|
-S-
SAPIK
İşte bunlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almışlardır;
fakat bu alışverişleri bir yarar sağlamamış; hidayeti
de bulmamışlardır. (2/16)
Onlar, hidayete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık
azabı satın almışlardır. Ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar!
(2/175)
Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk
(rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu
tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa
yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir,
bilendir. (2/256)
Doğrusu, imanlarından sonra inkâr edenler, sonra inkârlarını
arttıranlar; bunların tevbeleri kesinlikle kabul edilmez.
İşte bunlar, sapıkların ta kendileridir. (3/90)
Andolsun ki Allah, mü'minlere, içlerinde kendilerinden
onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur.
(Ki O) Onlara ayetlerini okuyor, onları arındırıyor
ve onlara Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise
onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler. (3/164)
Kendilerine kitaptan bir pay verilenlerin sapıklığı
satın aldıklarını ve sizin de yolu sapıtmanızı istediklerini
görmedin mi? (4/44)
Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten
inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Bunlar, tağut'un
önünde muhakeme olmayı istemektedirler; oysa onlar onu
reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan da onları uzak
bir sapıklıkla sapıtmak ister. (4/60)
Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz.
Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar.
Kim Allah'a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla
sapmıştır. (4/116)
Ey iman edenler, Allah'a, elçisine, elçisine indirdiği
kitaba ve bundan önce indirdiği kitaba iman edin. Kim
Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve ahiret
gününü inkar ederse, şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapıtmıştır.
(4/136)
Şüphesiz, inkâr edenler ve Allah yolundan alıkoyanlar
gerçekten uzak bir sapıklıkla sapmışlardır. (4/167)
Hani İbrahim, babası Azer'e (şöyle) demişti: "Sen putları
ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu, ben seni ve kavmini
apaçık bir sapıklık içinde görüyorum." (6/74)
Kimine hidayet verdi, kimi de sapıklığı haketti. Çünkü
bunlar, Allah'ı bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi.
Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar. (7/30)
(Şeytan'ın) Kardeşleri ise, onları sapıklığa sürüklerler,
sonra peşlerini bırakmazlar. (7/202)
Bir topluluğa Allah, hidayet verdikten sonra, korkup-sakınacakları
şeyleri kendilerine açıklayıncaya kadar, onları sapıklığa
sürükleyecek değildir. Şüphesiz Allah, herşeyi bilendir.
(9/115)
İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Öyleyse
haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki, nasıl hâlâ
çevriliyorsunuz? (10/32)
Şehirde (birtakım) kadınlar: "Aziz (Vezir)'in karısı
kendi uşağının nefsinden murad almak istiyormuş. Öyle
ki sevgi onun bağrına sinmiş. Biz doğrusu onu açıkça
bir sapıklık içinde görüyoruz." dedi. (12/30)
Hak olan çağrı (dua, ibadet) yalnızca O'na (olan)dır.
Onların Allah'tan başka çağırdıkları ise, onlara hiçbir
şeyle cevab veremezler. (Onların durumu) yalnızca, ağzına
gelsin diye, iki avucunu suya uzatan(ın boşuna beklemesi)
gibidir. Oysa ona gelmez. İnkâr edenlerin duası, sapıklık
içinde olmaktan başkası değildir. (13/14)
Onlar, dünya hayatını ahirete tercih ederler. Allah'ın
yolundan alıkoyarlar ve onu çarpıtmak isterler (veya
onda çarpıklık ararlar). İşte onlar, uzak bir sapıklık
içindedirler. (14/3)
Rablerini inkâr edenlerin durumu şudur: Onların yaptıkları,
fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu bir
kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremezler.
İşte uzak bir sapıklık (içinde olmak) budur. (14/18)
Andolsun, biz her ümmete: "Allah'a kulluk edin ve tağuttan
kaçının" (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik.
Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan
kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde
dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.
(16/36)
Kim bunda (dünyada) kör ise, O, ahirette de kördür
ve yol bakımından daha 'şaşkın bir sapıktır.' (17/72)
Bize gelecekleri gün, neler işitecekler, neler görecekler.
Ama bugün o zalimler apaçık bir sapıklık içindedirler.
(19/38)
De ki: "Kim sapıklık içindeyse, Rahman, ona süre tanıdıkça
tanır; kendilerine va'dedileni -ya azabı veya kıyamet
saatini- gördükleri zaman artık kimin yeri (makam, mevki)
daha kötü, kimin askeri- gücü daha zayıfmış, öğreneceklerdir.
(19/75)
Dedi ki: "Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık
içindesiniz." (21/54)
Allah'tan başka, kendisine ne zararı dokunan, ne yararı
olan şeylere yakarır. İşte bu, en uzak bir sapıklıktır.
(22/12)
Seni gördükleri zaman, seni yalnızca alay konusu edinmektedirler:
"Allah'ın, elçi olarak gönderdiği bu mu?" Eğer onlara
karşı kararlılık göstermeseydik, neredeyse bizi ilahlarımızdan
saptıracaktı." Azabı görecekleri zaman, kim yol bakımından
daha sapıkmış, öğreneceklerdir. (25/41-42)
Andolsun Allah'a, biz gerçekten apaçık bir sapıklık
içindeymişiz," (26/97)
(Onlar mı) Yoksa, gökleri ve yeri yaratan ve size gökten
su indiren mi? Ki onunla (o suyla) gönül alıcı bahçeler
bitirdik, sizin içinse bir ağacını bitirmek (bile) mümkün
değildir. Allah ile beraber başka bir ilah mı? Hayır,
onlar sapıklıkta devam eden bir kavimdir. (27/60)
Ve sen körleri düştükleri sapıklıktan çekip hidayete
erdirici değilsin; sen ancak, ayetlerimize iman edenlere
(söz) dinletebilirsin, işte Müslüman olanlar bunlardır.
(27/81)
Buna rağmen sana icabet etmeyecek olurlarsa, artık
bil ki, onlar, gerçekten kendi heva (istek ve tutku)larına
uymaktadırlar. Oysa Allah'tan bir kılavuz (doğru yol
gösterici) olmaksızın, kendi istek ve tutkularına (hevasına)
uyandan daha sapık kimdir? Şüphesiz Allah, zulmeden
bir kavme hidayet vermez. (28/50)
Şüphesiz, sana Kur'an'ı farz kılan, seni dönülecek
yere elbette döndürecektir. De ki: "Rabbim, hidayetle
geleni de, açıkca bir sapıklık içinde olanı da daha
iyi bilmektedir." (28/85)
Ve sen kendi sapıklıkları içinde kör olanları da doğruya
iletici değilsin. Sen yalnızca, bizim ayetlerimize iman
edenlere duyurabilirsin ki onlar Müslümanlardır. (30/53)
Bu, Allah'ın yaratmasıdır. Şu halde, O'nun dışında
olanların yarattıklarını bana gösterin. Hayır, zulmedenler,
açıkca bir sapıklık içindedirler. (31/11)
Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü'min bir
erkek ve mü'min bir kadın için o işte kendi isteklerine
göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resûlü'ne isyan
ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.
(33/36)
Allah'a karşı yalan mı düzüp uyduruyor, yoksa kendisinde
bir delilik mi var?" Hayır, ahirete inanmayanlar, azabta
ve uzak bir sapıklık içindedirler. (34/8)
De ki: "Sizi göklerden ve yerden rızıklandıran kim?"
De ki: " Allah, gerçekten ya biz, ya da siz her halde
bir hidayet üzerindeyiz veya apaçık bir sapıklıkta."
(34/24)
O durumda ise, gerçekten ben apaçık bir sapıklık içinde
olmuş olurum." (36/24)
Çünkü onlar, atalarını sapık kimseler olarak bulmuşlardı.
(37/69)
Allah, kimin göğsünü İslam'a açmışsa, artık o, Rabbinden
bir nur üzerinedir, (öyle) değil mi? Fakat Allah'ın
zikrinden (yana) kalpleri katılaşmış olanların vay haline.
İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler. (39/22)
De ki: "Gördünüz mü haber verin; eğer o (Kur'an) Allah
katından ise, sonra siz onu inkâr etmişseniz (bu durumda)
uzak bir ayrılık içinde olandan daha sapık kimdir?"
(41/52)
Onda acele edenler, (gerçekte) ona inanmayanlardır.
İman edenler ise, ona karşı bir korku içindedirler ve
onun gerçekten hak olduğunu bilirler. Haberiniz olsun;
kıyamet-saati konusunda tartışanlar, gerçekte uzak bir
sapıklık içindedirler. (42/18)
Öyleyse sağır olanlara sen mi dinleteceksin veya kör
olan ve açıkça bir sapıklık içinde bulunanı hidayete
erdireceksin? (43/40)
Kim Allah'a davet edene icabet etmezse, artık o, yeryüzünde
(Allah'ı aciz bırakacak değildir ve onun O'ndan başka)
velileri yoktur. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler."
(46/32)
Onun yakın-dostu (saptırıcı) dedi ki: "Rabbimiz, ben
onu kışkırtıp-azdırdım. Ancak kendisi (haktan) uzak
bir sapıklık içindeydi." (50/27)
Dediler ki: "Bizden biri olan bir beşere mi uyacağız?
Bu durumda gerçekten biz bir sapıklık (delalet) ve çılgınlık
içinde kalmış oluruz." (54/24)
Sonra gerçekten siz, ey sapık olan yalanlayıcılar,
(56/51)
Ve eğer o, yalanlayan sapıklardan ise, Artık (onun
için) alabildiğine kaynar sudan bir şölen vardır. (56/92-93)
O, ümmîler içinde, kendilerinden olan ve onlara ayetlerini
okuyan, onları arındırıp-temizleyen ve onlara kitap
ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. Oysa onlar,
bundan önce gerçekten açıkça bir sapıklık içinde idiler.
(62/2)
Böylece onlar, çoğu kimseyi şaşırtıp-saptırdılar. Sen
de o zalimlere sapıklıktan başkasını arttırma." (71/24)
SARAY
(Halkı) Zulmediyorken yıkıma uğrattığımız nice ülkeler
vardır ki, şimdi onların altları üstlerine gelmiş ıpıssız
durmakta, kullanılamaz durumdaki kuyuları (terkedilmiş
bulunmakta), yüksek sarayları (çın çın ötmektedir).
(22/45)
Gerçekten o, sanki her biri saray olan bir kıvılcım
saçar. (77/32)
SARHOŞLUK
Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye
ve cünüp iken de -yolculukta olmanız hariç- gusül edinceye
kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta
iseniz ya da biriniz ayak yolundan (hacet yerinden)
gelmişseniz yahud kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız,
bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin, (hafifçe)
yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz, Allah, bağışlayandır,
esirgeyendir. (4/43)
Ömrüne andolsun ki, onlar, sarhoşlukları içinde kör-sersemdiler.
(15/72)
Hurmalıkların ve üzümlüklerin meyvelerinden kurdukları
çardaklarda hem sarhoşluk verici içki, hem güzel bir
rızık edinmektesiniz. Şüphesiz aklını kullanabilen bir
topluluk için, gerçekten bunda bir ayet vardır. (16/67)
Onu gördüğünüz gün, her emzikli kendi emzirdiğini unutup
geçecek ve her gebe kendi yükünü düşürecektir. İnsanları
da sarhoş olmuş görürsün, oysa onlar sarhoş değillerdir.
Ancak Allah'ın azabı pek şiddetlidir. (22/2)
O, ölüm sarhoşluğu, bir gerçek olarak gelip de, (insana)
"İşte bu, senin yan çizip-kaçmakta olduğun şeydir" (denildiği
zaman da). (50/19)
SARMISAK
Siz (ise şöyle) demiştiniz: "Ey Musa, biz bir çeşit
yemeğe katlanmayacağız, Rabbine yalvar da, bize yerin
bitirdiklerinden bakla, acur, sarmısak, mercimek ve
soğan çıkarsın." (O zaman Musa:) "Hayırlı olanı, şu
değersiz, şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? (Öyleyse)
Mısır'a inin, çünkü (orada) kendiniz için istediğiniz
vardır" demişti. Onların üzerine horluk ve yoksulluk
(damgası) vuruldu ve Allah'tan bir gazaba uğradılar.
Bu, kuşkusuz, Allah'ın ayetlerini tanımazlıkları ve
peygamberleri haksız yere öldürmelerindendi. (Yine)
bu, isyan etmelerinden ve sınırı çiğnemelerindendi.
(2/61)
SARP
Onu alabildiğine sarp bir yokuşa süreceğim. (74/17)
Ancak o, sarp yokuşa göğüs germedi. (90/11)
Sarp yokuşun ne olduğunu sana öğreten nedir? (90/12)
SAVAŞ
Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir.
Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba
ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen,
onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa,
isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren;
namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde
ahidlerine vefa gösterenler ile; zorda, hastalıkta ve
savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve
davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki
olanlar da bunlardır. (2/177)
Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak)
aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez.
(2/190)
Onları, bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları
yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten beterdir.
Onlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram
yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa; siz
de onlarla savaşın. Kafirlerin cezası işte böyledir.
(2/191)
(Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya kadar onlarla savaşın.
Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına
karşı düşmanlık yoktur. (2/193)
Savaş hoşunuza gitmediği halde üzerinize yazıldı (farz
kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için
hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için
bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz. (2/216)
Sana haram olan ayı, onda savaşmayı sorarlar. De ki:
"Onda savaşmak büyük (bir günahtır). Ancak Allah katında,
Allah'ın yolundan alıkoymak, onu inkâr etmek, Mescid-i
Haram'a engel olmak ve halkını oradan çıkarmak daha
büyük (bir günahtır). Fitne, katilden beterdir. Eğer
güç yetirirlerse, sizi dininizden geri çevirinceye kadar
sizinle savaşmayı sürdürürler; sizden kim dininden geri
döner ve kafir olarak ölürse, artık onların bütün işledikleri
(amelleri) dünyada da, ahirette de boşa çıkmıştır ve
onlar ateşin halkıdır, onda süresiz kalacaklardır. (2/217)
Allah yolunda savaşın ve bilin ki, şüphesiz Allah işitendir,
bilendir. (2/244)
Musa'dan sonra İsrailoğullarının önde gelenlerini görmedin
mi? Hani, peygamberlerinden birine: "Bize bir melik
gönder de Allah yolunda savaşalım" demişlerdi, O: "Ya
üzerinize savaş yazıldığı halde savaşmayacak olursanız?"
demişti. "Bize ne oluyor ki Allah yolunda savaşmayalım?
Ki biz yurdumuzdan çıkarıldık ve çocuklarımızdan (uzaklaştırıldık.)"
demişlerdi. Ama onlara savaş yazıldığı (öngörüldüğü)
zaman, az bir kısmı hariç yüz çevirdiler. Allah zalimleri
bilir. (2/246)
Şayet böyle yapmazsanız, Allah'a ve Resulüne karşı
savaş açtığınızı bilin. Eğer tevbe ederseniz, artık
sermayeleriniz sizindir. (Böylece) Ne zulmetmiş olursunuz,
ne zulme uğratılmış olursunuz. (2/279)
Onlar size ezadan başka kesinlikle bir zarar veremezler.
Eğer sizinle savaşırlarsa size arkalarını dönüp kaçarlar.
Sonra kendilerine yardım da edilmez. (3/111)
Hani sen, mü'minleri savaşmak için elverişli yerlere
yerleştirmek için evinden erkenden ayrılmıştın. Allah
işitendir, bilendir. (3/121)
Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler
savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet
eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler,
ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. (3/146)
Ey iman edenler, inkâr edenler ile yeryüzünde gezip
dolaşırken veya savaşta bulundukları sırada (ölen) kardeşleri
için: "Yanımızda olsalardı, ölmezlerdi, öldürülmezlerdi"
diyenler gibi olmayın. Allah, bunu onların kalplerinde
onulmaz bir hasret olarak kıldı. Dirilten ve öldüren
Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı görendir. (3/156)
Münafıklık yapanları da belirtmesi içindi. Onlara:
"Gelin, Allah'ın yolunda savaşın ya da savunma yapın"
denildiğinde, "Biz savaşmayı bilseydik elbette sizi
izlerdik" dediler. O gün onlar, imandan çok küfre daha
yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı.
Allah, onların gizli tuttuklarını daha iyi bilir. (3/167)
Ey iman edenler, (düşmanlarınıza karşı) tedbirinizi
alın da savaşa bölük bölük çıkın ya da topluca çıkın.
(4/71)
Öyleyse, dünya hayatına karşılık ahireti satın alanlar,
Allah yolunda savaşsınlar; kim Allah yolunda savaşırken,
öldürülür ya da galip gelirse ona büyük bir ecir vereceğiz.
(4/74)
Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi
halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir
veli (koruyucu sahib) gönder, bize katından bir yardım
eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan
zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? (4/75)
İman edenler Allah yolunda savaşırlar; inkar edenler
ise tağut yolunda savaşırlar öyleyse şeytanın dostlarıyla
savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır.
(4/76)
Kendilerine; "Elinizi (savaştan) çekin, namazı kılın,
zekatı verin" denenleri görmedin mi? Oysa savaş üzerlerine
yazıldığında, onlardan bir grup, insanlardan Allah'tan
korkar gibi- hatta daha da şiddetli bir korkuyla- korkuya
kapılıyorlar ve: "Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize
yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?"
dediler. De ki: "Dünyanın metaı azdır, ahiret, ise muttakiler
için daha hayırlıdır ve siz 'bir hurma çekirdeğindeki
ip-ince bir iplik kadar' bile haksızlığa uğratılmayacaksİnız."
(4/77)
Artık sen Allah yolunda savaş, kendinden başkasıyla
yükümlü tutulmayacaksın. Mü'minleri hazırlayıp-teşvik
et. Umulur ki Allah, küfredenlerin ağır-baskılarını
geri püskürtür. Allah, 'kahredici baskısıyla' daha zorlu,
acı sonuçlandırmasıyla da daha zorludur. (4/84)
Ancak sizinle aralarında andlaşma bulunan bir kavime
sığınanlar ya da hem sizinle, hem kendi kavimleriyle
savaşmak (istemeyip bun)dan göğüslerini sıkıntı basıp
size gelenler (dokunulmazdır.) Allah dileseydi, onları
üstünüze saldırtır, böylece sizinle çarpışırlardı. Eğer
sizden uzak durur (geri çekilir), sizinle savaşmaz ve
barış (şartların)ı size bırakırlarsa, artık Allah, sizin
için onların aleyhinde bir yol kılmamıştır. (4/90)
Yeryüzünde adım attığınızda (yolculuğa ya da savaşa
çıktığınızda), kafirlerin size bir kötülük yapmalarından
korkarsanız, namazı kısaltmanızda sizin için bir sakınca
yoktur. Şüphesiz kafirler, sizin apaçık düşmanlarınızdır.
(4/101)
Dediler ki: "Ey Musa; biz, onlar durduğu sürece hiçbir
zaman oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin git, ikiniz
savaşın. Biz burda duracağız." (5/24)
Allah'a ve Resûlü'ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde
bozgunculuğa çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri,
asılmaları ya da elleriyle ayaklarının çaprazca kesilmesi
veya (bulundukları) yerden sürülmeleridir. Bu, dünyadaki
aşağılanmalarıdır, ahirette onlar için büyük bir azab
vardır. (5/33)
Yahudiler: "Allah'ın eli sıkıdır" dediler. Onların
elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler.
Hayır; O'nun iki eli açıktır, nasıl dilerse infak eder.
Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun
taşkınlıklarını ve inkârlarını arttıracaktır. Biz de
onların arasına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık
ve kin salıverdik. Onlar ne zaman savaş amacıyla bir
ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde
bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez.
(5/64)
Sana savaş-ganimetlerini sorarlar. De ki: "Ganimetler
Allah'ın ve Resûlündür. Buna göre, eğer mü'min iseniz
Allah'tan korkup-sakının, aranızı düzeltin ve Allah'a
ve Resûlü'ne itaat edin." (8/1)
Kim onlara böyle bir günde -yine savaşmak için bir
yana çekilen ya da bir başka bölüğe katılmak için yer
tutanın dışında- arkasını çevirirse, gerçekten o, Allah'tan
bir gazaba uğramıştır ve onun barınma yeri cehennemdir.
Ne kötü bir yataktır o. (8/16)
Fitne kalmayıncaya ve dinin hepsi Allah'ın oluncaya
kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz
Allah, yaptıklarını görendir. (8/39)
Bundan dolayı, savaşta onları yakalarsan, öyle darmadağın
et ki, onlarla arkalarından gelecek olanlar(ı caydır).
Umulur ki ibret alırlar. (8/57)
Ey Peygamber, mü'minleri savaşa karşı hazırlayıp-teşvik
et. Eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa, iki
yüz (kişiyi) mağlub edebilirler. Ve eğer içinizden yüz
(sabırlı kişi) bulunursa, kâfirlerden binini yener.
Çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur. (8/65)
Yeminlerini bozan, elçiyi (yurdundan) sürmeye çabalayan
ve sizinle ilk defa (savaşa) başlayan bir toplulukla
savaşmaz mısınız? Korkuyor musunuz onlardan? Eğer inanıyorsanız,
kendisinden korkmanıza Allah daha layıktır. (9/13)
Kendilerine kitap verilenlerden, Allah'a ve ahiret
gününe inanmayan, Allah'ın ve Resûlü'nün haram kıldığını
haram tanımayan ve hak dini (İslam'ı) din edinmeyenlerle,
küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar
savaşın. (9/29)
Gerçek şu ki, Allah katında ayların sayısı, gökleri
ve yeri yarattığı günden beri Allah'ın kitabında on
ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte dosdoğru
olan hesab (din) budur. Öyleyse bunlarda kendinize zulmetmeyin
ve onların sizlerle topluca savaşması gibi siz de müşriklerle
topluca savaşın. Ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle
beraberdir. (9/36)
Ey iman edenler, ne oldu ki size, Allah yolunda savaşa
kuşanın denildiği zaman, yer(iniz)de ağırlaşıp kaldınız?
Ahiretten (cayıp) dünya hayatına mı razı oldunuz? Ama
ahirettekine (göre), bu dünya hayatının yararı pek azdır.
(9/38)
Eğer savaşa kuşanıp-çıkmazsanız, O sizi pek acı bir
azabla azablandıracak ve yerinize bir başka topluluğu
getirip değiştirecektir. Siz O'na hiçbir şeyle zarar
veremezsiniz. Allah, herşeye güç yetirendir. (9/39)
Hafif ve ağır savaşa kuşanıp çıkın ve Allah yolunda
mallarınızla ve canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz,
bu sizin için daha hayırlıdır. (9/41)
Bundan böyle, Allah seni onlardan bir topluluğun yanına
döndürür de, (yine savaşa) çıkmak için senden izin isterlerse,
de ki: "Kesin olarak benimle hiçbir zaman (savaşa) çıkamazsınız
ve kesin olarak benimle bir düşmana karşı savaşamazsınız.
Çünkü siz oturmayı ilk defa hoş gördünüz; öyleyse geride
kalanlarla birlikte oturun." (9/83)
Zarar vermek, inkârı (pekiştirmek), mü'minlerin arasını
ayırmak ve daha önce Allah'a ve elçisine karşı savaşanı
gözlemek için mescid edinenler ve: "Biz iyilikten başka
bir şey istemedik" diye yemin edenler (var ya,) Allah
onların şüphesiz yalancı olduklarına şahidlik etmektedir.
(9/107)
Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara
mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını
satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler
ve öldürülürler; (bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da
O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan daha
çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız
bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük
kurtuluş ve mutluluk' budur. (9/111)
Ey iman edenler, inkâr edenlerden size en yakın olanlarla
savaşın; sizde 'bir güç ve caydırıcılık' görsünler.
Ve bilin ki gerçekten Allah takva sahipleriyle beraberdir.
(9/123)
Allah, sizin için yarattığı şeylerden gölgeler kıldı.
Dağlarda da sizin için barınaklar-siperler kıldı, sizi
sıcaktan koruyacak elbiseler, sizi savaşınızda (zorluklara
karşı) koruyacak giyimlikler de var etti. İşte O, üzerinizdeki
nimetini böyle tamamlamaktadır, umulur ki teslim olursunuz.
(16/81)
Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla, onlara karşı
savaş açılana (mü'minlere, savaşma) izni verildi. Şüphesiz
Allah, onlara yardım etmeye güç yetirendir. (22/39)
Dediler ki: "Biz kuvvet sahibiyiz ve zorlu savaşçılarız.
İş konusunda karar senindir, artık sen bak, neyi emredersen
(biz uygularız). (27/33)
Onlar (münafıklar, düşman) birliklerinin gitmediklerini
sanıyorlardı. Eğer (askeri) birlikler gelecek olsa,
çölde bedevi-Araplar arasında olup sizin haberlerinizi
(ordan) sormayı cidden arzu ediyorlardı. Fakat içinizde
olsalardı ancak pek az savaşırlardı. (33/20)
Allah, inkâr edenleri kin ve öfkeleriyle geri çevirdi,
onlar hiçbir hayra varamadılar. Savaşta Allah (yardımcı
ve zafer nasib edici olarak) mü'minlere yetti. Allah
çok güçlüdür, üstün ve galib olandır. (33/25)
Öyleyse, inkâr edenlerle (savaş sırasında) karşı karşıya
geldiğiniz zaman, hemen boyunlarını vurun; sonunda onları
'iyice bozguna uğratıp zafer kazanınca da' artık (esirler
için) bağı sımsıkı tutun. Bundan sonra ya bir lütuf
olarak (onları bırakın) veya bir fidye (karşılığı salıverin).
Öyle ki savaş ağırlıklarını bıraksın (sona ersin). İşte
böyle; eğer Allah dilemiş olsaydı, elbette onlardan
intikam alırdı. Ancak (savaş,) sizleri birbirinizle
denemesi içindir. Allah yolunda öldürülenlerin ise;
kesin olarak (Allah,) amellerini giderip-boşa çıkarmaz.
(47/4)
İman edenler, derler ki: "(Savaş izni için) Bir sûre
indirilmeli değil miydi?" Fakat, içinde savaş (kıtal)
zikri geçen muhkem bir sure indirildiği zaman, kalplerinde
hastalık olanların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş olanların
bakışı gibi sana baktıklarını gördün. Oysa onlara evla
(olan): İtaat ve maruf (güzel) sözdü. Fakat iş, kesinlik
ve kararlılık gerektirdiği zaman, şayet Allah'a sadakat
gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olurdu.
(47/20-21)
Bedevilerden geride bırakılanlara de ki: "Siz yakında
zorlu savaşçı olan bir kavme çağrılacaksınız; onlarla
(ya) savaşırsınız ya da (onlar) Müslüman olurlar. Bu
durumda eğer itaat ederseniz, Allah, size güzel bir
ecir verir; eğer bundan önce sırt çevirdiğiniz gibi
(yine) sırt çevirirseniz, sizi acı bir azab ile azablandırır."
(48/16)
Kafir olanlar, sizinle savaşmış olsalardı, arkalarını
dönüp kaçarlardı; sonra, ne bir veli (koruyucu dost),
ne bir yardımcı bulamazlardı. (48/22)
Mü'minlerden iki topluluk çarpışacak olursa, aralarını
bulup-düzeltin. Şayet biri diğerine tecavüzde bulunacak
olursa, artık tecavüzde bulunanla, Allah'ın emrine dönünceye
kadar savaşın; eğer sonunda (Allah'ın emrini kabul edip)
dönerse, bu durumda adaletle aralarını bulun ve (her
konuda) adil davranın. Şüphesiz Allah, adil olanları
sever. (49/9)
Size ne oluyor ki, Allah yolunda infak etmiyorsunuz?
Oysa göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. İçinizden,
fetihten önce infak eden ve savaşanlar (başkasıyla)
bir olmaz. İşte onlar, derece olarak sonradan infak
eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Allah, her birine
en güzel olanı va'detmiştir. Allah, yaptıklarınızdan
hâberdardır. (57/10)
Münafıklık edenleri görmüyor musun ki, Kitap Ehlinden
inkâr eden kardeşlerine derler ki: "Andolsun, eğer siz
(yurtlarınızdan) çıkarılacak olursanız, mutlaka biz
de sizinle birlikte çıkarız ve size karşı olan hiç kimseye,
hiçbir zaman itaat etmeyiz. "Eğer size karşı savaşılırsa
elbette size yardım ederiz." Oysa Allah, şahidlik etmektedir
ki onlar, gerçekten yalancıdırlar. (59/11)
Andolsun, (yurtlarından) çıkarılacak olurlarsa onlarla
birlikte çıkmazlar. Onlara karşı savaşılırsa da, kendilerine
yardımda bulunmazlar; yardım etseler bile (arkalarına)
dönüp-kaçarlar. Sonra kendilerine yardım edilmez. (59/12)
Onlar, iyice korunmuş şehirlerde veya duvar arkasında
olmaksızın sizinle toplu bir halde savaşmazlar. Kendi
aralarındaki çarpışmaları ise pek şiddetlidir. Sen onları
birlik sanırsın, oysa kalpleri paramparçadır. Bu, şüphesiz
onların akletmeyen bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir.
(59/14)
Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan
sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli
davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet
yapanları sever. (60/8)
Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi
yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları ve sürülüp-çıkarılmanız
için arka çıkanları dost edinmenizden sakındırır. Kim
onları dost edinirse, artık onlar zalimlerin ta kendileridir.
(60/9)
SAVAŞMAMA İZNİ
ALANLAR
Allah'a ve elçisine karşı 'içten bağlı kalıp hayra
çağıranlar' oldukları sürece güçsüz-zayıflara hastalara
ve infak etmek için bir şey bulamayanlara bir sorumluluk
(günah) yoktur. İyilik edenlerin aleyhinde de bir yol
yoktur. Allah bağışlayandır esirgeyendir. (9/91)
Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen
için sana her gelişlerinde "Sizi bindirecek bir şey
bulamıyorum" dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp
hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana
geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur. (9/92)
Kör olana güçlük yoktur, topal olana güçlük yoktur
hasta olana da güçlük yoktur; Sizin için de gerek kendi
evlerinizden gerekse babalarınızın evlerinden, annelerinizin
evlerinden, erkek kardeşlerinizin evlerinden, kız kardeşlerinizin
evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın
evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin
evlerinden, anahtarına malik olduğunuz (yerlerden) ya
da dostlarınızın (evlerin)den yemenizde bir güçlük yoktur.
Hep bir arada veya ayrı ayrı yemenizde de bir günah
yoktur. Evlere girdiğiniz vakit Allah tarafından kutlu
güzel bir yaşama dileği olarak birbirinize selam verin.
İşte Allah, size ayetleri böyle açıklar umulur ki aklınızı
kullanırsınız. (24/61)
Kör olana güçlük (sorumluluk) yoktur, topal olana güçlük
yoktur, hasta olana da güçlük yoktur. Kim Allah'a ve
Resûlü'ne itaat ederse (Allah) onu altından ırmaklar
akan cennetlere sokar. Kim de sırt çevirirse onu acı
bir azab ile azablandırır. (48/17)
SAVAŞTA NAMAZ
Yeryüzünde adım attığınızda (yolculuğa ya da savaşa
çıktığınızda), kafirlerin size bir kötülük yapmalarından
korkarsanız, namazı kısaltmanızda sizin için bir sakınca
yoktur. Şüphesiz kafirler, sizin apaçık düşmanlarınızdır.
(4/101)
İçlerinde olup onlara namazı kıldırdığında onlardan
bir grup seninle birlikte dursun ve silahlarını (yanlarına)
alsın; böylece onlar secde ettiklerinde arkalarınızda
olsunlar. Namazlarını kılmayan diğer grup gelip seninle
namaz kılsınlar onlar da 'korunma araçlarını' ve silahlarını
alsınlar. Küfredenler size apansız bir baskın yapabilmek
için sizin silahlarınızdan ve emtianız (erzak ve mühimmatınız)dan
ayrılmış olmanızı isterler. Yağmur dolayısıyla bir güçlüğünüz
varsa veya hastaysanız silahlarınızı bırakmanızda size
bir sorumluluk yoktur. Korunma tedbirlerinizi alın.
Şüphesiz Allah kafirler için aşağılatıcı bir azab hazırlamıştır.
(4/102)
Namazı bitirdiğinizde Allah'ı ayaktayken otururken
ve yan yatarken zikredin. Artık 'güvenliğe kavuşursanız'
namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz mü'minler üzerinde
vakitleri belirlenmiş bir farzdır. (4/103)
SAVAŞTA TAKTİK
VE TEDBİRLER
Ey iman edenler, (düşmanlarınıza karşı) tedbirinizi
alın da savaşa bölük bölük çıkın ya da topluca çıkın.
(4/71)
Ey iman edenler, Allah yolunda adım attığınız (savaşa
çıktığınız) zaman gerekli araştırmayı yapın ve size
(İslam geleneğine göre) selam verene dünya hayatının
geçiciliğine istekli çıkarak: "Sen mü'min değilsin"
demeyin. Asıl çok ganimet Allah katındadır bundan önce
siz de böyle idiniz; Allah size lütufta bulundu. Öyleyse
iyice açıklık kazandırın. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan
haberi olandır. (4/94)
İçlerinde olup onlara namazı kıldırdığında, onlardan
bir grup seninle birlikte dursun ve silahlarını (yanlarına)
alsın; böylece onlar secde ettiklerinde arkalarınızda
olsunlar. Namazlarını kılmayan diğer grup gelip seninle
namaz kılsınlar onlar da 'korunma araçlarını' ve silahlarını
alsınlar. Küfredenler, size apansız bir baskın yapabilmek
için sizin silahlarınızdan ve emtianız (erzak ve mühimmatınız)dan
ayrılmış olmanızı isterler. Yağmur dolayısıyla bir güçlüğünüz
varsa veya hastaysanız silahlarınızı bırakmanızda size
bir sorumluluk yoktur. Korunma tedbirlerinizi alın.
Şüphesiz Allah kafirler için aşağılatıcı bir azab hazırlamıştır.
(4/102)
Ey iman edenler toplu olarak kâfirlerle karşılaştığınız
zaman onlara arka çevirmeyin (savaştan kaçmayın). (8/15)
Kim onlara, böyle bir günde -yine savaşmak için bir
yana çekilen ya da bir başka bölüğe katılmak için yer
tutanın dışında- arkasını çevirirse gerçekten o, Allah'tan
bir gazaba uğramıştır ve onun barınma yeri cehennemdir.
Ne kötü bir yataktır o. (8/16)
Eğer bir kavmin ihanet edeceğinden kesin olarak korkarsan,
sen de açık ve adil bir tutumla (onlarla olan anlaşma
metnini ve diplomatik ilişkiyi) at. Gerçekten Allah,
ihanet edenleri sevmez. (8/58)
Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili
atlar hazırlayın. Bununla, Allah'ın düşmanı ve sizin
düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah'ın
bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah
yolunda her ne infak ederseniz, size 'eksiksiz olarak
ödenir' ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.(8/60)
Eğer onlar barışa eğilim gösterirlerse, sen de ona
eğilim göster ve Allah'a tevekkül et. Çünkü O, işitendir,
bilendir. (8/61)
Eğer (savaşa) çıkmak isteselerdi, herhalde ona bir
hazırlık yaparlardı. Ancak Allah, (savaşa) gönderilmelerini
çirkin gördü de ayaklarını doladı ve; "(Onlara) Siz
de oturanlarla birlikte oturun" denildi. (9/46)
Allah sizin için yarattığı şeylerden gölgeler kıldı.
Dağlarda da sizin için barınaklar-siperler kıldı, sizi
sıcaktan koruyacak elbiseler sizi savaşınızda (zorluklara
karşı) koruyacak giyimlikler de var etti. İşte O, üzerinizdeki
nimetini böyle tamamlamaktadır, umulur ki teslim olursunuz.
(16/81)
Ve sizin için ona, zorlu-savaşınızda sizi korusun diye
'(madeni) giyim-sanatını' öğrettik. Buna rağmen siz
şükredenler misiniz? (21/80)
SAVAŞTAN KAÇANLAR
VE BOZGUNCULAR
Şüphesiz içinizden ağır davrananlar vardır. Şayet size
bir musibet isabet edecek olsa: "Doğrusu Allah bana
nimet verdi, çünkü onlarla birlikte olmadım" der. (4/72)
Eğer size Allah'tan bir fazl (zafer) isabet ederse
o zaman da sanki onunla aranızda hiçbir yakınlık yokmuş
gibi kuşkusuz şöyle der; "Keşke onlarla birlikte olsaydım,
böylece ben de büyük 'kurtuluş ve mutluluğa' erseydim."
(4/73)
Ancak sizinle aralarında andlaşma bulunan bir kavime
sığınanlar ya da hem sizinle hem kendi kavimleriyle
savaşmak (istemeyip bun)dan göğüslerini sıkıntı basıp
size gelenler (dokunulmazdır.) Allah dileseydi onları
üstünüze saldırtır böylece sizinle çarpışırlardı. Eğer
sizden uzak durur (geri çekilir) sizinle savaşmaz ve
barış (şartların)ı size bırakırlarsa artık Allah sizin
için onların aleyhinde bir yol kılmamıştır. (4/90)
Diğerlerini de sizden ve kendi kavimlerinden güvende
olmayı istiyor bulacaksınız. (Ama) Fitneye her geri
çağrılışlarında içine başaşağı (balıklama) dalarlar.
Şayet sizden uzak durmaz, barış (şartların)ı size bırakmaz
ve ellerini çekmezlerse artık onları her nerede bulursanız
tutun ve onları öldürün. İşte size onların aleyhinde
apaçık olan 'destekleyici bir delil' kıldık. (4/91)
Ey iman edenler, toplu olarak kâfirlerle karşılaştığınız
zaman, onlara arka çevirmeyin (savaştan kaçmayın). (8/15)
Kim onlara böyle bir günde -yine savaşmak için bir
yana çekilen ya da bir başka bölüğe katılmak için yer
tutanın dışında- arkasını çevirirse gerçekten o, Allah'tan
bir gazaba uğramıştır ve onun barınma yeri cehennemdir.
Ne kötü bir yataktır o. (8/16)
Ey iman edenler, ne oldu ki size Allah yolunda savaşa
kuşanın denildiği zaman yer(iniz)de ağırlaşıp kaldınız?
Ahiretten (cayıp) dünya hayatına mı razı oldunuz? Ama
ahirettekine (göre) bu dünya hayatının yararı pek azdır.
(9/38)
Eğer savaşa kuşanıp-çıkmazsanız, O sizi pek acı bir
azabla azablandıracak ve yerinize bir başka topluluğu
getirip değiştirecektir. Siz O'na hiçbir şeyle zarar
veremezsiniz. Allah, herşeye güç yetirendir. (9/39)
Siz O'na (peygambere) yardım etmezseniz, Allah O'na
yardım etmiştir. Hani kâfirler ikiden biri olarak O'nu
(Mekke'den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında
arkadaşına şöyle diyordu: "Hüzne kapılma, elbette Allah
bizimle beraberdir." Böylece Allah O'na 'huzur ve güvenlik
duygusunu' indirmişti O'nu sizin görmediğiniz ordularla
desteklemiş inkâra edenlerin de kelimesini (inkâr çağrılarını)
alçaltmıştı. Oysa Allah'ın kelimesi yüce olandır. Allah
üstün ve güçlüdür hüküm ve hikmet sahibidir. (9/40)
Hafif ve ağır savaşa kuşanıp çıkın ve Allah yolunda
mallarınızla ve canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz
bu sizin için daha hayırlıdır. (9/41)
Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı onlar
mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi.
"Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa)
çıkardık." diye sana Allah adına yemin edecekler. Kendi
nefislerini helaka sürüklüyorlar. Allah onların gerçekten
yalan söylediklerini biliyor. (9/42)
Allah seni affetsin; doğru söyleyenler sana açıkça
belli oluncaya ve yalancıları da öğreninceye kadar niye
onlara izin verdin? (9/43)
Allah'a ve ahiret gününe iman edenler mallarıyla ve
canlarıyla cihad etmekten (kaçınmak için) senden izin
istemezler. Allah takva sahiplerini bilendir. (9/44)
Senden yalnızca Allah'a ve ahiret gününe inanmayan
kalbleri kuşkuya kapılıp kuşkularında kararsızlığa düşenler
izin ister. (9/45)
Eğer (savaşa) çıkmak isteselerdi herhalde ona bir hazırlık
yaparlardı. Ancak Allah (savaşa) gönderilmelerini çirkin
gördü de ayaklarını doladı ve; "(Onlara) Siz de oturanlarla
birlikte oturun" denildi. (9/46)
Sizinle birlikte çıksalardı size 'kötülük ve zarardan'
başka bir şey ilave etmez ve aranıza mutlaka fitne sokmak
üzere içinizde çaba yürütürlerdi. İçinizde onlara 'haber
taşıyanlar' vardır. Allah zulmedenleri bilir. (9/47)
Andolsun daha önce onlar fitne aramışlardı. Ve sana
karşı birtakım işler çevirmişlerdi. Sonunda onlar istemedikleri
halde hak geldi ve Allah'ın emri ortaya çıkıp-üstünlük
sağladı. (9/48)
Onlardan bir kısmı: "Bana izin ver ve beni fitneye
katma" der. Haberin olsun onlar fitnenin (ta) içine
düşmüşlerdir. Hiç şüphesiz cehennem o inkâr edenleri
mutlaka çepeçevre kuşatıcıdır. (9/49)
Sana iyilik dokunursa bu onları fenalaştırır, bir musibet
isabet edince ise: Biz önceden tedbirimizi almıştık
derler ve sevinç içinde dönüp giderler. (9/50)
De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında bize
kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır.
Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler."
(9/51)
De ki: "Siz bizim için iki güzellikten (şehidlik veya
zaferden) birinin dışında başkasını mı bekliyorsunuz?
Oysa biz de Allah'ın ya kendi katından veya bizim elimizle
size bir azab dokunduracağını bekliyoruz. Öyleyse siz
bekleyedurun kuşkusuz biz de sizlerle birlikte bekleyenleriz."
(9/52)
De ki: "İsteyerek veya istemiyerek infak edin; sizden
kesin olarak kabul edilmeyecektir. Çünkü siz bir fasıklar
topluluğu oldunuz." (9/53)
Gerçekten, sizden olduklarına dair Allah adına yemin
ederler. Oysa onlar, sizden değildirler. Ancak onlar
ödleri kopan bir topluluktur. (9/56)
Eğer onlar bir sığınak ya da (kalacak) mağaralar veya
girebilecekleri bir yer bulsalardı hızla oraya yönelip
koşarlardı. (9/57)
Allah'ın elçisine muhalif olarak (savaştan) geri kalanlar
oturup-kalmalarına sevindiler ve Allah yolunda mallarıyla
ve canlarıyla cihad etmeyi çirkin görerek: "Bu sıcakta
(savaşa) çıkmayın" dediler. De ki: "Cehennem ateşinin
sıcaklığı daha şiddetlidir." Bir kavrayıp-anlasalardı.
(9/81)
Öyleyse kazandıklarının cezası olarak az gülsünler
çok ağlasınlar. (9/82)
Bundan böyle Allah seni onlardan bir topluluğun yanına
döndürür de (yine savaşa) çıkmak için senden izin isterlerse
de ki: "Kesin olarak benimle hiçbir zaman (savaşa) çıkamazsınız
ve kesin olarak benimle bir düşmana karşı savaşamazsınız.
Çünkü siz oturmayı ilk defa hoş gördünüz; öyleyse geride
kalanlarla birlikte oturun." (9/83)
Onlardan ölen birinin namazını hiçbir zaman kılma,
mezarı başında durma. Çünkü onlar Allah'a ve elçisine
(karşı) inkâra saptılar ve fasık kimseler olarak öldüler.
(9/84)
Kendilerinden hoşnut olmanız için size yemin ederler.
Siz onlardan hoşnut olsanız bile şüphesiz Allah fasıklar
topluluğundan hoşnut olmaz. (9/96)
Ey iman edenler Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın.
Hani size ordular gelmişti; böylece biz de onların üzerine
bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik.
Allah yaptıklarınızı görendir. (33/9)
Hani onlar, size hem üstünüzden hem alt tarafınızdan
gelmişlerdi; gözler kaymış yürekler hançereye gelip
dayanmıştı ve siz Allah hakkında (birtakım) zanlarda
bulunuyordunuz. (33/10)
İşte orada iman edenler sınanmış ve şiddetli bir sarsıntıyla
sarsıntıya uğratılmışlardı. (33/11)
Hani münafık olanlar ve kalplerinde hastalık bulunanlar:
"Allah ve Resulü bize boş bir aldanıştan başka bir şey
vadetmedi" diyorlardı. (33/12)
Onlardan bir grup da hani şöyle demişti: "Ey Yesrib
(Medine) halkı, artık sizin için (burada) kalacak yer
yok şu halde dönün." Onlardan bir topluluk da: "Gerçekten
evlerimiz açıktır" diye Peygamberden izin istiyordu;
oysa onlar(ın evleri) açık değildi. Onlar, yalnızca
kaçmak istiyorlardı. (33/13)
Eğer onlara (şehrin her) yanından girilseydi sonra
da kendilerinden fitne (karışıklık çıkarmaları) istenmiş
olsaydı, hiç şüphesiz buna yanaşır ve bunda pek az (zaman)
dışında (kararsız) kalmazlardı. (33/14)
Oysa andolsun, daha önce 'arkalarını dönüp kaçmayacaklarına'
dair Allah'a söz vermişlerdi; Allah'a verilen söz (ahid)
ise (ağır bir) sorumluluktur. (33/15)
De ki: "Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız,
kaçış size kesin olarak bir yarar sağlamaz; böyle olsa
bile pek az (bir zaman) dışında metalanıp-yararlandırılmazsınız."
(33/16)
De ki: "Size bir kötülük isteyecek olsa sizi, Allah'tan
koruyacak veya size bir rahmet isteyecek olsa (buna
engel olacak) kimdir?" Onlar kendileri için Allah'ın
dışında ne bir veli ne bir yardımcı bulamazlar. (33/17)
Gerçekten Allah, içinizden alıkoyanları ve kardeşlerine:
"Bize gelin" diyenleri bilir. Bunlar pek azı dışında
zorlu-savaşlara gelmezler. (33/18)
(Geldiklerinde de) Size karşı 'cimri ve bencildirler.'
Şayet korku gelecek olsa ölümden dolayı üstüne baygınlık
çökmüş kimseler gibi gözleri dönerek sana bakmakta olduklarını
görürsün. Korku gidince hayra karşı oldukça düşkünlük
göstererek, sizi keskin dilleriyle (eleştirip inciterek)
karşılarlar. İşte onlar iman etmemişlerdir; böylece
Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bu, Allah'a
göre pek kolaydır. (33/19)
Onlar (münafıklar düşman) birliklerinin gitmediklerini
sanıyorlardı. Eğer (askeri) birlikler gelecek olsa çölde
bedevi-Araplar arasında olup sizin haberlerinizi (ordan)
sormayı cidden arzu ediyorlardı. Fakat içinizde olsalardı
ancak pek az savaşırlardı. (33/20)
SAYGI
Hani Melekler, dediler ki: "Meryem, doğrusu Allah kendinden
bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu
İsa Mesih'tir. O, dünyada ve ahirette 'seçkin, onurlu,
saygındır' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır.." (3/45)
Şüphesiz, Kitap Ehlinden, Allah'a; size indirilene
ve kendilerine indirilene -Allah'a derin saygı gösterenler
olarak- inananlar vardır. Onlar, Allah'ın ayetlerine
karşılık olarak az bir değeri satın almazlar. İşte bunların
Rableri katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı
çok çabuk görendir. (3/199)
Ey iman edenler, Allah'ın şiarlarına, haram olan ay'a,
kurbanlık hayvanlara, (onlardaki) gerdanlıklara ve Rablerinden
bir fazl ve hoşnutluk isteyerek Beyt-i Haram'a gelenlere
sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktınız mı artık
avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram'dan alıkoyduklarından
dolayı bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi
aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva konusunda yardımlaşın,
günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah'tan korkup-sakının.
Gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli
olandır. (5/2)
Ve onlar Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştırırlar.
Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar.
(13/21)
Onun duasına icabet ettik, kendisine Yahya'yı armağan
ettik, eşini de doğurmaya elverişli kıldık. Gerçekten
onlar hayırlarda yarışırlardı, umarak ve korkarak bize
dua ederlerdi. Bize derin saygı gösterirlerdi. (21/90)
Gerçekten, Rablerine olan haşyetlerinden dolayı saygıyla
korkanlar, (23/57)
(De ki:) "Ben, ancak bu şehrin Rabbine ibadet etmekle
emrolundum ki, O, burasını kutlu ve saygıdeğer kıldı.
herşey O'nundur. Ve Müslümanlardan olmakla emrolundum."
(27/91)
Size kendi nefislerinizden bir örnek verdi: "Size rızık
olarak verdiğimiz şeylerde, sağ ellerinizin malik olduklarınızdan,
sizinle eşit olup kendi kendinizden korktuğunuz gibi
kendilerinden de korktuğunuz (veya çekinip saygı duyduğunuz)
ortaklar var mıdır? "İşte biz, aklını kullanabilen bir
kavim için ayetleri böyle birer birer açıklarız. (30/28)
Şüphesiz, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü'min
erkekler ve mü'min kadınlar, gönülden (Allah'a) itaat
eden erkekler ve gönülden (Allah'a) itaat eden kadınlar,
sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden
erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah'tan)
korkan erkekler ve saygıyla (Allah'tan) korkan kadınlar,
sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç
tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan
erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah'ı çokca
zikreden erkekler ve (Allah'ı çokca) zikreden kadınlar;
(işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir
ecir hazırlamıştır. (33/35)
Ki Allah'a ve Resûlü'ne iman etmeniz, O'nu savunup-desteklemeniz,
O'nu en içten bir saygıyla-yüceltmeniz ve sabah akşam
O'nu (Allah'ı) tesbih etmeniz için. (48/9)
İman edenlerin, Allah'ın ve haktan inmiş olanın zikri
için kalplerinin 'saygı ve korku ile yumuşaması' zamanı
gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine kitap verilmiş,
sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalpleri
de katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu
fasık olanlardı. (57/16)
Şayet biz bu Kur'an'ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık,
andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş,
parça parça olmuş görürdün. İşte Biz, belki düşünürler
diye, insanlara böyle örnekler veririz. (59/21)
SECDE
Ve meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. İblis hariç
(hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi,
(böylece) kafirlerden oldu. (2/34)
Ve hatırlayın, demiştik ki: "Şu şehre girin ve orada
istediğiniz yerde bol bol yiyin, yalnızca secde ederek
kapısından girerken 'dileğimiz bağışlanmadır' deyin;
(biz de) hatalarınızı bağışlayalım; iyilik yapanların
(ecirlerini) arttıracağız." (2/58)
Hani Evi (Ka'be'yi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik
yeri kılmıştık. "İbrahim'in makamını namaz yeri edinin",
İbrahim ve İsmail'e de, "Evimi, tavaf edenler, itikafa
çekilenler ve rüku ve secde edenler için temizleyin"
diye ahid verdik. (2/125)
Meryem, Rabbine gönülden itaatte bulun, secde et ve
rüku edenlerle birlikte rüku et." (3/43)
Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehli'nden bir topluluk
vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini
okuyarak secdeye kapanırlar. (3/113)
İçlerinde olup onlara namazı kıldırdığında, onlardan
bir grup, seninle birlikte dursun ve silahlarını (yanlarına)
alsın; böylece onlar secde ettiklerinde, arkalarınızda
olsunlar. Namazlarını kılmayan diğer grup gelip seninle
namaz kılsınlar, onlar da 'korunma araçlarını' ve silahlarını
alsınlar. Küfredenler, size apansız bir baskın yapabilmek
için, sizin silahlarınızdan ve emtianız (erzak ve mühimmatınız)dan
ayrılmış olmanızı isterler. Yağmur dolayısıyla bir güçlüğünüz
varsa veya hastaysanız, silahlarınızı bırakmanızda size
bir sorumluluk yoktur. Korunma tedbirlerinizi alın.
Şüphesiz, Allah kafirler için aşağılatıcı bir azab hazırlamıştır.
(4/102)
Kesin söz vermeleri dolayısıyla Tur'u üstlerine yükselttik
ve onlara: "Bu kapıdan secde ederek girin" dedik ve
onlara: "Cumartesinde haddi aşmayın" da dedik. Ve onlardan
kesin bir söz aldık. (4/154)
Andolsun, biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil)
verdik, sonra meleklere: "Adem'e secde edin" dedik.
Onlar da İblis'in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden
olmadı. (7/11)
(Allah) Dedi: "Sana emrettiğimde, seni secde etmekten
alıkoyan neydi?" (İblis) Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım;
beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (7/12)
Ve sihirbazlar secdeye kapandılar. (7/120)
Onlara: "Bu şehirde oturun, ondan istediğiniz yerden
yeyin, 'dileğimiz bağışlanmadır' deyin ve kapısından
secde ederek girin, (biz de) hatalarınızı bağışlayalım.
İyilik yapanların (armağanlarını) arttıracağız" denildiğinde,
(7/161)
Şüphesiz Rabbinin katında olanlar, O'na ibadet etmekten
büyüklenmezler; O'nu tesbih ederler ve yalnız O'na secde
ederler. (7/206)
Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İslam
uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler,
iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah'ın
sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) mü'minleri müjdele.
(9/112)
Hani Yusuf babasına: "Babacığım, gerçekten ben (rüyamda)
onbir yıldız, güneşi ve ayı gördüm; bana secde etmektelerken
gördüm" demişti. (12/4)
Babasını ve annesini tahta çıkarıp oturttu; onun için
secdeye kapandılar. Dedi ki: "Ey Babam, bu, daha önceki
rüyamın yorumudur. Doğrusu Rabbim onu gerçek kıldı.
Bana iyilik etti, çünkü beni zindandan çıkardı. Şeytan
benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra, (O,) çölden
sizi getirdi. Şüphesiz benim Rabbim, dilediğini pek
ince düzenleyip tedbir edendir. Gerçekten bilen, hüküm
ve hikmet sahibi O'dur." (12/100)
Göklerde ve yerde her ne varsa -isteyerek de olsa,
istemeyerek de olsa- Allah'a secde eder. Sabah akşam
gölgeleri de (O'na secde eder). (13/15)
Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde
hemen ona secde ederek (yere) kapanın." (15/29)
Böylece meleklerin tümü, topluca secde etti. (15/30)
Ancak İblis, secde edenlerle birlikte olmaktan kaçınıp-dayattı.
(15/31)
Dedi ki: "Ey İblis, sana ne oluyor, secde edenlerle
birlikte olmadın?" (15/32)
Dedi ki: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan
yarattığın beşere secde etmek için var değilim." (15/33)
Sen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden
ol. (15/98)
Allah'ın herhangi bir şeyden yarattığına bakmıyorlar
mı? Onun gölgeleri küçülerek sağdan ve soldan Allah'a
secde eder vaziyette döner. (16/48)
Göklerde ve yerde olan ne varsa, canlılar ve melekler
Allah'a secde ederler ve onlar büyüklük taslamazlar.
(16/49)
Hani, meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik. İblis'in
dışında (hepsi) secde etmişlerdi. Demişti ki: "Bir çamur
olarak yarattığın kimseye ben secde eder miyim?" (17/61)
De ki: "İster ona inanın, ister inanmayın: O, daha
önce kendilerine ilim verilenlere okunduğu zaman, çenelerinin
üstüne kapanarak secde ederler." (17/107)
Hani meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik; İblis'in
dışında (diğerleri) secde etmişlerdi. O cinlerdendi,
böylelikle Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı. Bu durumda
Beni bırakıp onu ve onun soyunu veliler mi edineceksiniz?
Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır. (Bu,) Zalimler için
ne kadar kötü bir (tercih) değiştirmedir. (18/50)
İşte bunlar; kendilerine Allah'ın nimet verdiği peygamberlerdendir;
Adem'in soyundan, Nuh ile birlikte taşıdıklarımız (insan
nesillerin)den, İbrahim ve İsrail (Yakup)in soyundan,
doğru yola eriştirdiklerimizden ve seçtiklerimizdendirler.
Onlara Rahman (olan Allah')ın ayetleri okunduğunda,
ağlayarak secdeye kapanırlar. (19/58)
Bunun üzerine büyücüler, secdeye kapandılar: "Harun'un
ve Musa'nın Rabbine iman ettik" dediler. (20/70)
Hani biz meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik, İblis'in
dışında (diğerleri) secde etmişlerdi, o, ayak diremişti.
(20/116)
Görmedin mi ki, gerçekten, göklerde ve yerde olanlar,
güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve
insanlardan birçoğu Allah'a secde etmektedirler. Birçoğu
üzerine azab hak olmuştur. Allah kimi aşağılık kılarsa,
artık onun için bir yüceltici yoktur. Şüphesiz Allah,
dilediğini yapar. (22/18)
Ey iman edenler, rüku edin, secdeye varın, Rabbinize
ibadet edin ve hayır işleyin, umulur ki kurtuluş bulursunuz.
(22/77)
Onlara: "Rahman'a secde edin" denildiği zaman, "Rahman
da neymiş? Biz senin bize emrettiğine mi secde edecek
mişiz?" derler ve (bu,) onların nefretini arttırır.
(25/60)
Onlar, Rablerine secde ederek ve kıyama durarak gecelerler.
(25/64)
Anında büyücüler secdeye kapandılar. (26/46)
Secde edenler arasında dönüp dolaşmanı da. (26/219)
Onu ve kavmini, Allah'ı bırakıp da güneşe secde etmektelerken
buldum, şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece
onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar
hidayet bulmuyorlar." (27/24)
Ki onlar, göklerde ve yerde saklı olanı ortaya çıkaran
ve sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilen
Allah'a secde etmesinler diye (yapmaktadırlar)." (27/25)
Bizim ayetlerimize, ancak kendilerine hatırlatıldığı
zaman, hemen secdeye kapananlar, Rablerini hamd ile
tesbih edenler ve büyüklük taslamayan (müstekbir olmayan)lar
iman eder. (32/15)
Onu bir biçime sokup, ona ruhumdan üflediğim zaman
siz onun için hemen secdeye kapanın." (38/72)
Meleklerin hepsi topluca secde etti; (38/73)
(Allah) Dedi ki: "Ey İblis, iki elimle yarattığıma
seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi,
yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?" (38/75)
Yoksa o, gece saatinde kalkıp da secde ederek ve kıyama
durarak gönülden itaat (ibadet) eden, ahiretten sakınan
ve Rabbinin rahmetini umud eden (gibi) midir? De ki:
"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Şüphesiz, temiz
akıl sahipleri öğüt alıp-düşünürler." (39/9)
Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun ayetlerindendir. Siz
güneşe de, aya da secde etmeyin. Allah'a secde edin,
ki bunları kendisi yaratmıştır. Eğer O'na ibadet edecekseniz.
(41/37)
Muhammed, Allah'ın elçisidir. Ve onunla birlikte olanlar
da kafirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhametlidirler.
Onları, rüku edenler, secde edenler olarak görürsün;
onlar, Allah'tan bir fazl (lütuf ve ihsan) ve hoşnutluk
arayıp-isterler. Belirtileri, secde izinden yüzlerindedir.
İşte onların Tevrat'taki vasıfları budur: İncil'deki
vasıfları ise: Sanki bir ekin; filizini çıkarmış, derken
onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış, sonra sapları
üzerinde doğrulup-boy atmış (ki bu,) ekicilerin hoşuna
gider. (Bu örnek,) Onunla kafirleri öfkelendirmek içindir.
Allah, içlerinden iman edip salih amellerde bulunanlara
bir mağfiret ve büyük bir ecir va'detmiştir. (48/29)
Gecenin bir bölümünde ve secdelerin arkasından da O'nu
tesbih et. (50/40)
Hemen, Allah'a secde edin ve (yalnızca O'na) kulluk
edin. (53/62)
Bitki ve ağaç (O'na) secde etmektedirler. (55/6)
Ayağın üstünden (örtünün) açılacağı ve onların secdeye
çağrılacakları gün, artık güç yetiremezler. (68/42)
Gözleri 'korkudan ve dehşetten düşük', kendilerini
de zillet sarıp-kuşatmış. Oysa onlar, (daha önce) sapasağlam
iken secdeye davet edilirlerdi. (68/43)
Gecenin bir bölümünde O'na secde et ve geceleyin uzun
uzadıya O'nu tesbih et. (76/26)
Kendilerine Kur'an okunduğunda secde etmiyorlar. (84/21)
Hayır; ona boyun eğme (Rabbine) Secde et ve yakınlaş.
(96/19)
SEDİR
Ancak onlar yüz çevirdiler, böylece biz de onlara Arim
selini gönderdik. Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli,
acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan
iki bahçeye dönüştürdük. (34/16)
SEFER
Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar
mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi.
"Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa)
çıkardık." diye sana Allah adına yemin edecekler. Kendi
nefislerini helaka sürüklüyorlar. Allah onların gerçekten
yalan söylediklerini biliyor. (9/42)
Onlar ise: "Rabbimiz, seferlerimizin arasını aç (şehirlerimiz
birbirine çok yakındır) dediler ve kendi nefislerine
zulmetmiş oldular. Böylece biz de onları efsaneler(e
konu olan bir halk) kıldık ve onları darmadağın edip
dağıttık. Şüphesiz bunda, çok sabreden ve çok şükreden
herkes için gerçekten ayetler vardır. (34/19)
SEHER
Sabredenler, doğru olanlar, gönülden boyun eğenler,
infak edenler ve 'seher vakitlerinde' bağışlanma dileyenlerdir.
(3/17)
Onlar, seher vakitlerinde istiğfar ederlerdi. (51/18)
Biz de onların üzerine taş yağdıran bir kasırga gönderdik.
Yalnız Lut ailesini (bu azabtan ayrı tuttuk;) onları
seher vakti kurtardık; (54/34)
SEL
(Allah) Gökten bir su indirdi de dereler kendi miktarınca
çağlayıp aktı. Sel de yüze vuran bir köpük yüklendi.
Bir süs veya bir meta sağlamak için ateşte üzerine yakıp-erittikleri
şeyler (madenler)de de bunun gibi bir köpük (artık)
vardır. İşte Allah, hak ile batıla böyle örnekler verir.
Köpüğe gelince, o atılır gider, insanlara yarar sağlayacak
şey ise, yeryüzünde kalır. İşte Allah örnekleri böyle
vermektedir. (13/17)
Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü
bir ay (mesafe) olan rüzgara (boyun eğdirdik); erimiş
bakır madenini ona sel gibi akıttık. Onun eli altında
Rabbinin izniyle iş gören bir kısım cinler vardı. Onlardan
kim bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın
ateşin azabından taddırırdık. (34/12)
Ancak onlar yüz çevirdiler, böylece biz de onlara Arim
selini gönderdik. Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli,
acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan
iki bahçeye dönüştürdük. (34/16)
SELAM
Bir selamla selamlandığınızda, siz ondan daha güzeliyle
selam verin ya da aynıyla karşılık verin. Şüphesiz,
Allah herşeyin hesabını tam olarak yapandır. (4/86)
Ey iman edenler, Allah yolunda adım attığınız (savaşa
çıktığınız) zaman gerekli araştırmayı yapın ve size
(İslam geleneğine göre) selam verene, dünya hayatının
geçiciliğine istekli çıkarak: "Sen mü'min değilsin"
demeyin. Asıl çok ganimet, Allah katındadır, bundan
önce siz de böyle idiniz; Allah size lütufta bulundu.
Öyleyse iyice açıklık kazandırın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan
haberi olandır. (4/94)
Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde,
onlara de ki: "Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti kendi
üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir
kötülük işler sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse
şüphesiz, O, bağışlayandır, esirgeyendir." (6/54)
İki taraf arasında bir engel ve burçlar (A'raf) üstünde
hepsini yüzlerinden tanıyan adamlar vardır. Cennete
gireceklere: "Selam size" derler, ki bunlar, henüz girmeyen
fakat (girmeyi) 'şiddetle arzu edip umanlardır.' (7/46)
Oradaki duaları: "Allah'ım, Sen ne yücesin"dir ve oradaki
dirlik temennileri: "Selam"dır; dualarının sonu da:
"Gerçekten, hamd alemlerin Rabbi olan Allah'ındır."
(10/10)
Ey Nuh" denildi. "Sana ve seninle birlikte olan ümmetler
üzerine bizden selam ve bereketlerle (gemiden) in. (Sizden
türeyecek diğer kâfir) Ümmetleri de yararlandıracağız,
sonra onlara bizden acı bir azab dokunacaktır." (11/48)
Andolsun, elçilerimiz İbrahim'e müjde ile geldikleri
zaman; "Selam" dediler. O da: "Selam" dedi (ve) hemen
gecikmeden kızartılmış bir buzağı getirdi. (11/69)
Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un)
sonu ne güzel." (13/24)
İman edip salih amellerde bulunanlar, Rablerinin izniyle
altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere
konulmuşlardır. Orada birbirlerine olan dirlik temennileri:
"Selam"dır. (14/23)
Yanına girdiklerinde "Selam" demişlerdi. O da: "Biz
sizden korkmaktayız" demişti. (15/52)
Ki melekler, güzellikle canlarını aldıklarında: "Selam
size" derler. "Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete
girin." (16/32)
Ona selam olsun; doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak
yeniden-kaldırılacağı gün de. (19/15)
Selam üzerimedir; doğduğum gün, öleceğim gün ve diri
olarak yeniden-kaldırılacağım gün de." (19/33)
(İbrahim:) "Selam üzerine olsun, senin için Rabbimden
bağışlanma dileyeceğim, çünkü, O, bana pek lütufkardır"
dedi. (19/47)
Onda 'boş bir söz' işitmezler; sadece selam (ı işitirler).
Sabah akşam, onların rızıkları orda (bulunmakta)dır.
(19/62)
Haydi ona gidin de deyin ki: Biz senin Rabbinin elçileriyiz,
İsrailoğullarını bizimle birlikte gönder ve onlara (artık)
azab verme. Sana Rabbinden bir ayetle geldik. Selam,
hidayete tabi olanların üzerine olsun." (20/47)
Ey iman edenler, evlerinizden başka evlere, yakınlık
kurup (izin almadan) ve (ev halkına) selam vermeden
girmeyin. Bu sizin için daha hayırlıdır; umulur ki öğüt
alıp düşünürsünüz. (24/27)
Kör olana güçlük yoktur, topal olana güçlük yoktur,
hasta olana da güçlük yoktur; sizin için de, gerek kendi
evlerinizden, gerekse babalarınızın evlerinden, annelerinizin
evlerinden, erkek kardeşlerinizin evlerinden, kız kardeşlerinizin
evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın
evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin
evlerinden, anahtarına malik olduğunuz (yerlerden) ya
da dostlarınızın (evlerin)den yemenizde bir güçlük yoktur.
Hep bir arada veya ayrı ayrı yemenizde de bir günah
yoktur. Evlere girdiğiniz vakit, Allah tarafından kutlu,
güzel bir yaşama dileği olarak birbirinize selam verin.
İşte Allah, size ayetleri böyle açıklar, umulur ki aklınızı
kullanırsınız. (24/61)
O Rahman'ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü
olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları
zaman "Selam" derler. (25/63)
İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde
yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik
dileği ve selamla karşılanırlar. (25/75)
Dedi ki: "Hamd Allah'ındır ve selam O'nun seçtiği kullarının
üzerinedir. Allah mı daha hayırlı yoksa onların ortak
koştukları mı?" (27/59)
'Boş ve yararsız olan sözü' işittikleri zaman ondan
yüz çevirirler ve: "Bizim yapıp-ettiklerimiz bizim,
sizin yapıp-ettikleriniz sizindir; size selam olsun,
biz cahilleri benimsemeyiz" derler. (28/55)
O'na kavuşacakları gün, onların dirlik temennileri:
"Selam"dır. Ve O, onlara üstün bir ecir hazırlamıştır.
(33/44)
Şüphesiz, Allah ve melekleri Peygambere salat ederler.
Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle
ona selam verin. (33/56)
Çok esirgeyen Rabb'dan onlara bir de sözlü "Selam"
(vardır). (36/58)
Alemler içinde selam olsun Nuh'a. (37/79)
İbrahim'e selam olsun. (37/109)
Musa'ya ve Harun'a selam olsun. (37/120)
İlyas'a selam olsun. (37/130)
Gönderilmiş (peygamber)lere selam olsun. (37/181)
Rablerinden korkup-sakınanlar da, cennete bölük bölük
sevkedildiler. Sonunda oraya geldikleri zaman, kapıları
açıldı ve onlara (cennetin) bekçileri dedi ki: "Selam
üzerinizde olsun, hoş ve temiz geldiniz. Ebedi kalıcılar
olarak ona girin." (39/73)
Şimdi sen, 'aldırış etmeksizin onlardan yüz çevir'
ve: "Selam" de. Artık onlar bileceklerdir. (43/89)
Hani, yanına girdiklerinde: "Selam" demişlerdi. O da:
"Selam" demişti. "(Haklarında bilgim olmayan) Yabancı
bir topluluk." (51/25)
Yalnızca bir söz (işitirler:) "Selam, selam." (56/26)
Artık, "Ashab-ı Yemin"den selam sana. (56/91)
'Gizli toplantıların fısıldaşmalarından' (kulis) men'
edilip sonra men' edildikleri şeye dönenleri; günah,
düşmanlık ve Peygamber'e isyanı (aralarında) fısıldaşanları
görmüyor musun? Onlar sana geldikleri zaman, seni Allah'ın
selamladığı biçimde selamlıyorlar. Ve kendi kendilerine:
"Söylediklerimiz dolayısıyla Allah bize azab etse ya."
derler. Onlara cehennem yeter; oraya gireceklerdir.
Artık o, ne kötü bir gidiş yeridir. (58/8)
SELEF
Bu suretle onları, sonradan gelecekler için bir selef
ve bir örnek kıldık. (43/56)
SELSEBİL
Bir pınar ki orada "selsebil" olarak adlandırılır.
(76/18)
|