|
FOSİL NEDİR?
FOSİL NEDİR?

1. Canlının ölümünden sonra ilk aşamada, yumuşak
dokuları deforme olmaya başlar, geriye yalnızca
kemikler ve dişler gibi sert kısımlar kalır.
Kemiklerin deforme olmaması içinse, gömülmenin
çok hızlı olması gerekir.
2. Aradan geçen uzun dönemler sonunda kemikler,
çökeltinin alt katmanlarına gömülür. Kemikler,
yeraltı sularında bulunan minerallerle yer değiştirmeye
başlar. Ve canlının cesedi fosilleşir.
3. Arazinin yavaş yavaş hareket etmesiyle, fosilin
oluştuğu kaya katmanı yeryüzüne doğru çıkmaya
başlar.
4. Yüzeye yaklaşan fosil, ya kendi kendine ortaya
çıkar ya da paleontologların araştırmaları neticesinde
bulunur.
|
En genel anlamıyla fosil, uzun zaman önce yaşamış
canlıların yapılarının, doğal koşullar altında korunarak
günümüze kadar ulaşan izidir. Fosiller, kimi zaman
organizmanın bir parçasının kimi zaman da canlının
hayattayken bıraktığı izlerin (bunlara iz fosil denir)
günümüze kadar gelmesidir. Ölen hayvan ve bitkilerin,
çürümeden korunarak, yer kabuğunun bir parçası haline
gelmesiyle fosil oluşur. Fosilleşmenin meydana gelebilmesi
için, hayvanın veya bitkinin -üzerini çoğunlukla bir
çamur katmanının örtmesiyle- ani ve hızlı bir şekilde
gömülmesi gerekir. Bu gömülmeyi genellikle kimyasal
bir süreç takip eder. Bu süreçte yaşanan mineral değişimleriyle
de koruma sağlanmış olur.

50 MİLYON YILLIK KURBAĞA FOSİLİ
50 milyon yıl önce yaşamış kurbağalarla, günümüzde yaşayanlar arasında bir fark yoktur.
|
Fosiller, canlılık tarihinin en önemli delilleridir.
Dünyanın çeşitli bölgelerinde elde edilmiş yüz milyonlarca
fosil bulunmaktadır. Fosillerin sağladığı temel bilgi,
canlılığın tarihi ve yapısı hakkındadır. Milyonlarca
fosil, canlılığın aniden, kompleks yapısıyla, eksiksiz
olarak ortaya çıktığını ve milyonlarca yıl boyunca
hiçbir değişikliğe uğramadığını göstermektedir. Bu
da canlılığın yoktan var edildiğinin yani yaratıldığının
önemli bir delilidir. Canlıların aşama aşama oluştuğunu,
yani evrim geçirdiğini gösteren ise tek bir fosil dahi
yoktur. Evrimcilerin ara fosil olduğunu iddia ettikleri
fosil örnekleri yalnızca birkaç tanedir ve bunların
geçersizliği de bilimsel olarak ispatlanmış durumdadır.
Aynı zamanda yine Darwinistlerin ara fosil olarak dünyaya
tanıttıkları bazı örneklerin sahte çıkması da, bu konuda
sahtekarlık yapacak kadar çaresiz olduklarını gözler
önüne sermektedir. 150 yılı aşkın süredir, dünyanın
dört bir yanında yapılan kazılarda elde edilen fosil
kayıtları, balıkların hep balık, böceklerin hep böcek,
kuşların hep kuş, sürüngenlerin hep sürüngen olduğunu
ispatlamıştır. Canlı türleri arasında bir geçiş olduğunu
-yani balıkların sürüngenlere, sürüngenlerin kuşlara
dönüştüğü gibi- gösteren tek bir tane bile fosil görülmemiştir.
Kısaca, fosil kayıtları, evrim teorisinin temel iddiası
olan, türlerin uzun süreçler içinde değişimlere uğrayarak birbirinden
türediği iddiasını kesin olarak çürütmüştür.
Fosiller canlılık hakkında verdikleri bilginin yanı
sıra, kıta tabakalarının hareketlerinin yeryüzü yüzeyini
nasıl değiştirdiği, Dünya tarihinde yaşanan iklimsel
değişikliklerin neler olduğu gibi yeryüzünün geçmişiyle
ilgili de önemli bilgiler sunarlar.

Montana'da bulunan ve Paleosen döneminden (65.5 - 55 milyon yıl) kalma bu huş ağacı fosili üç boyutludur. |
Fosiller, antik Yunan döneminden beri araştırmacıların
ilgisini çekmiş, ancak 17. yüzyıl ortalarından itibaren
fosillerin incelenmesi bir bilim dalı olarak gelişmeye
başlamıştır. Araştırmacı Robert Hooke'un eserlerini
(Micrographia (Mikrografi), 1665; Discourse of Earthquakes
(Deprem Konuşmaları), 1668), Niels Stensen'in (Nicolai
Steno ismiyle bilinir) çalışmaları takip etmiştir.
Hooke ve Steno'nun fosiller üzerinde çalışma yaptıkları
dönemlerde, düşünürlerin büyük bir kısmı fosillerin
gerçekten yaşamış canlıların izleri olduğuna inanmıyorlar,
doğanın bir şekilde canlıları taklit ettiğini iddia
ediyorlardı. Fosillerin gerçek canlıların izi olup
olmadığı yönündeki tartışmanın temelinde, fosillerin
bulunduğu yerlerin dönemin jeolojik bilgileriyle açıklanamaması
vardı. Fosiller genelde dağlık bölgelerde bulunuyor,
ancak örneğin bir balığın nasıl olup da su seviyesinden
bu kadar yüksek bir mekanda fosilleşmiş olabileceği
teknik olarak açıklanamıyordu. Steno, tıpkı geçmişte
Leonardo Da Vinci'nin öne sürdüğü gibi, tarih boyunca
su seviyesinde geri çekilmeler olduğunu iddia ediyordu.
Hooke ise, dağların okyanus tabanlarındaki depremler
ve iç ısınma nedeniyle oluştuğunu söylüyordu.

38-23 milyon yıl öncesine ait yengeç fosili |
Hooke ve Steno'nun, fosillerin geçmişte yaşamış canlıların
izleri olduğunu ortaya koyan açıklamalarının ardından,
18. ve 19. yüzyılda jeolojinin de gelişmesiyle, fosil
toplama ve araştırma sistemli bir bilim dalına dönüşmeye
başladı. Fosillerin sınıflandırılması ve yorumlanmasında,
Steno'nun belirlediği prensipler izlendi. Özellikle
18. yüzyıl itibariyle madenciliğin gelişmesi ve demiryolları
inşaatlarının artması, yer altının daha çok ve daha
detaylı incelenmesine imkan tanıdı.
Modern jeoloji, yeryüzü yüzeyinin "tabaka" adı
verilen katmanlardan oluştuğunu, bu tabakaların, kıtaları
ve okyanus tabanını taşıyarak Dünya üzerinde hareket
ettiğini, tabakalar hareket ettikçe Dünya coğrafyasında
değişiklikler olduğunu, dağların da büyük tabakaların
hareketleri ve çarpışmaları sonucunda meydana geldiğini
ortaya koydu. Dünya coğrafyasında uzun zaman dilimleri
içinde meydana gelen değişimler, şimdi dağlık olan
bazı bölgelerin bir zamanlar sularla kaplı olduğunu
da gösteriyordu.
|
 |
 |
490-443 milyon yıllık deniz yıldızı fosili,
yüz milyonlarca yıldır aynı olan deniz yıldızlarının
evrim geçirmediklerini söylemektedir. |
20-15 MİLYON YILLIK
KANATLI KARINCA
Canlıların üzerini ağaç reçinesinin kaplamasıyla oluşan amber içindeki fosiller de, evrim teorisini yalanlamaktadır.
|
250-70 milyon yıl önce yaşayan
karideslerle günümüzde yaşayan karidesler aynıdır.
Milyonlarca yıldır değişmeyen karidesler, evrimin
hiçbir zaman yaşanmadığını göstermektedir. |

Avustralyada'ki Endiacara fosil oluşumunda, görev
yapan bir araştırmacı. |
Böylece kaya katmanlarında bulunan fosillerin, yeryüzünün
farklı dönemleri hakkında bilgi edinmenin önemli yollarından
biri olduğu ortaya çıktı. Jeolojik bilgiler, öldükten
sonra çökeltiler içinde korunan canlı izlerinin yani
fosillerin, çok uzun dönemler içinde, kayaların oluşumu
sırasında yeryüzünün kabuğuna doğru yükseldiklerini
gösteriyordu. Fosillerin bulunduğu kayaların bazıları,
yüz milyonlarca yıl öncesine aitti.
Yapılan araştırmalarda, belli fosil türlerinin yalnızca
belli katmanlarda ve belli kaya tiplerinde bulunduğu
gözlemlendi. Üst üste gelen kaya katmanlarının her
birinde kendisine has, o katmanın bir tür imzası olarak
nitelenebilecek fosil grupları olduğu görüldü. Bu "imza
fosiller", hem zaman dilimlerine göre hem de mekana
göre farklılık gösterebiliyordu. Örneğin, aynı döneme
ait bir fosil yatağında, biri eski bir göl yatağı diğeri
de mercan kayalığı olan iki farklı çevre koşulu ve
tortuyla karşılaşılabiliyordu. Ya da bunun tam tersine,
birbirinden kilometrelerce uzakta iki farklı kayalıkta,
aynı fosil "imzasıyla" karşılaşmak mümkündü.
Bu izlerin sağladığı bilgilerle, günümüzde halen kullanılmakta
olan jeolojik zaman çizelgesi tespit edildi.

Fosil bulgularının gösterdiği gerçek,
bu çizimlerde yer alan hayali canlıların
hiçbir zaman yaşamadığıdır. Canlılar, sahip
oldukları tüm özelliklerle birlikte fosil
kayıtlarında bir anda belirmekte ve o türün
yaşamı devam ettiği müddetçe de hiçbir
değişikliğe uğramamaktadır. |
Darwinistler, canlıların milyonlarca yıl içinde
küçük değişimler geçirerek, birbirlerinden türediğini
iddia ederler. Bilimsel bulguların çürüttüğü
bu iddiaya göre, balıklar sürüngenlere, sürüngenler
kuşlara dönüşmüştür. Bu durumda, milyonlarca
yıl sürdüğü varsayılan söz konusu değişim sürecinin
fosil kayıtlarında pek çok delili olması gerekir.
Yani, yarı balık yarı kertenkele, yarı örümcek
yarı sinek, yarı kertenkele yarı kuş olan pek
çok garip varlığın fosillerinin yüzyılı aşkın
bir süredir yoğun olarak devam eden araştırmalar
sonucunda ortaya çıkması gerekir. Ancak, yeryüzünün
neredeyse tümü kazılmış olmasına rağmen, Darwinistlerin,
türler arasında sözde geçiş sürecini gösterebilecekleri
bir tane bile fosil yoktur. Öte yandan örümceklerin
hep örümcek, sineklerin hep sinek, balıkların
hep balık, timsahların hep timsah, tavşanların
hep tavşan, kuşların hep kuş olarak var olduklarını
gösteren sayısız fosil örneği vardır. Yüz milyonlarca
fosil, canlılığın evrim geçirmediğini, yaratıldığını
ispatlamaktadır.
|

 |
 |
Jeolojik araştırmalar, yeryüzü tabakalarının hareket ettiklerini ve dağların, büyük tabakaların hareketleri ve çarpışmaları sonucu oluştuklarını ortaya koymuştur. Yukarıdaki çizimde Himalayaların tarihsel oluşumu anlatılmaktadır. Bundan yaklaşık 145 milyon yıl önce Avrasya'ya doğru hareket etmeye başlayan Hindistan bölgesinin, Avrasya'ya ulaşmasıyla birlikte deniz zemini Avrasya'nın altına girmiştir. Avrasya'yla iyice kaynaşan Hindistan, deniz zemini katmanlarının kıtalar arasında sıkışmasına neden olmuş ve sıkışan katmanlar yukarı doğru itilerek, bugünkü Himayaların yeryüzüne ç>kmasına neden olmuştur. |

Yeryüzünün uydudan görünüşü.
|
Fosillerin Oluşumu

Amber içinde fosilleşmiş 54 - 28 milyon yıllık
bir yaban arısı. |
Bir canlının, ölümünün ardından, kemikleri, dişleri, kabuğu, tırnakları gibi sert parçalarının olduğu gibi korunmasıyla ya da bunlardan geriye iz kalmasıyla fosiller meydana gelir. Genel olarak fosil, canlının söz konusu bu parçalarının taşlaşmış hali olarak bilinir. Ancak fosil, sadece taşlaşmayla meydana gelmez. Buz kütlesi içinde donmuş mamutlar, reçine içine hapsolmuş böcek ve küçük sürüngen türleri gibi, canlının yapısı hiç bozulmadan günümüze kadar ulaşan fosiller de vardır.
Bir canlının ölmesiyle birlikte, bedeni meydana getiren yumuşak dokular, bakterilerin ve çevre koşullarının etkisiyle çürümeye başlar. (Çok nadiren, çürümenin gerçekleşmediği durumlar da olabilir.) Organizmanın daha dayanıklı parçaları (bunlar, kemikler, dişler ve kabuk gibi mineral içeren kısımlardır), bazı fiziksel ve kimyasal süreçlerden geçecek kadar uzun süre varlıklarını devam ettirirler. Ve bu süreçler, fosilleşmenin oluşmasını sağlar. Dolayısıyla, fosilleşen kısımlar çoğunlukla, omurgalıların kemikleri ve dişleri, brakiyopodların (kolsu-ayaklılar) ve yumuşakçaların kabukları, bazı kabukluların ve trilobitlerin dış iskeletleri, mercanımsıların ve süngerlerin genel yapıları ve bitkilerin ağaçsı kısımlarıdır.

Çamura saplanmış olan bu yusufçuk, çok yüksek ihtimalle fosilleşecek ve gelecek nesillere, asla evrim yaşanmadığının bir delili olarak ulaşacaktır. |
Canlının bulunduğu ortamın ve çevre koşullarının fosilin oluşumunda çok büyük etkisi vardır. Canlının içinde bulunduğu ortama göre fosilleşme olup olmayacağı tahmin edilebilir. Örneğin, su altındaki ortamlar kara ortamlarına göre fosilleşmenin olması için daha avantajlı ortamlardır.
En yaygın fosilleşme süreci, permineralizasyon ya da mineralleşme olarak adlandırılan süreçtir. Bu süreçte organizmanın yerini, cesedin içine gömüldüğü çökeltide bulunan sudaki mineraller alır. Permineralizasyon sürecinde şu aşamalar yaşanır:
Öncelikle, ölen hayvanın bedeninin aniden toprak, çamur ya da kumun altında kalarak havayla temasının kesilmesi gereklidir. Bunu takip eden aylar boyunca ise hayvanın gömüldüğü yerin üzerini yeni toprak tabakaları örter. Bu tabakalar, hayvanın bedenini dış etkenlerden ve fiziksel aşınmalardan koruyan özel bir kalkan görevi görür. Gitgide daha çok tabaka üst üste oluşur ve birkaç yüzyıl içinde canlının bedeni yer yüzeyinin ya da deniz tabanının birkaç metre altında kalır. Zaman içerisinde hayvanın kemik, kabuk, pul, kıkırdak gibi dokuları yavaş yavaş kimyasal bozunmaya uğramaya başlar. Bozunmaya uğrayan dokuların içine yer altındaki sular sızmaya başlar ve bu suların içerdikleri mineraller zamanla dokulardaki kimyasalların yerini alır. Dokulardaki kimyasalların yerine yerleşen bu mineraller aşınmaya ve bozunmaya karşı çok daha dayanıklı olan kalsit, pirit, silis, demir gibi, kayaların yapı taşları olan minerallerdir. Böylece milyonlarca yıl içerisinde bu mineraller canlının bedenindeki dokuların yerini alarak onun adeta taştan bir kopyasını çıkarırlar. Sonuçta fosil, orijinal canlıyla birebir aynı biçime sahiptir, fakat ham maddesi kayadır.
Permineralizasyon yoluyla fosilleşmede farklı durumlarla karşılaşılabilir:
1. Eğer iskelet çökeltiyle tamamen dolmuşsa ve daha sonra bozunma gerçekleşmişse, iç kalıp fosilleşir.
2. Orijinal iskelet tamamen farklı bir mineralle yer değiştirmişse, kabuğun tam kopyası oluşur.
3. Eğer basınç nedeniyle iskeletin çökelti üzerinde tam kalıbı çıkmışsa, iskeletin dış yüzeyinin izi elde edilir.

1. Mercanlar: Resif oluşturan kalkerli deniz
hayvanlarıdır.
2. Radyolaryan: Silis iskeletli bir tür mikroskobik
planktondur.
3. Çift kabuklu yumuşakça: Kalsiyum karbonat
kabuklu. Bu tarz sert uzuvlar, hiçbir değişime
uğramadan muhafaza edilebilir.
4. Grabtolit: Sürü halinde yaşayan, organik
iskeletli, genellikle siyah şistlerde izlerine
rastlanan fosillerdir.
5. Köpek balığı dişi: Kemikler ve dişler fosfat
içerir, bu nedenle pek çok organa oranla daha
dayanıklıdırlar.
6. İz fosilleri: Tortullarda rastlanan izlerden
oluşan fosillerdir.
7. Amonit: Kabuğu demir piritleriyle yer değiştirerek
fosilleşmiş bir örnek görülmektedir.
8. Taşlaşarak fosilleşmiş ağaç: Ağaç hücreleri
zaman içinde silisle yer değiştirir ve fosilleşir.
9. Amber: Küçük organizmalar reçine içine hapsolarak
fosilleşir.
10. Karbonlaşmış yapraklar: Bitkiler, karbon
liflerine dönüşür.
|
Bitki fosillerinde ise, bakterilerin neden olduğu karbonlaşma söz konusudur. Karbonlaşmada, oksijen ve nitrojen yerini karbon ve hidrojene bırakır. Karbonlaşma bakterilerin, basınç ve ısı değişiklikleri ya da çeşitli kimyasal süreçler gibi nedenlerle, dokuların moleküllerini parçalayarak, geriye sadece karbon lifleri kalacak şekilde, protein ve selülöz yapısında kimyasal değişime neden olmalarıyla gerçekleşir. Karbondioksit, metan, hidrojen sülfat ve su buharı gibi diğer organik materyaller yok olur. Bu süreç sayesinde, Karbonifer dönemde (354 - 290 milyon yıl) var olan bataklıklardan oluşan ormanlarda doğal kömür yatakları meydana gelmiştir.

50 milyon yaşındaki bu balık fosili, balıkların
hep balık olarak var olduklarının bir delilidir. |

20 - 15 milyon yıllık tatarcık amberi. |
Fosiller kimi zaman da, kalsiyum açısından zengin sulara gömülmüş organizmaların, traverten gibi minerallertarafından kaplanmasıyla oluşur. Organizma çürürken, mineral yataklarının üzerinde izi kalır.
Canlının yumuşak kısımlarının, saçları, tüyleri ya da derisi de dahil olmak üzere tam olarak fosilleşmesi ise, oldukça ender rastlanan bir durumdur. Prekambriyen dönemine (4.6 milyar - 543 milyon yıl) ait yumuşak dokulu canlıların kalıntıları çok iyi şekilde korunmuş durumdadır. Kambriyen döneminden (542-488 milyon yıl) günümüze kadar pek çok canlı, sert doku kalıntılarının yanı sıra, iç yapılarının incelenmesine olanak veren yumuşak doku kalıntılarına da sahiptir. Amber ve fosil kalıntılarının içinde korunmuş olan yaklaşık 150 milyon yıl öncesine ait hayvan kılları ve çeşitli tüyler de fosil kalıntılarının detaylı araştırılmasına olanak veren örneklerdendir. Sibirya buzullarına sıkışan mamutlar, ya da Baltık ormanlarında reçine içine hapsolarak fosilleşen böcekler ve sürüngenler de yumuşak yapılarıyla fosilleşmişlerdir.
Fosillerin büyüklükleri de çok çeşitlilik gösterir. Mikroorganizmaların fosillerinden, toplu yaşayan hayvan gruplarının dev fosillerine kadar çok farklı fosil elde edilmiştir. Dev fosillerin en şaşırtıcı örneklerinden birisi İtalya'da, büyük bir tepe şeklindeki sünger resifidir. Yeryüzünün bilinen en büyük "canlı yükseltisi" olan bu resif, 145 milyon yıllık kalkerli süngerlerden oluşmaktadır. Antik Tethys Denizi'nin dibinde gelişen bu sünger resifi, tektonik tabakaların hareketi sonucunda yükselmiştir. Üzerinde, Tiras dönemine ait sünger resiflerinde yaşayan canlılarının örneklerini de barındırmaktadır. Kambriyen dönemine ait binlerce canlının fosillerini barındıran Kanada'daki Burgess Shale ve Çin'deki Chengjiang fosil yatakları büyük fosil alanlarının başlıcalarındandır. Dominik Cumhuriyetinde ve Baltık denizinin batı sahillerinde bulunan amber yatakları önemli fosil kaynaklarıdır. Amerika'nın Wyoming eyaletinde bulunan Green River fosil yatakları, Orta Amerika'da bulunan White River fosil yatakları, Almanya'daki Eichstatt ve Lübnan'da bulunan Hajoula fosil yatakları, bunlara verilebilecek örneklerden bazılarıdır.
Trias dönemine ait 250 - 203 milyon yıllık bu balığın derisi ve pulları en ince detayına kadar fosilleşmiştir. Bu örnek, balıkların, günümüzden 250 milyon yıl önce de aynı pul yapısına sahip olduklarını göstermektedir.
|

Kimi zaman narin organizmalar da olağanüstü koşullarda fosilleşebilirler. Resimde görülen Jura dönemine
(206 - 144 milyon yıl) ait deniz yıldızı fosiliyle
günümüzde yaşayan örneği arasında hiçbir fark yoktur. |

DÜNYANIN EN BÜYÜK SÜNGER RESİFİ
145 milyon yıllık bu sünger resifi, Avrupa'da
birkaç göl dışında izi kalmayan Tethys denizinin
dibinden günümüze kalan bir izdir. Günümüzde
yaşayan süngerlerin, bu tepeyi oluşturan süngerlerden
hiçbir farkı yoktur. Bu süngerler, evrim geçirmediklerini
söylemektedir. |
Fosiller Kaç Ayrı Grupta İncelenir?
Tıpkı canlılar alemi gibi, fosiller de "alem" olarak
adlandırılan gruplar altında incelenir. 19. yüzyılda
fosiller, bitkiler ve hayvanlar olmak üzere iki temel
grup altında toplanıyorlardı. Daha sonra yapılan araştırmalar
ve elde edilen fosiller, mantarlar ve bakteriler gibi
canlıların da dahil olacağı ana gruplar oluşturulmasını
gerekli kıldı. 1963'de geliştirilen fosil gruplandırmasına
göre, fosiller beş aleme ayrılarak incelenmeye başlandı:
1. Animalya - Hayvanlar alemi fosilleri - Bilinen en
eski örnekler 600 milyon yıllıktır.
2. Plantae - Bitkiler alemi fosilleri - Bilinen en eski
örnekler 500 milyon yıllıktır.
3. Moneralar - Çekirdeksiz bakteri hücreleri fosilleri
- Bilinen en eski örnekler, 3.9 milyar yıllıktır.
4. Protoktista - Tek hücreli organizmaların fosilleri
- Bilinen en eski örnekler 1.7 milyar yıllıktır.
5. Mantarlar - Çok hücreli organizmaların fosilleri
- Bilinen en eski örnekler 550 milyon yıllıktır.
Jeolojik Devirler ve Fosil Bilim
18. yüzyıl sonları ve 19. yüzyıl başlarında, demiryolları
ve tünel inşaatları sırasında, yeryüzü kabuğuyla
ilgili temel bilgiler edinilmeye başlandı. Örneğin,
tünel inşaatı yapan İngiliz William Smith, inşaatlar
sırasında Somerset'te yer altından çıkan Jura dönemine
(206 - 144 milyon yıl) ait kayaların benzerlerinin
Kuzey Denizi kıyılarında da olduğunu gördü. Ülkenin
bir ucundan diğerine topladığı kaya ve fosil örnekleriyle,
İngiltere'nin ilk jeolojik yüzey haritasını oluşturdu.
Dahası, elindeki kaya örneklerine dayanarak bazı
bölgelerde jeolojik yer altı haritaları da çizdi.
Bu haritaların, modern jeoloji biliminin ilerlemesinde
ve yeryüzünün jeoloji zaman çizelgesinin belirlenmesinde
çok büyük katkıları oldu. Haritalarda yer alan bilgiler
sayesinde, kayalık zemin bitki örtüsüyle kaplı olsa
dahi, yüzeyin hemen altındaki katmanın ne olduğu,
neler içerdiği (demir cevheri, kömür vs) biliniyordu.


Tüm bu bilgilerin edinilmesinde fosiller hayati bir
rol oynamıştı. Bugün halen kullanılmakta olan Prekambriyen
(Kambriyen öncesi) devirden Kuartaneter dönemine kadar
olan jeolojik zaman çizelgesi, fosil yataklarının ve
kaya yapılarının işaret ettiği bilgiler kullanılarak
hazırlanmıştır. Kayalar üzerinde yapılan incelemeler
sayesinde, yeryüzünün hangi dönemlerde hangi aşamalardan
geçtiği tespit edilmiş, kayalardaki fosiller sayesinde
de farklı dönemlerde yaşayan canlılar hakkında bilgi
edinilmiştir. Bu iki bilgi birleştirilerek, bir çizelge
meydana getirilmiştir. Bu çizelgeye göre, yeryüzü tarihi,
devirlere, devirler zamanlara, zamanlar da dönemlere
ayrılarak incelenir.
1. Prekambriyen (Kambriyen öncesi) Devir (4.6
milyar - 543 milyon yıl)
Prekambriyen (Kambriyen öncesi) dönem, yeryüzü tarihinin
en eski ve en uzun devri olarak kabul edilir. Bu uzun
devir de, kendi içinde dönemlere ayrılarak incelenir.
4.6-3.8 milyar yıl arası, Hadeyan dönemi olarak
adlandırılır. Bu, yeryüzü kabuğunun henüz oluştuğu
bir dönemdir. Arkeyan dönemi, 3.8-2.5 milyar
yıl arasıdır. Daha sonra Proterozoik dönem adı
verilen, 2.5 milyar - 543 milyon yıl arası yaşanan
dönem gelmektedir. Fosil kayıtlarında bu dönemlere
ait tek hücreli ve çok hücreli mikroorganizmaların
çeşitli izleri bulunmaktadır.
2. Fanerozoik Devir (543 milyon yıl - Günümüz)
Fanerozoik, kelime anlamıyla "görünür ya da bilinen
yaşam" demektir. Fanerozoik devir, üç zaman dilimine
ayrılarak incelenir: Paleozoik zaman, Mezozoik zaman,
Senozoik zaman.
2 A. PALEOZOİK ZAMAN (543 - 251 milyon yıl)
Yaklaşık üç yüz milyon yıl süren Paleozoik, Fanerozoik
devirin ilk ve en uzun zamanıdır. Paleozoik boyunca
iklim genel olarak nemli ve ılımandı. Zaman zaman
ise buzul çağları yaşanmıştı.
Paleozoik Zaman, Kambriyen dönemi, Ordovisyen dönem,
Silüriyen dönem, Devoniyen dönem, Karbonifer dönem
ve Permiyen dönem olmak üzere 5 ayrı döneme ayrılarak
incelenir:
 
(Sol üstte) Grönland'daki Prekambriyen
devre (4.6 milyar - 543 milyon yıl) ait
kayalar.
(Sağ üstte) Avusturalya'da,
Ediacara tepeleri Prekambriyen devrine
ait kayalar barındırmaktadır. Resimde
görülen deniz anası fosilleri de Ediacara'da
bulunmuştur ve 570-543 milyon yıl öncesine
aittir. Yüz milyonlarca yıllık bu fosil
kayıtları, "evrimsel
süreç" iddiasını yalanlamaktadır.
Evrimcilerin bilim dışı iddialarına göre,
fosil kayıtları bizlere, 1. Çok sayıda
ara form sunmalı; 2. Bu kayıtlardaki
değişim yavaş ve kademeli olmalı, basitten
komplekse doğru gelişim görünmeli; 3.
Hayali ilk hücre geliştikçe yeni türler
ortaya çıkmalıdır. Bu türlerin izleri
de fosillerde görülmelidir. Ancak evrimcilerin
bu iddiaları fosil kayıtları tarafından
hiçbir zaman doğrulanmamıştır. Fosillerin
gösterdiği gerçek, canlı türlerinin kendilerine
özgün yapılarıyla birbirlerinden farklı
ve ayırt edilebilir özelliklere sahip
olduğu, bu özelliklerin zaman içinde
aşamalı olarak kazanılmadığı, canlı grupları
arasında izlenebilir bir evrimsel bağ
olmadığıdır. Bu da, tüm canlıları sahip
oldukları karakteristik özelliklerle,
kusursuz şekilde Allah'ın yarattığını
gösteren önemli delillerden biridir.
|
Kambriyen Dönemi (543 - 490 milyon yıl)

Kambriyen dönemi canlılarını gösteren bir resim. |
Kambriyen dönemi, günümüzde yaşamakta olan temel canlı
gruplarının (filum) tümünün, hatta soyu tükenmiş
çok daha fazlasının birdenbire ortaya çıktığı jeolojik
dönemin adıdır. (Filum, canlıların sınıflandırmasında,
alemden sonra gelen en büyük kategoridir. Filumlar,
canlıların organlarının ve dokularının sayıları ve
çeşitliliği, beden simetrisi ve diğer iç organizasyona
göre belirlenir. Günümüzde 35 olarak belirlenmiş
olan filum sayısı, Kambriyen döneminde yaklaşık 50
kadardır.) Bu ortaya çıkış öylesine ani ve geniş
çaplı olmuştur ki, bilim adamları buna "Kambriyen
patlaması" adını vermişlerdir. Evrimci paleontolog
Stephen Jay Gould bu olayı "yaşamın
tarihindeki en dikkate değer ve şaşırtıcı olay" olarak
nitelerken, evrimci zoolog Thomas S. Ray, "çok
hücrelilerin kökeni konusunun yaşamın
başlangıcı kadar
olağanüstü bir olay" olduğunu yazmıştır.
Paleontoloji biliminin Kambriyen patlamasıyla ilgili
olarak ortaya koyduğu bilgilere bakıldığında, bu bilgiler açıkça Yaratılışı kanıtlamakta, evrim teorisini
çökertmekte olduğu görülmektedir. Çünkü Kambriyen'den
önceki dönem, ağırlıklı olarak tek hücreli canlıların
yaşadığı, nadir olarak da belirgin özellikleri olmayan,
göz ve ayak gibi kompleks yapılardan yoksun çok hücreli
canlıların hüküm sürdüğü bir dönemdir. Dolayısıyla,
Kambriyen canlılarına hayali evrimsel geçişi gösteren
tek bir delil bulunmamakta, bu canlıların atası olduğu
iddia edilebilecek tek bir fosil öne sürülememektedir.
Tek hücrelilerin yaşadığı bu ıssız ortamda, birdenbire,
son derece kompleks özellikleri ile hayranlık uyandırıcı
bir canlı çeşitliliği meydana gelmiştir. Bu patlamayla;
aralarında birbirlerinden çok belirgin farklılıklarla ayrılan canlılar ortaya çıkmıştır. Bu durum, yaşamış canlılar ve Kambriyen'de yaşamış canlılar arasında, hem soy bağı hem de komplekslik açısından çok derin boşluklar ortaya çıkarmıştır. Bu boşluklar öylesine dikkat çekicidir ki, canlı grupları arasında süreklilik kanıtlaması gereken evrimciler, bunlar arasında teorik düzeyde dahi akrabalık ilişkileri kurabilmiş değillerdir.
Kambriyen dönemi, canlılık tarihinin en başında birbirinden son derece farklı canlıların, oldukçakompleks yapılarla aniden ortaya çıkmış olduklarını göstermektedir, ki bu durum tam da Yaratılışın öğrettiği bir gerçektir. Canlıların sahip olduğu mükemmel yapıların kökeni Allah'ın yaratmasıdır. Bu mükemmel yapılar, tesadüflere dayalı evrim teorisinin gerektirdiği gibi eksik, yarım ve işlevsiz aşamalar sergilemeksizin, kusursuzca fosil kayıtlarında belirmişlerdir.
Ordovisyen Dönem (490 - 443 milyon yıl)

450 milyon yıllık at nalı yengeci fosili. Bu
fosilin, resimde görülen, günümüzde yaşayan
örneğinden hiçbir farkı yoktur. |

Newfoundland'daki bu kayalıklar, Kambriyen
dönemiyle Ordovisyen dönemi arasındaki
geçişi gösteren, bozulmamış alanlardan
biridir. |
Bu dönemde çok sayıda farklı deniz omurgasızı yaşamıştır.
Fosil kayıtları, Ordovisyen döneminde deniz hayvanları
familyalarında çok büyük bir zenginlik olduğunu ortaya
koymuştur. Bu döneme ait kara bitkileri fosilleri
de bulunmaktadır. Ordovisyen'de global iklim değişiklikleri
yaşanmış ve bu durum bazı türlerin soyunun tükenmesiyle
sonuçlanmıştır. Ordovisyen dönemde yaşanan buzul
çağlarının sebep olduğu bu durum, "Ordovisyen
yok oluşları" olarak tanımlanır.
Ordovisyen döneminde yaşayan canlıların bazıları günümüzde
halen soylarını devam ettirmektedir. Bu canlılardan
biri at nalı yengeçleridir. 450 milyon yıllık at nalı
yengeci fosili, bu canlıların günümüzden yaklaşık yarım
milyar yıl önce de aynı özelliklere ve kompleks donanımlara
sahip olduğunu göstermektedir. Bilinen en eski ve en
eksiksiz su örümceği fosili de, Ordovisyen dönemine
(425 milyon yıl) aittir ve canlıların milyonlarca yıldan
beri değişmeden kaldıklarının bir diğer önemli delilidir.
Bu gerçekler, Darwinistlerin senaryolarına göre canlıların
evrim geçirmeleri gereken bir dönemde, evrimin hiçbir
şekilde yaşanmadığının ispatıdır.

Ordovisyen dönemi canlılarını gösteren bir resim. |
Silüriyen Dönem (443 - 417 milyon yıl)

Silüryen döneminde yaşamış olan deniz laleleri. |
Sıcaklıkların yeniden artmasıyla, buzulların eridiği
ve bazı kıtaların sular altında kaldığı bu döneme ait
bol miktarda kara bitkisi fosili bulunmaktadır. Ayrıca
bu döneme ait, deniz lalesi gibi derisidikenlilerin,
deniz akrepleri gibi eklembacaklıların, çenesiz balıklar
ve zırhlı balıklar gibi bazı balık türlerinin ve ayrıca
bazı örümcek türlerinin çeşitli fosilleri de vardır.
Devoniyen Dönem (417 - 354 milyon yıl)
Bu döneme ait sayısız balık fosili bulunmaktadır. Devoniyen
döneminde de bir "kitlesel yok oluş" yaşanmış
ve bazı türlerin soyu tükenmiştir. Bu kitlesel yok
oluştan, mercan resifleri etkilenmiş, tabülat-stromatoporoid
(resif oluşturan bir tür mercan) resifleri ise tamamen
yok olmuştur.
Devoniyen dönemde yaşamış olan binlerce balık fosilinin,
günümüzde yaşayan pek çok balık türünden hiçbir farkı
yoktur. Bu da bir kez daha, yüz milyonlarca yıldır
canlıların hiçbir değişime uğramadığının ve aşamalı
olarak evrimleşmenin söz konusu olmadığının önemli
bir delilidir.

410 MİLYON YILLIK Coelacanth fosili
(solda)
Günümüz denizlerinde yaşayan Coelacanth. (sağda)
|
Karbonifer Dönem (354 - 290 milyon yıl)

355-295 milyon yıllık örümcek fosili. |
Kömür çağı olarak da bilinen bu dönem, Aşağı Karbonifer
veya Mississippiyen ve Yukarı Karbonifer veya Pensilvaniyen
olmak üzere iki alt döneme ayrılır. Kıta çarpışmaları
sonucu karaların yükselip alçalması ve kutup buzullarına
bağlı olarak denizlerin yükselip alçalması, bu dönemde
yeryüzünü ve canlı hayatını şekillendiren önemli olaylardır.
Bu döneme ait, pek çok sayıda kara ve deniz canlısı
fosili bulunmaktadır. Bu fosillerin en ünlülerinden
biri, Coelacanth fosilidir. Uzun yıllar boyunca,
Darwinistler tarafından sözde bir ara form olarak lanse
edilen ve daha sonra da bu iddianın doğru olmadığı
bizzat Coelacanth'ın kendisi tarafından ispatlanan
bu canlı, günümüzde halen yaşamaktadır. Ve milyonlarca
yıldır hiçbir değişikliğe uğramamış, asla "evrim" geçirmemiştir. Coelacanth,
Darwinistlerin evrimi destekleyen "ara fosil" iddialarının
aksine, evrimi tümüyle yalanlayan bir "yaşayan
fosil" örneğidir. Evrimi yalanlayan bunun gibi
milyonlarca yaşayan fosil örneği vardır. Ama evrimciler
tarafından sayısız spekülasyona maruz kalan Coelacanth'ın
bir yaşayan fosil olarak ortaya çıkması, evrimciler
açısından büyük bir yıkımdır.
Permiyen Dönem (290 - 248 milyon yıl)
Paleozoik zamanın son dönemi olan Permiyen'in sonunda
büyük bir kitlesel yok oluş daha yaşandı. Bu kitlesel
yok oluş, Paleozoik'in de sonu oldu. Fosil kayıtları,
bu büyük yok oluş sırasında, canlı türlerinin %90-95'inin
soylarının tükendiğini göstermektedir. Buna rağmen,
Permiyen döneminden günümüze dek varlığını devam ettiren
canlılar da bulunmaktadır. 230 milyon yıllık yusufçuk,
240 milyon yıllık örümcek gibi Permiyen dönemi canlılarının
fosil örnekleri, tarihin hiçbir döneminde evrim yaşanmadığının
ispatlarındandır.
2 B. MEZOZOİK ZAMAN (248 - 65 milyon yıl)
Mezozoik zaman, Trias, Jura ve Kretase olmak üzere
üç ayrı döneme ayrılmaktadır. Dinazorlar, Mezozoik
zamanda yaşamış ve yok olmuşlardır.
Trias Dönemi (248 - 206 milyon yıl)
Trias dönemiyle birlikte yeni Mezozoik adı verilen
yeni bir zaman başlamıştır. Trias döneminde yaşayan
canlılara ait dünyanın dört bir yanından çok sayıda
fosil elde edilmiştir. Fosil kayıtları bu dönemde
hem kara hem de deniz canlılarının çok geniş bir
çeşitliliğe sahip olduğunu göstermektedir. Diğer
tüm dönemlere ait olduğu gibi bu döneme de ait, evrimcilerin
olmasını umduğu tek bir ara geçiş canlısı fosili
dahi yoktur.
|
 |
Trias dönemi fosilleri üzerinde çalışma yapan
bilim adamları. |
Trias dönemi bitkilerine dair en ünlü oluşumlardan
biri de, Arizona'da bulunan taşlaşmış fosil ormanıdır.
Şili arakoryası olarak bilinen ağaçlardan meydana
gelen bu orman, bitkilerin evrim geçirmediğinin
ispatlarından biridir. 248 - 206 milyon önce
yaşayan Şili arakoryalarının günümüzdeki örneklerinden
farkı yoktur. |
Jura Dönem (206 - 144 milyon yıl)
Mezozoik zamanın bu dönemi, dinazorların sayıca ve
çeşit olarak yaygın olduğu bir dönemdir. Jura döneminin
sonunda ammontlerin, deniz sürüngenlerinin ve midye
ve istiridye türlerinin bazılarının soyu tükenmiştir.
Jura döneminden beri değişmeden, yani hiçbir şekilde
evrim geçirmeden varlıklarını devam ettiren ise pek
çok canlı vardır. Fosil kayıtları bu canlıların örnekleriyle
doludur. Örneğin bilinen en eski timsah fosillerinden
biri yaklaşık 200 milyon yıllıktır. Tuatara kertenkelesinin
de 200 milyon yıl öncesine ait fosil örnekleri bulunmaktadır.
Karideslerin, Jura dönemine ait pek çok fosili vardır.
Bu canlılar, günümüzde sahip oldukları mükemmel sistem
ve kompleks yapıların aynısına milyonlarca yıl önce
de sahiptirler.
 
150 milyon yıllık yusufçuk fosili, günümüz yusufçukları ile aynıdır. |
 
206-144 milyon yıl öncesine ait bir karides
fosili. Günümüz denizlerinde yaşayan karideslerden
hiçbir farkı yok. |

200 milyon yıllık
Tuatara kertenkelesi ve günümüzdeki örneği. |
Kretase Dönem (144 - 65 milyon yıl)

144 - 65 milyon yıllık balık ve yarasa fosili. Fransa'da bulunmuştur. |
Mezozoik zamanın son dönemi olan Kretase, dinozorların
soylarının tükendiği dönem olarak bilinmektedir. Dinozorlarla
birlikte pek çok kara sürüngeni ve bitki türü de yok
olmuştur.
Öte yandan, bu dönemde yaşayan deniz yıldızları, yengeçler,
bazı balık türleri, su akrepleri, örümcekler, yusufçuklar,
deniz kaplumbağaları, timsahlar gibi pek çok hayvan
türü ve çok çeşitli bitkiler günümüze kadar varlığını
devam ettirmiştir. 135 milyon yıllık deniz yıldızı
fosili, 140 milyon yıllık at nalı yengeci fosili, 125
milyon yıllık gingko ağacı yaprağı fosili gibi fosil
örnekleri bu gerçeğin delillerinden sadece birkaçıdır.
Aradan geçen milyonlarca yıla rağmen aynı kompleks
sistemlere sahip olan bu canlılar, Darwinistlerin doğa
tarihine dair iddialarını geçersiz kılmaktadır.
2 C. SENOZOİK ZAMAN (65 milyon yıl - günümüz)

56-35 milyon yıllık bu timsah fosili Almanya'da
bulunmuştur. |
Kretase döneminin sona ermesiyle birlikte günümüze
kadar olan devri kapsayan Senozoik zaman başlamaktadır.
Jeologlar ve paleontologlar yakın zamana kadar Senozoik
dönemi, uzunlukları bakımından oldukça eşitsiz olan
iki alt bölüme ayırarak incelemekteydiler: Tersiyer
ve Kuaterner. Bunlardan Tersiyer 65 milyon yıl öncesinden
1.8 milyon yıl önceye kadarki bölümü kapsarken; Kuaterner'in
son 1.8 milyon yıllık dönemi içine aldığı kabul edilmekteydi.
Yakın zamanda Senozoik, üç döneme bölünerek incelenmeye
başlandı. Yeni sisteme göre Senozoik devrin üç dönemi:
Paleojen, Neojen ve Kuaternerdir.
Tıpkı diğer zamanlarda olduğu gibi, Senozoik zamana ait fosil kayıtları da çok bol miktardadır. Bu fosil örnekleri canlıların ortak bir atadan rastlantılarla türediğini ileri süren evrim teorisinin doğru olmadığını göstermektedir.
Tüm bu jeolojik dönemlere ait elde edilen fosil örneklerinin en belirgin özelliklerinden biri, canlıların jeolojik dönemler boyunca değişime uğramamalarıdır. Diğer bir deyişle, bir canlı türü, fosil kayıtlarında ilk olarak nasıl belirdiyse, bu tür yok olana kadar veya günümüze gelene kadar on milyonlarca, hatta yüz milyonlarca yıl boyunca hiçbir değişim göstermemekte, aynı yapıyı korumaktadır. Bu, canlıların hiçbir evrime uğramadıklarının açık bir delilidir
Canlıların tarihi, evrim teorisini kesin ve açık olarak yalanlamaktadır. Birbirinden tamamen farklı canlı türlerini yoktan var eden, yeryüzünü canlılık için elverişli kılan üstün güç ve sonsuz ilim sahibi Yüce Allah'tır.
Fosillere En Çok Nerelerde Rastlanır?
Fosiller Dünya'nın hemen her köşesinde dağınık olarak bulunmaktadır. Bazı kaya tiplerinde hemen hiç fosile rastlanmazken, bazı kaya tiplerinde çok fazla fosil bulunur. Jeologlar kaya tiplerini üç genel gruba ayırmışlardır:
1. Magmatik kayaçlar
2. Tortul kayaçlar
3. Metamorfik kayaçlar
Magmatik kayaçlar, yeryüzünün derinliklerinde bulunan ya da volkanlardan dışarı çıkarı çıkan lavların ve erimiş maddelerin soğumasıyla oluşan granit veya bazalt tipi kayalardır. Tortul kayaçlar, kum, alüvyon ve diğer küçük parçacıkların veya su içinde bulunan maddelerin üst üste yığılmasıyla oluşur. Metamorfik kayaçlar ise, yeryüzünün alt tabaklarındaki yüksek ısı ve basınç nedeniyle, yapısı değişime uğrayan magmatik veya tortul kayaçlardır.
 |
 |
Kayaların
yaşı, radyoaktif izlerin incelenmesi yoluyla
da tespit edilir. |
Dünyanın
bilinen en eski kayaları, Grönland'dadır. Bu
kayalar, 3.9 - 3.8 milyar yaşındadır. |
Genellikle magmatik kayaçlarda fosile pek rastlanmaz. Bulunan nadir örnekler ise, bitki veya hayvanların lavın içine hapsolmasıyla meydana gelen fosillerdir. Metamorfik kayaçları meydana getiren yüksek ısı ve basınç altında da çok az canlı fosilleşebilir, bu imkanı bulanlar da ya ciddi olarak hasar görmüş ya da deforme olmuşlardır. Fosillerin neredeyse tümü tortul kayaçlarda ya da çökeltilerde bulunur.
Tortul kayaçların hemen hepsi, ya rüzgar veya sular tarafından taşınan maddelerden ya da diğer kayaların aşınmasından meydana gelir. Kömür gibi bazı türleri de, bitki veya hayvan kalıntılarından oluşur. Küçük parçacıklardan ve tanelerden oluşanlara kırıntılı tortul kayaçlar denir. Kumtaşı ve şist, kırıntılı tortul kayaçlara örnektir. Eğer taşınan maddelerde erime olmuşsa, kimyasal çökelme veya buharlaşma nedeniyle kırıntısız tortul kayaçlar oluşur. Kireçtaşı ve dolomit, kırıntısız tortul kayaçlara örnektir. Çoğunlukla tortul kayaçlar, kırıntılı ve kırıntısız kayaçların karışımıdır. Fosiller ise çoğunlukla şistlerde, kumtaşlarında ve kalsiyum karbonattan meydana gelen kireçtaşlarında görülür.
Fosiller Nasıl Bulunur ve Çıkarılır?
Fosil aramasında kullanılan aletler, jeologların kaya türleri toplarken kullandıkları çekiç, mala, çeşitli keski araçları, pusula, fırça, süzgeç gibi basit ve sade aletlerdir.
Fosiller bazen, etraflarındaki yumuşak kaya katmanından sıyrılarak yüzeye çıkarlar. Böyle durumlarda, fosili sadece fırçayla temizlemek yeterli olur. Ancak çoğu zaman fosillerin toplanması böyle kolay olmaz. İçine gömülü oldukları kaya genellikle çok serttir ve kayadan ayrılmaları saatler sürer. Öncelikle fosil araması yapılacak alanda kayanın hangi noktadan kırılmaya başlanacağının belirlenmesi son derece önemlidir. Kaya yatağının yüzeyine göre kırılma noktaları belirlenir. Her kaya tipi farklı şekillerde parçalanır. Örneğin şistlerin kırılma noktalarının belirlenebileceği yatak yüzeyleri vardır. Tebeşir kayaların ise böyle yüzeyleri yoktur. Bu esnada fosilin zarar görmemesi için, kırılan noktalarda renk değişikliği ya da dokusal farklılıklar gibi işaretleri çok iyi takip etmek gerekir.
Fosil, kaya yatağından çıkarıldıktan sonra da çeşitli işlemlerden geçer. Öncelikle, fosilin çıkarıldığı alandan üzerinde çalışma yapılacağı laboratuvara götürülme sürecinde korumaya alınması ve güçlendirilmesi gerekir. Bunun için kullanılan yöntemlerden biri, kimyasal yapışkanlarla fosili stabilize etmektir. Büyük fosillerde ise, alçıdan kalıplar kullanılır. Fosilin taşınma sırasında risk altında olacak kısımları ıslak kağıtla sarılır ve daha sonra alçıya batırılır.
 |
 |
 |
Kimi zaman
fosiller taşınırken, alçıyla korumaya alınmaları
gerekir. Resimde, fosilin alçıyla kaplanışı
görülmektedir. |
Fosil çıkarılmasında, uygun
kaya ve tafl parçalarının toplanması ve içinde fosil olduğu tahmin edilen kayaların titiz bir çalışmayla kırılması en önemli aflamalardan biridir. |
Bundan sonra fosilin tüm detaylarının tam olarak meydana çıkması için fosilin temizlenmesi gerekir. Eğer fosil kendisini çevreleyen taştan daha sertse, temizleme süreci daha kolay olur. Ancak, fosil daha yumuşak bir yapıya sahipse temizleme için kimyasal maddeler kullanılması gerekir. En sık başvurulan yöntemlerden biri ise, fosilin asitle temizlenmesidir. Böylece fosilin tüm detayları açığa çıkarılır. Bazı durumlarda, özellikle fosilin çok hassas olduğu ve kendisini çevreleyen kayalarla aynı yapıya sahip olduğu durumlarda, X ışınları ve bilgisayarlı tarama cihazları kullanılarak tespit yapılır. Böylece, fosil yerinden çıkarılmadan önce nasıl bir yapıya sahip olduğu görülebilir.
ASİTLE FOSİL TEMİZLEME
Fosilin tam anlamıyla meydana çıkması için kullanılan temizleme yöntemlerinden
biri de asitli temizlemedir. Fosili çevreleyen kayanın, fosile zarar vermeden
temizlenmesi için etkili bir yöntemdir.
1. Fosili çevreleyen kaya, fosilin küçük bir kısmı açığa çıkana kadar uygun aside
batırılır.
2. Fosilin ortaya çıkan kısmı yıkanır ve aside karşı dirençli bir maddeyle kaplanır.
3. Fosil tekrar aside batırılır ve bu işlemler, uzun bir süre içinde birkaç kere
daha tekrarlanır.
4. Fosilin zarar görmemesi için, fosilin görünen kısmına sık sık koruyucu sürülmelidir.
5. En sonunda fosil kendisini çevreleyen kayadan tamamen kurtulur. Kullanılan
asidin ve koruyucunun tamamen çıkması için fosil tekrar yıkanır. |
Fosillerin Canlılar Hakkında Gösterdiği Gerçek:
Yaratılış

Charles Darwin |
Bugüne kadar elde edilen fosil kayıtlarının iki önemli
özelliği vardır ve her iki özellik de evrim teorisinin
iddialarıyla çelişmektedir:
1. Durağanlık: Türler, dünya
üzerinde var oldukları süre boyunca hiçbir değişim göstermezler. Fosil kayıtlarında
ilk ortaya çıktıkları andaki yapıları ne ise, kayıtlardan yok oldukları andaki
yapıları da aynıdır. Morfolojik (şekilsel) değişim genellikle sınırlıdır ve
belirli bir yönü yoktur.
2. Aniden ortaya çıkış: Herhangi
bir bölgede, bir tür, atalarından kademeli farklılaşmalara uğrayarak aşama
aşama ortaya çıkmaz; bir anda ve "tamamen şekillenmiş" olarak belirir.
Bu iki madde şu anlama gelmektedir: Herhangi bir evrim
sürecinden, ara aşamadan geçmeyen canlılar yaratılmışlardır.
Sahip oldukları özellikleri sonradan kazanmamışlardır,
yaratıldıkları ilk günden itibaren bunlara sahiptirler.

Resimde görülen salyangoz türünün bilinen en eski fosil örnekleri Jura dönemine (206 - 144 milyon yıl) aittir. Bu türün dahil olduğu canlı sınıfın ilk örnekleriyse, Kambriyen döneminden (543 - 490 milyon yıl) beri varlıklarını devam ettirmektedirler. Yüz milyonlarca yıldır aynı olan salyangozlar, evrimin geçersiz olduğunu göstermektedir. |
Fosil kayıtlarının evrim teorisini yalanlandığı, Darwin'in
kendisi tarafından da bilinen, ancak Darwinistler tarafından
asla kabul edilmek istenmeyen bir gerçektir. Darwin,
fosil kayıtlarının evrim teorisiyle açıklanmasının
mümkün olmadığını Türlerin Kökeni kitabında, "Teorinin
Zorlukları" başlığı altında itiraf etmiştir:
Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle
türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz?
Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam
olarak tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş
formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak
kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz... Niçin
her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla
dolu değil? Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç
ortaya çıkarmamaktadır ve belki de bu benim teorime
karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır. (Charles
Darwin, The Origin of Species, 1 b., s.172)

54-37 milyon yıllık arı fosili |
Ara form fosillerinin yokluğu karşısında Darwin'in
140 yıl önce savunduğu "ara formlar şimdi yok,
ama yeni araştırmalarla bulunabilir" argümanı
ise bugün artık geçerli değildir. Günümüzdeki paleontolojik
veriler, fosil kayıtlarının olağanüstü derecede zengin
olduğunu göstermektedir. Dünyanın farklı bölgelerinden
elde edilmiş milyarlarca fosil örneğine bakılarak,
250 bin farklı canlı türü tanımlanmıştır. Bu türler
şu anda yaşamakta olan yaklaşık 1.5 milyon türe olağanüstü
derecede benzerdir. Bu denli zengin bir fosil kaynağına
rağmen hiçbir ara form bulunamamışken, yeni kazılarla
ara formlar bulunması mümkün değildir.
Fosil kayıtları evrimcilerin delil olarak kullanabileceği
tek bir "ara form" örneği dahi sunmazken,
evrimin geçersizliğini gösteren milyonlarca örnek sunmaktadır.
Bunların en önemlileri "yaşayan fosiller"dir.
Günümüzde canlı örnekleri bulunan, fosil kayıtlarında
da farklı jeolojik dönemlerde yaşadıkları görülen ve "yaşayan
fosiller" olarak adlandırılan bu fosiller, "evrimsizlik" delilidirler.
Yüz milyonlarca yıl önce yaşayan canlıların fosilleriyle,
günümüzdeki örnekleri arasında hiçbir fark yoktur.
Ve Darwinistler bu durum karşısında çaresizdirler.

Fosil kayıtlarında tüm canlılar
hep en mükemmel halleriyle ve tam olarak vardır.
Örneğin timsahların ve sincapların öncesinde,
yeryüzü tabakalarında biraz timsahı andıran,
biraz sincaba benzeyen, ama bir yandan da başka
canlılara ait yarım özellikler taşıyan, garip
canlıların fosilleri kesinlikle bulunmamaktadır.
Sincaplar hep sincap, timsahlar hep timsah
olarak vardır. Tüm bu gerçekler bize göstermektedir
ki, evrim teorisinin "milyonlarca
yıl içinde aşama aşama gelişen canlılar" iddiası
tamamen bir hayal ürünüdür. |
Evrimci Niles Eldredge, evrimin çözemediği sayısız
sırdan bir tanesini oluşturan yaşayan fosiller konusuyla
ilgili hiçbir açıklamalarının olmadığını şöyle itiraf
eder:
Yaşayan bir organizma ile onun uzak jeolojik geçmişteki
fosilleşmiş ataları arasında karşılaştırabileceğimiz herhangi bir parça üzerinde neredeyse hiçbir değişiklik yok gibi görünmektedir. Yaşayan fosiller, evrimsel durağanlık fikrinin uç derecede somut örnekleridir... Yaşayan fosillerin sırrını tam anlamıyla çözemedik. (http://www.nwcreation.net/fossilsliving.html)

Trias döneminden (248 - 206 milyon yıl) beri
yapılarında hiçbir değişiklik olmamış pek çok
bitki türü vardır. Bunlardan biri de ginkgo
ağacıdır. Resimde görülen fosil ise Jura dönemine
(206 - 144 milyon yıl) aittir.
(Solda)
Günümüzde yaşayan ginkgo ağacı dalı. |
Niles Eldredge'in çözmeye çalıştığı "sır" aslında
çok açık bir gerçektir. Yaşayan fosiller, canlıların
evrim geçirmediklerinin, yaratıldıklarının ispatıdır.
Ancak Darwinistler ideolojik kaygılarından dolayı bu
gerçeğe göz yummaya çalışmakta, 150 yıl öncesinin dogmalarını
ayakta tutmak için direnmektedirler. Oysa artık gerçekler,
Darwin dönemindekinden daha açık ve daha fazla saptanabilir
durumdadır. Gerçekleri gören ve gerçekleri tercih eden
insanların sayısı artmakta, hikayelere inanıp bunları
sorgulamayan insanların sayısı oldukça azalmaktadır.
Gerçekler, artık Darwin döneminde olduğu gibi gizlenebilir
ve ihmal edilebilir durumda değildir. Genetik, mikrobiyoloji,
paleontoloji, jeoloji ve diğer tüm bilim dalları, Darwin'in
ve Darwin destekçilerinin hiç istemediği ve belki de
hiç beklemedikleri bir gerçeği sürekli olarak ortaya
çıkarmaktadır. Ve bu gerçek, Yaratılış Gerçeği'dir.
Darwinistlerin ortaya attıkları akıl ve bilim dışı
iddialar, halkı aldatmak için yaptıkları sahtekarlıklar,
insanları yönlendirmek için kullandıkları propaganda
yöntemleri, umutsuzca çırpınışlarının göstergesidir.
Gelecek nesiller insanların bir zamanlar Darwinizm
masalına nasıl inandığını hayretle sorgulayacaktır.
Zira, evrimin hiçbir zaman yaşanmadığı, evreni ve bütün
canlıları Allah'ın yarattığı, tüm bilimsel bulguların
da gösterdiği, apaçık bir gerçektir.
Eğer kesin bir bilgiyle inanıyorsanız
(Allah), göklerin, yerin ve bu ikisi arasında
bulunanların Rabbidir. O'ndan başka İlah
yoktur; diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın
da Rabbidir. Hayır, onlar şüphe içindedirler; oynayıp-oyalanıyorlar.
(Duhan Suresi, 7-9)
Göklerin ve yerin yaratılması ile onlarda her
canlıdan türetip-yayması O'nun ayetlerindendir.
Ve O, dileyeceği zaman onların hepsini toplamaya
güç yetirendir.
 |
|