|
Dikkatli Olmak
Tefekkürün önemli bir parçası da dikkattir. Başta da
belirttiğimiz gibi, Allah, tüm evreni ve o evrenin her
parçasını Kendi varlığının delillerini göstermek için
yaratmıştır. Ancak inkarcılar bu gerçeği kavrayamazlar.
Çünkü bu inceliği kavrayacak bir "görme" yeteneğine
sahip değildirler. Kuran'da ifade edildiği şekliyle
"... gözleri vardır bununla görmezler...". (Araf Suresi,
179) Gözleriyle gördükleri maddesel evrenin üzerindeki
ince perdeyi kaldırıp, arkasındaki büyük gerçeği fark
edebilecek bir akla ve kavrayışa sahip değildirler.
Mümin ise, Allah'ın kainatı bir hikmet ile ve bir amaç
üzere yarattığını kabul etmekle, bu, gözleri olan ancak
görmeyen güruhtan ayrılır. Ancak bu kabul imanın ilk
aşamasıdır. İman ve ona paralel olarak akıl geliştikçe,
mümin kabul ettiği bu büyük gerçeği karşısına çıkan
her ayrıntıda teşhis etmeye başlar.
İmanın söz konusu gelişimi üç aşamaya ayrılır; İlm-el
yakin, Ayn-el yakin, Hakk-el yakin.
Bu evreleri açıklamak için kullanılan bir yağmur örneği
vardır. Dışarıda yağmurun yağdığını bilmenin üç derecesi
bulunur. Birinci derecede yani ilm-el yakinde, bir kişi
pencereleri kapalı bir biçimde evinde oturmakta iken
dışarıdan gelen birisi, ona yağmurun yağdığını söyler
ve o da onun doğruluğuna inanır. İkinci derece, ayn-el
yakin, yani gözle kavrama derecesidir: Kişi, pencerenin
yanına gider, perdeyi aralar ve yağmurun yağdığını gözleriyle
görür. Hakk-el yakinde ise, kapıyı açar ve evden çıkar;
artık yağmurun "içinde"dir.
İşte imanın ilm-el yakinden ayn-el yakine, hatta daha
da ilerisine gitmesi için yapılması gereken fiili dualardan
biri, dikkatli olmaktır.
Çünkü Allah'ın ayetlerini görebilmek ve inkarcılar
gibi "gözleri olan ama görmeyen"lerden olmamak için,
bu gerekir. Nitekim Kuran'da müminler, Allah'ı kavramak
için dikkatli olmaya çağrılmaktadırlar. Ayetlerde şöyle
buyrulmaktadır:
Dikkatli olun; göklerde ve yerde olanların
hepsi Allah'ındır. O, üzerinde bulunduğunuz şeyi elbette
bilir. Ve O'na döndürülecekleri gün, yaptıklarını kendilerine
haber verecektir. Allah, herşeyi bilendir. (Nur Suresi,
64)
Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rablerine
kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli
olun; gerçekten O, herşeyi sarıp-kuşatandır. (Fussilet
Suresi, 54)
Allah'ın ayetlerini her yerde görebilmek için bu konu
üzerinde düşünme ve bunun için zihni eğitmek gerekmektedir.
Aksi halde, kendi başına bırakılan bir zihin, kontrolsüz
bir biçimde dolaşmaya başlar. Birkaç saniye içinde konudan
konuya atlar ve "boşişler"le, gereksiz ayrıntılarla,
küçük hesaplarla kendini meşgul eder. Bu, bir tür sarhoşluktur.
Kişi, aklını kontrol edemez. Herhangi bir konu üzerinde
yoğunlaşıp dikkatini toplayamaz. Böyle olunca da, hem
etrafında gelişen olayların inceliklerini kavrayamaz,
yani tefekkür edemez, hem de bu olaylara müdahale edecek
bir iradeye sahip olamaz. Aksine kişinin düşünceleri
olaylar tarafından yönlendirilir.
Oysa mümin, Allah'ın izniyle düşüncelerini dilediği
gibi yönlendiren, aklını sürekli Allah'ı tanımak, O'nun
dinine hizmet etmek için kullanan insandır. Bu nedenle
iman eden bir insan aklına boşbir düşünce geldiğinde
bunu hemen fark eder. Şeytanın aklına bir kuşku ya da
kuruntu sokmaya çalıştığını anlayarak Kuran'da tarif
edildiği şekilde zihnini bu baskıdan kurtarır. İşte
tüm bu "aklı temiz tutma" çabasının en önemli parçası
dikkattir.
HER İŞTE BİR HAYIR OLMASI
Allah herşeyi bir hikmet üzerine yaratır. Bu hikmetlerden
biri de, Rabbimizin meydana getirdiği olayların sonucunun
müminlere yarar vermesi, dine fayda getirmesidir. Çünkü
Allah müminlerle beraberdir ve müminlerin aleyhine yol
vermez.
Müminin karşısına çıkan bazı olaylar, örneğin inkarcıların
kurduğu bir tuzak, ilk bakışta olumsuz, aleyhte bir
durum gibi gözükebilir, ama Allah mutlaka bunda da bir
hayır yaratmıştır. Bu olayda ne gibi hayırlar olduğunu
da hemen veya anda zaman içerisinde müminlere gösterir.
Bu yüzden müminlerin de karşılaştıkları her olayda bir
hayır olduğunu bilmeleri gerekir.
Kuran kıssalarında bu konuya örnek teşkil eden birçok
olay anlatılmaktadır. Hz. Yusuf'un hayatı bunlardan
bir tanesidir. Hz. Yusuf küçük bir çocukken kardeşleri
tarafından kuyuya atılmış, sonra oradan kurtulmuş, ancak
bir süre sonra masum olduğu halde, suçlanarak zindana
atılmıştır.
Hz. Yusuf'un yaşadıklarına benzer durumlarla karşılaşan
bir insan eğer imana ve imanın getirdiği bilince sahip
değilse, büyük talihsizliklerle karşı karşıya olduğunu,
başına felaketlerin geldiğini düşünecektir. Oysa Hz.
Yusuf tüm bu olayların Allah'ın kontrolünde geliştiğini
ve hepsinde mutlaka bir hayır olduğunu hiçbir zaman
unutmamıştır. Nitekim Allah bir süre sonra tüm bu "felaket"lerin
arkasındaki hayrı ona göstermişve Hz. Yusuf, atıldığı
Mısır zindanlarından kurtularak o ülkenin yönetiminde
söz sahibi bir kişi olmuştur.
Bindiği gemide "kim denize atılacak" diye kura çekilen
ve kura kendisine isabet edip denize atılan, sonra da
dev bir balık tarafından yutulan Hz. Yunus'un durumu
da Hz. Yusuf'a benzemektedir. Kuran'da, Hz. Yunus'un
Allah'ı "tesbih edenlerden" olduğu için o yerden kurtarıldığı
ve sonra da ödüllendirildiği şöyle anlatılır:
Eğer (Allah'ı çokça) tesbih edenlerden
olmasaydı,
Onun karnında (insanların) dirilip-kaldırılacakları
güne kadar kalakalmıştı.
Sonunda o hasta bir durumdayken çıplak
bir yere (sahile) attık.
Ve üzerine, sık-genişyaprakla (kabağa
benzer) türden bir ağaç bitirdik.
Onu yüzbin veya (sayısı) daha da artan
(bir topluluk)a (peygamber olarak) gönderdik.
Sonunda ona iman ettiler, Biz de onları
bir süreye kadar yararlandırdık. (Saffat Suresi, 143-148)
Kuran kıssalarında anlatılan tüm bu örnekler, insana
önemli bir ders verir: Bir olayın "felaket" gibi görünmesi,
onun gerçekte öyle olduğu anlamına gelmez. Eğer bir
mümin, Allah'a güvenip dayanırsa, O'ndan yardım diler,
O'na sığınırsa, onun başına gelecek hiçbir olay "kötü"
değildir. Allah yalnızca onu imtihan etmek, Kendisine
olan sadakat ve inancını sağlamlaştırmak için çeşitli
zorluklar meydana getirir, ama bunların hepsinin hayırlı
bir sonucu olur.
İnkarcılar için ise bu durumun tam tersi söz konusudur.
Hiçbir olay onlar için "hayırlı" değildir. Onlara zevk
ve neşe veren, güzel gibi görünen şeyler de gerçekte
ahirette çekecekleri azabı artıran sebepler olacaktır.
İnkar edenlerin haksız olarak elde ettikleri tüm kazançlar,
hesabı sorulacak birer günah olarak onlar adına yazılmaktadır.
Allah, Kuran'da şu hükmü verir:
Allah'ın, bol ihsanından kendilerine
verdiği şeylerde cimrilik edenler, bunun kendileri için
hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır; bu, onlar için
şerdir; kıyamet günü, cimrilik ettikleriyle tasmalandırılacaklardır.
Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah yaptıklarınızdan
haberi olandır. (Al-i İmran Suresi, 180)
YANIBAŞIMIZDAKİ ÖLÜM
Cahiliye toplumu, adından da anlaşıldığı gibi, son
derece bilgisiz, akılsız ve bilinçsiz bir toplumdur.
Bu toplumun üyeleri, hayatlarını kesin gerçeklere, akla
ve mantığa dayandırmazlar. Aksine boşve batıl inançlar,
gerçek dışı zanlar, temenniler ve sonuçta aldanışlarla
yaşarlar. Bu aldanışların biri de, ölüm hakkındaki düşünceleridir.
Ölümün, mümkün olduğunca akıldan uzak tutulması, düşünülmemesi
gerektiği kanaatindedirler.
Böyle yapmakla, yani ölümü göz ardı etmekle yapmak
istedikleri şey ise, kendi akıllarınca ölümden kurtulmaktır.
Ölümü düşünmeyince, ölümden uzaklaştıklarını sanırlar.
Elbette ki bu mantık, bir tehlikeden kurtulmak için
kafasını kuma gömen devekuşununkinden daha farklı bir
mantık değildir. Oysa bir tehlikeyi görmezlikten gelmek,
o tehlikeyi yok etmez. Aksine o tehlikeye hazırlıksız
yakalanmak ve dolayısıyla daha büyük zarar görmek anlamına
gelir.
Mümin, her konuda olduğu gibi, bu konuda da cahiliye
toplumunun mantığından tümüyle uzaktır. Onlar gibi açık
ve kesin bir gerçeği yok sayarak hayali bir dünyada
yaşamaz. Aksine, gerçek olduğu, şimdiye dek dünya üzerinde
yaşamışolan istisnasız tüm insanların şahitliği ile
kesin olarak ispatlanmışolan ölümü, ciddi bir biçimde
düşünür. İnkarcılara ise Allah'ın Kuran'da bildirdiği
bir emri uyarınca şöyle seslenir:
De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız
ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra
gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz;
O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi,
8)
Ölüm unutulması, düşünülmemesi gereken bir "musibet"
değil, aksine insana hayatın gerçek anlamını öğreten
ve dolayısıyla üzerinde yoğun biçimde düşünülmesi gereken
büyük bir derstir. Mümin bu büyük olay üzerinde akılcı
ve samimi bir biçimde düşünür. Allah'ın insanı bir süre
yaşattıktan sonra neden bu dünyadan ayırdığını, neden
tüm canlıları ölümlü kıldığını düşünür. Kuran'a göre,
yaratılmışolan her varlık kısacası herşey ölümlüdür.
Bu, onların aciz ve zayıf birer "kul" olduklarını gösterir.
Hayatın sahibi Allah'tır; yaratılmışlar, ancak Allah'ın
dilemesi ile hayat bulurlar ve yine Allah'ın dilemesi
ile hayatlarını yitirirler. Allah ayetlerinde şöyle
hükmetmektedir:
(Yer) Üzerindeki herşey yok olucudur;
Celal ve ikram sahibi olan Rabbinin yüzü (kendisi) baki
kalacaktır. (Rahman Suresi, 26-27)
Herkes ölecektir ve en önemlisi, ne zaman nerede öleceğini
kimse bilemez. Hiç kimsenin bir dakika sonra hayatta
kalacağına dair bir garantisi yoktur. Bu nedenle, mümin
sanki her an ölecekmişgibi davranmalıdır. Ölümü sık
sık düşünmek müminin ihlasını korumasını ve hep şuurlu
hareket etmesini sağlar, Allah korkusunu artırır, nefsini
terbiye etmesine yardımcı olur.
Kuran'da, her insanın bir gün öleceğine şöyle dikkat
çekilir:
Senden önce hiçbir beşere ölümsüzlüğü
vermedik; şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar?
Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla
da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz bize döndürüleceksiniz.
(Enbiya Suresi, 34-35)
ŞEYTANIN HİÇ DURMAYAN FAALİYETİ
Allah Hz. Adem'i yarattığı ve tüm meleklere "Adem'e
secde edin" emrini verdiği zaman, şeytan karşı gelmişve bu isyanı yüzünden sonsuza dek lanetlenmişti. Bunun
üzerine o da, kıyamet gününe kadar insanları saptırmak
için Allah'tan süre istedi. Allah bu izni verince de
şu vaadde bulundu:
De ki: "Madem öyle, beni azdırdığından
dolayı onları (insanları saptırmak) için mutlaka senin
dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak
önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından
sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın"
(Araf Suresi, 16-17)
Bir başka ayette, şeytanın "saptırma" vaadi şöyle anlatılır:
"Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım,
en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak
davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah'ın
yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim." Kim Allah'ı
bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o,
apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Nisa Suresi, 119)
Eğer insan şeytanın bu vasfından habersiz olursa, kendini
ondan koruyamaz ve tuzağına kolayca düşebilir. Bu nedenle,
müminin Kuran'da haber verilen bu gerçeği her an aklında
tutması, şeytanın saptırıcı telkinlerine karşı uyanık
davranması gerekir. Nitekim bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır,
öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu,
ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmağa çağırır.
(Fatır Suresi, 6)
Şeytana karşı en dikkatli olması gerekenler ise, müminlerdir.
Çünkü şeytan asıl olarak onlarla uğraşır. İnkarcıları
saptırmak için uğraşmasına gerek yoktur çünkü onlar
zaten şeytanın ordusu haline gelmişlerdir. Bu yüzden,
tüm gücünü müminleri zayıflatmak, onları türlü şekillerde
dine hizmetten geride bırakmak için harcar. Bu nedenledir
ki Allah, şeytanın fitnesine karşı müminleri şöyle uyarmaktadır:
Ey iman edenler, şeytanın adımlarına
uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, (bilsin ki)
gerçekten o (şeytan) çirkin utanmazlıkları ve kötülüğü
emreder. Eğer Allah'ın üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı,
sizden hiçbiri ebedi olarak temize çıkamazdı. Ancak
Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, işitendir,
bilendir. (Nur Suresi, 21)
Allah'ın Kuran'da bildirdiğine göre, şeytanın bu faaliyeti
ihlaslı müminleri etkilemeyecektir. Fakat zayıflık gösteren
ve gaflete dalanlar, şeytanın sürekli olarak vermeye
çalıştığı olumsuz telkin ve kuruntudan etkilenebilirler.
Unutmamak gerekir ki şeytan faaliyetini hiç durmadan,
ara vermeden, durup dinlenmeden, uyumadan sürdürmektedir.
Mümin de buna karşı sürekli Allah'ı anmalı, her an dikkat
ve manevi teyakkuz halinde olmalıdır.
DAİMA KÖTÜLÜĞÜ EMREDEN NEFiS
İnsanın şeytan kadar dikkat etmesi gereken bir başka
saptırıcı unsur da kendi içindedir. Allah, insanı yaratırken
onun nefsine (benliğine) hem iyilik, hem de kötülük
ilham etmiştir. Ve bu kötü taraf, insanı sürekli şeytanın
tarafına çekmeye çalışır. Kuran'da, insan ruhundaki
bu çift yön şöyle açıklanır:
Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim
verene', sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve
kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).
Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur.
Ve onu örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems
Suresi, 7-10)
İnsan, ayette belirtilen nefsinin içindeki bu "fücur"dan
haberdar olmalı ve her zaman bu tehlikeye karşı dikkatli
davranmalıdır. Eğer nefsindeki kötülüğün varlığını kabul
etmez de, ayette söylendiği gibi onu "örtüp sarar"sa,
kişi kötülükten sakınamaz, yine ayette bildirildiği
gibi "yıkıma uğrar".
Dolayısıyla insanın içindeki kötü yöne karşı dikkatli
davranması, sürekli olarak nefsini arındırmaya çalışması
gerekir. Hz. Yusuf'un ayette haber verilen, "Ben
nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin
kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir.
Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir"
(Yusuf Suresi, 53) şeklindeki ifadesi, müminin
nefsine karşı olan bu ihtiyatlı örnek tavrı sergiler.
İnsan, nefsine karşı her zaman bu şekilde ihtiyatlı
davranmalı, nefsinin emredeceği kötülüklere karşı daima
uyanık olmalıdır. Çünkü, "...
Nefisler 'kıskançlığa ve bencil tutkulara' hazır kılınmıştır."
(Nisa Suresi, 128) Bu tutkuların insana neler
yaptırabileceğine de Kuran'da işaret edilmiştir. Örneğin
Hz. Adem'in oğullarından birini, kardeşini öldürmeye
yönelten şey nefsidir. (Maide Suresi, 30) Samiri'nin,
Hz. Musa'nın ardından tekrar putlara tapmasının ve kavmini
de aynı sapıklığa sürüklemesinin ardında yatan neden
de aynıdır; Samiri ayette bildirildiği üzere,
"... bana bunu nefsim hoşa giden (bir şey) gösterdi"
(Taha Suresi, 96) demektedir.
İnsanın kurtuluşu, kendini kıskançlığa, bencilliğe,
isyan ve şirke yönelten nefsinin "fücurundan" sakınmasına
bağlıdır. Kuran'da ifade edildiği üzere "...
Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa,
işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır." (Haşr Suresi,
9) Konuyla ilgili başka ayetlerde de şöyle buyrulmaktadır:
Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi
heva (istek ve tutkular) dan sakındırırsa, artık şüphesiz
cennet, (onun için) bir barınma yeridir. (Naziat Suresi,
40-41)
İşte mümin için en büyük mücadelelerden biri nefisle
yapılan bu mücadeledir. İman eden insan nefsinin kendisine
aşılamaya çalışacağı; bencillik, kıskançlık, kibir,
hırs gibi hastalıklara karşı koymalıdır.
Nefis, insanı boşhedefler peşinde koşturur. İnsana,
daha çok mal ya da statü kazandığında tatmin olacağını
fısıldar. Oysa insan bu tür zevklerin hiçbiriyle tatmin
olmaz. Ne kadar çok kazansa, daha da fazlasını ister.
Bu haliyle nefis, aç ve asla doymayan vahşi bir hayvan
gibidir.
Nefsin tatmin bulması ise, söz konusu geçici zevklerin
hiçbiriyle değil, ancak ve ancak kişinin Allah'a sığınmasıyla
mümkün olur. İnsan, Allah'a kul olmak için yaratılmıştır
ve "... kalpler yalnızca Allah'ın
zikriyle mutmain olur" (Rad Suresi, 28) hükmü
uyarınca, bu görevini yerine getirip O'nun rahmetine
sarılmaktan başka hiçbir şey ona huzur ve tatmin vermez.
O nedenledir ki, tatmin bulmuşbir nefis ancak inkarın
her türlü pisliğinden sıyrılarak iman eden nefistir.
Allah Kuran'da bu nefse şöyle hitap eder:
Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis,
Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmişolarak dön.
Artık kullarımın arasına gir.
Cennetime gir. (Fecr Suresi, 27-30)
SEÇİLMİŞLİK
Allah her insan için bir kader belirlemiştir ve bu
kaderi hiç kimsenin ya da hiçbir olayın değiştirmesi
mümkün değildir. İnsanın hangi tarihte, hangi toplumda,
hangi aileye mensup olarak doğacağını tespit eden, ilerleyen
yaşamı boyunca da nelerle karşılaşacağına karar veren
ancak Allah'tır. İnsana sahip olduğu aklı, kafasından
geçirdiği düşünceleri ilham eden de yine Allah'tır.
Dolayısıyla bir insanın iman etmesi, sahip olduğu herhangi
bir özellikten kaynaklanmaz. İmanı veren, ancak ve ancak
Allah'tır. Allah "Hadi"dir, yani hidayet verendir; "Rab"dir,
yani eğitip yetiştirendir. Dilediği kulunu doğruya yöneltir.
Kuran'da bu gerçeği bize haber veren Hz. Musa'nın sözleri
şöyledir:
"Rabbimiz, herşeye yaratılışını veren,
sonra doğru yolunu gösterendir." (Taha Suresi, 50)
İman eden insanlar, Allah'ın kendilerine lütufta bulunduğu
kişilerdir. Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:
"Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer;
seçim onlara ait değildir..." (Kasas Suresi, 68)
İnsanlar, cehenneme orayı hak ederek girerler. Çünkü
kendilerini yaratan Allah'a karşı isyan etmişler ve
o en büyük azaba "müstahak" olmuşlardır. Buna karşın,
cennete ancak Allah'ın lütfu ve bağışlaması sayesinde
girilir. Allah, cennetine sokacağı müminleri seçmiş,
onlara lütufta bulunmuş, onları eğitmiş, günahlarını
bağışlamış, hatalarını örtmüştür.
Mümin, bu seçilmişliğinin her zaman için farkında olmalı,
kendisine verilen iman nimetine karşı, daima Allah'a
şükür halinde yaşamalıdır. Bu seçilmişliğin şerefi onun
her hareketine yansımalı, bunun vakar ve asaletini üzerinde
taşımalıdır. Yeryüzünde Kuran'da tarif edilen ahlakı
temsil ettiğinin, çoğu kimse gaflet ve sapıklık içinde
iken, Allah'ın kendisini imanla şereflendirmişolduğunun
bilincinde olmalıdır. Çünkü mümin yeryüzünde yaşayan
insanlar içinde, "ziyanda" olmayan, her geçen gün cehenneme
biraz daha yaklaşan güruhun içinde yer almayan az sayıdaki
kuldan biridir. Allah, hangi insanların ziyanda olduğunu
şöyle haber verir:
Asra andolsun;
Gerçekten insan, ziyandadır.
Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar,
birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı
tavsiye edenler başka. (Asr Suresi, 1-3)
Tüm inkarcılar, sonu cehenneme doğru giden bir "ziyan"ın
içinde iken, bir mümin için Allah'ın kendisini bu durumdan
kurtarması ve tüm insanlara üstün tutması elbette ki
çok büyük bir şereftir.
|