|
-Ö-
ÖÇ ALMAK
Ey iman edenler, siz ihramlıyken avı öldürmeyin. Sizden
kim onu kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse, cezası,
hayvandan öldürdüğünün bir benzeridir. Buna da, Kabe'ye
ulaşmış bir kurbanlık olarak içinizden adalet sahibi
iki kişi hükmedecektir. Veya yoksulları doyurmak veya
onun dengi oruç tutmak olan bir keffaret vardır. Böylelikle
işlediğinin vebalini tadmış olsun. Allah geçmişte olanı
bağışladı. Ama kim tekrarlarsa, Allah ondan öc alacaktır.
Allah üstün ve güçlü olandır, öc sahibidir. (5/95)
Veya sizi bir kere daha ona (denize) gönderip üzerinize
kırıp geçiren bir fırtına salarak nankörlük etmeniz
nedeniyle sizi batırmasına karşı emin misiniz? Sonra
onun öcünü Bize karşı alacak (kimseyi de) bulamazsınız.
(17/69)
Ancak iman edenler, salih amellerde bulunanlar ve Allah'ı
çokça zikredenler ile zulme uğratıldıktan sonra zafer
kazananlar (veya öclerini alanlar) başka. Zulmetmekte
olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini
pek yakında bileceklerdir. (26/227)
Biz, 'birbiriyle yardımlaşıp öcünü alan' bir toplumuz"
mu diyorlar? (54/44)
ÖDÜL
Muhammed, yalnızca bir elçidir. Ondan önce nice elçiler
gelip-geçmiştir. Şimdi o ölürse ya da öldürülürse, siz
topuklarınız üzerinde gerisin geriye mi döneceksiniz?
İki topuğu üzerinde gerisin geri dönen kimse, Allah'a
kesinlikle zarar veremez. Allah, şükredenleri pek yakında
ödüllendirecektir. (3/144)
Allah'ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölmek yoktur.
O, süresi belirtilmiş bir yazıdır. Kim dünyanın yararını
(sevabını) isterse ona ondan veririz, kim ahiret sevabını
isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri pek yakında
ödüllendireceğiz. (3/145)
Ve ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik, hepsini hidayete
eriştirdik; bundan önce de Nuh'u ve onun soyundan Davud'u,
Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u hidayete
ulaştırdık. Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz.
(6/84)
Erginlik çağına erişince, kendisine hüküm ve ilim verdik.
İşte biz, iyilik yapanları böyle ödüllendiririz. (12/22)
Adn cennetleri; ona girerler, onun altından ırmaklar
akar, içinde onların her diledikleri şey vardır. İşte
Allah, takva sahiplerini böyle ödüllendirir. (16/31)
İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde
yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik
dileği ve selamla karşılanırlar. (25/75)
O, erginlik çağına ulaşıp olgunlaşınca, ona bir 'hüküm
ve hikmet' ve ilim verdik. Biz iyilikte bulunanları
işte böyle ödüllendiririz. (28/14)
(Bu, Allah'ın) Kendi fazlından iman edip salih amellerde
bulunanları ödüllendirmesi içindir. Şüphesiz O, kafirleri
sevmez. (30/45)
(Çünkü O) İman edip salih amellerde bulunanları ödüllendirecek.
İşte mağfiret ve üstün rızık onlarındır. (34/4)
Gerçekten biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz.
(37/80)
Gerçekten sen, rüyayı doğruladın. Şüphesiz biz, ihsanda
bulunanları böyle ödüllendiririz." (37/105)
Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. (37/110)
Şüphesiz biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz.
(37/121, 131)
Rableri katında dileyecekleri herşey onlarındır. İşte
bu, ihsanda bulunanların ödülüdür. (39/34)
Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır; öyle ki, kötülükte
bulunanları, yaptıkları dolayısıyla cezalandırır, güzel
davranışta bulunanları da daha güzeliyle ödüllendirir.
(53/31)
Tarafımızdan bir nimet olarak. İşte Biz, şükredenleri
böyle ödüllendiririz. (54/35)
Ve sabretmeleri dolayısıyla cennetle ve ipekle ödüllendirmiştir.
(76/12)
Elbette biz, 'iyi ve güzel' davrananları işte böyle
ödüllendiririz. (77/44)
Rableri katında onların ödülleri, içinde ebedi kalıcılar
olmak üzere altından ırmaklar akan Adn cennetleridir.
Allah, onlardan razı olmuştur, kendileri de O'ndan razı
(hoşnut, memnun) kalmışlardır. İşte bu, Rabbinden 'içi
titreyerek korku duyan kimse' içindir. (98/8)
ÖFKELENMEK
Musa kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndüğünde
onlara: "Beni arkamdan, ne kötü temsil ettiniz? Rabbinizin
emrini çabuklaştırdınız, öyle mi?" dedi. Levhaları bıraktı
ve kardeşini başından tutup kendisine doğru çekiyordu
(ki Harun ona:) "Annem oğlu, bu topluluk beni zayıflattı
(hırpalayıp güçsüzleştirdi) ve neredeyse beni öldürmeye
giriştiler. Bari sen düşmanları sevindirecek bir şey
yapma ve beni bu zalimler topluluğuyla birlikte kılma
(sayma)" dedi. (7/150)
Bunun üzerine Musa, kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak
döndü. Dedi ki: "Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir
vaadde bulunmadı mı? Size (verilen) söz (ya da süre)
pek uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizden üzerinize kaçınılmaz
bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz
sözden caydınız?" (20/86)
Balık sahibi (Yunus'u da); hani o, kızmış vaziyette
gitmişti ki; bundan dolayı kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi
sanmıştı. (Balığın karnındaki) Karanlıklar içinde: "Senden
başka ilah yoktur, sen yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden
oldum" diye çağrıda bulunmuştu. (21/87)
Onlar bollukta da darlıkta da infak edenler öfkelerini
yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile
(vaz) geçenlerdir. Allah iyilik yapanları sever. (3/134)
Musa kabaran öfkesi (gazabı) yatışınca Levhalar'ı aldı.
(Onlardan bir) Nüshasında "Rablerinden korkanlar için
bir hidayet ve bir rahmet vardır" (yazılıydı.) (7/154)
Ve kalblerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin
tevbesini kabul eder. Allah bilendir hüküm ve hikmet
sahibidir. (9/15)
Kim Allah'ın ona dünyada ve ahirette kesin olarak yardım
etmeyeceğini sanıyorsa göğe bir araç uzatsın sonra kesiversin
de bir bakıversin kurduğu düzen onun öfkesini giderebilecek
mi? (22/15)
Allah inkâr edenleri kin ve öfkeleriyle geri çevirdi
onlar hiçbir hayra varamadılar. Savaşta Allah (yardımcı
ve zafer nasib edici olarak) mü'minlere yetti. Allah
çok güçlüdür üstün ve galib olandır. (33/25)
Sadece Allah anıldığı zaman ahirete inanmayanların
kalbi öfkeyle kabarır. Oysa O'ndan başkaları anıldığında
hemen sevince kapılırlar. (39/45)
Ki onlar Allah'ın ayetleri konusunda kendilerine gelmiş
bir delil bulunmaksızın mücadele edip dururlar. (Bu)
Allah katında da iman edenler katında da büyük bir öfke
(sebebi)dir. İşte Allah her mütekebbir zorbanın kalbini
böyle mühürler. (40/ 35)
Muhammed Allah'ın elçisidir. Ve onunla birlikte olanlar
da kafirlere karşı zorlu kendi aralarında ise merhametlidirler.
Onları rüku edenler secde edenler olarak görürsün; onlar
Allah'tan bir fazl (lütuf ve ihsan) ve hoşnutluk arayıp-isterler.
Belirtileri secde izinden yüzlerindedir. İşte onların
Tevrat'taki vasıfları budur: İncil'deki vasıfları ise:
Sanki bir ekin; filizini çıkarmış derken onu kuvvetlendirmiş
derken kalınlaşmış sonra sapları üzerinde doğrulup-boy
atmış (ki bu) ekicilerin hoşuna gider. (Bu örnek) Onunla
kafirleri öfkelendirmek içindir. Allah içlerinden iman
edip salih amellerde bulunanlara bir mağfiret ve büyük
bir ecir va'detmiştir. (48/29)
Sizler, işte böylesiniz; onları seversiniz, oysa onlar
sizi sevmezler. Siz Kitabın tümüne inanırsınız, onlar
sizinle karşılaştıklarında "inandık" derler, kendi başlarına
kaldıklarında ise, size olan kin ve öfkelerinden dolayı
parmak uçlarını ısırırlar. De ki: "Kin ve öfkenizle
ölün." Şüphesiz Allah, sinelerin özünde saklı duranı
bilendir. (3/119)
Medine halkına ve çevresindeki bedevilere, Allah'ın
elçisinden geri kalmaları, kendi nefislerini onun nefsine
tercih etmeleri yakışmaz. Bu, gerçekten onların Allah
yolunda bir susuzluk, bir yorgunluk, 'dayanılmaz bir
açlık' (çekmeleri), kâfirleri 'kin ve öfkeyle ayaklandıracak'
bir yere ayak basmaları ve düşmana karşı bir başarı
kazanmaları karşılığında, mutlaka onlara bununla salih
bir amel yazılmış olması nedeniyledir. Şüphesiz Allah,
iyilik yapanların ecrini kaybetmez. (9/120)
Onlardan birine kız (çocuk) müjdelendiği zaman içi
öfkeyle-taşarak yüzü simsiyah kesilir. (16/58)
(Ateş,) Onları uzak bir yerden gördüğünde, onlar bunun
gazablı öfkesini ve uğultusunu işitirler. (25/12)
Ve elbette bize karşı da büyük bir öfke beslemektedirler."
(26/55)
Dedi ki: "Gerçekten ben, sizin bu yaptığınıza öfke
ile karşı olanlardanım." (26/168)
Sonunda bizi öfkelendirince, biz de onlardan intikam
aldık, böylece onları toplu olarak suda boğduk. (43/55)
Hani o inkâr edenler, kendi kalplerinde, 'öfkeli soy
koruyuculuğu'nu (hamiyeti), cahiliyenin 'öfkeli soy
koruyuculuğunu' kılıp-kışkırttıkları zaman, hemen Allah;
elçisinin ve mü'minlerin üzerine '(kalbi teskin eden)
güven ve yatışma duygusunu' indirdi ve onları "takva
sözü" üzerinde 'kararlılıkla ayakta tuttu." Zaten onlar
da, buna layık ve ehil idiler. Allah, herşeyi hakkıyla
bilendir. (48/26)
Öfkesinin-şiddetinden neredeyse patlayıp parçalanacak.
Her bir grup içine atıldığında, bekçileri onlara sorar:
"Size bir uyarıcı gelmedi mi?" (67/8)
ÖĞLE
Ey iman edenler, sağ ellerinizin malik olduğu ile sizden
olup da henüz erginlik çağına ermemiş olan (çocuk)lar,
(odalarınıza girmek için şu) üç vakitte izin istesinler:
Sabah namazından önce, öğleyin üstünüzü çıkardığınız
vakit ve yatsı namazından sonra. (Bu) Üçü sizin için
mahrem (vakitleri)dir. Bunların dışında size de, onlara
da bir sakınca yoktur; onlar yanınızda dolaşabilirler,
birbirinizin yanında olabilirsiniz. İşte Allah, size
ayetleri böyle açıklamaktadır. Allah bilendir, hüküm
ve hikmet sahibidir. (24/58)
Hamd O'nundur; göklerde ve yerde, günün sonunda ve
öğleye erdiğiniz vakit de. (30/18)
ÖĞÜT
Bunu, hem çağdaşlarına, hem sonra gelecek olanlara
'ibret verici bir ceza', takva sahipleri için de bir
öğüt kıldık. (2/66)
Müşrik kadınları, iman edinceye kadar nikahlamayın;
iman eden bir cariye, -hoşunuza gitse de- müşrik bir
kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de iman edinceye
kadar nikahlamayın; iman eden bir köle, -hoşunuza gitse
de- müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar, ateşe
çağırırlar, Allah ise kendi izniyle cennete ve mağfirete
çağırır. O, insanlara ayetlerini açıklar. Umulur ki
öğüt alıp-düşünürler. (2/221)
Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini de tamamlamışlarsa
-birbirleriyle maruf (bilinen meşru biçimde) anlaştıkları
takdirde- onlara, kendilerini kocalarına nikahlamalarına
engel çıkarmayın. İşte, içinizde Allah'a ve ahiret gününe
iman edenlere bununla (böyle) öğüt verilir. Bu, sizin
için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah, bilir de
siz bilmezsiniz. (2/232)
Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine
hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir. Temiz
akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez. (2/269)
Faiz (riba) yiyenler, ancak şeytan çarpmış olanın kalkışı
gibi, çarpılmış olmaktan başka (bir tarzda) kalkmazlar.
Bu, onların: "Alım-satım da ancak faiz gibidir" demelerinden
dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi haram
kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faize)
bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah'a
aittir. Kim (faize) geri dönerse, artık onlar ateşin
halkıdır, orada sürekli kalacaklardır. (2/275)
Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan, Kitabın anası (temeli)
olan bir kısım ayetler muhkem'dir; diğerleri ise müteşabihtir.
Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık
yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar.
Oysa onun tevilini Allah'tan başkası bilmez. İlimde
derinleşenler ise: "Biz ona inandık, tümü Rabbimizin
katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası
öğüt alıp-düşünmez. (3/7)
Bu (Kur'an) insanlar için bir beyan sakınanlar için
de bir hidayet ve öğüttür. (3/138)
Allah'ın, bazısını bazısına üstün kılması ve onların
kendi mallarından harcaması nedeniyle erkekler, kadınlar
üzerinde 'sorumlu gözeticidir.' Saliha kadınlar, gönülden
(Allah'a), itaat edenler, Allah nasıl koruduysa görünmeyeni
koruyanlardır. Nüşuzundan korktuğunuz kadınlara (önce)
öğüt verin, (sonra onları) yataklarda yalnız bırakın,
(bu da yetmezse hafifçe) vurun. Size itaat ederlerse
aleyhlerinde bir yol aramayın. Doğrusu Allah yücedir,
büyüktür. (4/34)
Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine)
teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde
adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size
ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir.
(4/58)
İşte bunların, Allah kalplerinde olanı bilmektedir.
O halde sen, onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver ve
onlara nefislerine ilişkin açık ve etkileyici söz söyle.
(4/63)
Onların (peygamberleri) ardından yanlarındaki Tevrat'ı
doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa'yı gönderdik ve ona
içinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat'ı doğrulayan
ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt olan İncil'i
verdik. (5/46)
Kavmi onunla çekişip-tartışmaya girdi. Dedi ki: "O
beni doğru yola erdirmişken, siz benimle Allah konusunda
çekişip-tartışmaya mı girişiyorsunuz? Sizin O'na şirk
koştuklarınızdan ben korkmuyorum, ancak Allah'ın benim
hakkımda bir şey dilemesi başka. Rabbim, ilim bakımından
herşeyi kuşatmıştır. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek
misiniz?" (6/80)
İşte Allah'ın hidayet verdikleri bunlardır; öyleyse
sen de onların bu hidayetlerine uy. De ki: "Ben bunun
için sizden bir ücret istemiyorum. O (Kur'an), alemlere
bir 'öğüt ve hatırlatmadan' başkası değildir." (6/90)
Bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Öğüt alıp düşünmesini
bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıkladık.
(6/126)
Yetimin malına, o erginlik çağına erişinceye kadar
-o en güzel (şeklin) dışında- yaklaşmayın. Ölçüyü ve
tartıyı doğru olarak yapın. hiçbir nefse, gücünün kaldırabileceği
dışında bir şey yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman -yakınınız
dahi olsa- adil olun. Allah'ın ahdine vefa gösterin.
İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt
alıp-düşünürsünüz." (6/152)
(Bu,) Bir Kitap'tır ki onunla uyarman için ve mü'minlere
bir öğüt olmak üzere sana indirildi. Öyleyse bundan
dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın. (7/2)
Rabbinizden size indirilene uyun, O'ndan başka velilere
uymayın. Ne az öğüt alıyorsunuz? (7/3)
Ve: "Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim" diye yemin
de etti. (7/21)
Ey Ademoğulları, biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek
bir elbise ve size 'süs kazandıracak bir giyim' indirdik
(varettik). Takva ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha
hayırlıdır. Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Umulur ki
öğüt alıp-düşünürler. (7/26)
Size Rabbimin risaletini tebliğ ediyorum. (Ayrıca)
Size öğüt veriyor ve sizin bilmediklerinizi ben Allah'tan
biliyorum. (7/62)
Size Rabbimin risaletini tebliğ ediyorum. Ben sizin
için güvenilir bir öğütçüyüm." (7/68)
O da onlardan yüz çevirdi ve (şöyle) dedi: "Ey kavmim,
andolsun size Rabbimin risaletini tebliğ ettim ve size
öğüt verdim. Ama siz, öğüt verenleri sevmiyorsunuz."
(7/79)
O da onlardan yüz çevirdi ve (şöyle) dedi: "Ey kavmim
andolsun, size Rabbimin risaletini tebliğ ettim ve size
öğüt verdim. Şimdi ben, inkâra sapan bir topluluğa nasıl
üzülebilirim?" (7/93)
Andolsun, biz de Firavun aile (çevre)sini belki öğüt
alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına
uğrattık. (7/130)
Biz ona Levhalar'da herşeyden bir öğüt ve herşeyin
yeterli bir açıklamasını yazdık. (Ve:) "Şimdi bunlara
sıkıca sarıl ve kavmine de emret ki en güzeliyle sarılsınlar.
Size fasıkların yurdunu pek yakında göstereceğim" (dedik).
(7/145)
Onlardan bir topluluk: "Allah'ın kendilerini helak
etmek veya şiddetli bir azaba uğratmak istediği bir
kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?" dediğinde "Rabbinize
karşı bir özür için ve bir ihtimal sakınabilirler, diye"
dediler. (7/164)
Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir veya
iki defa belaya çarptırılıyorlar da sonra tevbe etmiyorlar
ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar. (9/126)
Şüphesiz sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri
yaratan, sonra arşa istiva eden, işleri evirip-çeviren
Allah'tır. Onun izni olmadıktan sonra, hiç kimse şefaatçi
olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur, öyleyse O'na
kulluk edin. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?
(10/3)
Ey insanlar, Rabbinizden size bir öğüt, sinelerde olana
bir şifa ve mü'minler için bir hidayet ve rahmet geldi.
(10/57)
Bu iki grubun örneği; kör ve sağır ile gören ve işiten
gibidir. Örnekçe bunlar eşit olur mu? Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek
misiniz? (11/24)
Eğer Allah sizi azdırmayı dilemişse, ben size öğüt
vermek istesem de, öğüdümün size yararı olmaz. O sizin
Rabbinizdir ve O'na döndürüleceksiniz." (11/34)
Dedi ki: "Ey Nuh, kesinlikle o senin ailenden değildir.
Çünkü o, salih olmayan bir iş (yapmıştır). Öyleyse hakkında
bilgin olmayan şeyi benden isteme. Gerçekten ben, cahillerden
olmayasın diye sana öğüt veriyorum." (11/46)
Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde
namazı kıl. Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir.
Bu, öğüt alanlara bir öğüttür. (11/114)
Sana elçilerin haberlerinden -kalbini sağlamlaştıracak-
doğru haberler aktarıyoruz. Bunda sana hak ve mü'minlere
bir öğüt ve uyarı gelmiştir. (11/120)
Oysa ki sen buna karşı onlardan bir ücret de istemiyorsun.
O, alemler için yalnızca bir 'öğüt ve hatırlatmadır.'
(12/104)
Peki, sana Rabbinden indirilenin gerçekten hak olduğunu
bilen kişi, o görmeyen (a'ma) gibi midir? Ancak temiz
akıl sahipleri öğüt alıp-düşünebilirler. (13/19)
Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah insanlar
için örnekler verir; umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler.
(14/25)
İşte bu (Kur'an) uyarılıp korkutulsunlar, gerçekten
O'nun yalnızca bir tek ilah olduğunu bilsinler ve temiz
akıl sahipleri iyice öğüt alıp düşünsünler diye bir
bildirip-duyurma (bir belağ)dır. (14/52)
Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri
de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen
bir topluluk için ayetler vardır. (16/13)
Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez
misiniz? (16/17)
Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi
emreder; çirkin utanmazlıklardan (fahşadan), kötülüklerden
ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir,
umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz. (16/90)
Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla
en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin
yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir.
(16/125)
Andolsun, biz bu Kur'an'da çeşitli açıklamalar yaptık,
öğüt alıp-düşünsünler diye. Oysa bu, onların daha uzaklaşmalarından
başkasını arttırmıyor. (17/41)
Kendisine Rabbinin ayetleri öğütle hatırlatıldığı zaman,
sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdikleri (amelleri)ni
unutandan daha zalim kimdir? Biz gerçekten, kalpleri
üzerine onu kavrayıp anlamalarını engelleyen bir perde
(gerdik), kulaklarına bir ağırlık koyduk. Sen onları
hidayete çağırsan bile, onlar sonsuza kadar asla hidayet
bulamazlar. (18/57)
Dedi ki: "Eğer bana uyacak olursan, hiçbir şey hakkında
bana soru sorma, ben sana öğütle-anlatıp söz edinceye
kadar." (18/70)
Sana (Ey Muhammed,) Zu'l-Karneyn hakkında sorarlar.
De ki: "Size, ondan 'öğüt ve hatırlatma olarak' (bazı
bilgiler) vereceğim. (18/83)
'İçi titreyerek korku duyanlara' ancak öğütle-hatırlatma
(olsun diye indirdik). (20/3)
Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür
veya içi titrer-korkar." (20/44)
Andolsun, biz Musa'ya ve Harun'a, takva sahipleri için
bir aydınlık ve bir öğüt (zikir) olarak, hak ile batılı
birbirinden ayıran (furkan)ı verdik. (21/48)
Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek
misiniz?" (23/85)
(Bu,) İndirdiğimiz ve (hükümlerini) farz kıldığımız
bir sûredir. İçinde, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz
diye apaçık ayetler indirdik. (24/1)
Eğer iman edenlerden iseniz, bunun gibisine bir daha
dönmemeniz için Allah size öğüt vermektedir. (24/17)
Ey iman edenler, evlerinizden başka evlere, yakınlık
kurup (izin almadan) ve (ev halkına) selam vermeden
girmeyin. Bu sizin için daha hayırlıdır; umulur ki öğüt
alıp düşünürsünüz. (24/27)
Andolsun, size açıklayıcı ayetler, sizden önce gelip
geçenlerden bir örnek ve takva sahipleri için bir öğüt
indirdik. (24/34)
Andolsun bunu, onların arasında öğüt alıp-düşünsünler
diye çeşitli biçimlerde açıkladık. Ama insanların çoğu
nankörlük edip ayak direttiler. (25/50)
O, gece ile gündüzü birbiri ardınca kılandır; öğüt
alıp-düşünmek isteyenler ya da şükretmek isteyenler
için. (25/62)
Dediler ki: "Bizim için farketmez; öğüt versen de,
öğüt verenlerden olmasan da." (26/136)
Ya da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, kendisine dua
ettiği zaman icabet eden, kötülüğü açıp gideren ve sizi
yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber başka
bir ilah mı? Ne az öğüt-alıp düşünüyorsunuz. (27/62)
Biz, daha önce ona süt analarını haram etmiştik. (Kız
kardeşi:) "Ben, sizin adınıza onun bakımını üstlenecek
ve ona öğüt verecek (veya eğitecek) bir aileyi size
bildireyim mi?" dedi. (28/12)
Şehrin öbür yakasından bir adam koşarak gelip dedi
ki: "Ey Musa, önde gelenler, seni öldürmek konusunda
aralarında görüşmektedirler, artık sen çık git; gerçekten
ben sana öğüt verenlerdenim." (28/20)
Andolsun, ilk nesilleri yıkıma uğrattıktan sonra, Musa'ya,
insanlar için (gözleri hikmetle açıp aydınlatacak) basiretler,
hidayet ve rahmet olmak üzere Kitap verdik. Umulur ki,
öğüt alıp-düşünürler diye. (28/43)
(Musa'ya) Seslendiğimiz zaman da, sen Tur'un yanında
değildin. Ancak Rabbinden bir rahmet olmak üzere senden
önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi
uyarman için (gönderildin). Umulur ki, öğüt alıp düşünürler
diye. (28/46)
Andolsun, biz öğüt alıp-düşünsünler diye, sözü birbiri
ardınca dizip-indirdik. (28/51)
Kendilerine okunmakta olan Kitabı sana indirmemiz onlara
yetmiyor mu? Şüphesiz, bunda iman eden bir kavim için
gerçekten bir rahmet ve bir öğüt (zikir) vardır. (29/51)
Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı
günde yarattı, sonra arşa istiva etti. Sizin O'nun dışında
bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur. Yine de öğüt
alıp-düşünmeyecek misiniz? (32/4)
De ki: "Size bir tek öğüt veriyorum: "Allah için ikişer
ikişer ve teker teker kıyam etmeniz, sonra düşünmeniz.
Sizin sahibiniz (veya arkadaşınız olan Peygamber)de
hiçbir delilik yoktur. O, yalnızca sizi, şiddetli bir
azabın öncesinde uyarandır." (34/46)
İçinde onlar (şöyle) çığlık atarlar: "Rabbimiz, bizi
çıkar, yaptığımızdan başka salih bir amelde bulunalım."
Size orda (dünyada), öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği
kadar ömür vermedik mi? Size uyaran da gelmişti. Öyleyse
(azabı) tadın; artık zalimler için bir yardımcı yoktur.
(35/37)
Dediler ki: "Uğursuzluğunuz, sizinledir. Size öğüt
verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)? Hayır, siz
ölçüyü taşıran bir kavimsiniz." (36/19)
Biz ona (Peygambere) şiir öğretmedik; (bu,) ona yakışmaz
da. O (kendisine indirilen Kitap), yalnızca bir öğüt
ve apaçık bir Kur'an'dır. (36/69)
Kendilerine öğüt verildiğinde, öğüt almıyorlar. (37/13)
Kendilerine öğüt verildiğinde, öğüt almıyorlar. (37/13)
Hiç mi öğüt alıp-düşünmüyorsunuz? (37/155)
(Bu Kur'an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve
temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz
mübarek bir kitaptır. (38/29)
Katımızdan ona bir rahmet ve temiz akıl sahiplerine
bir öğüt olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir
benzerini de bağışladık. (38/43)
Yoksa o, gece saatinde kalkıp da secde ederek ve kıyama
durarak gönülden itaat (ibadet) eden, ahiretten sakınan
ve Rabbinin rahmetini umud eden (gibi) midir? De ki:
"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Şüphesiz, temiz
akıl sahipleri öğüt alıp-düşünürler." (39/9)
Görmüyor musun; gerçekten Allah, gökyüzünden su indirdi
de onu yerin içindeki kaynaklara yürütüp-geçirdi. Sonra
onunla çeşitli renklerde ekinler çıkarıyor. Sonra kurumaya
başlar, böylece onu sararmış görürsün. Sonra da onu
kurumuş kırıntılar kılıyor. Şüphesiz bunda, temiz akıl
sahipleri için gerçekten öğüt alınacak bir ders (zikr)
vardır. (39/21)
Andolsun, biz bu Kur'an'da, belki öğüt alıp-düşünürler
diye, insanlar için her bir örnekten verdik. (39/27)
O, size ayetlerini gösteriyor ve sizin için gökten
rızık indiriyor. İçten (Allah'a) yönelenden başkası
öğüt alıp-düşünmez. (40/13)
Kör olanla (basiretle) gören bir olmaz; iman edip salih
amellerde bulunanlarla kötülük yapan da. Ne az öğüt
alıp-düşünüyorsunuz. (40/58)
Onlar için öğüt alıp-düşünmek nerede? Onlara, açıklayan
bir elçi gelmişti. (44/13)
Belki onlar öğüt alıp-düşünürler diye, Biz onu (Kur'an'ı),
senin dilinle kolaylaştırdık. (44/58)
Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın bir
ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini
mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi
gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir?
Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz? (45/23)
Artık onlar, kıyamet-saatinin kendilerine apansız gelmesinden
başkasını mı gözlüyorlar? İşte onun işaretleri gelmiştir.
Fakat kendilerine geldikten sonra öğüt alıp-düşünmeleri
onlara neyi sağlar? (47/18)
Hiç şüphesiz, bunda, kalbi olan ya da bir şahid olarak
kulak veren kimse için elbette bir öğüt (zikir) vardır.
(50/37)
Biz onların neler söylediklerini daha iyi biliriz.
Sen onların üzerinde bir zorba değilsin; şu halde, Benim
kesin tehdidimden korkanlara Kur'an ile öğüt ver. (50/45)
Ve Biz, herşeyi iki çift yarattık. Umulur ki, öğüt
alıp-düşünürsünüz. (51/49)
Sen öğüt verip-hatırlat; çünkü gerçekten öğütle-hatırlatma,
mü'minlere yarar sağlar. (51/55)
Şu halde sen, öğüt verip-hatırlat; çünkü sen, Rabbinin
nimetiyle ne kahinsin, ne mecnun. (52/29)
Andolsun, Biz bunu bir ayet olarak bıraktık. Fakat
öğüt alıp-düşünen var mı? (54/15)
Andolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için
kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? (54/17,
22, 32, 40)
Andolsun Biz sizin benzerlerinizi yıkıma uğrattık.
Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? (54/51)
Andolsun, ilk inşa (yaratma)yı bildiniz; ama öğüt alıp-düşünmeniz
gerekmez mi? (56/62)
Biz onu hem bir öğüt ve hatırlatma (konusu), hem ihtiyacı
olanlara bir meta kıldık. (56/73)
Kadınlarına "zıhar"da bulunanlar, sonra söylediklerinden
geri dönenlerin, birbirleriyle temas etmeden önce bir
köleyi özgürlüğüne kavuşturmaları gerekir. İşte size
bununla öğüt verilmektedir. Allah, yaptıklarınızı haber
alandır. (58/3)
Sonra (üç iddet bekleme) sürelerine ulaştıkları zaman,
artık onları maruf (bilinen güzel bir tarz) üzere tutun,
ya da maruf üzere onlardan ayrılın. İçinizden adalet
sahibi iki kişiyi de şahid tutun. Şahidliği Allah için
dosdoğru yerine getirin. İşte bununla, Allah'a ve ahiret
gününe iman edenlere öğüt verilir. Kim Allah'tan korkup-sakınırsa,
(Allah) ona bir çıkış yolu gösterir; (65/2)
Allah, onlar için şiddetli bir azab hazırlamıştır;
öyleyse ey iman eden temiz akıl sahipleri, Allah'tan
korkun. Doğrusu Allah, size bir zikir (uyaran, hatırlatan
ve öğüt veren Kur'an) indirmiştir. (65/10)
Öyle ki, onu sizlere bir ibret (hatırlatma ve öğüt)
kılalım. 'Gerçeği belleyip kavrayabilen' kullar da onu
belleyip-kavrasın.' (69/12)
Bir kahinin de sözü değildir. Ne az öğüt alıp-düşünüyorsunuz?
(69/42)
Çünkü o (Kur'an, Allah'tan sakınan) muttakiler için
bir öğüttür. (69/48)
Şüphesiz, bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine bir
yol bulabilir. (73/19)
Biz o ateşin koruyucularını meleklerden başkasını kılmadık.
Ve onların sayısını inkâr edenler için yalnızca bir
fitne (konusu) yaptık ki, kendilerine kitap verilenler,
kesin bir bilgiyle inansın, iman edenlerin de imanları
artsın; kendilerine kitap verilenler ve iman edenler
(böylece) kuşkuya kapılmasın. Kalplerinde bir hastalık
olanlar ile kafirler de şöyle desin: "Allah, bu örnekle
neyi anlatmak istedi?" İşte Allah, dilediğini böyle
şaşırtıp-saptırır, dilediğini böyle hidayete erdirir.
Rabbinin ordularını kendisinden başka (hiç kimse) bilmez.
Bu ise, beşer (insan) için yalnızca bir öğüttür. (74/31)
Buna rağmen, bunlara ne oluyor ki öğütten yüz çevirip
duruyorlar? (74/49)
Gerçek (şu ki), o (Kur'an,) elbette bir öğüttür. (74/54)
Artık kim dilerse, öğüt alıp-düşünür. (74/55)
Allah dilemedikçe onlar öğüt almazlar; takvanın sahibi
(onu kabul etmeye ehil olan) O'dur, mağfiretin sahibi
(bağışlamaya ehil olan da) O'dur. (74/56)
Şüphesiz, bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine bir
yol bulabilir. (76/29)
Zikr (vahy, öğüt) bırakanlara; (77/5)
Veya öğüt alacak; böylelikle bu öğüt kendisine yarar
sağlayacak. (80/4)
Hayır; çünkü o (Kur'an), bir öğüttür. (80/11)
Şu halde, eğer 'öğüt ve hatırlatma' bir yarar sağlayacaksa,
'öğüt verip hatırlat.' (87/9)
Allah'tan 'İçi titreyerek korkan' öğüt alır-düşünür.
(87/10)
Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt
verici-bir hatırlatıcısın. (88/21)
ÖKSÜZ
Duvar ise, şehirde iki öksüz çocuğundu, altında onlara
ait bir define vardı; babaları salih biriydi. Rabbin
diledi ki, onlar erginlik çağına erişsinler ve kendi
definelerini çıkarsınlar; (bu,) Rabbinden bir rahmettir.
Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım.
İşte, senin sabır göstermeye güç yetiremediğin şeylerin
yorumu." (18/82)
ÖLÇEK
Eğer onu bana getirmeyecek olursanız, artık benim katımda
sizin için bir ölçek (erzak) yoktur ve bana da yaklaşmayın."
(12/60)
Böylelikle babalarına döndükleri zaman, dediler ki:
"Ey babamız, ölçek bizden engellendi. Bu durumda kardeşimizi
bizimle gönder de erzağı alalım. Onu mutlaka koruyacağız."
(12/63)
Erzak yüklerini açıp da sermayelerinin kendilerine
geri verilmiş olduğunu gördüklerinde, dediler ki: "Ey
Babamız, daha neyi arıyoruz, işte sermayemiz bize geri
verilmiş; (bununla yine) ailemize erzak getiririz, kardeşimizi
koruruz ve bir deve yükünü de ilave ederiz. Bu (aldığımız)
az bir ölçektir." (12/65)
Böylece onun (Yusuf'un) huzuruna girdikleri zaman,
dediler ki: "Ey Vezir, bize ve ailemize şiddetli bir
darlık dokundu; önemi olmayan bir sermaye ile geldik.
Bize artık (yine) ölçeği tam olarak ver ve bize ilave
bir bağışta bulun. Şüphesiz Allah, tasaddukta bulunanlara
karşılığını verir." (12/88)
ÖLÇÜ
Bu nedenle, İsrailoğullarına şunu yazdık: Kim bir nefsi,
bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık
olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları
öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel
olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur.
Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir.
Sonra bunun ardından onlardan bir çoğu yeryüzünde ölçüyü
taşıranlardır. (5/32)
Yetimin malına, o erginlik çağına erişinceye kadar
-o en güzel (şeklin) dışında- yaklaşmayın. Ölçüyü ve
tartıyı doğru olarak yapın. hiçbir nefse, gücünün kaldırabileceği
dışında bir şey yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman -yakınınız
dahi olsa- adil olun. Allah'ın ahdine vefa gösterin.
İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt
alıp-düşünürsünüz." (6/152)
Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere
yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, ölçüyü aşan (azgın) bir
kavimsiniz." (7/81)
Medyen (toplumuna da) kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik.
Şuayb onlara:) Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a kulluk edin,
sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden
apaçık bir belge (mucize) gelmiştir. Ölçüyü ve tartıyı
tam tutun, insanların (hakları olan mallarını) eşyasını
değerinden düşürüp-eksiltmeyin ve düzene (ıslaha) konulmasından
sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın. Bu
sizin için daha hayırlıdır, eğer inanıyorsanız." (7/85)
İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken
ya da ayaktayken bize dua eder; zararını üstünden kaldırdığımız
zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara bizi hiç çağırmamış
gibi döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta
oldukları böyle süslenmiştir. (10/12)
Sonunda Musa'ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden)
başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini
belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı.
Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba
ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı. (10/83)
Medyen (halkına da) kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik).
Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, O'ndan başka
ilahınız yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın; gerçekten
sizi bir 'bolluk ve refah (hayır)' içinde görüyorum.
Doğrusu sizi çepeçevre kuşatacak olan bir günün azabından
korkuyorum." (11/84)
Ey kavmim, ölçüyü ve tartıyı -adaleti gözeterek- tam
tutun ve insanların eşyasını değerden düşürüp- eksiltmeyin
ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın."
(11/85)
Onların erzak yüklerini hazırlayınca dedi ki: "Bana
babanızdan olan kardeşinizi getirin. Görmüyor musunuz,
ben ölçüyü tam tutarım ve ben konukseverlerin en hayırlısıyım."
(12/59)
Yere (gelince,) onu döşeyip-yaydık, onda sarsılmaz-dağlar
bıraktık ve onda herşeyden ölçüsü belirlenmiş ürünler
bitirdik. (15/19)
Haklı bir neden olmaksızın Allah'ın haram kıldığı bir
kimseyi öldürmeyin. Kim mazlum olarak öldürülürse onun
velisine yetki vermişizdir; o da öldürmede ölçüyü aşmasın.
Çünkü o, gerçekten yardım görmüştür. (17/33)
Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam tutun ve dosdoğru bir tartıyla
tartın; bu, daha hayırlıdır ve sonuç bakımından daha
güzeldir. (17/35)
İşte biz ölçüsüzce davrananları ve Rabbinin ayetlerine
inanmayanları böyle cezalandırırız; ahiretin azabı ise
gerçekten daha şiddetli ve daha süreklidir. (20/127)
Sonra onlara verdiğimiz söze sadık kaldık, böylece
onları ve dilediklerimizi kurtardık da ölçüsüz davrananları
yıkıma uğrattık. (21/9)
Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir.
O'na mülkünde ortak yoktur, herşeyi yaratmış, ona bir
düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir. (25/2)
Ve ölçüsüzce davrananların emrine itaat etmeyin." (26/151)
Ölçüyü tam tutun ve eksiltenlerden olmayın." (26/181)
Dediler ki: "Uğursuzluğunuz, sizinledir. Size öğüt
verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)? Hayır, siz
ölçüyü taşıran bir kavimsiniz." (36/19)
(Benden onlara) De ki: "Ey kendi aleyhlerinde olmak
üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah'ın rahmetinden
umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar.
Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir." (39/53)
Firavun ailesinden imanını gizlemekte olan mü'min bir
adam dedi ki: "Siz, benim Rabbim Allah'tır diyen bir
adamı öldürüyor musunuz? Oysa o, size Rabbinizden apaçık
belgelerle gelmiş bulunuyor. Buna rağmen o eğer bir
yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir; ve eğer doğru
sözlü ise, (o zaman da) size va'dettiklerinin bir kısmı
size isabet eder. Şüphesiz Allah, ölçüyü taşıran, çok
yalan söyleyen kimseyi hidayete erdirmez." (40/28)
Andolsun, daha önce Yusuf da size apaçık belgeler getirmişti.
O zaman size getirdikleri hakkında kuşkuya kapılıp durmuştunuz.
Sonunda o, vefat edince, demiştiniz ki; "Allah, ondan
sonra kesin olarak bir elçi göndermez." İşte Allah,
ölçüyü taşıran, şüpheci kimseyi böyle saptırır." (40/34)
İmkanı yok; gerçekten sizin beni kendisine çağırmakta
olduğunuz şeyin, dünyada da, ahirette de çağrıda bulunma
(yetkisi, gücü, değeri ve bağışlama)sı yoktur. Şüphesiz,
bizim dönüşümüz Allah'adır. Ölçüyü taşıranlar, onlar
ateşin halkıdırlar." (40/43)
İşte bu, sizin yeryüzünde haksız yere şımarıp-azmanız
ve azgınca ölçüyü taşırmanız dolayısıyladır. (40/75)
Siz ölçüyü taşıran bir kavimsiniz diye, şimdi o zikri
(öğüt ve hatırlatma dolu Kur'an'ı) sizden (uzaklaştırıp)
bir yana mı bırakalım? (43/5)
Firavun'dan. Çünkü, o, ölçüyü taşıran bir mütekebbirdi.
(44/31)
(Ki bu taşların her biri,) Rabbinin katında ölçüyü
taşıranlar için (herkese ayrı ayrı) işaretlenmiştir."
(51/34)
Ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim
de Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah,
kendi emrini yerine getirip-gerçekleştirendir. Allah,
herşey için bir ölçü kılmıştır. (65/3)
Çünkü o, düşündü ve bir ölçü tesbit etti. (74/18)
Kahrolası, nasıl bir ölçü koydu? (74/19)
Yine kahrolası, nasıl bir ölçü koydu? (74/20)
Gümüşten billur kaplar ki, onları belli bir ölçüyle
tesbit etmişlerdir. (76/16)
Bir damla sudan yarattı da onu 'bir ölçüyle biçime
soktu.' (80/19)
Eksik ölçüp tartanların vay haline, (83/1)
ÖLÇÜYÜ-TARTIYI
TAM TUTMA
Yetimin malına o erginlik çağına erişinceye kadar -o
en güzel (şeklin) dışında- yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı
doğru olarak yapın. hiçbir nefse gücünün kaldırabileceği
dışında bir şey yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman -yakınınız
dahi olsa- adil olun. Allah'ın ahdine vefa gösterin.
İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt
alıp-düşünürsünüz. (6/152)
Medyen (toplumuna da) kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik.
Şuayb onlara:) Dedi ki: "Ey kavmim Allah'a kulluk edin
sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden
apaçık bir belge (mucize) gelmiştir. Ölçüyü ve tartıyı
tam tutun insanların (hakları olan mallarını) eşyasını
değerinden düşürüp-eksiltmeyin ve düzene (ıslaha) konulmasından
sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın. Bu
sizin için daha hayırlıdır eğer inanıyorsanız." (7/85)
Medyen (halkına da) kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik).
Dedi ki: "Ey kavmim Allah'a ibadet edin O'ndan başka
ilahınız yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın; gerçekten
sizi bir 'bolluk ve refah (hayır)' içinde görüyorum.
Doğrusu sizi çepeçevre kuşatacak olan bir günün azabından
korkuyorum." (11/84)
"Ey kavmim ölçüyü ve tartıyı -adaleti gözeterek- tam
tutun ve insanların eşyasını değerden düşürüp- eksiltmeyin
ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın."
(11/85)
"Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam tutun ve dosdoğru bir
tartıyla tartın; bu daha hayırlıdır ve sonuç bakımından
daha güzeldir." (17/35)
Ölçüyü tam tutun ve eksiltenlerden olmayın. (26/181)
Dosdoğru olan terazi ile tartın. (26/182)
Sakın mizanda 'haksızlık ve taşkınlık yapmayın.' (55/8)
Tartıyı adaletle tutup-doğrultun ve tartıyı noksan
tutmayın. (55/9)
Eksik ölçüp tartanların vay haline (83/1)
Ki onlar insanlardan ölçerek aldıklarında noksansız
alırlar. (83/2)
ÖLDÜRMEK
Nasıl oluyor da Allah'ı inkâr ediyorsunuz? Oysa ölü
iken sizi O diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine
diriltecektir ve sonra O'na döndürüleceksiniz. (2/28)
Hani Musa, kavmine: "Ey kavmim, gerçekten siz, buzağıyı
(tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen, kusursuzca
yaratan (gerçek ilah)ınıza tevbe edip nefislerinizi
öldürün: bu, yaratıcınız katında sizin için daha hayırlıdır"
demişti. Bunun üzerine (Allah) tevbelerinizi kabul etti.
Şüphesiz O tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (2/54)
Siz (ise şöyle) demiştiniz: "Ey Musa, biz bir çeşit
yemeğe katlanmayacağız, Rabbine yalvar da, bize yerin
bitirdiklerinden bakla, acur, sarmısak, mercimek ve
soğan çıkarsın." (O zaman Musa:) "Hayırlı olanı, şu
değersiz, şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? (Öyleyse)
Mısır'a inin, çünkü (orada) kendiniz için istediğiniz
vardır" demişti. Onların üzerine horluk ve yoksulluk
(damgası) vuruldu ve Allah'tan bir gazaba uğradılar.
Bu, kuşkusuz, Allah'ın ayetlerini tanımazlıkları ve
peygamberleri haksız yere öldürmelerindendi. (Yine)
bu, isyan etmelerinden ve sınırı çiğnemelerindendi.
(2/61)
Hani siz bir kişiyi öldürmüştünüz ve bu konuda birbirinize
düşmüştünüz. Oysa Allah, gizlediklerinizi açığa çıkaracaktı.
(2/72)
Sonra (yine) siz, birbirinizi öldürüyor, bir bölümünüzü
yurtlarından sürüp-çıkarıyor ve günah ve düşmanlıkla
aleyhlerinde ittifaklar kuruyor ve size esir olarak
geldiklerinde onlarla fidyeleşiyordunuz. Oysa onları
çıkarmanız, size haram kılınmıştı. Yoksa siz, Kitabın
bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?
Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası
aşağılık olmaktan başka değildir; kıyamet gününde de
azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah,
yaptıklarınızdan gafil değildir. (2/85)
Andolsun, biz Musa'ya kitabı verdik ve ardından peşpeşe
elçiler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da apaçık belgeler
verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs'le teyid ettik. Demek, size
ne zaman bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı bir şeyle
gelse, büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak,
bir kısmınız da onu öldürecek misiniz? (2/87)
Onlara: "Allah'ın indirdiklerine iman edin" denildiğinde:
"Biz, bize indirilene iman ederiz" derler ve ondan sonra
olan (Kur'an)ı inkâr ederler. Oysa o (Kur'an), yanlarındakini
(Kitabı) doğrulayan bir gerçektir. (Onlara) De ki: "Eğer
inanıyor idiyseniz, daha önce ne diye Allah'ın peygamberlerini
öldürüyordunuz?" (2/91)
Ve sakın Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" demeyin;
hayır onlar diridirler. Fakat siz bunun şuurunda değilsiniz.
(2/154)
Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas yazıldı
(farz kılındı). Özgüre karşı özgür, köleye karşı köle
ve dişiye karşı dişi. Fakat kimin (hangi katilin) lehine,
onun (maktulün) kardeşi (varisi veya velisi) tarafından
bağışlanırsa, artık (yapılması gereken) örfe uymak (ve)
ona (maktulün varis veya velisine) güzellikle (diyet)
ödemektir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir.
Artık kim bundan sonra tecavüzde bulunursa, onun için
elem verici bir azab vardır. (2/178)
Onları, bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları
yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten beterdir.
Onlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram
yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz
de onlarla savaşın. Kafirlerin cezası işte böyledir.
(2/191)
Böylece onları, Allah'ın izniyle yenilgiye uğrattılar.
Davud Calut'u öldürdü. Allah da ona mülk ve hikmet verdi;
ona dilediğinden öğretti. Eğer Allah'ın, insanların
bir kısmı ile bir kısmını def'i (engellemesi) olmasaydı,
yeryüzü mutlaka fesada uğrardı. Ancak Allah, alemlere
karşı büyük fazl (ve ihsan) sahibidir. (2/251)
İşte bu elçiler; bir kısmını bir kısmına üstün kıldık.
Onlardan, Allah'ın kendileriyle konuştuğu ve derecelerle
yükselttiği vardır. Meryem oğlu İsa'ya apaçık belgeler
verdik ve O'nu Ruhu'l-Kudüs'le destekledik. Şayet Allah
dileseydi, kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra,
onların peşinden gelen (ümmet)ler, birbirlerini öldürmezdi.
Ancak ihtilafa düştüler; onlardan kimi inandı, kimi
inkâr etti. Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi.
Ama Allah dilediğini yapandır. (2/253)
Allah, kendisine mülk verdi, diye Rabbi konusunda İbrahim'le
tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: "Benim
Rabbim diriltir ve öldürür" demişti; o da: "Ben de öldürür
ve diriltirim" demişti. (O zaman) İbrahim: "Şüphe yok,
Allah güneşi doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan
getir" deyince, o inkârcı böylece afallayıp kalmıştı.
Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. (2/258)
Allah'ın ayetlerini inkâr edenler, peygamberleri haksız
yere öldürenler ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenler;
işte onlara acıklı bir azabı müjdele. (3/21)
Her nerede bulunurlarsa bulunsunlar -Allah'ın ipine
ve insanların ipine (ahdine) sığınanlar başka- onlara
zillet (zorluk damgası) vurulmuştur. Onlar, Allah'tan
bir gazaba uğradılar da üzerlerine aşağılanma (damgası)
vuruldu. Bu, Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri ve peygamberleri
haksız yere öldürmeleri nedeniyledir. (Yine) Bu, isyan
etmeleri ve haddi aşmaları dolayısıyladır. (3/112)
Muhammed, yalnızca bir elçidir. Ondan önce nice elçiler
gelip-geçmiştir. Şimdi o ölürse ya da öldürülürse, siz
topuklarınız üzerinde gerisin geriye mi döneceksiniz?
İki topuğu üzerinde gerisin geri dönen kimse, Allah'a
kesinlikle zarar veremez. Allah, şükredenleri pek yakında
ödüllendirecektir. (3/144)
Sonra kederin ardından üzerinize bir güvenlik (duygusu)
indirdi, bir uyuklama ki, içinizden bir grubu sarıveriyordu.
Bir grup da, canları derdine düşmüştü; Allah'a karşı
haksız yere cahiliye zannıyla zanlara kapılarak: "Bu
işten bize ne var ki?" diyorlardı. De ki: "Şüphesiz
işin tümü Allah'ındır." Onlar, sana açıklamadıkları
şeyi içlerinde gizli tutuyorlar, "Bu işten bize bir
şey olsaydı, biz burada öldürülmezdik" diyorlar. De
ki: "Evlerinizde olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi
yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere gidecekti.
(Bunu) Allah, sinelerinizdekini denemek ve kalplerinizde
olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sinelerin özünde
saklı duranı bilendir. (3/154)
Ey iman edenler, inkâr edenler ile yeryüzünde gezip
dolaşırken veya savaşta bulundukları sırada (ölen) kardeşleri
için: "Yanımızda olsalardı, ölmezlerdi, öldürülmezlerdi"
diyenler gibi olmayın. Allah, bunu onların kalplerinde
onulmaz bir hasret olarak kıldı. Dirilten ve öldüren
Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı görendir. (3/156)
Andolsun, eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz,
Allah'tan olan bir bağışlanma ve rahmet, onların bütün
toplamakta olduklarından daha hayırlıdır. (3/157)
Andolsun, ölseniz de, öldürülseniz de şüphesiz Allah'a
(varıp) toplanacaksınız. (3/158)
Onlar, kendileri oturup kardeşleri için: "Eğer bize
itaat etselerdi, öldürülmezlerdi" diyenlerdir. De ki:
"Eğer doğru sözlüler iseniz, ölümü kendinizden savın
öyleyse." (3/168)
Allah yolunda öldürülenleri sakın 'ölüler' saymayın.
Hayır, onlar, Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar.
(3/169)
Andolsun; "Gerçek, Allah fakirdir, biz ise zenginiz"
diyenlerin sözlerini Allah işitmiştir. Onların bu sözlerini
ve peygamberleri haksız yere öldürmelerini yazacağız
ve: "Yakıcı olan azabı tadın" diyeceğiz. (3/181)
Rabbimiz, biz: "Rabbinize iman edin" diye imana çağrıda
bulunan bir çağırıcıyı işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz,
bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve
bizi de iyilik yapanlarla birlikte öldür." (3/193)
Nitekim Rableri onlara (dualarını kabul ederek) cevab
verdi: "Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden
bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam. Sizin kiminiz
kiminizdendir. İşte, hicret edenlerin, yurtlarından
sürülüp-çıkarılanların ve yolumda işkence görenlerin,
çarpışıp öldürülenlerin, mutlaka kötülüklerini örteceğim
ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım.
(Bu,) Allah katından bir karşılık (sevap)tır. (O) Allah,
karşılığın (sevabın) en güzeli O'nun katındadır." (3/195)
Ey iman edenler, mallarınızı, sizden karşılıklı anlaşmadan
(doğan) bir ticaretten başka haksız 'nedenler ve yollarla'
(batılca) yemeyin. Ve kendi nefislerinizi öldürmeyin.
Şüphesiz, Allah, sizi çok esirgeyendir. (4/29)
Eğer gerçekten biz, onlara: "Kendinizi öldürün ya da
yurtlarınızdan çıkın" diye yazmış olsaydık, onlardan
az bir bölümü dışında, bunu yapmazlardı. Onlar, kendilerine
verilen öğüdü yerine getirselerdi, bu şüphesiz onlar
için hayırlı ve daha sağlam olurdu. (4/66)
Öyleyse, dünya hayatına karşılık ahireti satın alanlar,
Allah yolunda savaşsınlar; kim Allah yolunda savaşırken,
öldürülür ya da galip gelirse ona büyük bir ecir vereceğiz.
(4/74)
Onlar, kendilerinin inkâra sapmaları gibi sizin de
inkâra sapmanızı istediler. Böylelikle bir olacaktınız.
Öyleyse Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan
veliler (dostlar) edinmeyin. Şayet yine yüz çevirirlerse,
artık onları tutun ve her nerede ele geçirirseniz öldürün.
Onlardan ne bir veli (dost) edinin, ne de bir yardımcı.
(4/89)
Diğerlerini de sizden ve kendi kavimlerinden güvende
olmayı istiyor bulacaksınız. (Ama) Fitneye her geri
çağrılışlarında içine başaşağı (balıklama) dalarlar.
Şayet sizden uzak durmaz, barış (şartların)ı size bırakmaz
ve ellerini çekmezlerse, artık onları her nerede bulursanız
tutun ve onları öldürün. İşte size, onların aleyhinde
apaçık olan 'destekleyici bir delil' kıldık. (4/91)
Bir mü'mine, -hata sonucu olması dışında- bir başka
mü'mini öldürmesi yakışmaz. Kim bir mü'mini 'hata sonucu'
öldürürse, mü'min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması
ve ailesine teslim edilecek bir diyeti vermesi gerekir.
Onların (bunu) sadaka olarak bağışlamaları başka. Eğer
o, mü'min olduğu halde size düşman olan bir topluluktan
ise, bu durumda mü'min bir köleyi özgürlüğe kavuşturması
gerekir. Şayet kendileriyle aranızda andlaşma olan bir
topluluktan ise, bu durumda ailesine bir diyet ödemek
ve bir mü'min köleyi özgürlüğe kavuşturmak gerekir.
(Diyet ve köle özgürlüğü için gereken imkanı) Bulamayan
ise, kesintisiz olarak iki ay oruç tutmalıdır. Bu, Allah'tan
bir tevbedir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(4/92)
Kim bir mü'mini kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse
cezası, içinde ebedi kalmak üzere cehennemdir. Allah
ona gazaplanmış, onu lanetlemiş ve ona büyük bir azab
hazırlamıştır. (4/93)
Onların kendi sözlerini bozmaları, Allah'ın ayetlerine
karşı inkâra sapmaları, peygamberleri haksız yere öldürmeleri
ve: "Kalplerimiz örtülüdür" demeleri nedeniyle (onları
lanetledik.) Hayır; Allah, inkârları dolayısıyla ona
(kalplerine) damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar.
(4/155)
Ve: "Biz, Allah'ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa'yı
gerçekten öldürdük" demeleri nedeniyle de (onlara böyle
bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar.
Ama onlara (onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun
hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler.
Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir
bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. (4/157)
Onlara Adem'in iki oğlunun gerçek olan haberini oku:
Onlar (Allah'a) yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı.
Onlardan birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul
edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen) Demişti ki: "Seni
mutlaka öldüreceğim." (Öbürü de:) "Allah, ancak korkup-sakınanlardan
kabul eder." (5/27)
Eğer beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan,
ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim.
Çünkü ben, alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım."
(5/28)
Sonunda nefsi ona kardeşini öldürmeyi (tahrik edip
zevkli göstererek) kolaylaştırdı; böylece onu öldürdü,
bu yüzden hüsrana uğrayanlardan oldu. (5/30)
Bu nedenle, İsrailoğullarına şunu yazdık: Kim bir nefsi,
bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık
olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları
öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel
olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur.
Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir.
Sonra bunun ardından onlardan bir çoğu yeryüzünde ölçüyü
taşıranlardır. (5/32)
Allah'a ve Resûlü'ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde
bozgunculuğa çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri,
asılmaları ya da elleriyle ayaklarının çaprazca kesilmesi
veya (bulundukları) yerden sürülmeleridir. Bu, dünyadaki
aşağılanmalarıdır, ahirette onlar için büyük bir azab
vardır. (5/33)
Andolsun, biz İsrailoğullarından kesin söz almış (misak)
ve onlara elçiler göndermiştik. Onlara ne zaman nefislerinin
hoşuna gitmeyen bir şeyle bir elçi geldiyse, bir bölümünü
yalanladılar, bir bölümünü de öldürdüler. (5/70)
Ey iman edenler, siz ihramlıyken avı öldürmeyin. Sizden
kim onu kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse, cezası,
hayvandan öldürdüğünün bir benzeridir. Buna da, Kabe'ye
ulaşmış bir kurbanlık olarak içinizden adalet sahibi
iki kişi hükmedecektir. Veya yoksulları doyurmak veya
onun dengi oruç tutmak olan bir keffaret vardır. Böylelikle
işlediğinin vebalini tadmış olsun. Allah geçmişte olanı
bağışladı. Ama kim tekrarlarsa, Allah ondan öc alacaktır.
Allah üstün ve güçlü olandır, öc sahibidir. (5/95)
Sizi geceleyin öldüren (uyutan) ve gündüzün 'güç yetirip
etkilemekte (yapıp kazanmakta) olduklarınızı' bilen,
sonra adı konulmuş ecel doluncaya kadar onda sizi dirilten
(uyandıran) O'dur. Sonra 'en son dönüşünüz' O'nadır.
Sonra yapmakta olduklarınızı size O haber verecektir.
(6/60)
Yine bunun gibi onların ortakları, müşriklerden çoğuna
çocuklarını öldürmeyi süslü gösterdiler. Hem onları
helake düşürmek, hem kendi aleyhlerinde dinlerini karmakarışık
kılmak için. Allah dileseydi bunu yapmazlardı; sen onları
ve düzmekte oldukları iftiraları bırak. (6/137)
Çocuklarını hiçbir bilgiye dayanmaksızın akılsızca
öldürenler ile Allah'a karşı yalan yere iftira düzüp
Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiklerini haram
kılanlar elbette hüsrana uğramışlardır. Onlar, gerçekten
şaşırıp sapmışlardır ve doğru yolu bulamamışlardır.
(6/140)
De ki: "Gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını
okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anne-babaya
iyilik edin, yoksulluk-endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin.
-Sizin de, onların da rızıklarını biz vermekteyiz- Çirkin-kötülüklerin
açığına ve gizli olanına yaklaşmayın. Hakka dayalı olma
dışında, Allah'ın (öldürülmesini) haram kıldığı kimseyi
öldürmeyin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur
ki akıl erdirirsiniz." (6/151)
Böylelikle dişi deveyi öldürdüler ve Rablerinin emrine
karşı çıkıp (Salih'e de şöyle) dediler: "Ey Salih, eğer
gerçekten gönderilenlerden (bir peygamber) isen, vaadettiğin
şeyi getir, bakalım." (7/77)
Oysa sen, yalnızca, bize geldiğinde Rabbimizin ayetlerine
inanmamızdan başka bir nedenle bizden intikam almıyorsun.
"Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi Müslüman olarak
öldür." (7/126)
Firavun kavminin önde gelenleri, dediler ki: "Musa
ve kavmini bu toprakta (Mısır'da) bozgunculuk çıkarmaları,
seni ve ilahlarını terketmeleri için mi (serbest) bırakacaksın?"
(Firavun) Dedi ki: "Erkek çocuklarını öldüreceğiz ve
kadınlarını sağ bırakacağız. Hiç şüphesiz biz, onlara
karşı kahir bir üstünlüğe sahibiz." (7/127)
Hani size dayanılmaz işkenceler yapan, kadınlarınızı
sağ bırakıp erkek çocuklarınızı öldüren Firavun ailesinden
sizi kurtarmıştık. Bunda Rabbinizden sizin için büyük
bir imtihan vardı." (7/141)
Musa kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndüğünde
onlara: "Beni arkamdan, ne kötü temsil ettiniz? Rabbinizin
emrini çabuklaştırdınız, öyle mi?" dedi. Levhaları bıraktı
ve kardeşini başından tutup kendisine doğru çekiyordu
(ki Harun ona:) "Annem oğlu, bu topluluk beni zayıflattı
(hırpalayıp güçsüzleştirdi) ve neredeyse beni öldürmeye
giriştiler. Bari sen düşmanları sevindirecek bir şey
yapma ve beni bu zalimler topluluğuyla birlikte kılma
(sayma)" dedi. (7/150)
De ki: "Ey insanlar, ben Allah'ın sizin hepinize gönderdiği
bir elçisi (peygamberi)yim. Ki göklerin ve yerin mülkü
yalnız O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur, O diriltir
ve öldürür. Öyleyse Allah'a ve ümmi peygamber olan elçisine
iman edin. O da Allah'a ve O'nun sözlerine inanmaktadır.
Ona iman edin ki hidayete ermiş olursunuz. (7/158)
Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah öldürdü;
attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı. Mü'minleri
kendinden güzel bir imtihanla imtihan etmek için (yaptı.)
Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir. (8/17)
Hani o inkâr edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek
veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar
bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir
karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına
karşılık verenlerin) hayırlısıdır. (8/30)
Haram aylar (süre tanınmış dört ay) sıyrılıp-bitince
(çıkınca) müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları
tutuklayın, kuşatın ve onların bütün geçit yerlerini
kesip-tutun. Eğer tevbe edip namaz kılarlarsa ve zekatı
verirlerse yollarını açıverin. Gerçekten Allah, bağışlayandır,
esirgeyendir. (9/5)
Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara
mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını
satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler
ve öldürülürler; (bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da
O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan daha
çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız
bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük
kurtuluş ve mutluluk' budur. (9/111)
Gerçek şu ki, göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır;
diriltir ve öldürür. Sizin Allah'tan başka veliniz ve
yardımcınız yoktur. (9/116)
O, diriltir ve öldürür. Ve O'na döndürüleceksiniz.
(10/56)
Fakat onu öldürdüler. (Salih) Dedi ki: "Yurdunuzda
üç gün daha yararlanın. Bu, yalanlanmayacak bir vaaddir."
(11/65)
Öldürün Yusuf'u veya onu bir yere atıp-bırakın ki babanızın
yüzü yalnızca size (dönük) kalsın. Ondan sonra da salih
bir topluluk olursunuz." (12/9)
İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Eğer (mutlaka bir şey)
yapacaksanız, öldürmeyin Yusuf'u, onu kuyunun derinliklerine
bırakıverin de bir yolcu kafilesi alsın." (12/10)
Şüphesiz biz, gerçekten biz yaşatır ve öldürürüz ve
varis olanlar biziz. (15/23)
Allah sizi yarattı, sonra sizi öldürüyor, sizden kimi
de, bildikten sonra bir şey bilmesin diye, ömrün en
aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilir. Şüphesiz, Allah
bilendir, herşeye güç yetirendir. (16/70)
Yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin; onlara
ve size biz rızık veririz. Şüphesiz, onları öldürmek
büyük bir hata (suç ve günah)dır. (17/31)
Haklı bir neden olmaksızın Allah'ın haram kıldığı bir
kimseyi öldürmeyin. Kim mazlum olarak öldürülürse onun
velisine yetki vermişizdir; o da öldürmede ölçüyü aşmasın.
Çünkü o, gerçekten yardım görmüştür. (17/33)
Böylece ikisi (yine) yola koyuldular. Nitekim bir çocukla
karşılaştılar, o hemen tutup onu öldürüverdi. (Musa)
Dedi ki: "Bir cana karşılık olmaksızın, tertemiz bir
canı mı öldürdün? Andolsun, sen kötü bir iş yaptın."
(18/74)
Hani kız kardeşin gezinip; "Onu(n bakımını) üstlenecek
birini size haber vereyim mi?" demekteydi. Böylece,
seni annene geri çevirmiş olduk ki, gözü aydın olsun
ve hüzne kapılmasın. Sen bir insan öldürmüştün de, biz
seni tasadan kurtarmış ve seni 'esaslı bir denemeden
geçirip-denemiştik.' Medyen halkı arasında da yıllarca
kalmıştın, sonra bir kader üzerine (buraya) geldin ey
Musa." (20/40)
Allah yolunda hicret edip öldürülen veya ölenlere gelince
muhakkak Allah, onları güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır.
Şüphesiz Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır. (22/58)
Sizi diri tutan, sonra öldürecek, sonra da diriltecek
olan O'dur. Gerçekten insan pek nankördür. (22/66)
O, yaşatan ve öldürendir; gece ile gündüzün aykırılığı
(veya ardarda gelişi) da O'nun (kanunu)dur. Yine de
aklınızı kullanmayacak mısınız? (23/80)
O'nun dışında, hiçbir şeyi yaratmayan, üstelik kendileri
yaratılmış olan, kendi nefislerine bile ne zarar, ne
yarar sağlayamayan, öldürmeye, yaşatmaya ve yeniden
diriltip-yaymaya güçleri yetmeyen birtakım ilahlar edindiler.
(25/3)
Ve onlar, Allah ile beraber başka bir ilah'a tapmazlar.
Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler
ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa 'ağır bir ceza
ile' karşılaşır. (25/68)
Üstelik, onların bana karşı (davasını savunacakları
bir cinayet) suçu(m) var; bundan dolayı beni öldürmelerinden
korkuyorum." (26/14)
Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur," (26/81)
Firavun'un karısı dedi ki: "Benim için de, senin için
de bir göz bebeği; onu öldürmeyin; umulur ki bize yararı
dokunur veya onu evlat ediniriz." Oysa onlar (başlarına
geleceklerin) şuurunda değillerdi. (28/9)
Sonunda ikisinin de düşmanı olan (adam)ı yakalamak
isterken (adam ona) dedi ki: "Ey Musa dün birini öldürdüğün
gibi, bugün de beni mi öldürmek istiyorsun? Sen yeryüzünde
yalnızca bir zorba olmak istiyorsun, ıslah edicilerden
olmak istemiyorsun." (28/19)
Şehrin öbür yakasından bir adam koşarak gelip dedi
ki: "Ey Musa, önde gelenler, seni öldürmek konusunda
aralarında görüşmektedirler, artık sen çık git; gerçekten
ben sana öğüt verenlerdenim." (28/20)
Dedi ki: "Rabbim, gerçekten onlardan bir kişi öldürdüm,
beni öldürmelerinden korkuyorum." (28/33)
Bunun üzerine kavminin (İbrahim'e) cevabı yalnızca:
"Onu öldürün ya da yakın" demek oldu. Böylece Allah
onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda, iman eden bir
kavim için ayetler vardır. (29/24)
Allah; sizi yarattı, sonra size rızık verdi, sonra
sizi öldürmekte, daha sonra sizi diriltmektedir. Ortaklarınızdan
bunlardan herhangi birini yapacak var mı? O, şirk koştuklarından
münezzeh ve yücedir. (30/40)
De ki: "Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız,
kaçış size kesin olarak bir yarar sağlamaz; böyle olsa
bile, pek az (bir zaman) dışında metalanıp-yararlandırılmazsınız."
(33/16)
Kitap ehlinden onlara arka çıkanları da kalelerinden
indirdi ve onların kalplerine korku düşürdü. Siz (onlardan)
bir kısmını öldürüyordunuz, bir kısmını ise esir alıyordunuz.
(33/26)
Lanete uğratılmışlar olarak; nerede ele geçirilseler
yakalanırlar ve öldürüldükçe (sürekli) öldürülürler.
(33/61)
Dediler ki: "Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün ve iki
kere dirilttin; biz de günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi
çıkış için bir yol var mı?" (40/11)
Böylece, o, katımızdan kendilerine bir hak ile geldiği
zaman, dediler ki: "Onunla birlikte iman edenlerin erkek
çocuklarını öldürün; kadınlarını ise sağ bırakın." Ancak
kafirlerin hileli-düzeni boşa çıkmakta olandan başkası
değildir. (40/25)
Firavun dedi ki: "Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim de
o (gitsin) Rabbine yalvarıp-yakarsın. Çünkü ben, sizin
dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat çıkarmasından
korkuyorum." (40/26)
Firavun ailesinden imanını gizlemekte olan mü'min bir
adam dedi ki: "Siz, benim Rabbim Allah'tır diyen bir
adamı öldürüyor musunuz? Oysa o, size Rabbinizden apaçık
belgelerle gelmiş bulunuyor. Buna rağmen o eğer bir
yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir; ve eğer doğru
sözlü ise, (o zaman da) size va'dettiklerinin bir kısmı
size isabet eder. Şüphesiz Allah, ölçüyü taşıran, çok
yalan söyleyen kimseyi hidayete erdirmez." (40/28)
Dirilten ve öldüren O'dur. Bir işin olmasına hükmetti
mi, ona yalnızca: "Ol" der, o da hemen oluverir. (40/68)
O'ndan başka ilah yoktur; diriltir ve öldürür. Sizin
de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. (44/8)
De ki: "Allah sizi diriltiyor, sonra sizi öldürüyor,
sonra kendisinde hiçbir kuşku olmayan kıyamet günü O
sizi bir araya getirip-toplayacaktır. Ancak insanların
çoğu bilmezler." (45/26)
Öyleyse, inkâr edenlerle (savaş sırasında) karşı karşıya
geldiğiniz zaman, hemen boyunlarını vurun; sonunda onları
'iyice bozguna uğratıp zafer kazanınca da' artık (esirler
için) bağı sımsıkı tutun. Bundan sonra ya bir lütuf
olarak (onları bırakın) veya bir fidye (karşılığı salıverin).
Öyle ki savaş ağırlıklarını bıraksın (sona ersin). İşte
böyle; eğer Allah dilemiş olsaydı, elbette onlardan
intikam alırdı. Ancak (savaş,) sizleri birbirinizle
denemesi içindir. Allah yolunda öldürülenlerin ise;
kesin olarak (Allah,) amellerini giderip-boşa çıkarmaz.
(47/4)
Gerçek şu ki, dirilten ve öldüren Biziz, Biz. Ve dönüş
de Bizedir. (50/43)
Doğrusu, öldüren ve dirilten O'dur. (53/44)
Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Diriltir ve öldürür.
O, herşeye güç yetirendir. (57/2)
Ey Peygamber, mü'min kadınlar, Allah'a hiçbir şeyi
ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını
öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp-uydurmamak
(gayri meşru olan bir çocuğu kocalarına dayandırmamak),
ma'ruf (iyi, güzel ve yararlı bir iş) konusunda isyan
etmemek üzere, sana biat etmek amacıyla geldikleri zaman,
onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah'tan
mağfiret iste. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok
esirgeyendir. (60/12)
Sonra onu öldürdü, böylece kabre gömdürdü. (80/21)
Hangi suçtan dolayı öldürüldü?" (81/9)
Fakat, onu yalanladılar, deveyi yere yıkıp öldürdüler.
Rableri de günahları dolayısıyla 'onları yerle bir etti,
kırıp geçirdi'; orasını da dümdüz etti. (91/14)
|