|
CAHİLİYE TOPLUMU VE İMAN
Allah Kuran'da temelde iki farklı insan topluluğundan bahsetmektedir.
Bu insan topluluklarından birincisi cahiliye toplumudur. Cahiliye
toplumu, her ne kadar içinde farklı bölünmelere sahip olsa
da, genel olarak hayatını Kuran ahlakına göre şekillendirmeyen,
Allah'a iman etmeyen ve kendi oluşturdukları inançlara göre
yaşayan insanları temsil eder. Diğeri ise, iman eden, tüm
hayatlarını Allah'ın emir ve tavsiyelerine göre şekillendiren,
Allah'tan korkup sakınan, Kuran ahlakını yaşayan mümin kimselerdir.
Kuran ayetlerine baktığımızda, Allah'ın değişmez bir kanunu
olarak, cahiliye toplumlarının tarihin her döneminde sayıca
daha çok, iman edenlerin ise daha az bir topluluğu oluşturduğunu
görürüz.
Allah'ın Kuran'da bildirdiği üzere, tarih boyunca cahiliye
toplumlarında inkar edenlerin bazı önde gelenleri Allah'ın
elçilerine ve iman edenlere karşı birleşmişve onları kendi
dinlerine döndürebilmek için mücadele etmişlerdir.
İnkar edenler, Allah'ın seçtiği elçileri aracılığıyla kendilerine
ulaşan, onlara neden var olduklarını, nereye döneceklerini
ve nasıl yaşamaları gerektiğini bildiren hak dinden yüz çevirmişlerdir.
Allah'ın göndermişolduğu bu İlahi yol göstericilere uyan ve
diğer insanları da bu ahlakı yaşamaya davet eden müminlere
karşı ise, kimi zaman düşmanca bir tutum içerisine girmişlerdir.
Çünkü müminlerin insanları davet ettikleri Kuran ahlakı,
cahiliye toplumu içerisindeki kimi insanların menfaatlerini
dayandırdıkları çarpık düzene karşı büyük bir tehdit oluşturmaktadır.
Bu nedenle bu kurulu düzenden menfaat sağlayan cahiliye toplumları
ve özellikle de bunların bazı önde gelenleri, peygamberlere
uyulmasını ve Kuran ahlakının insanlar arasında yaygınlaşmasını
istememişlerdir.
Bu kimselerin bu konudaki tavırlarının nedenlerini görebilmek
için cahiliye toplumlarının düzenlerini yakından inceleyelim.
Cahiliyenin Düzeni
Kuran'da, tarihin çeşitli dönemlerinde Allah'ın Resullerine
ve müminlere karşı mücadele vermişolan cahiliye toplumlarından
söz edilmiştir. Bunlar farklı coğrafyalarda, farklı devirlerde
yaşayan toplumlar olarak, elbette birbirlerinden bazı yönlerde
ayrılmaktadırlar. Ancak yine de temelde birçok ortak noktaları
vardır ve cahiliye karakterini oluşturan özellikler de bu
ortak noktalardır.
Kuran'da, tarih boyunca yaşamışolan tüm cahiliye toplumlarında,
insanlar arasında dinden uzak bir ahlak anlayışını yaygınlaştırmaya
çalışan 'önde gelen" bazı kişiler olduğu bildirilmiştir. Toplumun
tüm ahlaki değerlerini, inançlarını ve temel konulardaki tüm
düşüncelerini, maddi manevi pek çok açıdan güç sahibi olan
bu kişiler belirlerler. Kendi kavmine "Ben,
size yalnızca gördüğümü (kendi görüşümü) gösteriyorum ve ben
sizi doğru yoldan da başkasına yöneltmiyorum" (Mümin
Suresi, 29) diyen Firavun, bunun açık bir örneğidir. Allah,
başka ayetlerde de din ahlakına karşı mücadele eden "kavmin
önde gelenleri"nin, toplumun düşüncesini kontrol altında tutmak
için çeşitli telkinlerde bulunduklarını haber verir:
Nuh: "Rabbim, gerçekten onlar bana isyan
ettiler; mal ve çocukları kendisine ziyandan başka bir şeyi
artırmayan kimselere uydular. Ve büyük büyük hileli-düzenler
kurdular. Ve dediler ki: Kendi ilahlarınızı bırakmayın; bırakmayın
ne Vedd'i, ne Suva'ı, ne Yeğus'u, ne Ye'uk'u ve ne de Nesr'i.
Böylece onlar, çoğu kimseyi şaşırtıp-saptırdılar. Sen de o
zalimlere sapıklıktan başkasını artırma." (Nuh Suresi, 21-24)
Onlardan önde gelen bir grup: "Yürüyün, ilahlarınıza
karşı (bağlılıkta) kararlı olun; çünkü asıl istenen budur"
diye çekip gitti. "Biz bunu, diğer dinde işitmedik, bu, içi
boşbir uydurmadan başkası değildir." "Zikir (Kur'an), içimizden
ona mı indirildi?" Hayır, onlar Benim zikrimden bir kuşku
içindedirler. Hayır, onlar henüz Benim azabımı tatmamışlardır.
(Sad Suresi, 6-8)
Tarihin çeşitli dönemlerinde yaşamışolan elçilerin de karşı
karşıya kaldıkları bu tarz din karşıtı kişiler, yalnızca topluma
"inkarcı bir düşünce" telkin etmekle kalmamış, aynı zamanda
bu düşünceyi kabul etmeyenlere karşı baskı ve zor kullanmışlardır.
Özellikle de müminler tarafından tebliğ edilen din ahlakının
yaşanmasını engellemek için bu yola başvurmuşlardır. Hz. Musa'ya
iman eden büyücülere "... Ben size izin
vermeden önce O'na iman ettiniz, öyle mi?.." (Araf Suresi,
123) diyen ve onları işkence ile tehdit eden Firavun,
bu durumu ortaya koyan örneklerden biridir.
Ayetlerde de gördüğümüz gibi, inkarcıların cahiliye düzenlerini
ayakta tutmak için benimsedikleri temel birtakım değer yargıları
vardır. Bunların başında ekonomik menfaatler gelir. Kuran'da
yer alan kıssalara baktığımızda, iman edenlere karşı mücadele
eden bu kişilerin genellikle büyük bir maddi güce sahip oldukları
görülür. Firavun, bu konuda da açık bir örnektir. Ancak dikkat
edilmesi gereken önemli bir husus, bu tarz kişilerin, maddi
zenginliklerini genellikle meşru yollardan değil, insanların
eşyasını değerden düşürüp eksilterek (Hud Suresi, 85) ve eksik
ölçüp tartarak (Mutaffıfin Suresi, 1), yani hile ve sahtekarlık
yoluyla kazanmışolmalarıdır. Fakat bu durum, onların toplum
içerisindeki itibarlarını sarsmaz. Aksine cahiliye toplumunun
daha alt kesimleri, "... Ah keşke, Karun'a
verilenin bir benzeri bizim de olsaydı, gerçekten o büyük
bir pay sahibidir..." (Kasas Suresi, 79) diyenler gibi,
onların durumuna gıpta ile bakarlar. Söz konusu cahiliye düzeni,
insanlar arasında yoğun bir makam hırsının gelişmesine neden
olur. Alt kadrolar, zirveye yakınlaşabilmek, zirvedekilerin
gözüne girebilmek için birbirleriyle yarışırlar. Hz. Musa'ya
karşı mücadeleye girişirken Firavun'a "Eğer
biz galip olursak, herhalde bize bir karşılık var, değil mi?"
diye soran büyücüler bu durumun bir örneğidir. Firavun'un
cevabı da aynı şekilde bu durumu ispatlar niteliktedir: "Evet"
dedi, (o zaman) siz en yakın(larım) kılınanlardan olacaksınız."
(Araf Suresi, 114)
Cahiliye toplumlarının bir başka özelliği de, kendilerine
atalarından miras kalan birtakım geleneklere sıkı sıkıya bağlı
olmalarıdır. Bir uygulamanın ya da bir düşüncenin kendilerine
atalarından miras kalmışolmasının, onu kutsallaştırdığını
ve mutlak bir doğru haline getirdiğini düşünürler. Allah'ın
Kuran ayetlerinde bildirdiği gibi, özellikle de din konusunda
tamamen atalarına bağlıdırlar. Babalarından, dedelerinden
ve çok daha eski "büyük"lerinden din adı altında ne öğrendilerse,
bu yanlışinançlarını aynen korurlar. Bu insanların birçoğu
geleneklerinin dışındaki hiçbir uygulamayı kabullenmezler.
Allah, bu durumu Kuran'da şöyle haber verir:
Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine
uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz
şeye (geleneğe) uyarız" derler. (Peki) Ya atalarının aklı
bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamışidiyseler? (Bakara
Suresi, 170)
Açıkça görüldüğü gibi, tarihte örneklerini gördüğümüz, peygamberlere
karşı mücadele vermişolan cahiliye toplumlarının temeli son
derece çarpık bir inanç sistemi üzerine kurulmuştur. Bu inanç
sistemini benimseyen insanlar Allah'ın dininden yüz çevirmişve
kendi tutku ve isteklerine göre yaşamaya başlamışlardır.
Peki bu toplumlar, Allah'tan gelen bir yol gösterici ile
karşılaştıklarında nasıl bir durum ortaya çıkmıştır? Kendilerine,
yollarının yanlışolduğunu bildiren, onları Allah'ın doğru
yoluna çağıran bir Resulle ya da bir mümin topluluğuyla karşılaştıklarında
ne gibi tepkiler vermişlerdir?
Önde Gelenlerin Tepkisi
Kendilerine bir tebliğ ulaştığında cahiliye toplumundaki
insanlar ya tevbe edip iman eder ve din ahlakına uyar ya da
inkarlarına devam ederler. Zengin ya da fakir, güçlü ya da
güçsüz, cahiliye toplumunun her ferdi imanı seçebilir ya da
inkarda diretebilir. Bunun bilgisi ancak Allah'a aittir.
Cahiliye toplumundaki insanlar arasında ekonomik güce sahip
olmayan kişiler, kendilerine tebliğ edilen hak dini kabul
etmeseler de, müminlere karşı ciddi bir tepki göstermeyebilirler.
Ancak maddi gücü olan ve toplum üzerinde etkisi bulunan bazı
önde gelenler açısından durum daha farklıdır. Çünkü onlar,
başta da belirttiğimiz gibi, kurulu olan cahiliye düzeninden
büyük menfaat sağlamaktadırlar ve bu çarpık yapıyı düzeltmeye
yönelik her türlü girişime şiddetle cephe alırlar.
Peki hak din neden onların menfaatlerini
bu kadar zedeler?
Bunun farklı nedenleri vardır. Bunların başlıcalarından biri,
peygamberlerin şahıslarıyla ilgilidir. Peygamberler, insanları
din ahlakını yaşamaya davet ederken, aynı zamanda Allah'ın
bir emri olarak kendilerine itaat edilmesini de isterler.
Allah Kuran'da Resullerin, "Artık Allah'tan
korkup sakının ve bana itaat edin." diyerek insanlara
Allah'ın bu tebliğini ulaştırdıklarını haber verir. (Al-i
İmran Suresi, 50; Şuara Suresi, 108, 126, 144, 163, 179; Zuhruf
Suresi, 63; Nuh Suresi, 3) Resuller, insanların kendilerine
uymalarını istemektedirler, çünkü Allah, elçilerini insanlara
önderlik etmeleri için göndermiştir. Allah'ın Hz. İbrahim'e
bildirdiği "... Seni şüphesiz insanlara
imam kılacağım" (Bakara Suresi, 124) hükmü, tüm peygamberler
için geçerlidir.
Bu durum, peygamberlerle aynı dönemde yaşayan cahiliye toplumlarının
önde gelenleri için büyük bir tehdit oluşturmuştur. Peygamberlerin
insanlar arasında yerleşik kılmaya çalıştıkları dürüstlük,
adalet, güzel ahlak gibi kavramlar, bu kimselerin haksız yollardan
elde ettikleri menfaatlerini zedeleyecektir. Dahası, Allah'ın
dininin temsilinin bir başkasına verildiğini görmek, bu kimselerin
kıskançlığa kapılmalarına da neden olmuştur. Allah Kuran'da
onların bu kıskançlıklarını "Zikir
(Kuran), içimizden ona mı indirildi?.." (Sad Suresi, 8)
ya da "... Bu Kuran, iki şehirden birinin
büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?" (Zuhruf Suresi,
31) gibi sözlerle ifade ettiklerini bildirmektedir.
Ellerinde tuttukları ve onlara büyük çıkarlar sağlayan iktidarlarını
ölçü alarak, insanların, Allah'ın elçisi olduğu için bir başkasının
yoluna uymalarını kabullenememişlerdir.
İktidar hırsları, aslında vicdanen doğru yolda olduklarını
bildikleri halde, onları peygamberlere karşı mücadele etmeye
itmiştir. Peygamberlere karşı mücadele ederken en çok kullandıkları
yöntem ise, peygamberlerin kendilerine itaat edilmesini Allah'ın
rızası için değil, kendi menfaatleri için istedikleri iftirası
olmuştur. Firavun'un önde gelen çevresinin, Hz. Musa ve Hz.
Harun'a karşı söyledikleri "... Siz
ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek
ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz?
Biz, sizin ikinize inanacak değiliz..." (Yunus Suresi, 78)
sözü, bu iftiranın örneklerindendir. Hz. Salih'e karşı öne
sürülen "... O çok yalan söyleyen, kendini
beğenmişbir şımarıktır." (Kamer Suresi, 25) iftirasının
temelinde de aynı mantık yer almaktadır. İnkarda önde gidenler,
Hz. Nuh'a da benzer saldırılarda bulunmuşlardır:
Bunun üzerine, kavminden inkara sapmışönde
gelenler dediler ki: "Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden
başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor.
Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemişolsaydı, muhakkak melekler
indirirdi. Hem biz geçmişatalarımızdan da bunu işitmişdeğiliz.
O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir,
onu belli bir süre gözetleyin." (Müminun Suresi, 24-25)
Cahiliye toplumunun önde gelenlerinin peygamberlere ve onlarla
birlikte iman edenlere tepki göstermelerinin bir diğer nedeni,
onların kurulu olan cahiliye düzeninin işleyişini bozacakları
korkusudur. Onlar tarih boyunca, Allah'ın dinini insanlara
anlatan peygamberlerin, kurulu düzeni ayakta tutan "dünya
görüşünü", yani inkarcı felsefeyi ortadan kaldıracaklarından
ve böylece düzeni kaçınılmaz bir çöküşe sürükleyeceklerinden
korkmuşlardır. Peygamberlerin tebliğ ettiği din ahlakı ile,
kendilerine menfaat sağlayan çarpık sistemin ve ahlak anlayışının
geçerliliğinin yavaşyavaşürütüldüğünü görmüşve bundan büyük
bir endişe duymuşlardır. Ayrıca müminler, cahiliye toplumunda
yaşanan her türlü suçu, ahlaksızlığı ve azgınlığı ortaya çıkarıp
kınamakta ve bunların yerine insanları dürüstlüğe, adalete
davet etmektedirler. Bu durumun bir örneği, Kuran'da Hz. Şuayb
ile kavmi arasında geçen bir konuşmada da görülmektedir:
Medyen (halkına da) kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik).
Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, O'ndan başka ilahınız
yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın; gerçekten sizi bir
bolluk ve refah (hayır)' içinde görüyorum. Doğrusu sizi çepeçevre
kuşatacak olan bir günün azabından korkuyorum." "Ey kavmim,
ölçüyü ve tartıyı -adaleti gözeterek- tam tutun ve insanların
eşyasını değerden düşürüp-eksiltmeyin ve yeryüzünde bozguncular
olarak karışıklık çıkarmayın." "Eğer müminseniz, Allah'ın
bıraktığı (helal işlerden olan kazanç) sizin için daha hayırlıdır.
Ben, sizin üzerinizde bir gözetleyici değilim." Dediler ki:
"Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da
mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi
senin namazın mı emrediyor? Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu,
aklı başında (reşid bir adam)sın." (Hud Suresi, 84-87)
Hz. Şuayb, inkarcı kavmini "atalarının taptığı şeyleri bırakmaya"
ve onları "malları konusunda diledikleri gibi davranmaktan
vazgeçirmeye" çalışmaktadır. Yani, cahiliye toplumunda kurulu
olan yanlışahlak anlayışına muhalefet etmekte, dolayısıyla
kavmin önde gelenlerinin menfaatlerine de engel olmaktadır.
Bu, tüm peygamberlerin ortak özelliğidir. Nitekim bu nedenle,
inkarcılar tarafından "muptil olanlar" (iptal edenler, bozanlar,
ortadan kaldıranlar) olarak tanımlanmışlardır. Allah Kuran'da
bu gerçeği şöyle bildirmektedir:
Andolsun, Biz bu Kuran'da insanlar için her
örneği gösterdik. Şüphesiz, sen onlara bir ayetle geldiğin
zaman, o inkar edenler, mutlaka: "Siz ancak muptil olanlardan
başkası değilsiniz" derler. İşte Allah, bilmeyenlerin kalblerini
böyle mühürler. (Rum Suresi, 58-59)
Bunun yanı sıra, peygamberler ve salih müminler, toplumda
hakim olan çarpık ahlak anlayışını değiştirmek için hiçbir
girişimde bulunmasalar bile, sadece varlıklarıyla dahi önde
gelenlerin tepkilerini çekerler. Kendilerinin o toplumun çarpık
dünya görüşünü terk etmişve Allah'ın emrettiği güzel ahlakı
en güzel şekilde yaşıyor olmaları dahi, insanlar için dikkat
çekici bir örnek ve önemli bir tebliğ vesilesi olmuştur. Onların
cahiliyenin çarpık ahlakını reddetmeleri ve yepyeni bir ahlak
anlayışı üzerinde yaşamaya başlamaları, zaman içerisinde cahiliye
toplumundaki diğer pek çok insanın da din ahlakına yönelmelerini
sağlayacaktır. İşte kavmin önde gelenlerinin, Allah'ın dinini
tebliğ eden peygamberleri, elde ettikleri haksız menfaatlerine
yönelik bir tehdit olarak görmelerinin nedeni budur. Hz. Lut'un,
yaygın bir biçimde sapkın cinsel eğilimleri olan toplumun
ahlaksızlığından uzak durduğu için gördüğü tepki, bunun dikkat
çekici bir örneğidir. Allah Kuran'da bu olayı şöyle anlatır:
Hani Lut da kavmine şöyle demişti: "Sizden
önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasız-çirkinliği
mi yapıyorsunuz? Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle
erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, ölçüyü aşan (azgın)
bir kavimsiniz." Kavminin cevabı: "Yurdunuzdan sürüp çıkarın
bunları, çünkü bunlar çokça temizlenen insanlarmış!" demekten
başka olmadı. (Araf Suresi, 80-82)
Kısacası Resuller her dönemde gönderildikleri toplumlar için
tam anlamıyla birer "muptil", yani "iptal edici" olmuşlardır.
Allah'ın yeryüzündeki halifeleri olarak, yepyeni bir anlayışla
ortaya çıkmışve insanlara batıl cahiliye inançlarının geçersizliğini,
mantıksızlığını anlatmışlardır. Söz konusu toplumun refahtan
şımarmışolan önde gelenleri ise, buna karşı direnmekte ısrar
etmişlerdir. Hz. Musa ve Hz. Harun'a karşı
"... Bunlar... örnek olarak tutturduğunuz yolunuzu (dininizi)
yok etmek istemektedirler." (Taha Suresi, 63) diyerek
mücadele eden ve "... Bırakın beni,
Musa'yı öldüreyim de o (gitsin) Rabbine yalvarıp-yakarsın.
Çünkü ben, sizin dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde
fesat çıkarmasından korkuyorum." (Mümin Suresi, 26)
diyen Firavun ve kavminin önde gelenleri gibi, kendi çarpık
düzenlerini korumaya çalışmışlardır.
Allah Kuran'da inkarcıların, peygamberlere karşı başlattıkları
mücadelenin, iman edenlerin hicreti, insanların hak dine girmeleri
ya da -Allah'tan gelen bir karşılık olarak- inkar edenlerin
helak edilmeleriyle sonuçlandığını bildirmiştir.
"Biz İstemesek
de mi?.."
Kuran'da cahiliye toplumlarının peygamberlere ve salih müminlere
karşı giriştikleri mücadeleler anlatılırken, kavmin önde gelenlerinin
attıkları iftiralara, düzenledikleri saldırılara ve tuzaklara
dikkat çekilmiştir. Yaşadığı toplumu Allah'a iman etmeye davet
eden her peygamber, bu toplumun önde gelenleri tarafından
önce tehdit edilmişsonra da dozu gittikçe artan saldırılarla
karşılaşmıştır.
Allah Kuran'da, inkar edenlerin bu sözlü ve fiili saldırılarının
örneklerini vermiştir. Bunların başında peygamberlere yönelik
suçlamalarda bulunulması, delilik, büyücülük, çıkarcılık gibi
asılsız iftiralarla karalanmaya çalışılması gelir.
Örneğin dönemin inkarcıları Hz. Nuh'a delilik iftirasında
bulunmuşlardır. Allah Kuran'ın, "...
Kulumuz (Nuh)u yalanladılar ve: 'Delidir' dediler. O baskı
altına alınıp engellenmişti." (Kamer Suresi, 9) ayetiyle
bu gerçeği bizlere haber verir. Aynı asılsız suçlama Hz. Musa'ya
da yapılmıştır. Firavun, "... (Bu,)
ya bir büyücü veya bir delidir..." (Zariyat Suresi, 39)
sözleriyle Hz. Musa'ya iftira atmaya çalışmıştır. Peygamberimiz
Hz. Muhammed (sav)'e de, dönemin inkarcıları
"... Ey kendisine kitap indirilen, gerçekten sen cinlenmiş(bir
deli)sin..." (Hicr Suresi, 6) şeklinde çirkin saldırılarda
bulunmuşlardır. Allah, inkar edenlerin tarih boyunca kendilerine
gönderilen her elçiye karşı bu tür suçlamalarda bulunduklarını
haber vermektedir:
İşte böyle; onlardan öncekiler de bir elçi
gelmeyiversin, mutlaka: "Büyücü ve cinlenmiş" demişlerdir.
Onlar bunu birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar,
azgın ve taşkın bir kavimdirler. (Zariyat Suresi, 52-53)
İnkarcı toplumlar, Allah'ın insanlara uyarıcı ve korkutucu
olarak gönderdiği peygamberleri, aynı zamanda akli yetersizlik
ya da yalancılıkla da suçlanmışlardır. Kendi toplumunu
"... Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız
yoktur. Hala korkup-sakınmayacak mısınız?" (Araf Suresi, 65)
sözleriyle uyaran Hz. Hud'a, kavminin önde gelenleri şöyle
demişlerdir:
"... Gerçekte biz seni 'aklî bir yetersizlik'
içinde görüyoruz ve doğrusu biz senin yalancılardan olduğunu
sanıyoruz." (Araf Suresi, 66)
Aynı yöntem, peygamberlere iman eden salih müminlere karşı
da kullanılmıştır. Allah Kuran'da, kendilerine
"... İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin..."
denildiğinde, "... Düşük akıllıların
iman ettiği gibi mi iman edelim?.." diyen kimseleri
haber verir. (Bakara Suresi, 13)
Oysa, ayetin devamında Rabbimizin bildirdiği gibi
"... gerçekten asıl düşük-akıllılar kendileridir; ama bilmezler".
Allah ileri gelen inkarcıların, Hz. Nuh'a karşı da şunları
söylediklerini bildirir:
... Biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden
başkası görmüyoruz; sana, sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan
başkasının uyduğunu görmüyoruz ve sizin bize bir üstünlüğünüzü
de görmüyoruz. Aksine, biz sizi yalancılar sanıyoruz... (Hud
Suresi, 27)
Tüm bu iftiraların arkasında iki temel neden vardır. Birincisi,
ileri gelen inkarcıların müminlerin izledikleri yolu gerçekten
de anlayamamalarıdır. Dünya hayatına hırsla bağlanmışolan
bu kimseler, müminlerin maddi menfaatlerini hiçe sayarak tüm
hayatlarını Allah'ın razı olacağı şekilde geçirme konusundaki
kararlılıklarını kavrayamamaktadırlar. İnkar edenlerin iman
edenlere yönelik, "... Bunları dinleri
aldattı..." (Enfal Suresi, 49) şeklindeki sözlerinin
ardında da bu kavrayışeksikliği yer almaktadır. Onları en
çok şaşırtan şey, daha önceden tanıdıkları ve aklı başında
olduklarını bildikleri kimselerin Allah'a iman etmeleri ve
diğer insanları da Kuran ahlakını yaşamaya davet etmeleridir.
Kavminin Hz. Salih'e söylediği sözler, bu durumu ortaya koyan
örneklerden biridir:
Dediler ki: "Ey Salih, bundan önce sen içimizde
kendisinden (iyilikler ve yararlılıklar) umulan biriydin.
Atalarımızın taptığı şeylere tapmaktan sen bizi engelleyecek
misin? Doğrusu biz, senin bizi davet ettiğin şeyden kuşku
verici bir tereddüt içindeyiz." (Hud Suresi, 62)
İnkar edenlerin müminlere yönelttikleri iftiraların ikinci
nedeni ise stratejiktir. İleri gelenler, kendileri için bir
tehdit haline gelmeye başlayan elçileri ve mümin topluluğunu
yıldırmak ve yollarından döndürmek için iftiralara başvurmuşlardır.
Ancak inkar edenlerin bu yöndeki çabaları hiçbir zaman için
sonuç vermemiştir. Allah, bizlere tüm Resullerin ve yanlarındaki
salih müminlerin her türlü iftiraya, alaya ve incitici söze
karşı hiçbir yılgınlığa kapılmadan imanlarında kararlılık
gösterdiklerini bildirmiştir.
Salih müminlerin iftiralardan etkilenmediklerini gören kavmin
önde gelen inkarcıları, bu durumda da fiili saldırılara, baskılara
ve tehditlere başlarlar. Firavun Hz. Musa'ya
"... Andolsun, benim dışımda bir ilah edinecek olursan, seni
mutlaka hapse atacağım." (Şuara Suresi, 29) tehdidinde
bulunmuştur. Allah Hz. Şuayb'a yapılan ölüm tehdidini ise
Kuran'da şöyle haber verir:
"Ey Şuayb" dediler. "Senin söylediklerinin
çoğunu biz 'kavrayıp anlamıyoruz'. Doğrusu biz seni içimizde
zayıf biri görüyoruz. Eğer yakın-çevren olmasaydı, gerçekten
seni taşa tutar-öldürürdük. Sen bize karşı güçlü ve üstün
değilsin." (Hud Suresi, 91)
Hz. İbrahim'in inkarcı kavmi ise, "...
Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu (İbrahim'i) yakın ve ilahlarınıza
yardımda bulunun" (Enbiya Suresi, 68) diyerek, onu
ateşe atıp öldürmek istemiştir. Hz. Salih'in kavmindeki inkarcılar
ise, kendilerine gönderilen elçilerini öldürmek için şöyle
bir tuzak kurmuşlardır:
Şehirde dokuzlu bir çete vardı, yeryüzünde
bozgun çıkarıyorlar ve dirlik-düzenlik bırakmıyorlardı. Kendi
aralarında Allah adına and içerek, dediler ki: "Gece mutlaka
ona (Salih'e) ve ailesine bir baskın düzenleyelim, sonra velisine:
Ailesinin yok oluşuna biz şahid olmadık ve gerçekten bizler
doğruyu söyleyenleriz, diyelim." (Neml Suresi, 48-49)
Allah'ın elçilerine kurulan tuzakların ve yapılan tehditlerin
içinde özellikle bir tanesi oldukça yaygındır: Resulleri ve
iman edenleri yurtlarından sürme tehdidi. Hemen her kavmin
önde gelenleri, "kurdukları cahiliye düzenini bozan" kimseler
olarak değerlendirdikleri müminlerden kurtulmanın yolunun,
onları yurtlarından uzaklaştırmak olduğunu düşünmüşlerdir:
İnkar edenler, Resullerine dediler ki: "Muhakkak
(ya) sizi kendi toprağımızdan süreceğiz veya dinimize geri
döneceksiniz." Böylelikle Rableri kendilerine vahyetti ki:
"Şüphesiz Biz, zulmedenleri helak edeceğiz. "Ve onlardan sonra
sizi o arza mutlaka yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkana
ve tehdidimden korkana ait (bir ayrıcalıktır)." (İbrahim Suresi,
13-14)
Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır:
İlk başta, inkar edenlerin söz konusu sürgün, tehdit ya da
isteklerinin, müminlerin yaptığı hicretin de başlangıcı olduğu
düşünülebilir. Oysa Rabbimizin Kuran'da haber verdiği kıssalara
baktığımızda, inkar edenlerin sürgün tehditlerinin müminler
için bir "hicret nedeni" olmadığını görürüz. Aksine, hemen
her mümin toplumu, inkar edenlerin bu sürgün etme tehditlerine
aldırmamışve Allah'ın hak dinini tebliğ etmeye devam etmişlerdir.
Hz. Şuayb'ın kavmi ile olan arasında geçen bir konuşma, bu
durumun önemli bir örneğini oluşturur:
Kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar (müstekbirler)
dediler ki: "Ey Şuayb, seni ve seninle
birlikte iman edenleri ya ülkemizden sürüp-çıkaracağız veya
mutlaka bizim dinimize geri döneceksiniz." (Şuayb:) "Biz istemesek
de mi?" dedi, "Allah bizi ondan kurtardıktan sonra, bizim
tekrar sizin dininize dönmemiz Allah'a karşı yalan yere iftira
düzmemiz olur. Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi dışında, ona
geri dönmemiz bizim için olacak işdeğildir. Rabbimiz, ilim
bakımından herşeyi kuşatmıştır. Biz Allah'a tevekkül ettik.
'Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında 'Sen hak ile hüküm ver,'
Sen 'hüküm verenlerin' en hayırlısısın." (Araf Suresi, 88-89)
"Biz istemesek de mi?"... Bu
söz, Hz. Şuayb'ın inkarcılara karşı ne denli güçlü, kararlı
ve dirayetli bir tavır sergilediğini ortaya koymaktadır.
Müminlerin, içinde yaşadıkları kavmi terk etmelerinin nedeni
ise, kendilerine gözdağı vermeye çalışan inkarcıların tehditleri
değildir. Çünkü iman edenler, Allah dilemedikçe inkar edenlerin
kendilerine hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerinin bilincindedirler.
Peki ama o halde, Allah'ın Resulleri ve müminler neye göre
hicret etmişlerdir?
"Allah'ın Arzı GenişDeğil miydi?"
Allah Kuran'da peygamberlerin hicretlerinin oldukça uzun
ve zorlu bir mücadeleden sonra gerçekleştiğini haber vermiştir.
Müminler hicret etmeden önce, yaşadıkları toplumu doğru yola
iletebilmek için ellerinden gelen herşeyi yapmış, karşılaştıkları
tüm tehdit ve baskılara karşı sabretmişlerdir. Çünkü Rabbimiz
her peygamberi içinde yaşadığı topluluğu uyarıp korkutmak
için görevlendirmiştir. Bu nedenle elçiler, Allah'ın bu konuda
açık bir hükmü olmadığı sürece bu görevi bırakıp gitmemişlerdir.
İnkarcıların onları yurtlarından sürmek için gösterdikleri
çabalara ise büyük bir sabır ve tevekkülle göğüs germişlerdir.
Dolayısıyla hicretin nedeni, inkarcıların iman edenlere uyguladıkları
baskılar değil, Allah'ın bu konuda peygamberlere vermişolduğu
hükümdür. İnkarcıların tüm baskıların rağmen, hicret ancak
Allah'ın dilediği anda gerçekleşmiştir.
Peki Allah'ın hicret hükmünü vermesi nasıl olmuştur?
Allah peygamberlerine hicret hükmünü melekler aracılığıyla
vahyederek bildirmiştir. Hz. Lut'a giden ve ona Rabbimizin
"... Ey Lut, biz Rabbinin elçileriyiz.
Onlar sana kesin olarak ulaşamazlar. Gecenin bir parçasında
ailenle birlikte yürü..." (Hud Suresi, 81) hükmünü
haber veren melekler bunun bir örneğidir. Aynı şekilde, Peygamberimiz
(sav)'in ve sahabelerin hicretleri de, konuyla ilgili ayetlerin
indirilmesinden sonra gerçekleşmiştir.
Allah'tan bir vahiy gelmediği durumda ise, elçilerin ve salih
müminlerin hicret hükmünü gerçekleştirmeleri, Kuran'daki ilgili
ayetlerin yaşanmasıyla söz konusu olmuştur. Rabbimiz Kuran'da
bu durumu bizlere şu şekilde haber vermektedir:
Melekler kendi nefislerine zulmedenlerin
hayatına son verecekleri zaman derler ki: "Nerede idiniz?"
Onlar: "Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmışlar (müstaz'aflar)
idik." derler. (Melekler de:) "Hicret etmeniz için Allah'ın
arzı genişdeğil miydi?" derler. İşte onların barınma yeri
cehennemdir. Ne kötü yataktır o? Ancak erkeklerden, kadınlardan
ve çocuklardan müstaz'aflar olup hiçbir çareye güç yetiremeyenler
ve bir yol (çıkış) bulamayanlar başka. Umulur ki Allah bunları
affeder. Allah affedicidir, bağışlayıcıdır. (Nisa Suresi,
97-99)
Kuran'daki bu ayetlerden anlaşıldığı üzere, bir insanın hicret
etmesi için gerekli olan şart, Allah'a ibadetlerinin uygulanmasının
somut bir biçimde engellenmesi ile oluşmaktadır. Kuşkusuz
tarih boyunca inkar edenlerin birçoğu bu hükümlerin uygulanmasını
engellemek istemişlerdir. Ancak Allah Kuran'da, peygamberin
ve salih müminlerin onlara, "... bütün
yapabileceğinizi yapın; şüphesiz, ben de yapacağım..." (Hud
Suresi, 93) şeklinde cevap verdiklerini ve Allah'ın
rızasını kazanmak için tüm güçleriyle mücadele ettiklerini
bildirmiştir. Ancak bu mücadeleye hiçbir imkan yoksa ve müminler
"yeryüzünde zayıf bırakılmışlar (müstaz'aflar)" konumuna getirilmişlerse,
o zaman, dini ibadetlerini uygulamaları ve Kuran ahlakını
tebliğ etmeleri için bir başka yere hicret etmeleri gerekmiştir.
Bu tür bir hicretin, yani inkarcıların iman edenlerin ibadetlerini
yerine getirmelerini imkansız hale getirmeleri üzerine gerçekleşen
bir yer değiştirmenin örneğini Rabbimiz Kehf Suresi'nde bizlere
bildirir. Ashab-ı Kehf, yani "mağara ehli" olarak anılan gençler,
dinlerini koruyabilmek için bir mağaraya sığınmışlardır:
O gençler, mağaraya sığındıkları zaman, demişlerdi
ki: "Rabbimiz, katından bize bir rahmet ver ve işimizden bize
doğruyu kolaylaştır (bizi başarılı kıl)"... Biz sana onların
haberlerini bir gerçek (olay) olarak aktarıyoruz. Gerçekten
onlar Rablerine iman etmişgençlerdi ve Biz de onların hidayetlerini
artırmıştık. Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı)
rabtetmiştik; Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: "Bizim Rabbimiz,
göklerin ve yerin Rabbi'dir; İlah olarak biz O'ndan başkasına
kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun,
gerçeğin dışına çıkarız. Şunlar, bizim kavmimizdir; O'ndan
başkasını ilahlar edindiler, onlara apaçık bir delil getirmeleri
gerekmez miydi? Öyleyse Allah'a karşı yalan uydurup iftira
düzenden daha zalim kimdir?" (İçlerinden biri demişti ki:)"Madem
ki siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından kopup-ayrıldınız,
o halde, (dağlara çekilip) mağaraya sığının da Rabbiniz size
rahmetinden (bolca bir miktarını) yaysın ve işinizden size
bir yarar kolaylaştırsın"... Dediler ki: "... şimdi birinizi
bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse baksın,
size ondan bir rızık getirsin; ancak oldukça nazik davransın
ve sakın sizi kimseye sezdirmesin. Çünkü onlar üzerinize çıkıp
gelirlerse, sizi taşa tutarlar veya dinlerine geri çevirirler;
bu durumda ebedi olarak kurtuluşbulamazsınız." (Kehf Suresi,
10-20)
Ayetlerde bahsi geçen mümin gençler, dikkat edilirse, gerçekte
cahiliye toplumundan iki ayrı hicret yaşamışlardır: İlk hicret,
"Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbi'dir;
İlah olarak biz O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız."
diyerek ve kavimlerinin içine düştüğü sapıklığı görerek yaşadıkları
manevi hicrettir. Cahiliye toplumunda yaşanan ahlak anlayışını
reddetmişler ve o toplumun dininden tamamen kopmuşlardır.
Bu manevi hicretin ardından da fiziksel hicret gelmişve gençler,
içinde yaşadıkları toplumu tam anlamıyla terk ederek mağaraya
sığınmışlardır. Hicretin yolu, diğer mümin topluluklarında
da bundan daha farklı olmamıştır. Her zaman için önce manevi
bir ayrılış, sonra da fiziksel bir uzaklaşma yaşanmıştır.
Burada önemli bir noktaya daha dikkat etmek gerekir: Yukarıda
yer alan ayetlerde belirtilen şartlarda gerçekleşen bir hicretle,
inkar edenlerin "sizleri süreceğiz" tehdidi üzerine gerçekleşen
bir göç arasında çok önemli bir fark vardır. İnkar edenler,
müminlere "sizleri süreceğiz" tehdidinde bulunurken, onları
sadece bulundukları yerden uzaklaştırmayı ister ve böylece
de onlardan kurtulacaklarını düşünürler. Ancak Rabbimizin
Kuran'da haber verdiği hicret örneklerine baktığımızda, inkar
edenlerin hicret eden müminleri engellemeye ya da onları takip
edip yakalamaya çalıştıklarını görürüz. Bu nedenle tarih boyunca
iman edenlerin hicretleri hep gizlice gerçekleşmiştir. Yani
inkar edenler müminlerin kendi yurtlarından uzaklaşmasıyla
da yetinmemekte, gittikleri yerde de müminlerin kendi inkarcı
düzenleri için bir tehlike oluşturabileceklerinden korkmaktadırlar.
Çünkü müminler gittikleri yerde de yine insanları din ahlakına
davet edecek, bu ahlakın insanlar arasında yerleşik kılınmasını
sağlamaya çalışacaklardır.
Resulullah'ın hicreti bu durumun en somut örneklerinden biri
olmuştur.
|