|
GİRİŞ
vrimci
tarih anlayışına göre insanlık tarihi, insanın sözde
evrimine paralel olarak çeşitli dönemlere ayrılarak
incelenir. Pek çoğunuzun okul yıllarında ya da çeşitli
gazete ve televizyon haberlerinde duymaya alışık olduğu
taş devri, yontma taş devri, cilalı taş devri, bronz
çağı, demir çağı gibi hayali kavramlar söz konusu evrimci
kronolojinin önemli parçalarıdır. Çoğu insan bu hayali
tabloyu hiç düşünmeden kabul eder ve insanlığın bir
zamanlar sadece kaba taş aletler kullanılan, medeniyet
ve teknolojinin bilinmediği bir dönem yaşadığını sanır.
Oysa arkeolojik bulgular ve bilimsel veriler incelendiğinde ortaya çok daha farklı
bir tablo çıkar. Geçmişten günümüze kalan izler, insanların, tarihin her
döneminde kültürleriyle ve sosyal yaşamlarıyla medeni bir hayat sürdüklerini
göstermektedir. Arkeolojik kazılarda bulunan aletler, dikiş iğneleri, flüt kalıntıları,
süs eşyaları, dekorasyon malzemeleri, geçmiş insanların kültürel olarak gelişmiş
bir yaşam sürdüklerinin göstergelerindendir.
TAŞ DEVRİ HİÇBİR ZAMAN YAŞANMADI
Evrimcilerin sözde taş devri olarak nitelendirdikleri
dönemde insanlar ibadetlerini yerine getiriyor,
gönderilmiş elçilerin tebliğlerini dinliyor,
binalar inşa ediyor, mutfaklarında yemek pişiriyor,
aileleriyle sohbet ediyor, komşu ziyaretlerine
gidiyor, terzilere kıyafetler diktiriyor, doktorlara
tedavi oluyor, müzikle ilgileniyor, resimle
uğraşıyor, heykel yapıyor kısaca normal bir
yaşam sürüyorlardı. Arkeolojik bulguların da
gösterdiği gibi teknolojide ve bilgi birikiminde
tarih boyunca değişiklikler olmuş, ama insan
hep insanca yaşamıştır.
|
Geç Neolitik döneme
ait taşlardan ve kabuklardan yapılmış bu
kolye, dönemin insanlarının sanat ve estetik
zevklerinin yanı sıra, böyle bir süs eşyasını
meydana getirebilecek teknolojiye de sahip
olduklarını göstermektedir. |
MÖ 7-11 bin yıllarına ait olan kaplar,
masa modeli ve kaşık, dönemin insanlarının
yaşam düzenleri hakkında önemli bilgiler
vermektedir. Evrimcilerin iddiasına göre
bu dönemde insanlar henüz yerleşik düzene
geçmişler ve yeni yeni medenileşmeye
başlamışlardır. Oysa bu malzemeler, dönemin
insanlarının kültürlerinin eksiksiz olduğunu,
tam anlamıyla medeni bir yaşam sürdüklerini
göstermektedir. Bu insanlar, tıpkı günümüzdeki
insanlar gibi masalarda oturmakta, tabaklarda,
çatal, kaşık, bıçak kullanarak yemeklerini
yemekte, misafirlerini konuk etmekte,
onlara ikramda bulunmakta, kısaca düzenli
bir hayat yaşamaktaydılar. Elde edilen
bulgular bütünüyle incelendiğinde, sanat
anlayışlarıyla, tıp bilgileriyle, teknik
imkanlarıyla, günlük yaşantılarıyla Neolitik
çağ insanlarının tıpkı kendilerinden
öncekiler ve sonrakiler gibi insani bir
yaşam sürdükleri görülmektedir.
|
|
12 BİN YILLIK BONCUKLAR
Yaklaşık MÖ 10 bin yılına
ait olan bu taşlar, arkeologların bulgularına
göre bir tür boncuk olarak kullanılmaktaydı.
Taşlardaki muntazam delikler dikkat çekicidir.
Bu delikler, taşa taşla vurularak açılamaz.
Böyle sert taşlarda bu derece düzgün
delikler açabilmek için çelik veya demirden
yapılmış aletler kullanılmış olmalıdır.
|
 |
12 BİN YILLIK DÜĞME
MÖ 10 binli yıllarda kullanılmış olan
kemikten yapılmış bu düğmeler, dönemin
insanlarının kıyafet kültürlerinin olduğunu
göstermektedir. Düğmeyi kullanan bir
toplumun dikişi, kumaşı, dokumacılığı
da bilmesi gerekir. |
 |
Resimdeki flütler
ortalama 95 bin yıllıktır. Bundan on
binlerce yıl önce yaşayan insanların
da gelişmiş müzik kültürü vardır. |
 |
12 BİN YILLIK BAKIR
TIĞ
Üstte - MÖ 10 binli yıllara ait olan
bakır tığ, söz konusu dönemde madenlerin
ve metallerin bilinip kullanıldığının
bir delilidir. Kristal ya da tozumsu
mineraller halinde olan bakır cevherleri,
yaşlı ve sert kayalarda damarlar halinde
bulunur. Bakırdan tığ yapan bir toplumun,
bakır cevherini tanıması, bu cevheri,
kayanın içinden çıkarmayı başarması ve
işleyebilecek teknik imkanlara sahip
olması gerekir. Bunu da evrimcilerin
iddia ettiği gibi sözde ilkellikten yeni
kurtulmuş varlıkların yapamayacağı açıktır. |
 |
9-10 BİN YILLIK
TIĞ ve İĞNELER
MÖ 7 - 8 bin yıllarına ait olan
bu tığ ve iğneler, dönemin insanlarının
kültürel yaşamlarının önemli birer delilidir.
Tığı ve iğneyi kullanan insanların evrimcilerin
iddia ettiği gibi hayvani değil, tam
anlamıyla insani bir yaşam sürdükleri
açıktır. |
|
Bundan yüz binlerce yıl önce de tıpkı günümüzdeki gibi, insanlar evlerinde yaşıyor,
tarımla uğraşıyor, alışverişlerini yapıyor, tekstil ürünleri meydana getiriyor,
yemeklerini yiyor, akraba ziyaretlerine gidiyor, müzikle ilgileniyor, resim yapıyor,
hastalıkları tedavi ediyor, ibadetlerini yerine getiriyor kısaca normal günlük
hayatlarını yaşıyorlardı. Allah'ın gönderdiği peygamberlere uyan insanlar Bir
olan Allah'a iman ediyor, bazıları ise sapkınça putlara tapıyordu. Peygamberlere
uyan müminler Allah'ın emrettiği ahlakı yaşarken, birtakım insanlar da batıl
uygulamalarda bulunuyor, sapkın ayinler gerçekleştiriyorlardı. Günümüzde olduğu
gibi tarihin her döneminde de, hem Allah'ın varlığına iman eden insanlar vardı,
hem de putperest ve müşrik insanlar.
Elbette tarih boyunca bir yanda medeni bir yaşam süren insanlar varken bir yanda
da daha basit ve ilkel koşullarda yaşayan toplumlar var olmuştur. Ancak bu, insanlık
tarihinin sözde evrimine delil teşkil edecek bir durum değildir. Zira günümüzde
de dünyanın bir köşesinde uzaya araç gönderilirken, bir diğer köşesinde insanlar
henüz elektriğin varlığını dahi bilmemektedir. Ama bu durum ne uzay aracını yapanların
zihinsel ve fiziksel olarak daha gelişmiş -sözde evrim sürecinde ilerlemiş-,
ne de diğerlerinin daha geri -sözde hala maymun-insanlara daha yakın- olduklarını
göstermez. Bunlar sadece kültür ve medeniyet farklılığının göstergeleridir, kültürel
bir evrim yaşandığının değil.
Evrimciler Arkeolojik Bulguları Açıklayamaz

Koyu renkli camımsı bir kaya olan obsidyenden
yapılmış bu alet yaklaşık MÖ 10 bin yılına
aittir. Sadece taş darbeleriyle, obsidyenin
böyle inceltilip şekillendirilmesi mümkün değildir.
|
İnsanlık tarihini anlatan evrimci bir eseri incelediğinizde
ilk dikkatinizi çekecek hususlardan biri, insanın
sözde ilkel atalarının günlük hayatlarına dair detaylı
tasvirlerdir. Kullanılan üsluptaki eminlikten, konu
hakkında bilgisi olmayan biri, tüm bu anlatılanların
bilimsel delillere dayandığını düşünebilir. Evrimci
bilim adamları sanki o dönemde yaşamış, gözlem yapma
imkanına sahip olmuş gibi detaylı hikayeler anlatırlar:
İki ayağı üzerinde durmaya başlayan sözde atalarımızın
elleri boş kalınca alet yapmaya başladıklarını, uzun
dönemler boyunca sadece taşı kullandıklarını, tahtalar
ve taşlardan başka hiçbir alet edavatlarının olmadığını,
demiri, bakırı, tuncu kullanmayı çok daha ilerleyen
dönemlerde öğrendiklerini söylerler. Ancak bu anlatılanlar
bilimsel delillere değil, evrimcilerin ön yargılarına
göre bulguları yanlış yorumlamalarına dayalı hikayelerdir.

Tarihte hiçbir zaman ilkel zihne sahip
varlıkların yaşamadığının delillerinden
biri de, 40 bin yıllık bu flüttür. Bilimsel
çalışmalar, günümüz Batı müziğinde kullanılan
7 nota esasına dayalı flütlerin on binlerce
yıl önce de kullanıldığını göstermektedir.
|
Arkeolog Paul Bahn, insanlık tarihinin evrimi senaryosunun
bir masaldan ibaret olduğunu şöyle ifade eder:
Bilimin o kadar büyük kısmı hikayelere dayanıyor ki! Hikayeyi
iyi bir anlamda kullanıyorum, ancak yine de hikaye işte. İnsanoğlunun evrimine
dair geleneksel senaryoları düşünün: Av ateşi, kamp ateşi, karanlık
mağaralar, ayinler, alet yapımı, yaşlanma, mücadele ve ölümle ilgili hikayeleri.
Ne kadarı kemik ve kalıntılara, ne kadarı edebiyat ölçülerine dayanır? (Paul
Bahn, Arkeolojinin ABC'si, s.16; Burak Eldem, 2012: Marduk'la
Randevu, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2003, s. 23)

Kaşıklar, dönemin insanlarının bir mutfak
kültürleri olduğunu göstermektedir. Bu,
evrimcilerin iddia ettiği gibi sözde ilkel
bir yaşantılarının olmadığının delilidir.
|
Paul Bahn'ın net olarak ifade etmekten çekindiği sorunun
cevabı açıktır, insanlık tarihinin sözde evrimi bilimsel
değil tamamen "edebi" ölçülere dayanmaktadır.
Nitekim bu hikayelerde pek çok cevapsız husus, mantık
çelişkisi ve bozukluğu vardır. Ancak evrimci dogmalarla
düşünen bir kişi bu çelişkileri fark edemez. Örneğin
evrimciler yontma taş devrinden bahsederler, ama o
döneme ait aletlerin veya kalıntıların nasıl yontulup
şekillendirilmiş olabileceğini anlatmazlar. Tıpkı "dinazorların
sinekleri kovalarken kanat geliştirip uçmaya başladıklarını
öne sürüp, sineğin ise nasıl uçtuğunu" hiçbir
zaman açıklayamadıkları gibi, on binlerce yıl öncesine
ait kalıntıların nasıl yapılıp biçimlendirildiğini
de açıklayamazlar. Konunun bu yönünü tamamen unutmaya
ve unutturmaya çalışırlar.
Oysa taşı yontup şekillendirmek çok zor bir iştir.
Taşı taşa sürterek, tarih öncesi kalıntılarda olduğu
gibi, mükemmel düzgünlükte ve sivrilikte kesilmiş aletler
elde etmek mümkün değildir. Granit, bazalt ya da dolerit
benzeri sert taşların, parçalanıp dağılmadan, ağaç
hamuru gibi incecik kesilmesi ancak çelik eğelerin,
tornaların, levyelerin, rendelerin, taş kesimi ve şekillendirilmesinde
kullanılan diğer aletlerin varlığıyla mümkündür. Yine
on binlerce yıl öncesine ait bileziklerin, küpelerin,
kolyelerin, kürelerin taş kullanılarak yapılamayacağı
bellidir. Bu eşyalardaki ufak delikler taşla vurarak
açılamaz. Üzerlerindeki süslemeler taşı sürterek meydana
getirilemez. Söz konusu eserlerin muntazamlığı, bunları
meydana getirmek için demir, çelik ve diğer metallerden
yapılmış aletlerin kullanılmış olduğunu göstermektedir.
Pek çok arkeolog ve bilim adamı, söz konusu tarihi
eserlerin veya kalıntının evrimcilerin iddia ettiği
koşullarda yapılıp yapılamayacağını test etmiştir.
Örneğin, 11 bin yıl önce inşa edilmiş olduğu tahmin
edilen Göbekli Tepe'de bulunan blok taşlar üzerindeki
işlemelerin nasıl yapılmış olabileceğini araştıran
Prof. Klaus Schmidt şöyle bir deney yapmıştır: Evrimcilerin
o dönemde kullanıldığını iddia ettikleri taşları işçilerin
ellerine vererek, kayaların üzerine benzer kabartmalar
çizmelerini istemiştir. Kayaları taşla şekillendirmeye
çalışan işçiler 2 saat boyunca aralıksız çalışmaları
sonucunda kaya üzerinde sadece belli belirsiz bir çizgi
çizebilmişlerdir.
CİLALI
TAŞ ALDATMACASI
Eski medeniyetlerden günümüze kalan kalıntılarda
taş işlemeciliği dikkat çekmektedir. Taşa
bu derece detaylı ve düzgün şekil verilebilmesi
için, çoğunlukla güçlü çelik aletler kullanılması
gerekir. Taşı taşla yontarak, taşı taşa sürterek
ince desenlerin ve şekillendirmenin yapılması
mümkün değildir. Granit gibi sağlam taşların
bu derece düzgün kesilmesi, üzerlerine desenler
işlenmesi bunu yapabilecek teknik alt yapıyı
gerektirir.
|
|
Yukarıdaki
resimlerde görülen bileziklerden soldaki
mermerden, sağdaki de bazalttan yapılmıştır.
MÖ 8500-9000 yıllarına aitlerdir. Evrimciler
bu dönemde, sadece taştan yapılmış
aletlerin kullanıldığını iddia ederler.
Bazalt ve mermer çok sert taşlardır.
Bu taşların böylesine düzgün yuvarlak
halkalar haline getirilmesi için, çelikten
yapılmış keski ve işçilik malzemeleri
kullanılmalıdır. Bileziklerin çelik
aletler kullanılmadan kesilip şekillendirilmiş
olması mümkün değildir. Bir kişiye
bir parça taş verip, elindeki taşla,
bazalt kitlesini, resimdeki gibi bir
bilezik haline getirmesini istesek,
bunda başarılı olabilir mi? Elbette
taşı taşa sürterek, taşa taşla vurarak
bileziği meydana getiremeyecektir.
Ayrıca bu bulgular, o dönemde burada
yaşayan insanların estetik anlayışa
ve sanat zevkine sahip olan, kültürleri
gelişmiş bireyler olduğunu göstermektedir. |
|
Resimlerde
elle yapılmış obsidyenler, kemik aletler,
kancalar ve taştan yapılmış çeşitli
malzemeler görülmektedir. Kemiğe taşla
vurarak böyle düzgün şekillerin elde
edilemeyeceği açıktır. Kaba taş darbeleri,
kemiği sürekli dağıtıp parçalayacak,
istenildiği gibi şekillendirilmesini
engelleyecektir.
Aynı şekilde granit ve bazalt gibi en
sert taşlardan yapılan bu malzemelerin
de, taş darbeleriyle bu derece düzgün
kesilmesinin, sivriltilip şekillendirilmesinin
mümkün olmadığı açıktır. Bu taşlar, meyve
keser gibi düzgün kesilmiştir. Taşların
parlaklığı da evrimcilerin iddia ettiği
gibi cilalanmış olmalarından değil, kesimden
kaynaklanmaktadır. Bu eşyaları yapan
insanlar, ellerindeki malzemeyi diledikleri
gibi şekillendirebilecekleri demir veya
çelikten yapılmış teknik cihazlara sahip
olmalıdır. Sert taş parçaları ancak çelikle
bu derece düzgün kesilebilir. |
Pek çok taş kalıntıdaki parlama
da, keskin ve düzgün kesimden kaynaklanmaktadır.
Evrimci bilim adamlarının bu parlaklığı cila
olarak nitelendirmeleri, bu dönemi de "cilalı
taş devri" olarak kabul etmeleri bilim
dışı bir yorumdur. Cilanın binlerce yıl boyunca
muhafaza edilmesi mümkün değildir. Söz konusu
taşlar iddia edildiği gibi cilalandığı için
değil, düzgün kesildikleri için parlamaktadırlar.
Bu, taşın kendi yapısından kaynaklanan bir
parlamadır. |

Bu taş kabartması 11 bin yıllıktır. Evrimcilerin
iddialarına göre bu dönemde sadece kaba,
taş aletler kullanılmaktadır. Oysa, taşı
taşa sürterek böyle bir eser yapılamaz. Söz
konusu kabartmanın nasıl böyle biçimli ve
düzgün yapılmış olduğunu evrimciler akılcı
ve mantıklı bir şekilde açıklayamaz. Bu ve
benzeri eserlerin yapılabilmesi için demir
veya çelikten aletler kullanan, akıllı insanlar
olması gerekir.
|
Benzer bir denemeyi herkes kendi evinde de yapabilir.
Elinize granit gibi sert bir taş alıp, bundan 100 bin
yıl önce yaşamış insanların yaptıkları mızrak uçlarının
bir benzerini yapmaya çalışın. Ancak bunun için bu
granit parçası ve bir taştan başka elinizde hiçbir
malzeme olmasın. Bu işlemde ne derece başarılı olabilirsiniz?
Tarihi kalıntılardaki gibi mükemmel keskinlikte, simetride,
düzgünlükte ve parlaklıkta bir parça meydana getirebilir
misiniz? Daha da ileri gidelim 1 m2 büyüklüğünde bir
kaya alıp üzerine derinlikli bir hayvan resmi yapmaya
çalışın. Kayaya elinizdeki taşla vurarak nasıl bir
sonuç elde edersiniz? Çok açıktır ki çelik ve demirden
yapılmış araç gereç olmadan, ne basit bir mızrak ucunu
ne gösterişli bir taş işlemesini yapabilirsiniz.

550 bin yıllık bu taş aletin, bu derece
düzgün kesilip biçimlendirilebilmesi için
demir veya çelik gibi sağlam metallerden
yapılmış aletler kullanılması gerekir.
|
Bu aşamada şunu da unutmamak gerekir ki, kullanılmış
olan taş kesme ve biçimlendirme aletlerinin yapılması
da ayrı bir uzmanlık alanıdır. Eğenin, levyenin, rende
ve diğer aletlerin yapılabilmesi için de gerekli teknik
alt yapının bulunması şarttır. Bu da, bu eserlerin
meydana getirildiği dönemde koşulların oldukça iyi
ve ileri olduğunu göstermektedir. Yani, evrimcilerin
basit taş aletlerin kullanıldığı, tekniğin ve teknolojinin
olmadığını iddia ettikleri "kabataş devri" sadece
bir hezeyandan ibarettir, gerçekte böyle bir dönem
yaşanmamıştır.
Öte yandan taşların kesilmesinde, düzetilmesi ve şekillendirilmesinde
kullanılmış olan demir ve çelik malzemelerin günümüze
kadar ulaşmamış olması da son derece doğaldır. Doğal
koşullar altında, özellikle de nemli ve asitli ortamlarda,
her türlü metal malzeme okside olacak, çürüyüp bozulacak
ve yok olacaktır. Geriye ise yok olması çok daha uzun
süre alan taş parçalar kalacaktır. Bu taş parçalara
bakarak, dönemin insanlarının sadece taşı kullandıklarını
öne sürmek ise bilimsel bir yaklaşım değildir.
Nitekim artık pek çok evrimci de, arkeolojik buluntuların
Darwinizm'i desteklemediğini kabul etmektedir. Evrimci
arkeolog Richard Leakey, arkeolojik bulguların özellikle
de taş aletlerin evrim teorisiyle açıklanmasının mümkün
olmadığını şöyle itiraf eder:
Aslında, Darwinist tezin yetersizliği arkeolojik
kayıtlarla kesin olarak kanıtlanmıştır. Eğer
Darwinist sunum doğru olsaydı, bu durumda hem arkeolojik
kayıtlarda hem de fosil kayıtlarında iki ayaklılığın,
teknolojinin ve gelişen beyin ölçülerinin delillerini
görmemiz gerekirdi. Ama bunu görmüyoruz. Tarih
öncesi kayıtların tek bir yönü dahi bu tezin yanlış
olduğunu göstermek için yeterli: taş aletler. (Richard
Leakey, The Origin of Humankind, Basic Books,
New York, 1994, s. 12)
|
TAŞLA TAŞ YONTULMAZ
(1) MÖ 10
binli yıllara ait taş kakmalar
(2) MÖ 11 bin yılına ait havan tokmakları
(3) MÖ 10 bin yıllarına ait obsidyen alet
(4) MÖ 11 bin yılına ait taş eşyalar
(5) Malakit (bakır taşı) dolgu malzemesi kullanılarak yapılmış MÖ 9-10 bin yıllarına ait taş eşya
(6) MÖ 10 binli yıllara ait çivi örünümünde
dolgu taş
(7) MÖ 10 bin yılına ait
çekiç ucu |
Bu
resimde görülen taş aletler, ortalama MÖ 10
-11 bin yıllarına aittir. Buradaki taşlardan
herhangi birini, evrimcilerin, o dönem insanlarının
yaptıklarını iddia ettikleri gibi, bir başka
taşla vurarak yapmaya çalıştığınızı düşünelim.
Örneğin 4 numarada görülen taşlardaki düzgün
oyukların aynısını açmaya çalışın. Elinizdeki
kaya parçasına istediğiniz kadar taşla vurun,
böyle düzgün bir delik açamazsınız. Bunu yapabilmek
için, çelik gibi sağlam metallerden yapılmış
aletler kullanmanız gerekir. |
Evrimcilerin Hayali Kronolojisi
Evrimciler tarihi sınıflandırırken, buldukları eserleri
teorilerine uygun olacak şekilde, dogmaları doğrultusunda
yorumlayıp değerlendirirler. Bronz eşyaları çokça
buldukları dönemi bronz çağı olarak adlandırır, demirin
çok daha yakın bir dönemde kullanılmaya başlandığını
öne sürerler. Metallerin en eski medeniyetler tarafından
bilinmediğini iddia ederler.
Oysa, daha önce de belirttiğimiz gibi demir, çelik
ve pek çok metal çabuk okside olup, aşınırlar. Taşa
oranla çok daha kısa sürede, çürüyüp yok olurlar. Okside
olması daha zor olan bronz gibi metaller ise diğer
metallere oranla daha uzun süre muhafaza edilebilir.
Bu durumda bronzdan yapılmış eserlerin daha eski tarihli
olması, demirden yapılmış eserlerin ise daha yeni tarihli
olması son derece doğaldır.
Ayrıca bronzu elde edebilmeyi bilen bir toplumun demiri
bilmediğini öne sürmek, bronz elde edebilecek bilgiye
ve teknik alt yapıya sahip olan bir toplumun diğer
metalleri kullanmadığını iddia etmek mantıklı bir yorum
değildir.
Bronz, bakıra kalay, arsenik ve antimon katılarak ve
biraz da çinko eklenerek elde edilir. Bronzu elde eden
kişi, öncelikle bakır, kalay, arsenik, çinko ve antimon
gibi elementlerin kimya bilgisine sahip olmalıdır,
bunları hangi derecelerde eritmesi gerektiğini bilmelidir,
gerekli eritmeyi ve alaşımı yapabileceği fırına ve
malzemelere sahip olmalıdır. Bu sayılan bilgilerden
habersiz olan birinin başarılı bir alaşım elde etmesi
oldukça zordur.
Örneğin bakır cevherleri, yaşlı ve sert kayalarda,
kristal veya tozumsu mineral olarak bulunur. Bakırı
kullanan toplumun öncelikle kayalarda bulunan toz halindeki
cevheri tanıyabilecek bilgi seviyesinde olması gerekir.
Daha sonra bulduğu bakırı yer altından çıkarabilmek
için maden inşa etmesi, cevheri kayadan söküp çıkarabilmesi
ve yüzeye taşıyabilmesi gerekir. Tüm bunların taştan
tahtadan aletlerle yapılamayacağı açıktır.

Üstte MÖ 8 -10 binli yıllara ait, boncuk
olarak kullanıldığı tahmin edilen bakır parçalar.
Dönemin insanları bakır cevherlerini bulup
işleyebilecek teknik alt yapıya sahiplerdi.
|
EVRİMCİLERİN AÇIKLAYAMADIĞI
MİLYONLARCA YILLIK PARÇALAR
Evrim teorisine göre, canlılar belli aşamalar
içinde evrimleşmiş, bakteriden insana kadar
uzanan hayali gelişim senaryosunda her şey
milyonlarca sene içinde, hayali bir evrim süreci
dahilinde olmuştu. Bu senaryoda insan, en son
evrimleşen canlı olmalı ve son 20.000 yıl içinde
gelişimini tamamlamalıydı. Ama bilimsel bulgular
ve fosil kayıtları, böyle bir gelişimi gösteren
tek bir kanıt bile vermemiş, hatta bunun imkansızlığını
göstermiştir.
|
Resimde
görülen metal küre, Güney Afrika'da milyonlarca
yıl öncesine ait olduğu tahmin edilen bir
yer katmanında bulunan birkaç yüz tane
küreden biridir. Küreler, doğal herhangi
bir olayla meydana gelmiş olması mümkün
olmayan, çok ince işlenerek şekil verilmiş
oluklar içermektedir. Bu bulgu, metalin
en eski tarihlerden beri kullanıldığını,
milyonlarca yıl önce de insanların metal
üzerine ince oluk yapabilecek aletlere
sahip olduklarını göstermektedir. |
Bu önemli gerçeği gösteren diğer
bulgular ise, milyonlarca yıl öncesinden kalan,
insanlara ait kullanım gereçleri, aletler ve
süs eşyalarıdır. Darwinistler, günümüzden 100
milyon yıl önce, hatta 500 milyon yıl önce
- ki bu tarih evrimcilerin yeryüzünde bakteri
dışında hiçbir canlının yaşamadığını iddia
ettikleri bir zamandır - yaşamış olan insanları,
hayali evrim şemalarının hiçbir yerine yerleştirememektedirler.
Elbette bunu yapmaları imkansızdır çünkü Allah,
her canlıyı olduğu gibi insanı da yoktan yaratmış, "Ol" emri
ile var etmiştir. Dolayısıyla bundan 100 yıl
öncesinde yaşamış insanlara ait bulguları keşfetmek
ne kadar olası ve makul ise, günümüzden 500
milyon yıl öncesine ait insanların eserlerini
bulup incelemek de o kadar makuldür. Yoktan
yaratan Allah, kuşkusuz tarihin her döneminde
dilediği canlıyı var edebilir. Elbette bu,
üstün güç ve kudret sahibi Allah için çok kolaydır.
Darwinistlerin anlayamadığı gerçek budur ve
bu nedenle Yaratılış Gerçeğini delillendiren
bulgular karşısında bir açıklamaları yoktur.
Bilimsel gerçeklerin çürüttüğü senaryolarını
yinelemek dışında bir çözüm bulamazlar. Ama
yapılan kazılar, her geçen gün, giderek artan
delillerle evrim dogmasını yok etmektedir.
|
1912'de Oklahoma'daki Thomas Büyükşehir
Elektrik fabrikasında, iki işçi, fabrika
kazanına kürekle kömür atarlarken şaşırtıcı
bir bulgu ile karşılaştılar. Kömür parçalarından
biri kaldırmak için oldukça büyüktü,
bu nedenle işçilerden biri kömürü kırdı.
Kömür parçasını kırdığında içinde demir
bir çömlek olduğunu gördü. Çömlek kömürden
çıkarıldığında, çömleğin kalıbı iki parça
içinde de görülebiliyordu. Pek çok uzman,
demir çömleğin etrafındaki kömürü inceledi
ve çömleğin yaklaşık 300 - 325 milyon
yıl önce yapıldığını belirlediler. Bu,
demirin, MÖ 1200 yılları civarında kullanılmaya
başladığını iddia eden evrimciler için
açıklanması mümkün olmayan bir bulgudur.
|
 |
Scientific American dergisinin
1852 yılında yayınlanan 5 Haziran tarihli
sayısında, yaklaşık 100 bin yıllık olan
bir metal kabın kalıntılarının bulunduğu
haberi yer almıştır. Araştırmalar, çanak
şeklindeki bu kabın yapıldığı metalin,
çinko veya benzeri bir alaşımdan meydana geldiğini göstermiştir.
Ayrıca vazonun üzerinde ince işçilikle
çiçek buketleri, üzüm asması ve taç desenleri
işlidir. En eski çağlarda insanların
metali kullanmadığı iddiasında olan evrimcilerin
bu bulguyu açıklayabilmeleri mümkün değildir.
Açıktır ki bu eseri meydana getiren kişiler,
metal alaşımlarını yapan, metali işleyebilen
gelişmiş bir kültür birikimine sahiptirler. |
|
Bakır cevherinin metale dönüşümü için cevherin kor
ateşle karşılaşması gerekir. Bakırın eritilerek arıtılması
için gerekli sıcaklık ise 1084.5ºC'dir. Bu esnada ateşe
hava akımı sağlayan bir cihaz ya da körük kullanılması
gerekir. Bakırla işlem yapan bir toplumun bu ısının
sağlanabileceği bir fırını inşa etmiş olması, ayrıca
bu fırında lazım olacak pota, maşa gibi aletleri de
yapmış olması şarttır. Burada sadece bakırın işlenmesi
için gerekli olan alt yapı, kısaca özetlenmiştir. Daha sert bronzun
elde edilmesi için bakırın, kalay, çinko ve diğer elementlerle
karıştırılması ise çok daha kapsamlı bir iştir. Çünkü
her metal için farklı işlemler uygulanması gerekir.
Tüm bunlar, metali işleyen, alaşımlar meydana getiren,
madencilikle uğraşan toplumların detaylı bilgi sahibi
olduklarının göstergesidir. Bu derece kapsamlı bilgiye
sahip olan kişilerin, demiri bulamamış olduklarını
iddia etmek ise mantıklı ve tutarlı bir açıklama değildir.
 |
Resimdeki
havan ve tokmağı, 1877 yılında Table Mountain
kömür madeninde bulunmuştur. 33 milyon yıllık
kömür yatağında bulunan bu havan ve tokmağı,
insanın her dönemde insani bir yaşam sürdüğünün
delillerindendir. (Solda)
Bu ayakkabı
tabanı fosili, 213 milyon yıllık taş yatağında
bulunmuştur. Bundan milyonlarca yıl önce yaşayan
insanlar ayakkabılarıyla, kıyafetleriyle, yemek
kültürleriyle, sosyal ilişkileriyle medeni
bir yaşam sürmüşlerdir. Fosilin bilinen tek
resmi 1922 tarihli bir New York gazetesinde
yayınlanmıştır. İnsanlık tarihinin evrimi iddiasını
yalanlayan bu gibi bulgular, evrimciler tarafından
ya gizlenir ya da göz ardı edilir. (Ortada)
3 milyon
yıllık çakıl taşı üzerine insan yüzüne benzer
bir figür yapılmış. Çakıl taşında böyle düzgün
delikler açabilmek oldukça zor bir iştir. Bunun
için sert metalden yapılmış delik açma aletleri
kullanılması gerekir. Evrimcilerin iddia ettiği
gib, son derece ilkel koşullarda bunun yapılmış
olması imkansızdır.(Sağda) |
Öte yandan arkeolojik bulgular da, evrimcilerin eski
dönemlerde metalin bilinmediği ve kullanılmadığı iddialarının
doğru olmadığını göstermektedir. 100 bin yıllık metal
kap kalıntısı, 2.8 milyar yıllık metal küreler, 300
milyon yıllık olduğu tahmin edilen demir çömlek, 27
bin yıllık kil parçaları üzerinde bulunan tekstil kalıntıları,
magnezyum, platinyum gibi Avrupa'da birkaç yüzyıl önce
eritilmesi başarılan metallerin bin yıllık kalıntılardaki
izleri gibi sayısız buluntu, evrimcilerin iddia ettiği,
kabataş devri, yontma taş devri, cilalı taş devri,
bronz çağı, demir çağı sıralamasını alt üst etmiştir.
Pek çok bilimsel yayında yer alan bu bulguların önemli
bir kısmı, evrimci bilim adamları tarafından ya göz
ardı edilmiş ya da müzelerin bodrumlarına saklanmıştır.
Gerçek insanlık tarihi yerine, evrimcilerin hayal ürünü
hikayeleri, insanlık tarihi gibi toplumlara tanıtılmıştır.
Müminler Tarih Boyunca Medeni Bir Yaşam
Sürmüşlerdir

20. Hanedanlık dönemine ait,
alçı üzerine
yapılmış resim.
Tarihin her döneminde, günümüzde
olduğu gibi, hak dinler de vardı batıl inanışlar
da. Tarihin her döneminde iman edenler Allah'ın
emri olan ibadetleri yerine getiriyorlardı.
|
Allah tarih boyunca insanları hak dine davet edecek
elçilerini göndermiştir. İnsanların bir kısmı elçilere
itaat edip, Allah'ın varlığına ve birliğine iman etmişler,
bir kısmı da inkarlarında direnmişlerdir. İnsanlığın
ilk var olduğu günden itibaren insanlar, Bir olan
Allah'a imanı ve hak din ahlakını, Rabbimiz'in vahyi
ile bilip öğrenmişlerdir. Dolayısıyla evrimcilerin
öne sürdüğü, "Bir olan Allah'a imanın ilk toplumlar
tarafından bilinmediği" iddiası doğru değildir.
(Bu konu kitabın ilerleyen bölümlerinde detaylı olarak
açıklanmaktadır.)
Allah'ın tarihin her döneminde insanlara, kendilerini
iman etmeye ve din ahlakını yaşamaya davet eden elçiler
gönderdiği Kuran'da şu şekilde haber verilmiştir:
İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar
olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların
anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında
hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi. Oysa kendilerine
apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı
olan 'azgınlık ve kıskançlıkları' yüzünden anlaşmazlığa
düşenler, o, (kitap) verilenlerden başkası değildir.
Böylece Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri
gerçeğe Kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi
dilerse onu doğruya yöneltir. (Bakara Suresi, 213)
Bir başka ayette de her topluma onları uyarmak,
Allah'ın varlığını ve birliğini hatırlatmak, din ahlakını
yaşamaya davet etmek için bir elçi gönderildiği şöyle
bildirilmiştir:
...Hiçbir ümmet yoktur ki, içinde bir uyarıcı gelip-geçmiş
olmasın. (Fatır Suresi, 24)
Rabbimiz'in insanlara elçiler ve hak kitaplar göndermiş
olmasına rağmen bazı insanlar zaman içinde aralarında
anlaşmazlığa düşmüşler, hak din ahlakından uzaklaşmışlar
ve bazı sapkın ve batıl inanışlara uymuşlardır. Kimileri
putperest inanışlar geliştirmişler, toprağa, taşa,
tahtaya, Ay'a, Güneş'e, sözde kötü ruhlara tapınma
sapkınlığına düşmüşlerdir. Nitekim günümüzde de, hak
dine inananlar olduğu gibi halen sapkınca ateşe, Ay'a,
Güneş'e, tahta putlara tapanlar da vardır. Kimileri,
Allah'ın varlığını ve birliğini bilmelerine rağmen,
Rabbimiz'e birtakım ortaklar koşmuşlardır. Rabbimiz
yine onlara elçiler göndermiş, aralarında anlaşmazlığa
düştükleri konularda hak olan hükmü kendilerine bildirmiş,
batıl inanışlarından arınıp hak din ahlakını yaşamaya
onları davet etmiştir. Ve tarihin her döneminde iman
edenlerle etmeyenler, salih müminlerle sapkın yollara
uyanlar var olmuştur.
|
Geçmişte
olduğu gibi günümüzde de batıl inanışlara sahip
olanlar, putlara tapanlar yaşamaktadır.
|

Sebe Melikesi'nin Hz. Süleyman'ı ziyaret
edişini anlatan tablo
|
Tarih boyunca yaşamış peygamberlerle birlikte iman
edenler, son derece medeni koşullarda, modern ve kaliteli
bir yaşam sürmüşlerdir. Hz. Nuh döneminde de, Hz. İbrahim
döneminde de, Hz. Yusuf döneminde de, Hz. Musa döneminde
de, Hz. Süleyman döneminde de şimdiki gibi, toplumsal
düzen içinde, modern bir hayat yaşanmıştır. Her dönemde
müminler namazlarını kılmış, oruçlarını tutmuş, Allah'ın
bildirdiği sınırları korumuş, helal ve temiz bir hayat
yaşamışlardır. Arkeolojik bulgularda elde edilen bilgilerin
gösterdiği gelişmiş yaşam standartlarının en güzeline,
en asil ve en temizine, Allah'a iman eden salih müminler
sahip olmuşlardır. Yaşadıkları dönemin sağladığı her
türlü imkanın en iyisini peygamberler ve samimi müminler,
Allah rızasına uygun olarak, kullanmışlardır.
Nemrud dönemindeki her türlü teknolojik gelişme Hz.
İbrahim ve onunla birlikte iman eden müminler tarafından
en güzel şekilde kullanılmıştır. Firavunlar döneminde
sahip olunan teknik bilgi, Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz.
Harun ve o dönemde yaşayan salih müminlerin de hizmetinde
olmuştur. Hz. Süleyman döneminde mimaride, sanatta,
ulaşımda elde edilen yüksek teknoloji en hikmetli şekilde
kullanılmıştır. Rabbimiz'in Hz. Süleyman'a lütfu olan
zenginlik ve ihtişam, nesiller boyunca hayranlık uyandırmıştır.
Unutmamak gerekir ki, bundan yüz binlerce yıl önce
yaşamış insanların da günümüz toplumlarının da sahip
olduğu her türlü bilgi ve imkan, Allah'ın insanlara
bir lütfudur. Yüz binlerce yıl önce medeniyetlerini
kuranlar, on binlerce yıl önce mağara duvarlarına estetik
resimler yapanlar, piramitleri, zigguratları inşa edenler,
dev taş anıtlar meydana getirenler, Amazon ormanlarının
en yüksek noktalarına büyük yapılar yapanlar Allah'ın
ilhamı ve öğretmesiyle bu eserleri meydana getirmişlerdir.
Günümüzde atomun alt parçacıklarını inceleyenler, uzaya
araç gönderenler, bilgisayarı en etkin şekilde kullananlar
bunları, Allah dilediği için yapabilmektedirler. İnsanların
var oldukları günden bu yana sahip oldukları her türlü
bilgi, Allah'ın insanlara lütfu, kurdukları her medeniyet,
Rabbimiz'in eseridir.

Hz. Meryem ve Azizler Tablosu,
Giovanni Bellini,
1505, Venedik
|
Allah insanı yoktan var etmiş ve ona dünya hayatı boyunca
çeşitli imkanlar ve nimetler vermiştir. Verilen her
nimet insan için bir denemedir. Sahip olduğu medeniyetin,
teknolojinin ve imkanların Allah'ın birer lütfu olduğunu
bilen, tüm bunlar için Rabbimiz'e şükreden kullarına,
Allah nimetlerini artırır:
Rabbiniz şöyle buyurmuştu: "Andolsun, eğer şükrederseniz
gerçekten size artırırım..." (İbrahim Suresi,
7)
Ve Allah salih kullarını hem dünyada hem ahirette güzel
bir şekilde yaşatır. Kuran'da bu gerçek şöyle haber
verilmiştir:
Erkek olsun, kadın olsun, bir mümin olarak kim salih
bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir
hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının
en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)
Bu ayetin bir tecellisi olarak, tarih boyunca yaşayan
tüm Müslümanlar yaşadıkları dönemin en iyi imkanlarına
sahip olmuşlar, medeni ve güzel bir yaşam sürmüşlerdir.
Elbette imtihan ortamının gereği olarak kimi zaman
zorluk ve sıkıntılarla da denenmişlerdir. Ancak bu
sıkıntılar veya zor şartlar, medeni ve insanca bir
yaşam sürmedikleri anlamına gelmez. Allah'ı inkar eden,
inkarlarında direnen, güzel ahlakı yaşamayan ve yeryüzünde
bozgunculuk çıkaranların sonu ise, ne kadar zengin,
refah ve ileri bir medeniyet de olsalar, hüsran olmuştur.
Üstelik bunların bir çoğu belki de günümüz toplumlarından
dahi gelişmiş imkanlara sahip olan toplumlardır. Bu
gerçek Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı? Böylece kendilerinden
öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler.
Onlar, güç bakımından kendilerinden daha üstün idiler,
toprağı alt-üst etmişler (ekmişler, madenler, sular
arayıp çıkarmışlar) ve onu, kendilerinin imar ettiğinden
daha çok imar etmişlerdi. Elçileri de, onlara açık
delillerle gelmişti. Demek ki Allah onlara zulmetmiyordu,
ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. (Rum
Suresi, 9)
Kültürel Birikim, Evrimsel Bir Süreç
Yaşandığını Göstermez
Evrimcilerin iddiası, ilk insanların sözde yarı maymun
varlıklar olduğu, zaman içinde fiziksel özellikleriyle
birlikte zihinsel özelliklerinin de geliştiği, kabiliyetler
kazandıkları, medeniyetin bu nedenle evrimleşerek ilerlediğidir.
Bilimsel bulgulara dayanmayan bu iddiaya göre, sözde
ilkel atalarımız hayvani bir hayat yaşamışlar, insanlaştıkça
medenileşmişler ve zihinleri geliştikçe kültürel olarak
ilerleme kaydetmişlerdir. Vücudu tamamen tüylerle kaplı,
üzerinde hayvan kürkleriyle ateş yakmaya çalışan, omuzlarında
avladıkları hayvanlarla su kenarında yürüyen, mağaraların
içinde hırıltılar çıkararak birbirleriyle anlaşmaya
çalışan ilkel insan mizansenleri de bu bilim dışı iddianın
ortaya attığı hikayelerden ibarettir.
Fosil kayıtları, bu hikayeyi desteklememektedir. Bilimsel
bilgilerin gösterdiği sonuç, insanın insan olarak yoktan
yaratıldığı ve var olduğu ilk günden itibaren de insani
bir yaşam sürdüğüdür. Arkeolojik bulgular da, evrimcilerin
yaptıkları kronolojiyi hiçbir şekilde desteklememektedir.
Evrimcilerin "insanların yeni yeni konuşmayı öğrendiklerini" söyledikleri
döneme ait olan arkeolojik bulgular, gerçekte insanların
mutfakları olduğunu, aile hayatı yaşadıklarını göstermektedir.
Evrimcilerin, "taş devri olarak iddia ettikleri" dönemlerde,
beyin ameliyatları yapıldığı ortaya çıkmıştır. Evrimcilerin, "insanların
sanatı bilmediklerini söyledikleri" dönemlere
ait kazı alanlarında ise süs eşyaları ve boya hammaddeleri
bulunmuştur. Kitabın ilerleyen bölümlerinde bunlar
gibi pek çok örnek detaylı olarak incelenecektir.
Tüm bu örneklerin gösterdiği gerçek, hiçbir zaman ilkel
hayvani bir hayatın olmadığıdır. Evrimcilerin öne sürdüğü
gibi taşı taşla yontarak, taştan tahtadan başka hiçbir
alet kullanmadan medeniyet dışı bir yaşam yaşanmamıştır.
Her dönemde iman edenler insanca yaşamıştır. Her dönemde
insana yakışacak gibi kıyafetler olmuş, insana yakışacak
şekilde tabaklar, kaplar, kaşıklar, çatallar kullanılmış,
insana yakışacak koşullarda oturulmuş, yatılmış, yemek
yenmiş, sohbet edilmiş, insana yakışacak yapılar inşa
edilmiş, insana yakışacak sanat eserleri meydana getirilmiştir.
Doktorlar, öğretmenler, terziler, mühendisler, mimarlar,
sanatçılar olmuş, toplum düzeni sağlanmıştır. Akıl
ve vicdan sahibi olanlar, Allah'ın ilhamıyla, yeryüzündeki
nimetlerden en güzel şekilde faydalanmışlardır.
Ancak elbette tarih boyunca teknolojik gelişme de yaşanmış,
insanların bilgi birikimleri arttıkça teknoloji değişiklikler
göstermiş, yaşanılan ortamın koşullarına uygun olarak
yeni cihazlar geliştirilmiş, bilimsel buluşlar olmuş,
kültürel değişimler yaşanmıştır. Ancak insanlık tarihinde
yaşanan bilgi birikimi ve teknolojik ilerleme, evrimsel
bir süreç yaşandığı anlamına gelmemektedir.
Bilginin sürekli artması son derece olağan durumdur.
Bir insanın sahip olduğu bilgi seviyesi ilkokul çağında
farklı, orta okul çağında farklı, üniversite çağında
çok daha farklıdır. Bir kişinin hayatı boyunca bilgi
seviyesinin sürekli artması, onun evrimsel bir süreç
içinde olduğunu ve başı boş rastlantıların etkisiyle
ilerlediğini göstermez. Benzer bir durum toplum hayatı
için de geçerlidir. Toplumsal yaşamda da, ihtiyaçlar
doğrultusunda yeni keşifler, buluşlar yapılır, yeni
mekanizmalar icat edilir, bir başka kişi bu mekanizmayı
daha da geliştirir. Sürekli kültür gelişimi yaşanır.
Ancak bu, evrimsel bir süreç değildir. |