|
-S-
SAAT
Allah'a kavuşmayı yalan sayanlar, doğrusu hüsrana uğramışlardır.
Öyle ki, saat (kıyamet günü) apansız onlara geliverince,
günahlarını sırtlarına yüklenerek: "Onda (dünyada) sorumsuzca
yaptıklarımızdan dolayı yazıklar olsun bize…" derler.
Dikkat edin, o işleyip-yüklendikleri ne kötüdür. (6/31)
De ki: "Düşündünüz mü hiç; eğer size Allah'ın azabı
gelirse ya da saat (kıyamet) gelip çatarsa, Allah'tan
başkasını mı çağıracaksınız? Eğer doğru sözlüler iseniz
(çağırın bakalım.)" (6/40)
Her ümmet için bir ecel vardır. Onların ecelleri gelince,
ne bir saat ertelenebilirler ne de öne alınabilirler
(tam zamanında çökerler.) (7/34)
Saatin (kıyametin) ne zaman demir atacağını (gerçekleşeceğini)
sorarlar. De ki: "Onun ilmi yalnızca Rabbimin katındadır.
Onun süresini O'ndan başkası açıklayamaz. O, göklerde
ve yerde ağırlaştı. O, size apansız bir gelişten başkası
değildir." Sanki sen, ondan tümüyle haberdarmışsın gibi
sana sorarlar. De ki: "Onun ilmi yalnızca Allah'ın katındadır.
Ancak insanların çoğu bilmezler." (7/187)
Andolsun Allah, Peygamberin, Muhacirlerin ve Ensarın
üzerine tevbe ihsan etti. Ki onlar -içlerinde bir bölümünün
kalbi nerdeyse kaymak üzereyken- ona güçlük saatinde
tabi oldular. Sonra onların tevbelerini kabul etti.
Çünkü O, onlara (karşı) çok şefkatlidir, çok esirgeyicidir.
(9/117)
Gündüzün bir saatinden başka sanki hiç ömür sürmemişler
gibi onları bir arada toplayacağı gün, onlar birbirlerini
tanımış olacaklar. Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar gerçekten
hüsrana uğramışlardır. Onlar hidayete ermiş (kimseler)
değildi. (10/45)
De ki: "Allah'ın dilemesi dışında, kendim için zarardan
ve yarardan (hiçbir şeye) malik değilim. Her ümmetin
bir eceli vardır. Onların ecelleri gelince, artık ne
bir saat ertelenebilirler, ne öne alınabilirler. (10/49)
Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde
namazı kıl. Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir.
Bu, öğüt alanlara bir öğüttür. (11/114)
Biz, gökleri, yeri ve her ikisinin arasındakilerini
hakkın dışında (herhangi bir amaçla) yaratmadık. Hiç
şüphesiz o saat de yaklaşarak-gelmektedir; öyleyse (onlara
karşı) güzel davranışlarla davran. (15/85)
Eğer Allah, insanları zulümleri nedeniyle sorguya çekecek
olsaydı, onun üstünde (yeryüzünde) canlılardan hiçbir
şey bırakmazdı; ancak onları adı konulmuş bir süreye
kadar ertelemektedir. Onların ecelleri gelince ne bir
saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler. (16/61)
Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir. (Kıyamet) Saatin(in)
emri de yalnızca (süratli) göz açıp kapama gibidir veya
daha yakındır. Şüphesiz, Allah herşeye güç yetirendir.
(16/77)
Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları
dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki:
"Ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün veya günün
bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık." Dediler ki: "Ne
kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir; şimdi birinizi
bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse
baksın, size ondan bir rızık getirsin; ancak oldukça
nazik davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin."
(18/19)
De ki: "Kim sapıklık içindeyse, Rahman , ona süre tanıdıkça
tanır; kendilerine va'dedileni -ya azabı veya kıyamet
saatini- gördükleri zaman artık kimin yeri (makam, mevki)
daha kötü, kimin askeri- gücü daha zayıfmış, öğreneceklerdir.
(19/75)
Onlar, Rablerine karşı gayb ile (O'nu görmedikleri
halde) bir haşyet içindedirler ve onlar, kıyamet saatinden
'içleri titremekte olanlardır.' (21/49)
Ey insanlar, Rabbinizden korkup-sakının, çünkü kıyamet
saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir. (22/1)
Hayır, onlar kıyamet-saatini yalanladılar; biz kıyamet
saatini yalan sayanlara çılgınca yanan bir ateş hazırladık.
(25/11)
Kıyamet-saatinin kopacağı gün, suçlu-günahkarlar, tek
bir saatin dışında (dünya hayatı) yaşamadıklarına and
içerler. İşte onlar böyle çevriliyorlardı. (30/55)
Kıyamet saatinin bilgisi, şüphesiz Allah'ın katındadır.
Yağmuru yağdırır; rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse,
yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse de, hangi yerde
öleceğini bilmez. Hiç şüphesiz Allah bilendir, haberdârdır.
(31/34)
Yoksa o, gece saatinde kalkıp da secde ederek ve kıyama
durarak gönülden itaat (ibadet) eden, ahiretten sakınan
ve Rabbinin rahmetini umud eden (gibi) midir? De ki:
"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Şüphesiz, temiz
akıl sahipleri öğüt alıp-düşünürler." (39/9)
Artık sen sabret; Resullerden azim sahiplerinin sabrettikleri
gibi, Onlar için de acele etme. Onlar, tehdit edildikleri
şeyi (azabı) gördükleri gün, sanki gündüzün yalnızca
bir saati kadar yaşamış(olacak)lardır. (Bu,) Bir tebliğdir.
Artık fasık olan bir kavimden başkası yıkıma uğratılır
mı? (46/35)
Saat (kıyamet vakti) yakınlaştı ve ay yarıldı. (54/1)
Daha doğrusu onlara va'dedilen (asıl azab) (kıyamet)
saatidir. O saat, 'kurtuluş olmayan daha korkunç bir
bela' ve daha acıdır. (54/46)
SABA MELİKESİ
Derken uzun zaman geçmeden geldi ve dedi ki: "Senin
kuşatamadığın (öğrenemediğin) şeyi ben kuşattım ve sana
Saba'dan kesin bir haber getirdim." (27/22)
"Gerçekten ben, onlara hükmetmekte olan bir kadın buldum
ki ona herşeyden (bolca) verilmiştir ve büyük bir tahtı
var." (27/23)
"Onu ve kavmini Allah'ı bırakıp da güneşe secde etmektelerken
buldum, şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece
onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar
hidayet bulmuyorlar." (27/24)
"Ki onlar göklerde ve yerde saklı olanı ortaya çıkaran
ve sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilen
Allah'a secde etmesinler diye (yapmaktadırlar)." (27/25)
O Allah O'ndan başka ilah yoktur büyük Arş'ın Rabbidir.
(27/26)
(Süleyman:) "Durup bekleyeceğiz, doğruyu mu söyledin,
yoksa yalancılardan mı oldun?" dedi. (27/27)
"Bu mektubumla git, onu kendilerine bırak, sonra onlardan
(biraz) uzaklaş, böylelikle bir bakıver neye başvuracaklar?"
(27/28)
(Hüdhüd'ün mektubu götürüp bırakmasından sonra Saba
melikesi Belkıs:) Dedi ki: "Ey önde gelenler gerçekten
bana oldukça önemli bir mektup bırakıldı." (27/29)
"Gerçek şu ki bu Süleyman'dandır ve 'Şüphesiz Rahman
ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla' (başlamakta)dır." (27/30)
"(İçinde de:) "Bana karşı büyüklük göstermeyin ve bana
Müslüman olarak gelin" diye (yazılmaktadır). (27/31)
Dedi ki: "Ey önde gelenler, bu işimde bana görüş belirtin,
siz (herşeye) şahidlik etmedikçe ben hiçbir işte kesin
(karar veren biri) değilim." (27/32)
Dediler ki: "Biz kuvvet sahibiyiz ve zorlu savaşçılarız.
İş konusunda karar senindir, artık sen bak neyi emredersen
(biz uygularız)." (27/33)
Dedi ki: "Gerçekten hükümdarlar bir ülkeye girdikleri
zaman, orasını bozguna uğratırlar ve halkından onur
sahibi olanları hor ve aşağılık kılarlar; işte onlar
böyle yaparlar." (27/34)
"Ben onlara bir hediye göndereyim de bir bakayım elçiler
neyle dönerler." (27/35)
(Elçi hediyelerle) Süleyman'a geldiği zaman: "Sizler
bana mal ile yardımda mı bulunmak istiyorsunuz? Allah'ın
bana verdiği size verdiğinden daha hayırlıdır; hayır
siz hediyenizle sevinip öğünebilirsiniz" dedi. (27/36)
"Sen onlara dön, biz onlara öyle ordularla geliriz
ki onların karşı koymaları mümkün değil ve biz onları
ordan horlanmış-aşağılanmış ve küçük düşürülmüşler olarak
sürüp çıkarırız." (27/37)
(Elçinin gitmesinden sonra Süleyman:) "Ey önde gelenler,
onlar bana teslim olmuş (Müslüman)lar olarak gelmeden
önce, sizden kim onun tahtını bana getirebilir?" dedi.
(27/38)
Cinlerden ifrit: "Sen daha makamından kalkmadan, ben
onu sana getirebilirim, ben gerçekten buna karşı kesin
olarak güvenilir bir güce sahibim." dedi. (27/39)
Kendi yanında kitaptan ilmi olan biri dedi ki: "Ben
(gözünü açıp kapamadan) onu sana getirebilirim." Derken
(Süleyman) onu kendi yanında durur vaziyette görünce
dedi ki: "Bu Rabbimin fazlındandır O'na şükredecek miyim
yoksa nankörlük edecek miyim diye beni denemekte olduğu
için (bu olağanüstü olay gerçekleşti). Kim şükrederse
artık o kendisi için şükretmiştir kim nankörlük ederse
gerçekten benim Rabbim Gani (hiçbir şeye ve kimseye
ihtiyacı olmayan)dır Kerim olandır." (27/40)
Dedi ki: "Onun tahtını değişikliğe uğratın, bir bakalım
doğru olanı bulabilecek mi yoksa bulmayanlardan mı olacak?"
(27/41)
Böylece (Belkıs) geldiği zaman ona: "Senin tahtın böyle
mi?" denildi. Dedi ki: "Tıpkı kendisi. Bize ondan önce
ilim verilmişti ve biz Müslüman olmuştuk." (27/42)
Allah'tan başka tapmakta olduğu şeyler onu (Müslüman
olmaktan) alıkoymuştu. Gerçekte o, inkâr eden bir kavimdendi.
(27/43)
Ona: "Köşke gir" denildi. Onu görünce derin bir su
sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman:)
Dedi ki: "Gerçekte bu saydam camdan olma düzeltilmiş
bir köşk-zemindir." Dedi ki: "Rabbim, gerçekten ben
kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman'la birlikte
alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum." (27/44)
SABAH
(Zekeriya) "Rabbim, bana bir alamet (ayet) ver." dedi.
"Sana alamet, işaretleşme dışında, insanlarla üç gün
konuşmamandır. Rabbini çokça zikret ve akşam sabah O'nu
tesbih et." dedi. (3/41)
Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın.
Ve Allah'ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani
siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı
ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız.
Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi
kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah,
size ayetlerini böyle açıklar. (3/103)
Sabah akşam -O'nun yüzünü (rızasını) dileyerek- Rablerine
dua edenleri kovma. Onların hesabından senin üzerinde
birşey (yükümlülük), senin hesabından da bir şey (yükümlülük)
yoktur ki onları kovman gereksin. Yoksa zalimlerden
olursun. (6/52)
O sabahı yarıp çıkarandır. Geceyi bir sükun (dinlenme),
güneş ve ay'ı bir hesap (ile) kıldı. Bu, üstün ve güçlü
olan, bilen Allah'ın takdiridir. (6/96)
Bunun üzerine onları dayanılmaz bir sarsıntı tuttu
da, kendi yurtlarında diz üstü çökmüş olarak sabahladılar.
(7/91)
Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi
kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret.
Gaflete kapılanlardan olma. (7/205)
O zulmedenleri dayanılmaz bir ses sarıverdi de kendi
yurtlarında dizüstü çökmüş olarak sabahladılar. (11/67)
(Elçiler) Dediler ki: "Ey Lut, biz Rabbinin elçileriyiz.
Onlar sana kesin olarak ulaşamazlar. Gecenin bir parçasında
ailenle birlikte yürü (yola çık). Sakın, hiçbiriniz
dönüp arkasına bakmasın; fakat senin karın başka. Çünkü
onlara isabet edecek olan, ona da isabet edecektir.
Onlara va'dolunan (azab) sabah vaktidir. Sabah da yakın
değil mi?" (11/81)
Emrimiz geldiği zaman, tarafımızdan bir rahmetle Şuayb'ı
ve O'nunla birlikte iman edenleri kurtardık; o zulmedenleri
dayanılmaz bir ses sarıverdi de kendi yurtlarında dizüstü
çökmüş olarak sabahladılar. (11/94)
Göklerde ve yerde her ne varsa -isteyerek de olsa,
istemeyerek de olsa- Allah'a secde eder. Sabah akşam
gölgeleri de (O'na secde eder). (13/15)
Ve onlara şu emri verdik: "Sabaha çıkarlarken onların
arkası mutlaka kesilecektir." (15/66)
Derken, sabah vaktine girdiklerinde, onları o dayanılmaz-çığlık
yakalayıverdi. (15/83)
Akşamları getirir, sabahları götürürken onlarda sizin
için bir güzellik vardır. (16/6)
Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine
dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı)
süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini
bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi 'istek
ve tutkularına (hevasına)' uyan ve işinde aşırılığa
gidene itaat etme. (18/28)
Böylelikle (Zekeriya) mescidten kavminin karşısına
çıkıp onlara (şu anlamları) işaret etti: "Sabah akşam
tesbih edin." (19/11)
Onda 'boş bir söz' işitmezler; sadece selam (ı işitirler).
Sabah akşam, onların rızıkları orda (bulunmakta)dır.
(19/62)
(Bu nur,) Allah'ın, onların yüceltilmesine ve isminin
zikredilmesine izin verdiği evlerdedir; onların içinde
sabah akşam O'nu tesbih ederler. (24/36)
Ey iman edenler, sağ ellerinizin malik olduğu ile sizden
olup da henüz erginlik çağına ermemiş olan (çocuk)lar,
(odalarınıza girmek için şu) üç vakitte izin istesinler:
Sabah namazından önce, öğleyin üstünüzü çıkardığınız
vakit ve yatsı namazından sonra. (Bu) Üçü sizin için
mahrem (vakitleri)dir. Bunların dışında size de, onlara
da bir sakınca yoktur; onlar yanınızda dolaşabilirler,
birbirinizin yanında olabilirsiniz. İşte Allah, size
ayetleri böyle açıklamaktadır. Allah bilendir, hüküm
ve hikmet sahibidir. (24/58)
Ve dediler ki: "Bu, geçmişlerin uydurduğu masallardır,
bir başkasına yazdırmış olup kendisine sabah akşam okunmaktadır."
(25/5)
Musa'nın annesi ise, yüreği boşluk içinde sabahladı.
Eğer mü'minlerden olması için kalbi üzerinde (sabrı
ve dayanıklılığı) pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse
onu(n durumunu) açığa vuracaktı. (28/10)
Böylece şehirde korku içinde (çevreyi) gözetleyerek
sabahladı. Derken, bir de baktı ki, dün kendisinden
yardım isteyen (kişi, bugün de) kendisine yardım için
bağırıyor. Musa, ona dedi ki: "Sen açıkca bir azgınsın."
(28/18)
Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında:
"Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını
genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah,
bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı.
Vay, demek gerçekten inkâr edenler felah bulamaz" demeye
başladılar. (28/82)
Ancak onu yalanladılar; bunun üzerine onları amansız
bir sarsıntı yakalayıverdi, böylelikle kendi yurtlarında
diz üstü çökmüş olarak sabahladılar. (29/37)
Öyleyse akşama girdiğiniz vakit de, sabaha erdiğiniz
vakit de Allah'ı tesbih edip (yüceltin). (30/17)
Ve O'nu sabah ve akşam tesbih edin. (33/42)
Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü
bir ay (mesafe) olan rüzgara (boyun eğdirdik); erimiş
bakır madenini ona sel gibi akıttık. Onun eli altında
Rabbinin izniyle iş gören bir kısım cinler vardı. Onlardan
kim bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın
ateşin azabından taddırırdık. (34/12)
Siz onların üstünden muhakkak geçip gidiyorsunuz; sabah
vakti. (37/137)
Fakat (azab) onların sahasına indiği zaman uyarılıp-korkutulanların
sabahı ne kötü olur. (37/177)
Doğrusu biz dağlara boyun eğdirdik, akşam ve sabah
kendisiyle birlikte (Allah'ı) tesbih ederlerdi. (38/18)
Ateş; sabah akşam, ona sunulurlar. Kıyamet-saatinin
kopacağı gün: "Firavun çevresini, azabın en şiddetli
olanına sokun" (denecek). (40/46)
Şu halde sen sabret. Gerçekten Allah'ın va'di haktır.
Günahın için mağfiret dile; akşam ve sabah Rabbini hamd
ile tesbih et. (40/55)
İşte bu sizin zannınız; Rabbiniz hakkında beslediğiniz-zannınız,
sizi bir yıkıma uğrattı, böylelikle hüsrana uğrayan
kimseler olarak sabahladınız." (41/23)
Ki Allah'a ve Resûlü'ne iman etmeniz, O'nu savunup-desteklemeniz,
O'nu en içten bir saygıyla-yüceltmeniz ve sabah akşam
O'nu (Allah'ı) tesbih etmeniz için. (48/9)
Andolsun onları bir sabah vakti erkenden, üzerlerinde
kararını kılmış bir azab yakalayıp-bastırıverdi. (54/38)
Gerçek şu ki, biz o bahçe sahiplerine bela verdiğimiz
gibi, bunlara da bela verdik. Hani onlar, sabah vakti
(erkenden ve kimseye haber vermeden) onu (bahçeyi) mutlaka
devşireceklerine dair and içmişlerdi. (68/17)
Nihayet sabah vakti birbirlerine seslendiler. (68/21)
Ağardığı zaman sabaha, (74/34)
Ve sabah, akşam Rabbinin adını zikret. (76/25)
Ve nefes almaya başladığı zaman, sabaha; (81/18)
Sabah vakti baskın yapanlara. (100/3)
De ki: Sabahın Rabbine sığınırım. (113/1)
SABIR
Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu, şüphesiz, huşû
duyanların dışındakiler için ağır (bir yük)dır. (2/45)
Ey iman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin.
Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir. (2/153)
Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça
mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan
edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. (2/155)
Onlar, Calut ve ordusuna karşı meydana (savaşa) çıktıklarında,
dediler ki: "Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, adımlarımızı
sabit kıl (kaydırma) ve kâfirler topluluğuna karşı bize
yardım et." (2/250)
Ey iman edenler, sabredin ve sabırda yarışın, (sınırlarda)
nöbetleşin. Allah'tan korkun. Umulur ki kurtulursunuz.
(3/200)
Oysa sen, yalnızca, bize geldiğinde Rabbimizin ayetlerine
inanmamızdan başka bir nedenle bizden intikam almıyorsun.
"Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi Müslüman olarak
öldür." (7/126)
Şimdi, Allah sizden (yükünüzü) hafifletti ve sizde
bir za'f olduğunu bildi. Sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa,
(onların) iki yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin
(kişi) olursa, Allah'ın izniyle (onların) iki binini
yener. Allah, sabredenlerle beraberdir. (8/66)
Ve üzerine yalandan kan (sürülmüş) olan gömleğini getirdiler.
"Hayır" dedi. Nefsiniz, sizi yanıltıp (böyle) bir işe
sürüklemiş. Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır.
Sizin bu düzüp-uydurduklarınıza karşı (kendisinden)
yardım istenecek olan Allah'tır." (12/18)
(Şehre dönüp durumu babalarına aktarınca o:) "Hayır"
dedi. "Nefsiniz sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş.
Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Umulur
ki Allah (pek yakın bir gelecekte) onların tümünü bana
getirir. Çünkü O, bilenin, hüküm ve hikmet sahibi olanın
kendisidir." (12/83)
Dedi ki: "İşte bu, benimle senin aranda ayrılma (zamanı)mız.
Sana, üzerinde sabır göstermeye güç yetiremeyeceğin
bir yorumu haber vereceğim. (18/78)
Duvar ise, şehirde iki öksüz çocuğundu, altında onlara
ait bir define vardı; babaları salih biriydi. Rabbin
diledi ki, onlar erginlik çağına erişsinler ve kendi
definelerini çıkarsınlar; (bu,) Rabbinden bir rahmettir.
Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım.
İşte, senin sabır göstermeye güç yetiremediğin şeylerin
yorumu." (18/82)
Şu halde onların söylediklerine karşı sabırlı ol, güneşin
doğuşundan ve batışından önce Rabbini hamd ile tesbih
et (yücelt). Gecenin bir bölümünde ve gündüzün uçlarında
da tesbihte bulun ki hoşnut olabilesin. (20/130)
Şu halde, güzel bir sabır (göstererek) sabret. (70/5)
Öyleyse, Rabbinin hükmüne sabır göster. Onlardan günahkar
veya nankör olana itaat etme. (76/24)
Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir.
Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba
ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen,
onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa,
isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren;
namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde
ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve
savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve
davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki
olanlar da bunlardır. (2/177)
Talut, orduyla birlikte ayrıldığında dedi ki: "Doğrusu
Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim bundan
içerse, artık o benden değildir ve kim de -eliyle bir
avuç alanlar hariç- onu tadmazsa bendendir. Küçük bir
kısmı hariç (hepsi sudan) içti. O, kendisiyle beraber
iman edenlerle (ırmağı) geçince onlar (geride kalanlar):
"Bugün bizim Calut'a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz
yok" dediler. (O zaman) Muhakkak Allah'a kavuşacaklarını
umanlar (şöyle) dediler: "Nice küçük topluluk, daha
çok olan bir topluluğa Allah'ın izniyle galib gelmiştir;
Allah sabredenlerle beraberdir." (2/249)
Sabredenler, doğru olanlar, gönülden boyun eğenler,
infak edenler ve 'seher vakitlerinde' bağışlanma dileyenlerdir.
(3/17)
Size bir iyilik dokununca tasalanırlar, size bir kötülük
isabet ettiğindeyse buna sevinirler. Eğer siz sabreder
ve sakınırsanız, onların 'hileli düzenleri' size hiçbir
zarar veremez. Şüphesiz, Allah, yapmakta olduklarını
kuşatandır. (3/120)
Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da
aniden üstünüze çullanıverirlerse, Rabbiniz size meleklerden
nişanlı beş bin kişiyle yardım ulaştıracaktır. (3/125)
Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri belirtip-ayırdetmeden
ve sabredenleri de belirtip-ayırdetmeden cennete gireceğinizi
mi sandınız? (3/142)
Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler
savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet
eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler,
ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. (3/146)
Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz
ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk
koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler)
işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere
olan azimdendir. (3/186)
İçinizden özgür mü'min kadınları nikahlamaya güç yetiremeyenler,
o zaman sağ ellerinizin malik olduğu inanmış cariyelerinizden
(alsın.) Allah sizin imanınızı en iyi bilendir. Öyleyse
onları, fuhuşta bulunmayan, iffetli ve gizlice dostlar
edinmemişler olarak velilerinin izniyle nikahlayın.
Onlara ücretlerini (mehirlerini) maruf (güzel ve örfe
uygun) bir şekilde verin. Evlendikten sonra, fuhuş yapacak
olurlarsa, özgür kadınlar üzerindeki cezanın yarısı(nı
uygulayın.) Bu, sizden günaha sapmaktan endişe edip
korkanlar içindir. Sabrederseniz sizin için daha hayırlıdır.
Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (4/25)
Andolsun senden önce de elçiler yalanlandı; onlara,
yardımımız gelinceye kadar yalanlandıkları ve eziyete
uğratıldıkları şeye sabrettiler. Allah'ın sözlerini
(va'dlerini) değiştirebilecek yoktur. Andolsun, gönderilenlerin
haberlerinden bir bölümü sana da geldi. (6/34)
Musa kavmine: "Allah'tan yardım dileyin ve sabredin.
Gerçek şu ki, arz Allah'ındır; ona kullarından dilediğini
mirasçı kılar. En güzel sonuç muttakiler içindir." dedi.
(7/128)
Kendisine bereketler kıldığımız yerin doğusuna da,
batısına da o hor kılınıp-zayıf bırakılanları (müstaz'afları)
mirasçılar kıldık. Rabbinin İsrailoğullarına olan o
güzel sözü (vaadi), sabretmeleri dolayısıyla tamamlandı
(yerine geldi). Firavun ve kavminin yapmakta oldukları
ve yükselttiklerini (köşklerini, saraylarını) da yerle
bir ettik. (7/137)
Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize
düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin.
Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (8/46)
Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar
sabret. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır. (10/109)
Sabredenler ve salih amellerde bulunanlar başka. İşte,
bağışlanma ve büyük ecir bunlarındır. (11/11)
Bunlar: Sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bunları
sen ve kavmin bundan önce bilmiyordun. Şu halde sabret.
Şüphesiz (güzel olan) sonuç takva sahiplerinindir. (11/49)
Ve sabret. Gerçekten Allah, iyilik yapanların ecrini
kaybetmez. (11/115)
Sen gerçekten Yusuf musun, sensin öyle mi?" dediler.
"Ben Yusuf'um" dedi. "Ve bu da kardeşimdir. Doğrusu
Allah bize lütufda bulundu. Gerçek şu ki, kim sakınır
ve sabrederse, şüphesiz Allah, iyilikte bulunanların
karşılığını boşa çıkarmaz." (12/90)
Ve onlar-Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek
sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık
olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler
ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun
(dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir.
(13/22)
Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un)
sonu ne güzel." (13/24)
Andolsun Musa'yı: "Kavmini karanlıklardan nura çıkar
ve onlara Allah'ın günlerini hatırlat" diye ayetlerimizle
göndermiştik. Şüphesiz bunda çokça sabreden ve şükreden
herkes için gerçekten ayetler vardır. (14/5)
Bize ne oluyor ki, Allah'a tevekkül etmeyelim? Bize
doğru olan yolları O göstermiştir. Ve elbette bize yaptığınız
işkencelere karşı sabredeceğiz. Tevekkül edenler Allah'a
tevekkül etmelidirler." (14/12)
Onların tümü-toplanıp (kıyamette) Allah'ın huzuruna
çıktılar da zayıflar (müstaz'aflar) büyüklük taslayanlara
(müstekbirlere) dedi ki: "Şüphesiz, biz size tâbi idik;
şimdi siz, bizden Allah'ın azabından herhangi bir şeyi
önleyebiliyor musunuz?" Dediler ki: "Eğer Allah bize
doğru yolu gösterseydi biz de sizlere doğru yolu gösterirdik.
Şimdi yakınsak da, sabretsek de farketmez, bizim için
kaçacak bir yer yoktur." (14/21)
Onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.
(16/42)
Sizin yanınızda olan tükenir, Allah'ın katında olan
ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının
en güzeliyle biz muhakkak vereceğiz. (16/96)
Sonra gerçekten Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra
hicret edenlerin, ardından cihad edip sabredenlerin
(destekçisidir). Şüphesiz senin Rabbin, bundan sonra
da gerçekten bağışlayandır, esirgeyendir. (16/110)
Eğer ceza verecekseniz, size verilen cezanın misliyle
ceza verin ve eğer sabrederseniz, andolsun bu, sabredenler
için daha hayırlıdır. (16/126)
Sabret; senin sabrın ancak Allah(ın yardımı) iledir.
Onlar için hüzne kapılma ve kurmakta oldukları hileli-düzenlerden
dolayı sıkıntıya düşme. (16/127)
Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine
dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı)
süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini
bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi 'istek
ve tutkularına (hevasına)' uyan ve işinde aşırılığa
gidene itaat etme. (18/28)
Dedi ki: "Gerçekten sen, benimle birlikte olma sabrını
göstermeye güç yetiremezsin." (18/67)
(Böyleyken) "Özünü kavramaya kuşatıcı olamadığın şeye
nasıl sabredebilirsin?" (18/68)
Musa:) "İnşaallah, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın.
hiçbir işte sana karşı gelmeyeceğim" dedi. (18/69)
Dedi ki: "Gerçekten benimle birlikte olma sabrını göstermeye
kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim
mi?" (18/72)
Dedi ki: "Gerçekte benimle birlikte olma sabrını göstermeye
kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim
mi?" (18/75)
İsmail, İdris ve Zü'l-Kifl, hepsi sabredenlerdendi.
(21/85)
Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; kendilerine
isabet eden musibetlere sabredenler, namazı dosdoğru
kılanlar ve rızık olarak verdiklerimizden infak edenlerdir.
(22/35)
Bugün ben, gerçekten onların sabretmelerinin karşılığını
verdim. Şüphesiz onlar, 'kurtuluşa ve mutluluğa' erenlerdir."
(23/111)
Senden önce gönderdiklerimizden, gerçekten yemek yiyen
ve pazarlarda gezen (elçi)lerden başkasını göndermiş
değiliz. Biz, sizin kiminizi kimi için deneme (fitne
konusu) yaptık. Sabredecek misiniz? Senin Rabbin görendir.
(25/20)
İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde
yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik
dileği ve selamla karşılanırlar. (25/75)
İşte onlar; sabretmeleri dolayısıyla ecirleri iki defa
verilir ve onlar kötülüğü iyilikle uzaklaştırıp kendilerine
rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. (28/54)
Kendilerine ilim verilenler ise: "Yazıklar olsun size,
Allah'ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan
kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası
kavuşturulmaz" dediler. (28/80)
Ki onlar, sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.
(29/59)
Öyleyse sen sabret; şüphesiz Allah'ın va'di haktır;
kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telaşa kaptırıp-hafifliğe
(veya gevşekliğe) sürüklemesinler. (30/60)
Ey oğlum, namazı dosdoğru kıl, ma'rufu emret, münkerden
sakındır ve sana isabet eden (musibetler)e karşı sabret.
Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken işlerdendir. (31/17)
Görmüyor musun ki, size ayetlerinden (bazılarını) göstermesi
için, gemiler Allah'ın nimetiyle denizde akıp gitmektedir!
Hiç şüphesiz bunda, çok sabreden, çok şükreden için
gerçekten ayetler vardır. (31/31)
Ve onların içinden, sabrettikleri zaman emrimizle doğru
yola iletip-yönelten önderler kıldık; onlar bizim ayetlerimize
kesin bilgiyle inanıyorlardı. (32/24)
Şüphesiz, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü'min
erkekler ve mü'min kadınlar, gönülden (Allah'a) itaat
eden erkekler ve gönülden (Allah'a) itaat eden kadınlar,
sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden
erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah'tan)
korkan erkekler ve saygıyla (Allah'tan) korkan kadınlar,
sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç
tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan
erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah'ı çokca
zikreden erkekler ve (Allah'ı çokca) zikreden kadınlar;
(işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir
ecir hazırlamıştır. (33/35)
Onlar ise: "Rabbimiz, seferlerimizin arasını aç (şehirlerimiz
birbirine çok yakındır) dediler ve kendi nefislerine
zulmetmiş oldular. Böylece biz de onları efsaneler(e
konu olan bir halk) kıldık ve onları darmadağın edip
dağıttık. Şüphesiz bunda, çok sabreden ve çok şükreden
herkes için gerçekten ayetler vardır. (34/19)
Böylece (çocuk) onun yanında koşabilecek çağa erişince
(İbrahim ona): "Oğlum" dedi. "Gerçekten ben seni rüyamda
boğazlıyorken gördüm. Bir bak, sen ne düşünüyorsun."
(Oğlu İsmail) Dedi ki: "Babacığım, emrolunduğun şeyi
yap. İnşaallah, beni sabredenlerden bulacaksın." (37/102)
Sen onların söylediklerine karşı sabret ve bizim güç
sahibi kulumuz Davud'u hatırla; çünkü o, (her tutum
ve davranışında Allah'a) yönelen biriydi. (38/17)
Ve eline bir deste (sap) al, böylece onunla vur ve
andını bozma." Gerçekten, Biz onu sabredici bulduk.
O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelip-dönen
biriydi. (38/44)
De ki: "Ey iman eden kullarım, Rabbinizden sakının.
Bu dünyada iyilik edenler için bir iyilik vardır. Allah'ın
arz'ı geniştir. Ancak sabredenlere ecirleri hesapsızca
ödenir." (39/10)
Şu halde sen sabret. Gerçekten Allah'ın va'di haktır.
Günahın için mağfiret dile; akşam ve sabah Rabbini hamd
ile tesbih et. (40/55)
Şu halde sen sabret, hiç şüphesiz Allah'ın va'di haktır.
Sonunda ya onlara va'dettiğimiz (azab)in bir kısmını
sana göstereceğiz ya da senin hayatına son vereceğiz.
Nihayet onlar bize döndürülecekler. (40/77)
Şimdi eğer sabredebilirlerse, artık onlar için konaklama
yeri ateştir. Ve eğer onlar hoşnut olma (dünya)ya dönmek
isterlerse, artık hoşnut olacaklardan değildirler. (41/24)
Buna da, sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve
buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz.
(41/35)
Eğer dileyecek olsa, rüzgarı durdurur, böylece onun
üstünde kalakalırlar. Şüphesiz, bunda çokça sabreden,
çokça şükreden kimse için gerçekten ayetler vardır.
(42/33)
Artık sen sabret; Resullerden azim sahiplerinin sabrettikleri
gibi, Onlar için de acele etme. Onlar, tehdit edildikleri
şeyi (azabı) gördükleri gün, sanki gündüzün yalnızca
bir saati kadar yaşamış(olacak)lardır. (Bu,) Bir tebliğdir.
Artık fasık olan bir kavimden başkası yıkıma uğratılır
mı? (46/35)
Andolsun, biz sizden mücahid olanlarla sabredenleri
bilinceye (belli edip ortaya çıkarıncaya) kadar, deneyeceğiz
ve haberlerinizi sınayacağız (açıklayacağız). (47/31)
Eğer gerçekten, yanlarına çıkıncaya kadar sabretmiş
olsalardı, herhalde (bu,) kendileri için daha hayırlı
olurdu. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
(49/5)
Öyleyse sen, onların dediklerine karşılık sabret ve
Rabbini güneşin doğuşundan önce ve batışından önce hamd
ile tesbih et. (50/39)
Girin ona; artık ister sabredin, ister sabretmeyin.
Sizin için birdir. Siz ancak, yaptıklarınızla cezalandırılıyorsunuz."
(52/16)
Artık, Rabbinin hükmüne sabret; çünkü gerçekten sen,
Bizim gözlerimizin önündesin. Ve her kalkışında Rabbini
hamd ile tesbih et. (52/48)
Gerçek şu ki Biz, bir fitne (imtihan ve deneme konusu)
olarak o dişi deveyi kendilerine göndereniz. Şu halde
sen onları gözleyip-bekle ve sabret. (54/27)
Şimdi sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi
(Yunus) gibi olma; hani o, içi kahır dolu olarak (Rabbine)
çağrıda bulunmuştu. (68/48)
Onların demelerine karşı sen sabret ve onlardan güzel
bir ayrılma tarzıyla (düşünce ve eylem bakımından köklü
bir tutum) ile kopup-ayrıl. (73/10)
Rabbin için sabret. (74/7)
Ve sabretmeleri dolayısıyla cennetle ve ipekle ödüllendirmiştir.
(76/12)
Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden,
merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak. (90/17)
Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine
hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye
edenler başka. (103/3)
SABİİ
Şüphesiz, iman edenler(le) Yahudiler, Hıristiyanlar
ve sabiiler(den kim) Allah'a ve ahiret gününe iman eder
ve salih amellerde bulunursa, artık onların Allah katında
ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun
olmayacaklardır. (2/62)
Gerçek şu ki, iman edenlerle Yahudiler, sabiîler ve
Hıristiyanlardan Allah'a, ahiret gününe inanan ve salih
amellerde bulunanlar; onlar için korku yoktur, onlar
mahzun da olmayacaklardır. (5/69)
Gerçekten iman edenler, Yahudiler, yıldıza tapanlar
(Sabii), Hıristiyanlar ateşe tapanlar (Mecusi) ve şirk
koşanlar; şüphesiz Allah, kıyamet günü aralarını ayıracaktır.
Doğrusu Allah, herşeyin üzerinde şahid olandır. (22/17)
SADAKA
Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer (düşman,
hastalık ve buna benzer nedenlerle) kuşatılırsanız,
artık size kolay gelen kurban(ı gönderin). Kurban yerine
varıncaya kadar başlarınızı traş etmeyin. Kim sizden
hasta ise veya başından şikayeti varsa, onun ya oruç
ya sadaka veya kurban olarak fidye (vermesi gerekir).
Güvenliğe kavuşursanız, hacca kadar umre ile yararlanmak
isteyene, kolayına gelen bir kurban(ı kesmek gerekir).
Bulamayana da, hacc'da üç gün, döndüğünüzde yedi (gün)
olmak üzere, bunlar, tamı tamına on (gün) oruç vardır.
Bu, ailesi Mescid-i Haram'da olmayanlar içindir. Allah'tan
korkun ve bilin ki Allah, muhakkak cezası pek çetin
olandır. (2/196)
Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eziyet gelen bir
sadakadan daha hayırlıdır. Allah hiçbir şeye ihtiyacı
olmayandır, yumuşak davranandır. (2/263)
Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp,
insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden
gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz
kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan
bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak bir yağmur
düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından
hiçbir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Allah, kâfirler
topluluğuna hidayet vermez. (2/264)
Sadakaları açıkta verirseniz ne iyi; fakat gizleyip
fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.
O, günahlarınızdan bir kısmını bağışlar. Allah, yaptıklarınızdan
haberi olandır. (2/271)
Allah, faizi yok eder de, sadakaları arttırır. Allah,
günahkar kâfirlerin hiçbirini sevmez. (2/276)
Eğer (borçlu) zorluk içindeyse, ona elverişli bir zamana
kadar süre (verin). (Borcu) Sadaka olarak bağışlamanız
ise, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz. (2/280)
Bir mü'mine, -hata sonucu olması dışında- bir başka
mü'mini öldürmesi yakışmaz. Kim bir mü'mini 'hata sonucu'
öldürürse, mü'min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması
ve ailesine teslim edilecek bir diyeti vermesi gerekir.
Onların (bunu) sadaka olarak bağışlamaları başka. Eğer
o, mü'min olduğu halde size düşman olan bir topluluktan
ise, bu durumda mü'min bir köleyi özgürlüğe kavuşturması
gerekir. Şayet kendileriyle aranızda andlaşma olan bir
topluluktan ise, bu durumda ailesine bir diyet ödemek
ve bir mü'min köleyi özgürlüğe kavuşturmak gerekir.
(Diyet ve köle özgürlüğü için gereken imkanı) Bulamayan
ise, kesintisiz olarak iki ay oruç tutmalıdır. Bu, Allah'tan
bir tevbedir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(4/92)
Onların 'gizlice söyleşmelerinin' çoğunda hayır yok.
Ancak bir sadaka vermeyi veya iyilikte bulunmayı ya
da insanların arasını düzeltmeyi emredenlerinki başka.
Kim Allah'ın rızasını isteyerek böyle yaparsa, artık
ona büyük bir ecir vereceğiz. (4/114)
Biz onda, onların üzerine yazdık: Can'a can, göze göz,
buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve (bütün) yaralara
(karşılık da) kısas vardır. Ama kim bunu sadaka olarak
bağışlarsa o kendisi için bir keffarettir. Kim Allah'ın
indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, zalim olanlardır.
(5/45)
Onlardan sadakalar konusunda seni yadırgayacaklar vardır.
Ondan kendilerine verilirse hoşlanırlar, kendilerine
verilmediği zaman bu sefer gazablanırlar. (9/58)
Sadakalar, -Allah'tan bir farz olarak- yalnızca fakirler,
düşkünler, (zekat) işinde görevli olanlar, kalbleri
ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolunda
(olanlar) ve yolda kalmış(lar) içindir. Allah bilendir,
hüküm ve hikmet sahibidir. (9/60)
Onlardan kimi de: "Andolsun, eğer bize bol ihsanından
verirse gerçekten sadaka vereceğiz ve salihlerden olacağız"
diye Allah'a ahdetmiştir. (9/75)
Sadakalar konusunda, mü'minlerden ek bağışlarda bulunanlarla
emeklerinden (cehdlerinden) başkasını bulamayanları
yadırgayarak bunlarla alay edenler; Allah (asıl) onları
alay konusu kılmıştır ve onlar için acı bir azab vardır.
(9/79)
Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlemiş,
arındırmış olursun. Onlara dua et. Doğrusu, senin duan,
onlar için 'bir sükûnet ve huzurdur.' Allah işitendir,
bilendir. (9/103)
Onlar bilmiyorlar mı ki, gerçekten Allah kullarından
tevbeleri kabul edecek ve sadakaları alacak olan O'dur.
Şüphesiz, tevbeleri kabul eden, esirgeyen O'dur. (9/104)
Mü'minlerden öyle erkek-adamlar vardır ki- Allah ile
yaptıkları ahide sadakat gösterdiler; böylece onlardan
kimi adağını gerçekleştirdi, kimi beklemektedir. Onlar
hiçbir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler. (33/23)
Çünkü Allah, (sözüne bağlı kalıp doğru olan) sâdıkları
sadakatlerinden dolayı mükafaatlandıracak, münafıkları
da dilerse azablandıracak veya tevbe (nasib edip tevbe)lerini
kabul edecektir. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır,
çok esirgeyendir. (33/24)
Şüphesiz, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü'min
erkekler ve mü'min kadınlar, gönülden (Allah'a) itaat
eden erkekler ve gönülden (Allah'a) itaat eden kadınlar,
sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden
erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah'tan)
korkan erkekler ve saygıyla (Allah'tan) korkan kadınlar,
sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç
tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan
erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah'ı çokca
zikreden erkekler ve (Allah'ı çokca) zikreden kadınlar;
(işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir
ecir hazırlamıştır. (33/35)
İtaat ve maruf (güzel) sözdü. Fakat iş, kesinlik ve
kararlılık gerektirdiği zaman, şayet Allah'a sadakat
gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olurdu.
(47/21)
Gerçek şu ki, sadaka veren erkekler ile sadaka veren
kadınlar ve Allah'a güzel bir borç verenler; onlar için
kat kat arttırılır ve 'kerim (üstün ve onurlu)' olan
ecir de onlarındır. (57/18)
Ey iman edenler, Peygamber'e gizli bir şey arzedeceğiniz
zaman, gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu,
sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şayet (buna
imkan) bulamazsanız, artık şüphesiz Allah, çok bağışlayandır,
çok esirgeyendir. (58/12)
Gizli konuşmanızdan önce sadaka vermekten ürktünüz
mü? Çünkü yapmadınız, Allah sizin tevbelerinizi kabul
etti. Şu halde namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve
Allah'a ve O'nun Resûlü'ne itaat edin. Allah, yaptıklarınızdan
haberdardır. (58/13)
Sizden birinize ölüm gelip de: "Rabbim, beni yakın
bir süreye (ecele) kadar geciktirsen ben de böylece
sadaka versem ve salihlerden olsam" demezden önce, size
rızık olarak verdiklerimizden infak edin. (63/10)
SADIK
Andolsun, Allah size verdiği sözünde sadık kaldı; siz,
O'nun izniyle onları kırıp-geçiriyordunuz. Öyle ki sevdiğiniz
(zafer)i size gösterdikten sonra, siz yılgınlık gösterdiniz,
isyan ettiniz ve emir hakkında çekiştiniz. Sizden kiminiz
dünyayı, kiminiz ahireti istiyordu. Sonra (Allah) denemek
için sizi ondan çevirdi. Ama (yine de) sizi bağışladı.
Allah mü'minlere karşı fazl (ve ihsan) sahibi olandır.
(3/152)
Sonra onlara verdiğimiz söze sadık kaldık, böylece
onları ve dilediklerimizi kurtardık da, ölçüsüz davrananları
yıkıma uğrattık. (21/9)
Çünkü Allah, (sözüne bağlı kalıp doğru olan) sâdıkları
sadakatlerinden dolayı mükafaatlandıracak, münafıkları
da dilerse azablandıracak veya tevbe (nasib edip tevbe)lerini
kabul edecektir. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır,
çok esirgeyendir. (33/24)
Şüphesiz, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü'min
erkekler ve mü'min kadınlar, gönülden (Allah'a) itaat
eden erkekler ve gönülden (Allah'a) itaat eden kadınlar,
sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden
erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah'tan)
korkan erkekler ve saygıyla (Allah'tan) korkan kadınlar,
sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç
tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan
erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah'ı çokca
zikreden erkekler ve (Allah'ı çokca) zikreden kadınlar;
(işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir
ecir hazırlamıştır. (33/35)
(Onlar da) Dediler ki: "Bize olan va'dinde sadık kalan
ve bizi bu yere mirasçı kılan Allah'a hamd olsun ki,
cennetten dilediğimiz yerde konaklayabiliriz. (Salih)
Amellerde bulunanların ecri ne güzeldir. (39/74)
Mü'min olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah'a
ve Resûlü'ne iman ettiler, sonra hiçbir kuşkuya kapılmadan
Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler.
İşte onlar, sadık (doğru) olanların ta kendileridir.
(49/15)
(Bundan başka bu mallar,) Hicret eden fakirleredir
ki, onlar, Allah'tan bir fazl (lütuf ve ihsan) arayıp,
Allah'a ve O'nun Resûlü'ne yardım ederlerken yurtlarından
ve mallarından sürülüp-çıkarılmışlardır. İşte bunlar,
sadık olanlar bunlardır. (59/8)
SAFA VE MERVE
Şüphesiz, 'Safa' ile 'Merve' Allah'ın işaretlerindendir.
Böylece kim Evi (Ka'be'yi) hacceder veya umre yaparsa,
artık bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca
yoktur. Kim de gönülden bir hayır yaparsa (karşılığını
alır). Şüphesiz Allah, şükrün karşılığını verendir,
bilendir. (2/158)
SAFHA
Onu bir Kur'an olarak, insanlara dura dura okuman için
(bölüm bölüm) ayırdık ve onu safha safha bir indirme
ile indirdik. (17/106)
Gerçek şu ki, Kur'an'ı senin üzerine 'safhalar halinde
bir indirme tarzıyla (tenzil)' indiren biziz, biz. (76/23)
SAĞ
Eğer yetim (kız)lar konusunda adaleti yerine getiremeyeceğinizden
korkarsanız, bu durumda, (onlarla değil) size helal
olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak
üzere nikahlayın. Şayet adaleti sağlayamayacağınızdan
korkarsanız, o zaman bir (eş) ya da sağ ellerinizin
malik olduğu (cariye) ile (yetinin). Bu sapmamanıza
daha yakındır. (4/3)
Sağ ellerinizin malik olduğu (cariyeler) dışındaki
kadınlardan 'evli ve özgür' olanlarla da (evlenmeniz
haramdır.) Bunlar, Allah'ın üzerinize yazdığıdır. Bunların
dışında kalanı iffetlerini koruyup fuhuşta bulunmamak
üzere mallarınızla (mehir vererek) evlenecek kadın aramanız
size helal kılındı. Öyleyse onlardan hangi şeyle (veya
ne kadar) yararlandıysanız, onlara ücret (mehir)lerini
tesbit edildiği miktarıyla ödeyin. Miktarın tesbitinden
sonra, karşılıklı hoşnud olduğunuz bir şey konusunda
üstünüze bir sorumluluk yoktur. Şüphesiz Allah, bilendir,
hüküm ve hikmet sahibi olandır. (4/24)
İçinizden özgür mü'min kadınları nikahlamaya güç yetiremeyenler,
o zaman sağ ellerinizin malik olduğu inanmış cariyelerinizden
(alsın.) Allah sizin imanınızı en iyi bilendir. Öyleyse
onları, fuhuşta bulunmayan, iffetli ve gizlice dostlar
edinmemişler olarak velilerinin izniyle nikahlayın.
Onlara ücretlerini (mehirlerini) maruf (güzel ve örfe
uygun) bir şekilde verin. Evlendikten sonra, fuhuş yapacak
olurlarsa, özgür kadınlar üzerindeki cezanın yarısı(nı
uygulayın.) Bu, sizden günaha sapmaktan endişe edip
korkanlar içindir. Sabrederseniz sizin için daha hayırlıdır.
Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (4/25)
Allah'a ibadet edin ve O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın.
Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara,
yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda
kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle
davranın. Çünkü, Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni
sevmez. (4/36)
"Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından
ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici
bulmayacaksın." (7/17)
Firavun kavminin önde gelenleri, dediler ki: "Musa
ve kavmini bu toprakta (Mısır'da) bozgunculuk çıkarmaları,
seni ve ilahlarını terketmeleri için mi (serbest) bırakacaksın?"
(Firavun) Dedi ki: "Erkek çocuklarını öldüreceğiz ve
kadınlarını sağ bırakacağız. Hiç şüphesiz biz, onlara
karşı kahir bir üstünlüğe sahibiz." (7/127)
"Hani size dayanılmaz işkenceler yapan, kadınlarınızı
sağ bırakıp erkek çocuklarınızı öldüren Firavun ailesinden
sizi kurtarmıştık. Bunda Rabbinizden sizin için büyük
bir imtihan vardı." (7/141)
Hani Musa kavmine şöyle demişti: "Allah'ın üzerinizdeki
nimetini hatırlayın; hani O sizi Firavun ailesinden
kurtarmıştı, onlar sizi en dayanılmaz işkencelere uğratıyor,
kadınlarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardı.
Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir sınav vardır."
(14/6)
Allah'ın herhangi bir şeyden yarattığına bakmıyorlar
mı? Onun gölgeleri küçülerek sağdan ve soldan Allah'a
secde eder vaziyette döner. (16/48)
Her insan-grubunu imamlarıyla çağıracağımız gün, artık
kimin kitabı sağ eline verilirse, onlar kitaplarını
okuyacaklar ve onlar, bir 'hurma çekirdeğindeki iplikçik
kadar' bile haksızlığa uğratılmazlar. (17/71)
(Onlara baktığında) Görürsün ki, güneş doğduğunda mağaralarına
sağ yandan yönelir, battığında onları sol yandan keser-geçerdi
ve onlar da onun (mağaranın) geniş boşluğundalardı.
Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Allah, kime hidayet verirse,
işte hidayet bulan odur, kimi saptırırsa onun için asla
doğru-yolu gösterici bir veli bulamazsın. (18/17)
Sen onları uyanık sanırsın, oysa onlar (derin bir uykuda)
uyuşmuşlardır. Biz onları sağ yana ve sol yana çeviriyorduk.
Köpekleri de iki kolunu uzatmış yatıyordu. Onları görmüş
olsaydın, geri dönüp onlardan kaçardın, onlardan içini
korku kaplardı. (18/18)
Ona, Tur'un sağ yanından seslendik ve onu (kendisiyle)
gizlice söyleşmek için yakınlaştırdık. (19/52)
"Sağ elindeki nedir ey Musa?" (20/17)
"Sağ elindekini atıver, onların yaptıklarını yutacaktır;
çünkü onların yaptıkları yalnızca bir büyücü hilesidir.
Büyücü ise nereye varsa kurtulamaz." (20/69)
Ey İsrailoğulları, andolsun, sizi düşmanlarınızdan
kurtardık. Tur'un sağ yanında sizinle vaadleştik ve
üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik. (20/80)
Ancak eşleri ya da sağ ellerinin sahip olduklarına
karşı (tutumları) hariç; bu konuda kınanmış değillerdir.
(23/6)
Mü'min kadınlara da söyle: "Gözlerini (harama çevirmekten)
kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar; süslerini açığa
vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hariç. Baş
örtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar.
Süslerini, kendi kocalarından ya da babalarından ya
da oğullarından ya da kocalarının oğullarından ya da
kendi kardeşlerinden ya da kardeşlerinin oğullarından
ya da kız kardeşlerinin oğullarından ya da kendi kadınlarından
ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan ya da kadına
ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden
ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan
başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin
diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hep birlikte Allah'a
tevbe edin ey mü'minler, umulur ki felah bulursunuz."
(24/31)
Nikah (imkanı) bulamayanlar, Allah onları kendi fazlından
zenginleştirinceye kadar iffetli davransınlar. Sağ ellerinizin
malik olduğu (köle ve cariyelerden) mükatebe isteyenlere
-eğer onlarda bir hayır görüyorsanız- mükatebe yapın.
Ve Allah'ın size verdiği malından onlara verin. Dünya
hayatının geçici metaını elde etmek için -ırzlarını
korumak istiyorlarsa- cariyelerinizi fuhşa zorlamayın.
Kim onları (fuhşa) zorlarsa, şüphesiz, onların (fuhşa)
zorlanmalarından sonra Allah (onları) bağışlayandır,
esirgeyendir. (24/33)
Ey iman edenler, sağ ellerinizin malik olduğu ile sizden
olup da henüz erginlik çağına ermemiş olan (çocuk)lar,
(odalarınıza girmek için şu) üç vakitte izin istesinler:
Sabah namazından önce, öğleyin üstünüzü çıkardığınız
vakit ve yatsı namazından sonra. (Bu) Üçü sizin için
mahrem (vakitleri)dir. Bunların dışında size de, onlara
da bir sakınca yoktur; onlar yanınızda dolaşabilirler,
birbirinizin yanında olabilirsiniz. İşte Allah, size
ayetleri böyle açıklamaktadır. Allah bilendir, hüküm
ve hikmet sahibidir. (24/58)
Derken oraya geldiğinde, o kutlu yerdeki vadinin sağ
yanında olan bir ağaçtan: "Ey Musa, Alemlerin Rabbi
olan Allah benim;" diye seslenildi. (28/30)
Bundan önce sen hiç kitap okuyan değildin ve onu sağ
elinle de yazmıyordun. Böyle olsaydı, batılda olanlar
kuşkuya kapılırlardı. (29/48)
Size kendi nefislerinizden bir örnek verdi: "Size rızık
olarak verdiğimiz şeylerde, sağ ellerinizin malik olduklarınızdan,
sizinle eşit olup kendi kendinizden korktuğunuz gibi
kendilerinden de korktuğunuz (veya çekinip saygı duyduğunuz)
ortaklar var mıdır? "İşte biz, aklını kullanabilen bir
kavim için ayetleri böyle birer birer açıklarız. (30/28)
Ey Peygamber, gerçekten biz sana ücretlerini (mehirlerini)
verdiğin eşlerini ve Allah'ın sana ganimet olarak verdikleri
(savaş esirleri)nden sağ elinin malik olduğu (cariyeler)
ile seninle birlikte hicret eden amcanın kızlarını,
halanın kızlarını, dayının kızlarını ve teyzenin kızlarını
helal kıldık; bir de, kendisini peygambere hibe eden
ve peygamberin kendisini almak istediği mü'min bir kadını
da, -mü'minler için olmaksızın yalnızca sana has olmak
üzere- (senin için helal kıldık). Biz, kendi eşleri
ve sağ ellerinin malik olduğu (cariyeleri) konusunda
onlar (mü'minler) üzerine neyi farz kıldığımızı bildik
(size bildirdik). Böylelikle senin için hiç bir güçlük
olmasın. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
(33/50)
Bundan sonra (başka) kadınlar ve bunları başka eşlerle
değiştirmek -güzellikleri senin hoşuna gitse bile- sana
helal olmaz; ancak sağ elinin malik olduğu (cariyeler)
başka. Allah her şeyi gözetleyip denetleyendir. (33/52)
Onlar için babaları, oğulları, kardeşleri, erkek kardeşlerinin
oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kadınları ve sağ
ellerinin malik olduğu (cariyeleri) hakkında bir sakınca
yoktur. (Ey müslüman kadınlar) Allah'tan sakının. Şüphesiz
Allah, her şeye şahid olandır. (33/55)
Andolsun, Sebe' (halkı)nın oturduğu yerlerde de bir
ayet vardır. (Evleri) Sağdan ve soldan iki bahçeliydi.
(Onlara demiştik ki:) "Rabbinizin rızkından yiyin ve
O'na şükredin. Güzel bir şehir ve bağışlayan bir Rabb(iniz
var)." (34/15)
"Gerçekten sizler bize sağdan (sağ duyudan ve haktan)
yana gelip yanaşıyordunuz." derler. (37/28)
Derken onların üstüne yürüyüp sağ eliyle bir darbe
indirdi. (37/93)
Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler.
Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle O'nun avucu (kabzası)ndadır;
gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O, şirk koştuklarından
münezzeh ve yücedir. (39/67)
Böylece, o, katımızdan kendilerine bir hak ile geldiği
zaman, dediler ki: "Onunla birlikte iman edenlerin erkek
çocuklarını öldürün; kadınlarını ise sağ bırakın." Ancak
kafirlerin hileli-düzeni boşa çıkmakta olandan başkası
değildir. (40/25)
Onun sağında ve solunda oturan iki yazıcı kaydederlerken
(50/17)
Ey iman edenler, Allah'a kesin (nasuh) bir tevbe ile
tevbe edin. Olabilir ki, Allah sizin kötülüklerinizi
örter ve altından ırmaklar akan cennetlere sokar. O
gün Allah, Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri
küçük düşürmeyecektir. Nurları, önlerinde ve sağ yanlarında
koşar-parıldar. Derler ki: "Rabbimiz nurumuzu tamamla,
bizi bağışla. Şüphesiz Sen, her şeye güç yetirensin."
(66/8)
Artık kitabı sağ-eline verilen kişi, der ki: "Alın,
kitabımı okuyun." (69/19)
Muhakkak onun sağ-elini (bütün güç ve kudretini) çekip-alıverirdik.
(69/45)
Ancak kendi eşleri ya da sağ ellerinin malik olduğu
başka; çünkü onlar (bunlardan dolayı) kınanmazlar. (70/30)
Sağ yandan ve sol yandan bölükler halinde. (70/37)
Ancak Ashab-ı Yemin (sağ ehli) hariç. (74/39)
Artık kimin kitabı sağ yanından verilirse, (84/7)
İşte bunlar, sağ yanın adamlarıdır (Ashab-ı Meymene).
(90/18)
SAĞDUYU
Yiyin ve hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz, bunda sağduyu
sahipleri için elbette ayetler vardır. (20/54)
Kendilerinden önceki nesillerden nicelerini yıkıma
uğratmamız, onları doğruya yöneltmedi mi? (Oysa bugün
kendileri) onların kaldıkları yerlerde (tarihi kalıntıları
üzerinde) gezinip duruyorlar. Şüphesiz bunda sağduyu
sahipleri için ayetler vardır. (20/128)
SAĞIR
Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı
dönmezler. (2/18)
İnkar edenlerin örneği bağırıp çağırmadan başka bir
şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin anlamını
bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir hayvan)ın örneği
gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler;
bundan dolayı akıl erdiremezler. (2/171)
Bir fitne olmayacak sandılar, körleştiler, sağırlaştılar.
Sonra Allah, tevbelerini kabul etti, (yine) onlardan
çoğunluğu körleştiler, sağırlaştılar. Allah yapmakta
olduklarını görendir. (5/71)
Bizim ayetlerimizi yalan sayanlar karanlıklar içinde
sağırdırlar, dilsizdirler. Allah, kimi dilerse onu şaşırtıp-saptırır,
kimi dilerse de onu dosdoğru yol üzerinde kılar. (6/39)
Gerçek şu ki, Allah katında, yerde debelenenlerin en
kötüsü, (bir türlü) akıl erdirmez olan sağırlar ve dilsizlerdir.
(8/22)
Bu iki grubun örneği; kör ve sağır ile gören ve işiten
gibidir. Örnekçe bunlar eşit olur mu? Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek
misiniz? (11/24)
Allah, kimi hidayete erdirirse, işte o, hidayet bulmuştur,
kimi saptırırsa onlar için O'nun dışında asla veliler
bulamazsın. Kıyamet günü, biz onları yüzükoyun körler,
dilsizler ve sağırlar olarak haşrederiz. Onların barınma
yerleri cehennemdir; ateşi sükun buldukça, çılgın alevini
onlara arttırırız. (17/97)
De ki: "Ben sizi yalnızca vahy ile uyarıp-korkutuyorum.
Ancak sağır olanlar, uyarıldıklarında çağrıyı işitmezler."
(21/45)
Onlar, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı
zaman, onun üstünde sağır ve körler olarak kapanıp kalmayanlardır.
(25/73)
Çünkü gerçekten sen, ölülere (söz) dinletemezsin ve
arkasını dönüp kaçan sağırlara da çağrıyı işittiremezsin.
(27/80)
Şimdi sen, ölülere (söz) duyuramazsın ve arkalarını
dönüp giden sağırlara da çağrıyı duyuramazsın. (30/52)
Öyleyse sağır olanlara sen mi dinleteceksin veya kör
olan ve açıkça bir sapıklık içinde bulunanı hidayete
erdireceksin? (43/40)
İşte bunlar; Allah onları lanetlemiş, böylece (kulaklarını)
sağırlaştırmış ve basiret (göz)lerini de kör etmiştir.
(47/23)
SAĞNAK
Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp,
insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden
gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz
kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan
bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak bir yağmur
düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından
hiçbir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Allah, kâfirler
topluluğuna hidayet vermez. (2/264)
Yalnızca Allah'ın rızasını istemek ve kendilerinde
olanı kökleştirip- güçlendirmek için mallarını infak
edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede bulunan, sağnak
yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren bir bahçenin
örneğine benzer ki ona sağnak yağmur isabet etmese de
bir çisintisi (vardır). Allah, yaptıklarınızı görendir.
(2/265)
SAHİFE
Bizim, göğü kitabın sahifelerini katlar gibi katlayacağımız
gün, ilk yaratmaya başladığımız gibi, yine onu (eski
durumuna) iade edeceğiz. Bu, bizim üzerimizde bir vaiddir.
Elbette, biz yapıcılarız. (21/104)
Eğer seni yalanlıyorlarsa, senden öncekiler de yalanlandı;
elçileri ise; kendilerine apaçık ayetler, sahifeler
ve aydınlatıcı kitaplar getirmişlerdi. (35/25)
Yoksa Musa'nın sahifelerinde olan kendisine haber verilmedi
mi? (53/36)
Hayır; her biri, kendisine açılmış sahifelerin verilmesini
ister. (74/52)
O (Kur'an), 'şerefli-üstün' sahifelerdedir. (80/13)
Sahifeler (amel defterleri) açıldığı zaman, (81/10)
Şüphesiz bu, önceki sahifelerde vardır; (87/18)
İbrahim'in ve Musa'nın sahifelerinde. (87/19)
(O delil de) Allah'tan gönderilmiş-bir elçi (ki,) tertemiz
sahifeleri okumaktadır; (98/2)
SAHTE PEYGAMBERLER
Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya kendisine
hiçbir şey vahyolunmamışken "Bana da vahy geldi" diyen
ve "Allah'ın indirdiğinin bir benzerini de ben indireceğim"
diyenden daha zalim kimdir? Sen bu zalimleri ölümün
'şiddetli sarsıntıları' sırasında meleklerin ellerini
uzatarak onlara: "Canlarınızı (bu kıskıvrak yakalanıştan)
çıkarın bugün Allah'a karşı haksız olanı söylediğiniz
ve O'nun ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz)
dolayısıyla alçaltıcı bir azabla karşılık göreceksiniz"
(dediklerinde) bir görsen... (6/93)
SALAT
Şüphesiz, Allah ve melekleri Peygambere salat ederler.
Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle
ona selam verin. (33/56)
SALİH (A.S)
VE SEMUD KAVMİ
Semud (toplumuna da) kardeşleri Salih'i (gönderdik.
Salih:) "Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan
başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir belge
(mucize) gelmiştir: Allah'ın bu dişi devesi size bir
belgedir; onu salıverin de Allah'ın arzında otlasın,
ona bir kötülükle dokunmayın, sonra sizi acı bir azab
yakalar" dedi. (7/73)
"(Allah'ın) Ad (kavminden) sonra sizi halifeler kıldığını
ve sizi yeryüzünde (güç ve servetle) yerleştirdiğini
hatırlayın. Ki onun düzlüklerinde köşkler kuruyor, dağlardan
evler yontuyordunuz. Şu halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın,
yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın."
(7/74)
Kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar (müstekbirler),
içlerinden iman edip de onlarca zayıf bırakılanlara
(müstaz'aflara) dediler ki: "Salih'in gerçekten Rabbi
tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?" Onlar: "Biz
gerçekten onunla gönderilene inananlarız." dediler."
(7/75)
Büyüklük taslayanlar (müstekbirler de şöyle) dedi:
"Biz de, gerçekten sizin inandığınızı tanımayanlarız."
(7/76)
Böylelikle dişi deveyi öldürdüler ve Rablerinin emrine
karşı çıkıp (Salih'e de şöyle) dediler: "Ey Salih, eğer
gerçekten gönderilenlerden (bir peygamber) isen, vaadettiğin
şeyi getir, bakalım." (7/77)
Bunun üzerine onları dayanılmaz bir sarsıntı tuttu
da kendi yurtlarında diz üstü çöke kaldılar." (7/78)
O da onlardan yüz çevirdi ve (şöyle) dedi: "Ey kavmim,
andolsun size Rabbimin risaletini tebliğ ettim ve size
öğüt verdim. Ama siz, öğüt verenleri sevmiyorsunuz."
(7/79)
Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin,
İbrahim kavminin, Medyen ahalisinin ve yerle bir olan
şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara resulleri apaçık
deliller getirmişlerdi. Demek ki Allah, onlara zulmediyor
değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.
(9/70)
Semud (halkına da) kardeşleri Salih'i (gönderdik).
Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, sizin O'ndan
başka ilahınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı
ve onda ömür geçirenler kıldı. Öyleyse O'ndan bağışlanma
dileyin, sonra O'na tevbe edin. Şüphesiz benim Rabbim,
yakın olandır, (duaları) kabul edendir." (11/61)
Dediler ki: "Ey Salih, bundan önce sen içimizde kendisinden
(iyilikler ve yararlılıklar) umulan biriydin. Atalarımızın
taptığı şeylere tapmaktan sen bizi engelleyecek misin?
Doğrusu biz, senin bizi davet ettiğin şeyden kuşku verici
bir tereddüt içindeyiz." (11/62)
Dedi ki: "Ey kavmim, görüşünüz nedir söyler misiniz?
Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerindeysem ve
bana tarafından bir rahmet vermişse, bu durumda O'na
isyan edecek olursam Allah'a karşı bana kim yardım edecektir?
Şu halde kaybımı arttırmaktan başka bana (hiçbir yarar)
sağlamayacaksınız." (11/63)
"Ey kavmim, size işte bir ayet olarak Allah'ın devesi;
onu serbest bırakın, Allah'ın arzında yesin. Ona kötülük
(vermek niyeti)yle dokunmayın. Yoksa sizi yakın bir
azab sarıverir." (11/64)
Fakat onu öldürdüler. (Salih) Dedi ki: "Yurdunuzda
üç gün daha yararlanın. Bu, yalanlanmayacak bir vaaddir."
(11/65)
Emrimiz geldiği zaman, tarafımızdan bir rahmetle Salih'i
ve O'nunla birlikte iman edenleri o günün aşağılatıcı
azabından kurtardık. Doğrusu senin Rabbin, güçlü olandır,
aziz olandır." (11/66)
O zulmedenleri dayanılmaz bir ses sarıverdi de kendi
yurtlarında dizüstü çökmüş olarak sabahladılar." (11/67)
Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlar gibi. Haberiniz
olsun; Semud (halkı) gerçekten Rablerine (karşı) inkâr
etmişlerdi. Haberiniz olsun; Semud (halkına Allah'ın
rahmetinden) uzaklık (verildi.) (11/68)
"Ey kavmim, bana karşı gelişiniz, sakın Nuh kavminin
ya da Hud kavminin veya Salih kavminin başlarına gelenlerin
bir benzerini size de isabet ettirmesin. Üstelik Lut
kavmi size pek uzak değil." (11/89)
Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlar gibi. Haberiniz
olsun; Semud (halkına) nasıl bir uzaklık verildiyse
Medyen (halkına da Allah'ın rahmetinden öyle) bir uzaklık
(verildi). (11/95)
Sizden öncekilerin, Nuh kavminin, Ad ve Semud ile onlardan
sonra gelenlerin haberi size gelmedi mi? Ki onları,
Allah'tan başkası bilmez. Elçileri onlara apaçık delillerle
gelmişlerdi de, ellerini ağızlarına götürüp (öfkelerinden
ısırdılar) ve dediler ki: "Tartışmasız, biz sizin kendisiyle
gönderildiğiniz şeyleri inkâr ettik ve bizi kendisine
çağırdığınız şeyden de gerçekten kuşku verici bir tereddüt
içindeyiz." (14/9)
Bizi ayet (mucize)ler göndermekten, öncekilerin onu
yalanlamasından başka bir şey alıkoymadı. Semud'a dişi
deveyi görünür (bir mucize) olarak gönderdik, fakat
onlar bununla (onu boğazlamakla) zulmetmiş oldular.
Oysa biz ayetleri ancak korkutmak için göndeririz. (17/59)
Eğer seni yalanlıyorlarsa, onlardan önce Nuh, Ad, Semud
kavmi de yalanlamıştı. (22/42)
Ad'ı, Semud'u, Ress halkını ve bunlar arasında birçok
nesilleri (yok ettik). (25/38)
Semud (kavmi) de, gönderilen (elçi)leri yalanladı.
(26/141)
Hani onlara kardeşleri Salih: "Sakınmaz mısınız? demişti.
(26/142)
"Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim."
(26/143)
"Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin."
(26/144)
"Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; (26/145)
"Siz burada güvenlik içinde mi bırakılacaksınız?" (26/146)
"Bahçelerin, pınarların içinde," (26/147)
"Ekinler ve yumuşak tomurcuklu göz alıcı hurmalıklar
arasında?" (26/148)
"Dağlardan ustalıkla zevkli evler yontuyorsunuz." (26/149)
"Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin." (26/150)
"Ve ölçüsüzce davrananların emrine itaat etmeyin."
(26/151)
"Ki onlar, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyor ve dirlik-düzenlik
kurmuyorlar (ıslah etmiyorlar)." (26/152)
Dediler ki: "Sen ancak büyülenmişlerdensin." (26/153)
"Sen yalnızca bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası
değilsin; eğer doğru sözlü isen, bu durumda bir ayet
(mucize) getir-görelim." (26/154)
Dedi ki: "İşte, bu bir dişi devedir; su içme hakkı
(bir gün) onun, belli bir günün su içme hakkı da sizindir."
(26/155)
"Ona bir kötülükle dokunmayın, sonra büyük bir günün
azabı sizi yakalar." (26/156)
"Sonunda onu (yine de) kestiler, ancak pişman oldular."
(26/157)
Böylece azab onları yakaladı. Gerçekten, bunda bir
ayet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler."
(26/158)
Ve şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır,
esirgeyendir. (26/159)
Andolsun, biz Semud (kavmine de) kardeşleri Salih'i:
"Yalnızca Allah'a kulluk edin" diye (demek üzere) gönderdik.
Bir de ne görsün, onlar birbirlerine düşman kesilmiş
iki gruptur. Dedi ki: "Ey kavmim, neden iyilikten önce
kötülük konusunda acele davranıyorsunuz? Allah'tan bağışlanma
dilemeniz gerekmez mi? Umulur ki esirgenirsiniz." Dediler
ki: "Senin ve seninle birlikte olanlar yüzünden uğursuzluğa
uğradık." Dedi ki: "Sizin uğursuzluğunuz (başınıza gelenler)
Allah katında (yazılı)dır. Hayır, siz denenmekte olan
bir kavimsiniz." Şehirde dokuzlu bir çete vardı, yeryüzünde
bozgun çıkarıyorlar ve dirlik-düzenlik bırakmıyorlardı.
Kendi aralarında Allah adına and içerek, dediler ki:
"Gece mutlaka ona ve ailesine bir baskın düzenleyelim,
sonra velisine: Ailesinin yok oluşuna biz şahid olmadık
ve gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz, diyelim."
Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de (onların hilesine
karşı) onların farkında olmadığı bir düzen kurduk. Artık
sen, onların kurdukları hileli-düzenin uğradığı sona
bir bak; biz, onları ve kavimlerini topluca yerle bir
ettik. İşte, zulmetmeleri dolayısıyla enkaza dönüşmüş
ıpıssız evleri. Şüphesiz bilen bir kavim için bunda
bir ayet vardır. İman edenleri ve sakınanları da kurtardık.
(27/45-53)
Ad'ı ve Semud'u da (yıkıma uğrattık). Gerçek şu ki,
kendi oturdukları yerlerden size (durumları) belli olmaktadır.
Kendi yaptıklarını şeytan süsleyip-çekici kıldı, böylece
onları yoldan alıkoydu. Oysa onlar görebilen kimselerdi.
(29/38)
Semud, Lut kavmi ile Eyke halkı da. İşte onlar (Allah'a
karşı isyanda birleşen ve güç toplayan) fırkalar(dı).
Hepsi de elçileri yalanladılar, böylece azabla-sonuçlandırmam
(onlara) hak oldu. (38/13-14)
"Nuh kavmi, Ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin
durumuna benzer (bir gün). Allah, kullar için zulüm
istemez." (40/31)
Bu durumda eğer onlar yüz çevirirlerse, artık de ki:
"Ben sizi, Ad ve Semud (kavimlerinin) yıldırımına benzer
bir yıldırımla uyardım."
Onlara "Yalnızca Allah'a kulluk edin" diye önlerinden
ve arkalarından elçiler gelince, dediler ki: "Eğer dileseydi
Rabbimiz melekler indirirdi. Bundan dolayı biz, sizin
kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr edicileriz." (41/13-14)
Semud'a gelince; Biz onlara doğru yolu gösterdik, fakat
onlar körlüğü hidayete tercih ettiler. Böylece kazandıkları
şeyler yüzünden onları alçaltıcı azabın yıldırımı yakalayıverdi.
İman edenleri ve sakınanları ise kurtardık. (41/17-18)
Onlardan önce Nuh kavmi, Ress halkı ve Semud (kavmi)
de yalanladı. (50/12)
Semud (kavmin)de de (ayetler vardır). Hani onlara:
"Belli bir süreye kadar yararlanın" denmişti.
Ancak Rablerinin emrine baş kaldırdılar; böylece bakıp-dururlarken,
onları yıldırım çarpıp-yakaladı.
Artık ne ayağa kalkmaya güç yetirebildiler, ne yardım
bulabildiler. (51/43-45)
Semud'u da. Böylelikle (o halklardan kimseyi) bırakmadı.
(53/51)
Semud (kavmi) de uyarıları yalanladı.
Dediler ki: "Bizden biri olan bir beşere mi uyacağız?
Bu durumda gerçekten biz bir sapıklık (delalet) ve çılgınlık
içinde kalmış oluruz."
"Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok
yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır."
Onlar yarın, kimin çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş
bir şımarık olduğunu bilip-öğreneceklerdir.
Gerçek şu ki Biz, bir fitne (imtihan ve deneme konusu)
olarak o dişi deveyi kendilerine göndereniz. Şu halde
sen onları gözleyip-bekle ve sabret.
"Ve onlara, suyun aralarında kesin olarak pay edildiğini
haber ver. Su alış sırası (kiminse, o) hazır bulunsun."
Derken arkadaşlarını çağırdılar, o da bıçağını kapıp
'hayvanı ayağından biçip yere devirdi.'
Şu halde Benim azabım ve uyarmam nasılmış?
Çünkü Biz onların üzerine bir tek çığlık gönderdik.
Böylece onlar, ağıldaki çalı-çırpı olan kuru ot gibi
oluverdiler. (54/23-31)
Semud ve Ad (toplumları), kâria'yı yalan saydılar.
Bu nedenle Semud (halkı), korkunç bir sesle helak edildi.
(69/4-5)
Orduların haberi sana geldi mi?
Firavun ve Semud (ordularının)? (85/17-18)
Ve vadilerde kayaları oyup biçen Semud'a? (89/9)
Semud (halkı) azgınlığı dolayısıyla yalanladı;
En 'zorlu bedbahtları' ayaklandığında,
Allah'ın elçisi onlara dedi ki: "Allah'ın (deneme için
size gönderdiği) devesine ve onun su içme-sırasına dikkat
edin."
Fakat, onu yalanladılar, deveyi yere yıkıp öldürdüler.
Rableri de günahları dolayısıyla 'onları yerle bir etti,
kırıp geçirdi'; orasını da dümdüz etti.
(Allah, asla) Bunun sonucundan korkmaz. (91/11-15)
SAMİRİ
Dedi ki: "Biz senden sonra kavmini deneme (fitne)den
geçirdik Samiri onları şaşırtıp-saptırdı." (20/85)
Bunun üzerine Musa kavmine oldukça kızgın üzgün olarak
döndü. Dedi ki: "Ey kavmim Rabbiniz size güzel bir vaadde
bulunmadı mı? Size (verilen) söz (ya da süre) pek uzun
mu geldi? Yoksa Rabbinizden üzerinize kaçınılmaz bir
gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden
caydınız?" (20/86)
Dediler ki: "Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden
dönmedik ancak o kavmin (Mısır halkının) süs eşyalarından
birtakım yükler yüklenmiştik onları (ateşe) attık böylece
Samiri de attı." (20/87)
Böylece onlara böğüren bir buzağı heykeli döküp çıkardı
"İşte sizin ve ilahınız Musa'nın ilahı budur; fakat
(Musa) unuttu" dediler. (20/88)
Onun kendilerine bir sözle cevap vermediğini ve onlara
bir zarar veya fayda sağlamaya gücü olmadığını görmüyorlar
mı? (20/89)
Andolsun Harun bundan önce onlara: "Ey kavmim gerçekten
siz bununla fitneye düşürüldünüz (denendiniz). Sizin
asıl Rabbiniz Rahman'dır; şu halde bana uyun ve emrime
itaat edin" demişti. (20/90)
Demişlerdi ki: "Musa bize geri gelinceye kadar ona
(buzağıya) karşı bel büküp önünde eğilmekten kesinlikle
ayrılmayacağız." (20/91)
(Musa da gelince:) "Ey Harun" demişti. "Onların saptıklarını
gördüğün zaman seni (Onlara müdahale etmekten) alıkoyan
neydi?" (20/92)
"Niye bana uymadın emrime baş mı kaldırdın?" (20/93)
Dedi ki: "Ey annemin oğlu sakalımı ve başımı tutup-yolma.
Ben senin: "İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın
sözümü önemsemedin" demenden endişe edip korktum." (20/94)
(Musa) Dedi ki: "Ya senin amacın nedir ey Samiri?"
(20/95)
Dedi ki: "Ben onların görmediklerini gördüm böylece
elçinin izinden bir avuç alıp atıverdim; böylelikle
bana bunu nefsim hoşa giden (bir şey) gösterdi." (20/96)
Dedi ki: "Haydi çekip git artık senin hayatta (hakettiğin
ceza: "Bana dokunulmasın") deyip yerinmendir." Ve şüphesiz
senin için kendisinden asla kaçınamayacağın (azab dolu)
bir buluşma zamanı vardır. Üstüne kapanıp bel bükerek
önünde eğildiğin ilahına bir bak; biz onu mutlaka yakacağız
sonra darmadağın edip denizde savuracağız." (20/97)
"Sizin ilahınız yalnızca Allah'tır ki O'nun dışında
ilah yoktur. O ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır."
(20/98)
SANAT
Ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapıları mı ediniyorsunuz?"
(26/129)
Dağları görürsün de, donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların
sürüklenmesi gibi sürüklenirler. herşeyi 'sapasağlam
ve yerli yerinde yapan' Allah'ın sanatı (yapısı)dır
(bu). Şüphesiz O, işlediklerinizden haberdârdır. (27/88) |