|
İhlası Kazanmanın Yolları
Kitabın önceki bölümlerinde ihlasın önemini ve ihlas
sahibi bir müminin özelliklerini Kuran ayetleri doğrultusunda
açıkladık. Allah'ın razı olduğu kullarından olmak ve
sonsuz cennet nimetlerine kavuşmak isteyen bir mümin
ihlası kazanmak için hayatının her anında Kuran ayetlerini
titizlikle uygulamalı, Kuran ahlakına göre yaşamalıdır.
Ancak bunun için samimi bir kalple, katıksızca Allah'a
yönelmesi, sadece Allah'ı razı etmek için çaba sarf
etmesi ve ihlasını kırmak isteyen tüm olumsuz etkilere
karşı son derece dikkatli olması gerekir. Çünkü önceki
bölümde vurguladığımız gibi şeytan da sürekli çaba sarf
etmekte ve türlü yöntemlerle insanı doğru yoldan çevirmeye
çalışmaktadır.
İnsan alışkanlıkla ya da çevresinden görerek yaptığı
pek çok hareketle ihlasını zedeleyebileceğini, katıksızca
yapmak istediği amellere zarar verebileceğini aklından
çıkarmamalıdır. Bu nedenle de sürekli olarak niyetini
kontrol etmeli, her söylediği sözü, yaptığı her ameli
Allah'a has kılarak yapmalıdır. Ancak bu ahlaka sahip
olmanın zor değil, aksine çok kolay olduğunu da hiçbir
şekilde aklından çıkarmamalıdır. Samimiyet, dürüstlük
ve katıksızca Allah'a yönelmek insanın hiç güç harcamadan
kazanabileceği özelliklerdir. Üstelik her işte bir kolaylık
kılan Rabbimiz bizleri elçileriyle ve salih müminlerle
desteklemiş, ihlası kazanmanın yollarını da ayetleri
ile göstermiştir. İslam alimleri de ihlas konusunun
üzerinde özellikle durmuş ve eserlerinde iman edenleri
katıksızca Allah'a yönelmeye ve ihlası gözetmeye davet
etmişlerdir.
Bediüzzaman Said Nursi'nin eserleri de ihlası kazanma
konusunda gayret içinde olan Müslümanlar için çok önemli
birer rehber niteliğindedir. Bediüzzaman ihlasın üzerinde
önemle durmuş ve bu konuda iman edenlere çok önemli
tavsiyelerde bulunmuştur. Bediüzzaman bir sözünde ihlası
şu şekilde tarif etmektedir:
"Ey âhiret
kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur'aniyede arkadaşlarım!
Bilirsiniz ve biliniz: Bu dünyada, özellikle ahiret
hizmetlerinde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet,
en makbul bir aracı, en önemli dayanak noktası, en kısa
bir hakikat yolu, en makbul bir manevi dua, amaca ulaşmada
en kerametli vasıta, en yüksek bir karakter, en safi
bir kulluk: İhlastır."2
Bediüzzaman'ın da önemle vurguladığı gibi ihlas, insanın
kulluk vazifesini eksiksiz bir şekilde yerine getirebilmesi
için sahip olması gereken en önemli özelliklerden biridir.
Çünkü "Şüphesiz, sana bu
Kitabı hak ile indirdik; öyleyse sen de dini yalnızca
O'na halis kılarak Allah'a ibadet et. Haberin olsun;
halis (katıksız) olan din yalnızca Allah'ındır…"
(Zümer Suresi, 2-3) ayetleriyle de emredildiği
gibi gerçek din ancak ihlasla, katıksızca Allah'a yönelmekle
yaşanabilir. Bediüzzaman Said Nursi insanın yaptıklarıyla
Allah Katında değer kazanabilmesi için ihlası kesin
olarak kazanması gerektiğine şu sözleriyle dikkat çekmiştir:
"… Madem
ihlasta sözü edilen özellikler gibi çok nurlar var ve
çok kuvvetler var… Elbette herkesten ziyade bütün kuvvetimizle
ihlası kazanmaya mecbur ve vazifeliyiz ve ihlasın sırrını
kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız.
Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hayırlı hizmetler
kısmen ziyan olur, devam etmez; hem şiddetli sorumlu
oluruz."3
Allah, Kuran ayetleriyle insanın katıksız bir iman
ve ihlası nasıl kazanabileceğini bildirmiştir. Ayrıca
her insan da ihlası ve samimiyeti tek başına kavrayabilecek
ve yaşayabilecek şekilde yaratılmıştır. Dolayısıyla
ihlası kazanmak ve artırmak son derece kolaydır. İnsan
hiçbir bilgiye sahip olmasa dahi sırf vicdanına başvurarak
ihlası kazanabilir. Sırf samimi bir kalple Allah'a yönelmekle,
ihlası zedeleyen tüm tavırlardan arınıp, hangi tavrın
ihlaslı hangisinin ise ihlassız olduğunu anlayabilecek
hale gelir. Bu nedenle de insan vicdanın nasıl Rahmani
bir rehber olduğunu bilmeli, hiçbir zaman için "Hangi
tavrın ihlaslı olacağını bilmiyordum", "Gösterdiğim
davranışın ihlasımı zedeleyebileceğini tahmin edemedim",
"Ben samimi ve ihlaslı olduğumu sanıyordum"
gibi mantıklarla kendisini kandırmamalıdır. Tüm bunların
insanın vicdanını rahatlatmak için öne sürdüğü samimiyetten
uzak düşünceler olduğunu aklından çıkarmamalıdır. Çünkü
vicdanına uyan bir kimse için ihlası kazanmak ve bunu
ahirete kadar muhafaza etmek son derece kolaydır.
Bu bölümde Kuran ayetleri ile bizlere bildirilen,
aynı zamanda vicdanın da insanlara sürekli olarak hatırlattığı
'ihlası kazanmanın yolları'na değinecek ve insanların
günlük hayatlarında bu konularla ne şekillerde karşılaşabileceklerine
dair örnekler vereceğiz. Ardından da insanların ihlaslarını
zedeleyen tavırlara dikkat çekip, ihlası kazanmanın
ne denli kolay olduğunu anlatacağız.
İHLASLI OLMAK MÜMİNE GÜÇ VERİR
İnsanın ihlası gerçek manasıyla yaşayabilmesi
için öncelikle ihlasın neden bu kadar önemli olduğunu
kavraması ve bu iman seviyesine ulaşabilmeyi içten arzu
etmesi gerekmektedir. Çünkü ihlasın önemini kavramamış
olan insanlar güç ve kudreti dünyevi değerlerde arayabilmekte,
toplum içinde yer edinebilmek için bunların peşinde
koşabilmektedirler. Şan şöhret, zenginlik, güzellik,
akademik kariyer ya da itibar sahibi olmak bu düşünceye
kapılan insanların ardı sıra sürüklendikleri özelliklerdir.
Oysa bunların hiçbiri insana ne dünya hayatında ne de
ahirette gerçek anlamda kalıcı bir güç ya da itibar
kazandıramaz. Bediüzzaman Said Nursi de "Bütün
kuvvetinizi ihlasta ve hakta bilmelisiniz. Kuvvet haktadır
ve ihlastadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde
gösterdikleri ihlas ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.
Evet kuvvet hakta ve ihlasta olduğuna bir delil, şu
hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlas, bu davayı
isbat eder ve kendi kendine delil olur."
4 sözleriyle
müminin hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında
güç ve kuvveti ancak ihlasla kazanabileceğini hatırlatmaktadır.
Bu düsturu unutup, yukarıda saydığımız maddi değerlerin
peşine düşen bir insan ise katıksızca Allah'ın rızasına
yönelmiyor demektir.
Örneğin Müslümanlara fayda getirecek bir konuda dört
beş kişi arasında bir iş bölümü yapıldığını varsayalım.
Bu kişilerden birine yapılacak işin perde arkasında
kalan, pasif ve ses getirmeyecek, ama bir o kadar da
zor bir bölümünün verildiğini düşünelim. Diğer kişilere
de daha ön planda, insanların övgü ve beğenilerini doğrudan
alabilecekleri, daha aktif birer görev verilmiş olsun.
Eğer bu kişi kendisine düşen görevi sırf arka planda
kalacağı ve takdir toplama imkanı olmayacağı için reddeder,
bunun yerine insanların beğenisini kazanabileceği, kendisini
ön plana çıkarıp övgü alabileceği diğer bir görev ile
değiştirmek isterse bu noktada ihlasını zedelemiş olur.
Çünkü böyle bir durumda kişi 'Hem o kadar emek harcayacağım,
hem de ortaya çıkan işte benim adım hiç geçmeyecek.
Üstelik bir de diğerleri daha az çalışıp benden daha
çok takdir toplamış olacaklar' gibi ihlastan uzak bir
düşünceye kapılmış demektir. Makbul olan tavır ise takdiri
ve övgüyü sadece Allah'tan beklemek, yapılan işte katıksızca
Allah'ın rızasını hedeflemektir. Eğer yapılacak iş bir
fayda getirecekse, bunu kimin yaptığı önemli değildir.
Bir insan yaptığı iş kimse tarafından bilinmese ve insanlardan
hiç takdir toplamasa da sadece Allah'ın rızasını kazanabilmek
ve fayda getirecek bir işe vesile olabilmek için bu
işi şevkle üstlenmelidir. Çünkü ihlaslı olan tavır budur.
Hayatının her anında ihlaslı davranan bir kimse, hem
dünya hayatında başarılı ve huzurlu olurken, hem de
ahirette güzel bir karşılığı umabilir. Çünkü bu kimse
dünyevi imkanlarına, bulunduğu makama, sahip olduğu
mal ya da mülküne, toplumdaki itibarına değil, önce
Allah'a, sonra da imanına, aklına, vicdanına ve ihlasına
güvenerek hareket eder. Allah da katıksızca Kendisine
yönelene "… Allah Kendi (dini)ne
yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah,
güçlü olandır, aziz olandır." (Hac Suresi, 40)
ayetiyle de bildirdiği gibi her zaman için yardım eder.
Bu nedenle imanın ve ihlasın karşısında başka hiçbir
gücün galip gelmesi mümkün değildir. Çünkü ihlas ile
kişi Allah'ın yardımını, desteğini ve gücünü kazanmış
olur.
ALLAH KORKUSUNU ARTTIRMAK
Allah korkusu, insanın ihlasını artırmasını sağlayan
en önemli yoldur. Allah'ın büyüklüğünü, O'ndan başka
bir kuvvet olmadığını, kainatı yoktan yaratan, tüm canlıları
gözeten ve rahmet edenin sadece Allah olduğunu kavrayan
insan derin bir sevgiyle Allah'a bağlanır. Dünyada ve
ahirette gerçek dostunun yalnızca Allah olduğunu, dolayısıyla
rızası aranacak olanın da ancak O olduğunu anlar. Bu
güçlü sevginin yanı sıra Allah'tan şiddetle korkar.
Allah "... Allah'tan korkup-sakının
ve gerçekten bilin ki, siz O'na döndürülüp-toplanacaksınız."
(Bakara Suresi, 203) ayetiyle insanlara Kendisinden
korkup sakınmalarını bildirmiştir.
Allah korkusu kişinin Allah'ın büyüklüğünü bilmesinden
ve O'nun gücünü takdir edebilmesinden kaynaklanır. Allah'ın
makamının Yüceliğini ve sonsuz kudretini kavrayan bir
insan, O'nun rızasına uygun bir yaşam sürmediği takdirde
İlahi adaletin bir gereği olarak Allah'ın intikam alıcı,
azap edici sıfatlarının muhatabı olacağını bilir. Çünkü
Kuran ayetlerinde Allah'ın inkar edenler için dünyada
ve ahirette hazırlamış olduğu azap çok detaylı olarak
anlatılmış ve bu duruma karşı tüm insanlar uyarılıp
korkutulmuştur. İnanan kişi, hayatının her anında bu
bilinçle hareket eder. Allah korkusu, onun dünya hayatının
eninde sonunda sona erip, tüm insanların Allah'ın huzurunda
yaptıklarından hesaba çekileceklerini bir an bile aklından
çıkarmamasını sağlar. Her anını bu azabın şuurunda geçirir.
Bu şuur açıklığı da kişinin Allah'ın azabıyla karşılaşmaktan
yana doğal olarak bir korku duymasına ve bundan dolayı
da 'sakınmasına' sebep olur.
Sakınma kişinin Allah'ın haram kıldığı ve razı olmayacağı
tavırlarda bulunmaktan şiddetle kaçınmasıyla ve O'nun
emirlerini yerine getirmekte hiçbir gevşekliğe kapılmamasıyla
ortaya çıkar. Allah'tan korkup sakınan ihlaslı bir insan
hangi tavrından Allah'ın razı olmayacağını bilir ve
hemen bunu düzeltmek için harekete geçer. Örneğin nefsinde
mala karşı bir düşkünlüğü varsa bunu fark eder. Böyle
bir durumda sırf mala olan düşkünlüğünden kurtulmak
için, bütün imkanlarını Allah yolunda hayırlı işlerde
kullanılması için seferber eder. Bu, kişiye fayda getirecek
bir ahlaktır. Ayrıca ihlasa en uygun olan tavır da budur.
İhlası kazanmak isteyen bir kimse, içinde mala ve mülke
yönelik böyle bir zaafın olduğunu fark ettiğinde, hemen Allah'ın
'malınızı Allah yolunda infak edin' şeklindeki emrini
hatırlamalı ve yine "Allah'tan güç yetirebildiğiniz
kadar korkun" ayetini düşünerek Allah'ın beğenmeyeceği
bir tavır içerisinde kalmaktan korkmalıdır. Her ne kadar
nefsi aksini emretse de Allah'ın ayetinde emrettiği
gibi sevdiği şeylerden infak edebilmelidir. Ayette şöyle
buyurulmaktadır:
Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz
iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe,
meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan
sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara,
yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri
için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve
ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda,
hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in
tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır
ve müttaki olanlar da bunlardır. (Bakara Suresi, 177)
Allah "Öyleyse güç yetirebildiğiniz
kadar Allah'tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin..."
(Tegabün Suresi, 16) ayetiyle insanlara güçlerinin
yettiği kadar Kendisinden korkmalarını emretmiştir.
Bu ayetin bir gereği olarak iman eden insan hiçbir zaman
için Allah'a karşı olan imanını, korkusunu yeterli görmez.
Hayatının son anına kadar kalbindeki Allah korkusunu
ve sakınma gücünü artırmaya çalışır. Çünkü Kuran ayetlerinde
"Allah'tan korkup sakınanlar" olduğu gibi
"Allah'tan içleri titreyerek korkup sakınan kimseler"
olduğundan da bahsedilmiştir.
Ayetlerde şöyle buyurulmaktadır:
Gerçek şu ki, Rablerinden gayb ile
(O'nu görmedikleri halde) içleri titreyerek-korkanlara
gelince; onlar için bir mağfiret (bağışlanma) ve büyük
bir ecir vardır. (Mülk Suresi, 12)
"... Rablerinden içleri saygı
ile titrer, kötü hesaptan korkarlar." (Rad Suresi,
21)
Allah korkusu ile ihlas birbirlerine paralel olarak
gelişir. İman eden kişi ayetin bir gereği olarak Allah'tan
güç yetirebildiği kadar korkabilmek için çaba harcar.
Bu çabanın bir diğer adı da ihlastır. İhlası sayesinde
"Ey iman edenler, Allah'tan nasıl korkup-sakınmak
gerekiyorsa öylece korkup-sakının ve siz, ancak Müslüman
olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin."
(Al-i İmran Suresi, 102) ayetiyle bildirilen
şekilde Allah'tan korkup sakınmayı başarır. Allah korkusunun
artması sonucunda oluşan derinlik ve hassasiyet ise
kişinin daha da sakınmasına ve daha da ihlaslı davranmasına
neden olur. Ayrıca "Ey iman
edenler, Allah'tan korkup-sakının ve (sizi) O'na (yaklaştıracak)
vesile arayın..." (Maide Suresi, 35) ayetiyle
de bildirildiği gibi Allah'a yakınlaşacak vesileleri
görebilen ve bu fırsatları değerlendirebilen ihlaslı
bir insan haline gelir.
Böyle bir insan Allah'tan içi titreyerek korktuğu
için Kuran ahlakını hayatına geçirme konusunda gevşeklik
gösteremez. Karşısına çıkan ibadet fırsatlarını görmezlikten
gelerek umursuz davranışlarda bulunamaz. Her an her
yerde, ister kalabalık içerisinde isterse yalnız olsun
Allah'ın kendisini görüp duyduğunu unutmaz. Gücünün
yettiği en güzel tavrı göstermediği takdirde Allah'ın
azabıyla karşılaşabileceğini bilerek hareket eder. Allah
korkusunun artmasıyla birlikte bu şuur sürekli olarak
güçlenir ve böylece hayatının her anında yaptığı her
işte Allah'ın cehennem tehdidini hatırlayarak ihlasından
asla ödün vermemiş olur.
ALLAH'TAN BAŞKA HİÇ KİMSEDEN KORKMAMAK
İman eden bir insanın yükümlülüklerinden biri de "Onlar,
Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet
günü yer, bütünüyle O'nun avucu (kabzası)ndadır; gökler
de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O, şirk koştuklarından
münezzeh ve Yücedir." (Zümer Suresi, 67)
ayetiyle hatırlatılan gerçeğin şuurunda olarak 'Allah'ı
gereği gibi takdir edebilen bir iman seviyesine gelebilmek'tir.
Allah'ı takdir edebilmek, O'nu tüm isimleriyle tanıyıp,
O'nun bu isimlerinin tecellilerini hayatın her anında
görüp kavrayabilmekle mümkün olur. Çünkü insan ancak
Allah'ın büyüklüğünü kavrayabildiği takdirde O'ndan
korkup sakınabilir ve ancak bu şekilde samimi bir imana
ulaşabilir.
İnsanın Allah'ı takdir edebilmek için şuuruna varması
gereken gerçeklerden biri 'Allah'tan başka bir güç ve
kuvvet olmadığı'dır. Allah'ı gereği gibi takdir edemeyen
insanlar dünya hayatının hep dıştan görünüşüne aldanır
ve hayatlarına bu aldanışları doğrultusunda yön verirler.
Dünya hayatında önemli görülen, para, itibar ya da makam
gibi özelliklere sahip olan insanları gözlerinde büyütür,
onları dünya hayatını çekip çevirebilen, çevrelerindeki
insanları yönlendirebilen güç ve iktidar sahipleri olarak
görürler. Bundan dolayı da onların gözüne girebilmeye,
onların takdirlerini kazanabilmeye çalışırlar. Aynı
mantığın bir gereği olarak onların tepkisini almaktan
şiddetle çekinir ve onlardan gelebilecek bir zarara
hedef olmamak için de ciddi korkulara kapılıp, onlardan
sakınırlar.
Eğer bu insanlara inançlarını soracak olursanız aralarında
Allah'a iman ettiklerini söyleyen kimselerin de bulunduğunu
görürsünüz. Ancak ne var ki Allah'ı tanıyıp bildiklerini
söyleyen bu insanlar, kendilerinden korktukları insanların
Allah'tan bağımsız hareket edebilen varlıklar olduklarını
düşünürler. Bu da onların ibadetlerindeki ihlaslarını
kırmakta, onları çekindikleri ya da değer verdikleri
bu insanların memnuniyetlerini hedefleyerek birşeyler
yapmaya yöneltebilmektedir.
Oysa Allah dilemediği sürece insanlara bir hayır ulaştırabilecek
ya da onlara bir zarar isabet ettirebilecek hiçbir güç
yoktur. Allah Kuran ayetleriyle bu inancın geçersizliğini
insanlara açıklamıştır. Konuyla ilgili ayetlerde şöyle
buyrulmaktadır:
Andolsun, onlara: "Gökleri ve
yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, elbette
"Allah" diyecekler. De ki: "Gördünüz
mü-haber verin; Allah'tan başka taptıklarınız, eğer
Allah bana bir zarar dileyecek olsa, O'nun zararını
kaldırabilirler mi? Ya da bana bir rahmet vermeyi istese,
O'nun rahmetini tutup-önleyebilecekler mi" De ki:
"Allah, bana yeter. Tevekkül edecek olanlar, O'na
tevekkül etsinler." (Zümer Suresi, 38)
… De ki: "Şimdi Allah, size bir
zarar isteyecek ya da bir yarar dileyecek olsa, sizin
için Allah'a karşı kim herhangi bir şeyle güç yetirebilir?
Hayır, Allah yaptıklarınızı haber alandır." (Fetih
Suresi, 11)
İşte bu nedenledir ki Allah "...
Onlardan korkmayın, Benden korkun, üzerinizdeki nimetimi
tamamlayayım. Umulur ki hidayete erersiniz" (Bakara
Suresi, 150) ayetiyle insanlara Allah'tan başka
hiç kimseden korkup çekinmemelerini hatırlatmıştır.
Kişiye katıksız bir iman ve ihlası kazandıran bu iman
seviyesini Peygamberlerin ahlaklarında da görebilmek
mümkündür. Kuran'ın "Ki onlar
(o Peygamberler) Allah'ın risaletini tebliğ edenler,
O'ndan içleri titreyerek-korkanlar ve Allah'ın dışında
hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah
yeter." (Ahzab Suresi, 39) ayetinde elçilerin
Allah'tan başka hiç kimseden korkmadıklarına dikkat
çekilmiştir.
Allah'ı gereği gibi takdir edebilen her insan Allah'tan
başka hiçbir güç olamayacağını bilir ve O'ndan başka
hiç kimseden korkmaz. Allah dilemedikçe hiçbir şeyin
olamayacağını bilir ki, bu da onun sürekli olarak halis
niyetle, katıksızca, sadece Allah'a yönelerek ibadet
yapabilmesini sağlar. Bir iyilik yapacaksa bunu insanların
tepkisini almaktan korktuğu için değil, eğer yapmazsa
Allah'ın emrine uymamış olacağı için yapar. Aynı şekilde
yaptığı bir işten ya da bir tavrından vazgeçeceği zaman
da bunu yine insanların gazabına uğrayacağını düşündüğü
için değil, Allah'ın rahmetini kazanabilmek ve O'nun
azabından sakınabilmek için yapar.
Sözgelimi bulunduğu işyerindeki çalışan herkesten
bir hayır kuruluşuna bağışta bulunulması talep edildiğinde
kimi insanlar bu teklifi Kuran ahlakının bir gereği
olarak değerlendirirler. Verdiklerini tamamen Allah
korkularından dolayı verirler. Kimileri ise eğer herkes
bağışta bulunurken kendileri para vermeyecek olurlarsa
işyerlerindeki diğer kişilerin "ne kadar cimri",
"bir tek o bağışta bulunmadı" ya da "parası
yok herhalde" gibi ithamlarda bulunacaklarını düşündükleri
için bağışta bulunurlar. İnsanların gözünde böyle bilinmemek,
onların olumsuz kanaatlerini kazanmamak için içten içe
hiç istemedikleri halde verdiklerini öfkeyle verirler.
Hiç şüphesiz bu sadakanın Allah Katında karşılığı, ihlas
sahiplerinin sadakalarının karşılığından çok farklıdır.
Çünkü bu kişiler ihlaslarını zedelemiş ve Kuran ahlakından
uzaklaşmışlardır. Yaptığı işi sadece Allah korkusundan
dolayı yapan ise ihlaslı davrandığı için Allah Katında
güzel bir karşılık umabilir.
İnsanlardan çekinenlerle Allah'tan korkarak hareket
edenler arasındaki farklılıklara bunun tam tersi durumlarda
da rastlanır. Örneğin yine çalıştığı işyerinde haksız
yere menfaat sağlamayı alışkanlık haline getiren bir
kimse olduğunu varsayalım. Eğer bu kimse kendisine,
yaptığının Allah Katında çirkin karşılanacağı hatırlatıldığında
etkilenmiyor, ama yaptığı ahlaksızlıkların işyeri çalışanlarına
deşifre edileceği söylendiğinde tavrından vazgeçiyorsa,
bu kişinin samimiyetinden bahsedebilmek mümkün değildir.
İlk anda bakıldığında söz konusu kişi kötü olan bir
tavrını terk etmiştir, ama bunu Allah korkusundan değil
de insanlardan çekinmesi nedeniyle düzelttiği için ihlassız
hareket etmiş olur. Ancak bu yaptığından geri dönmesi
için önünde her zaman için bir fırsat vardır. Yaptıklarından
dolayı samimiyetle tevbe edip, tavrını düzeltirse, o
andan itibaren yapacağı amellerinde ihlası elde edebilir.
İşte ihlası kazanmak isteyen bir insanın günlük hayatta
sıkça rastlanabilen bu örneklerden gerekli sonuçları
çıkarıp ibret alabilmesi ve nefsini bu yönlerde eğitebilmesi
son derece önemlidir. Eğer Allah'ın dışında çekindiği
tek bir varlık ya da tek bir makam varsa ihlası elde
edebilmek için bunlardan kesin olarak arınması gerekmektedir.
HER İŞTE ALLAH'IN RIZASININ EN ÇOĞUNU
GÖZETMEK
Karşılaştığı her olayda olabilecek en ihlaslı tavrı
göstermek isteyen bir insanın her işinde "Allah'ın
rızasının en çoğu"nu kazanma arayışı içinde olması
gerekir. Allah'ın bu emri "…
Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah'adır..."
(Maide Suresi, 48) ayetinde geçen "hayırlarda
yarışınız" sözleriyle insanlara hatırlatılmıştır.
Bir başka ayette ise şu şekilde buyurulmuştur:
"Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize
miras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder,
kimi orta bir yoldadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda
yarışır öne geçer. İşte bu, büyük fazlın kendisidir."
(Fatır Suresi, 32)
Ayette de bildirildiği gibi, Allah'a iman ettikleri
halde 'orta bir yol tutan' insanlar da vardır, 'hayırlarda
yarışıp öne geçenler' de. İhlas sahibi bir Müslüman
hayırlarda yarışmaktadır. Hayatının her anında Allah'ın
razı olacağı tavırları göstermek için ciddi bir çaba
sarf etmekte, elindeki tüm imkanları kullanarak salih
kullardan olmaya çalışmaktadır.
Dini yaşamada orta yolu tutanlar ve hayırlarda yarışanlar
arasındaki farkı şu şekilde açıklayabiliriz; insan hayatı
boyunca pek çok olayla karşılaşır. Hayatına nasıl bir
yön vereceği, olaylar karşısında nasıl bir tavır alacağı,
nasıl bir ahlak göstereceği konusunda her zaman için
çeşitli seçeneklerle karşı karşıya kalır. Seçim ise
tamamen kendi vicdanına kalmıştır. Bu seçenekler arasında
her zaman için Allah'ın rızasına uygun olmayan alternatifler
de vardır. İman eden bir insanın dikkati bu din dışı
seçeneklere karşı son derece açıktır. Dolayısıyla da
bu ihtimalleri kayıtsız şartsız reddeder ve Allah'ın
rızasına uygun olan tavrı seçer. Bu noktada önemli olan
ise şudur: seçenekler henüz sona ermemiştir. Halen karşısında
alternatifler vardır. Ve bunların hepsi de, Kuran ahlakına
uygun tavırlar olabilir. Ancak yine de bu durum insanı
kandırmamalıdır. Kişinin bu aşamada vicdanını ve dikkatini
bir kez daha devreye sokup, Allah'ın rızasını gözeterek
bir kez daha seçim yapması gerekmektedir. Eğer insan
kendisine 'orta bir yol'u değil de, 'yarışıp öne geçenlerden'
olmayı ideal edinmişse, o zaman hangi kararı verirse
Allah'ın en çok razı olacağını kolaylıkla anlar. Dolayısıyla
karşısına çıkan tüm bu alternatifler arasında Allah'ın
en fazlasıyla razı olacağı, dolayısıyla kendisinin de
en fazla ecri kazanıp, Allah'a yakınlıkta en fazla yolu
katedebileceğini umduğu tavrı seçer. Bu yaptığı tercihin
diğerlerinden farkı ise, nefsin hiçbir şekilde karışmaması
ve katıksızca Allah'ın rızasını hedeflemesidir. İşte
bu vicdani titizlik de ona ihlası kazandırır. Kuran'da
iman edenler arasında yarışıp öne geçen salih kimselerden
şu sözlerle bahsedilmiştir:
"Onların hepsi bir değildir.
Kitap Ehli'nden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde
ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar.
Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı
emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar.
İşte bunlar salih olanlardandır." (Al-i İmran Suresi,
113-114)
İnsanın karşısında binlerce alternatif olduğunda bile,
tüm bunlar arasından Allah'ın en razı olacağı seçeneği
görebilmesi son derece kolaydır. Allah'a yakınlaşma
arayışı içerisinde olan ve olaylara iman gözüyle bakan
bir insan için bu alternatif yanıp sönen bir ışık kadar
net ve belirgindir. Örneğin insan gününü nasıl geçireceği
konusunda Allah'ın rızasının en çoğuna göre bir seçim
yapması gerektiğinde karşısında pek çok alternatif olduğunu
görür. Tüm gününü evde oturup spor yaparak ve televizyon
izleyerek geçirebilir. Spor yapmanın sağlığını korumak
için önemli olduğunu, televizyon izlemenin de kültürünü
artıracağını söyleyerek bunlarda Allah rızasını gördüğünü
söyleyebilir. Ama dünya üzerinde dinsiz akımlar bu kadar
güç kazanmışken, İslam topraklarında savunmasız kadınlar,
yaşlılar ve çocuklar "Rabbimiz Allah'tır"
dedikleri için öldürülürken, savaşlar, çatışmalar ve
ahlaki yozlaşma bu derece artmışken, iman eden bir insanın
tüm gününü spora ve televizyona ayırması vicdanlı bir
tavır olmaz. Bunun yerine Kuran ahlakının mükemmelliğini
diğer insanlara anlatıp, onların da ahiretlerine vesile
olmaya çalışması hiç şüphesiz diğerinden daha hayırlı
bir davranış olacaktır. Çünkü bu "Sizden;
hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten
(münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa
erenler işte bunlardır." (Al-i İmran Suresi, 104)
ayetiyle de bildirilmiş, her Müslümanın üstlenmesi
gereken bir sorumluluktur. Bu alternatife yöneldiği
takdirde öncelikli olarak kendi ahireti için ibadette
ve salih bir amelde bulunmuş olur. Bunun yanı sıra,
ayetin hükmünü yerine getirip, din ahlakını tebliğ ettiği
ve başkalarının da hidayetlerine vesile olduğu için
ecir kazanmış olacaktır. Bu davranışın kişiye Allah'ın
rızasını daha çok kazandırabileceği ise son derece açıktır.
Allah bu duruma Kuran'da şöyle bir örnek vermiştir:
Hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram'ı onarmayı,
Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda
cihad edenin (yaptıkları) gibi mi saydınız? (Bunlar)
Allah Katında bir olmazlar. Allah zulmeden bir topluluğa
hidayet vermez.
İman edenler, hicret edenler ve Allah
yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd edenlerin Allah
Katında büyük dereceleri vardır. İşte 'kurtuluşa ve
mutluluğa' erenler bunlardır. (Tevbe Suresi, 19-20)
Ayetlerden de anlaşılabileceği gibi hacılara su dağıtmak
ya da Mescid-i Haram'ı onarmak da Allah'ın rızasına
uygun olan hayırlı davranışlardır. Ancak imkanları olduğu
halde ibadetlerini bu davranışlarla sınırlayan kimselerin
kendilerini kandırmamaları ve yaptıklarını yeterli görmemeleri
son derece önemlidir. Çünkü kıyas yapıldığında bunların
Allah yolunda malıyla ve canıyla mücadele eden bir insanın
davranışlarıyla bir olmadığı görülür. İnsanın daha güzelini,
daha hayırlısını ya da takvaya, Kuran ahlakına daha
uygun olduğunu bildiği bir tavır varken bundan daha
azını tercih etmesi ihlasa uygun bir davranış olmaz.
Çünkü bu vicdanını tam olarak kullanmaması, biraz da
olsa nefsine pay ayırması, biraz da olsa kendi rahatından
ve kendi menfaatlerinden yana hareket etmesi anlamına
gelir. Oysa Kuran'a uygun olan, yapılması gereken iş
ne kadar nefsine ters, ne kadar zor olsa ve ne kadar
fedakarlık gerektirse de her zaman için Allah'ın rızasını
kazanabilmeyi, nefsinin menfaatlerine tercih etmesidir.
Bu şuur mümine ihlası, birbiri ardınca gelen salih amelleri
dolayısıyla da Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini
kazandırır.
KARŞILIĞI SADECE ALLAH'TAN BEKLEMEK
İhlası kazanmak isteyen bir insan, şu gerçeğin kesin
olarak bilincine varmalıdır; insan dünya hayatında yaptıklarının
karşılığını ancak ve ancak Allah'tan beklemelidir. Kişinin
yaptığı işi Allah'ın rızası, rahmeti ve cenneti dışında
herhangi bir karşılık umarak yapması ihlası kırıp, kişiyi
samimiyetsizliğe sürükler. Çünkü Allah'ın vereceğinin
dışında, insanlardan maddi ve manevi menfaatler besleyerek
yapılan bir iyilik insana kazançtan ziyade kayıp getirir.
İnsan bu düşünceyle yıllarca Allah yolunda hizmet etse
bile, bu yaptıklarını sadece Allah'ı razı etmek için
yapmadığı sürece, gerçek anlamda ihlası kazanmamış demektir.
Ancak niyetine Allah'ın rızası dışında birşey katmadan
yaptığı ibadetler kişiye büyük bir ecir ve sevap kazandırabilir.
Allah "Şüphesiz, bu Kur'an,
en doğru yola iletir ve salih amellerde bulunan mü'minlere,
onlar için gerçekten büyük bir ecir olduğunu müjde verir."
(İsra Suresi, 9) ayetiyle salih amelin 'büyük
bir ecirle' karşılık bulacağını bildirmiştir.
Bediüzzaman Said Nursi de eserlerinde insanın kurtuluşunun
ancak ihlas ile mümkün olacağını söylemiş, insana ihlası
kazandıracak olanın ise sadece Allah'ın rızasını gözetmek
olduğunu şöyle belirtmiştir:
"… Medar-ı
necat (kurtuluş vesilesi) ve halas (kurtuluş), yalnız
ihlastır. İhlası kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlaslı
amel, ağırlıklarla hâlis olmayana tercih edilir. İhlası
kazandıran hareketlerdeki sebebi, sırf Allah'ın bir
emri ve neticesi Allah'ın rızası olduğunu düşünmeli
ve vazife-i İlahiyeye karışmamalı." 5
Bediüzzaman bir sözünde insanın bir kişiye karşı duyduğu
muhabbetin de ihlaslı olabilmesi için karşılıksız ve
sadece Allah rızası için olması gerektiğini vurgulamıştır:
Herşeyde bir ihlas var. Hattâ muhabbetin
de ihlas ile bir zerresi, ağırlıklarla resmî ve ücretli
muhabbete tercih edilir. İşte bir zât bu ihlaslı muhabbeti
şöyle tabir etmiş:
"Ben muhabbet
üzerine bir rüşvet, bir ücret, bir mukabele, bir mükâfat
istemiyorum. Çünkü karşılığında bir mükâfat, bir sevab
istenilen muhabbet zaîftir, devamsızdır."
6
İşte ihlası kazanmak isteyen bir kimse bu gerçeği
kesin olarak kavramalıdır. Çünkü yaptığı ameller ancak
bu şekilde salih amel olabilecek ve ancak bu yolla Allah'ın
rızasına, rahmetine ve cennetine ulaşabilecektir.
Ancak şeytan her zaman için insanı farklı düşüncelere
sürüklemek ve onu Allah'ın rızası dışında menfaatler
aramaya yöneltmek ister. "Zaten bu yaptıklarımı
Allah'ın rızasını kazanabilmek için yapıyorum, bunun
yanında bir parça da kişisel menfaatler ummanın bana
ne zararı olabilir ki", "Hem Allah'ın rızasını
kazanırım, hem de çevremde biraz itibar kazanmış olurum",
"Ben iyilik yapacağım ama karşılığında onlar da
bana iyilik borçlu olsunlar" ya da "Fedakarlıkta
bulunurum, ama herşeyin bir karşılığı var" gibi
mantıklar hep şeytanın katıp karıştırmasıyla ortaya
çıkar. Ancak bu düşüncelerin her biri de kişiyi Allah'ın
rızası dışında karşılıklar aramaya ittiği için ihlası
kazanmasını ve salih amellerde bulunmasını engeller.
Said Nursi sözlerinde ihlasın, insanın sadece Allah'ın
kendisine verdikleriyle sevinip bunlara kanaat göstermesiyle
elde edilebileceğine dikkat çekmiştir. Bediüzzaman'ın
burada üzerinde durduğu nokta ise, kişinin diliyle kanaat
ettiği gibi kalbinde de Allah'ın verdikleriyle yetinip
sevinmenin teslimiyetini yaşaması gerektiğidir. Çünkü
insan Allah Katında asıl olarak kalbindeki niyetinden
sorumlu tutulacaktır:
"… Sahabelerin
Kuran'da övgüye mazhar olan cömertlik (kendisi muhtaç
olduğu halde başkasına nimet vermek) hasletini kendine
rehber etmek! Yani, hediye ve sadakanın kabulünde başkasını
kendine tercih etmek ve dine hizmetin karşılığında gelen
maddi çıkarları istemeden ve kalben talep etmeden, sırf
Allah'ın ihsanı bilerek, insanlardan minnet almayarak
ve dine hizmetin karşılığında da almamaktır. Çünkü,
dine hizmetin karşılığında dünyada birşey istenilmemeli
ki, ihlas kaçmasın. Gerçi hakları var ki, ümmet onların
maişetlerini (yaşamak için gereken ihtiyaçlarını) temin
etsin. Hem zekata da müstehaktırlar. Fakat bu istenilmez,
belki verilir. Verildiği vakit de "hizmetimin ücretidir"
denilmez. Mümkün olduğu kadar kanaatkarane, başka ehil
ve daha çok hak etmiş olanların nefislerini kendi nefsine
tercih etmek (Haşr Suresi, 9) ayetinin sırrına mazhariyetle,
bu müthiş tehlikeden kurtulup ihlası kazanabilir…"
7
Yine bir başka sözünde ise Bediüzzaman
"Bu dünya hizmet yurdudur,
ücret almak yeri değildir. Salih amellerin ücretleri,
meyveleri, nurları berzahta, âhirettedir. O bâki meyveleri
bu dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek, âhireti
dünyaya tâbi' etmek demektir. O salih amelin ihlası
kırılır, nuru gider. Evet o meyveler istenilmez, niyet
edilmez. Verilse, teşvik için verildiğini düşünüp şükreder."
8
diyerek insanın tüm karşılığı ahirete bırakmasının
daha hayırlı olacağına dikkat çekmiştir.
Gerçekten de insanın Allah'ın rızası dışında beklediği
her karşılık dünyaya aittir ve bu da dünyayı ahirete
tercih etmek anlamına gelir. Bu kişi belki dünya nimetlerinden
faydalanacak, ama ahiretteki sonsuz güzelliklerden mahrum
kalacaktır. Oysa insan sadece Allah'ın rızasını ve ahireti
hedefleyerek niyetine hiçbir katık katmadan salih amelde
bulunursa, Allah ona hem dünya hem ahiret nimetlerini
verecektir. Allah "Erkek
olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir
amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla
yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle
muhakkak veririz." (Nahl Suresi, 97) ayetiyle
iman edenlere bu güzel müjdeyi vermiştir.
Kuran'da peygamberlerin bu konuda gösterdikleri üstün
ahlaka dair pek çok örnek verilmiştir. Ayetlerde tüm
elçilerin gönderildikleri topluluklara 'yaptıkları hizmetlerin
karşılığında Allah'ın rızası dışında hiçbir ücret beklemediklerini'
bildirdiklerinden şöyle bahsedilmektedir:
(Hz. Hud) Ey kavmim, ben bunun karşılığında
sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni
yaratandan başkasına ait değildir. Akıl erdirmeyecek
misiniz? (Hud Suresi, 51)
(Hz. Nuh) Ey Kavmim, ben sizden buna
karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca
Allah'a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar
gerçekten Rablerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi, cahillik
etmekte olan bir kavim görüyorum. (Hud Suresi, 29)
Bediüzzaman Said Nursi de, insanın ancak peygamberlerdeki
bu ahlaka özenerek ihlası kazanabileceğini hatırlatmıştır:
… Bir makama
çoklar aday olur. Maddî ve manevî her bir ücrete çok
eller uzanabilir. O noktadan zahmet ve rekabet doğup;
dostu düşmana, anlaşmayı muhalefete çevirir. İşte bu
müdhiş illetin merhemi, ilâcı ihlastır. Yani Allah'ın
rızasını nefsin rızasına tercih etmekle ve hakkın hatırı,
nefsin ve enaniyetin hatırına galib gelmekle "Eğer
yüz çevirecek olursanız, ben sizden bir karşılık istemedim.
Benim ecrim, yalnızca Allah'a aittir. Ve ben, Müslümanlardan
olmakla emrolundum." (Yunus Suresi, 72) ayetinin
sırrına mazhar olup, insanlardan gelen maddî ve manevî
ücretten istiğna etmekle (Allah'tan başka kimsenin minneti
altına girmeme) Kuran'da "... Peygamberlere düşen
apaçık bir tebliğden başkası değildir" (Nur Suresi,
54) ayetinin sırrına mazhar olup hüsn-ü kabul (iyi bir
kabul) ve hüsn-ü tesir (iyi bir etki) ve teveccüh-ü
nâsı (insanların ilgisini) kazanmak noktalarının Cenab-ı
Hakk'ın vazifesi ve ihsanı olduğunu ve kendi vazifesi
olan tebliğde dâhil olmadığını ve lâzım da olmadığını
ve onunla mükellef olmadığını bilmekle ihlasa muvaffak
olur. Yoksa ihlası kaçırır.9
İNSANLARIN RIZASINDAN ARINMAK, SADECE
ALLAH'IN RIZASINA YÖNELMEK
Bediüzzaman Said Nursi, ihlası kazanmanın
şartlarını konu ettiği yazılarından birinde "Amelinizde
Allah rızası olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse
ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse
tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra,
isterse ve hikmeti lazım gelirse, sizler istemek talebinde
olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları
da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya
yalnız Cenab-ı Hakk'ın rızasını esas maksad yapmak gerektir."10
sözleriyle insanların rızasından arınıp sadece
Allah'ın rızasını kazanmaya yönelmenin önemine değinmiştir.
Onun bu sözünde vermiş olduğu örnek, ihlasın anlaşılması
bakımından son derece önemlidir; gösterdiği bir tavırdan
dolayı dünyadaki tüm insanlar bir kişiye karşı cephe
alsa, hiçbiri ondan razı olmasa, Allah razı olduktan
sonra hiçbir ehemmiyeti yoktur. Çünkü tüm bu insanların
kalbi zaten Allah'ın kontrolündedir; Allah dilerse onların
hepsini razı eder.
Bunun yanında gösterdiği bir tavırdan dolayı eğer
Allah bu kişiden razı olmayacaksa, tüm dünya ondan razı
olsa, ona minnet duysa bunun hiçbir önemi olmaz. İnanan
bir kimse bunun Allah katında hiçbir kıymeti olmadığını
ve Allah razı olmadığı sürece insanların razı olmuş
olmasının ahiretten yana kendisine birşey kazandırmayacağını
bilir. Rızasını kazanacağı güruh sayıca kalabalık, mal
ya da makamca güçlü bir kitleden oluşuyor olabilir.
Ancak bunların her biri de Allah'ın izni ile hayat bulmuş
ve birgün toprağın altında çürüyüp tüm güç ve kudretlerini
kaybedecek olan aciz varlıklardır. Bu nedenle ahirette
ne kalabalığın, ne sağladıkları desteğin, ne de dile
getirilen takdirlerin hiçbir faydası olmayacaktır. Baki
olan ve rızası kazanılmaya asıl layık olan sadece Allah'tır.
İnsana daimi bir ihlas anlayışını kazandıracak olan
da işte bu gerçeği kavrayarak, 'insanların rızasından
sıyrılıp, sadece Allah'ın rızasını kazanmaya yönelmek'tir.
Kuran'da bu anlayış şöyle bir örnekle açıklanmıştır:
"Allah (ortak koşanlar için)
bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz
bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam
ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin
durumu bir olur mu? Hamd, Allah'ındır. Hayır onların
çoğu bilmiyorlar. Gerçek şu ki, sen de öleceksin, onlar
da öleceklerdir." (Zümer Suresi, 29-30)
İnsanın Allah'ın dışında herhangi bir başka varlığın
rızasını düşünerek hareket etmesi Kuran'da 'şirk' ya
da 'Allah'a ortak koşmak' olarak ifade edilmiştir. Yukarıda
yer alan ayette ise Allah, kişinin insanların rızasını
arayıp Allah'a ortaklar koşmasını, pek çok sahibi olan
bir köleye benzetmiştir. Allah'a katıksız bir iman ile
katıksızca kulluk etmesini ise yalnızca bir kişiye teslim
olmuş bir kimsenin durumuna benzetmiştir. Allah, Kendisi
dışında tüm varlıkların birgün mutlaka ölümle karşılaşacaklarını
hatırlatarak insanları sadece Allah'ın rızasına yönelmeleri
konusunda düşünmeye davet etmiştir.
İnsanın bu konuda nefsinin telkinlerine karşı da son
derece uyanık olması ve nefsini kendini kandırmadan
dürüstçe değerlendirmesi gerekmektedir. Çünkü nefsin
en büyük arzularından biri de Kuran ahlakına zıt olarak,
insanların hoşnutluğunu, beğenisini ve takdirini kazanabilmektir.
Nitekim çoğu insan yaptığı pek çok işi kendi istek ve
tercihleri doğrultusunda değil de, sırf çevrelerinden
takdir toplayabilmek ve bu takdir ile de toplumda bir
yer edinebilmek için yapar. Dolayısıyla da bu insanların
hayatlarını yönlendiren ana mantık 'insanların rızasını
kazanabilme arzuları' olur.
Pek çoğunuz bazı insanların kendi aralarında "Sonra
etraftan ne derler?", "Bunu etrafa nasıl açıklarız",
"Etrafa rezil olduk", "İnsan içine çıkamayız
ki" gibi sözler sarf ettiklerini sıkça duymuşsunuzdur.
Bu sözler genellikle bu insanların birbirleri için ne
diyeceklerini, haklarında nasıl düşüneceklerini, olayları
nasıl değerlendireceklerini son derece önemli görmelerinden
kaynaklanır. Öyle ki kimi zaman yanlış bir tavırda bulundukları
için vicdani bir rahatsızlık duymaz, ama bunu insanların
öğrenmesinden dolayı huzursuzluk duyarlar. Oysa ortada
yanlış bir davranış varsa asıl önemli olan bunu Allah'ın
bilmesidir. Ve insanın bu durumu telafi etmek için yönelmesi
gereken makam da yine sadece Allah'ın makamıdır. Eğer
kişi hatasından dolayı Allah'a karşı bir sorumluluk
hissetmiyor, ama insanlara karşı bir mahçubiyet ve utanç
duyuyorsa bu, o kişinin insanların rızasını Allah'ın
rızasından daha üstün gördüğünü gösterir. Bu insanlar
dinin pek çok hükmü hakkında evlerinde gösterdikleri
hassasiyet ve kararlılığı sokakta iken göstermezler.
İnsanların nasıl yorumlayacağını düşünerek, onların
rızalarını Allah'ın rızasına tercih edebilirler. Yazlık
ve deniz kenarında bulunan bir semte gittiklerinde farklı,
muhafazakar kimselerin oturduğu bir yere gittiklerinde
farklı tavırlar sergilerler. Müslümanların yanında iken
farklı, onlardan uzaklaşıp başka bir şehre ya da ülkeye
gittiklerinde farklı bir ahlak gösterirler. Kimi zaman
bu mantıkları doğrultusunda ibadetlerini de göz ardı
edebilirler. Oysaki ihlaslı bir tavırda bunların hiçbiri
olmaz. İhlas sahibi bir insan her nereye ya da her kimin
yanına giderse gitsin, Allah korkusunda, takvasında
kararlı davranır. Kuran'ın "(Öyle)
Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah'ı
zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten
'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin
inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı)
günden korkarlar." (Nur Suresi, 37) ayetinde
hiçbir şart ve durumun gerçek Müslümanların tavırlarına
etki edemediğine dikkat çekilmiştir.
İşte ihlası kazanmak isteyen bir müminin, cahiliye
toplumlarında yaşamın en temel dayanağı olan "insanlar
ne der" mantığından tamamen kurtulması gerekir.
Çünkü insanların hoşnutluğuna dair endişeler yaşandığı
sürece insanın katıksız bir ihlas anlayışından bahsedebilmesi
mümkün değildir.
İşte insanın ihlası kazanabilmek için her zaman için
niyetini halis tutması ve katıksızca Allah'ın rızasına
yönelmesi gerekmektedir. Allah dilemediği sürece rızası
kazanılmış olan insanların kişiye bir faydası olmaz,
ama Allah'ın rızasını, desteğini, sevgisini ve hoşnutluğunu
kazanan bir insan, tüm bu insanların kendisine sağlayacağı
desteği zaten kazanmış demektir. İhlasla hareket ettiği
için Allah zaten ona dünyada da ahirette de en güzel
hayatı yaşatacak, ona hiçbir insanın sağlayamayacağı
desteği sağlayacak, hiçbir insanınkiyle kıyaslanamayacak
bir dostluğu nasip edecektir. Bir sözünde Bediüzzaman
Said Nursi de bu önemli gerçeğe şöyle değinmiştir:
… Rıza-yı İlahî
kâfidir. Eğer o yâr ise, herşey yârdır. Eğer o yâr değilse,
bütün dünya alkışlasa beş para değmez. İnsanların takdiri,
istihsanı (beğenisi, hoş karşılaması), eğer böyle işde,
böyle amel-i uhrevîde illet ise, o ameli ibtal eder.
Eğer tercih ediliyorsa, o ameldeki ihlası kırar. Eğer
müşevvik (teşvik edici) ise saflığını izale eder. Eğer
sırf alâmet-i makbuliyet olarak, istemeyerek Cenab-ı
Hak ihsan etse, o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-ü
tesiri namına kabul etmek güzeldir ki... buna işarettir.
11
Ey nefis eğer
takva ve ameli salih ile Halikini razı etti isen, halkın
rızasını tahsile luzum yoktur, o kafidir. Eğer halk
da Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse
iyidir. Şayet onların ki dünya hesabına olursa kıymeti
yoktur. Çünkü onlarda senin gibi aciz kullardır. Maahaza
ikinci şıkkı takip etmekte şirk-i hafi olduğu gibi,
tahsili de mümkün değildir. Evet bir maslahat için sultana
"müracat eden adam sultanı" irza etmiş ise,
o iş görülür. Etmemiş ise halkın iltimasıyla çok zahmet
olur. Mamafih yine sultanın izni lazımdır. İzni de rızasına
mütevakıftır." 12
VİCDANI GÜÇLENDİRMEK
Vicdan Allah'ın insana doğru yolu göstermekle görevlendirdiği
bir güçtür. Yaşamının son anına kadar, nefsinin kötülüklerine,
şeytanın kışkırtmalarına ve Kuran dışı her türlü tavra
karşı insanı uyarıp korkutur. Ona Allah'ın razı olacağı
tavrı, Kuran'a uygun olan davranışları ilham eder. Karşılaştığı
her olayda vicdanının sesine kayıtsız şartsız uyan bir
insan ihlası da kazanmış olur. Çünkü ihlas da zaten
insanın vicdanını en son noktasına kadar kullanabilmesidir.
Nefsiyle çatışsa ya da zorlukla karşılaşsa da, vicdanlı
davranmaktan taviz vermemesidir.
İşte bu nedenle ihlası kazanmak isteyen bir kimse
öncelikle vicdanını gereği gibi kullanıp kullanmadığını
gözden geçirmelidir. Eğer zaman zaman vicdanını durdurabiliyor,
ondan gelen sese kulak vermiyor ve bile bile nefsinden
yana tavır koyabiliyorsa bu durumda vicdanını Kuran'a
uygun şekilde kullanmıyor demektir. Daha da önemlisi
"Hayır; insan, kendi nefsine
karşı bir basirettir. Kendi mazeretlerini ortaya atsa
bile." (Kıyamet Suresi, 14-15) ayetleriyle
de bildirildiği gibi her insan kendisine fısıldanan
sesin vicdan olduğunu ve bu sesi hangi mazeretleri öne
sürerek bastırdığını bilir.
Vicdan insan için
büyük bir nimet ve rahmettir. Bediüzzaman Said Nursi'nin
de "Akıl tatil-i eşgal etse
de, nazarını ihmal etse, vicdan Sanii unutamaz. Kendi
nefsini inkar etse de O'nu görür, O'nu düşünür, O'na
müteveccihtir" 13
ya da "... her
vicdanda iki pencere olan Sani'-i Zülcelal marifetini
insan kalbine daima tecelli ettiriyor."
14 sözleriyle
ifade ettiği gibi insan gaflete dalsa bile, vicdanı
dalmaz. Kendisi nefsine kapılacak olsa bile vicdanı
kapılmaz, kendi samimiyetsizliğe meyletse, şeytana uyacak
olsa vicdanı yine de uymaz. Kısacası insan bilerek ya
da bilmeyerek hata yapabilir, ama vicdanı asla doğru
yoldan şaşmaz, asla hata yapmaz.
Ancak ne var ki vicdan körelebilir. Eğer insan vicdanı
kendisini doğru yola çağırdığı halde bu sese karşı vurdumduymaz
bir tavır gösterirse, vicdanının sesini sürekli olarak
bastırmayı alışkanlık haline getirirse bu durumda onun
etkisini zayıflatmış ve vicdanını köreltmiş olur. Vicdan
yine kişiyi uyarıp doğruya çağırır, ama o artık bu sesten
etkilenmeyecek, onu dinlemeyecek ve önemsemeyecek hale
gelmiştir. Dolayısıyla da bir müminin vicdanının kabul
etmeyeceği pek çok tavır ve davranış kolaylıkla bu kişinin
vicdanından geçebilmeye başlar. Bu insan Allah'ın beğenmeyeceği,
Kuran'a uygun olmayan bir davranışta bulunup, şeytanın
ardı sıra giderken artık vicdan azabı duymaz olur. Kuran
dışı bu tavrı, içinde hiçbir sıkıntı duymadan rahat
rahat yapabilecek hale gelir. Örneğin bir ülkede savaşın
başladığı ilk günlerde her insan ölen savunmasız kadınları,
çocukları, kundaklarındaki bebekleri görüp çok büyük
bir vicdani rahatsızlık duyar. Birşeyler yapmak, bu
kişilere yardım etmek ister. Ancak ilerleyen günlerde
hergün gazetelerde aynı haberleri okumak, televizyonda
aynı haberleri izlemek bu kişinin vicdanını köreltir.
Artık ölüm haberleri ya da çekilen zulümle ilgili bilgiler
onun vicdanında bir etki oluşturmaz. Ne bir sıkıntı
duyar, ne de vicdani bir sorumluluk. İşte bu vicdanın
körelmesidir. Vicdan körelmesinde ise kesintisiz bir
ihlastan söz edebilmek mümkün olmaz.
İhlası kazanabilmek için kişinin öncelikle Kuran'a
uygun bir vicdan duyarlılığı elde etmesi gerekir. Bu
ise kişinin Allah korkusunu artırması ile mümkün olur.
Kişi Allah'ın her an her yerde kendisini görüp duyduğunu,
tüm yaptıklarını Katında saklı tuttuğunu, kendisini
bunlardan hesaba çekeceğini derinlemesine düşünmelidir.
Ölümün an meselesi olduğunu, bir an sonra kendisini
Allah'ın huzurunda hesap verirken bulabileceğini ve
eğer Allah'ın bildirdiği ahlakı göstermemiş, vicdanını
gereği gibi kullanmamış ise de sonsuz cehennem azabıyla
karşılaşabileceğini açık bir şuurla kavramaya çalışmalıdır.
Eğer Kuran'ın bu mühim gerçeklerini tam anlamıyla kalbine
sindirirse vicdanındaki bu körelme yerini güçlü bir
vicdan duyarlılığına bırakacaktır. Vicdandaki bu hassasiyet
ile birlikte de kişi her an karşılaştığı her olayda
vicdanının sesini dinleyerek ihlaslı davranabilecektir.
DÜNYA HAYATININ GEÇİCİLİĞİNİ ANLAMAK
Dünyanın dört bir yanında belki de istisnasız tüm
insanların dilinde ya da en azından zihninde olan bir
konu vardır; uzun yaşayabilmek, hatta mümkünse hiç ölmemek…
Bilim adamları yüzyıllardır bu konuda ciddi araştırmalar
yapmakta ve insanları daha uzun yaşatabilmenin bir formülünü
bulmaya çalışmaktadırlar. Ancak ne var ki bugüne kadar
bu çalışmalarda hiçbir gelişme kaydedilememiştir. Çünkü
Allah "Senden önce hiçbir
beşere ölümsüzlüğü vermedik; şimdi sen ölürsen onlar
ölümsüz mü kalacaklar? Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz
sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz
ve siz Bize döndürüleceksiniz." (Enbiya Suresi,
34-35) ayetleriyle her insanın ölümlü olarak
yaratıldığını ve eceli geldiğinde mutlaka bu gerçekle
yüz yüze geleceğini bildirmiştir.
İnsanlar her ne kadar düşünmek ya da kabullenmek istemeseler
de gerçek budur; insan ölümlüdür. Dünya hayatı ise son
derece kısa ve geçicidir. Her insan denenmek üzere,
ortalama altmış yetmiş yıl süren bir zaman dilimi için
dünyada bulunmaktadır. Bu nedenle insanın planlarını
dünya hayatı üzerine kurması, geçici bir sebeple bulunduğu
mekanı asıl hayatı kabul edip, sonsuza kadar asıl hayatını
yaşayacağı ahireti unutması çok büyük bir hatadır.
Bu gerçek her insanın rahatlıkla anlayabileceği kadar
açık ve sadedir. Ancak "O
amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha
iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı
yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır."
(Mülk Suresi, 2) ayetiyle bildirilen dünyadaki
imtihan ortamının oluşabilmesi için Allah dünya hayatını
süslü kılmıştır. İnsanların büyük çoğunluğunun dünya
hayatının menfaatlerinden daha fazla yararlanabilmek
için adeta bir yarış içerisine girmiş olması, insanı
aldatmamalıdır. Çünkü gaflet içinde bocalayan çoğunluğun
bir ölçü olmayacağı Kuran ayetleriyle insanlara bildirilmiştir.
Mal yığıp biriktirmeye çalışanlar, makam sahibi olabilmek
için inançlarından ödün veren kimseler, insanların gözünde
yer edinebilmek ya da itibar sahibi olabilmek için şekilden
şekile giren insanlar yanlış idealler peşinde koşmaktadırlar.
İnsanın bir tiyatro sahnesinde seyrettiklerini gerçek
sanarak, sahnelenen senaryo doğrultusunda bir tavır
ortaya koyması ne kadar mantıksız, ne kadar komik ve
ne kadar küçük düşürücü ise, dünya hayatını gerçek sanarak
büyük bir hırs ve koşuşturmacayla buraya yönelik menfaatlerin
peşinde koşan kimselerin durumu da bundan farksızdır.
Ancak unutulmamalıdır ki kendilerini sadece dünya
hayatına adayan insanlar gibi, "hem ahireti hem
de dünya hayatını birlikte kazanayım" düşüncesinde
olan kimseler de hatalı bir tavır içerisindedirler.
Dünya hayatı insanlar için bir nimet olarak yaratılmıştır.
İnsan bu dünyadaki tüm güzelliklerden en fazlasıyla
yararlanacak, nimetlerden en güzel şekilde istifade
edecektir. Ancak hiçbir zaman için bunları kendisine
ideal edinmeyecek, hırsla bu nimetlere yönelmeyecektir.
Tüm bunları din ahlakını en güzel şekilde yaşayabilmek,
Allah'ı takdir edebilmek, Allah'ın kendisine lütfettiklerini
görüp şükredebilmek için kullanacaktır. İnsanın "hem
Allah'ın rızasını kazanacak şekilde bir yaşam süreyim,
hem de dünya hayatının menfaatlerinden olabildiğince
yararlanayım" şeklinde bir mantık ile hareket etmesi
ihlasını zedeleyen bir tavır olur.
Allah Kuran'da geçen "Güç
ve basiret sahibi olan kullarımız İbrahim'i, İshak'ı
ve Yakub'u da hatırla. Gerçekten Biz onları, katıksızca
(ahiretteki asıl) yurdu düşünüp-anan ihlas sahipleri
kıldık. Ve gerçekten onlar, Bizim Katımız'da seçkinlerden
ve hayırlı olanlardandır." (Sad Suresi, 45-47)
ayetleriyle peygamberlerden örnek vermiş ve asıl makbul
olanın katıksızca ahireti düşünüp ona göre hareket eden
kimselerin davranışları olduğunu hatırlatmıştır. Allah
böyle bir ihlasla Kendisine yönelip ahireti isteyen
kimselere zaten dünya hayatının en güzel nimetlerini
verir. Dolayısıyla da ihlastan uzaklaşarak "hem
dünya hem ahiret benim olsun" diyen insan her ikisinden
de gereği gibi nasibini alamazken, katıksızca ahirete
yönelen kimse hem dünya hem de ahiret hayatının nimetlerini
kazanır.
Bediüzzaman Said Nursi de "Evvelâ
sebebi, sırr-ı ihlastır. Çünkü dünyada geçici zevkler,
kerametler tam nefsini mağlub etmeyen insanlara bir
maksad olup, uhrevî (ahirete yönelik yaptığı amellere)
ameline bir sebeb teşkil eder, ihlası kırılır. Çünkü
amel-i uhrevî ile dünyevî maksadlar, zevkler aranılmaz.
Aranılsa sırr-ı ihlası bozar." 15
sözleriyle nefsin tam eğitilmemiş olmasından dolayı
ahiretin yanında dünyayı da amaç edinmenin ihlası kıran,
ahirete yönelik salih amellerde bulunulmasına engel
teşkil eden bir tavır olduğuna dikkat çekmiştir.
Yine bir başka sözünde ise Said Nursi dünya hayatını
en mutlu ve en güzel şekilde yaşayanın, 'dünyayı bir
misafirhane olarak kabul eden kimse' olduğunu belirtmiştir.
Çünkü bu düşünce söz konusu kişiyi Allah'ın rızasını
kazanmaya ve ihlaslı davranmaya yöneltmektedir.
Görüyorum ki:
şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir
askeri misafirhane telakki etsin ve öyle de izan etsin
ve ona göre hareket etsin. Ve o telakki ile, en büyük
mertebe olan rıza mertebesini çabuk elde edebilir. Kırılacak
şişe pahasına daimi bir elmasın fiatını vermez; istikamet
ve lezzetle hayatını geçirir.
Evet, dünyaya ait işler, kırılmaya
mahkum şişeler hükmündedir; sonsuz ahirete ait işler
ise gayet sağlam elmaslar kıymetindedir. İnsanın fıtratındaki
şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs
ve inadlı talep ve hakeza iddetli hisler, ahirete ait
işleri kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı, şiddetli
bir surette fani dünya işlerine yöneltmek, fani ve kırılacak
şişelere, baki elmas fiatlarını vermek demektir.
16
Bediüzzaman bu sözünde dünya hayatını kırılacak bir
şişeye, ahireti ise bir elmas parçasına benzetmiştir.
Dünya hayatına kapılarak ihlastan uzaklaşan kişi bu
değersiz cam şişe için elması feda eden kimse gibi ahiretini
kaybetmektedir. Dünyanın bir misafirhane olduğunu anlayan
kimse ise bu hataya düşmeyerek dünyada da ahirette de
en güzel hayatı yaşamaktadır.
ÖLÜMÜ, HESAP GÜNÜNÜ VE AHİRETİ DÜŞÜNMEK
Pek çok insan ölümü yanlış bir bakış açısıyla değerlendirir
ve dünya hayatındaki her türlü güzelliğin son bulduğu,
insanın bir daha hayat bulmamak üzere yaşama veda ettiği
ve toprağa karışarak çürüyüp yok olduğu bir son olarak
görür. Ancak bu inançları Allah'ın varlığını, dünya
hayatının ve kendilerinin yaratılış amacını gereği gibi
kavrayamamış olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu kişiler
dünya hayatlarının, ölümden sonraki asıl yaşamlarını
belirleyen bir imtihandan ibaret olduğunun şuurunda
değildirler. Yaşamakta oldukları bu dünyayı gerçek,
ahireti ise bir aldanış olarak değerlendirler. Dünya
hayatına son verip ahiret hayatını başlatan ölümü de
bu nedenle bir son olarak nitelendirirler.
İşte bu düşünceleri nedeniyle onlar için 'ölüm' ne
kadar ürkütücü ise, 'ölümü düşünmek' de en az o kadar
rahatsız edicidir. Ölümü akıllarına getirdikleri takdirde
dünya hayatından gereği gibi zevk alamayacaklarına,
bu düşüncenin tüm lezzetleri tatsızlaştırıp anlamsızlaştıracağına
inanırlar. Ölümü düşünmemeye ve unutmaya çalıştıkları
takdirde de dünya hayatına daha çok bağlanıp, nimetlerden
daha çok zevk alabileceklerini sanırlar.
Oysaki insan ölümü düşünse de düşünmese de, unutsa
da hatırlasa da sonuç hiçbir zaman için değişmeyecektir;
"De ki: "Elbette sizin
kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır.
Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a
döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir."
(Cuma Suresi, 8)" ayetiyle hatırlatıldığı
gibi insan ölüm ile mutlaka karşılaşacaktır. O halde
akılcı olan, düşünmeyerek ve unutmaya çalışarak kesin
olarak gerçekleşecek bir olaydan kaçmak değil, bu gerçekle
karşılaşabilecek şekilde hazırlık yapmaktır. Eğer insan
Allah'ın razı olacağı şekilde bir hayat sürdürür ise,
ölüm bu kişiye bir kayıp ya da zarar getirmeyecektir.
Aksine sonsuz ve kusursuz yaşamına başlamasına vesile
olacaktır. Eğer bu insan Allah'a samimi bir kalple yönelmiş
ise ölüm dışarıdan bakıldığında hangi şartlar altında
gerçekleşirse gerçekleşsin kişiye acı da vermeyecektir.
Allah Kuran'da ölüm meleklerinin iman edenlerin canlarını
acı vermeden yumuşakça çekip alacaklarını bildirmiştir.
Ölümün ancak inkar edenler için acı veren bir olay olduğu
da yine Kuran ayetleriyle haber verilmiştir. (Naziat
Suresi, 1-2) Dolayısıyla da eğer kişi iman ve ihlas
sahibi ise ölüm onun için acı çekeceği bir son olmayacaktır.
Bunun yanında ölümü düşünmek, bu kimselerin düşündüğü
gibi kişiyi dünyadan koparan değil, tam tersine dünya
nimetlerinden de olabilecek en fazla lezzeti alabilmeyi
sağlayan önemli bir vesiledir. Çünkü insan nimetlere
bağlanıp, onları şehvet haline getirdiği zaman değil,
tam tersine tüm bunların fani ve geçici olduğunu kavradığı
takdirde onlardan çok daha fazla haz duyabilir. Peygamberimiz
de bir sözünde ölümü düşünmenin önemini şu şekilde belirtmiştir:
Ölümü çok zikredin.
Zira bu, insanı dünyadan çeker. Ve günahlardan sıyırır.
17 Ayrıca
ölüm bu kimselerin algıladıkları gibi ne hayatın, ne
nimetlerin, ne de güzelliklerin sonu değildir. Aksine
ölüm gerçek hayatın başlangıcıdır; insanın dünya hayatında
yaptığı seçim doğrultusunda sonsuza dek yaşamını sürdüreceği
gerçek dünyasına geçişidir. Eğer Allah'ın büyüklüğünü
takdir edebilmiş ve hayatını bu uğurda yaşamışsa sonsuz
hayatını birbirinden güzel cennetlerde geçirecektir.
Ama eğer dünya hayatına aldanmış, ölümü, Allah'ın huzuruna
varıp hesap vereceği günü ve ahireti unutmuş ise bu
durumda da ebedi mekanı cehennem olacaktır. Dünya hayatında
ölümü düşünmemeye çalışması kişiyi bu gerçeklerle karşılaşmaktan
kurtarmaz.
İNSAN HER AN, HER YERDE ÖLÜMLE KARŞILAŞABİLİR
Ölümü düşünmek ve bu gerçeğin şuuruna varmak insanı
her an ihlaslı ve vicdanlı davranmaya yönelten önemli
bir tefekkür konusudur. Allah'ın ve ahiretin varlığına
samimi imanla kanaat getiren insan, yaşam gibi ölümün
de Allah'ın kontrolünde olduğunu bilir. Hiçbir insan
ecelini ne erteleyebilir ne de öne alabilir. Ölüm Allah'ın
takdir ettiği anda ve Allah'ın takdir ettiği şekilde
gerçekleşir. "Her ümmet için
bir ecel vardır. Onların ecelleri gelince, ne bir saat
ertelenebilirler ne de öne alınabilirler (tam zamanında
çökerler.)" (Araf Suresi, 34) ayetiyle de
bildirilen bu gerçeğin farkında olan insan, ölüm ile
ne zaman karşılaşacağını bilmemenin verdiği açık bir
şuur ile hareket eder. "Her
nerede olursanız, ölüm sizi bulur; yüksekçe yerlerde
tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile…" (Nisa Suresi,
78) ayetiyle de hatırlatıldığı gibi Allah diledikten
sonra ölüm mutlaka gerçekleşir. Bunun ne kişinin yaşı
ile, ne sağlıklı olması ne de tedbirli davranmış olması
ile ilgisi yoktur. Allah diledikten sonra ani bir kaza,
beklenmedik bir hastalık, hatta kimi zaman insanları
hayrete düşüren umulmadık basit bir sebep dahi insanı
ölüme sürükleyebilir.
İşte tüm bu yönleriyle ölümü düşünebilen bir insan,
her an her yerde ölümle karşılaşabileceğini, yaşamının
her an son bulma ihtimali olduğunu bilir. Bu da onu
hayatının her anında ihlaslı davranmaya, aklını, vicdanını
ve imkanlarını son noktasına kadar kullanmaya yöneltir.
Bir an sonra kendisini Rabbimizin huzuruna varmış, hesap
verirken bulabileceğini, her an cennet ya da ceheneme
sevk edilme ihtimaliyle karşı karşıya kalabileceğini
bilmenin verdiği açık şuur ile hareket eder. Dünya hayatını,
ahirete gidip cenneti ve cehennemi görüp geri dönmüşcesine,
tüm bunların gerçekliğinden ve yakınlığından kesin olarak
emin olmuş bir iman ve ihlasla geçirir. Her anını, canını
almaya gelen ölüm melekleriyle karşılaştığı, amel defterinin
ortaya konduğu, cennete mi yoksa ceheneme mi sevk edileceğinin
kararını beklediği anı yaşıyormuş gibi derin bir Allah
korkusu ile geçirir. Cehennem azabının yakınlığını ve
dehşetini her an aklında tutarak, sonsuza kadar bu azabı
tatmanın korkusunu her an hissederek hareket eder. Aynı
şekilde cehennemden kurtulmuş olup, sonsuza kadar Allah'ın
dost edindiği bir kul olarak cennette yaşayacak olmanın
şevkiyle dolu olur. Hesap gününde Allah'ın huzuruna
çıkarıldığı vakit, "Bilmiyordum, anlamamıştım,
fark etmemiştim, unutmuştum, gaflete dalanlarla birlikte
ben de dalmıştım, gevşeklik göstermiştim, şeytana uymuştum
ya da Allah nasıl olsa affeder diye düşünmüştüm, ibadetleri
yerine getiriyordum bunlar yeterli olur zannetmiştim"
gibi mazeretler öne sürmesinin hiçbir fayda sağlamayacağının
bilincinde hareket eder.
Bu bilinç güçlü bir vicdan, keskin bir kavrayış gücü,
üstün bir akıl ve kesintisiz bir ihlas anlayışıyla kendini
gösterir. Bu şuurdaki bir insan ölümün an meselesi olduğunu
bildiği için, hayırdan yana hiçbir işi ertelemez, hiçbir
konuda üşengeçlik ya da tembellik yapmaz, şevksiz davranmaz.
"Birazdan, bir saat sonra ya da yarın yaparım"
dediği bir işi gerçekleştirmeye ömrünün yetmeyebileceğini
düşünür. Ahirette de ertelediği ve eksik tuttuğu bu
gibi işler nedeniyle çok büyük bir pişmanlığa kapılabileceğini
bilir.
"Keşke imkanım varken daha çok salih amelde bulunsaydım,
daha çok infak etseydim, hayırlarda yarışsaydım, ihlas
sahiplerine, müminlere önder olacak kadar üstün bir
ahlak içerisinde olsaydım, keşke Allah'ın dinine daha
sıkı sarılsaydım, keşke din ahlakını tebliğ etmek için
daha çok çaba harcasaydım, keşke insanlara iyiliği emredip
kötülükten menetmek için birşeyler yapsaydım, keşke
dünya işlerine kapılıp ahiretim için hazırlık yapmayı
ertelemeseydim, keşke hayırdan yana yaptıklarımı artırsaydım
da bu gün kurtuluşa erenlerden olsaydım" diyenlerden
olmamak ve ahirette bu pişmanlığı yaşamamak için peygamberlerin
göstermiş olduğu gibi bir ihlas anlayışı içerisinde
hareket etmesi gerektiğini bilir.
Her an ölümle karşılaşabileceğine göre ne kadar acele
etse, ne kadar ihlaslı davransa, ne kadar salih amelde
bulunsa o kadar karlı çıkacaktır. Cehennem gibi zorlu
bir son ile karşılaşmamak için böylesine bir samimiyet
ve ihlas içerisinde olmaya mecbur olduğunu bilir. Gevşeklik
göstermenin, ağırdan almanın, daha güzeli, daha iyisi
ve daha mükemmeli varken biraz daha azını tercih etmenin
ahirette pişmanlığa sebep olacağının şuurundadır. Bu
şuur açıklığı ve ihlas her konuda kendini gösterir;
Allah'a olan yakınlığında, müminlere gösterdiği saygı,
sevgi ve samimiyette, güzel ahlakta, fedakarlıkta, çalışkanlıkta,
ibadetinde, duasında, malıyla canıyla harcadığı çabasında,
Allah yolunda yaptığı infakında, her an her yerde yaptığı
Müslümanca konuşmalarında, şevkinde, canlılığında hep
ihlaslı bir tavır sergiler.
İşte bu yüksek ihlas anlayışını insana kazandıran;
dünya hayatını ölümü düşünerek yaşıyor olmasıdır. Bediüzzaman
Said Nursi İhlas Risalesi'nde yer verdiği bir sözünde
ölümü düşünmenin bu faydasına şöyle dikkat çekmiştir:
"Ey hizmet-i Kuraniye arkadaşlarım! İhlası kazanmanın
ve muhafaza etmenin en tesirli bir sebebi, ölümü düşünmektir.
Evet, ihlası zedeleyen ve riyaya ve dünyaya sevk eden
bitmeyen bir istek olduğu gibi, riyadan nefret veren
ve ihlası kazandıran, ölümü düşünmektir. Yani, ölümünü
düşünüp, dünyanın fani olduğunu dikkatle düşünüp, nefsin
desiselerinden kurtulmaktır. Evet, ehli tarikat ve ehli
hakikat, Kuran-ı Hakimin, "Her
nefis ölümü tadıcıdır." (Al-i İmran Suresi, 185)
gibi ayetlerinden aldığı dersle, ölümü düşünme yolunu
esas tutmuşlar; bitmeyen bir istek olan tevehhüm-ü edebiyeti
(ebedi yaşayacağını zannedip, Allah'ın emirlerinden
ve ahiret için hazırlanmaktan gaflet içinde olmak) o
düşünce ile ortadan kaldırmışlardır. Onlar farazi ve
hayali bir suretle kendilerini ölmüş düşünüyor ve hayal
ediyor ve yıkanıyor, kabre konuyor farz edip, düşüne
düşüne, nefsi emmare o hayal ve düşünceden etkilenip,
uzun emellerinden bir derece vazgeçer. Bu düşüncenin
faydaları pek çoktur. Hadiste "lezzetleri tahrip
edip acılaştıran ölümü zikrediniz!" diye rabıtayı
ders veriyor.
Fakat mesleğimiz
tarikat olmadığı, belki hakikat olduğu için, bu düşünceyi,
ehl-i tarikat gibi farazi ve hayali suretinde yapmaya
mecbur değiliz. Hem meslek-i hakikate uygun gelmiyor.
Belki, akıbeti sonu düşünmek suretinde geleceği şimdiki
zamana getirmek değil, belki hakikat noktasında şimdiki
zamandan geleceğe fikren gitmek, nazaran bakmaktır.
Evet, hiç hayale, faraza luzüm kalmadan, bu kısa ömür
ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine
bakabilir. Onunla yalnız kendi şahsının ölümünü gördüğü
gibi, bir parça öbür tarafa gitse, asrının ölümünü de
görür; daha bir parçada öbür tarafa gitse, dünyanın
ölümünü de müşahade eder, mükemmel ihlasa yol açar.18
Bediüzzaman bu sözleriyle insanlara ölümü, adeta kabre
girmiş, kendi ölümünü, kendi cenazesini görmüş, ahirete
gidip dünyanın ölümünü de müşahade etmiş bir insanın
şuur açıklığı ve olgunluğuyla değerlendirmelerini tavsiye
etmiştir. Ölümü düşünmenin insanı dünya hayatındaki
her türlü tavır ve ahlak bozukluğundan arındıracak önemli
bir vesile olduğuna dikkat çekmiştir.
|