|
-N-
NAFAKA
Her neyi nafaka olarak infak eder ve adak olarak neyi
adarsanız, muhakkak Allah onu bilir. Zulmedenlerin yardımcıları
yoktur. (2/270)
Küçük, büyük infak ettileri her nafaka ve (Allah yolunda)
aştıkları her vadi, mutlaka Allah'ın yaptıklarının daha
güzeliyle onlara karşılığını vermesi için, (bunlar)
onlar adına yazılmıştır. (9/121)
(Boşadığınız) Kadınları, gücünüz oranında oturmakta
olduğunuz yerin bir yanında oturtun, onlara 'darlık
ve sıkıntıya düşürmek amacıyla' zarar vermeyin. Eğer
onlar hamile iseler, yüklerini bırakıncaya (doğumlarını
yapıncaya) kadar onlara nafaka verin. Şayet sizler için
(çocuğu) emzirirlerse, onlara ücretlerini ödeyin. (Durum
ve ilişkilerinizi) Kendi aranızda maruf (güzellikle
ve İslam'a uygun bir tarz) üzere görüşüp-konuşun. Eğer
güçlük içine girerseniz, bu durumda (çocuğu) onun (babası)
için bir başkası emzirebilir. (65/6)
Geniş-imkanları olan, nafakayı geniş imkanlarına göre
versin. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah'ın kendisine
verdiği kadarıyla versin. Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden
başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından
bir kolaylığı kılıp-verecektir. (65/7)
NAMAZ
Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve
kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.
(2/3)
Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve rüku edenlerle
birlikte siz de rüku edin. (2/43)
Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu, şüphesiz, huşû
duyanların dışındakiler için ağır (bir yük)dır. (2/45)
Hani İsrailoğullarından, "Allah'tan başkasına kulluk
etmeyin, anneye-babaya, yakınlara, yetimlere ve yoksullara
iyilikle davranın, insanlara güzel söz söyleyin, namazı
dosdoğru kılın ve zekatı verin" diye misak almıştık.
Sonra siz, pek azınız hariç, döndünüz ve (hâlâ) yüz
çeviriyorsunuz. (2/83)
Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin; önceden kendiniz
için hayır olarak neyi takdim ederseniz, onu Allah katında
bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görendir.
(2/110)
Hani Evi (Ka'be'yi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik
yeri kılmıştık. "İbrahim'in makamını namaz yeri edinin",
İbrahim ve İsmail'e de, "Evimi, tavaf edenler, itikafa
çekilenler ve rüku ve secde edenler için temizleyin"
diye ahid verdik. (2/125)
Ey iman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin.
Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir. (2/153)
Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir.
Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba
ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen,
onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa,
isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren;
namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde
ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve
savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve
davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki
olanlar da bunlardır. (2/177)
Namazları ve orta namazını (üstlerine düşerek, titizlik
göstererek) koruyun ve Allah'a gönülden boyun eğiciler
olarak (namaza) durun. (2/238)
İman edip güzel amellerde bulunanlar, namazı dosdoğru
kılanlar ve zekatı verenler; şüphesiz onların ecirleri
Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar
mahzun olmayacaklardır. (2/277)
O mihrapta namaz kılarken, melekler ona seslendi: "Allah,
sana Yahya'yı müjdeler. O, Allah'tan olan bir kelimeyi
(İsa'yı) doğrulayan, efendi, iffetli ve salihlerden
bir peygamberdir." (3/39)
Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye
ve cünüp iken de -yolculukta olmanız hariç- gusül edinceye
kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta
iseniz ya da biriniz ayak yolundan (hacet yerinden)
gelmişseniz yahud kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız,
bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin, (hafifçe)
yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz, Allah, bağışlayandır,
esirgeyendir. (4/43)
Kendilerine; "Elinizi (savaştan) çekin, namazı kılın,
zekatı verin" denenleri görmedin mi? Oysa savaş üzerlerine
yazıldığında, onlardan bir grup, insanlardan Allah'tan
korkar gibi- hatta daha da şiddetli bir korkuyla- korkuya
kapılıyorlar ve: "Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize
yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?"
dediler. De ki: "Dünyanın metaı azdır, ahiret, ise muttakiler
için daha hayırlıdır ve siz 'bir hurma çekirdeğindeki
ip-ince bir iplik kadar' bile haksızlığa uğratılmayacaksİnız."
(4/77)
Yeryüzünde adım attığınızda (yolculuğa ya da savaşa
çıktığınızda), kafirlerin size bir kötülük yapmalarından
korkarsanız, namazı kısaltmanızda sizin için bir sakınca
yoktur. Şüphesiz kafirler, sizin apaçık düşmanlarınızdır.
(4/101)
İçlerinde olup onlara namazı kıldırdığında, onlardan
bir grup, seninle birlikte dursun ve silahlarını (yanlarına)
alsın; böylece onlar secde ettiklerinde, arkalarınızda
olsunlar. Namazlarını kılmayan diğer grup gelip seninle
namaz kılsınlar, onlar da 'korunma araçlarını' ve silahlarını
alsınlar. Küfredenler, size apansız bir baskın yapabilmek
için, sizin silahlarınızdan ve emtianız (erzak ve mühimmatınız)dan
ayrılmış olmanızı isterler. Yağmur dolayısıyla bir güçlüğünüz
varsa veya hastaysanız, silahlarınızı bırakmanızda size
bir sorumluluk yoktur. Korunma tedbirlerinizi alın.
Şüphesiz, Allah kafirler için aşağılatıcı bir azab hazırlamıştır.
(4/102)
Namazı bitirdiğinizde, Allah'ı ayaktayken, otururken
ve yan yatarken zikredin. Artık 'güvenliğe kavuşursanız'
namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz, mü'minler üzerinde
vakitleri belirlenmiş bir farzdır. (4/103)
Gerçek şu ki, münafıklar (sözde), Allah'ı aldatmaktadırlar.
Oysa O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman,
isteksizce kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve
Allah'ı ancak çok az anarlar. (4/142)
Ancak onlardan ilimde derinleşenler ile mü'minler,
sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar.
Namazı dosdoğru kılanlar, zekatı verenler, Allah'a ve
ahiret gününe inananlar; işte bunlar, Biz bunlara büyük
bir ecir vereceğiz. (4/162)
Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi
ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı
meshedin ve her iki topuğa kadar ayaklarınızı da (yıkayın.)
Eğer cünüpseniz temizlenin (gusül edin); eğer hasta
veya yolculukta iseniz ya da biriniz ayak yolundan (hacet
yerinden) gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız da
su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm
edin (hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize ondan sürün.
Allah size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek
ve üzerinizdeki nimeti tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz.
(5/6)
Andolsun, Allah İsrailoğullarından kesin söz (misak)
almıştı. Onlardan oniki güvenilir- gözetleyici göndermiştik.
Ve Allah onlara: "Gerçekten ben sizinle birlikteyim.
Eğer namazı kılar, zekatı verir, elçilerime inanır,
onları savunup-desteklerseniz ve Allah'a güzel bir borç
verirseniz, şüphesiz sizin kötülüklerinizi örter ve
sizi gerçekten, altından ırmaklar akan cennetlere sokarım.
Bundan sonra sizden kim inkar ederse, cidden dümdüz
bir yoldan sapmıştır." (5/12)
Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O'nun elçisi,
rüku' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü'minlerdir.
(5/55)
Onlar, siz birbirinizi namaza çağırdığınızda onu alay
ve oyun (konusu) edinirler. Bu, gerçekten onların akıl
erdirmeyen bir topluluk olmalarındandır. (5/58)
Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık
ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan
alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? (5/91)
Ey iman edenler, sizden birinize ölüm gelip çattığı
zaman, vasiyet hazırlanışında, aranızda içinizden adaletli
iki kişiyi (şahid tutun.) Veya yolculukta olup size
ölüm musibeti gelip çatarsa, sizden olmayan başka iki
kişiyi (şahid tutun. İkisini) Şayet kuşkulanacak olursanız
namazdan sonra alıkoyarsınız, onlar da (size): "Akraba
dahi olsa onu (yeminimizi) hiçbir değere değiştirmeyeceğiz
ve Allah'ın şahidliğini gizlemeyeceğiz. Aksi takdirde
biz elbette günahkarlardan oluruz." diye Allah adına
yemin etsinler. (5/106)
Bir de: "Namazı kılın ve O'ndan korkup-sakının (diye
de emrolunduk.) Huzuruna (götürülüp) toplanacağınız
O'dur. (6/72)
İşte bu (Kur'an), önündekileri doğrulayıcı ve şehirler
anası (Mekke) ile çevresindekileri uyarman için indirdiğimiz
kutlu Kitaptır. Ahirete iman edenler buna inanırlar.
Onlar namazlarını (özenle) koruyanlardır. (6/92)
De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim
ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." (6/162)
Kitaba sımsıkı sarılanlar ve namazı dosdoğru kılanlar,
şüphesiz biz salih olanların ecrini kaybetmeyiz. (7/170)
Onlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık
olarak verdiklerimizden infak ederler. (8/3)
Haram aylar (süre tanınmış dört ay) sıyrılıp-bitince
(çıkınca) müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları
tutuklayın, kuşatın ve onların bütün geçit yerlerini
kesip-tutun. Eğer tevbe edip namaz kılarlarsa ve zekatı
verirlerse yollarını açıverin. Gerçekten Allah, bağışlayandır,
esirgeyendir. (9/5)
Eğer onlar tevbe edip namazı kılarlarsa ve zekatı verirlerse,
artık onlar sizin dinde kardeşlerinizdir. Bilen bir
topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklarız.
(9/11)
Allah'ın mescidlerini, yalnızca Allah'a ve ahiret gününe
iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve Allah'tan
başkasından korkmayanlar onarabilir. İşte, hidayete
erenlerden oldukları umulanlar bunlardır. (9/18)
İnfak ettiklerinin kendilerinden kabulünü engelleyen
şey, Allah'ı ve elçisini tanımamaları, namaza ancak
isteksizce gelmeleri ve hoşlarına gitmiyorken infak
etmeleridir. (9/54)
Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridirler.
İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru
kılarlar, zekatı verirler ve Allah'a ve Resûlü'ne itaat
ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır.
Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet
sahibidir. (9/71)
Onlardan ölen birinin namazını hiçbir zaman kılma,
mezarı başında durma. Çünkü onlar, Allah'a ve elçisine
(karşı) inkâra saptılar ve fasık kimseler olarak öldüler.
(9/84)
Musa ve kardeşine (şöyle) vahyettik: "Mısır'da kavminiz
için evler hazırlayın, evlerinizi namaz kılınan (ve
kıbleye dönük) yerler yapın ve namazı dosdoğru kılın.
Mü'minleri de müjdele." (10/87)
Dediler ki: "Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri
bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi
davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor?
Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı başında (reşid
bir adam)sın." (11/87)
Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde
namazı kıl. Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir.
Bu, öğüt alanlara bir öğüttür. (11/114)
Ve onlar-Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek
sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık
olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler
ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun
(dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir.
(13/22)
İman etmiş kullarıma söyle: "Alış-verişin ve dostluğun
olmadığı o gün gelmezden evvel, dosdoğru namazı kılsınlar
ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve
açık infak etsinler." (14/31)
Rabbimiz, gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını
Beyt-i Haram yanında ekini olmayan bir vadiye yerleştirdim;
Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar diye (öyle yaptım),
böylelikle Sen, insanların bir kısmının kalblerini onlara
ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden rızıklandır.
Umulur ki şükrederler." (14/37)
Rabbim, beni namazı(nda) sürekli kıl, soyumdan olanları
da. Rabbimiz, duamı kabul buyur." (14/40)
Güneşin sarkmasından gecenin kararmasına kadar namazı
kıl, fecir vakti (namazda okunan) Kur'an'ı, işte o,
şahid olunandır. (17/78)
Gecenin bir kısmında kalk, sana aid nafile olarak onunla
(Kur'an'la) namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş
bir makama ulaştırır. (17/79)
De ki: "Allah, diye çağırın, 'Rahman' diye çağırın,
ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O'nundur."
Namazında sesini çok yükseltme, çok da kısma, bu ikisi
arasında (orta) bir yol benimse. (17/110)
Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı ve hayat
sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekatı vasiyet (emr)
etti." (19/31)
Halkına, namazı ve zekatı emrediyordu ve o, Rabbi katında
kendisinden razı olunan (bir insan)dı. (19/55)
Sonra onların arkasından öyle nesiller türedi ki, namaz
(kılma duyarlılığın)ı kaybettiler ve şehvetlerine kapılıp-uydular.
Böylece bunlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır.
(19/59)
Gerçekten Ben, Ben Allah'ım, Ben'den başka ilah yoktur;
şu halde Bana ibadet et ve beni zikretmek için dosdoğru
namaz kıl." (20/14)
Ehline (ümmetine) namazı emret ve onda kararlı davran.
Biz senden rızık istemiyoruz, biz sana rızık veriyoruz.
Sonuç da takvanındır. (20/132)
Ve onları, kendi emrimizle hidayete yönelten önderler
kıldık ve onlara hayrı kapsayan-fiilleri, namaz kılmayı
ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdi.
(21/73)
Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; kendilerine
isabet eden musibetlere sabredenler, namazı dosdoğru
kılanlar ve rızık olarak verdiklerimizden infak edenlerdir.
(22/35)
Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar
sahibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler,
ma'rufu emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin
sonu Allah'a aittir. (22/41)
Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri seçmiş
ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız
İbrahim'in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha
önce de, bunda (Kur'an'da) da sizi "Müslümanlar" olarak
isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz
de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru
namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın, sizin
Mevlanız O'dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı.
(22/78)
Onlar namazlarında hûşû içinde olanlardır; (23/2)
Onlar, namazlarını da (titizlikle) koruyanlardır. (23/9)
(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları
Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı
vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin
ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak
olacağı) günden korkarlar. (24/37)
Dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve elçiye itaat
edin. Umulur ki, rahmete kavuşturulmuş olursunuz. (24/56)
Ey iman edenler, sağ ellerinizin malik olduğu ile sizden
olup da henüz erginlik çağına ermemiş olan (çocuk)lar,
(odalarınıza girmek için şu) üç vakitte izin istesinler:
Sabah namazından önce, öğleyin üstünüzü çıkardığınız
vakit ve yatsı namazından sonra. (Bu) Üçü sizin için
mahrem (vakitleri)dir. Bunların dışında size de, onlara
da bir sakınca yoktur; onlar yanınızda dolaşabilirler,
birbirinizin yanında olabilirsiniz. İşte Allah, size
ayetleri böyle açıklamaktadır. Allah bilendir, hüküm
ve hikmet sahibidir. (24/58)
Ki onlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler
ve onlar, ahirete kesin bilgiyle iman ederler. (27/3)
Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl.
Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve
kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise muhakkak
en büyük (ibadet)tür. Allah, yaptıklarınızı bilir. (29/45)
'Gönülden katıksız bağlılar' olarak, O'na yönelin ve
O'ndan korkup-sakının, dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden
olmayın. (30/31)
Onlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler. Ve
onlar kesin bir bilgiyle ahirete inanırlar. (31/4)
Ey oğlum, namazı dosdoğru kıl, ma'rufu emret, münkerden
sakındır ve sana isabet eden (musibetler)e karşı sabret.
Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken işlerdendir. (31/17)
Onların yanları (gece namazına kalkmak için) yataklarından
uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler ve
kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.
(32/16)
Evlerinizde vakarla-oturun (evlerinizi karargah edinin),
ilk cahiliye (kadınları)nın süslerini açığa vurması
gibi, siz de süslerinizi açığa vurmayın; namazı dosdoğru
kılın, zekatı verin, Allah'a ve elçisine itaat edin.
Ey Ehl-i Beyt, gerçekten Allah, sizden kiri (günah ve
çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.
(33/33)
Hiçbir günahkar bir başka günahkarın günahını yüklenemez.
Eğer yükü ağır olan kimse (bir başkasını) onu taşımaya
çağırsa, -bu, yakın-akrabası da olsa- kendisine ondan
hiçbir şey yükletilmez. Sen, yalnızca gayb ile Rablerinden
'içleri titreyerek-korkmakta' olanları ve dosdoğru namazı
kılanları uyarırsın. Kim temizlenip-arınırsa, artık
o, kendi nefsi için temizlenip-arınmıştır. Sonunda dönüş
Allah'adır. (35/18)
Gerçekten Allah'ın Kitabını okuyanlar, namazı dosdoğru
kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden
gizli ve açık infak edenler; kesin olarak zarara uğramayacak
bir ticareti umabilirler. (35/29)
Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar,
işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine
rızık olarak verdiklerimizden infak edenler, (42/38)
Gizli konuşmanızdan önce sadaka vermekten ürktünüz
mü? Çünkü yapmadınız, Allah sizin tevbelerinizi kabul
etti. Şu halde namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve
Allah'a ve O'nun Resûlü'ne itaat edin. Allah, yaptıklarınızdan
haberdardır. (58/13)
Ey iman edenler, cuma günü namaz için çağrı yapıldığı
zaman, hemen Allah'ı zikretmeye koşun ve alış-verişi
bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
(62/9)
Artık namazı kılınca, yeryüzünde dağılın. Allah'ın
fazlını isteyip-arayın ve Allah'ı çokca zikredin; umulur
ki felaha (kurtuluşa ve umduklarınıza) kavuşmuş olursunuz.
(62/10)
Ancak namaz kılanlar hariç; (70/22)
Ki onlar, namazlarında süreklidirler. (70/23)
Namazlarını (titizlikle) koruyanlardır. (70/34)
Gerçekten Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden biraz
eksiğinde, yarısında ve üçte birinde (namaz için) kalktığını
bilir; seninle birlikte olanlardan bir topluluğun da
(böyle yaptığını bilir). Geceyi ve gündüzü Allah takdir
eder. Sizin bunu sayamıyacağınızı bildi, böylece tevbenizi
(O'na dönüşünüzü) kabul etti. Şu halde Kur'an'dan kolay
geleni okuyun. Allah sizden hastalar olduğunu, başkalarının
Allah'ın fazlından aramak için yeryüzünde gezip-dolaşacaklarını
ve diğerlerinin Allah yolunda çarpışacaklarını bilmiştir.
Öyleyse ondan (Kur'an'dan) kolay geleni okuyun. Namazı
dosdoğru kılın, zekatı verin ve Allah'a güzel bir borç
verin. Hayır olarak kendi nefisleriniz için önceden
takdim ettiğiniz şeyleri daha hayırlı ve daha büyük
bir ecir (karşılık) olarak Allah katında bulursunuz.
Allah'tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır,
çok esirgeyendir. (73/20)
Onlar: "Biz namaz kılanlardan değildik" dediler. (74/43)
Fakat o, ne doğrulamış ne de namaz kılmıştı. (75/31)
Ve Rabbinin ismini zikredip namaz kılan. (87/15)
Namaz kıldığı zaman bir kulu. (96/10)
Oysa onlar, dini yalnızca O'na halis kılan hanifler
(Allah'ı birleyenler) olarak sadece Allah'a kulluk etmek,
namazı dosdoğru kılmak ve zekatı vermekten başkasıyla
emrolunmadılar. İşte en doğru (dimdik ve sapasağlam)
din budur. (98/5)
İşte (şu) namaz kılanların vay haline, (107/4)
Ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar, (107/5)
Şu halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. (108/2)
Eğer korkarsanız yaya veya binekte iken kılın. Güvenliğe
girdiğinizde ise yine Allah'ı bilmediğiniz şeyleri size
öğrettiği gibi zikredin. (2/239)
Onlar Rablerine secde ederek ve kıyama durarak gecelerler.
(Furkan, 64)
NANKÖRLÜK
Öyleyse (yalnızca) Beni anın Ben de sizi anayım; ve
(yalnızca) Bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin.
(2/152)
Sen onlar için ister bağışlanma dile istersen dileme.
Onlar için yetmiş kere bağışlanma dilesen de Allah onları
kesinlikle bağışlamaz. Bu gerçekten onların Allah'a
ve elçisine (karşı) nankörlük etmeleri dolayısıyladır.
Allah fasıklar topluluğuna hidayet vermez. (9/80)
Andolsun biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırıp
sonra bunu kendisinden çekip-alsak kuşkusuz o (artık)
umudunu kesmiş bir nankördür. (11/9)
Böylece biz seni kendisinden önce nice ümmetler gelip-geçmiş
olan bir ümmete (elçi olarak) gönderdik; sana vahyettiklerimizi
onlara okuyasın diye. Oysa onlar Rahman'a nankörlük
ediyorlar. De ki: "O benim Rabbimdir O'ndan başka ilah
yoktur. Ben O'na tevekkül ettim ve son dönüş O'nadır."
(13/30)
Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini
saymaya kalkışırsanız onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz.
Gerçek şu ki insan pek zalimdir pek nankördür. (14/34)
Rabbiniz şöyle buyurmuştu: "Andolsun eğer şükrederseniz
gerçekten size arttırırım ve andolsun eğer nankörlük
ederseniz şüphesiz benim azabım pek şiddetlidir." (14/7)
Allah bir şehri örnek verdi: (Halkı) Güvenlik ve huzur
içindeydi rızkı da her yerden bol bol gelmekteydi; fakat
Allah'ın nimetlerine nankörlük etti böylece Allah yaptıklarına
karşılık olarak ona açlık ve korku elbisesini tattırdı.
(16/112)
Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etmek için.
Öyleyse yararlanın ilerde bileceksiniz. (16/55)
Çünkü saçıp-savuranlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır;
şeytan ise Rabbine karşı nankördür. (17/27)
Size denizde bir sıkıntı (tehlike) dokunduğu zaman
O'nun dışında taptıklarınız kaybolur-gider; fakat karaya
(çıkarıp) sizi kurtarınca (yine) sırt çevirirsiniz.
İnsan pek nankördür. (17/67)
Veya sizi bir kere daha ona (denize) gönderip üzerinize
kırıp geçiren bir fırtına salarak nankörlük etmeniz
nedeniyle sizi batırmasına karşı emin misiniz? Sonra
onun öcünü Bize karşı alacak (kimseyi de) bulamazsınız.
(17/69)
Artık kim bir mü'min olarak salih amellerde bulunursa
onun çabası için (karşılık olarak) küfran (nankörlük)
yoktur. Şüphesiz biz onun yazıcılarıyız. (21/94)
Şüphesiz Allah (müşriklerin saldırı ve sinsi tuzaklarını)
iman edenlerden uzaklaştırmaktadır. Gerçekten Allah
hain ve nankör olan kimseyi sevmez. (22/38)
Sizi diri tutan sonra öldürecek sonra da diriltecek
olan O'dur. Gerçekten insan pek nankördür. (22/66)
Andolsun bunu onların arasında öğüt alıp-düşünsünler
diye çeşitli biçimlerde açıkladık. Ama insanların çoğu
nankörlük edip ayak direttiler. (25/50)
"Ve sen yapacağın işi (cinayeti) de işledin; sen nankörlerdensin."
(26/19)
Kendi yanında kitaptan ilmi olan biri dedi ki: "Ben
(gözünü açıp kapamadan) onu sana getirebilirim." Derken
(Süleyman) onu kendi yanında durur vaziyette görünce
dedi ki: "Bu Rabbimin fazlındandır O'na şükredecek miyim
yoksa nankörlük edecek miyim diye beni denemekte olduğu
için (bu olağanüstü olay gerçekleşti). Kim şükrederse
artık o kendisi için şükretmiştir kim nankörlük ederse
gerçekten benim Rabbim Gani (hiçbir şeye ve kimseye
ihtiyacı olmayan)dır Kerim olandır." (27/40)
Kendilerine verdiğimiz (nimetler)e nankörlük etsinler
ve yararlanıp-metalansınlar diye. Ancak onlar yakında
bileceklerdir. (29/66)
Görmediler mi ki çevrelerinde insanlar kapılıp-yağma
edilirken biz Harem (Mekke'y)i güvenilir (ve dokunulmaz)
kıldık? Yine de onlar batıla inanıp Allah'ın nimetlerine
nankörlük mü ediyorlar? (29/67)
Kendilerine (nimet olarak) verdiklerimize nankörlük
etsinler diye. Öyleyse metalanıp-yararlanın artık yakında
bileceksiniz. (30/34)
Andolsun biz bir rüzgar göndersek de onu(n ekinini)
sararmış görseler mutlaka ardından nankörlük ederler.
(30/51)
Onları kara gölgeler gibi dalgalar sarıverdiği zaman
dini yalnızca O'na 'halis kılan gönülden bağlılar' olarak
Allah'a yalvarıp yakarırlar (dua ederler). Böylece onları
karaya çıkarıp-kurtarınca artık onlardan bir kısmı orta
yolu tutuyor. Bizim ayetlerimizi gaddar nankör olandan
başkası inkar etmez. (31/32)
Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezalandırdık.
Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezalandırır
mıyız? (34/17)
İnkar edenlere gelince onlar için de cehennem ateşi
vardır. Onlar için ne karar verilir ki böylece ölüversinler
ne de kendilerine onun azabından (bir şey) hafifletilir.
İşte biz her nankör olanı böyle cezalandırırız. (35/36)
Şayet onlar sırt çevirecek olurlarsa artık Biz seni
onların üzerine bir gözetleyici olarak göndermiş değiliz.
Sana düşen yalnızca tebliğdir. Gerçek şu ki Biz insana
tarafımızdan bir rahmet taddırdığımız zaman ona sevinir.
Eğer onlara kendi ellerinin takdim ettikleri dolayısıyla
bir kötülük isabet ederse bu durumda insan bir nankör
kesiliverir. (42/48)
(Buna rağmen) Kendi kullarından O'na bir parça kılıp-yakıştırdılar.
Doğrusu insan açıkça bir nankördür. (43/15)
Siz ikiniz (ey melekler) her inatçı nankörü atın cehennemin
içine (50/24)
Gözlerimiz önünde akıp-gitmekteydi. (Kendisi ve getirdikleri)
İnkâr edilmiş-nankörlük edilmiş olan (Nuh)a bir mükafaat
olmak üzere. (54/14)
Biz ona yolu gösterdik; (artık o) ya şükredici olur
ya da nankör. (76/3)
Öyleyse Rabbinin hükmüne sabır göster. Onlardan günahkar
veya nankör olana itaat etme. (76/24)
Kahrolası insan ne kadar nankördür. (80/17)
Tersine o nankörler yalanlıyorlar. (84/22)
Gerçekten insan Rabbine karşı nankördür. (100/6)
NAR
O, gökten su indirendir. Bununla herşeyin bitkisini
bitirdik, ondan bir yeşillik çıkardık, ondan birbiri
üstüne bindirilmiş taneler türetiyoruz. Ve hurma ağacının
tomurcuğundan da yere sarkmış salkımlar, -birbirine
benzeyen ve benzemeyen- üzümlerden, zeytinden ve nardan
bahçeler (kılıyoruz.) Meyvesine, ürün verdiğinde ve
olgunluğa eriştiğinde bir bakıverin. Şüphesiz inanacak
bir topluluk için bunda gerçekten ayetler vardır. (6/99)
Asmalı ve asmasız bahçeleri, hurmaları ve tadları farklı
ekinleri, zeytinleri ve narları -birbirine benzer ve
benzeşmez- yaratan O'dur. Ürün verdiğinde ürününden
yiyin ve hasad günü hakkını verin; israf etmeyin. Çünkü
O, israf edenleri sevmez. (6/141)
NASİB
(Hacc) ibadetlerinizi bitirdiğinizde, artık (cahiliye
döneminde) atalarınızı andığınız gibi, hatta ondan da
kuvvetli bir anma ile Allah'ı anın. İnsanlardan öylesi
vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada ver" der; onun ahirette
nasibi yoktur. (2/200)
İşte bunların kazandıklarına karşılık nasibleri vardır.
Allah, hesabı pek seri görendir. (2/202)
İşte böylece biz yeryüzünde Yusuf'a güç ve imkan (iktidar)
verdik. Öyle ki, orada (Mısır'da) dilediği yerde konakladı.
Biz kime dilersek rahmetimizi nasib ederiz ve iyilik
yapanların ecrini kayba uğratmayız. (12/56)
Allah, inkâr edenleri kin ve öfkeleriyle geri çevirdi,
onlar hiçbir hayra varamadılar. Savaşta Allah (yardımcı
ve zafer nasib edici olarak) mü'minlere yetti. Allah
çok güçlüdür, üstün ve galib olandır. (33/25)
Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib
olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız
armağan edensin." (38/35)
Kim ahiret ekinini isterse, Biz ona kendi ekininde
arttırmalar yaparız. Kim dünya ekinini isterse, ona
da ondan veririz; ancak onun ahirette bir nasibi yoktur.
(42/20)
NEBİ
Biz senden önce hiçbir Resul ve Nebi göndermiş olmayalım
ki, o bir dilekte bulunduğu zaman, şeytan, onun dilediğine
(bir kuşku veya sapma unsuru) katıp bırakmış olmasın.
Ama Allah, şeytanın katıp-bırakmalarını giderir, sonra
kendi ayetlerini sağlamlaştırıp-pekiştirir. Allah, gerçekten
bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (22/52)
NEFİS
Hani Musa, kavmine: "Ey kavmim, gerçekten siz, buzağıyı
(tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen, kusursuzca
yaratan (gerçek ilah)ınıza tevbe edip nefislerinizi
öldürün: bu, yaratıcınız katında sizin için daha hayırlıdır"
demişti. Bunun üzerine (Allah) tevbelerinizi kabul etti.
Şüphesiz O tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (2/54)
Bulutları üzerinize gölge kıldık ve size kudret helvası
ve bıldırcın indirdik. Size rızık olarak verdiklerimizin
temizinden yiyin (dedik). Onlar bize zulmetmediler,
ancak kendi nefislerine zulmettiler. (2/57)
Allah'ın kullarından, dilediğine kendi fazlından (peygamberliği)
indirmesini 'kıskanarak ve hakka baş kaldırarak' Allah'ın
indirdiklerini tanımamakla, nefislerini ne kötü şeye
karşılık sattılar. Böylelikle gazab üstüne gazaba uğradılar.
Kafirler için alçaltıcı bir azab vardır. (2/90)
Ve onlar, Süleyman'ın mülkü (nübüvveti) hakkında şeytanların
anlattıklarına uydular. Süleyman inkâr etmedi; ancak
şeytanlar inkâr etti. Onlar, insanlara sihri ve Babil'deki
iki meleğe Harut'a ve Marut'a indirileni öğretiyorlardı.
Oysa o ikisi: "Biz, yalnızca bir fitneyiz, sakın inkâr
etme" demedikçe hiç kimseye (bir şey) öğretmezlerdi.
Fakat onlardan erkekle karısının arasını açan şeyi öğreniyorlardı.
Oysa onunla Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar
veremezlerdi. Buna rağmen kendilerine zarar verecek
ve yarar sağlamayacak şeyi öğreniyorlardı. Andolsun
onlar, bunu satın alanın, ahiretten hiçbir payı olmadığını
bildiler; kendi nefislerini karşılığında sattıkları
şey ne kötü; bir bilselerdi. (2/102)
Kitap Ehlinden çoğu, kendilerine gerçek (hak) apaçık
belli olduktan sonra, nefislerini (kuşatan) kıskançlıktan
dolayı, imanınızdan sonra sizi inkâra döndürmek arzusunu
duydular. Fakat, Allah'ın emri gelinceye kadar onları
bırakın ve (onlara ne sözle, ne de eylemle) ilişmeyin.
Hiç şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir. (2/109)
Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı.
Onlar, sizin örtüleriniz, siz de onlara örtüsünüz. Allah,
gerçekten sizin, nefislerinize ihanet etmekte olduğunuzu
bildi, tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık
onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazdıklarını
dileyin. Fecir vakti, sizce beyaz iplik siyah iplikten
ayırd edilinceye kadar yiyin, için, sonra geceye kadar
orucu tamamlayın. Mescidlerde itikafta olduğunuz zamanlarda
onlara (kadınlarınıza) yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ın
sınırlarıdır, (sakın) onlara yanaşmayın. İşte Allah,
insanlara ayetlerini böylece açıklar; umulur ki sakınırlar.
(2/187)
Kitap Ehlinden bir grup, sizi şaşırtıp saptırmayı arzuladı;
fakat onlar ancak kendi nefislerini şaşırtıp-saptırırlar
da şuuruna varmazlar. (3/69)
Onların bu dünya hayatındaki harcamaları kendi nefislerine
zulmetmiş olan bir kavmin ekinine isabet eden kavurucu
soğukluktaki bir rüzgara benzer ki onu (ekini) helak
etmiştir. Allah, onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi
nefislerine zulmetmektedirler. (3/117)
Ve 'çirkin bir hayasızlık' işledikleri ya da nefislerine
zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından
dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları
bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde)
bile bile ısrar etmeyenlerdir. (3/135)
Allah'ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölmek yoktur.
O, süresi belirtilmiş bir yazıdır. Kim dünyanın yararını
(sevabını) isterse ona ondan veririz, kim ahiret sevabını
isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri pek yakında
ödüllendireceğiz. (3/145)
Hiçbir peygambere, emanete ihanet yaraşmaz. Kim ihanet
ederse, kıyamet günü ihanet ettiğiyle gelir. Sonra her
nefis ne kazandıysa, (ona) eksiksiz olarak ödenir. Onlar
haksızlığa uğratılmazlar. (3/161)
Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz
eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve
cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir.
Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.
(3/185)
Ey insanlar sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini
yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yayan
Rabbinizden korkup-sakının. Ve (yine) kendisiyle, birbirinizle
dilekleştiğiniz Allah'tan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan
sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir.
(4/1)
Ey iman edenler, mallarınızı, sizden karşılıklı anlaşmadan
(doğan) bir ticaretten başka haksız 'nedenler ve yollarla'
(batılca) yemeyin. Ve kendi nefislerinizi öldürmeyin.
Şüphesiz, Allah, sizi çok esirgeyendir. (4/29)
İşte bunların, Allah kalplerinde olanı bilmektedir.
O halde sen, onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver ve
onlara nefislerine ilişkin açık ve etkileyici söz söyle.
(4/63)
Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah'ın izniyle kendisine
itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Onlar
kendi nefislerine zulmettiklerinde şayet sana gelip
Allah'tan bağışlama dileselerdi ve elçi de onlar için
bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tevbeleri kabul
eden, esirgeyen olarak bulurlardı. (4/64)
Melekler kendi nefislerine zulmedenlerin hayatına son
verecekleri zaman derler ki: "Nerde idiniz?" Onlar:
"Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmışlar (müstaz'aflar)
idik." derler. (Melekler de:) "Hicret etmeniz için Allah'ın
arzı geniş değil miydi?" derler. İşte onların barınma
yeri cehennemdir. Ne kötü yataktır o? (4/97)
Kendi nefislerine ihanet edenlerden yana mücadeleye
girişme. Hiç şüphesiz Allah, ihanette ilerlemiş günahkarı
sevmez. (4/107)
Eğer Allah'ın fazlı ve rahmeti senin üzerinde olmasaydı,
onlardan bir grup, seni de saptırmak için tasarı kurmuştu.
Oysa onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar ve sana
hiçbir şeyle zarar veremezler. Allah, sana Kitabı ve
hikmeti indirdi ve sana bilmediklerini öğretti. Allah'ın
üzerinizdeki fazlı çok büyüktür. (4/113)
Eğer bir kadın, kocasının nüşuzundan veya ondan yüz
çevirip uzaklaşmasından korkarsa, barış ile aralarını
bulup düzeltmekte ikisi için sakınca yoktur. Barış daha
hayırlıdır. Nefisler ise 'kıskançlığa ve bencil tutkulara'
hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik yapar ve
sakınırsanız, şüphesiz, Allah, yaptıklarınızdan haberi
olandır. (4/128)
İşte kalplerinde hastalık olanları: "Zamanın, felaketleriyle
aleyhimize dönüp bize çarpmasından korkuyoruz" diyerek
aralarında çabalar yürüttüklerini görürsün. Umulur ki
Allah, bir fetih veya katından bir emir getirecek de,
onlar, nefislerinde gizli tuttuklarından dolayı pişman
olacaklardır. (5/52)
Andolsun, biz İsrailoğullarından kesin söz almış (misak)
ve onlara elçiler göndermiştik. Onlara ne zaman nefislerinin
hoşuna gitmeyen bir şeyle bir elçi geldiyse, bir bölümünü
yalanladılar, bir bölümünü de öldürdüler. (5/70)
Onlardan çoğunun inkâra sapanlarla dostluklar kurduklarını
görürsün. Kendileri için nefislerinin takdim ettiği
şey ne kötüdür. Allah onlara gazablandı ve onlar azabda
ebedi kalacaklardır. (5/80)
Ey iman edenler, üzerinizdeki (yükümlülük) kendi nefislerinizdir.
Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar veremez.
Tümünüzün dönüşü Allah'adır. O, size yaptıklarınızı
haber verecektir. (5/105)
De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" De ki:
"Allah'ındır." O, rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizi
kendisinde şüphe olmayan kıyamet gününde elbette toplayacaktır.
Nefislerini hüsrana uğratanlar, işte onlar inanmayanlardır.
(6/12)
Onlar, hem ondan alıkoyarlar, hem kendileri kaçarlar.
Onlar, yalnızca kendi nefislerinden başkasını yıkıma
uğratmazlar ama şuurunda değildirler. (6/26)
Dinlerini bir oyun ve eğlence (konusu) edinenleri ve
dünya hayatı kendilerini mağrur kılanları bırak. Onunla
(Kur'an'la) hatırlat ki, bir nefis, kendi kazandıklarıyla
helake düşmesin; (böylesinin) Allah'tan başka ne bir
velisi, ne bir şefaatçisi vardır; her türlü fidyeyi
verse de kabul olunmaz. İşte onlar, kazandıkları nedeniyle
helake uğrayanlardır; küfre saptıklarından dolayı onlar
için çılgınca kaynar sular ve acıklı bir azab vardır.
(6/70)
O, sizi tek bir nefisten yaratandır. (Sizin için) Bir
karar (kalış) ve emanet (olarak konuluş) yeri vardır.
Kavrayabilen bir topluluk için ayetleri birer birer
açıkladık. (6/98)
Ey cin ve insan topluluğu, içinizden size ayetlerimi
aktarıp-okuyan ve size bu karşı karşıya geldiğiniz gününüzle
sizi uyarıp-korkutan elçiler gelmedi mi? Onlar: "Nefislerimize
karşı şehadet ederiz" derler. Dünya hayatı onları aldattı
ve gerçekten kafir olduklarına dair kendi nefislerine
karşı şehadet ettiler. (6/130)
De ki: "O, herşeyin Rabbi iken, ben Allah'tan başka
bir Rab mi arayayım? hiçbir nefis, kendisinden başkasının
aleyhine (günah) kazanmaz. Günahkar olan bir başkasının
günah yükünü taşımaz. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir.
O, size hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri haber
verecektir." (6/164)
Kimin tartıları hafif kalırsa, bunlar da ayetlerimize
zulmedegeldiklerinden dolayı nefislerini hüsrana uğratanlardır.
(7/9)
Dediler ki: "Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik,
eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrana
uğrayanlardan olacağız." (7/23)
Biz onları (İsrailoğullarını) ayrı ayrı oymaklar olarak
on iki topluluk (ümmet) olarak ayırdık. Kavmi kendisinden
su istediğinde Musa'ya: "Asan'la taşa vur" diye vahyettik.
Ondan on iki pınar sızıp-fışkırdı; böylece her bir insan-
topluluğu su içeceği yeri öğrenmiş oldu. Üzerlerine
bulutla gölge çektik ve onlara kudret helvası ile bıldırcın
indirdik. (Sonra da şöyle dedik:) "Size rızık olarak
verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin." Onlar bize
zulmetmedi, ancak kendi nefislerine zulmediyorlardı.
(7/160)
Hani Rabbin, Adem oğullarının sırtlarından zürriyetlerini
almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı:
"Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (demişti de) onlar:
"Evet (Rabbimizsin), şahid olduk" demişlerdi. (Bu,)
Kıyamet günü: "Biz bundan habersizdik" dememeniz içindir.
(7/172)
Ayetlerimizi yalanlayanlar ve yalnızca kendi nefislerine
zulmedenlerin örneği ne kötüdür. (7/177)
O, sizi tek bir nefisten yarattı ve kendisiyle durulup-yatışması
için ondan eşini var etti. Onu (eşini) örtüp-bürüyünce,
o da bir yük yüklendi de bununla (bir süre) gezindi.
Nitekim ağırlaşınca, ikisi Rableri olan Allah'a dua
ettiler: "Eğer bize salih (bir çocuk) verirsen, andolsun
şükredenlerden olacağız." (7/189)
Oysa (bu şirk koştukları güçler ve nesneler) ne onlara
bir yardıma güç yetirebilir, ne kendi nefislerine yardım
etmeğe. (7/192)
Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar
mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi.
"Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa)
çıkardık." diye sana Allah adına yemin edecekler. Kendi
nefislerini helaka sürüklüyorlar. Allah onların gerçekten
yalan söylediklerini biliyor. (9/42)
Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin,
İbrahim kavminin, Medyen ahalisinin ve yerle bir olan
şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara resulleri apaçık
deliller getirmişlerdi. Demek ki Allah, onlara zulmediyor
değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.
(9/70)
(Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı).
Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar
gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti
ve O'nun dışında (yine) Allah'tan başka bir sığınacak
olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye
onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca)
O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (9/118)
Medine halkına ve çevresindeki bedevilere, Allah'ın
elçisinden geri kalmaları, kendi nefislerini onun nefsine
tercih etmeleri yakışmaz. Bu, gerçekten onların Allah
yolunda bir susuzluk, bir yorgunluk, 'dayanılmaz bir
açlık' (çekmeleri), kâfirleri 'kin ve öfkeyle ayaklandıracak'
bir yere ayak basmaları ve düşmana karşı bir başarı
kazanmaları karşılığında, mutlaka onlara bununla salih
bir amel yazılmış olması nedeniyledir. Şüphesiz Allah,
iyilik yapanların ecrini kaybetmez. (9/120)
İşte orada, her nefis önceden yaptıklarıyla imtihana
çekilmiş olacak ve onlar asıl-gerçek mevlaları olan
Allah'a döndürülecekler. Yalan yere uydurdukları da,
kendilerinden kaybolup uzaklaşacaklar. (10/30)
Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak
insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar. (10/44)
Zulmeden her nefis, yeryüzündekilerin tümüne sahip
olsa bunu (azaba karşılık) mutlaka fidye olarak verirdi.
Onlar azabı görünce pişmanlıklarını gizlerler, oysa
onlar haksızlığa uğratılmadan aralarında adaletle hükmedilmiştir.
(10/54)
Ben size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum,
gaybı da bilmiyorum. Melek olduğumu söylemiyorum ve
gözlerinizin aşağılık gördüklerine, Allah kesin olarak
bir hayır vermez de demiyorum. Nefislerinde olanı Allah
daha iyi bilir. Bu durumda (bunun aksini yaparsam) gerçekten
o zaman zalimlerdenim (demek)dir." (11/31)
Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine
zulmettiler. Böylece Rabbinin emri geldiği zaman, Allah'ı
bırakıp da taptıkları ilahları, onlara hiçbir şey sağlayamadı,
'helak ve kayıplarını' arttırmaktan başka bir işe yaramadı.
(11/101)
(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten
nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle
kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır,
esirgeyendir." (12/53)
O'nun (insanın) önünden ve arkasından izleyenleri vardır,
onu Allah'ın emriyle gözetip-korumaktadırlar. Gerçekten
Allah, kendi nefis (öz)lerinde olanı değiştirip bozuncaya
kadar, bir toplulukta olanı değiştirip-bozmaz. Allah
bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onu geri çevirmeye
hiçbir (biçimde imkan) yoktur; onlar için O'ndan başka
bir veli yoktur. (13/11)
Siz, kendi nefislerine zulmedenlerin yerleştikleri
yerlerde oturmuştunuz. Onlara ne yaptığımız size açıklanmıştı
ve size örnekler vermiştik. (14/45)
Ki melekler, kendi nefislerinin zalimleri olarak onların
canlarını aldıklarında, "Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk"
diye teslim olurlar. Hayır, şüphesiz Allah, sizin neler
yaptığınızı bilendir. (16/28)
(Küfre sapanlar) Kendilerine meleklerin gelmesinden
veya Rabbinin emrinin gelmesinden başka bir şey mi gözlüyorlar?
Onlardan öncekiler de öyle yapmıştı. Allah onlara zulmetmedi,
fakat onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. (16/33)
Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve size
eşlerinizden çocuklar ve torunlar yarattı ve sizi güzel
şeylerden rızıklandırdı. Şimdi onlar, batıla mı inanıyorlar
ve Allah'ın nimetini inkar mı ediyorlar? (16/72)
Her ümmet içinde kendi nefislerinden onların üzerine
bir şahid getirdiğimiz gün, seni de onlar üzerinde bir
şahid olarak getireceğiz. Biz Kitabı sana, herşeyin
açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve
bir müjde olarak indirdik. (16/89)
Yahudi olanlara da, bundan önce sana aktardıklarımızı
haram kıldık. Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi
nefislerine zulmediyorlardı. (16/118)
Göklerin ve yerin yaratılışında da, kendi nefislerinin
yaratılışında da Ben onları şahid tutmadım. Ben, saptırıcıları
yardımcı-güç de edinmedim. (18/51)
Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla
da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz bize döndürüleceksiniz.
(21/35)
Yoksa bize karşı kendilerini, engelleyerek koruyabilecek
ilahları mı var? Onların kendi nefislerine bile yardıma
güçleri yetmez ve onlar bizden yakınlık bulamazlar.
(21/43)
Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız
da artık, hiçbir nefis hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz.
Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz.
Hesap görücüler olarak biz yeteriz. (21/47)
Onun uğultusunu bile duymazlar. Onlar nefislerinin
arzuladığı (sayısız nimet) içinde ebedi kalıcıdırlar.
(21/102)
Kimin tartısı hafif gelirse, işte onlar da kendi nefislerini
hüsrana uğratanlar, cehennemde de ebedi olarak kalacak
olanlardır. (23/103)
Onu işittiğiniz zaman, erkek mü'minler ile kadın mü'minlerin
kendi nefisleri adına hayırlı bir zanda bulunup: "Bu,
açıkca uydurulmuş iftira bir sözdür" demeleri gerekmez
miydi? (24/12)
O'nun dışında, hiçbir şeyi yaratmayan, üstelik kendileri
yaratılmış olan, kendi nefislerine bile ne zarar, ne
yarar sağlayamayan, öldürmeye, yaşatmaya ve yeniden
diriltip-yaymaya güçleri yetmeyen birtakım ilahlar edindiler.
(25/3)
Bize kavuşmayı ummayanlar, dediler ki: "Bize meleklerin
indirilmesi ya da Rabbimizi görmemiz gerekmez miydi?"
Andolsun, onlar kendi nefislerinde büyüklüğe kapıldılar
ve büyük bir azgınlıkla baş kaldırdılar. (25/21)
İşte biz, onların her birini kendi günahıyla yakalayıverdik.
Böylece onlardan kiminin üstüne taş fırtınası gönderdik,
kimini şiddetli bir çığlık sarıverdi, kimini yerin dibine
geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmedici
değildi, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.
(29/40)
Her nefis ölümü tadıcıdır; sonra bize döndürüleceksiniz.
(29/57)
Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı? Allah,
gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak
ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak yaratmıştır.
Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı inkar
ediyorlar. (30/8)
Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı? Böylece kendilerinden
öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler.
Onlar, güç bakımından kendilerinden daha üstün idiler,
toprağı alt-üst etmişler (ekmişler, madenler, sular
arayıp çıkarmışlar) ve onu, kendilerinin imar ettiğinden
daha çok imar etmişlerdi. Elçileri de, onlara açık delillerle
gelmişti. Demek ki Allah onlara zulmetmiyordu, ancak
onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. (30/9)
Onda 'sükun bulup durulmanız' için, size kendi nefislerinizden
eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması
da, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen
bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (30/21)
Size kendi nefislerinizden bir örnek verdi: "Size rızık
olarak verdiğimiz şeylerde, sağ ellerinizin malik olduklarınızdan,
sizinle eşit olup kendi kendinizden korktuğunuz gibi
kendilerinden de korktuğunuz (veya çekinip saygı duyduğunuz)
ortaklar var mıdır? "İşte biz, aklını kullanabilen bir
kavim için ayetleri böyle birer birer açıklarız. (30/28)
Artık hiçbir nefis, yaptıklarına karşılık olmak üzere
kendileri için gözler aydınlığı olarak nelerin (sayısız
nimetlerin) saklandığını bilmez. (32/17)
Peygamber, mü'minler için kendi nefislerinden daha
evladır ve onun zevceleri de onların anneleridir. Rahim
sahipleri (akrabalar) de, Allah'ın Kitabında birbirlerine
öteki mü'minlerden ve muhacirlerden daha yakındır. Ancak
dostlarınıza maruf üzere yapacaklarınız başka; bunlar
Kitapta yazılmış bulunmaktadır. (33/6)
Onlar ise: "Rabbimiz, seferlerimizin arasını aç (şehirlerimiz
birbirine çok yakındır) dediler ve kendi nefislerine
zulmetmiş oldular. Böylece biz de onları efsaneler(e
konu olan bir halk) kıldık ve onları darmadağın edip
dağıttık. Şüphesiz bunda, çok sabreden ve çok şükreden
herkes için gerçekten ayetler vardır. (34/19)
Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha
bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah
çok) yücedir. (36/36)
Sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan kendi eşini
var etti ve sizin için davarlardan sekiz çift indirdi.
Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde,
bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp)
yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk
O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen nasıl
çevriliyorsunuz? (39/6)
Şüphesiz küfredenlere de (şöyle) seslenilir: "Allah'ın
gazablanması, elbette sizin kendi nefislerinize gazablanmanızdan
daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağrıldığınız zaman
inkâr ediyordunuz. (40/10)
Bugün her bir nefis, kendi kazandığıyla karşılık görür.
Bugün zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı seri görendir.
(40/17)
Biz, dünya hayatında da, ahirette de sizin velileriniziz.
Orda nefislerinizin arzuladığı herşey sizindir ve istediğiniz
herşey de sizindir." (41/31)
Biz ayetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde
onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu
kendilerine açıkça belli olsun. herşeyin üzerinde Rabbinin
şahid olması yetmez mi? (41/53)
O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi nefislerinizden
eşler, davarlardan da çiftler var etti. Sizleri bu tarzda
türetip-yayıyor. O'nun benzeri gibi olan hiçbir şey
yoktur. O, işitendir, görendir. (42/11)
Onları görürsün; zilletten başları önlerine düşmüş
bir halde, ona (ateşe) sunulurlarken göz ucuyla sezdirmeden
bakarlar. İman edenler de: "Gerçekten hüsrana uğrayanlar,
kıyamet günü hem kendi nefislerini, hem yakın akraba
(veya yandaş)larını da hüsrana uğratmışlardır" dediler.
Haberiniz olsun; gerçekten zalimler, kalıcı bir azab
içindedirler. (42/45)
Onların etrafında altın tepsiler ve testilerle dolaşılır;
orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk)
aldığı herşey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız."
(43/71)
Allah, gökleri ve yeri hak olarak yarattı; öyle ki,
her nefis kazandıklarıyla karşılık görsün. Onlara zulmedilmez.
(45/22)
Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay
etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlar
da kadınlarla (alay etmesin), belki kendilerinden daha
hayırlıdırlar. Kendi nefislerinizi (kendi kendinizi)
yadırgayıp-küçük düşürmeyin ve birbirinizi 'olmadık-kötü
lakablarla' çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü
bir isimdir. Kim tevbe etmezse, işte onlar, zalim olanların
ta kendileridir. (49/11)
(Artık) Her bir nefis, yanında bir sürücü ve bir şahid
ile gelmiştir. (50/21)
Ve kendi nefislerinizde de. Yine de görmüyor musunuz?
(51/21)
Bu (putlar ise,) sizin ve atalarınızın (kendi istek
ve öngörünüze göre) isimlendirdiğiniz (keyfi) isimlerden
başkası değildir. Allah, onlarla ilgili 'hiçbir delil'
indirmemiştir. Onlar, yalnızca zanna ve nefislerinin
(alçak) heva (istek ve tutku) olarak arzu ettiklerine
uyuyorlar. Oysa andolsun, onlara Rablerinden yol gösterici
gelmiştir. (53/23)
Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen
herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce,
bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre
pek kolaydır. (57/22)
Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı
(gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler
ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç
(arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç)
olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler.
Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa,
işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (59/9)
Kendileri Allah'ı unutmuş, böylece O da onlara kendi
nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar,
fasık olanların ta kendileridir. (59/19)
Gerçekten Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden biraz
eksiğinde, yarısında ve üçte birinde (namaz için) kalktığını
bilir; seninle birlikte olanlardan bir topluluğun da
(böyle yaptığını bilir). Geceyi ve gündüzü Allah takdir
eder. Sizin bunu sayamıyacağınızı bildi, böylece tevbenizi
(O'na dönüşünüzü) kabul etti. Şu halde Kur'an'dan kolay
geleni okuyun. Allah sizden hastalar olduğunu, başkalarının
Allah'ın fazlından aramak için yeryüzünde gezip-dolaşacaklarını
ve diğerlerinin Allah yolunda çarpışacaklarını bilmiştir.
Öyleyse ondan (Kur'an'dan) kolay geleni okuyun. Namazı
dosdoğru kılın, zekatı verin ve Allah'a güzel bir borç
verin. Hayır olarak kendi nefisleriniz için önceden
takdim ettiğiniz şeyleri daha hayırlı ve daha büyük
bir ecir (karşılık) olarak Allah katında bulursunuz.
Allah'tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır,
çok esirgeyendir. (73/20)
Her nefis, kazandıklarına karşılık bir rehinedir. (74/38)
Nefisler, birleştiği zaman, (81/7)
(Artık her) Nefis, neyi hazırladığını bilip-öğrenmiştir.
(81/14)
(Artık her) Nefis önceden takdim ettiklerini ve ertelediklerini
bilip-öğrenmiştir. (82/5)
Üzerinde gözetleyici-koruyucu bulunmayan hiçbir nefis
(kimse) yoktur. (86/4)
Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis, (89/27)
Andolsun, biz Musa'ya kitabı verdik ve ardından peşpeşe
elçiler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da apaçık belgeler
verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs'le teyid ettik. Demek, size
ne zaman bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı bir şeyle
gelse, büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak,
bir kısmınız da onu öldürecek misiniz? (2/87)
Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim'in dininden
kim yüz çevirir? Andolsun, biz onu dünyada seçtik, gerçekten
ahirette de O salihlerdendir. (2/130)
İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah'ın rızasını ara(yıp
kazan)mak amacıyla nefsini satın alır. Allah, kullarına
karşı şefkatli olandır. (2/207)
Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini tamamlamışlarsa,
onları ya güzellikle tutun ya da güzellikle bırakın.
Fakat haklarını ihlal edip zarar vermek için onları
(yanınızda) tutmayın. Kim böyle yaparsa artık o, kendi
nefsine zulmetmiş olur. Allah'ın ayetlerini oyun (konusu)
edinmeyin ve Allah'ın size verdiği nimeti ve size öğüt
olarak indirdiği Kitab'ı ve hikmeti anın. Allah'tan
korkup-sakının ve bilin ki, Allah herşeyi bilendir.
(2/231)
Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez.
(Kişinin nefsinin) Kazandığı lehine, kazandırdıkları
aleyhinedir. "Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan
dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere
yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine
güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet.
Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim mevlamızsın. Kâfirler
topluluğuna karşı bize yardım et." (2/286)
Artık onları, kendisinde şüphe olmayan bir gün topladığımızda
ve her bir nefse -haksızlığa uğratılmaksızın- kazandığı
tam olarak ödendiğinde nasıl olacak? (3/25)
Her bir nefsin hayırdan yaptıklarını hazır bulduğu
ve her ne kötülük işlediyse onunla kendisi arasında
uzak bir mesafe olmasını istediği o günü (düşünün).
Allah, sizi kendisinden sakındırır. Allah, kullarına
karşı şefkatli olandır. (3/30)
Kim kötülük işler veya nefsine zulmedip sonra Allah'tan
bağışlanma dilerse Allah'ı bağışlayıcı ve merhamet edici
olarak bulur. (4/110)
Kim bir günah kazanırsa, o ancak kendi nefsi aleyhinde
onu kazanmıştır. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(4/111)
Sonunda nefsi ona kardeşini öldürmeyi (tahrik edip
zevkli göstererek) kolaylaştırdı; böylece onu öldürdü,
bu yüzden hüsrana uğrayanlardan oldu. (5/30)
Bu nedenle, İsrailoğullarına şunu yazdık: Kim bir nefsi,
bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık
olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları
öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel
olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur.
Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir.
Sonra bunun ardından onlardan bir çoğu yeryüzünde ölçüyü
taşıranlardır. (5/32)
Yetimin malına, o erginlik çağına erişinceye kadar
-o en güzel (şeklin) dışında- yaklaşmayın. Ölçüyü ve
tartıyı doğru olarak yapın. hiçbir nefse, gücünün kaldırabileceği
dışında bir şey yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman -yakınınız
dahi olsa- adil olun. Allah'ın ahdine vefa gösterin.
İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt
alıp-düşünürsünüz." (6/152)
Onlara ayetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda,
bizimle karşılaşmayı ummayanlar, derler ki: "Bundan
başka bir Kur'an getir veya onu değiştir." De ki: "Benim
onu kendi nefsimin bir öngörmesi olarak değiştirmem
benim için olacak şey değildir. Ben, yalnızca bana vahyolunana
uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem, gerçekten ben, büyük
günün azabından korkarım." (10/15)
De ki: "Ey insanlar, şüphesiz size Rabbinizden hak
gelmiştir. Kim hidayet bulursa, o ancak kendi nefsi
için hidayet bulmuştur. Kim saparsa, o da, kendi aleyhine
sapmıştır. Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim."
(10/108)
Ve üzerine yalandan kan (sürülmüş) olan gömleğini getirdiler.
"Hayır" dedi. Nefsiniz, sizi yanıltıp (böyle) bir işe
sürüklemiş. Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır.
Sizin bu düzüp-uydurduklarınıza karşı (kendisinden)
yardım istenecek olan Allah'tır." (12/18)
Şehirde (birtakım) kadınlar: "Aziz (Vezir)'in karısı
kendi uşağının nefsinden murad almak istiyormuş. Öyle
ki sevgi onun bağrına sinmiş. Biz doğrusu onu açıkça
bir sapıklık içinde görüyoruz." dedi. (12/30)
Kadın dedi ki: "Beni kendisiyle kınadığınız işte budur.
Andolsun onun nefsinden ben murad istedim, o ise (kendini)
korudu. Ve andolsun, eğer o kendisine emrettiğimi yapmayacak
olursa, mutlaka zindana atılacak ve elbette küçük düşürülenlerden
olacak." (12/32)
(Hükümdar topladığı o kadınlara:) "Yusuf'un nefsinden
murad almak istediğinizde sizin durumunuz neydi?" dedi.
Onlar: "Allah için, haşa" dediler. "Biz ondan hiçbir
kötülük görmedik." Aziz (Vezir)in de karısı dedi ki:
"İşte şu anda gerçek orta yere çıktı; onun nefsinden
ben murad almak istemiştim. O ise gerçekten doğruyu
söylenlerdendir." (12/51)
Babalarının kendilerine emrettiği yerden (Mısır'a)
girdiklerinde, (bu,) -Yakub'un nefsindeki dileği açığa
çıkarması dışında- onlara Allah'tan gelecek olan hiçbir
şeyi (gidermeyi) sağlamadı. Gerçekten o, kendisine öğrettiğimiz
için bir ilim sahibiydi. Ancak insanların çoğu bilmezler.
(12/68)
(Şehre dönüp durumu babalarına aktarınca o:) "Hayır"
dedi. "Nefsiniz sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş.
Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Umulur
ki Allah (pek yakın bir gelecekte) onların tümünü bana
getirir. Çünkü O, bilenin, hüküm ve hikmet sahibi olanın
kendisidir." (12/83)
Her nefsin bütün kazandıkları üzerinde gözetici olana
mı (baş kaldırılır?) Onlar Allah'a ortaklar koştular.
De ki: "Bunları adlandırın (bakalım). Yoksa siz yeryüzünde
bilmeyeceği bir şeyi O'na haber mi veriyorsunuz? Yoksa
sözün zahirine (veya boş ve süslü olanına)mi (kanıyorsunuz)?
Hayır, inkâr edenlere kendi hileli-düzenleri süslü-çekici
gösterilmiştir ve onlar (doğru) yoldan alıkonulmuşlardır.
Allah, kimi saptırırsa, artık onun için hiçbir yol gösterici
yoktur. (13/33)
Onlardan öncekiler de hileli-düzenler kurmuşlardı;
fakat düzen kuruculuğun (tedbirlerin, karşılık vermelerin)
tümü Allah'a aittir. Her bir nefsin ne kazandığını O
bilir. Bu yurdun sonu kimindir, inkâr edenler pek yakında
bileceklerdir. (13/42)
(Bu azab,) Allah'ın her nefsi kendi kazandığıyla cezalandırması
içindir. Şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir.
(14/51)
O gün, herkes kendi nefsi adına mücadele eder ve herkese
yaptığının karşılığı eksiksiz ödenir. Onlar zulme uğratılmazlar.
(16/111)
Kendi kitabını oku; bugün nefsin hesap sorucu olarak
sana yeter." (17/14)
Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete erer;
kim de saparsa kendi aleyhine sapar. hiçbir günahkar,
bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Biz, bir elçi
gönderinceye kadar (hiçbir topluma) azab edecek değiliz.
(17/15)
Kendi nefsinin zalimi olarak (böylece) bağına girdi
(ve): "Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum"
dedi. (18/35)
Dedi ki: "Ben onların görmediklerini gördüm, böylece
elçinin izinden bir avuç alıp atıverdim; böylelikle
bana bunu nefsim hoşa giden (bir şey) gösterdi." (20/96)
Ve Kur'an'ı okumakla da (emrolundum). Artık kim hidayete
gelirse, kendi nefsi için hidayete gelmiştir; kim sapacak
olursa, de ki: "Ben yalnızca uyarıcılardanım." (27/92)
Dedi ki: "Rabbim, gerçekten, ben kendi nefsime zulmettim,
artık beni bağışla." Böylece (Allah) onu bağışladı.
Şüphesiz. O, bağışlayandır, esirgeyendir. (28/16)
Kim cihad ederse, yalnızca kendi nefsi için cihad etmiş
olur. Şüphesiz Allah, alemlerden müstağnidir. (29/6)
Eğer biz dilemiş olsaydık, her bir nefse kendi hidayetini
verirdik. Fakat benden çıkan şu söz gerçekleşecektir:
"Andolsun, cehennemi cinlerden ve insanlardan (İnkâr
edenlerle) tamamıyla dolduracağım." (32/13)
Hani sen, Allah'ın kendisine nimet verdiği ve senin
de kendisine nimet verdiğin kişiye: "Eşini yanında tut
ve Allah'tan sakın" diyordun; insanlardan çekinerek
Allah'ın açığa vuracağı şeyi kendi nefsinde saklı tutuyordun;
oysa Allah, kendisinden çekinmene çok daha layıktı.
Artık Zeyd, ondan ilişkisini kesince, biz onu seninle
evlendirdik; ki böylelikle evlatlıklarının kendilerinden
ilişkilerini kestikleri (kadınları boşadıkları) zaman,
onlarla evlenme konusunda mü'minler üzerine bir güçlük
olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir. (33/37)
De ki: "Eğer ben sapacak olsam, artık kendi nefsim
aleyhine sapmış olurum; eğer hidayeti bulacak olsam,
bu da Rabbimin bana vahyetmekte olduğu (Kur'an) sayesindedir.
Şüphesiz O, işitendir, yakın olandır." (34/50)
Kötü olarak işledikleri kendisine çekici-süslü kılınıp
da onu güzel gören mi (Allah katında kabul görecek)?
Artık şüphesiz Allah, dilediğini saptırır, dilediğini
hidayete eriştirir. Öyleyse, onlara karşı nefsin hasretlere
kapılıp gitmesin. Gerçekten Allah, yaptıklarını bilendir.
(35/8)
hiçbir günahkar bir başka günahkarın günahını yüklenemez.
Eğer yükü ağır olan kimse (bir başkasını) onu taşımaya
çağırsa, -bu, yakın-akrabası da olsa- kendisine ondan
hiçbir şey yükletilmez. Sen, yalnızca gayb ile Rablerinden
'içleri titreyerek-korkmakta' olanları ve dosdoğru namazı
kılanları uyarırsın. Kim temizlenip-arınırsa, artık
o, kendi nefsi için temizlenip-arınmıştır. Sonunda dönüş
Allah'adır. (35/18)
Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık.
Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta
bir yoldadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda yarışır
öne geçer. İşte bu, büyük fazlın kendisidir. (35/32)
Ona ve İshak'a bereketler verdik. İkisinin soyundan,
ihsanda bulunan (muhsin olan) da var, açıkça kendi nefsine
zulmeden de. (37/113)
Her bir nefse yaptığının tam karşılığı verildi. O,
onların işlediklerini daha iyi bilendir. (39/70)
İşte sizler böylesiniz; Allah yolunda infak etmeye
çağrılıyorsunuz; buna rağmen bazılarınız cimrilik ediyor.
Kim cimrilik ederse, artık o, ancak kendi nefsine cimrilik
eder. Allah ise, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır;
fakir olan sizlersiniz. Eğer siz yüz çevirecek olursanız,
sizden başka bir kavmi getirip-değiştirir. Sonra onlar,
sizin benzeriniz de olmazlar. (47/38)
Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler
vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha
yakınız. (50/16)
Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının,
dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük
yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından
(ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah
(kurtuluş) bulanlardır. (64/16)
Ey Peygamber, kadınları boşadığınız zaman, iddetleri
süresinde (temizlendiklerinde) boşayın ve iddeti sayın.
Rabbiniz Allah'tan korkun. Onları evlerinden çıkarmayın,
onlar da çıkmasınlar; ancak açık 'çirkin bir hayasızlık'
göstermeleri durumu başka. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır.
Kim Allah'ın sınırlarını çiğnerse, gerçekte o, kendi
nefsine zulmetmiş olur. Sen bilmezsin; olabilir ki Allah,
bunun arkasından bir iş (durum) oluşturur. (65/1)
Geniş-imkanları olan, nafakayı geniş imkanlarına göre
versin. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah'ın kendisine
verdiği kadarıyla versin. Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden
başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından
bir kolaylığı kılıp-verecektir. (65/7)
Ve yine hayır; kendini kınayıp duran nefse de and ederim.
(75/2)
Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir. (75/14)
Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva (istek
ve tutkular) dan sakındırırsa, (79/40)
hiçbir nefsin bir başka nefse herhangi bir şeye güç
yetiremeyeceği gündür; o gün emir yalnızca Allah'ındır.
(82/19)
Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', (91/7)
|