|
BİLİM VE ÜTOPYA DERGİSİ YAZARI DR.
ÜMİT SAYIN'IN EVRİMCİ YANILGILARI
Ekim 2001 tarihli Bilim ve Ütopya Dergisi'nde Dr. Ümit
Sayın imzalı "Yaratılışçıların İddiaları ve Bilimin
Yanıtları - 1" başlıklı bir yazı yayınlandı. Bu yazı,
Yaratılış gerçeğini savunan bilim adamları ve yazarlar
tarafından evrim teorisine yöneltilen eleştirilere cevap
vermek amacıyla hazırlanmıştı. Ancak, verilen cevaplarda,
her zamanki yüzeysel evrimci iddiaların tekrarlandığı,
evrim teorisine yöneltilen ve 21. yüzyılda teorinin
çöküşüne neden olan sorunların hiçbirine cevap verilmediği
görülüyordu. Daha önce defalarca açıklanmış olmasına
rağmen, bu yazıda tekrarlanan evrimci yanılgı ve ön
yargılara tekrar cevap verilmesinde fayda görmekteyiz.
Dr. Sayın "Bilim" Adına Değil,
Darwinizm Adına Konuşmaktadır
Söz konusu yazıda, Yaratılışçıların İddiaları yazıldıktan
sonra, ardından "Bilimin Yanıtı" başlığı altında, evrimcilerin
bu iddialara karşı verdikleri cevaplar yazılmıştır.
Yazıda verilen cevapların tamamı, evrimci ön yargılarla
hazırlanmıştır ve bilimsel bulgular objektif bir bakış
açısıyla değerlendirilmemiştir. Ancak klasik bir evrimci
taktiği olarak, "Evrimcilerin Yanıtları" yerine "Bilimin
Yanıtları" yazılarak, okuyucuya "evrim teorisi=bilim"
telkini verilmeye çalışılmıştır. Evrimcilerin bu gibi
psikolojik telkin denemelerinden değil, bilimsel kanıtlardan
dayanak aramaları gerekir.
Dr. Sayın "İspat"ın Kavramı Hakkındaki
Demagojisi
Dr. Ümit Sayın yazısının girişinde, "evrim teorisi
ispatlanmamıştır" şeklinde itirazlar geldiğini söylemekte
ve ardından bilimin metodolojisi hakkında yorumlar yapmktadır.
Burada Sayın'ın kast ettiği mana, "teori" ve "kanun"
arasındaki farktır. Bilimde kanunlar "ispat" yöntemiyle
kanıtlanır. Ama teoriler için "ispat" değil, "kanıtlar
tarafından desteklenme" söz konusudur. Kanun ile teori
arasındaki fark, birincinin çok sayıda deneyle ve sürekli
olarak test edilebilmesidir. Örneğin yerçekiminin varlığı
bir kanundur. Çünkü yapılan her deney ve gözlem tarafından
doğrulanır. Bıraktığınız her cisim yere düşer, her gök
cismi birbirini çeker. Ama Big Bang bir kanun değil
teoridir; çünkü deneyle ispatı mümkün olmayan, ancak
mevcut kanıtlar incelenerek, çıkarım yoluyla varılabilecek
bir sonuçtur.
Bilimde bir teori, eldeki kanıtlar tarafından desteklendiği
sürece kabul görür, kanıtlara aykırı düştüğü görülürse
daha iyi bir teoriyle değiştirilir. Teorinin ispatlanması
ise mümkün değildir, çünkü teoriler genellikle deney
ve gözlem yoluyla tekrarı mümkün olmayan olaylarla ilgilidir.
Bazı insanlar, bu farkı bilmedikleri için, evrim teorisine
karşı çıkmak adına, "bu zaten bir teori, ispat edilmiş
bir şey değil" gibi yüzeysel bir itiraz getirirler.
Ümit Sayın'ın getirdiği eleştiri de buna yöneliktir.
Ama burada Ümit Sayın'ın yaptığı önemli bir çarpıtma
vardır. O da aynı yüzeyselliği ters yönde kullanmaktadır.
Yani evrim teorisi aleyhinde çok sayıda kanıt ortaya
koyan yaratılışçı bilim adamlarına karşı, "siz ispat
istiyorsunuz, ama teori ispatlanmaz ki" gibi bir demagojiye
başvurmaktadır.
Dr. Ümit Sayın'a ve diğer evrimcilere samimi ve açık
sözlü olarak duyuruyoruz: Bizim evrim teorisine karşı
olan itirazımız, bu teoriye aykırı çok sayıdaki bilimsel
kanıtlara dayanmaktadır. Örneğin; paleontolojinin bulguları,
farklı canlı kategorilerinin yeryüzünde kademeli bir
evrimle değil, aniden ve birbirlerinden bağımsız olarak
ortaya çıktığını göstermektedir. Biyokimsayal karşılaştırmalar,
evrim teorisi uyarınca çizilen filogenetik şemaları
(soyağaçlarını) çürütmektedir. Canlılarda ortaya çıkarılan
"indirgenemez kompleks" sistemlerin, doğal seleksiyon-mutasyon
mekanizmaları ile açıklanması mümkün değildir. Varyasyonların
uzun vadede makroevrim sağladığı iddiası çürümüştür.
Burada sayamadığımız daha pek çok kanıt, evrim teorisinin
büyük bir yanılgı olduğunu, bilimsel kanıtlara aykırı
bir teori olduğunu göstermektedir.
Buna karşı "evet elimizde ispat yok, ama teori zaten
ispatlanmaz" gibi demagojilere sığınmak evrim teorisini
kurtarmaz.
"Bilim Dogma Kabul Etmez" Diyen
Dr. Sayın'ın İnandığı Dogmalar
Ümit Sayın, "Bilim dogma kabul etmez" başlığı altında
birçok asılsız iddiaya yer vermektedir.
Harun Yahya'nın evrim
teorisini bilimsel deliller göstererek çürüttüğü
kitaplarından bazıları
|
Ümit Sayın Yaratılışçıların, evrim teorisine sadece
kutsal kitaplara aykırı olduğu için karşı çıktıklarını
öne sürmektedir. Ancak, Ümit Sayın'ın gözardı ettiği
gerçek, hem ülkemizde hem de diğer ülkelerde evrim teorisine
karşı çıkanların, evrim teorisini eleştirirken eleştirilerini
bilimsel delillerle destekledikleridir. Evrim teorisinin
kutsal kitaplarla çeliştiği bir gerçektir, ancak evrim
teorisi bilimle de çelişmektedir. Evrim teorisine eleştiri
getiren kitap ve çalışmaların birçoğu ise en son bilimsel
bulgular ışığında hazırlanmaktadır. Örneğin ülkemizde
Harun Yahya imzasını taşıyan ve evrim teorisini çürüten
kitapların tamamı, en son bilimsel deliller kullanılarak
hazırlanmıştır. İşte bu nedenle evrimciler bu kitaplarda
ortaya konan açıklamaların hiçbirine hala bir yanıt
verememişlerdir. Ümit Sayın'ın hazırladığı "Yanıt" serisinin
ilki ise, bu kitaplara bir yanıt olmaktan çok uzaktır.
Çünkü cevapları zaten bu kitaplarda verilmiş olan iddialarını
tekrarlamaktan öteye gidememiş, bu kitaplardaki yeni
bilimsel bulgulara evrimcilerin bakış açısıyla yanıt
vermeyi denememiştir dahi.
Bu bölümde yer alan ikinci asılsız iddia ise, kutsal
kitapların bilimin gelişmediği dönemlerde insan eliyle
yazıldıkları ve bu nedenle bilimle çeliştikleri iddiasıdır.
Bu klasik ateist iddianın hiçbir delili yoktur. Kutsal
kitapların insan eliyle yazıldıkları ve bilimle çeliştikleri
konusunda ateist veya materyalistlere bir delil vermeleri
istendiğinde, Tevrat veya İncil'den bazı bölümleri örnek
gösterirler. Oysa, her iki kutsal kitap, bugün orjinal
hallerinde değildir ve insan eliyle tahrif edilmişlerdir.
Bu nedenle içlerinde çelişkiler ve bilimle ters düşen
konular bulunması doğaldır. Ancak, bugüne kadar bir
kez bile Kuran'dan bir örnek verilememiştir. Çünkü Kuran
Allah'ın vahyidir ve tek bir harfi dahi bozulmamıştır.
Bu nedenle Kuran'ı inkar edenlerin onun içinde tek bir
çelişki bulmaları mümkün değildir. Ayrıca Kuran, Ümit
Sayın'ın dediği gibi bilimin gelişmediği bir dönemde
indirilmiş olmasına rağmen, bilimin daha geçtiğimiz
yüzyılda keşfettiği birçok bilimsel gerçeği de insanlara
1400 sene öncesinden haber vermektedir. Bu, Kuran'ın
bir mucizesi ve insan eliyle yazılmadığının delillerinden
biridir.
Yabancı bilimadamlarının
evrim teorisinin geçersizliğini gözler önüne
seren eserlerinden bazıları |
Ümit Sayın'ın kavramakta güçlük çektiği
konu ise şudur: Kuran Allah'ın vahyidir, bilim
ise Allah'ın yarattığı canlıları,
sistemleri ve varlıkları inceler ve araştırır.
Dolayısıyla Allah'ın vahyi ile yarattıkları
arasında bir çelişki bulmak kesinlikle mümkün
değildir. Bugüne kadar böyle bir çelişki hiç
oluşmamıştır. (Kuran'da yeralan
bilimsel mucizeler için bkz. Harun Yahya, Kuran
Mucizeleri, istanbul, Global Yayıncılık,
Ocak 2000)
Ümit Sayın, bazı din adamlarının
da, bilimin kutsal kitaplarla çeliştiğini
gördüklerinde, evrim teorisini kabul ederek kutsal kitap
metinlerine yeni yorumlar getirmeye başladıklarını
öne sürmüştür. Öncelikle şunu belirtmek gerekir
ki, Kuran ayetleri çok açıktır. Kuran'da açık
olarak evrimsel bir yaratılışa yer verilmemekte,
canlı türlerinin Allah'ın "Ol" demesiyle,
hiçbir evrimsel aşama olmadan, en son halleriyle
yaratıldığı bildirilmektedir. Kuran'da
evrimsel yaratılış olduğunu öne
sürenler, evrimci bilim adamlarının propagandalarından
etkilenerek, gerçekleri göremeyen, kendilerini bu teoriyi
kabul etmeye mecbur hisseden kişilerdir. Bu kişilerin
yorumları objektif ve sağlıklı değildir.
(Evrimci Yaratılış tezindeki yanılgıların
detayları için bkz, Harun Yahya, Kuran
Darwinizmi Yalanlıyor, İstanbul,
Global Yayıncılık, Ekim 2001)
Dr. Sayın'ın "Evrim Gözlemlenmektedir"İddiasının
Geçersizliği
Ümit Sayın, Yaratılışçıların bir türün evriminin hiçbir
zaman gözlemlenemediği konusundaki açıklamalarına karşılık
olarak bazı örnekler vermiştir. Ancak verdiği örneklerin
hiçbirinde, gözlemlenen olgu, evrim teorisinin lehinde
bir kanıt değildir. Ümit Sayın'ın verdiği örneklerin
neden bir türün evrimine örnek olamayacağı aşağıda açıklanmaktadır.
Antibiyotik Bağışıklığı, "Evrim
Örneği" Değildir
Evrimciler tarafından teorilerine delil olarak gösterilmek
istenen biyolojik olguların biri, bakterilerin antibiyotik
direncidir. Evrim teorisini destekleyen pek çok kaynak,
antibiyotik direncini "faydalı mutasyonların canlıları
geliştirmesine dair bir örnek" olarak gösterir. Benzer
bir iddia, DDT gibi böcek öldürücü ilaçlara karşı bağışıklık
geliştiren böcekler için de ileri sürülür. Dr. Ümit
Sayın da aynı iddiayı tekrarlamıştır.
Oysa bu konuda da evrimciler yanılmaktadırlar.
Bakterilerin antibiyotiklere
direnç kazanmaları bir evrim örneği
değildir. |
Antibiyotikler, bazı mikro organizmalar tarafından
diğer mikro organizmalara karşı savaşmak üzere üretilen
"öldürücü moleküllerdir". İlk antibiyotik, 1928 yılında
Alexander Fleming tarafından keşfedilen penisilindir.
Fleming, küf mantarının (mold), Staphylococcus bakterisini
öldüren bir molekül ürettiğini fark etmiş ve bu buluş
tıp dünyasında yeni bir çığır açmıştır. mikro organizmalardan
alınan antibiyotikler çeşitli bakterilere karşı kullanılmış
ve başarılı sonuçlar alınmıştır. Ancak bir zaman sonra
bir gerçek fark edilmiştir: Bakteriler antibiyotiklere
karşı zamanla bağışıklık kazanmaktadırlar. Bunun mekanizması
ise şöyle işlemektedir: Antibiyotiğe maruz kalan bakterilerin
büyük kısmı ölmekte, ama bazıları bu antibiyotikten
etkilenmemekte ve bunlar hızla çoğalarak tüm popülasyonu
oluşturur hale gelmektedirler. Böylece tüm popülasyon,
antibiyotiğe dirençli hale gelmektedir.
Evrimciler ise bu olguyu, "bakterilerin şartlara göre
uyum sağlayıp evrimleşmesi" diye gösterme çabasındadırlar.
Oysa olay bu yüzeysel evrimci değerlendirmeden çok
daha farklı gerçekleşmektedir. Bu konuda en detaylı
çalışmaları yapan isimlerden biri, 1997 yılında yayınlanan
Not By Chance adlı kitabıyla tanınan İsrailli biyofizikçi
Dr. Lee Spetner'dır. Spetner, bakteri bağışıklığının
iki farklı mekanizma ile sağlandığını, ama bunların
ikisinin de evrim teorisine hiçbir kanıt oluşturmadığını
anlatır. Bu iki mekanizma:
1. Bakterilerde zaten var olan direnç genlerinin aktarılması
ve
2. Mutasyon sonucunda genetik bilgi kaybına uğrayan
bakterilerin antibiyotiğe dirençli hale gelmesidir.
Spetner, 2001 tarihli bir makalesinde ilk mekanizmayı
şöyle açıklamaktadır:
Bazı mikro organizmalar, antibiyotiklere direnç sağlayan
genlere sahiptirler. Bu bağışıklık, antibiyotik molekülünün
formunu bozma veya onu hücreden dışarı atma sayesinde
gerçekleşir. Bu genlere sahip olan organizmalar bunu
diğer bakterilere transfer ederek onlara da bağışıklık
kazandırabilirler. Bağışıklık mekanizması belirli bir
antibiyotiğe yönelik olsa da, pek çok patojenik bakteri...
farklı gen setleri edinmeyi ve çeşitli bakterilere karşı
bağışıklık kazanmayı başarmıştır.1
Prof. Spetner bunun bir "evrim delili" olmadığını ise
şöyle açıklar:
Antibiyotik bağışıklığının bu şekilde elde edilmesi...
evrim için delil oluşturması beklenen mutasyonlar için
bir prototip (örnek) oluşturmaz. Teoriyi (evrimi) sergileyen
mutasyonlar, bakterinin genomuna bilgi ekleyen genetik
değişiklikler değildir; bu değişiklikler aynı zamanda
tüm biokozma (biyolojik dünyaya) bilgi eklemelidir.
Genlerin yatay transferi, sadece, zaten bazı türlerde
var olan genetik bir bilgiyi dağıtmaktadır.2
Yani ortada bir evrim yoktur, çünkü yeni bir genetik
bilgi ortaya çıkmamakta, sadece zaten daha önceden var
olan bir genetik bilgi bakteriler arasında transfer
edilmektedir.
Bağışıklığın ikinci türü, yani mutasyon sonucunda ortaya
çıkan bağışıklık da bir evrim örneği değildir. Spetner
konuyu şöyle açıklar:
Bazen de bir mikro organizma, tek bir nükleotidin (DNA
basamağının) rastlantısal olarak yer değiştirmesi sonucunda
bir antibiyotiğe karşı bağışıklık edinir... Selman ilk
kez Waksman ve Albert Schatz tarafından keşfedilen 1944'de
rapor edilen Streptomisin (Streptomycin), bakterilerin
bu yolla bağışıklık kazanabildiği bir bakteridir. Ama
her ne kadar geçirdikleri mutasyon, streptomisinin varlığı
durumunda mikro organizmaya yararlı olsa da, yine de
bu, Neo-Darwinist teori tarafından ihtiyacı duyulan
mutasyon türü için bir prototip oluşturmaz. Streptomisine
bağışıklık sağlayan mutasyonun etkisi ribozomda ortaya
çıkar ve bu mutasyon, antibiyotik molekülü ile ribozom
arasındaki moleküler eşleşmeyi bozar.
Spetner, bu olayı Not By Chance isimli kitabında kilit-anahtar
ilişkisinin bozulmasına benzetmektedir. Streptomisin,
bir kilide birebir uyan bir anahtar gibi, bakterilerin
ribozomuna yapışır ve bu rizobomu etkisiz hale getirir.
Mutasyon ise ribozomun şeklini bozmakta ve bu durumda
streptomisin ribozoma yapışamamaktadır. Bu, "bakteri
streptomisine karşı bağışıklık kazandı" gibi yorumlansa
da, aslında bakteri için bir kazanç değil kayıptır.
Spetner üstteki satırlarına şöyle devam eder:
Ortaya çıkmaktadır ki, (ribozomun yapısındaki) bu bozulma,
bir spesifiklik azalması, yani bir enformasyon kaybıdır.
Asıl nokta şudur ki, (evrim) bu gibi mutasyonlar ile
sağlanamaz, bu mutasyonlar ne kadar çok olursa olsun.
Evrimin, spesifikliği azaltan mutasyonlarla inşa edilmesi
mümkün değildir. 3
Konunun özeti şudur: Bakterinin ribozomuna isabet eden
bir mutasyon, bu bakteriyi Streptomycin'e karşı dirençli
hale getirebilmektedir. Ama bunun nedeni, mutasyonun
ribozomu "bozması"dır. Yani bakteriye bir genetik bilgi
eklenmemektedir. Aksine ribozomunun yapısı bozulmaktadır,
gerçekte bir anlamda bakteri "sakat" hale gelmektedir.
(Nitekim bu mutasyonu geçiren bakterilerin ribozomunun
normal bakterilere göre daha verimsiz olduğu belirlenmiştir.)
Bu "sakatlık", ribozoma yapışacak şekilde bir tasarıma
sahip olan antibiyotiği engellediği için, ortaya "antibiyotik
bağışıklığı" çıkmaktadır.
Sonuçta ortada "genetik bilgiyi geliştiren" bir mutasyon
örneği yoktur. Dr. Ümit Sayın, ve antibiyotik direncini
evrime kanıt gibi göstermek isteyen tüm diğer evrimciler,
konuyu çok yüzeysel bir biçimde değerlendirmekte ve
yanılmaktadırlar.
Streptomisin, bir kilide
birebir uyan bir anahtar gibi, bakterilerin ribozomuna
yapışır. Mutasyon ise ribozomun
şeklini bozar ve streptomisin'in ribozoma
yapışmasını engeller.
|
DDT ve benzeri ilaçlara karşı böceklerde gelişen bağışıklık
için de aynı durum söz konusudur. Bu bağışıklık örneklerinin
çoğunda, zaten daha önceden var olan bağışıklık genleri
kullanılmaktadır. Evrimci biyolog Francisco Ayala; "böcek
zehirlerinin en kapsamlı türlerine karşı gösterilen
bağışıklık, bu insan-yapımı maddelerin böceklere uygulandığında,
o böcek türünün çeşitli genetik varyasyonlarında açıkça
vardı" diyerek bu gerçeği kabul eder.4
Mutasyonla açıklanan diğer bazı
örnekler ise, aynen yukarıda anlatılan ribozom mutasyonunda
olduğu gibi, böceklerde "genetik bilgi kaybı"na yol
açan olgulardır.5 Bu
durumda bakteri ve böceklerdeki bağışıklık mekanizmalarının
evrim teorisine delil oluşturduğu ileri sürülemez. Çünkü
evrim teorisi, canlıların mutasyonlar yoluyla geliştikleri
iddiasına dayalıdır. Spetner, ne antibiyotik bağışıklığının
ne de bir başka biyolojik olgunun böyle bir mutasyon
örneği göstermediğini şöyle açıklar:
Makroevrimin ihtiyaç duyduğu mutasyonlar hiçbir zaman
gözlemlenmemiştir. Neo-Darwinist teori tarafından ihtiyaç
duyulan rastlantısal mutasyonları temsil edebilecek,
moleküler düzeyde incelenmiş hiçbir mutasyonun genetik
bilgi eklediği görülmemiştir. Araştırdığım soru "gözlemlenmiş
mutasyonlar, teorinin destek bulmak için ihtiyaç duyduğu
mutasyonlar mıdır" sorusudur. Cevap "HAYIR" çıkmaktadır.6
Bitki ve Hayvan Yetiştiriciliği
veya Varyasyon, Evrim Örneği Değildir
Bitki ve hayvan türlerinin
yetiştiriciler tarafından ıslah
edilmesi, evrim teorisine delil değildir.
|
Dr. Ümit Sayın Bilim ve Ütopya'daki yazısında, bilim
adamlarının "mikroevrim" dedikleri bir olguyu, yani
bitki ve hayvan türlerinin yetiştiriciler tarafından
ıslah edilmesi, bir tür içinde farklı genetik varyasyonlar
oluşması gibi "sınırlı değişim" örneklerini, "makroevrim"e,
yani evrim teorisinin temeli olan "tüm türlerin tek
bir ortak atadan türemesi" fikrine delil olarak göstermeye
çalışmıştır.
Dr. Ümit Sayın yanılmaktadır ve bu çok vahim bir yanılgıdır.
Çünkü hayvan yetiştiriciliği ve genetik varyasyon gibi
olguların evrim teorisine bir kanıt oluşturmadığı bizzat
pek çok evrimci biyolog tarafından kabul edilen açık
bir gerçektir. Dr. Sayın hala Darwin'in 19. yüzyılın
ilkel bilim düzeyi içinde ortaya attığı yanılgıları
gerçek zannediyor olabilir, ama son 20 yıldır, canlılarda
gözlemlenen ve genetik havuzun sınırları içinde kalan
çeşitlenmelerin (yani "mikroevrimin"), yeni canlı sınıflarının
kökenini açıklayamayacağı açıkça görülmüştür Evrimci
biyologlar Fagerstrom, Schuster ve Szathmary de 1996
yılında Science dergisinde yayınlanan bir makalede aynı
gerçeği şöyle belirtirler:
Evrimdeki büyük geçişler -örneğin, bir kaçını belirmek
gerekirse, yaşamın kökeni, ökaryot hücrelerin ortaya
çıkışı, insanın konuşma kapasitesinin kökeni gibi geçişler-
birer "dengeden uzaklaşma" hali olamazlar. Bunlar, mikroevrimin
kurulu modelleri tarafından da tatmin edici şekilde
tarif edilemezler.7
20. yüzyıl bilimi, canlılar üzerinde yapılan benzeri
deneyler sonucunda "genetik değişmezlik" (genetik homoestatis)
denilen bir ilkeyi ortaya çıkarmıştır. Bu ilke, bir
canlı türünü değiştirmek için yapılan tüm ıslah çabalarının
belirli bir sınırda kaldığını, canlı türleri arasında
aşılmaz duvarlar olduğunu ortaya koyar.

Bir tür içindeki
genetik varyasyonlar evrimin bir delili değildir.
|
Darwin Retried (Darwin Yeniden Yargılanıyor) adlı kitabın
yazarı Norman Macbeth bu konuda şöyle yazmaktadır:
Sorun canlıların gerçekten de sınırsız bir biçimde
varyasyon (değişim) gösterip göstermedikleridir... Türler
her zaman için sabittirler. Yetiştiricilerin yetiştirdikleri
değişik bitki ve hayvan cinslerinin belirli bir noktadan
ileri gitmediğini, hatta hep orijinal formlarına geri
döndüğünü biliriz. Asırlar süren yetiştirme çabalarına
rağmen, hiçbir zaman siyah bir lale ya da mavi bir gül
elde etmek mümkün olmamıştır.8
Hayvan yetiştiriciliği konusunda dünyanın en önemli
uzmanlarından biri sayılan Luther Burbank bu gerçeği,
"bir canlıda oluşabilecek muhtemel gelişmenin bir sınırı
vardır ve bu kanun, bütün yaşayan canlıları belirlenmiş
bazı sınırlar içinde sabit tutar" diyerek ifade etmektedir.9
Dr. Sayın -veya Prof. Demirsoy- gibi bazı
Türk evrimciler tarafından bir türlü kavranamayan
ve kabul edilmek istenmeyen bu gerçek konusunda biraz
literatür araşırması yapan herkes, hayvan
yetiştiriciliği, tür içinde çeşitlenme
gibi biyolojik olgularla evrim teorisine bir kanıt
sağlanamadığını görecektir.
(Ayrıntılı bilgi için bkz. http://www.harunyahya.org/EvrimAldatmacasi/tartisma/tartisma4.html)
"Uzun Zaman"ın Evrim Sağlayacağı
Yanılgısı
Bugüne kadar tek bir canlı hücresi dahi laboratuvarlarda
üretilememiştir. Ancak evrimciler bu canlı hücresinin
ilkel dünya koşullarında kendi kendine oluştuğunu öne
sürerler. Ümit Sayın ise bu konudaki eleştirilere karşı
"yeterli uzunlukta zaman verilirse, cansız maddelerden
canlı hücresi oluşacaktır" demektedir. Bu klasik evrimci
savunması, "uzun zaman"ı bir kurtarıcı olarak görmektedir.
Ancak, ne kadar uzun zaman verilirse verilsin, cansız
maddeler kendi kendilerini organize ederek, hücre gibi
kompleks bir yapıyı ve ardından düşünen, sevinen, konuşan,
akleden, kararlar veren, heyecanlanan, buluşlar yapan,
sanat eserleri meydana getiren canlıları meydana getiremezler.
Buna ne dünyanın 4 milyar yıl yaşı, ne de 400 milyar
yıl yeterli olmaz. Çünkü evrim teorisinin anlattığı
senaryoyu mümkün kılan bir doğa kanunu veya doğal eğilim
yoktur. Eğer maddenin kendi kendine organize olma gibi
bir özelliği olsaydı, "uzun zaman" iddiasının bir temeli
olurdu. Ama aksine, madde kendi kendine organize olmak
bir yana, bilinçli bir düzenleme olmadıkça mutlaka düzensizliğe
ve bilgi kaybına uğrar. Dolayısıyla zamanın uzaması,
"evrim"i değil, bozulma ve düzensizleşmeyi artırır.
Gerçekte "uzun zaman" kavramı, bilimsel bulgular karşısında
köşeye sıkışan evrimcilerin, konuyu gözlem ve deney
alanından çıkarmak için kullandıkları bir kaçış yönteminden
başka bir şey değildir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun
Yahya, 20 Soruda Evrim Teorisinin Çöküşü, Global Yayıncılık,
İstanbul, Haziran 2001)
Kompleks Canlı Sistemlerin Doğal
Mekanizmalarla Oluşabileceği Yanılgısı
Evrim teorisi, son derece kompleks yapılara sahip canlı
sistemlerin nasıl var olduğunu açıklayamaz. Sinir sistemi,
insan beyni, hücre gibi yapıların oluşumu için evrimcilerin
getirdikleri açıklamalar, birer açıklama değil, "bilimsel"
görünümlü, ama gerçekte içi boş birer hikayeden ibarettir.
Dr. Sayın'ın "yaratılışçılara cevap" edasında yazdıkları
da, belirttiğimiz bu gerçeğin iyi birer örneği sayılır.
Ümit Sayın'ın kompleks sistemlerin nasıl oluştuğuna
getirdiği açıklamaların mantıksızlığını inceleyelim.
* Ümit Sayın "Evrim gelişiminde hep önceki bilgi ve
stabil yapı doğal seleksiyon sonucu daha sonraki canlılarda
kullanılmıştır" diye yazmaktadır. Bununla da muhtemelen
çok "bilimsel" görünen bir açıklama yaptığını düşünüyor
olabilir. Oysa ortada bir açıklama yoktur, çünkü asıl
mesele cevapsızdır. Mesele, genetik bilginin nasıl ortaya
çıktığı sorusudur. Ümit Sayın'ın cevabı, "bu kitap nasıl
ortaya çıkmıştır" sorusuna "bir başka kitaptan kopyalanmıştır"
diye cevap vermek gibidir; bu bir açıklama değildir,
çünkü o zaman da kendisinden kopya edilen ilk kitabın
nasıl ortaya çıktığı sorulacaktır. Bir yazarın varlığı
kabul edilmediği sürece, bu kısır döngü bir kelime oyunu
şeklinde devam eder.
Tek bir protein molekülünün
sentezlenmesi için son derece kompleks bir sistem
ve binlerce parça birarada çalışır.
|
Dikkat edilirse ne Ümit Sayın'ın bu iddiasında ne de
diğer evrimcilerin açıklamalarında, ilk genetik bilginin
nereden nasıl geldiğine dair hiçbir açıklama bulunmamaktadır.
Bilindiği gibi, evrimciler ilk hücrenin cansız maddenin
kendi kendini organize etmesiyle oluştuğunu iddia ederler.
Ancak bu ilk hücrenin oluşması için bir bilgi gerekmektedir.
Peki bu bilgi nasıl oluşmuştur? Buna hiçbir açıklama
getirememektedirler. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun
Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, Global Yayıncılık, İstanbul,
Şubat 2000)
8 Ümit Sayın diğer evrimciler gibi canlılığın cansız
maddelerden oluşumunu çok basit gibi göstermeye çalışmış
ve hiçbir bilimsel delile dayanmamasına rağmen canlılığın
kendi kendine oluşumunu şöyle açıklamıştır: "Örneğin
ilk meydana gelen amino asitlerdir, ikinci basamakta,
thermal proteinler ve mikrokürecik proteinoidleri oluşmuştur,
daha sonraki basamakta, ATP amino asitleri devreye girip
evrimleşmiştir. Daha sonra da daha kompleks proteinler
ve protein sentezleri gelişmiştir. Daha sonra prototip
hücreler oluşmuş ve milyonlarca yılda, doğa deneye yanıla
stabil hücreleri oluşturmuştur."
Yukarıdaki cümlede dikkat edilirse, canlı hücreyi oluşturan
"sözde aşamalar" sıralanmış, ancak bu aşamaların nasıl,
hangi mekanizmalar aracılığı ile oluştuğuna dair hiçbir
açıklama getirilmemiştir. Çünkü evrimcilerin buna verebilecekleri
bir açıklama bulunmamaktadır. Hangi evrimci yayına bakılsa,
bu hayali aşamaları insanın oluşumuna kadar sıralarlar,
ancak bu sözde evrimin hangi mekanizma ile nasıl gerçekleştiğini
açıklayamazlar.
Gerçekte Dr. Sayın'ın iki-üç cümlede aktardığı bu senaryoda
söz edilen yapıların her biri son derece özel ve komplekstirler
ve tesadüfen meydana gelmeleri imkansızdır. Söz gelimi
tek bir protein molekülünün sahip olduğu özellikler
kesinlikle tesadüflere yer vermeyecek kadar karmaşıktır.
Tek bir protein molekülünün sentezlenmesi için, DNA'daki
milyonlarca şifre arasından bu protein hakkındaki bilgi,
bu konuda uzman enzimler tarafından bulunur. Farklı
enzimler DNA'yı bir fermuar gibi açarken, başka enzimler
de ilgili bilgiyi DNA'dan kopyalarlar. Kopyalamanın
başlaması, kopyalama süreci, kopyalamanın doğru yerde
bitmesi, bu arada açılmış olan DNA sarmalının tekrar
birbirine dolanmaması veya karışmaması, kopyalama sırasındaki
hataların düzeltilmesi, kopyalama bitince DNA'nın eski
haline getirilmesi ve bunlara benzer pek çok işlem sırasında
birçok enzim görev almaktadır. Ve bu enzimlerin her
biri büyük bir uyum içinde çalışır. Burada sayılanlar
tek bir protein molekülünün oluşması için yapılması
gereken işlemlerin sadece başlangıcıdır. Ümit Sayın'ın
tek bir tanesinin oluşumu için bile bu kadar kompleks
sistemler gereken yapıları son derece basitmiş gibi
göstermeye çalışması, "önce o sonra diğeri oluştu" diyerek
hiçbir bilimsel dayanağı olmayan hayali bir sıralama
yapması bütün bu kompleks sistemleri gözardı etmeye
yönelik kasıtlı bir yöntemdir.
Eğer hayatın kökeni sorununu açıklamak, evrimciler
için yukarıdaki iki-üç cümlelik senaryoyu yazmak kadar
kolay olsaydı, bütün evrimci literatür "hayatın kökeni
hala çözülmemiş bir sır" gibi itiraflarla dolu olmazdı.
Örneğin Science News dergisinin Ocak 1999 sayısında
yayınlanan bir makalede, amino asitlerin nasıl olup
da proteinleri oluşturduğuna hala hiçbir açıklama getirilemediği
-yani Dr. Ümit Sayın'ın senaryosunun henüz ilk basamağının
bile hayali olduğu- şöyle belirtilmektedir:
Hiç kimse şimdiye kadar nasıl olup da geniş çapta dağılmış
yapıtaşlarının proteinlere dönüştüğünü tatmin edici
bir şekilde açıklayamamıştır. İlkel dünyanın varsayılan
koşulları amino asitleri yalıtılmış bir yalnızlığa doğru
sürükleyecek şekildedir.10
Ümit Sayın'ın "doğa deneme yanılmalarla bunu başarır"
demesi ise çok daha vahim bir yanılgıdır. Çünkü "deneme-yanılma"
bilinç sayesinde gerçekleşebilecek bir işlemdir. Doğada
ise bilinçli bir şekilde deneme-yanılma yapacak bir
mekanizma yoktur. Doğal seleksiyonun böyle bir özelliği
olmadığı, "kör" bir mekanizma olduğu, sadece "avantaj"ı
seçebileceği, buna karşılık kompleks bir tasarım için
gerekli olan "planlamayı" yapamayacağı, evrimciler tarafından
da kabul edilen bir gerçektir. Değil milyarlarca, trilyonlarca
yıl geçse de evrimin iddia ettiği türden bir deneme
yanılma sürecinin canlı bir hücre meydana getirmesi
kesinlikle mümkün değildir (Ayrıntılı bilgi için bkz.
Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, Doğada Bir Deneme
Yanılma Mekanizması Var mı?, Global Yayıncılık, İstanbul,
Şubat 2000)
Proteinoidlerin Canlılığın Kökeni
Olabileceği Yanılgısı
Evrimcilerin, hayatın kökeninin cansız maddelerden
geldiğini kanıtlama çabalarından biri, 1970'li yıllarda
gündeme gelmiş, ama yine aynı dönemde geçersizliği anlaşılmış
ve hayatın kökeni konusundaki literatürden dışlanmış
olan Fox Deneyi'ydi. Miami Üniversitesi'nden Sidney
Fox ilk amino asitlerin ilkel okyanusta oluştuktan sonra
bir volkanın kenarındaki kayalıklara sürüklenmiş olması
gerektiğini öne sürdü. Sonra da amino asitleri içeren
karışımdaki suyun kayalıklardaki yüksek ısı nedeniyle
buharlaştığını ve böylece kuruyan amino asitlerin proteinleri
oluşturmak üzere birleştiklerini iddia etti. Fox, bu
iddiasını laboratuvarda denedi. Sonuçta amino asitler
birleşti ancak proteinler oluşmadı. Elde edilenler birbirine
rastgele bağlanmış basit ve düzensiz amino asit halkalarıydı
ve herhangi bir canlı proteinine benzemekten çok uzaktı.
Fox elde ettiği bu basit molekülleri "proteinoidler"
olarak isimlendirdi. Bu proteinoidler yapı ve işlev
olarak proteinlerden son derece uzaktı. Proteinlerle
aralarında karmaşık bir teknolojik cihaz ile işlenmemiş
bir metal yığını arasındaki kadar fark vardı.
Sonuç olarak Fox'un deneyinde elde ettiği sonuçlar
evrim teorisine hiçbir şey kazandırmamakta, aksine proteinlerin
laboratuvar koşullarında, bilinçli yöntemlerle dahi
oluşturulamayacak kadar kompleks yapılar olduklarını
göstererek evrim teorisine önemli bir darbe daha getirmekteydi.
Ümit Sayın ise, bu açık gerçeği reddetmekte, 1970'li
yılların sonundan kalmış köhne bir iddiayı ısrarla yenileyerek,
proteinoidlerin zaman içinde canlı hücreyi oluşturacak
olan aşamalara katkıda bulunabileceğini öne sürmektedir.
Oysa, Fox deneyi bilim dünyası tarafından kabul görmeyen,
evrimciler tarafından dahi evrim teorisine delil olarak
gösterilmeyen bir deneydir. Evrim teorisini eleştirenler
kadar, teorinin savunucuları da bu deneyin hayatın kökeni
açısından bir anlam ifade etmediğini kabul eder.
Hayatın başlangıcı ile ilgili teorilerin zorluklarını
inceleyen Robert Shapiro, bu konuda şu yorumu yapar:
Proteinoid teorisi, kimyacı (evrimci) Stanley Miller'dan
Yaratılışçı Duane Gish'e kadar birçok kişiden sert eleştiriler
almıştır. Belki de bugüne kadar, evrimciler ve Yaratılışçılar
hiçbir konuda, Sydney Fox'un deneyine karşı çıkışlarında
olduğu gibi bir görüş birliğinde olmamışlardır.11
Ümit Sayın ise, bilim dünyasının genel kanaatinin aksine
proteinoidlerin, canlı hücrenin oluşumunda bir basamak
olabileceğini öne sürmektedir. Bunun içinse bilimsel
hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. (Fox deneyinin evrim
teorisini ispatlamadığı ile ilgili detaylar için bkz.
Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, Global Yayıncılık,
İstanbul, Şubat 2000)
Hoatzin'in Pençeleri, Archaeopteryx'in
"İlkel Kuş" Olmadığını Gösterir
Archaeopteryx
|
Archaeopteryx'in kanatlarında pençeler olmasını evrimciler,
Archaeopteryx'in dinozorlardan evrimleştiğine delil
olarak kullanırlar. Oysa günümüzde Hoatzin gibi bazı
kuşların kanatlarında da pençeler bulunmaktadır. Ancak
Ümit Sayın anlaşılmaz bir mantıkla, Archaeopteryx ile
Hoatzin arasındaki bu benzerliğin, "Archaeopteryx'in
kuşlara evrimleşmekte olan bir dinozor olma hipotezini
ortadan kaldırmayacağını, aksine güçlendireceğini" öne
sürmüştür.
Bu, bugüne kadar hiçbir evrimcinin öne sürmediği, bilimsel
bir delile veya açıklamaya değil, sadece ön yargılara
dayalı bir iddiadır. Oysa Hoatzin'in kanatlarındaki
pençelerin anlamı açıktır. Günümüzde yaşamakta olan
bir kuşun kanatlarında pençeler var ise, geçmişte yaşayan
bir kuşun kanatlarındaki pençeleri ara geçiş formu özelliği
olarak tanımlamak doğru olmayacaktır.
Ayrıca, kanatlarında pençeleri olan tek kuş Hoatzin
de değildir. Afrika'da yaşayan turako ve devekuşunun
da pençeleri vardır. 1983 yılında ise İngiliz Doğa Tarihi
müzesinde kanatlarında pençeleri olan 9 ayrı kuş ailesine
ait birçok türün örnekleri sergilenmiştir.12
Sonuç olarak kanatlarındaki pençeler Archaeopteryx'i
bir ara geçiş formu yapmaz. Bu, günümüzde de yaşamakta
olan bazı kuşlara ait bir özelliktir.
Archaeopteryx'ten Önce Yaşamış
Olan Uçucu Kuşlar, Archaeopteryx'in Ara Geçiş Formu
Olmadığını Gösterir
Dinozorlar kuşların
atası değildir. Bu, bilimsel bulgularla
teyid edilmiş bir gerçektir. |
Evrimcilerin Archaeopteryx'i bir ara geçiş canlısı
olarak göstermekten vazgeçmelerinin bir nedeni de, Archaeopteryx'ten
çok daha önce yaşamış olan kuşlara ait fosillerin bulunmuş
olmasıdır. Ancak Ümit Sayın bu önemli gelişmeyi de gözardı
etmekte ve yine anlaşılmaz bir şekilde, Archaeopteryx'ten
önce yaşamış olan kuşların da Archaeopteryx'in ara geçiş
canlısı olduğu tezini güçlendirdiğini öne sürmektedir.
Bu iddiası son derece mantıksızdır. Çünkü söz konusu
kuş fosilleri, (Protoavis) günümüzden 225 milyon yıl,
Archaeopteryx'ten 75 milyon yıl önce yaşamışlardır.
Bu Mesozoik Çağın ilk jeolojik dönemine rastgelir ve
bu dönem "dinozorlar çağı" olarak kabul edilmektedir.
Bu durum, dinozorların egemen olduğu bir dönemde, dünyada
aynı zamanda kuşların da yaşadığını gösterir. Kuşlarla
dinozorlar aynı dönemde yaşadıktan 75 milyon yıl sonra
ortaya bu iki canlı türü arasında bir geçiş canlısının
çıkması, evrimcilerin dahi kabul edemedikleri bir varsayımdır.
Söz konusu fosili bulan Chatterjee, bu fosilin, Archaeopteryx'ten
daha fazla günümüz kuşları ile benzerliklere sahip olduğunu
belirtmektedir. 13
Bu bulgular ışığında bugün pek çok evrimci paleontolog
dahi Archaeopteryx'in kuşların atası olan bir ara geçiş
formu olduğu iddiasından vazgeçmiş durumdadır. Ancak
Ümit Sayın, bu açık gerçekleri, demagojilerle ve gözü
kapalı "red" cümleleri ile görmezden gelmeye devam etmektedir.
Sonuç
Türkiye'deki evrimci kanadın duayenlerinden biri olan
Dr. Ümit Sayın, Bilim ve Ütopya dergisinin Ekim 2001
tarihli sayısındaki yazısında, Yaratılışı savunanların
bilimsel deliller getirmediklerini veya delilleri çarpıttıklarını
öne sürmüştür. Oysa, özellikle isim vererek belirttiği
Harun Yahya'nın eserlerinde yer alan tüm açıklamalar,
bilim adamlarının gözlem ve deneyleri ile elde ettikleri
sonuçlara dayanmaktadır. Bunların hiçbirinde bir çarpıtma
yoktur, ayrıca her biri çok açık gerçekleri ortaya koymaktadır.
Bilimsel delilleri çarpıtarak, ideolojilerine uygun
hale getirmeye çalışanlar ise evrimcilerdir. Oysa bilim
ideolojilere hizmet etmemelidir. Bilim, bulunan delillerin
tarafsız yorumlarından ibaret olmalıdır.
Bazı evrimciler hala kabul etmek istemeseler de evrim
teorisi bilimsel olarak çökmüştür. Çünkü bütün bilimsel
bulgular evrim teorisinin aleyhindedir. Bu durumda Ümit
Sayın'ın da yazısının başında belirttiği gibi, bu teori
"değiştirilmeli ve yerini yenilerine bırakmalıdır".
21. yüzyılda bilimsel bulguların gösterdiği sonuç ise
tüm evrende ve canlılıkta "akıllı bir tasarım" olduğudur.
Akıllı bir tasarım ise Akıl ve bilinç sahibi bir "Tasarımcı"nın
varlığını gösterir ki, O, herşeyin yaratıcısı ve Rabbimiz
olan Yüce Allah'tır.
|