KİTAPLAR  |  FİLMLER  |  SES KASETLERİ  |  MAKALELER  |  ANA SAYFA.

ARAMA


Gerçeği Düşündünüz mü?

İnsan bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı
görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir.
Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki:
"Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?"
De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek.
O, her yaratmayı bilir.".
(Yasin Suresi, 77-79)



Yeni Bir Boyut

Çevresini akıl ve vicdan yoluyla izleyen kişi fark eder ki, insan vücudundan galaksilere, hayvanlardan atmosferin katmanlarına kadar bütün evren, son derece hayranlık uyandırıcı ve şaşırtıcı sistemlerle doludur. Bunun anlamı ise şudur: Evrendeki herşey, bilinçli olarak yapılmış, yaratılmış şeylerdir.

Bu durumda tüm bu şeylerin kim tarafından yaratıldığı sorusu, kuşkusuz olabilecek en önemli soru olarak karşımıza çıkmaktadır. Açıktır ki, evrenin her noktasında kendini belli eden "yaratılmışlık", evrenin kendisinin bir ürünü olamaz. Daha açık ifade edersek, örneğin bir böcek kendi kendisini var etmiş olamaz. Güneş sistemi kendi kendisini yaratıp-düzenlemiş olamaz. Bitkiler, insanlar, bakteriler, alyuvarlar, kelebekler kendi kendilerini yaratmamışlardır ve halen yaşamalarını sağlayan sistemleri de kontrolleri altında tutamazlar. Bu şeylerin "tesadüfen" ya da "kendi kendine" oluşması gibi bir ihtimal de söz konusu değildir. Böyle bir iddia ancak, mantıksal tutarlılığı olmayan bir safsatadır.

Dolayısıyla şu sonuca varabiliriz: Gözümüzle gördüğümüz herşey yaratılmıştır. Ancak gözümüzle gördüğümüz şeylerin hiçbiri de "yaratıcı" olamazlar. O halde, Yaratıcı, gözümüzle gördüğümüz herşeyden başka ve farklı bir varlıktır. Kendisi görünmeyen, fakat var olan herşeyin Kendisinin varlığını ve vasıflarını gösterdiği bir varlık.

Kuran'da, Allah'ın tek ilah olduğu şöyle bildirilir:

İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka ilah yoktur. Herşeyin yaratıcısıdır, öyleyse O'na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir. Gözler O'nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder. O, latif olandır, haberdar olandır. (Enam Suresi, 102-103)

İşte Allah'ın varlığını tanımayanların saptığı nokta da budur. Bu kişiler, Allah'ı gözleriyle görmedikleri sürece O'nun varlığına iman etmemeye şartlandırmışlardır kendilerini. Bu aslında oldukça eski bir hastalıktır; Hz. Musa'ya "Ey Musa, biz Allah'ı apaçık görünceye kadar sana inanmayız" (Bakara Suresi, 55) diyen Yahudilerden bu yana da bir hayli yaygındır. Bu hastalıklı düşünceyi benimseyenlerin kapıldığı mantık ise şudur: Onlara göre, tüm evreni kaplayan, sonsuza kadar uzanan bir madde yığını vardır ve Allah bu madde yığınının hiçbir yerinde değildir. İsterse binlerce ışık yılı uzağa gitsinler, Allah'la karşılaşmayacaklardır. Bu nedenle bu kişiler Allah'ın varlığını reddederler. Ancak bu durumda evrenin her yerinde apaçık görünen "yaratılmışlık" özelliğini örtbas etmek, evrenin ve canlıların yaratılmamış olduğunu sözde ispat etmek durumunda kalırlar.

Allah'ı inkar edenlerin temel yanılgısı, aslında Allah'ın varlığını inkar etmeyen, ancak çarpık bir Allah inancına sahip olan pek çok kişi tarafından (ki bunlar toplumun çoğunluğunu oluşturur) da paylaşılır. Bu kişiler her yanda görünen "yaratılmışlık" örneklerini reddetmezler, ancak Allah'ın "nerede" olduğuna dair ilginç batıl inançları vardır. Çoğu Allah'ın "gökte" olduğunu sanır. Bilinçaltlarındaki düşünceye göre, Allah çok uzaklardaki bir gezegenin arkasında oturur ve çok nadiren "dünya işlerine" karışır. Ya da hiç karışmaz; evreni bir kere yaratmış ve bırakmıştır, insanlar kendi kaderlerini kendileri çizerler...

Kuran'da anlatılan Firavun kıssası, tam olarak bu bakış açısını anlatmaktadır. Ayette bildirildiğine göre Firavun, "Musa'nın ilahının" yani Allah'ın "gökte" olduğuna inanmıştır:

Firavun dedi ki: "Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa'nın ilahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum." (Kasas Suresi, 38)

Firavun'un Allah'ı "gökte" sanmasına karşılık, Hz. Musa'nın verdiği cevap ise kuşkusuz çok önemlidir:

Firavun dedi ki: "Alemlerin Rabbi nedir?"

(Musa) Dedi ki: "Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında olan herşeyin Rabbidir. Eğer 'kesin bilgiyle inanıyorsanız' (böyledir).'' (Şuara Suresi, 23-24)

Hz. Musa, Allah'ın "gökte" olduğunu (ve dolayısıyla Mısır'ın da kendine ait olabileceğini) sanan Firavun'a karşı, Allah'ın "göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan herşeyin" yani tüm varlıkların "Rabbi" (eğiticisi, kontrol edicisi, düzenleyicisi) olduğunu söylemektedir. Yani Kuran'da da bildirildiği gibi Allah her yerdedir ve herşeyi kontrol etmektedir.

Başka kimseler Kuran'ın Allah'ın "her yerde" olduğuna dair söz konusu haberini duymuşlardır, fakat bunun anlamını tam olarak çözemezler. Bilinçaltlarındaki düşünce, Allah'ın radyo dalgaları ya da görünmez, hissedilmez bir gaz gibi maddeleri çevrelediği şeklindedir.

Oysa bu düşünce ve baştan beri saydığımız, Allah'ın "nerede" olduğunu bir türlü çözemeyen (belki de bu yüzden O'nu inkar eden) düşünceler, ortak bir yanlışa dayanmaktadırlar. Bu düşünceler, hiçbir temele dayanmayan bir önyargıyı benimsemekte, ondan sonra da  Allah ile ilgili olarak zanlara kapılmaktadırlar.

Nedir bu önyargı?.. Bu önyargı maddenin varlığı ve mahiyeti ile ilgilidir. Ve eğer bunu aşabilirsek, çok büyük ve etkileyici bir gerçekle karşılaşırız.

İlerleyen sayfalarda Kuran'ın işaret ettiği büyük gerçeği açıklamaya çalışacağız.

DIŞ DÜNYA

"Dış dünya" olarak tanımlanan şey, elin hissettiği, gözün gördüğü, dilin tattığı, burunun kokladığı, kulağın duyduğundan ibarettir. Kısaca, "dış dünya" hakkındaki tüm bilgilerimizin kaynağı beş duyumuzdur. Doğumumuzdan itibaren bu duyulara bağlı olduğumuz için "dış dünya"nın, duyularımızın bize tanıttığından farklı olabileceğini hiç düşünmemişizdir. Evrenin tıpkı bizim algıladığımız gibi olduğuna öyle şartlanmışızdır ki, bu konuyu tartışmayı bile gereksiz buluruz.

Oysa bugün birçok bilim dalında yapılan araştırmalar, klasik evren ve madde anlayışını yıkarak, yeni bir boyut diyebileceğimiz, son derece farklı bir anlayışı beraberinde getirmiştir.

SİNİR UYARILARINDAN OLUŞAN DÜNYA

Beynimizde "dış dünya" olarak oluşan kavram yalnızca sinir uyarılarının beyinde yarattığı bir etkidir. Rengin kırmızılığı, tahtanın sertliği, dahası anneniz, babanız, aileniz, sahibi olduğunuz bütün mallar, eviniz, işiniz ve bu kitabın satırları yalnızca ve yalnızca sinir uyarılarından ibarettir. Şimdi bu şaşırtıcı gerçeği daha iyi anlayabilmek için bir konuya dikkat çekelim.

"Nasıl görüyoruz?" sorusuna verilecek cevap genellikle "tabii ki gözümüzle görüyoruz" olur. Ancak durum pek de öyle değildir. Şimdi görme olayının nasıl gerçekleştiğine, bir objenin algılanabilmesi için hangi aşamalardan geçildiğine kısaca bir göz atalım:

Bir cisimden gelerek göze giren ışık demetleri (fotonlar) bir dizi işlemden sonra elektrik sinyaline dönüştürülür ve beyne elektrik sinyali (sinir uyarısı) olarak ulaşır. İşlemin buraya kadar olan bölümü hemen herkes tarafından bilinir. Ama genelde dikkatlerden kaçan nokta şudur: Işık ile beynin algıladığı şey aynı değildir. Yani görme merkezine ışığın orijinali değil, elektriksel kopyası ulaşır. Görüyorum derken, aslında zihnimizdeki elektrik sinyallerini seyrederiz ve bildiğimiz tüm evreni birkaç cm3 büyüklüğündeki görme merkezinin içinde algılarız. Başka bir deyişle gören göz değil, beyindeki görme merkezidir. Ve beyne giden şey ışığın kendisi değil, elektriksel kopyasıdır. Zaten beyin ışığa yalıtkandır. Bu nedenle ışığın kendisiyle muhatap olması mümkün değildir.

Duyma olayında da, ses dalgaları beyin tarafından elektrik sinyaline çevrilir ve duyma merkezine yollanır. Sinir sistemi, gözün çalışma sisteminde olduğu gibi, ses dalgalarının elektriksel kopyasını çıkarır ve duyma merkezine ses bu şekilde iletilir. Ayrıca ışık dalgalarında olduğu gibi, ses dalgalarının da duyma merkezine ulaşması mümkün değildir. Çünkü beyin ses dalgalarına karşı da yalıtkandır.

"DIŞ DÜNYA" BEYNİMİZİN İÇİNDE OLUŞUYOR

Anlaşıldığı gibi, bizim gördüğümüz, dokunduğumuz, duyduğumuz sadece ve sadece sinir sistemimizin ürettiği sinyallerdir. Dolayısıyla, örneğin meyva yiyen biri, aslında meyvanın beynindeki görüntüsüyle muhatap olur, aslıyla değil. Kişinin "işte meyva budur" diye nitelendirdiği şey, meyvanın biçimi, tadı, kokusu ve sertliğine ait elektriksel kopyanın beyinde hissedilmesinden ibarettir.

Bu durumda algılarımızın bize tanıttığı "dış dünya", beynimizdeki elektriksel kopyalar bütününden ibarettir. Beynimiz hayatımız boyunca bu kopyaları değerlendirir. İşte biz, beynimizde meydana gelen bu kopyalara maddenin aslı diyerek yanılırız.

"DIŞ DÜNYA"NIN ASLINA ULAŞAMAYIZ

Sonuç olarak, algılarımızla maddenin kendisine ulaşamayız. Bu yüzden de, zihnimizde "dış dünya"nın aslını gördüğümüzden asla emin olamayız. Başka bir deyişle, beyin, gelen uyarıları kendi sistemine göre başka bir dile çevirip bir evren oluşturmaktadır. Doğduğumuz andan itibaren yalnızca bu sisteme bağlı olduğumuz için de beynin ne derece doğru görüntü verdiğini kıyaslama imkanı yoktur. Bu durum, doğduğu andan itibaren odadan çıkmamış birinin "dış dünya"yı bir ekran aracılığıyla tanımasına benzer. Bu kişinin ekrandaki "dış dünya" diye seyrettiği görüntülerin gerçek dünyayı ne kadar doğru yansıttığını kıyas etmesi mümkün değildir.

Özetle "dış dünya" dediğimiz şeyi nasıl algıladığımız, tümüyle bizim algılamamıza, yani beynimizin kendine göre yaptığı yoruma bağlıdır. Gerçekte, evrende ne gördüğümüz, tanımladığımız gibi ışık, ne işittiğimiz gibi ses ve ne de algıladığımız gibi bir sıcaklık mevcuttur. Yani, duyu organlarımız, dış çevre ile beyin arasında bizi yanıltmakta ve beyinde, kapsamı sınırlı yorumlara neden olmaktadır. Bu durumda ise gördüklerimizin "dış dünya" ile doğrudan bir bağlantısının olduğunu iddia edemeyiz.

Aynı şey diğer algılar için de geçerlidir. Örneğin duyma algısı: "Dış dünya"daki ses dalgalarını örneğin bir senfoniye çeviren aslında beynimizdir. Yani müzik "dış dünya"da olan birşey değil, beynimizin oluşturduğu bir algıdır. Aynı şekilde renk algısını ele alalım; renkleri görürken aslında gözümüze ulaşan sadece farklı dalga boylarıdır. Bu farklı dalga boylarını renklere çeviren yine beynimizdir. Örneğin; elmayı kırmızı görmemizin sebebi elmanın yansıttığı dalga boyunun beynimiz tarafından kırmızıya dönüştürülmesidir. Yani aslında ne elma kırmızı, ne gökyüzü mavi, ne de ağaçlar yeşildir. Onlar, sadece biz öyle algıladığımız için öyledirler. Diğer bir deyişle, varlıklara yüklediğimiz tüm nitelikler dışarıda değil içimizdedir.

KAFATASIMIZIN İÇİNDE Mİ YAŞIYORUZ?

Sonuç olarak, bir cismi bize "var" dedirten, o cisme ait görme, dokunma, duyma gibi algıların beynimizde oluşmasıdır. Ancak bu algılar, cismin kendine ait özellikler değil, beynimizin -daha doğrusu zihnimizin- o cisme yüklediği özelliklerdir. Yani görme ve duyma gibi sıcaklık, soğukluk, sertlik yumuşaklık, tat alma ya da acı gibi tüm algılamalarımız "dış dünya"da olan şeyler değil, zihnimizde olan, onun meydana getirdiği etkilerdir.

Dolayısıyla "dış dünya" bahsettiğimiz bu algıların toplamından oluştuğuna ve bu algıları da zihin ürettiğine göre, "dış dünya" dediğimiz şeyin anladığımız manadaki mutlak varlığından emin olamayız.

Her nesne yalnız niteliklerinin bir toplamı olduğuna, nitelikler de yalnız zihinde var olduğuna göre, madde ve enerji, atomlar ve yıldızlardan meydana gelen tüm nesnel evren ancak bilinçteki bir algı olarak vardır ve insan duyuları ile biçimlenen, alışılmış simgelerden oluşmuş bir yapıdadır. Yani tanıdığımız dünya, zihnimizin içinde olan, onun çizdiği, seslendirdiği ve renklendirdiği, kısacası zihnimizin meydana getirdiği bir dünyadır ve bizim emin olabileceğimiz tek dünya da budur.

Özetle, hiçbir zaman dışına çıkamayacağımız, kafatasımızın içinde olan bir dünyada yaşarız. Ve biz bu dünyayı, gözümüzle gördüğümüz, kulağımızla duyduğumuz, elimizle hissettiğimiz dünya zannederek yanılırız ve bu yanılgımızın farkına dahi varmadan yaşantımızı devam ettiririz. Bu bir yorum ya da bir felsefi yaklaşım değil, bilimin açık bulgularının referans alınmasıyla ortaya çıkan bir gerçektir.

"DIŞ DÜNYA " OLMAK ZORUNDA MI?

Bilimsel gelişmeler, sadece "dış dünya"nın niteliğini açıklamakla kalmamış, algılarımıza duyduğumuz güveni yıkarak, birçok kişinin aklına bile getirmediği bir soruyu da gündeme getirmiştir. Gerçekten bir "dış dünya" var mı?..

Sizi "dış dünya"nın varlığına inandıran şeyin ne olduğunu hiç düşündünüz mü? Genellikle bir şeyi görüyor, duyuyor ya da ona dokunuyor olmamız o nesnenin varlığına inanmamız için yeterli bir delildir. Ancak bu, gerçekte bilimsel ve mantıksal dayanaktan uzak, alışkanlıklar sonucu oluşan bir inançtır.

Burada anlatılmak istenen; bir insanın, bir nesneyi görmek, duymak ya da dokunmak diye bilinen bir olayı, o yerde böyle bir nesne bulunmadığı zaman da hissedebiliyor olmasıdır. Bu gelişmenin sebep olduğu sonuç ise gerçekten oldukça düşündürücüdür.

Yapay olarak oluşturulan uyarılar sonucunda, dışarıda herhangi birşey yokken, beynimiz aslı kadar gerçek ve canlı bir dünya oluşturabilir.

Örneğin her türlü elektriksel sinyalin kaydedilebildiği çok gelişmiş bir kayıt cihazı düşünelim. Önce herhangi bir mekana ait tüm verileri (vücut görüntüsü, sesler, dış ortam vs.) elektrik sinyallerine dönüştürerek bu cihaza aktaralım. İkinci olarak beyninizi vücudunuzdan ayrı bir yerde yaşatabildiğimizi düşünelim. Son olarak kayıt aletini sinir görevi görecek elektrotlarla beyne bağlayalım ve önceden kaydedilmiş verileri beyne ulaştıralım. Bu durumda, doğal olarak kendinizi suni olarak meydana getirilen mekanın içinde yaşıyor hissedeceksiniz. Sadece beyinden ibaret olduğunuzu anlamanız ise hiçbir zaman mümkün olmayacak. Beynimizin kendi içinde bir dünya oluşturması için gerekli olan, gerçek bir dünyanın var olması değil, sadece (yapay ya da gerçek) uyarıların olmasıdır.

RÜYANIN ÖĞRETTİKLERİ

Rüyanızda olaylar tamamen sizin kontrolünüz dışında gelişir. Ne yeri, ne zamanı, ne de senaryoyu siz tayin edersiniz. Uykunuzun bir yerlerinde kendinizi aniden olayların içinde buluverirsiniz. Değişik mantık örgüleri, anlaşılmaz doğa yasalarıyla karşı karşıya kalmanıza rağmen bunlar size hiç de garip gelmez.

Sizin için gerçek, elle tutulan, gözle görülen şeylerdir. Oysa rüyada da "elinizle tutar, gözünüzle görürsünüz" ama gerçekte ne eliniz vardır, ne gözünüz, ne de görülüp-tutulacak birşey. Açıkça aldanırsınız. Bir felsefecinin bu konudaki açıklaması oldukça düşündürücüdür:

"Biz şimdi uyanık halde miyiz yoksa düş mü görüyoruz? Bu kuşkusuz anlamlı bir sorudur. Aslında bu soruyu çoğu kere düşümüzde de sorduğumuz olmuştur. Gene düşümüzde soruya verdiğimiz yanıtın, uyanık olduğumuz yanıtının, uyandıktan sonra yanlış olduğunu görmüşüzdür. Peki aynı yanılgı şimdi de olamaz mı? Hayır diyemeyiz, çünkü pekala bir gün düş gördüğümüz ortaya çıkabilir." (Hans Reichenbach, Bilimsel Felsefenin Doğuşu, s. 179)

Benzer sorular tarih boyunca birçok düşünürün zihnini meşgul etmiştir. Bunlardan biri de ünlü filozof Descartes'dir:

"Rüyalarımda şunu bunu yaptığımı, şuraya buraya gittiğimi görürüm; uyanınca da hiçbir şey yapmamış, hiçbir yere gitmemiş olduğumu, uslu uslu yatakta yattığımı anlarım. Benim şu anda da rüya görmediğim, hatta bütün hayatımın bir rüya olmadığı güvencesini bana kim verebilir? İşte bütün bunlardan, içinde bulunduğum dünyanın gerçekliği tümü ile şüpheli bir şey oluyor." (Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, s. 263)

Peki gerçek yaşamla rüyayı ayıran nedir? Gerçek yaşamın sürekli olup, rüyanın kopuk kopuk olması ya da rüyada farklı doğa kanunlarının bulunması mı? Bunlar temelde önemli farklar değildir. Çünkü sonuçta her iki yaşantı da beynin içinde oluşur.

Rüya sırasında gerçek olmayan bir dünyada rahatlıkla yaşayabiliyorsak, neden aynı şey içinde bulunduğumuz dünya için de geçerli olmasın. Rüyadan uyandığımızda gerçek yaşantı dediğimiz daha uzun bir rüyaya başladığımızı düşünmemize engel hiçbir mantıklı gerekçe yoktur.

Elde hiçbir delil olmamasına rağmen, bu konuda herhangi bir şüphe duymamamızın nedeni, alışkanlıklarımız ve önyargılarımızdan başka birşey değildir.

BEYİN DE BİR ALGI DEĞİL Mİ?

Buraya kadar anlaşıldığı gibi, yaşadığımız dünyanın beyinde oluştuğuna kuşku yoktur. Ama asıl önemli soru burada ortaya çıkmaktadır. Eğer tüm gördüklerimiz ve yaşadıklarımız aynı rüya gibi maddesel bir gerçekliğe dayanmayan görüntülerse, bu görüntüler nasıl oluşmaktadır?

Bu görüntülerin kaynağının beynin keşfedilmemiş bir fonksiyonu olduğu söylenir kimi zaman. Buna göre rüya, hafızanın, nasıl olduğu anlaşılamayan bir biçimde "ürettiği" bir şeydir. Kısacası "beyinde bu görüntüleri gösteren kim?" sorusuna, aslında hiçbir delil olmadığı halde "beynin kendisi" cevabı verilmektedir.

Oysa, eğer "dış dünya"nın, -ki bu "dış dünya"ya bedenimizi de dahil ediyoruz- bir görüntüler bütünü olduğunu anlıyorsak beynimizi de bu "dış dünya"dan ayrı değerlendiremeyiz. Beynimiz de bu görüntüler bütününün bir parçasıdır.

Rüya ile ilgili bir örnek konuyu daha iyi açıklayabilir. Rüyayı, şimdiye kadarki anlatımlara uygun olarak, beynimizin içinde seyrettiğimizi düşünelim. Rüyada hayali bir bedenimiz olacaktır. Hayali bir kolumuz, hayali bir gövdemiz, hayali bir gözümüz ve hayali bir beynimiz. Rüya sırasında bize "nerede görüyorsun?" gibi bir soru gelse, vereceğimiz cevap "beynimde görüyorum" olacaktır. Beynimizin nerede ve nasıl bir şey olduğu sorulsa, hayali elimizle hayali kafatasımızı tutup "beynim bu kafatasının içindeki bir kilodan biraz daha ağır bir et parçasıdır" cevabı vereceğiz.

Ama ortada beyin falan yoktur; hayali bir kafatası ve hayali bir beyin vardır. Görüntüyü gören, rüyadaki hayali beyin değil, ondan daha "ötede" olan bir varlıktır.

Rüyadaki ortamla gerçek hayat dediğimiz ortam arasında herhangi bir fiziksel fark yoktur. Öyleyse, bize gerçek hayat dediğimiz ortamda, "nerede görüyorsun?" sorusu sorulduğunda da üstteki örnekteki gibi "kafatasımızın içindeki et parçasında" cevabını vermenin fazla bir anlamı yoktur. Beyni analiz ettiğimizde karşımıza, diğer canlı organizmalarda da bulunan protein ve yağ molekülleri gibi moleküllerden daha farklı bir malzeme çıkmaz. Yani beyin dediğimiz et parçasında, görüntüleri meydana getirecek, bilinci oluşturacak, kısacası "ben" dediğimiz şeyi yaratabilecek birşey yoktur. Gören, beyinin daha "gerisinde"dir, ondan daha farklı bir varlıktır.

Bu "varlık", gören, hisseden, düşünebilen, sevebilen, korkabilen, akıl ve bilinç sahibi, kendisine "ben buyum" diye bir benlik veren varlıktır. Bu varlık "canlı"dır, ne madde ne de görüntü değildir.

Hisseden, gören, düşünen "ben" dediğimiz şeyi vücudun dışında aramamız gerekir. İşte din bu "ben"i ruh olarak ifade eder.  

SONUÇ OLARAK

Şimdiye kadar anlatılanlar, çok büyük bazı gerçeklerin anlaşılmasını sağlamaktadır. Evrenin gerçek mahiyetini, Allah'ı ve insanı maddeci zihniyetin doğurduğu kalıplarla değerlendirme yanlışına son vermektedir.

Söz konusu zihniyet, maddenin mutlak gerçek olduğu inancı üzerine kuruludur. Maddenin mutlak bir gerçek değil de, bir görüntü ve algılar bütünü olduğunu inceledik. Bu durumda mutlak gerçek, söz konusu görüntüleri yaratandan başkası olamaz. Görüntü ve algıdan ibaret olan maddenin herhangi bir hacmi yoktur, dolayısıyla mekan kavramı da anlamını yitirmektedir.

Bu durumda, "Allah nerede?" şeklindeki klasik sorunun cevabı da açıkça belli olur. Girişte de belirttiğimiz gibi, "cahiliye" toplumu  Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediğinden O'nu göklerde bir yerlerde bulunan ve dünya işlerine pek karışmayan bir varlık olarak tahayyül eder.

Bu mantığın temeli, evrenin bir maddeler bütünü olduğu,   Allah'ın da bu maddelerin "dışında", uzak bir yerlerde bulunduğu şeklindedir. Hıristiyanlıktaki ve diğer bazı dinlerdeki Allah inancı da bu yöndedir. Müslüman olduğunu öne süren "cahiliye" toplumlarında da...

Oysa, şimdiye dek incelediğimiz gibi, madde bir algıdan ibarettir. Böyle olunca da, Allah'ın madde topluluğunun "dışında" olması gibi bir şey söz konusu olamaz. Allah ancak "her yerde"dir ve herşeyi kaplamaktadır. Hiçbir şey O'nun dışında olamaz, hiçbir şey O'ndan bağımsız kalamaz.

Allah'ı tanıtan Kuran ayetleri de aynı sıfatları bildirirler:

Göklerde ve yerde Allah O'dur... (En'am Suresi, 3)

... Muhakkak Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır... (İsra Suresi, 60)

Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah'ındır. Allah, herşeyi kuşatandır. (Nisa Suresi, 126)

... Dikkatli olun; gerçekten O herşeyi sarıp kuşatandır. (Fussilet Suresi, 54)

Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır. Şüphesiz  Allah kuşatandır, bilendir. (Bakara Suresi, 115)

Biz ona şah damarından daha yakınız. (Kaf Suresi, 16)

Tarih boyunca Kuran'dan yola çıkan İslam büyükleri de, bu büyük gerçeğin farkına varmışlar, evrenin sanıldığının aksine maddesel bir gerçekliği olmadığını görmüşlerdi. Allah'ın yarattığı varlıkların gerçek mahiyetleriyle ilgili çok açık ifadelerde bulunmuşlardı. Örneğin 16. yüzyılda yaşamış olan ve İslam tarihinin en önde gelen isimlerinden olan İmam Rabbani konu hakkında şunları söylemiştir:

"(Allah,) sıfatlarından (Adl, Rezzak, Aziz, Rahman vb.) her birine bir ortaya çıkış yeri belirledi ve bunlarda kendi özelliklerini yansıttı. Bu sıfatlarını yansıtmak için kullandığı varlıkların vücudunu ise yokluktan başka birşey yapmadı. Süphan Hak, üstün gücüyle yokluk aleminde sıfatlarından her biri için bir ortaya çıkış yeri belirledi ve bunları his ve vehim (kuruntu, zan) derecesinde yarattı. Üstelik dilediği zaman ve dilediği şekilde.

Alemin varlığı his ve vehim derecesinde olup harici derecede değildir. Bu durumda his ve vehim derecesinde yoklukta bir sabitlik ortaya çıkar ve yüce Allah'ın yaratmasıyla bir sağlamlık ve kuvvet kazanır. Böylece bu derecede, diri, bilen, güç yetiren, isteyen, gören, duyan ve konuşan olur. Ama yansıma ve gölge yoluyla, dış dünyada onun ne bir namı bulunur ne de bir nişanı. Dışarıda dahi Vacip Zat (Allah)'ın zat ve sıfatlarından başka birşey yoktur.

Bunlar yüce vücudun zahirindeki aynada belirmişlerdir. Bunlardan başka birşey de dışarıda yoktur. Böylece onlar dışarıda bir görünüme sahip olmuştur. Dışarıda var gibi görünmüşlerdir. Gerçek manada ise dışarıda yüce zattan başkası yoktur." (Mektubat-ı Rabbani, s. 517-519)

Sonuçta "dış dünya" (buna kendi bedenimiz de dahil) Allah'ın ruhumuza gösterdiği bir hisler bütünüdür, görüntüden, bir düşünceden ibarettir. Bildiğimiz manada yer kaplaması ya da tek başına müstakil bir varlığının olması mümkün değildir. Evren insanın içindedir ve insanı çepeçevre kuşatan madde değil, Allah'tır. Allah bu gerçeği "Biz ona şah damarından yakınız" (Kaf Suresi, 16) ayetiyle Kuran'da ifade etmiştir. Başka bir deyişle evren ve insan somut varlık, Allah soyut varlık değil; aksine Allah tek mutlak varlık, insan ve evren soyut varlıktır.

Allah, gerçekten kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de O'ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. Aziz ve Hakim olan O'ndan başka ilah yoktur. (Al-i İmran Suresi, 18)

SÜREKLİ YARATILIŞ GERÇEĞİ

Kuran'daki birçok ayet Allah'ın sürekli olarak yaratma fiilini gerçekleştirdiğinden bahsetmektedir. Örneğin:

Kendileri yaratılıp dururken, hiçbir şeyi yaratamayan şeyleri mi ortak koşuyorlar? (A'raf Suresi, 191)

Allah'tan başka yakardıkları, hiçbir şeyi yaratamazlar, üstelik onlar yaratılıp durmaktadırlar. (Nahl Suresi, 20)

Ya da halkı sürekli yaratmakta olan... (Neml Suresi, 64)

Yukarıda yer verdiğimiz bu ayetler her kare görüntüyü Allah'ın yarattığının delillerindendir. Evrenin varlığını devam ettirmesi, her an yaratıcısının onu yaratmaya devam etmesine bağlıdır. Televizyon ekranındaki görüntülerin devam etmesi için yayının her an devam etmesi gerektiği gibi...

Görüntüyü Allah yarattığı için, tüm fiilleri de yaratmak Allah'a aittir. Yani yürümemiz, koşmamız ya da herhangi başka birşeyi yapmamız, "kare kare" Allah'ın bu fiillere ait görüntüleri ve bunlara ait algıları yaratmasıyla mümkündür. Kuran'da bu konuya şöyle dikkat çekilir:

Onları siz öldürmediniz fakat Allah öldürdü. Attığın zaman sen atmadın ama Allah attı. Müminleri kendinden güzel bir imtihanla imtihan etmesi için... (Enfal Suresi, 17)

Oysa sizi de yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır. (Saffat Suresi, 96)

... Hayır emrin tümü Allah'ındır... (Ra'd Suresi, 31)

Sonuçta hiç kimse Allah'tan bağımsız hareket edemez ve her olay ancak Allah'ın isteği ve kontrolüyle gerçekleşir.

KONUNUN ÖNEMİ

Açıklamaya çalıştığımız bu konu, insanın dinle ilgili anlamakta, yerine oturtmakta güçlük çektiği kavramları çözmesini sağlayan bir anahtardır. Örneğin ölüm ve yeniden diriliş gibi aklın ulaşamayacağı zannedilen konuların, aslında insanın hayatı boyunca karşı karşıya olduğu gerçeklerden uzak olmayan olaylar olduğu anlaşılır.

Allah her gün, her an insan için tüm dünyayı yeniden yaratır. Tüm güzellikleri insan ruhuna gösterir. Gün boyu yarattığı bu güzellikleri gece de rüyada yaratır. Ahirete geçişin de uyuyup uyanmaktan bir farkı yoktur. Dünya görüntüsü değişir ve insan yeni bir beden görüntüsüyle ahiret hayatına başlar. Sadece rüyadan uyanmak gibi algılanan görüntüler değişir. Başka bir deyişle dünya ile ahiret arasındaki fark sadece gözümüzün üzerindeki bir film perdesi gibidir. Ölüm bu ince perdenin kalkmasından ibarettir.

 
   
    

Ana Sayfa

© 2009 Harun Yahya. www.harunyahya.org
Bu sitede yayınlanan tüm materyali, siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin kopyalayabilir ve çoğaltabilirsiniz.