|
İhlaslı İnsan Nasıl Olur?
ALLAH'A SIMSIKI SARILIR VE DİNİ KATIKSIZCA
ALLAH'A HALİS KILAR
Allah, "Ancak tevbe edenler,
ıslah edenler, Allah'a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini
katıksız olarak Allah için (halis) kılanlar başka; işte
onlar mü'minlerle beraberdirler. Allah mü'minlere büyük
bir ecir verecektir." (Nisa Suresi, 146)
ayetiyle müminlere, dini; 'Allah'a sımsıkı sarılan ve
dinlerini katıksız olarak Allah için halis kılan' kimseler
olarak yaşamalarını emretmiştir. Bir kimsenin Allah'a
sımsıkı sarılması, Allah'tan başka bir ilah olmadığını
bilerek, hayatını yalnızca O'nu razı etmeye adaması
ve her ne olursa olsun Allah'a olan sadakatinden
vazgeçmemesi ihlastır. Allah, Kuran'da "...
Kim Allah'a sımsıkı tutunursa, artık elbette o, dosdoğru
olan bir yola iletilmiştir." (Al-i İmran Suresi,
101) şeklinde buyurmaktadır.
'Dini katıksızca Allah'a halis kılmak' ise, kişinin
din ahlakını yaşarken başka hiçbir çıkar ya da menfaat
gözetmeksizin sadece Allah'ın rızasını ve hoşnutluğunu
hedeflemesidir. Allah bu konunun önemini bir başka ayette;
"Oysa onlar, dini yalnızca
O'na halis kılan hanifler (Allah'ı birleyenler) olarak
sadece Allah'a kulluk etmek, namazı dosdoğru kılmak
ve zekatı vermekten başkasıyla emrolunmadılar. İşte
en doğru (dimdik ve sapasağlam) din budur" (Beyyine
Suresi, 5) hükmüyle vurgulamış ve din ahlakının
ancak bu şekilde yaşanabileceğini belirtmiştir.
İnanan bir kişi yaptığı işler ve ibadetlerle Allah'ın
dışında bir başkasının sevgisini, hoşnutluğunu, takdirini,
ilgi ve beğenisini elde etmeye çalışmaz. Eğer böyle
bir arayışı olursa, bu da ayetlerdeki tanımların aksine,
kişinin Allah'a tam bir samimiyet ve ihlasla yönelmemiş
olduğunu gösterir. Aslında insanların "ibadet ya
da salih amellerini Allah rızası dışında başka amaçlarla
yapması" çevremizde sık sık rastladığımız bir durumdur.
Örneğin bir fakire yardımda bulunurken bunu diğer insanlara
gösteriş olsun diye yapan, namaz kılarken bu önemli
ibadetle bir itibar kazanmayı ya da çıkar sağlamayı
hedefleyen insanlar vardır. Kuran'da bazı insanların
namazlarını gösteriş için kıldıklarından, mallarını
da yine gösteriş amaçlı infak ettiklerinden şöyle bahsedilir:
Dini yalanlayanı gördün mü? İşte yetimi
itip-kakan, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur. İşte
(şu) namaz kılanların vay haline, ki onlar, namazlarında
yanılgıdadırlar, Onlar gösteriş yapmaktadırlar. (Ma'un
Suresi, 1-6)
Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret
gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye
malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı
geçersiz kılmayın... (Bakara Suresi, 264)
Bir insanın gösteriş içinde olması demek o kişinin
Allah'ın rızası dışında başka kişilerin rızasını araması
demektir. Bir yardımda bulunurken, güzel bir tavır sergilerken,
ibadet halindeyken ya da bir fedakarlık yaparken bunu
diğer kişilere göstermeyi hedef edinmek, iman eden bir
kişinin şiddetle kaçınması gereken bir ahlaktır. Oysa
dini katıksızca Allah'a halis kılarak iman eden bir
insanın tek hedefi Allah'ı razı etmek olmalıdır. Kuran'da
peygamberlerin de başka hiçbir karşılık ve menfaat gözetmeden
sırf Allah rızası için ihlasla ibadet ettiklerine Hz.
Hud'un kavmine söylediği şu sözler ile dikkat çekilmiştir:
Ey kavmim, ben bunun karşılığında
sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni
yaratandan başkasına ait değildir. Akıl erdirmeyecek
misiniz? (Hud Suresi, 51)
İman eden bir kişi Allah'tan başka
hiç kimseyi razı etme peşinde olmaz. Çünkü o kalplerin
Allah'ın elinde olduğunu, Allah dilediği takdirde tüm
insanların razı olacağını bilir. Üstelik insan dünya
hayatında ne kadar takdir, övgü ya da iltifat görürse
görsün, bunlar sonsuz ahiret hayatında ona hiçbir şey
kazandırmayacaktır. O gün her insan yapayalnız, yalın
olarak ve tek başına Rabbimizin önünde hesaba çekilecek
ve tüm yapıp ettikleri önüne getirilecektir. O gün asıl
olarak, kişinin imanı, takvası, samimiyeti ve teslimiyeti
önemli olacaktır. Nitekim Peygamberimiz (sav) de
"Amellerinizi Allah için halis kılınız. Zira Allah
Teala ancak kendisi için ihlasla yapılan ameli kabul
eder." 1
şeklindeki sözleriyle iman edenlere ihlasın önemini
hatırlatmışlardır.
GÖNÜLDEN BAĞLANARAK, ALLAH'A YÖNELİR
Allah, "'Gönülden katıksız
bağlılar' olarak, O'na yönelin ve O'ndan korkup-sakının,
dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden olmayın."
(Rum Suresi, 31) ayetiyle inananlara gerçek imanın
nasıl olması gerektiğini bildirmiştir. Yine bir başka
ayette geçen "… Bana 'gönülden-katıksız
olarak yönelenin' yoluna tabi ol. Sonra dönüşünüz yalnızca
Banadır, böylece Ben de size yaptıklarınızı haber vereceğim."
(Lokman Suresi, 15) sözleriyle de Allah doğru
yolun, elçilerin ve bu ahlakı yaşayan insanların yolu
olduğuna dikkat çekmiştir.
Allah'a gönülden bağlanmak, her ne şart altında olursa
olsun, O'na olan iman, bağlılık ve sadakatten vazgeçemeyecek
kadar çok sevmek ve haşyet dolu bir korku duymaktır.
Allah'a, O'nun razı olmayacağı bir tavır göstermekten
içi titreyerek korkacak ve şiddetle kaçınacak kadar
büyük bir saygı ile inanmaktır. Allah'a bu şekilde gönülden
bağlanan bir insan ihlası da kazanmış demektir. Allah'a
karşı böyle güçlü bir inanç ve bağlılığı olan kişi,
gerek ibadetlerinde gerekse de Allah'ın rızasını gözeterek
yaptığı diğer tüm işlerinde ihlas ve samimiyetle hareket
eder. Müminler ihlaslarının temelini oluşturan bu özellikleri
dolayısıyla Kuran'da 'Rablerine kalpleri tatmin bulmuş
olarak bağlanan kimseler' (Hud Suresi, 23) olarak tanımlanmış
ve cennetle müjdelenmişlerdir.
Allah inanan kimselerin, Kuran'da bildirilen emir
ve ibadetleri Allah'a karşı gönülden bir boyun eğicilikle
yani ihlas ve samimiyetle yerine getirmelerini bildirmiştir.
Allah "'Gönülden katıksız
bağlılar' olarak, O'na yönelin ve O'ndan korkup-sakının,
dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden olmayın."
(Rum Suresi, 31) ayetiyle iman edenleri bütün
ibadetlerinde ihlasa ve teslimiyete çağırmaktadır. Bir
başka ayette ise Allah "Meryem,
Rabbine gönülden itaatte bulun, secde et ve rüku edenlerle
birlikte rüku et" (Al-i İmran Suresi, 43)
şeklinde bildirerek Hz. Meryem'e Allah'a gönülden itaatte
bulunmasını hatırlatmıştır. Ayrıca Allah, Kendisi'nden
sakınıp-korkan, gönülden yönelerek O'nun emirlerini
yerine getiren kimselere rahmetinden iki kat vereceğini
de şöyle müjdelemiştir:
Ama sizden kim Allah'a ve Resûlü'ne
gönülden - itaat eder ve salih bir amelde bulunursa,
ona ecrini iki kat veririz. Ve biz ona üstün bir rızık
da hazırlamışızdır. (Ahzab Suresi, 31)
Müminlerin "Sabredenler,
doğru olanlar, gönülden boyun eğenler, infak edenler
ve 'seher vakitlerinde' bağışlanma dileyenlerdir"
(Al-i İmran Suresi, 17) ayetiyle de ifade edilen
bu özellikleri, en yoğun olarak Allah'ın kullarına uyarıcı
olarak gönderdiği elçilerinde görülür. Kuran'da elçilerin
gönülden Allah'a yönelen, ihlas sahibi kullar olduklarına
dikkat çeken pek çok ayet bulunmaktadır. Bunlardan bazıları
şu şekildedir:
"Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına)
bir ümmetti; Allah'a gönülden yönelip itaat eden bir
muvahhiddi ve o müşriklerden değildi." (Nahl Suresi,
120)
"Güç ve basiret sahibi olan kullarımız
İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla. Gerçekten
Biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp-anan
ihlas sahipleri kıldık." (Sad Suresi, 45-46)
Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, duygulu
ve gönülden (Allah'a) yönelen biriydi. (Hud Suresi,
75)
"Kitap'ta Musa'yı da zikret.
Çünkü o, ihlasa erdirilmiş ve gönderilmiş (Resul) bir
peygamberdi." (Meryem Suresi, 51)
İmran'ın kızı Meryem'i de. Ki o kendi
ırzını korumuştu. Böylece Biz ona ruhumuzdan üfledik.
O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti.
O, (Rabbine) gönülden bağlı olanlardandı. (Tahrim Suresi,
12)
ALLAH'A DERİN BİR SAYGI GÖSTEREREK
İNANIR
Kuran'da tarif edilen ihlası kazanmış olan müminler
'Allah'a derin bir saygı göstererek" iman ederler.
Bu, Allah'ın Yüceliğini ve gücünü kavramak ve bundan
dolayı da O'na karşı derin bir sevgi, içli bir saygı
ve haşyet dolu bir korku duymaktır. Rabbimize böyle
derin bir saygı ve korku ile bağlanan kimseler, Allah'ın
rızasını kazanmayı hiçbir dünyevi çıkar ya da menfaate
değişmezler. Çünkü ihlas, dünya üzerindeki küçük büyük
hiçbir menfaatin Allah'ın rızasını kazanmaktan ve O'nun
emirlerini yerine getirmekten daha önemli olmadığını
bilmektir. Kuran'da "...
Onlar Allah'ın ayetlerine karşılık olarak az bir değeri
satın almazlar..." (Al-i İmran Suresi, 199)
ayetiyle ihlas sahiplerinin bu özelliği vurgulanmıştır.
Ayetlerde tarif edildiği şekilde bir ihlasa sahip
olan insanlar, hangi şart altında olurlarsa olsunlar,
konu Allah'ın emir ve yasakları olduğunda, Kuran ayetlerinin
gereklerini yerine getirmede hiçbir şekilde taviz vermezler.
Çünkü kişinin kalbindeki bu saygı dolu korku ve derin
bağlılık, Allah'ın beğenmeyeceği bir tavrın gösterilmesini
kesin olarak engeller. Aynı şekilde Allah'ın razı olacağını
bildirdiği ahlakı eksiksiz olarak yaşama konusunda da
büyük bir şevk ve azim ile hareket edilmesini sağlar.
Kuran'da ihlas sahibi müminlerin Allah'a karşı olan
saygı dolu korkuları şöyle ifade edilmiştir:
"Ve onlar Allah'ın ulaştırılmasını
emrettiği şeyi ulaştırırlar. Rablerinden içleri saygı
ile titrer, kötü hesaptan korkarlar." (Rad Suresi,
21)
Başka ayetlerde ise kendilerine Allah'ın ayetleri
okunduğunda, inanan kimselerin Allah'a karşı olan saygı
dolu bağlılıklarının daha da arttığından ve bu bağlılıklarından
dolayı çeneleri üzerine kapanıp ağladıklarından şöyle
bahsedilmektedir:
De ki: "İster ona inanın, ister
inanmayın: O, daha önce kendilerine ilim verilenlere
okunduğu zaman, çenelerinin üstüne kapanarak secde ederler."
Ve derler ki: "Rabbimiz Yücedir, Rabbimiz'in va'di
gerçekten gerçekleşmiş bulunuyor. Çeneleri üstüne kapanıp
ağlıyorlar ve (Kur'an) onların huşu (saygı dolu korku)larını
arttırıyor. (İsra Suresi, 107-109)
Kuran'da bildirilen "...
Gerçekten onlar hayırlarda yarışırlardı, umarak ve korkarak
Bize dua ederlerdi. Bize derin saygı gösterirlerdi."
(Enbiya Suresi, 90) ayetiyle de Hz. Zekeriya
ve eşinin Allah'a karşı olan saygı dolu bağlılıkları
tüm müminlere örnek gösterilmiştir. Ayette dikkat çekilen
bir diğer konu ise ihlas sahibi kulların Allah rızası
için hayırlarda yarışmalarıdır. Bu kişiler Allah'ın
rızasına, rahmetine ve cennetine kavuşmak için -güçlerinin
ve imkanlarının elverdiği ölçüde- sürekli bir çaba içindedirler.
TAM BİR TESLİMİYETLE ALLAH'A TESLİM
OLUR
Kuran'da, "Deyin ki: "Biz
Allah'a; bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub
ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa'ya verilen ile
peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan
hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O'na teslim
olmuşlarız." (Bakara Suresi, 136) ayetiyle
Allah Müslümanlardaki teslimiyetin önemine dikkat çekmiştir.
Gerçek ihlas da zaten Allah'a karşı tam bir teslimiyetle
teslim olmayı gerektirir. Ancak bu teslimiyetin şartsız
olması gerekir. Belirli şartlar söz konusu olduğunda
Allah'tan razı olan, şükredici ve boyun eğici bir tavır
gösteren, ancak bu şartlar değiştiğinde hemen isyankar,
itaatsiz bir ahlaka bürünen insanların teslimiyeti yaşamaları
mümkün değildir. Örneğin işleri son derece iyi giden
ve tatminkar miktarlarda para kazanabilen bir kimse,
kendisine bu şartları oluşturanın, rızkını verenin ve
işlerinin rast gitmesini sağlayanın Allah olduğunu sık
sık dile getirir. Ancak işleri ters gitmeye başladığı
anda o güne kadar Allah'a göstermiş olduğu bu teslimiyetli
tavrını hemen unutur. Bir anda bambaşka bir karakter
gösterir; ne kadar iyi bir insan olduğunu, başına gelenleri
hak etmediğini, işlerinin neden ve nasıl bozulduğunu
bir türlü anlayamadığını söyleyip durur. Hatta daha
da ileri gidip Allah hakkında çeşitli zanlarda bulunmaya
başlar ve kaderin en mükemmel ve en hayırlı şekilde
işlediğini unutarak "Neden böyle oldu?", "Niçin
benim başıma bunlar geldi?" gibi isyan dolu sözler
sarf eder.
Oysa Allah Katında makbul olan insanın iyi ya da kötü,
lehte ya da aleyhte görünen her türlü olayda tevekküllü
bir tavır göstermesidir. Kişi dıştan nasıl görünürse
görünsün tüm bunların hayır ve hikmetle yaratıldığını
bilerek teslimiyetli davranmalıdır. Çünkü
"Eğer bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir
yara değmiştir. İşte o günleri Biz onları insanlar arasında
devrettirip dururuz. Bu, Allah'ın iman edenleri belirtip-ayırması
ve sizden şahidler (veya şehidler) edinmesi içindir.
Allah, zulmedenleri sevmez" (Al-i İmran Suresi,
140) ayetiyle de bildirildiği gibi zorluklar
ve sıkıntılar insanlar için bir denemedir. Bunlar insanlardan
hangilerinin ihlasta ve Allah'a olan teslimiyetlerinde
kararlılık göstereceklerinin denenmesi için özel bir
imtihan olarak yaratılmaktadır.
Samimi iman etmiş olanlar mutlak bir teslimiyetle
Allah'a dayanıp güvenir, hiçbir zaman için başlarına
gelenler dolayısıyla şüpheye kapılmazlar. Kalpleri Rabbimizden
gelecek her türlü denemeden yana mutmain olmuştur. İmanları
şartlı değildir. Aksine, başlarına gelebilecek her türlü
zorluğa karşı dayanıklı, köklü, sağlam ve sarsılmaz
bir imandır. Allah'a karşılıksız olarak teslimiyet gösterirler.
Kuran'da müminlerin teslimiyet konusundaki bu keskin
ve kararlı tavırları şöyle ifade edilmiştir:
Rabbi ona: "Teslim ol" dediğinde
(O:) "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti.
(Bakara Suresi, 131)
Bir başka ayette ise Allah en güzel dinin kendini
Allah'a teslim edip, Allah'a bir olarak iman eden kimselerin
dini olduğunu belirterek, kayıtsız şartsız teslimiyetin
önemine şöyle dikkat çekmiştir:
İyilik yaparak kendini Allah'a teslim
eden ve hanif (tevhidi) olan İbrahim'in dinine uyandan
daha güzel din'li kimdir? Allah, İbrahim'i dost edinmiştir.
(Nisa Suresi, 125)
SADECE SIKINTI VE ZORLUK ANLARINDA
DEĞİL, HER AN GÖNÜLDEN ALLAH'A YÖNELİR
İnsanların büyük çoğunluğu kendilerini yoktan yaratan,
dünya hayatının nimetlerini emirlerine veren Yüce Rabbimiz'i
genellikle hiç düşünmezler. Yaşantılarının yolunda gidiyor
olmasından dolayı Allah'ın rahmetine muhtaç olan aciz
varlıklar olduklarını tamamen unuturlar. Oysa onları
nimet içerisinde yaşatan ve onlar adına herşeyin yolunda
gitmesini sağlayan tek güç Allah'tır. Ancak bu kimselerin
böylesine bir gaflet içerisinde olmaları gerçeği bilmemelerinden
değil, tümüyle Allah'a karşı nankör ve büyüklenen bir
tavır içerisinde olmalarından kaynaklanmaktadır. Bunun
en açık delili de bu kimselerin herhangi bir zorluk
ya da sıkıntıyla karşılaşıp çaresiz kaldıklarını anladıkları
anda, hemen Allah'a yönelip, O'ndan yardım istemeleridir.
Daha önce Allah'ı inkarda direnen bu kimseler, bir anda
Allah'a 'gönülden ve katıksız bağlılar' olarak O'na
dua etmeye başlarlar. Allah, "İnsanlara bir zarar
dokunduğu zaman, 'gönülden katıksız bağlılar' olarak,
Rablerine dua ederler; sonra Kendinden onlara bir rahmet
taddırınca hemencecik bir grup Rablerine şirk koşarlar.
Kendilerine (nimet olarak) verdiklerimize nankörlük
etsinler diye. Öyleyse metalanıp-yararlanın, artık yakında
bileceksiniz." (Rum Suresi, 33-34) ayetleriyle
bu önemli gerçeğe dikkat çekmiştir.
Ayetlerde de görüldüğü gibi bu insanlar o güne kadar,
Allah'ın gücünü bilmemelerinden, Allah'a kulluk etmekle
yükümlü olduklarını anlamamalarından dolayı değil, bilerek
inkar etmelerinden dolayı yüz çevirmektedirler. Nitekim
Allah üzerlerindeki bu zorluk ve sıkıntıyı kaldırdığı
anda da öncesinde Allah'a nasıl sığınıp, samimiyet ve
ihlasla yardım istediklerini unutarak hemen inkarlarına
geri dönmektedirler. Yani zorlukla karşılaşınca ihlaslı
davranıp, zorluk kalkınca da samimiyetsizlik yapmaktadırlar.
Kuran'da bu kimselerin tavırlarına şöyle bir örnek verilmiştir:
Karada ve denizde sizi gezdiren O'dur.
Öyle ki siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar da güzel
bir rüzgarla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla sevinmektelerken,
ona çılgınca bir rüzgar gelip çatar ve her yandan dalgalar
onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten
kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O'na 'gönülden
katıksız bağlılar (muhlisler)' olarak Allah'a dua etmeye
başlarlar: "Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak
olursan, muhakkak Sana şükredenlerden olacağız."
Ama (Allah) onları kurtarınca, hemen haksız yere, yeryüzünde
taşkınlığa koyulurlar. Ey insanlar, sizin taşkınlığınız,
ancak kendi aleyhinizedir; (bu) dünya hayatının geçici
metaıdır. Sonra dönüşünüz Bizedir, Biz de yaptıklarınızı
size haber vereceğiz. (Yunus Suresi, 22- 23)
Görüldüğü gibi istediklerinde ihlaslı bir tavır gösterebilen
bu insanlar, Allah kendilerine yardım ettiği takdirde
kesin olarak şükredenlerden olacaklarını söylerler.
Allah'ın yardımı gelince de hemen O'ndan yüz çevirirler.
Ancak Allah yaptıkları bu taşkınlığın onların aleyhlerine
olacağını bildirerek, bu kimseleri azapla uyarmıştır.
Samimi bir kalp ile Allah'a yönelen ihlas sahiplerinde
ise zorluk ve rahatlık anları arasında böyle bir farklılık
oluşmaz. Onlar Allah'ın mutlak gücünü bilmelerinden
dolayı her an içleri titreyerek O'ndan korkup sakınırlar.
Bu nedenle de hayatlarının her anında ihlaslı davranıp,
Allah'a gönülden katıksız bağlılar olarak kulluk ederler.
Allah sadece zarara uğradığı zaman ihlaslı davranan
kimselerle, tüm hayatlarını ihlasla din ahlakını yaşayarak
geçiren kimselerin Allah Katında alacakları karşılık
bakımından bir olmayacaklarını bildirmiştir; müminler
cennetle karşılık görürlerken diğerleri ateşle azaplandırılacaklardır.
Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
İnsana bir zarar dokunduğu zaman,
gönülden katıksızca yönelmiş olarak Rabbine dua eder.
Sonra ona Kendinden bir nimet verdiği zaman, daha önce
O'na dua ettiğini unutur ve O'nun yolundan saptırmak
amacıyla Allah'a eşler koşmaya başlar. De ki: "İnkarınla
biraz (dünya zevklerinden) yararlan; çünkü sen, ateşin
halkındansın."
Yoksa o, gece saatinde kalkıp da secde
ederek ve kıyama durarak gönülden itaat (ibadet) eden,
ahiretten sakınan ve Rabbinin rahmetini umud eden (gibi)
midir? De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur
mu? Şüphesiz, temiz akıl sahipleri öğüt alıp-düşünürler."
(Zümer Suresi, 8-9)
ALLAH'A KUL OLMAKTA VE O'NA İBADET
ETMEKTE ÇEKİMSER KALMAZ
Allah, "İnsanlardan öyleleri
vardır ki: "Biz Allah'a ve ahiret gününe iman ettik"
derler; oysa inanmış değillerdir. (Sözde) Allah'ı ve
iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini
aldatıyorlar ve şuurunda değiller." (Bakara Suresi,
8-9) ayetleriyle gerçek anlamda iman etmedikleri
halde Müslüman olduklarını söyleyen insanların varlığına
dikkat çekmiştir.
Bunlar, iman edenlerle birlikte olan, onlarla birlikte
ibadette bulunan, onların sohbetlerine katılan, ancak
gerçekte kalplerinde inkar olan kimselerdir. Bu kimseleri,
kesin bir bilgiyle Allah'a iman edenlerden ayıran en
önemli özelliklerden biri ise onların 'Allah'a kul olmakta
ve O'na ibadet etmekte çekimser kalmalarıdır. Müminler
Allah'a gönülden iman eden, katıksızca O'na yönelen,
büyük bir aşk ve şevkle Allah'a ibadet eden, ihlas sahibi
kullardır. Allah, "Mesih
ve yakınlaştırılmış (yüksek derece sahibi) melekler,
Allah'a kul olmaktan kesinlikle çekimser kalmazlar.
Kim O'na ibadet etmeye 'karşı çekimser' davranırsa ve
büyüklenme gösterirse (bilmeli ki,) onların tümünü huzurunda
toplayacaktır." (Nisa Suresi, 172) ayetiyle
bu tavrın ahiretteki karşılığına dikkat çekmiş ve meleklerin
bu konuda gösterdikleri ahlakı insanlara örnek olarak
vermiştir.
Ayetlerde de bildirildiği gibi ihlas ve samimiyetin
göstergelerinden biri de Allah'a kulluk yapmakta ve
ibadet etmekte asla çekimser kalmamaktır. Nitekim iman
edenler her şart ve durumda ibadet şevklerini korurlar.
Bu, mallarından ya da canlarından fedakarlıkta bulunmalarını,
hatta tamamiyle feragat etmelerini, zorluk ve sıkıntılara
göğüs germelerini gerektirse de, şevklerini asla kaybetmezler.
Kuran'da müminlerin bu halisane çabalarını ifade eden
güzel ahlaklarına pek çok örnek verilmiştir. Örneğin
savaşa katılabilmek için peygamberden defalarca savaşabilecekleri
bir binek talep eden, ancak binek bulamadıkları için
savaşa katılamayanların ya da infak edecek birşey bulamadıkları
için geri dönen insanların durumundan bahsedilmiştir.
Bu kimseler savaşa katıldıklarında ölüm, yaralanma,
sakat kalma gibi ciddi kayıplarla karşılaşabileceklerini
çok iyi bildikleri halde, sadece Allah'a olan samimi
imanlarından ve güçlü ihlaslarından dolayı bu duruma
seve seve talip olmaktadırlar. Kuran'da bu kimselerden
şu şekilde bahsedilir:
"Bir de (savaşa katılabilecekleri
bir bineğe) bindirmen için sana her gelişlerinde "Sizi
bindirecek bir şey bulamıyorum" dediğin ve infak
edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden
yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk)
yoktur." (Tevbe Suresi, 92)
Kuran'da aynı şartlar altındayken, Allah'a kul olmakta
ve O'na ibadet etmekte çekimser kalan insanların örnekleri
de verilerek, müminlerle bu kişiler arasındaki farkın
görülmesi de sağlanmıştır. Konuyla ilgili ayetler şöyledir:
Yol, ancak o kimseler aleyhinedir
ki, zengin oldukları halde (savaşa çıkmamak için) senden
izin isterler ve bunlar geride kalanlarla birlikte olmayı
seçerler. Allah, onların kalplerini mühürlemiştir. Bundan
dolayı onlar, bilmezler. Onlara geri döndüğünüzde size
özür belirttiler. De ki: "Özür belirtmeyiniz, size
kesin olarak inanmıyoruz. Allah bize, durumunuzu haber
vermiştir. Yaptıklarınızı Allah görecektir, O'nun elçisi
de. Sonra gaybı da, müşahade edilebileni de bilene döndürüleceksiniz
ve O, yaptıklarınızı size haber verecektir." (Tevbe
Suresi, 93-94)
Dilleriyle iman ettiklerini ve peygambere de itaat
ettiklerini söyleyen bu kimseler, mal ve imkan bakımından
son derece güçlü oldukları halde ihlas sahiplerinin
tam aksine savaşa katılmamak için peygamberden izin
isterler. Müslümanların çok büyük zorluklar içinde oldukları
bir dönemde savaştan kaçan bu kişiler, aslında Allah'a
karşı çok çirkin bir cesaret göstermektedirler. Aynı
durum günümüzde daha farklı bir zorluk ya da sıkıntı
anı için geçerli olabilir. Unutulmamalıdır ki Rabbimiz
ayetlerde Müslümanların yardıma ve desteğe ihtiyacı
olduğu bir dönemde Allah'ın rızasını kazanabilecekleri
bir işe katılmaktansa, dünya hayatına ait menfaatlerini
korumayı yeğleyen bu insanların kalplerini mühürlediğini
bildirmiştir.
ARINMAYI İÇTEN ARZULAR
İhlas sahibi bir müminin en önemli özelliklerinden
biri de Allah'ın beğendiği ahlaka ulaşabilmek için Kuran
dışı olan her türlü tavır ve ahlak özelliğinden arınmayı
içten arzu etmesi ve bunun için samimiyetle çaba harcamasıdır.
Zira insan hata yapmaya açık bir varlıktır. Ancak Allah
"Nefse ve ona 'bir düzen
içinde biçim verene', sonra ona fücurunu (sınır tanımaz
günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene
(andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah
bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran
da elbette yıkıma uğramıştır." (Şems Suresi, 7-10)
ayetleriyle insanın nefsine hem sınır tanımaz günah
ve kötülüğü hem de tüm bunlardan sakınmanın yollarını
ilham ettiğini bildirmiştir.
Allah korkusunu kalbine sindiren bir mümin hayatının
sonuna kadar nefsinin kötülüklerinden arınmayı hedefler.
Vicdanını ve aklını var gücüyle kullanıp Kuran'da tarif
edilen güzel ahlaka ulaşmaya çalışır. Bir kimsenin arınmayı
içten arzu ederek bu yönde ciddi bir çaba harcaması,
onun 'imanının ve ihlasının bir göstergesi'dir. Çünkü
insan ancak Allah'a ve ahirete kesin bir bilgiyle inandığı
takdirde nefsinde kalan kötülüklerden kurtulmaya çalışır.
Aksinde ise bu kötülükleri saklamayı ve insanlardan
titizlikle korumayı tercih eder. Bundan da kimsenin
haberdar olmayacağını zanneder. Oysaki Allah insanın
içini de, dışını da en iyi bilendir. Allah gizlinin
gizlisini bilir. Ahirette insanın tüm yapıp ettiklerini
ortaya çıkaracaktır. Bugerçekten haberdar olan ihlas
sahipleri nefislerindeki kötülüklere karşı verdikleri
mücadele ile tanınırlar. Kuran'da müminlerin bu özelliklerine
şöyle değinilmiştir:
Sen bunun (böyle bir mescidin) içinde
hiçbir zaman durma. Daha ilk gününden takva temeli üzerine
kurulan mescid, senin bunda (namaza ve diğer işlere)
durmana daha uygundur. Onda, arınmayı içten-arzulayan
adamlar vardır. Allah arınanları sever. (Tevbe Suresi,
108)
CİDDİ BİR ÇABA GÖSTERİR VE ' SÜREKLİ'
SALİH DAVRANIŞLARDA BULUNUR
Kuran'da "Mal ve çocuklar,
dünya hayatının çekici-süsüdür; sürekli olan 'salih
davranışlar' ise, Rabbinin Katında sevap bakımından
daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır."
(Kehf Suresi, 46) ayetiyle Allah Katında asıl
makbul tutulan ve sevap bakımından da hayırlı olanın
'sürekli olan salih davranışlar' olduğu bildirilmiştir.
Bu aynı zamanda kişinin ihlasının ve samimiyetinin de
önemli bir göstergesidir.
Kimi insanlar Allah korkularından dolayı değil, insanların
gözünde dünyevi anlamda bir itibar ya da takdir kazanabilmek
için de iyilik yapabilmektedirler. Sözgelimi bir kimse
depremden dolayı evsiz ve ihtiyaç içerisinde kalan kimselere,
evindeki eşyalarından ya da kıyafetlerinden yollayabilir.
Komşularına karşı yardımsever, nezaketli ve sevecen
bir ahlak gösterebilir. İşyerindeki çalışanlarına karşı
son derece ilgili, şefkatli ve anlayışlı bir yapı sergileyebilir.
Yaşlılara, büyüklerine karşı saygılı ve hoşgörülü olabilir.
Gerektiğinde yardım kuruluşlarının etkinliklerine katılıp
özverili tavırlar sergileyebilir. Bu yapılanlar tabi
ki güzel davranışlardır. Ancak asıl önemli olan bu gibi
güzel ahlak özelliklerinde süreklilik göstermek ve sabırlı
davranmaktır. İhlas sahibi bir Müslümanın yapması gereken
şey de, hayatının her anında, ihtiyaç içinde olan her
insanın yardımına koşmada kararlı olmak ve bu yaptıklarında
insanların rızasını gözetmemektir. Sadece Allah'ın rızasını
kazanmak için gösterilen bu ciddi çaba, kişinin samimiyetinin
de bir kanıtıdır. Ancak eğer tüm bunların yanında kişi
hayatının geri kalan kısmını aynı güzel ahlak anlayışına
uygun, aynı özverili tavırlar, aynı ciddi çaba içerisinde
geçirmiyorsa, bu durumda diğer davranışlarında da ne
derece samimi olduğu şüphelidir.
Nitekim cahiliye toplumlarında da Allah'a iman etmediklerini
söyledikleri halde bu tarz iyiliklerde bulunabilen bazı
insanlar vardır. Ancak bunları Allah korkusundan ya
da ahiret inançlarından dolayı yapmazlar. Hedefleri
genelde dünyevi anlamda küçük ya da büyük birtakım çıkarlar
elde edebilmektir. Örneğin biraz önce verilen örnekteki
kişi, sırf evindeki fazlalıklardan kurtulabilmek için
depremzedelere yardımcı olmuş olabilir. Ya da komşularına,
yaşlılara ve büyüklerine karşı gösterdiği saygı geleneklerin,
örf ve ananelerin etkisinden kaynaklanıyor olabilir.
Aynı şekilde işyerinde de, çalışanlarını motive etmek
ve böylece de onlardan daha fazla işgücü ve kazanç elde
etmek için de onlara karşı güzel tavırlar sergiliyor
olabilir. Yardım kuruluşlarına da yine toplumda iyi
bir itibar ve saygınlık elde edebilmek için katkıda
bulunuyor olabilir. Tüm bunların Allah korkusundan,
Kuran'ın getirdiği güzel ahlaktan kaynaklandığını ve
ihlaslı olduğunu söyleyebilmek için kişinin bu çabasını
hayatının her anına yayması ve kesintisiz olarak Kuran'a
uygun tavırlarda bulunması gerekir. Zira Kuran'ın "Sen
de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine dua
edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı)
süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini
Bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi 'istek
ve tutkularına (hevasına)' uyan ve işinde aşırılığa
gidene itaat etme." (Kehf Suresi, 28) ayetiyle
'sabah akşam' yani 'gün boyunca' ve 'kesintisiz olarak'
Allah'ın rızasını aramanın önemine dikkat çekilmiştir.
Eğer bir insan Allah'ın ve ahiretin varlığına samimiyetle
inanıyorsa, aksini yapabilmesi de kesinlikle mümkün
değildir. Ahirette, dünyada yaşadığı her anın hesabını
vereceğini ve ancak Allah'ın rızasına uygun bir yaşam
sürdüğü takdirde sonsuz cennet hayatına layık olabileceğini
bilir. Bu nedenle de yaptığı her hareket, söylediği
her söz ve her tavırla Allah'ın rızasını kazanabilmek
için hayırlarda yarışır. Sürekli olarak "Daha fazla
ne yapabilirim?", "Allah'ın rızasını ve rahmetini
kazanmak için nasıl daha güzel bir tavır gösterebilirim?",
"Ahlakımı güzelleştirmek için hangi tavırlarımı
düzeltmem gerekir?" diye düşünerek, ciddi bir çaba
harcar. Nitekim Kuran'da da kesintisiz bir ciddi çaba
içerisinde olan kimselerin tavırlarının şükre şayan
olduğu bildirilmiştir. Ayetler şöyledir:
Kim çarçabuk olanı (geçici dünya arzularını)
isterse, orada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabuklaştırırız,
sonra ona cehennemi (yurt) kılarız; ona, kınanmış ve
kovulmuş olarak gider. Kim de ahireti ister ve bir mü'min
olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte
böylelerinin çabası şükre şayandır. (İsra Suresi, 18-19)
SADECE İBADET DEĞİL, HAYATIN HER
ANINDA İHLASI YAŞAR
Allah Kuran'ın pek çok ayetinde Kuran ahlakının iman
eden bir insanın tüm hayatına hakim olması gerektiğine
dikkat çekmiştir. İnsan sabah uyandığı andan gece tekrar
uykuya daldığı ana kadar yaptığı her işte, Müslümanca
yaşamak, Müslümanca konuşmak ve Müslümanca düşünmekle
yükümlüdür. Her an ihlası ayakta tutmalı, her an Allah'a
karşı samimi ve dürüst olmaya niyet etmeli ve bu konuda
iradesini ve vicdanını son noktasına kadar kullanmalıdır.
Ancak dini sadece belirli ibadetlerle sınırlandırmaya
çalışan kimi insanlar, hayatı bu şekilde 'ibadet anları
ve diğer anlar' olarak ikiye bölen bir bakış açısını
makul ve mantıklı bulurlar. Allah'ı ve ahireti, sadece
namaz kılacakları, oruç tutacakları, sadaka verecekleri
ya da hacca gidecekleri zaman hatırlarlar. Günün ve
yılın diğer zamanlarında ise dünya işlerinin karmaşasına
kapılıp giderler. Allah'ı ve ahirette alacakları karşılığı
unuttukları için içlerinde Allah'ın rızasını kazanmak
için bir şevk hissetmez ve bu yönde çaba da harcamazlar.
Sokakta yürürken, yemek yerken, işyerinde çalışırken,
spor yaparken, sohbet ederken, ticari bir işi takip
ederken, televizyon seyrederken, politik konulardan
bahsederken, müzik dinlerken de din ahlakını yaşamakla
sorumlu olduklarını düşünmezler. Bu konuların dünya
ile ilgili konular olduğunu düşünerek, bunlarla meşgul
olduklarında dünyaya yönelik hesaplar içerisinde olmaları
gerektiğine inanırlar. Oysa insan tüm bu konularla ilgilenirken
de Kuran ahlakını en mükemmel şekilde yaşayabilir ve
ihlaslı davranabilir; bir yandan yapmakla yükümlü olduğu
işlerle en dikkatli ve en titiz şekilde ilgilenir, sohbetini
eder, yemeğini yer, sporunu yapar, okuluna ya da işine
gider, temizlik yapar, televizyonunu seyredip, müziğini
dinler. Ama tüm bunları yaparken Allah'ın razı olacağı
şekilde hareket etmeye gayret eder.
Allah'ın razı olacağı davranışlar da Kuran ayetlerinde
çok açık ve detaylı bir biçimde belirtilmiştir; ticaret
yaparken dürüst ve adil olmak, haksız menfaat elde etmeye
çalışmamak, tartıda ölçüde hile yapmamak ve bunlara
benzer daha pek çok konu Kuran'da açıklanmıştır. Kişinin
Allah'tan korkarak ve bu ayetleri göz önünde bulundurarak
hareket etmesi, yaptığı ticareti Allah'ın rızasına uygun
ve ihlasla yaptığını gösterir. Aynı şekilde sohbet eden
bir kimsenin boş söze dalmaması, Kuran'a muhalif bir
konuşmaya seyirci kalmaması, faydalı ve hayırlı konuşmalar
yapması, doğru ve dürüst konuşması da yine hep Kuran
ile bildirilen ahlakın birer parçasıdır. Bu nedenle
insan hiçbir zaman için dinin sadece bazı ibadetlerden
ibaret olduğu, ihlasın da ancak bu ibadetler yerine
getirilirken yaşanabileceği gibi yanlış bir düşünceye
kapılmamalıdır. İnsan, dünya hayatının bir gereği olarak
pek çok farklı işle meşgul olmak durumundadır. Önemli
olan kişinin kalpte her an Allah ile birlikte olması,
her yaptığı işte Allah'ın rızasını araması, Kuran ahlakından
ödün vermemesi ve ihlası gözetmesidir.
DOĞAL, SAMİMİ VE GÜVEN VEREN BİR KARAKTER
OLUR
Hayatının her anında ihlası gözeten insan doğal ve
samimi olur. Sadece Allah'ın rızasını gözeten, dünyadan
yana bir menfaat beklentisi içinde olmayan bir insan
asla yapmacık, samimiyetten uzak ve suni tavırlarda
bulunmaz. Hareketleri, mimikleri, üslubu ve konuşması
son derece doğaldır. İnsanları etkilemeye çalışmadığı
ve gösterişe dayalı bir tavırda bulunmadığı için yanında
rahat edilen, huzur ve güven veren bir karakteri olur.
Sadece Allah'ın rızasını hedeflediği için her türlü
yapmacık tavrın ve insanlara yönelik yaşamanın ihlasını
zedeleyeceğini bilir. Sadece Allah'ı dost ve vekil edinmenin
rahatını ve konforunu yaşar.
Bu kişi ihlas ve samimiyetinde böylesine bir kararlılık
gösterdiği takdirde, Allah'ın her amelini salih amel
kabul etmesini ve dünyada da ahirette de onu güzel bir
karşılıkla mükafatlandırmasını umabilir.
|