|
61. İnsan aklından
geçirdiği şeylerden de sorumlu olur mu?
Şeytan insanların akıllarına çeşitli kuruntular, vesveseler
ya da kuşku dolu düşünceler verebilir. Eğer insan, şeytanın
bu fısıltılarına aldanır, ona inanır ve onun sözleri
doğrultusunda hareket ederse elbette ki bu düşüncelerinden
sorumlu olabilir.
Ancak eğer bu fısıltıların şeytandan olduğunu fark
eder, Allah'a sığınır ve doğru olan tavrı gösterirse
bu durumda aklından geçen kötülükleri hemen dağıtır
ve doğru düşünmeye başlar. Kişi şeytanın verdiği kötü
düşüncelere itibar etmediği için bu düşünceler de kaybolup
gider. Kuran'da müminlerin kendilerine şeytandan bir
vesvese geldiğinde gösterdikleri tavır şöyle açıklanmıştır:
(Allah'tan) Sakınanlara şeytandan
bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı
zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir.
(A'raf Suresi, 201)
Ama şunu da belirtmek gerekir ki, insan tüm bunları
bilip de hala aklında vesveselerin, kuşkuların, olumsuz
düşüncelerin kalmasına izin veriyorsa bunlardan sorumlu
olabilir. Sürekli kafasında müminlere karşı kötülük,
fitne, fücur tarzında düşünceler geçiren insan, niyetinden
de sorumlu tutulabilir. Allah bir ayetinde şöyle bildirmektedir:
De ki: "Sinelerinizde olanı -gizleseniz
de, açığa vursanız da- Allah bilir. Ve göklerde olanı
da, yerde olanı da bilir. Allah, herşeye güç yetirendir."
(Al-i İmran Suresi, 29)
62. Ölen bir
kimsenin ardından üzülmek doğru olur mu?
Allah her insan için belirli bir ömür süresi belirlemiştir
ve hiç kimsenin bu vaktin önüne geçmesi mümkün değildir.
Bu konuda takdir Allah'ın olduğu için böyle bir durumla
karşılaşıldığında mümine düşen en güzel tavır, Allah'ın
yarattığı kadere razı olmak ve bu olaya tevekkül ve
teslimiyetle yaklaşmaktır. Aksinde gösterilen tevekkülsüz
bir tavır Allah'ın yarattığı kadere karşı bir isyan
anlamına gelir ki bu, bir müminin asla yanaşmayacağı
bir tavırdır.
Dahası eğer ölen kişi mümin ise, ölüm ile birlikte
Allah'ın hoşnutluğuna ve cennetine kavuşacak ve dünyayla
kıyaslanmayacak kadar büyük nimetler içerisinde güzel
bir hayat yaşayacaktır. Bu durumda onun için değil üzülmek,
aksine böyle şerefli bir sonuca ulaşabildiği için sevinmek
gerekir. Eğer ölen kişi dünyadaki hayatını Allah'ın
rızasını kazanmak için geçirmemişse bu durumda da cehennemle
karşılaşacaktır. Ancak bu da yine Allah'ın adaletinin
bir gereği ve Allah'ın takdiri olduğu için yine üzülecek
bir konu yoktur. Çünkü bu kişi kendisine bu son hatırlatıldığı
halde bile bile inkar yolunu seçmiştir.
Bunun yanında insanın ölümle birlikte sevdiği bir
insandan uzak kaldığı için üzülmesi de yersizdir. Zira
unutulmamalıdır ki eğer o kişi de Allah'ın rızasını
kazanmak için ciddi bir çaba gösterirse sonsuz cennet
hayatında sevdiği insanla sonsuz bir beraberliği elde
etmesi de söz konusudur. Dolayısıyla bir mümin bir başka
müminin ölümünün ardından onun cennete kavuşmuşolmasını
umduğu için hiçbir şekilde üzüntüye kapılmaz. Kuran'da
müminlerin, ölümün ardından cennete kavuşmayı ummalarından
dolayı sevinip müjdeleşmeleri tavsiye edilmiştir:
Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında
onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını
satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler
ve öldürülürler; (bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da
O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan daha
çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız
bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük
kurtuluşve mutluluk' budur. (Tevbe Suresi, 111)
63. İnsanın,
çevresindeki bir kimsenin iman etmemesinden dolayı hüzne
kapılması doğru mudur?
Allah'ın ve ahiretin varlığına kesin bir bilgiyle
iman eden bir insan, çevresindeki insanların da kendisi
gibi doğruyu görmesini ve insan fıtratına en uygun yaşam
şekli olan Kuran ahlakını yaşamasını ister. Aksinde
karşısındaki kimsenin sonsuz bir cehennem azabıyla karşılaşacağını
bilmekten dolayı bu kimsenin iman etmesi için elinden
gelen tüm çabayı harcar. Ancak unutulmamalıdır ki insan
din ahlakını anlatmakla ve insanları doğru olana çağırmakla
sorumludur fakat bu kimselerin imanı kabul edip etmemelerinden
sorumlu değildir. Hidayeti verebilecek tek güç Allah'tır.
Bir insan gece gündüz din ahlakını anlatsa, en çarpıcı anlatımları
yapsa, en etkileyici örnekleri de verse, eğer Allah
bu kişi için hidayet dilememişse anlatılanların hiçbiri
karşı taraf üzerinde etkili olmaz. Eğer Allah dilerse
de istediği kişiye istediği anda hidayet verebilir.
Takdir Allah'a aittir ve Allah hüküm verenlerin en hayırlısıdır.
Allah'ın belirlediği kader, verdiği karar insanlar için
en hayırlı olandır. İşte bu nedenle gösterilen tüm çabaya
rağmen çevresindeki bir kimsenin iman etmemesi, mümin
için hiçbir zaman için bir üzüntü vesilesi olamaz. Allah'ın
takdirine teslim olmanın Kuran'a göre gösterilebilecek
en güzel tavır olduğunu bilir ve tevekkül eder.
64. İnsanlara
ahirette kimler şahitlik edecektir?
İnsanlar, dünyada yaptıkları her fiille, akıllarından
geçirdikleri her düşünceyle hesap günü karşılaşacaklardır.
"...Doğrusu Allah, herşeyin
üzerinde şahid olandır." (Hac Suresi, 17)
ayetiyle bildirildiği gibi Allah dünyada onların yapmakta
oldukları herşey üzerinde şahittir. Kuran'da ayrıca
insanların karşısına hesap günü şahit olarak getirilecek
kimselerden de söz edilmektedir. Ahirette şahitlik edecek
olan kimselerden bazıları şöyle haber verilmiştir:
Sonunda oraya geldikleri zaman, işitme,
görme (duyuları) ve derileri kendi aleyhlerine şahitlik
edecektir. (Fussilet Suresi, 20)
Ve resuller de (şahitlik için) belli
bir vakitte getirildiği zaman, (Mürselat Suresi, 11)
Her ümmetten bir şahid getirdiğimiz
ve onların üzerine seni şahit olarak getirdiğimiz zaman
nasıl olacak? (Nisa Suresi, 41)
Bugün Biz onların ağızlarını mühürleriz;
(günahtan ve sevaptan yana) kazandıklarını, elleri Bize
söylemekte, ayakları (aleyhlerinde) şahitlik etmektedir.
(Yasin Suresi, 65)
Yer, Rabbi'nin nuruyla parıldadı;
(orta yere) kitap kondu; peygamberler ve şahidler getirildi
ve aralarında hak ile hüküm verildi, onlar haksızlığa
uğratılmazlar. (Zümer Suresi, 69)
Her ümmetten bir şahid göndereceğimiz
gün; (artık ondan) sonra ne inkar edenlere (özür dilemeleri
için) izin verilecek, ne (Allah'tan) hoşnutluk dilekleri
kabul edilecek. (Nahl Suresi, 84)
Her ümmet içinde kendi nefislerinden
onların üzerine bir şahid getirdiğimiz gün, seni de
onlar üzerinde bir şahid olarak getireceğiz... (Nahl
Suresi, 89)
Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman
edenlere, dünya hayatında ve şahidlerin (şahidlik için)
duracakları gün elbette yardım edeceğiz. (Mü'min Suresi,
51)
(Artık) Her bir nefis, yanında bir
sürücü ve bir şahid ile gelmiştir. (Kaf Suresi, 21)
65. Gururlu
ve kibirli bir insana karşı nasıl bir tavır göstermek
gerekir?
Müminlerin en önemli özelliklerinden biri de, şartlara,
kişilere ve ortama göre güzel ahlaklarından ya da inançlarından
taviz vermemeleridir. Bu nedenle gururlu ya da kibirli
bir tavırla karşılaştıkları zaman da hiçbir şekilde
karşı tarafın içerisine düştüğü hataya düşmez, aksine
en mütevazi ve alçakgönüllü tavırlarıyla karşı tarafa
da örnek olmaya çalışırlar. Allah'ın razı olacağını
bildirdiği tavır da budur zaten. Allah Kuran'da kötü
bir tavra güzel ahlakla karşılık verildiğinde bunun
karşı taraf üzerinde de etkili olacağını bildirmiştir:
İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen,
en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman,
(görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan
kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. (Fussilet
Suresi, 34)
66. Sabırsızlık,
ümitsizlik gibi kavramların müminlerin hayatlarında
yeri var mıdır?
Allah "Ey iman edenler,
sabredin ve sabırda yarışın, (sınırlarda) nöbetleşin.
Allah'tan korkun. Umulur ki kurtulursunuz." (Al-i
İmran Suresi, 200) ayetiyle müminlere bir zorlukla
karşılaştıkları zaman sabır göstermeyi tavsiye etmiştir.
Müminler bu zorluğu ortadan kaldırmak için akıllarını,
maddi ve manevi tüm imkanlarını sonuna kadar kullanır,
ellerinden gelen tüm çabayı gösterirler. Ancak bir yandan
da zorlukların Allah'ın kendilerini denemek için yarattığı
özel olaylar olduğunu ve bu olayların ardında mutlaka
bir hayır gizlendiğini bilerek Allah'a tevekkül ederler.
Müminlerin sabırlarında Allah'a olan bu güvenleri esastır.
Allah'ın her olayı kesin olarak bir hikmet üzerine yarattığına
ve müminlerin dualarını kabul ederek bu zorlukları gidereceğine
dair Allah'a güçlü bir güven duyarlar. İşte bu nedenledir
ki hiçbir zaman için ümitsizlik gibi bir duyguya kapılmazlar.
Allah bir ayetinde "(Benden
onlara) De ki: "Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere
ölçüyü taşıran kullarım. Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin.
Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır,
esirgeyendir." (Zümer Suresi, 53) diyerek
müminlere her ne olursa olsun Allah'ın rahmetinden umut
kesmemeyi emretmiştir.
67. "Dünya
hayatına razı olmak" ne demektir?
"Dünya hayatına razı olmak" insanın ahiret
hayatını göz ardı ederek tüm planlarını sadece dünyaya
göre yapması ve sadece bu dünya için yaşamasıdır. Bu
kimseler yaklaşık altmışyetmişyıl süren dünya hayatını,
sonsuz ahiret hayatına tercih ederler. Dünya binlerce
eksiklikle dolu iken, cennette kusursuz ve sonsuz bir
hayat olduğunu unuturlar. Dünya hayatını yakın, ahiret
hayatını uzak gördükleri için öncelikle kendilerince
dünyanın tadını çıkarmak isterler. Ancak burada yaptıkları
en büyük yanlışbir yandan dünya hayatını yaşarken bir
yandan da ahiret için hiçbir hazırlık yapmıyor olmalarıdır.
Oysa ahireti hedefleyen insanlar hem dünya hayatının
nimetlerinden hem de cennetin güzelliğinden yararlanabileceklerdir.
Sadece dünya hayatına razı olan kimseler ise yalnızca
dünyadan istifade edebilecek ama ahirette azapla karşılaşacaklardır.
Kuran'da dünya hayatına razı olanların alacağı karşılık
şöyle bildirilmiştir:
Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya
hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve Bizim
ayetlerimizden habersiz olanlar; İşte bunların, kazandıkları
dolayısıyla barınma yerleri ateştir. (Yunus Suresi,
7-8)
68. İnsanın
yakın bir akrabasının dini ibadetlerini yerine getirmesinin
o insana bir faydası olur mu?
Allah "Ne yakın akrabalarınız,
ne çocuklarınız kıyamet günü size bir yarar sağlayamaz.
(Allah) Sizin aranızı ayıracaktır. Allah, yaptıklarınızı
görendir." (Mümtehine Suresi, 3) ayetiyle
hiçbir yakın akrabanın kıyamet gününde birbirine bir
yarar sağlayamayacağını bildirmiştir. Yine bir başka
ayette de "... o Bize, 'yapayalnız
tek başına' gelecektir." (Meryem Suresi, 80) sözleriyle
Allah her insanın yaptıklarından tek başına sorguya
çekileceğini hatırlatmıştır. Bu ayetlerden de anlaşılacağı
gibi ahiret gününde hiçbir insanın yaptığı bir ibadet
bir başkasına fayda sağlamayacaktır. Çünkü Allah her
insana müstakil bir anlayış, müstakil bir vicdan vermişve her birini çeşitli yollarla ayrı ayrı uyarmıştır.
Bu nedenle insanın eşi, çocuğu gibi en yakın kimselerin
bile tüm ibadetlerini yerine getiriyor olması, kişinin
kurtuluşunu sağlamaz. Aksine tüm bunları en yakınlarından
gördüğü ve doğru olduğunu bildiği halde uygulamaması,
ahirette bu kişiyi Allah'a karşı sorumluluk altında
bırakabilir.
69. Din ahlakını bilen
bir insanın bunu bir başkasına da anlatması gerekir
mi? Sadece kendisinin yaşaması yeterli olur mu?
Din ahlakını öğrenen her insan bunu başkalarına da anlatmakla
sorumludur. Allah "Sizden;
hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten
(münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa
erenler işte bunlardır." (Al-i İmran Suresi, 104)
ayetiyle müminlere bu sorumluluklarını bildirmiştir.
Bu nedenle mümin hayatının sonuna kadar Kuran ahlakını
bir yandan kendisi yaşayıp ve ibadetlerini yerine getirirken
bir yandan da başkalarının aynı şekilde din ahlakını yaşaması
için çaba harcamakla yükümlüdür.
Kuran'da din ahlakının başkalarına da tebliğ edilmesinin müminlerin
önemli bir özelliği olduğuna şöyle dikkat çekilmiştir:
Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar
birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten
sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler
ve Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederler. İşte Allah'ın
kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah,
üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe
Suresi, 71)
70. Çevreden
ya da insanlardan çekinerek kötülükten men etmemek doğru olur mu?
Allah insanlara birbirlerine iyiliği tavsiye edip,
yanlıştavırlardan da sakındırmalarını emretmiştir.
Mümin, karşı tarafın Allah'ın beğenmeyeceği bir tavır
içerisinde olduğunu gördüğü zaman, Allah'ın bu emri
doğrultusunda bu kişiyi doğru olana çağırır. Allah'ın
Kuran'da bildirdiği konuları insanlara hatırlatma ve
onları doğru olana davet etme konusunda hiçbir zaman
için bir tereddüte kapılmaz. Çünkü Allah
"(Bu,) bir Kitap'tır ki onunla uyarman için ve
müminlere bir öğüt olmak üzere sana indirildi. Öyleyse
bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın." (A'raf
Suresi, 2) ayetiyle müminlere Kuran hükümlerini
başkalarına hatırlatma konusunda çekimser davranmamalarını
bildirmiştir.
71. Allah'ın
Afüv ve Gaffar isminin tecellilerini nasıl görürüz?
Allah'ın Afüv ismi "Affı çok olan", Gaffar
ismi "Mağfireti, bağışlaması çok olan" anlamındadır.
İnsan, hata yapmaya, unutmaya ve yanılmaya açık bir
varlıktır. Hayatı boyunca insan binlerce kez hata yapar,
binlerce kez de bu yaptıklarından dolayı pişmanlık duyar.
Ancak tevbe ederse her seferinde de Allah'ı esirgeyici,
affedici ve bağışlayıcı olarak bulur. Çünkü Allah kullarına
merhamet eden, onları esirgeyen ve bağışlayandır. Allah,
"Kim kötülük işler veya nefsine
zulmedip sonra Allah'tan bağışlanma dilerse Allah'ı
bağışlayıcı ve merhamet edici olarak bulur." (Nisa
Suresi, 110) ayetiyle insanlara bu gerçeği bildirmiştir.
Bir başka ayette ise Allah'ın şirk dışındaki tüm günahları
affedebileceği bildirilmiştir:
Gerçekten, Allah, Kendisine şirk koşulmasını
bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar.
Kim Allah'a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla
iftira etmişolur. (Nisa Suresi, 48)
72. Allah'ın
Ğaniy isminin tecellilerini nasıl görürüz?
Ey insanlar, siz Allah'a (karşı fakir
olan) muhtaçlarsınız; Allah ise, Ğaniy (hiçbir şeye
ihtiyacı olmayan)dır, Hamid (övülmeye layık)tır. (Fatır
Suresi, 15)
Yukarıdaki ayette bildirildiği gibi Allah, Ğaniy'dir,
yani "çok zengin ve herşeyden müstağni olan"dır.
İnsanlar da dahil olmak üzere tüm varlıklar her an Allah'ın
varlığına, kendilerine bağışlayacağı nimetlere, Allah'ın
esirgemesine ve bağışlamasına muhtaçtırlar. O'nun dilemesiyle
ve kendilerine verdiği nimetlerle yaşamlarını sürdürmektedirler.
Allah ise tüm eksikliklerden münezzehtir ve herşeyin
tek sahibidir. Kuran'da Allah'ın bu ismi pek çok ayetle
tanıtılmıştır. Bunlardan bazıları şöyledir:
-"göklerde ve yerde Allah'ı aciz
bırakabilecek hiçbir şey yoktur" (Fatır Suresi,
44).
-Allah, "mülkte ortağı olmayan
ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da ihtiyacı bulunmayan"dır
(İsra Suresi, 111).
-Allah, "gökleri ve yeri yaratan
ve onları yaratmaktan yorulmayan"dır (Ahkaf Suresi,
33)
-Allah, "doğurmamışve doğurulmamış"tır
(İhlas Suresi, 3)
-"Göklerde, yerde, bu ikisinin
arasında ve nemli toprağın altında olanların tümü O'nundur"
(Taha Suresi, 6)
-"Şüphesiz Biz, gerçekten Biz
yaşatır ve öldürürüz ve varis olanlar Biziz" (Hicr
Suresi, 23)
73. Allah'ın
Mühevvin isminin tecellilerini nasıl görürüz?
Mühevvin ismi Allah'ın "zorlukları hafifleten"
sıfatını ifade eder. Kuran'ın
"... Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez..."
(Bakara Suresi, 185) ayetiyle Allah'ın Mühevvin
sıfatına dikkat çekilmiştir. Allah Kendisine sığınan
kullarının işlerini kolaylaştıracağını, onlara yardım
edeceğini, kalplerine bir huzur ve güven duygusu vererek
onları destekleyeceğini ve ayaklarını sağlamlaştırarak
kararlılıklarını arttıracağını bildirmiştir. Onlara
kaldıramayacakları bir yük yüklemeyeceğini belirtmiş,
dahası karşılaştıkları zorluklara karşı, Allah için
güzel bir sabır ile sabrettikleri zaman da onları Katından
yardımıyla destekleyeceğini müjdelemiştir. Ayrıca Allah
"Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık
vardır" (İnşirah Suresi, 5) ayetiyle de insanlara
zorlukların ardından mutlaka kolaylık kılacağını bildirmiştir.
74. Allah'ın
Şafi isminin tecellilerini nasıl görürüz?
Allah'ın Şafi ismi "şifa veren" anlamındadır.
Hastalığı yaratan Allah olduğu gibi bu hastalıkları
giderebilecek ve insanlara şifa verebilecek tek güç
de yine Allah'tır. Elbette ki Allah her hastalık için
pek çok tedavi yöntemi ve ilaç da yaratmıştır, ancak
tüm bunlar bir insana yine ancak Allah'ın dilemesiyle
şifa verebilir. Allah dilemediği sürece hiçbir doktor,
hiçbir tedavi yöntemi veya hiçbir ilaç tek başına bir
insanı iyileştirmeye yeterli olamaz. Hz. İbrahim'in
Kuran'da yer alan "Hastalandığım
zaman bana şifa veren O'dur;" (Şuara Suresi, 80)
sözleri de bu gerçeği dile getirmektedir.
75. Allah'ın
Münzir isminin tecellilerini nasıl görürüz?
Allah'ın Münzir isminin anlamı "uyarıp korkutan"dır.
Allah indirdiği hak kitaplar ile insanlara doğruyu ve
yanlışı bildirir ve onları ahirette karşılarına çıkacak
olan cehennem azabına karşı uyarır. Bir ayette Kuran'ın
indirilişindeki bu amaç şöyle açıklanmıştır: "İşte
bu (Kur'an) uyarılıp korkutulsunlar, gerçekten O'nun
yalnızca bir tek ilah olduğunu bilsinler ve temiz akıl
sahipleri iyice öğüt alıp düşünsünler diye bir bildirip-duyurma
(bir belağ)dır." (İbrahim Suresi, 52) Bunun
yanında Allah'ın tarih boyunca gelmişgeçmişher topluluğa
elçilerini göndermesi de yine aynı amaçladır. Kuran'da
peygamberlerin insanlara doğru yolu gösterdiği, onları
Allah'ın azabıyla uyardığı ve cennet ile müjdelediği
şöyle bildirilmiştir:
Elçiler; müjdeciler ve uyarıcılar
olarak (gönderildi). Öyle ki elçilerden sonra insanların
Allah'a karşı (savunacak) delilleri olmasın. Allah,
üstün ve güçlü olandır, hikmet ve hüküm sahibidir. (Nisa
Suresi, 165)
76. Allah'ın
Kuran'da sevdiğini bildirdiği özellikler nelerdir?
Bir ayette Hz. Şuayb'ın "Rabbinizden
bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin. Gerçekten
benim Rabbim, esirgeyendir, sevendir." (Hud Suresi,
90) sözleriyle kavmine Allah'ın sevgisini hatırlattığı
bildirilmektedir. İman eden, Allah'tan korkup sakınan,
Kuran'ın hükümlerini titizlikle yerine getiren ve ciddi
bir çaba ile ahiret için çalışan her insan Allah'ın
sevgisini, rızasını ve hoşnutluğunu kazanmayı umabilir.
Allah'ın bu sevgisini kimlere yönelteceğini bildirdiği
ayetlerden bazıları ise şöyledir:
Allah, iyilik yapanları sever
"... İyilik edin. Şüphesiz Allah
iyilik edenleri sever." (Bakara Suresi, 195)
Allah, adaletle hükmedenleri sever
"... (her konuda) adil davranın.
Şüphesiz Allah adil olanları sever." (Hucurat Suresi,9)
Allah sakınanları sever
"Hayır; kim ahdine vefa eder
ve sakınırsa şüphesiz Allah da sakınanları sever."
(Al-i İmran Suresi, 76)
Allah sabredenleri sever
"... Allah sabredenleri sever."
(Al-i İmran Suresi, 146)
Allah tevekkül edenleri sever
"... Şüphesiz Allah, tevekkül
edenleri sever." (Al-i İmran Suresi, 159)
Allah arınanları sever
"... Allah arınanları sever."
(Tevbe Suresi, 108)
Allah muttaki olanları sever
"... Şüphesiz Allah, muttaki
olanları sever." (Tevbe Suresi, 7)
Allah, Kendi yolunda saf bağlayarak çarpışanları sever
"Şüphesiz Allah, Kendi yolunda,
sanki birbirlerine kenetlenmişbir bina gibi saf bağlayarak
çarpışanları sever." (Saff Suresi, 4)
77. Allah'ın
Kuran'da sevmediğini bildirdiği özellikler nelerdir?
Bu konuda Kuran'da bildirilen ayetlerden bazıları
şöyledir:
Allah günahkar kafirlerin hiçbirini sevmez
Allah, faizi yok eder de, sadakaları
arttırır. Allah, günahkar kafirlerin hiçbirini sevmez.
(Bakara Suresi, 276)
Allah zalim olanları sevmez
"İman edip salih amellerde bulunanların
ecirleri eksiksiz ödenecektir. Allah, zalim olanları
sevmez." (Al-i İmran Suresi, 57)
Allah büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez
Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir
şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere,
yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki
arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına
güzellikle davranın... (Nisa Suresi, 36)
Allah ihanette ilerlemişgünahkarı sevmez
Kendi nefislerine ihanet edenlerden
yana mücadeleye girişme... (Nisa Suresi, 107)
Allah aşırı gidenleri sevmez
...Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez.
(Bakara Suresi, 190)
Allah bozguncuları sevmez
...Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar.
Allah ise bozguncuları sevmez. (Maide Suresi, 64)
O, işbaşına geçti mi (ya da sırtını
çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya,
ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah ise,
bozgunculuğu sevmez. (Bakara Suresi, 205)
Allah israf edenleri sevmez
...Ürün verdiğinde ürününden yiyin
ve hasad günü hakkını verin; israf etmeyin. Çünkü O,
israf edenleri sevmez. (En'am Suresi, 141)
Ey Ademoğulları, her mescid yanında
ziynetlerinizi takının. Yiyin, için ve israf etmeyin.
Çünkü O, israf edenleri sevmez. (A'raf Suresi, 31)
Allah haddi aşanları sevmez
Rabbinize yalvara yalvara ve için
için dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez. (A'raf
Suresi, 55)
Allah ihanet edenleri sevmez
...Gerçekten Allah, ihanet edenleri
sevmez. (Enfal Suresi, 58)
Allah müstekbirleri sevmez
Şüphesiz Allah, onların saklı tuttuklarını
ve açığa vurduklarını bilir; gerçekten O, müstekbirleri
sevmez. (Nahl Suresi, 23)
Allah hain ve nankör olan kimseyi sevmez
Şüphesiz Allah, (müşriklerin saldırı
ve sinsi tuzaklarını) iman edenlerden uzaklaştırmaktadır.
Gerçekten Allah, hain ve nankör olan kimseyi sevmez.
(Hac Suresi, 38)
Allah şımararak sevince kapılanları sevmez
...Hani kavmi ona demişti ki: "Şımararak
sevinme, çünkü Allah, şımararak sevince kapılanları
sevmez." (Kasas Suresi, 76)
Allah büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez
"İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme)
ve böbürlenmişolarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah,
büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez." (Lokman
Suresi, 18)
Allah zalimleri sevmez
Kötülüğün karşılığı, onun misli (benzeri)
olan kötülüktür. Ama kim affeder ve ıslah ederse (dirliği
kurup-sağlarsa) artık onun ecri Allah'a aittir. Gerçekten
O, zalimleri sevmez. (Şura Suresi, 40)
78. Evrimcilerin,
bir canlının doğar doğmaz kendi türünün özelliklerine
ait bilgilere nasıl sahip olduğu, sergilediği bilinçli,
planlı ve akılcı davranışların nasıl ortaya çıktığı
sorularına verdikleri cevaplar nelerdir?
Buna benzer sorulara evrimciler açık ve kesin cevaplar
veremezler. Ancak, bu tip durumlarda evrimcilerin başvurdukları
bir açıklama vardır. Hayvanların içgüdüleri ile bu davranışları
gösterdiklerini iddia ederler. İçgüdü kelimesi evrimci
bilim adamları tarafından, hayvanların doğuştan sahip
oldukları bazı davranışları tanımlamak için kullanılır.
Ancak bu içgüdünün nasıl edinildiği, ilk olarak nasıl
ortaya çıktığı ve nesilden nesile nasıl aktarıldığı
soruları her zaman cevapsızdır. Evrimci genetikçi Gordon
R. Taylor, The Great Evolution Mystery isimli kitabında
içgüdülerle ilgili bu çıkmazı şöyle ifade etmektedir:
İçgüdüsel bir davranışilk olarak nasıl ortaya çıkıyor
ve bir türde kalıtımsal olarak nasıl yerleşiyor diye
sorsak, bu soruya hiçbir cevap alamayız.
79. Evrimciler
içgüdüyü nasıl tanımlarlar?
Evrimciler içgüdüyü, canlıların genlerine programlanmışolan davranışlar olarak tanımlarlar. Örneğin evrimcilere
göre göç eden canlılar, ilk kez çıktıkları göç yolculuğunda
yönlerini içgüdülerine uyarak bulmaktadırlar. Bir kuşun
ya da bir yılan balığının binlerce kilometrelik yolculuğu
tamamlayabilmesini sağlayan içgüdüleridir. Yani göçmen
kuşların, yılan balıklarının, kaplumbağaların nereye
gidecekleri genlerine programlanmıştır. Bu durumda akla
bu programı kuşların genlerine kimin yerleştirdiği sorusu
gelecektir. Çünkü her programın bir programlayıcısı
vardır. Öyleyse canlılardaki içgüdülerin programlayıcısı
kimdir?
Bu sorulara evrimcilerin verdikleri cevap sadece bir
göz boyamadan ibarettir. Evrimcilere göre yeryüzündeki
tüm canlılar özelliklerini "tabiat ana" ya
da "doğa ana" adını verdikleri kavramlar sayesinde
kazanmışlardır. Bu kavramların nelerden oluştuğunu bir
düşünelim; taş, toprak, çimen, ağaçlar, çiçekler...
Bir ağacın bir arıya nasıl petek yapacağını, petekleri
oluşturduğu altıgenlerin kaçar derecelik eğimlerinin
olacağını ya da bir kuşa yuva yapmayı öğretmesi mümkün
değildir. Doğada bulunan hiçbir şeyin başka bir canlıya
akıl ve bilinç gerektiren hareketler yaptırması mümkün
değildir. Böyle bir iddia akıl ve bilim dışı bir iddia
olacaktır. Canlılara tüm bunları yaptıran, sahip oldukları
özellikleri onlara veren bir Akıl Sahibi olduğu çok
açık bir gerçektir. Bu sınırsız aklın sahibi de hiç
kuşkusuz ki tüm alemlerin Rabbi olan Allah'tır.
Evrimcilerin "içgüdü" olarak tanımladıkları
veya "programlanma" olarak nitelendirdikleri
bütün davranışlar Allah'ın ilhamı sayesinde gerçekleşmektedir.
80. Doğada
pek çok örneğini gördüğümüz fedakarlıklara, canlılar
arasındaki yardımlaşmalara ve şefkat dolu davranışlara
evrimciler nasıl bir açıklama getirmektedirler?
Evrimciler bu konulara tutarlı açıklamalar getirememektedirler.
Bu konuyu birkaç örnek üzerinde detaylandıralım: Erkek
boynuzlu kuşson derece korumalı bir yuva yapar ve dişi
kuşu içine yerleştirir. Daha sonra yavrular yumurtadan
çıkıp büyüyene kadar dişisine ve yavrularına sürekli
yemek taşır, onlara bakar. Bakımlarını hiç aksatmaz.
Bir penguen dondurucu kışayları süresince yumurtalarının
başından hiç ayrılmaz, hiç beslenmeden kuluçkada durur.
Birçok balık türü yumurtaları ve larvaları için çok
özenli yuvalar hazırlar. Örneğin erkek dikenli balıklar
su bitkilerinden parça toplarlar, böbreklerinden salgılanan
yapışkan bir sıvıyı fışkırtıp, bitki parçalarını birbirine
yapıştırarak bir yuva yaparlar. Daha sonra çevresinde
yüzerek bu yuvaya düzgün bir biçim verirler. Yuvada
yaptıkları tünele dişilerin yumurtlamasını sağlayarak,
yumurtaların bütün bakımını üstlenirler. Yuvayı onarmak,
yumurtalara oksijen sağlamak için suyu dalgalandırmak,
nöbet bekleyerek onları korumak gibi bütün görevler
erkek balığa aittir.
Doğada bunlara benzer pek çok örnek vardır. Bu davranışların
ortaya çıkışlarının evrim mekanizmaları ile açıklanması
ise imkansızdır. Bu nedenle evrimciler canlılardaki
bu özelliklerin nasıl ortaya çıktığı sorusunu cevapsız
bırakırlar. Evrimci profesörlerden Dr. Cemal Yıldırım,
bir annenin yavrusuna olan sevgisi gibi davranışların
evrim mekanizmaları ile açıklanamayacağını şöyle ifade
etmektedir:
Annenin yavru sevgisini, hiçbir ruhsal öğe içermeyen
"kör" bir düzenekle (doğal seleksiyon) açıklamaya
olanak var mıdır? Biyologların (bu arada Darwincilerin)
bu tür sorulara doyurucu yanıt verdiklerini söylemek
güçtür, kuşkusuz. (Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık,
s. 185)
81. Canlılardaki
fedakarlık ve benzeri davranışların evrim teorisi için
önemli ve çözülemeyen birer sorun olmalarının asıl nedeni
nedir?
Canlılardaki fedakarlık ve işbirliğine dayalı davranışlar
evrim teorisinin geçersizliğini tüm açıklığıyla ortaya
koyar. Bunun asıl nedeni teorinin kurucusu olan Darwin'in
iddialarını dayandırdığı mekanizmadır. Evrim teorisinin
iddialarından biri olan doğal seleksiyon mekanizmasına
göre, canlılardan ortama en iyi uyum sağlayanlar hayatta
kalır, güçsüz olanlar ve çevre koşullarına uyum sağlayamayanlarsa
elenirler. Bu da canlılar arasında yardımlaşma değil,
rekabet olmasını gerektirir. Oysa doğaya baktığımızda
evrimcilerin iddia ettikleri gibi sadece güçlülerin
yaşadığı ve kıyasıya bir yaşam mücadelesinin sürdüğü
bir ortam olmadığını görürüz.
Bütün canlılar yaşamak için avlanırlar, kendilerini
korumak için savaşırlar. Ama bunların yanısıra doğada
yavrularını korumak için fedakarlıkta bulunan, sürüsünün
güvenliği için kendi yaşamını tehlikeye atan pek çok
canlı vardır. Farklı türler arasında birbirlerinin çıkarını
koruma da sık karşılaşılan davranışlardandır.
Evrim teorisi doğanın yalnızca bir savaşyeri olduğunu
iddia ettiği için canlılardaki fedakar davranışlara
açıklama getirememektedir. Örneğin evrimciler sürüdeki
gözcü kuşun düşman yaklaştığında çığlık atarak neden
kendisini feda ettiğini ya da başka bir kuştürünün
düşmanı yavrularından uzaklaştırmak için yaralı taklidi
yaparak dikkati kendi üzerine çekmesini açıklayamazlar.
İşte bu durum teorinin geçersizliğini ortaya koyarken
bir yandan da bu canlıları Allah'ın yarattığını kanıtlayan bir delil olmaktadır.
82. Evrim teorisinin
"doğal seleksiyon" mekanizması neden geçersizdir?
Doğal seleksiyon, "bir canlı için faydalı olan
bir değişimin (bu değişim yapısal olabilir veya davranışlarla
ilgili olabilir) diğerlerinin arasından seçilerek o
canlıda kalıcı hale gelmesi ve bu şekilde bir sonraki
nesle aktarılması"dır. Bu iddiada dikkat edilmesi
gereken çok önemli noktalar vardır. Bunlardan ilki,
bu tezin doğayı, faydalı ve zararlı davranışları ayırt
edebilen, bilinçli ve karar verebilen bir güç olarak
göstermeye çalışmasıdır.
Öncelikle doğada böyle bir kararı verebilecek bir
güç yoktur, doğadaki herhangi bir başka canlı da böyle
bir yeteneğe sahip değildir. Böyle bir seçimi sadece
o canlıları tasarlayan akıl yapabilir ki, tüm canlılar
Allah'ın kontrolü altında hareket ederler.
Doğal seleksiyon mekanizmasına göre, kazanılan davranışların
kalıtım yoluyla sonraki nesillere aktarılması gerekmektedir.
Burada da gözden kaçırılmaması gereken bir nokta vardır.
Canlılar tecrübe yoluyla bazı şeyleri öğrenseler de
bunu daha sonraki nesillere aktarmaları imkansızdır.
Bu konudaki ilginç örneklerden biri, işi karıncalardır.
Karınca kolonilerindeki bütün sorumluluk işi karıncalara
aittir. Bu karıncaların özelliklerinden biri kısır olmalarıdır.
Yani bu canlıların sahip oldukları yetenekleri daha
sonraki nesillere kalıtım yoluyla aktarmaları imkansızdır.
Ancak buna rağmen kısacası doğal seleksiyon mekanizmasıyla
canlıların giderek gelişen özelliklere sahip olmaları
ve bunları kendilerinden sonraki nesillere aktarmaları
mümkün değildir.
83. Her canlı
doğar doğmaz kendi türüne özgü davranışlar göstermeye
başlar. Bu davranışların tesadüflerle açıklanması mümkün
müdür?
Elbette ki böyle bir şey mümkün değildir. Bunu görmek
için tek bir örnek bile yeterli olacaktır. Yeni doğmuşbir ipek böceği tırtılını ele alalım. Dünyanın tek seferde
en fazla yumurta yumurtlayan canlılarından biri de ipek
böceğidir. Bir seferde 450-500 yumurta yumurtlayan ipek
böcekleri yumurtalarını korumak ve etrafa saçılmalarını
önlemek için, onları salgıladıkları çok özel bir iplikle
birbirlerine bağlarlar. Yumurtadan çıkan tırtıllar,
ilk olarak kendilerine uygun bir dal bulur ve aynı iplikle
kendilerini bu dala bağlarlar. Bunun hemen arkasından
da vücutlarından salgıladıkları ayrı bir iplikle kendilerine
koza örmeye başlarlar. Tırtıl bu işlem sırasında ortalama
900 ila 1500 m. uzunluğunda iplik salgılar. Yeryüzünde
her gün dünyaya gelen sayısız tırtıl aynı şekilde hareket
eder. Böyle zor ve karmaşık işlemleri bir ipekböceği
tırtılının tesadüfen öğrendiğini ve daha sonra bunları
kendinden sonraki nesillere öğrettiğini iddia etmek
ise elbette ki son derece mantıksızdır. Allah yarattığı
her canlıya farklı özellikler verir. Bu özellikler her
yeni nesilde aynıdır, hiç değişmez, gelişim göstermez.
Tırtıl her zaman tırtıldır ve her zaman aynı kozayı
örer. Bu, Allah'ın sanatıdır. Allah herşeye güç yetirendir.
84. Canlılar
fedakarlığı sadece kendi yavrularına karşı göstermezler.
Aynı türün diğer bireylerinin yavrularının bakımıyla
da aynı şekilde ilgilenirler. Bu da evrimciler açısından
bir çelişki değil mi?
Canlıların kendilerine ait olmayan yavrulara bakmaları
evrimcilerin "doğadaki mücadele" iddialarını
tamamen geçersiz kılan bir delildir. Evrimcilerin bir
iddiası, hayvanların genlerini bir sonraki nesle aktarmak
için yavrularına fedakarca davranışlar gösterdikleridir.
Bu nedenle canlıların kendi yavruları dışında, aynı
türün diğer bireylerine de yardım etmeleri evrim teorisinin
açıklamakta en zorlandığı konulardan biridir. Bunu örneklerle
de görebiliriz. Misk öküzlerinde, sürünün herhangi bir
saldırıya maruz kalması durumunda yetişkin öküzler yanyana
durarak bir daire oluştururlar ve sürüdeki bütün yavruları
ortalarına alırlar. Böylelikle yavrular için kesin bir
koruma sağlamışolurlar. Aynı şekilde yunuslar da sürü
halinde dolaşırlar ve birbirlerini tehlikelere karşı
korurlar. Bir yunus doğum yaparken yanında mutlaka anne
yunusa yardımcı olan başka yunuslar da bulunur. Afrikalı
av köpekleri de sürü halinde yaşayan canlılardandır.
Erkekler ve dişiler yavruların bakımı konusunda işbölümü
yaparlar. Bir avı öldürdükten sonra sürüdeki yetişkinler
yavruların etrafında daire oluştururlar ve ilk olarak
yavruların beslenmesine izin verirler.
Aynı şekilde arı, karınca gibi canlıların koloni içindeki
fedakarca davranışları da Darwin'in "güçlü olan
yaşar, zayıf olan ise ezilerek yok olur" tezini
geçersiz kılmaktadır.
85. Doğadaki
pek çok canlı kendisinden umulmayacak işleri büyük bir
başarıyla gerçekleştirir. Bazen vücutlarında bir kimya
fabrikası varmışgibi hareket ederler, bazen de en zor
koşullara dayanacak çok özel mekanizmalarını kullanırlar.
Evrimciler canlılardaki bu gibi tasarım örneklerine
nasıl bir açıklama getirmektedirler?
Evrimciler canlılardaki kompleks mekanizmalar karşısında
suskun kalmaktadır. Teoriyi geçersiz kılan tasarım örneklerinden
biri, bombardıman böceğidir. Bombardıman böceği düşmanlarına
karşı, arkasındaki bir delikten kaynar sıcaklıkta özel
bir kimyasal sıvı fışkırtarak kendisini savunur. Bu
kimyasal silah nasıl çalışır?
Bu sorudan yola çıkan bilim adamları son derece şaşırtıcı
bulgular elde etmişlerdir. Bombardıman böceği, gizli
salgı bölmelerinde iki kimyasal maddenin konsantre bir
karışımını yapar: Hidrojen peroksit ve hidro-kinon.
Bunların karışımı, toplama keseciği denilen saklama
odasında birleşir. Bu toplama kesesi, patlama odacığı
denilen ikinci bölmeye bağlanır. Bu iki bölme, insan
kalbindeki kapakçıklı kas sistemi gibi bir sistemle
birbirinden ayrılmıştır. Böcek tehdit edildiğini anladığında,
toplama kesesindeki kaslarını kasar. Aynı anda bu odayı,
patlama odasından ayıran bağlantı kaslarını serbest
bırakır ve aradaki kapak açılır. Bu sayede, salgılanan
kimyasal karışım patlama odacığına girer ve patlamayı
gerçekleştirecek katalizör enzimleriyle karşılaşır.
Bu aşamada hemen patlama odacığının kapağı kapanır.
Hidrojen peroksit, su ve oksijene ayrışır. Oksijen,
hidrokinon ile tepkimeye girerek daha fazla su oluşturur
ve "kinon" denilen tahrişedici kimyasal madde
üretilir. Bu reaksiyon sırasında oldukça yüksek bir
ısı açığa çıkar. Kimyasal madde bu aşamada kaynama noktasına
ulaşır ve bu karışım, böceğin vücudunun arka kısmında
ye alan boru şeklindeki özel bir kanalla dışarı püskürtülür.
Ve böylece böcek, düşmanını zehirli bir kimyasal madde
olan kinon ile haşlar.
Böceğin vücudunda gerçekleşen tüm bu zincirleme reaksiyon
göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşir. Bu sistemin
hiç hatasız işlemesi çok önemlidir. Çünkü sistemdeki
herhangi bir aksaklık patlamanın gerçekleşmemesi ve
böceğin ya düşmanı tarafından öldürülmesi ya da patlamanın
böceğin vücudunun içinde gerçekleşmesi anlamına gelecektir.
Kısacası bombardıman böceğinin savunma sisteminin tam
olarak işlemesi için bütün parçalarının aynı anda ve
eksiksiz bir şekilde var olması gereklidir. Bu da, böceğin
yaratılmışolması demektir.
86. Doğadaki
canlılar kendi kendilerini tedavi etmeyi nasıl öğrenmiş olabilirler? Bu evrimcilerin iddia ettikleri gibi tesadüfen
gelişmişbir özellik olabilir mi?
Böyle bir şey elbette ki mümkün değildir. Bunu bir
örnekle görelim. Bezuar keçisi, ne zaman bir yılan tarafından
ısırılsa, yaşadığı çevrede yetişen sütleğen bitkisi
türlerinden birini yiyerek kanına karışan yılan zehirini
sütleğen sıvısındaki "öforbon maddesi" sayesinde
etkisiz hale getirir. Günlük otlamaları sırasında ise
sütleğenlere ağzını bile sürmez. Bu Bezuar keçilerinin
sütleğen otlarının kimyasal yapısını ve bu otun yılan
zehirine iyi geldiğini bilmeleri demektir. Bu bilgiyi
Bezuar keçileri nasıl edinmişlerdir? Keçilerin, kendilerini
yılan ısırdığında buldukları tüm otları yiyerek, yani
deneme-yanılma metodunu kullanarak hangi otun zehirlenmeyi
engelleyeceğini bulmaları elbette ki mümkün değildir.
Öyleyse bu keçiler yılan zehirine karşı hangi otun etkili
olacağını, yılan ısırdığında nasıl tedavi olacaklarını
nereden bilmektedirler? Bu bilgileri onlara öğreten
kimdir? Bu soruların tek bir cevabı vardır. Bezuar keçileri,
dünyadaki her canlı gibi Allah'ın ilhamı ile hareket
etmektedirler. Allah, onlara nasıl davranmaları gerektiğini
öğretmiştir.
87. Evrimciler
ilkel bir bakteri hücresinin şartların zorlaması
sonucunda fotosentez yapmaya başladığını ve evrimleşerek
bitkileri oluşturduğunu iddia ederler. Bakterilerin
böyle kompleks bir işlemi kendi kendilerine
başlatmış olmaları mümkün müdür?
Evrimciler, ilk bakterilerin beslenme ihtiyacı dolayısıyla
fotosentez yapmaya başladıklarını iddia ederler, ama
böyle bir şey mümkün değildir. Çünkü canlıların açlığa
dayanma süreleri çeşitlilik gösterse de besin bulamayan
her canlının kaçınılmaz sonu ölümdür. Bu iddia doğrultusunda
cevaplanması gereken sorular vardır. Aç kalan bir canlı
milyonlarca yıl süren bir zaman sürecinde ölmeden nasıl
beklemiştir? Üstelik de bu açlık neticesinde bakteriler
çok daha gelişmişbir canlıya dönüşerek, fotosentez
gibi pek çok aşaması günümüzde çözülememiş, suni olarak
bile taklit edilemeyen bir işlemi yapmaya başlamışlardır.
Bitkiler bakterilerden evrimleşmişolamazlar. Çünkü
bakteri hücresi ile bitki hücresi yapı olarak birbirinden
çok farklıdır. Sadece DNA'larının yapısı incelendiğinde
bile çok farklı oldukları rahatlıkla görülecektir. Örneğin
bitki hücresindeki DNA molekülü çift katlı bir zarla
saklanır, bakteri hücresindeki DNA molekülü ise hücre
içinde serbest durmaktadır. Bakteri hücresindeki DNA
molekülünde az sayıda protein vardır. Ancak bitki hücresindeki
DNA molekülü bir uçtan diğer uca kadar proteinlere bağlıdır.
Bakteri hücresindeki DNA molekülü tek bir hücreye ait
bilgi taşır oysa bitki hücresindeki DNA bitkinin tümüne
ait bilgileri taşır.
Bakterilerde hiç organel bulunmaz, bitki hücrelerindeyse
her biri çok kompleks yapılara sahip birçok organel
bulunur. Bu gerçeğin evrimciler de farkındadır. Örneğin
ünlü evrimci bilimadamı Prof. Ali Demirsoy aşağıdaki
sözleriyle bu durumu açıkça itiraf etmektedir:
Karmaşık hücreler hiçbir zaman ilkel hücrelerden evrimsel
süreç içerisinde gelişerek meydana gelmemiştir. (Ali
Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, s. 79)
88. Evrimciler
su yosunlarının kara bitkilerine dönüştüğünü iddia ederler.
Bu iddia ne derece doğrudur?
Evrimcilerin bu iddiaları da diğerleri gibi asılsızdır.
Evrimcilerin iddialarına göre su yosunları denizlerdeki
gel-gitler sonucunda deniz kıyılarına tutunurlar ve
bir süre sonra kara bitkilerine dönüşerek kıyılardan
içerilere doğru ilerlerler. Acaba evrimcilerin bu hayali
varsayımı gerçeğe ne kadar yakındır?
Su yosunlarının karaya geçmeleri durumunda yaşamalarını
imkansız kılacak çok sayıda etken vardır. Bunlardan
en önemlilerine kısaca bir göz atalım:
1-Kuruma Tehlikesi: Suda yaşayan bir bitkinin karada
yaşayabilmesi için öncelikle yüzeyinin fazla su kaybından
korunması gerekmektedir. Aksi takdirde bitki kuruyacaktır.
Kara bitkileri, kurumadan korunmak için özel sistemlerle
donatılmışlardır. Bu sistemlerde çok önemli detaylar
vardır. Böyle hassas bir sistemin tesadüfen oluşması
ihtimal dışıdır, imkansızdır. Eğer böyle bir sistem
bitkide yoksa, bitkinin bu sistemin gelişmesini bekleyecek
milyonlarca yıl zamanı da yoktur. Böyle bir durumda
bitki bir süre sonra kurur ve ölür. Kaldı ki bu çok
özel sistemler, milyonlarca ve milyarlarca yıl geçse
de tesadüfen oluşamayacak kadar kompleks sistemlerdir.
2-Beslenme: Su bitkileri, ihtiyaçları olan suyu ve
mineralleri direkt olarak içinde bulundukları sudan
alırlar. Dolayısıyla karaya çıkıp, yaşamaya çalışan
bir su yosununun beslenme problemi ortaya çıkacaktır.
Bunu halletmeden yaşamını sürdürmesi ise imkansızdır.
3-Üreme: Su yosununun karadaki kısa ömrü sırasında
üremek için herhangi bir şansı da olamaz. Çünkü su yosunları
her türlü işlerinde olduğu gibi, üreme hücrelerini dağıtma
işleminde de suyu kullanırlar.
4-Oksijenin yıkıcı etkisinden korunma: Karaya geçtiği
iddia edilen su yosunu oksijeni o ana kadar suda çözünmüşolarak almıştır. Evrimcilerin iddiasına göre karaya
geçtiği anda oksijeni daha önce hiç karşılaşmadığı bir
biçimde, yani havadan direkt olarak almak zorundadır.
Bilindiği gibi normal şartlar altında havadaki oksijenin
organik maddeler üzerinde yıkıcı etkisi vardır. Karada
yaşayan canlılar, bu etkiden zarar görmemelerini sağlayacak
sistemlere sahiptirler. Su yosunu bir su bitkisidir,
dolayısıyla oksijenin olumsuz etkilerinden korunmak
için gerekli olan enzimlere sahip değildir. Bu yüzden
karaya geçtiği anda oksijenin zararlı etkisinden kurtulması
mümkün değildir. Böyle bir sistemin oluşmasını beklemesi
gibi bir durum da söz konusu değildir. Karaya çıkan
bir su yosunu zaman içinde kaçınılmaz olarak kuruyarak
yok olacaktır.
Görüldüğü gibi bir su yosununun karaya geçme ve karada
yaşama gibi bir şansı yoktur. Karaya çıktığı ilk anda,
karada yaşayan bir bitki gibi, rahatça yaşayabilmesi
için kusursuz işleyen pek çok mekanizmaya sahip olması
gereklidir.
Sonuçta ortaya çıkan gerçek şudur: Bir su bitkisinin
ne kadar süre geçerse geçsin, şartlar ne olursa olsun
bir kara bitkisine dönüşmesi imkansızdır.
Özetle, canlıların tesadüfler sonucu ortaya çıktıklarını
öne süren evrim teorisi, gerçeklere aykırı bir hurafeden
ibarettir. Çünkü tüm canlıları Allah yaratmıştır.
Dediler ki: "Sen Yücesin, bize
öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten
Sen, herşeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın."
(Bakara Suresi, 32)
|