayatın tesadüflerle doğduğuna on yıllar boyunca inandırılmış
bir bilim adamı olarak karşılaştığı bu gerçeği şöyle anlatır:
Bir bilim adamı olarak aldığım eğitim
boyunca, bilimin herhangi bir bilinçli yaratılış kavramı
ile uyuşamayacağına dair çok güçlü bir beyin yıkamaya tabi
tutuldum. Bu kavrama karşı şiddetle tavır alınması gerekiyordu...
Ama şu anda, Yaratıcı'ya inanmayı gerektiren açıklama karşısında,
öne sürülebilecek hiçbir akılcı argüman bulamıyorum... Biz
hep açık bir zihinle düşünmeye alıştık ve şimdi yaşama getirilebilecek
tek mantıklı cevabın yaratılış olduğu sonucuna varıyoruz,
tesadüfi karmaşalar değil.282
|