|
Yeni Bir Boyut
Çevresini akıl ve vicdan yoluyla izleyen kişi fark
eder ki, insan vücudundan galaksilere, hayvanlardan
atmosferin katmanlarına kadar bütün evren, son derece
hayranlık uyandırıcı ve şaşırtıcı sistemlerle doludur.
Bunun anlamı ise şudur: Evrendeki herşey, bilinçli olarak
yapılmış, yaratılmış şeylerdir.
Bu durumda tüm bu şeylerin kim tarafından yaratıldığı
sorusu, kuşkusuz olabilecek en önemli soru olarak karşımıza
çıkmaktadır. Açıktır ki, evrenin her noktasında kendini
belli eden "yaratılmışlık", evrenin kendisinin
bir ürünü olamaz. Daha açık ifade edersek, örneğin bir
böcek kendi kendisini var etmiş olamaz. Güneş sistemi
kendi kendisini yaratıp-düzenlemiş olamaz. Bitkiler,
insanlar, bakteriler, alyuvarlar, kelebekler kendi kendilerini
yaratmamışlardır ve halen yaşamalarını sağlayan sistemleri
de kontrolleri altında tutamazlar. Bu şeylerin "tesadüfen"
ya da "kendi kendine" oluşması gibi bir ihtimal
de söz konusu değildir. Böyle bir iddia ancak, mantıksal
tutarlılığı olmayan bir safsatadır.
Dolayısıyla şu sonuca varabiliriz: Gözümüzle gördüğümüz
herşey yaratılmıştır. Ancak gözümüzle gördüğümüz şeylerin
hiçbiri de "yaratıcı" olamazlar. O halde,
Yaratıcı, gözümüzle gördüğümüz herşeyden başka ve farklı
bir varlıktır. Kendisi görünmeyen, fakat var olan herşeyin
Kendisinin varlığını ve vasıflarını gösterdiği bir varlık.
Kuran'da, Allah'ın tek ilah olduğu şöyle bildirilir:
İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan
başka ilah yoktur. Herşeyin yaratıcısıdır, öyleyse O'na
kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir. Gözler
O'nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder. O,
latif olandır, haberdar olandır. (Enam Suresi, 102-103)
İşte Allah'ın varlığını tanımayanların saptığı nokta
da budur. Bu kişiler, Allah'ı gözleriyle görmedikleri
sürece O'nun varlığına iman etmemeye şartlandırmışlardır
kendilerini. Bu aslında oldukça eski bir hastalıktır;
Hz. Musa'ya "Ey Musa, biz
Allah'ı apaçık görünceye kadar sana inanmayız"
(Bakara Suresi, 55) diyen Yahudilerden bu yana
da bir hayli yaygındır. Bu hastalıklı düşünceyi benimseyenlerin
kapıldığı mantık ise şudur: Onlara göre, tüm evreni
kaplayan, sonsuza kadar uzanan bir madde yığını vardır
ve Allah bu madde yığınının hiçbir yerinde değildir.
İsterse binlerce ışık yılı uzağa gitsinler, Allah'la
karşılaşmayacaklardır. Bu nedenle bu kişiler Allah'ın
varlığını reddederler. Ancak bu durumda evrenin her
yerinde apaçık görünen "yaratılmışlık" özelliğini
örtbas etmek, evrenin ve canlıların yaratılmamış olduğunu
sözde ispat etmek durumunda kalırlar.
Allah'ı inkar edenlerin temel yanılgısı, aslında Allah'ın
varlığını inkar etmeyen, ancak çarpık bir Allah inancına
sahip olan pek çok kişi tarafından (ki bunlar toplumun
çoğunluğunu oluşturur) da paylaşılır. Bu kişiler her
yanda görünen "yaratılmışlık" örneklerini
reddetmezler, ancak Allah'ın "nerede" olduğuna
dair ilginç batıl inançları vardır. Çoğu Allah'ın "gökte"
olduğunu sanır. Bilinçaltlarındaki düşünceye göre, Allah
çok uzaklardaki bir gezegenin arkasında oturur ve çok
nadiren "dünya işlerine" karışır. Ya da hiç
karışmaz; evreni bir kere yaratmış ve bırakmıştır, insanlar
kendi kaderlerini kendileri çizerler...
Kuran'da anlatılan Firavun kıssası, tam olarak bu
bakış açısını anlatmaktadır. Ayette bildirildiğine göre
Firavun, "Musa'nın ilahının" yani Allah'ın
"gökte" olduğuna inanmıştır:
Firavun dedi ki: "Ey önde gelenler,
sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum. Ey
Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe
bir kule inşa et, belki Musa'nın ilahına çıkarım çünkü
gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum."
(Kasas Suresi, 38)
Firavun'un Allah'ı "gökte" sanmasına karşılık,
Hz. Musa'nın verdiği cevap ise kuşkusuz çok önemlidir:
Firavun dedi ki: "Alemlerin Rabbi
nedir?"
(Musa) Dedi ki: "Göklerin, yerin
ve bu ikisi arasında olan herşeyin Rabbidir. Eğer 'kesin
bilgiyle inanıyorsanız' (böyledir).'' (Şuara Suresi,
23-24)
Hz. Musa, Allah'ın "gökte" olduğunu (ve
dolayısıyla Mısır'ın da kendine ait olabileceğini) sanan
Firavun'a karşı, Allah'ın "göklerin, yerin ve ikisi
arasında bulunan herşeyin" yani tüm varlıkların
"Rabbi" (eğiticisi, kontrol edicisi, düzenleyicisi)
olduğunu söylemektedir. Yani Kuran'da da bildirildiği
gibi Allah her yerdedir ve herşeyi kontrol etmektedir.
Başka kimseler Kuran'ın Allah'ın "her yerde"
olduğuna dair söz konusu haberini duymuşlardır, fakat
bunun anlamını tam olarak çözemezler. Bilinçaltlarındaki
düşünce, Allah'ın radyo dalgaları ya da görünmez, hissedilmez
bir gaz gibi maddeleri çevrelediği şeklindedir.
Oysa bu düşünce ve baştan beri saydığımız, Allah'ın
"nerede" olduğunu bir türlü çözemeyen (belki
de bu yüzden O'nu inkar eden) düşünceler, ortak bir
yanlışa dayanmaktadırlar. Bu düşünceler, hiçbir temele
dayanmayan bir önyargıyı benimsemekte, ondan sonra da
Allah ile ilgili olarak zanlara kapılmaktadırlar.
Nedir bu önyargı?.. Bu önyargı maddenin varlığı ve
mahiyeti ile ilgilidir. Ve eğer bunu aşabilirsek, çok
büyük ve etkileyici bir gerçekle karşılaşırız.
İlerleyen sayfalarda Kuran'ın işaret ettiği büyük
gerçeği açıklamaya çalışacağız.
DIŞ DÜNYA
"Dış dünya" olarak tanımlanan şey, elin
hissettiği, gözün gördüğü, dilin tattığı, burunun kokladığı,
kulağın duyduğundan ibarettir. Kısaca, "dış dünya"
hakkındaki tüm bilgilerimizin kaynağı beş duyumuzdur.
Doğumumuzdan itibaren bu duyulara bağlı olduğumuz için
"dış dünya"nın, duyularımızın bize tanıttığından
farklı olabileceğini hiç düşünmemişizdir. Evrenin tıpkı
bizim algıladığımız gibi olduğuna öyle şartlanmışızdır
ki, bu konuyu tartışmayı bile gereksiz buluruz.
Oysa bugün birçok bilim dalında yapılan araştırmalar,
klasik evren ve madde anlayışını yıkarak, yeni bir boyut
diyebileceğimiz, son derece farklı bir anlayışı beraberinde
getirmiştir.
SİNİR UYARILARINDAN OLUŞAN DÜNYA
Beynimizde "dış dünya" olarak oluşan kavram
yalnızca sinir uyarılarının beyinde yarattığı bir etkidir.
Rengin kırmızılığı, tahtanın sertliği, dahası anneniz,
babanız, aileniz, sahibi olduğunuz bütün mallar, eviniz,
işiniz ve bu kitabın satırları yalnızca ve yalnızca
sinir uyarılarından ibarettir. Şimdi bu şaşırtıcı gerçeği
daha iyi anlayabilmek için bir konuya dikkat çekelim.
"Nasıl görüyoruz?" sorusuna verilecek cevap
genellikle "tabii ki gözümüzle görüyoruz"
olur. Ancak durum pek de öyle değildir. Şimdi görme
olayının nasıl gerçekleştiğine, bir objenin algılanabilmesi
için hangi aşamalardan geçildiğine kısaca bir göz atalım:
Bir cisimden gelerek göze giren ışık demetleri (fotonlar)
bir dizi işlemden sonra elektrik sinyaline dönüştürülür
ve beyne elektrik sinyali (sinir uyarısı) olarak ulaşır.
İşlemin buraya kadar olan bölümü hemen herkes tarafından
bilinir. Ama genelde dikkatlerden kaçan nokta şudur:
Işık ile beynin algıladığı şey aynı değildir. Yani görme
merkezine ışığın orijinali değil, elektriksel kopyası
ulaşır. Görüyorum derken, aslında zihnimizdeki elektrik
sinyallerini seyrederiz ve bildiğimiz tüm evreni birkaç
cm3 büyüklüğündeki görme merkezinin içinde algılarız.
Başka bir deyişle gören göz değil, beyindeki görme merkezidir.
Ve beyne giden şey ışığın kendisi değil, elektriksel
kopyasıdır. Zaten beyin ışığa yalıtkandır. Bu nedenle
ışığın kendisiyle muhatap olması mümkün değildir.
Duyma olayında da, ses dalgaları beyin tarafından
elektrik sinyaline çevrilir ve duyma merkezine yollanır.
Sinir sistemi, gözün çalışma sisteminde olduğu gibi,
ses dalgalarının elektriksel kopyasını çıkarır ve duyma
merkezine ses bu şekilde iletilir. Ayrıca ışık dalgalarında
olduğu gibi, ses dalgalarının da duyma merkezine ulaşması
mümkün değildir. Çünkü beyin ses dalgalarına karşı da
yalıtkandır.
"DIŞ DÜNYA" BEYNİMİZİN İÇİNDE
OLUŞUYOR
Anlaşıldığı gibi, bizim gördüğümüz, dokunduğumuz,
duyduğumuz sadece ve sadece sinir sistemimizin ürettiği
sinyallerdir. Dolayısıyla, örneğin meyva yiyen biri,
aslında meyvanın beynindeki görüntüsüyle muhatap olur,
aslıyla değil. Kişinin "işte meyva budur"
diye nitelendirdiği şey, meyvanın biçimi, tadı, kokusu
ve sertliğine ait elektriksel kopyanın beyinde hissedilmesinden
ibarettir.
Bu durumda algılarımızın bize tanıttığı "dış
dünya", beynimizdeki elektriksel kopyalar bütününden
ibarettir. Beynimiz hayatımız boyunca bu kopyaları değerlendirir.
İşte biz, beynimizde meydana gelen bu kopyalara maddenin
aslı diyerek yanılırız.
"DIŞ DÜNYA"NIN ASLINA ULAŞAMAYIZ
Sonuç olarak, algılarımızla maddenin kendisine ulaşamayız.
Bu yüzden de, zihnimizde "dış dünya"nın aslını
gördüğümüzden asla emin olamayız. Başka bir deyişle,
beyin, gelen uyarıları kendi sistemine göre başka bir
dile çevirip bir evren oluşturmaktadır. Doğduğumuz andan
itibaren yalnızca bu sisteme bağlı olduğumuz için de
beynin ne derece doğru görüntü verdiğini kıyaslama imkanı
yoktur. Bu durum, doğduğu andan itibaren odadan çıkmamış
birinin "dış dünya"yı bir ekran aracılığıyla
tanımasına benzer. Bu kişinin ekrandaki "dış dünya"
diye seyrettiği görüntülerin gerçek dünyayı ne kadar
doğru yansıttığını kıyas etmesi mümkün değildir.
Özetle "dış dünya" dediğimiz şeyi nasıl
algıladığımız, tümüyle bizim algılamamıza, yani beynimizin
kendine göre yaptığı yoruma bağlıdır. Gerçekte, evrende
ne gördüğümüz, tanımladığımız gibi ışık, ne işittiğimiz
gibi ses ve ne de algıladığımız gibi bir sıcaklık mevcuttur.
Yani, duyu organlarımız, dış çevre ile beyin arasında
bizi yanıltmakta ve beyinde, kapsamı sınırlı yorumlara
neden olmaktadır. Bu durumda ise gördüklerimizin "dış
dünya" ile doğrudan bir bağlantısının olduğunu
iddia edemeyiz.
Aynı şey diğer algılar için de geçerlidir. Örneğin
duyma algısı: "Dış dünya"daki ses dalgalarını
örneğin bir senfoniye çeviren aslında beynimizdir. Yani
müzik "dış dünya"da olan birşey değil, beynimizin
oluşturduğu bir algıdır. Aynı şekilde renk algısını
ele alalım; renkleri görürken aslında gözümüze ulaşan
sadece farklı dalga boylarıdır. Bu farklı dalga boylarını
renklere çeviren yine beynimizdir. Örneğin; elmayı kırmızı
görmemizin sebebi elmanın yansıttığı dalga boyunun beynimiz
tarafından kırmızıya dönüştürülmesidir. Yani aslında
ne elma kırmızı, ne gökyüzü mavi, ne de ağaçlar yeşildir.
Onlar, sadece biz öyle algıladığımız için öyledirler.
Diğer bir deyişle, varlıklara yüklediğimiz tüm nitelikler
dışarıda değil içimizdedir.
KAFATASIMIZIN İÇİNDE Mİ YAŞIYORUZ?
Sonuç olarak, bir cismi bize "var" dedirten,
o cisme ait görme, dokunma, duyma gibi algıların beynimizde
oluşmasıdır. Ancak bu algılar, cismin kendine ait özellikler
değil, beynimizin -daha doğrusu zihnimizin- o cisme
yüklediği özelliklerdir. Yani görme ve duyma gibi sıcaklık,
soğukluk, sertlik yumuşaklık, tat alma ya da acı gibi
tüm algılamalarımız "dış dünya"da olan şeyler
değil, zihnimizde olan, onun meydana getirdiği etkilerdir.
Dolayısıyla "dış dünya" bahsettiğimiz bu
algıların toplamından oluştuğuna ve bu algıları da zihin
ürettiğine göre, "dış dünya" dediğimiz şeyin
anladığımız manadaki mutlak varlığından emin olamayız.
Her nesne yalnız niteliklerinin bir toplamı olduğuna,
nitelikler de yalnız zihinde var olduğuna göre, madde
ve enerji, atomlar ve yıldızlardan meydana gelen tüm
nesnel evren ancak bilinçteki bir algı olarak vardır
ve insan duyuları ile biçimlenen, alışılmış simgelerden
oluşmuş bir yapıdadır. Yani tanıdığımız dünya, zihnimizin
içinde olan, onun çizdiği, seslendirdiği ve renklendirdiği,
kısacası zihnimizin meydana getirdiği bir dünyadır ve
bizim emin olabileceğimiz tek dünya da budur.
Özetle, hiçbir zaman dışına çıkamayacağımız, kafatasımızın
içinde olan bir dünyada yaşarız. Ve biz bu dünyayı,
gözümüzle gördüğümüz, kulağımızla duyduğumuz, elimizle
hissettiğimiz dünya zannederek yanılırız ve bu yanılgımızın
farkına dahi varmadan yaşantımızı devam ettiririz. Bu
bir yorum ya da bir felsefi yaklaşım değil, bilimin
açık bulgularının referans alınmasıyla ortaya çıkan
bir gerçektir.
"DIŞ DÜNYA " OLMAK ZORUNDA
MI?
Bilimsel gelişmeler, sadece "dış dünya"nın
niteliğini açıklamakla kalmamış, algılarımıza duyduğumuz
güveni yıkarak, birçok kişinin aklına bile getirmediği
bir soruyu da gündeme getirmiştir. Gerçekten bir "dış
dünya" var mı?..
Sizi "dış dünya"nın varlığına inandıran
şeyin ne olduğunu hiç düşündünüz mü? Genellikle bir
şeyi görüyor, duyuyor ya da ona dokunuyor olmamız o
nesnenin varlığına inanmamız için yeterli bir delildir.
Ancak bu, gerçekte bilimsel ve mantıksal dayanaktan
uzak, alışkanlıklar sonucu oluşan bir inançtır.
Burada anlatılmak istenen; bir insanın, bir nesneyi
görmek, duymak ya da dokunmak diye bilinen bir olayı,
o yerde böyle bir nesne bulunmadığı zaman da hissedebiliyor
olmasıdır. Bu gelişmenin sebep olduğu sonuç ise gerçekten
oldukça düşündürücüdür.
Yapay olarak oluşturulan uyarılar sonucunda, dışarıda
herhangi birşey yokken, beynimiz aslı kadar gerçek ve
canlı bir dünya oluşturabilir.
Örneğin her türlü elektriksel sinyalin kaydedilebildiği
çok gelişmiş bir kayıt cihazı düşünelim. Önce herhangi
bir mekana ait tüm verileri (vücut görüntüsü, sesler,
dış ortam vs.) elektrik sinyallerine dönüştürerek bu
cihaza aktaralım. İkinci olarak beyninizi vücudunuzdan
ayrı bir yerde yaşatabildiğimizi düşünelim. Son olarak
kayıt aletini sinir görevi görecek elektrotlarla beyne
bağlayalım ve önceden kaydedilmiş verileri beyne ulaştıralım.
Bu durumda, doğal olarak kendinizi suni olarak meydana
getirilen mekanın içinde yaşıyor hissedeceksiniz. Sadece
beyinden ibaret olduğunuzu anlamanız ise hiçbir zaman
mümkün olmayacak. Beynimizin kendi içinde bir dünya
oluşturması için gerekli olan, gerçek bir dünyanın var
olması değil, sadece (yapay ya da gerçek) uyarıların
olmasıdır.
RÜYANIN ÖĞRETTİKLERİ
Rüyanızda olaylar tamamen sizin kontrolünüz dışında
gelişir. Ne yeri, ne zamanı, ne de senaryoyu siz tayin
edersiniz. Uykunuzun bir yerlerinde kendinizi aniden
olayların içinde buluverirsiniz. Değişik mantık örgüleri,
anlaşılmaz doğa yasalarıyla karşı karşıya kalmanıza
rağmen bunlar size hiç de garip gelmez.
Sizin için gerçek, elle tutulan, gözle görülen şeylerdir.
Oysa rüyada da "elinizle tutar, gözünüzle görürsünüz"
ama gerçekte ne eliniz vardır, ne gözünüz, ne de görülüp-tutulacak
birşey. Açıkça aldanırsınız. Bir felsefecinin bu konudaki
açıklaması oldukça düşündürücüdür:
"Biz şimdi uyanık halde miyiz yoksa düş mü görüyoruz?
Bu kuşkusuz anlamlı bir sorudur. Aslında bu soruyu çoğu
kere düşümüzde de sorduğumuz olmuştur. Gene düşümüzde
soruya verdiğimiz yanıtın, uyanık olduğumuz yanıtının,
uyandıktan sonra yanlış olduğunu görmüşüzdür. Peki aynı
yanılgı şimdi de olamaz mı? Hayır diyemeyiz, çünkü pekala
bir gün düş gördüğümüz ortaya çıkabilir." (Hans
Reichenbach, Bilimsel Felsefenin Doğuşu, s. 179)
Benzer sorular tarih boyunca birçok düşünürün zihnini
meşgul etmiştir. Bunlardan biri de ünlü filozof Descartes'dir:
"Rüyalarımda şunu bunu yaptığımı, şuraya buraya
gittiğimi görürüm; uyanınca da hiçbir şey yapmamış,
hiçbir yere gitmemiş olduğumu, uslu uslu yatakta yattığımı
anlarım. Benim şu anda da rüya görmediğim, hatta bütün
hayatımın bir rüya olmadığı güvencesini bana kim verebilir?
İşte bütün bunlardan, içinde bulunduğum dünyanın gerçekliği
tümü ile şüpheli bir şey oluyor." (Macit Gökberk,
Felsefe Tarihi, s. 263)
Peki gerçek yaşamla rüyayı ayıran nedir? Gerçek yaşamın
sürekli olup, rüyanın kopuk kopuk olması ya da rüyada
farklı doğa kanunlarının bulunması mı? Bunlar temelde
önemli farklar değildir. Çünkü sonuçta her iki yaşantı
da beynin içinde oluşur.
Rüya sırasında gerçek olmayan bir dünyada rahatlıkla
yaşayabiliyorsak, neden aynı şey içinde bulunduğumuz
dünya için de geçerli olmasın. Rüyadan uyandığımızda
gerçek yaşantı dediğimiz daha uzun bir rüyaya başladığımızı
düşünmemize engel hiçbir mantıklı gerekçe yoktur.
Elde hiçbir delil olmamasına rağmen, bu konuda herhangi
bir şüphe duymamamızın nedeni, alışkanlıklarımız ve
önyargılarımızdan başka birşey değildir.
BEYİN DE BİR ALGI DEĞİL Mİ?
Buraya kadar anlaşıldığı gibi, yaşadığımız dünyanın
beyinde oluştuğuna kuşku yoktur. Ama asıl önemli soru
burada ortaya çıkmaktadır. Eğer tüm gördüklerimiz ve
yaşadıklarımız aynı rüya gibi maddesel bir gerçekliğe
dayanmayan görüntülerse, bu görüntüler nasıl oluşmaktadır?
Bu görüntülerin kaynağının beynin keşfedilmemiş bir
fonksiyonu olduğu söylenir kimi zaman. Buna göre rüya,
hafızanın, nasıl olduğu anlaşılamayan bir biçimde "ürettiği"
bir şeydir. Kısacası "beyinde bu görüntüleri gösteren
kim?" sorusuna, aslında hiçbir delil olmadığı halde
"beynin kendisi" cevabı verilmektedir.
Oysa, eğer "dış dünya"nın, -ki bu "dış
dünya"ya bedenimizi de dahil ediyoruz- bir görüntüler
bütünü olduğunu anlıyorsak beynimizi de bu "dış
dünya"dan ayrı değerlendiremeyiz. Beynimiz de bu
görüntüler bütününün bir parçasıdır.
Rüya ile ilgili bir örnek konuyu daha iyi açıklayabilir.
Rüyayı, şimdiye kadarki anlatımlara uygun olarak, beynimizin
içinde seyrettiğimizi düşünelim. Rüyada hayali bir bedenimiz
olacaktır. Hayali bir kolumuz, hayali bir gövdemiz,
hayali bir gözümüz ve hayali bir beynimiz. Rüya sırasında
bize "nerede görüyorsun?" gibi bir soru gelse,
vereceğimiz cevap "beynimde görüyorum" olacaktır.
Beynimizin nerede ve nasıl bir şey olduğu sorulsa, hayali
elimizle hayali kafatasımızı tutup "beynim bu kafatasının
içindeki bir kilodan biraz daha ağır bir et parçasıdır"
cevabı vereceğiz.
Ama ortada beyin falan yoktur; hayali bir kafatası
ve hayali bir beyin vardır. Görüntüyü gören, rüyadaki
hayali beyin değil, ondan daha "ötede" olan
bir varlıktır.
Rüyadaki ortamla gerçek hayat dediğimiz ortam arasında
herhangi bir fiziksel fark yoktur. Öyleyse, bize gerçek
hayat dediğimiz ortamda, "nerede görüyorsun?"
sorusu sorulduğunda da üstteki örnekteki gibi "kafatasımızın
içindeki et parçasında" cevabını vermenin fazla
bir anlamı yoktur. Beyni analiz ettiğimizde karşımıza,
diğer canlı organizmalarda da bulunan protein ve yağ
molekülleri gibi moleküllerden daha farklı bir malzeme
çıkmaz. Yani beyin dediğimiz et parçasında, görüntüleri
meydana getirecek, bilinci oluşturacak, kısacası "ben"
dediğimiz şeyi yaratabilecek birşey yoktur. Gören, beyinin
daha "gerisinde"dir, ondan daha farklı bir
varlıktır.
Bu "varlık", gören, hisseden, düşünebilen,
sevebilen, korkabilen, akıl ve bilinç sahibi, kendisine
"ben buyum" diye bir benlik veren varlıktır.
Bu varlık "canlı"dır, ne madde ne de görüntü
değildir.
Hisseden, gören, düşünen "ben" dediğimiz
şeyi vücudun dışında aramamız gerekir. İşte din bu "ben"i
ruh olarak ifade eder.
SONUÇ OLARAK
Şimdiye kadar anlatılanlar, çok büyük bazı gerçeklerin
anlaşılmasını sağlamaktadır. Evrenin gerçek mahiyetini,
Allah'ı ve insanı maddeci zihniyetin doğurduğu kalıplarla
değerlendirme yanlışına son vermektedir.
Söz konusu zihniyet, maddenin mutlak gerçek olduğu
inancı üzerine kuruludur. Maddenin mutlak bir gerçek
değil de, bir görüntü ve algılar bütünü olduğunu inceledik.
Bu durumda mutlak gerçek, söz konusu görüntüleri yaratandan
başkası olamaz. Görüntü ve algıdan ibaret olan maddenin
herhangi bir hacmi yoktur, dolayısıyla mekan kavramı
da anlamını yitirmektedir.
Bu durumda, "Allah nerede?" şeklindeki klasik
sorunun cevabı da açıkça belli olur. Girişte de belirttiğimiz
gibi, "cahiliye" toplumu Allah'ın kadrini
hakkıyla takdir edemediğinden O'nu göklerde bir yerlerde
bulunan ve dünya işlerine pek karışmayan bir varlık
olarak tahayyül eder.
Bu mantığın temeli, evrenin bir maddeler bütünü olduğu,
Allah'ın da bu maddelerin "dışında", uzak
bir yerlerde bulunduğu şeklindedir. Hıristiyanlıktaki
ve diğer bazı dinlerdeki Allah inancı da bu yöndedir.
Müslüman olduğunu öne süren "cahiliye" toplumlarında
da...
Oysa, şimdiye dek incelediğimiz gibi, madde bir algıdan
ibarettir. Böyle olunca da, Allah'ın madde topluluğunun
"dışında" olması gibi bir şey söz konusu olamaz.
Allah ancak "her yerde"dir ve herşeyi kaplamaktadır.
Hiçbir şey O'nun dışında olamaz, hiçbir şey O'ndan bağımsız
kalamaz.
Allah'ı tanıtan Kuran ayetleri de aynı sıfatları bildirirler:
Göklerde ve yerde Allah O'dur... (En'am
Suresi, 3)
... Muhakkak Rabbin insanları çepeçevre
kuşatmıştır... (İsra Suresi, 60)
Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah'ındır.
Allah, herşeyi kuşatandır. (Nisa Suresi, 126)
... Dikkatli olun; gerçekten O herşeyi
sarıp kuşatandır. (Fussilet Suresi, 54)
Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır.
Şüphesiz Allah kuşatandır, bilendir. (Bakara Suresi,
115)
Biz ona şah damarından daha yakınız.
(Kaf Suresi, 16)
Tarih boyunca Kuran'dan yola çıkan İslam büyükleri
de, bu büyük gerçeğin farkına varmışlar, evrenin sanıldığının
aksine maddesel bir gerçekliği olmadığını görmüşlerdi.
Allah'ın yarattığı varlıkların gerçek mahiyetleriyle
ilgili çok açık ifadelerde bulunmuşlardı. Örneğin 16.
yüzyılda yaşamış olan ve İslam tarihinin en önde gelen
isimlerinden olan İmam Rabbani konu hakkında şunları
söylemiştir:
"(Allah,) sıfatlarından (Adl, Rezzak, Aziz, Rahman
vb.) her birine bir ortaya çıkış yeri belirledi ve bunlarda
kendi özelliklerini yansıttı. Bu sıfatlarını yansıtmak
için kullandığı varlıkların vücudunu ise yokluktan başka
birşey yapmadı. Süphan Hak, üstün gücüyle yokluk aleminde
sıfatlarından her biri için bir ortaya çıkış yeri belirledi
ve bunları his ve vehim (kuruntu, zan) derecesinde yarattı.
Üstelik dilediği zaman ve dilediği şekilde.
Alemin varlığı his ve vehim derecesinde olup harici
derecede değildir. Bu durumda his ve vehim derecesinde
yoklukta bir sabitlik ortaya çıkar ve yüce Allah'ın
yaratmasıyla bir sağlamlık ve kuvvet kazanır. Böylece
bu derecede, diri, bilen, güç yetiren, isteyen, gören,
duyan ve konuşan olur. Ama yansıma ve gölge yoluyla,
dış dünyada onun ne bir namı bulunur ne de bir nişanı.
Dışarıda dahi Vacip Zat (Allah)'ın zat ve sıfatlarından
başka birşey yoktur.
Bunlar yüce vücudun zahirindeki aynada belirmişlerdir.
Bunlardan başka birşey de dışarıda yoktur. Böylece onlar
dışarıda bir görünüme sahip olmuştur. Dışarıda var gibi
görünmüşlerdir. Gerçek manada ise dışarıda yüce zattan
başkası yoktur." (Mektubat-ı Rabbani, s. 517-519)
Sonuçta "dış dünya" (buna kendi bedenimiz
de dahil) Allah'ın ruhumuza gösterdiği bir hisler bütünüdür,
görüntüden, bir düşünceden ibarettir. Bildiğimiz manada
yer kaplaması ya da tek başına müstakil bir varlığının
olması mümkün değildir. Evren insanın içindedir ve insanı
çepeçevre kuşatan madde değil, Allah'tır. Allah bu gerçeği
"Biz ona şah damarından yakınız" (Kaf Suresi,
16) ayetiyle Kuran'da ifade etmiştir. Başka bir deyişle
evren ve insan somut varlık, Allah soyut varlık değil;
aksine Allah tek mutlak varlık, insan ve evren soyut
varlıktır.
Allah, gerçekten kendisinden başka
ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri
de O'ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler.
Aziz ve Hakim olan O'ndan başka ilah yoktur. (Al-i İmran
Suresi, 18)
SÜREKLİ YARATILIŞ GERÇEĞİ
Kuran'daki birçok ayet Allah'ın sürekli olarak yaratma
fiilini gerçekleştirdiğinden bahsetmektedir. Örneğin:
Kendileri yaratılıp dururken, hiçbir
şeyi yaratamayan şeyleri mi ortak koşuyorlar? (A'raf
Suresi, 191)
Allah'tan başka yakardıkları, hiçbir
şeyi yaratamazlar, üstelik onlar yaratılıp durmaktadırlar.
(Nahl Suresi, 20)
Ya da halkı sürekli yaratmakta olan...
(Neml Suresi, 64)
Yukarıda yer verdiğimiz bu ayetler her kare görüntüyü
Allah'ın yarattığının delillerindendir. Evrenin varlığını
devam ettirmesi, her an yaratıcısının onu yaratmaya
devam etmesine bağlıdır. Televizyon ekranındaki görüntülerin
devam etmesi için yayının her an devam etmesi gerektiği
gibi...
Görüntüyü Allah yarattığı için, tüm fiilleri de yaratmak
Allah'a aittir. Yani yürümemiz, koşmamız ya da herhangi
başka birşeyi yapmamız, "kare kare" Allah'ın
bu fiillere ait görüntüleri ve bunlara ait algıları
yaratmasıyla mümkündür. Kuran'da bu konuya şöyle dikkat
çekilir:
Onları siz öldürmediniz fakat Allah
öldürdü. Attığın zaman sen atmadın ama Allah attı. Müminleri
kendinden güzel bir imtihanla imtihan etmesi için...
(Enfal Suresi, 17)
Oysa sizi de yapmakta olduklarınızı
da Allah yaratmıştır. (Saffat Suresi, 96)
... Hayır emrin tümü Allah'ındır...
(Ra'd Suresi, 31)
Sonuçta hiç kimse Allah'tan bağımsız hareket edemez
ve her olay ancak Allah'ın isteği ve kontrolüyle gerçekleşir.
KONUNUN ÖNEMİ
Açıklamaya çalıştığımız bu konu, insanın dinle ilgili
anlamakta, yerine oturtmakta güçlük çektiği kavramları
çözmesini sağlayan bir anahtardır. Örneğin ölüm ve yeniden
diriliş gibi aklın ulaşamayacağı zannedilen konuların,
aslında insanın hayatı boyunca karşı karşıya olduğu
gerçeklerden uzak olmayan olaylar olduğu anlaşılır.
Allah her gün, her an insan için tüm dünyayı yeniden
yaratır. Tüm güzellikleri insan ruhuna gösterir. Gün
boyu yarattığı bu güzellikleri gece de rüyada yaratır.
Ahirete geçişin de uyuyup uyanmaktan bir farkı yoktur.
Dünya görüntüsü değişir ve insan yeni bir beden görüntüsüyle
ahiret hayatına başlar. Sadece rüyadan uyanmak gibi
algılanan görüntüler değişir. Başka bir deyişle dünya
ile ahiret arasındaki fark sadece gözümüzün üzerindeki
bir film perdesi gibidir. Ölüm bu ince perdenin kalkmasından
ibarettir.
|