|
İhlası Zedeleyen Tavırlardan Kaçınmak
Önceki bölümlerde ihlası kazanmak
için insanın sahip olması gereken özelliklere değindik.
İşte bu amaç doğrultusunda insanın dikkat etmesi gereken
ikinci bir konu da 'ihlasını zedeleyen' ya da 'ihlasını
tamamen kıran' tavırlardan arınması olmalıdır. Çünkü
Bediüzzaman Said Nursi'nin de, "Ey
kardeşlerim! Mühim ve büyük hayırlı işlerin çok zararlı
engelleri olur. Şeytanlar o hizmetin hizmetçileriyle
çok uğraşır. Bu engellere ve bu şeytanlara karşı, ihlas
kuvvetine dayanmak gerektir. İhlası kıracak sebeplerden;
yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz."
Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm'ın "(Yine
de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis,
-Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle
kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır,
esirgeyendir." (Yusuf Suresi, 53) demesiyle,
nefsin emirlere itimad edilmez. Enaniyet ve nefsin emirleri
sizi aldatmasın."19
sözüyle dikkat çekmiş olduğu gibi şeytan ihlası
kazanmayı ve mutlak samimiyete ulaşmayı hedefleyen kimselerin
düşmanıdır. Onları doğru yoldan saptırmak, nefislerindeki
kötülükleri teşvik ederek, ihlastan uzaklaştırmak ister.
İşte şeytanın bu kararlı gayretine karşılık müminin
yapması gereken Hz. Yusuf'un ahlakını kendine örnek
alarak nefsine itimat etmemek ve nefsin bu yöndeki teşviklerinden
şiddetle kaçınmak olmalıdır. İşte ilerleyen bölümlerde
müminlere yol gösterici olması amacıyla ihlası kıran
bu tavırların neler olduğuna ve bunlardan arınmanın
yollarına dikkat çekilecektir.
NEFSİN KÖTÜLÜKLERİNDEN ARINMAK
Dünya hayatındaki imtihanın bir gereği olarak nefis -Allah'ın
dilemesi dışında- insanları daima kötülüğe davet edecek
şekilde yaratılmıştır. İnsanı teşvik ettiği bu kötülüklerden
biri de ihlassız davranmaktır. Nefis, kişinin ihlasını
kırmak, samimiyetini zedelemek için benliğinde var olan
her türlü kötü fikir ve düşünceyi destekleyecek şekilde
hareket eder. Çünkü "Nefse
ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', Sonra ona fücurunu
(sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı
ilham edene (andolsun)." (Şems Suresi, 7-8)
ayetleriyle de dikkat çekildiği gibi nefis, benliğinde
'sınır tanımaz günah ve kötülüğü' barındıran bir varlıktır.
Ancak Allah insana tüm bu sınırsız kötülükten sakınmasının
ve nefsini arındırıp temizlemesinin yolunu da ilham
etmiştir. "Onu arındırıp-temizleyen
gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla,
bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır."
(Şems Suresi, 9-10) ayetleriyle de belirtildiği
gibi nefsindeki kötülüklerin ardı sıra giden yıkıma
uğrayacak, tüm bu kötülüklerden arınıp temizlenen ise
kurtuluşa erecektir.
İşte ihlası kazanmayı ve böylece Allah'ın salih kullarından
olabilmeyi hedefleyen bir kimsenin seçimi de mutlaka
bu yönde olmalıdır. Allah müminlerin bu konudaki samimi
çabalarına "İnsanlardan öylesi
vardır ki, Allah'ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla
nefsini satın alır. Allah, kullarına karşı şefkatli
olandır." (Bakara Suresi, 207) ayetiyle
dikkat çekmiştir. Ancak önemli olan insanın nefsine
karşı son derece dürüst ve samimi yaklaşması, nefsine
asla acımaması ve ona sahip çıkmamasıdır. Nefsini tüm
bu kötülüklerden arındırıp eğitebilmesi, ona boyun eğdirebilmesi
ve terbiye edebilmesi ancak bu yolla mümkün olabilir.
Bunun için nefsini hiçbir zaman için kendi benliğinin
bir parçası gibi görmemeli, hiçbir zaman için ondan
yana tavır koymamalı ve onu savunmamalıdır. Onun daima
haksız olduğunu, her zaman Kuran'a muhalif olduğunu,
şeytanın sözcülüğünü yaptığını bilmeli, ondan gelen
sözleri bu anlayış ile değerlendirmelidir.
Nasıl ki insan konu bir başkası olduğunda, o kişinin
nefsine karşı hiçbir acıma hissi duymuyor, hiçbir şekilde
onu savunma ihtiyacı duymuyor, onu haklı çıkarmaya çalışmıyorsa,
söz konusu olan kendi nefsi olduğunda da aynı tavrı
göstermelidir. Nefsini yabancı bir şahıs olarak kabul
etmeli, onun yanında değil onun karşı safında yer almalıdır.
Kötülüğü teşvik ettiğinde ona nasihat etmeli, şeytani
bir merhamete kapılmadan vicdanının sesini dinlemelidir.
Nefsinin başvurduğu hileli yöntemleri fark edebilmesi,
onu tarafsız bir gözle değerlendirip, Kuran ile muhakeme
edip yargılayabilmesi ancak bu yolla mümkün olabilecektir.
Ancak bu şekilde ihlası ve Allah'ın rızasını kazanabilecektir.
Allah bu durumu ayetlerinde "Kim
Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva (istek ve tutkular)
dan sakındırırsa, artık şüphesiz cennet, (onun için)
bir barınma yeridir." (Nazi'at Suresi, 40-41)
hükmüyle bildirmiştir.
MÜMİN KARDEŞİNİN NEFSİNİ KENDİ NEFSİNE
TERCİH ETMEK
İhlası zedeleyen tavırlardan biri de insanın nefsindeki
'cimrilik ve bencillik' duygusudur. Allah "Gerçekten,
insan, 'bencil ve haris' olarak yaratıldı. Kendisine
bir şer (kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar. Ona
bir hayır dokunduğunda engelleyici olur (veya cimrilik
eder)." (Mearic Suresi, 19-21) ayetleriyle
insanın bu özelliğine dikkat çekmiştir. İhlası kazanabilmek
için insanın nefsindeki bu negatif özelliği yenmesi
ve bunun yerine özverili ve fedakar bir ahlakı kendinde
yerleştirmesi gerekir. Çünkü Allah "...
Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan)
korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır."
(Teğabün Suresi, 16) ayetiyle insanın kurtuluşa
erebilmesi için bu bencil tutkularından arınması gerektiğini
bildirmiştir.
İnsanın nefsini bu yönde eğitebilmesi ise son derece
kolaydır. Önemli olan kendisini yeterli görmemesi, nefsinin
sesine her zaman şüphe ile yaklaşmasıdır. Ancak bencillik
ve cimrilik kavramlarını da yanlış anlamamak önemlidir.
Cahiliyede bazı insanlar Allah korkusundan ve ahiret
inancından yoksun olmaları sebebiyle bencilliği ve cimriliği
adeta bir hayat felsefesi haline getirmişlerdir. Bu
kişiler her zaman önceliği kendilerinde bilmeyi, herkesten
çok kendi menfaatlerini koruyup kollamayı uyanıklık
olarak algılar ve bunun iyi bir özellik olduğunu zannederler.
Bu nedenle de yaptıklarıyla Allah Katında nasıl bir
sorumluluk yüklendiklerini hesaba katmazlar. İnsanın
Kuran ayetlerini düşünürken, cimri ve bencil tutkuları
sadece bu tarz insanlara ithaf edip, konuyu sadece cahiliyedeki
insanlarla sınırlaması yanlış olur. Bu insanlar bu ahlakı
en uç noktasında yaşamaktadırlar, ancak cimriliğiyle
ya da bencillikleriyle ön plana çıkmamış pek çok insan
da gizli ya da açık olarak nefsinde bu duyguları barındırabilmektedir.
Bu da bu kimselerin her şart ve durumda ihlaslı davranabilmelerini,
olaylar karşısında halisane tavırlar gösterebilmelerini
engellemektedir. İnsanın nefsini bu kötülüklerden temizleyebilmesi
ise son derece kolaydır; bunun için Kuran ahlakını eksiksiz
ve kusursuz bir şekilde yaşaması yeterlidir. Bediüzzaman
Said Nursi, Kuran ayetlerinde bu konuya getirilen çözüme
bir sözünde şöyle dikkat çekmiştir:
"Kendilerinden
önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine)
yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara
verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu)
duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile
(kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin
'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar,
felah (kurtuluş) bulanlardır." (Haşr Suresi, 9)
sırrıyla ihlas-ı tâmmı kazanınız. 20
Allah ayetinde müminlerin kendilerinde bir eksiklik,
açıklık ya da ihtiyaç olsa bile diğer mümin kardeşlerinin
nefislerini kendilerinden üstün tuttuklarını, tercih
yapmaları söz konusu olduğunda da kendi nefislerinden
değil kardeşlerinden yana tavır koyduklarını bildirmiştir.
Medine'de yaşamakta olan Müslümanlar, Mekke'den hicret
ederek gelen ihtiyaç içerisindeki mümin kardeşlerine
infak etmekten, kendileri zor durumda kalarak bile olsa
onları yerleştirip barındırmaktan dolayı içlerinde hiçbir
sıkıntı duymamışlardır. Aksine Allah rızası için nefislerinin
bencil ve cimri tutkularını yenmiş olmaktan ve kardeşlerinin
nefislerine öncelik tanımış olmaktan dolayı da büyük
bir sevinç ve mutluluk duymuşlardır. Çünkü söz konusu
şartlar altında Kuran'a en uygun, en vicdanlı ve en
ihlaslı olan tavrın böylesine bir fedakarlık göstermek
olduğunu bilmektedirler. Ayrıca Allah bu fedakarlıkların
karşılığını dünyada da ahirette de kat kat artıracak
ve fazlasıyla onlara geri verecektir. Kuran'da Allah'ın
bu ahlakı gösteren kimselere vereceğini vaat ettiği
karşılık şöyle bildirilmiştir:
Eğer Allah'a güzel bir borç verecek
olursanız, onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar.
Allah Şekûr'dur (şükrü kabul edip çok ihsan eden), Halim'dir
(cezayı vermekte acele etmeyendir). (Tegabün Suresi,
17)
NEFSİN KIŞKIRTMALARINA KAPILMAMAK
İnsan eğer bir kez daha samimiyetle gözden geçirecek
olursa günlük hayatta nefsinin bu yöndeki telkinleriyle
sık sık karşılaştığını görecektir. Nefsin bu kışkırtmaları
kimi zaman insanın maddi, kimi zaman da manevi menfaatlerinden
feragat etmemesini teşvik eder niteliktedir. Örneğin
Allah bir ayetinde "Sevdiğiniz
şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz.
Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir."
(Al-i İmran Suresi, 92) hükmüyle asıl makbul
olanın insanın 'sevdiği şeylerden infak edebilmesi'
olduğuna ve iyiliğe erişebilmenin de ancak bu yolla
mümkün olabileceğine dikkat çekmiştir. İnsan belki elinde
avucunda bulunan herşeyi infak edebilir ama sevdiği,
sahiplendiği birkaç şeye tutkuyla bağlanmış olup bunlardan
vazgeçemeyebilir. Ya da eşyalarını mümin kardeşiyle
paylaşması söz konusu olduğunda kendi nefsini onunkinden
üstün tutarak daha çok sevdiği eşyasını kendine, sevmediğini
ya da daha az sevdiğini de kardeşine ayırabilir. Asıl
makbul olanın sevdiğini vermesi olduğunu vicdanı ona
mutlaka hatırlatır. Ama nefsindeki bu tutku onun bu
ahlakı gösterebilmesini ve yüzde yüz ihlaslı davranabilmesini
engeller.
Oysaki asıl güzel olan insanın karşısındaki kimsede
bir ihtiyaç olduğunu gördüğü anda hemen en sevdiği,
en beğendiği şeyi ona vermesidir. Çünkü eğer sevilecek,
beğenilecek birşeyse karşısındaki kişi de bundan aynı
zevki alacak, aynı şekilde memnun olacaktır. O halde
insanın bu güzelliği kendine saklayıp, daha az güzel
olanı karşısındakine vermesi nefsinde hala bencillikten
yana birşeyler kaldığını göstermektedir. İşte Allah
bu yüzden mutlak iyiliğe erişebilmek için bu ahlakın
yerleşmesi gerektiğine dikkat çekmiştir.
Karşısındaki kişinin nefsini kendi nefsine tercih
etmesi, her zaman karşısındaki müminin rahatını, sağlığını,
neşesini kollaması bu kişinin ihlasının da bir göstergesidir.
Örneğin zor ve yorucu bir iş yapılması söz konusu olduğunda
insan öne atılıp, bu işe talip olmalıdır. Çünkü zor
bir işten kaçıp, bu işi bir başkasının yapmasını istemek
ihlaslı bir tavır değildir. Müslümana yakışan böyle
işleri hiç kimseye hissettirmeden ve hiç kimseyi minnet
altında bırakmadan üstlenmektir. İhlasa uygun olan ise
"… hayırlarda yarışınız…" ayetiyle bildirildiği
gibi hiç vakit kaybetmeden herkesten önce bu işe atılıp
ardından da en güzel şekilde sonuçlandırmaktır. Bu aynı
zamanda söz konusu kişinin kardeşinin nefsini kendi
nefsinden daha üstün tuttuğunu gösterir. "Mümin
kardeşim yorulacağına ben yorulayım", "Bu
işin zorluklarıyla o muhatap olacağına, ben olayım,
o rahat etsin" ya da "Onun vakti gideceğine
benimki gitsin" gibi fedakarane düşüncelerle sıkıntıyı
ve zorluğu, kolaylığa ve rahatlığa tercih etmiş olur
ve ihlaslı davranarak Allah'ın rızasını kazanmayı umabilir.
Bediüzzaman Said Nursi "Kardeşlerinizin
nefislerini nefsinize; şerefte, makamda, sevgide, hattâ
maddi menfaat gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih
ediniz. Hattâ en latif ve güzel bir iman hakikatini
muhtaç bir mü'mine bildirmek ki; en masumane, zararsız
bir menfaattir. Mümkün ise, nefsinize bir hodgâmlık
(kendini düşünen, bencillik) gelmemek için, istemeyen
bir arkadaş ile yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer "Ben
sevab kazanayım, bu güzel mes'eleyi ben söyleyeyim"
arzunuz varsa, gerçi onda bir günah ve zarar yoktur.
Fakat mabeyninizdeki sırr-ı ihlasa zarar gelebilir."
21
sözleriyle nefsin bencilce tutkularından kurtulmak
için meşru gibi görünen konularda da diğer müminlere
öncelik tanımanın makbuliyetine dikkat çekmiştir. Şan
şeref, makam mevki, maddi menfaat, ilgi ve sevgi gibi
nefsin hoşuna gidecek her türlü konuda fedakarlıkta
bulunmanın ihlasa vesile olacağını hatırlatmıştır. Öyle
ki bir mümine güzel bir tavsiyede bulunacak, güzel bir
söz söyleyecekken sözü bir başkasına bırakarak arka
planda kalıp, bu şekilde kardeşini ön plana çıkarabilir.
İşte nefsinin tüm bu kışkırtmalarından sakınıp, Allah'ın
rızasını ve ihlası kazanma konusunda gayret eden insana
Allah yollarını açacak ve onu kolay olanda başarılı
kılacaktır. Allah Naziat Suresi'nde müminleri şu şekilde
müjdeler:
Kim Rabbinin makamından korkar ve
nefsi heva (istek ve tutkular) dan sakındırırsa, artık
şüphesiz cennet, (onun için) bir barınma yeridir. (Naziat
Suresi, 40-41)
REKABET HIRSI VE KISKANÇLIĞI TERK
ETMEK
Allah, "... Nefisler ise
'kıskançlığa ve bencil tutkulara' hazır (elverişli)
kılınmıştır. Eğer iyilik yapar ve sakınırsanız, şüphesiz,
Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır." (Nisa
Suresi, 128) ayetiyle nefsin kıskançlığa yatkın
olarak yaratıldığını bildirmiştir. İnsan, nefsindeki
tüm kötülükler gibi, kıskançlık ve rekabet hisleriyle
de mücadele etmek ve bunlardan arınmakla yükümlüdür.
Aksinde Kuran ahlakını gereği gibi yaşayabilmesi ve
Allah'ın rızasını tam olarak kazanabilmesi mümkün olmaz.
Nitekim Kuran'ın bir başka ayetinde kendilerine doğru
yolu gösteren hak kitaplar geldiği halde insanların
birbirlerine karşı olan 'azgınlık ve kıskançlık'ları
nedeniyle anlaşmazlığa düştükleri, doğru yoldan saptıkları
şöyle bildirilmiştir:
İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler
ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde,
insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda,
aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi.
Oysa kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine
karşı olan 'azgınlık ve kıskançlıkları' yüzünden anlaşmazlığa
düşenler, o, (Kitap) verilenlerden başkası değildir.
Böylece Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri
gerçeğe Kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse
onu doğruya yöneltir. (Bakara Suresi, 213)
Kuran'da verilen bu örnek, insanın kıskançlığın neden
olabileceği zararların boyutunu anlaması açısından son
derece önemlidir. İnsan doğru yolu bilip gördüğü halde
sırf kapıldığı kıskançlık hissi nedeniyle yanlış yola
sapabilmektedir. Çünkü kıskançlık ve rekabet duyguları
insanın akılcı düşünebilmesini, olayları isabetli şekilde
muhakeme edebilmesini engeller. Bu duygulara yenik düşen
bir insan olaylar karşısında Kurani tepkiler veremez,
rahmani konuşmalar yapamaz, samimi ve ihlaslı tavırlar
gösteremez. Böyle bir durumda onu yönlendiren aklı ve
vicdanı değil, şeytanın sözcülüğünü yapan nefsi olur.
Nefsi, onu şeytani bir ahlaka çağırır.
İnsanın bu özelliklerden arınmak için yapması gereken
şey öncelikle rekabet ve kıskançlık hislerinin din ahlakı
ile bağdaşmadığını anlamak olmalıdır. Bu duyguların
temeli tamamen dünyevi değerlere dayanır. İnsanlar başkalarının
sahip olduğu maddi ya da manevi değerlere karşı kıskançlık
duyar ve bunlardan dolayı onlarla rekabete girişirler.
Oysaki müminler dünya hayatının menfaatlerine kapılmayıp
asıl olarak ahirete yönelen insanlardır. Mümin dünya
nimetlerini kendisine verenin ve bunları dilediği zaman
alacak olanın Rabbimiz olduğunu bilir. Bunlardan Allah'ın
razı olacağı şekilde istifade eder, ancak hiçbir zaman
bu nimetlere tutkuyla bağlanmaz. Daha fazlasını elde
etmek için hırsa kapılmaz. Allah'ın takdir ettiği kadarına
şükreder ve bunlarla yetinmesini bilir. Eğer Allah bir
başkasına kendisinden daha fazla nimet vermiş ise
"Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. O, dilediğine
rızkı genişletip-yayar ve kısar da. Çünkü O, herşeyi
bilendir." (Şura Suresi, 12) ayetiyle de
bildirildiği gibi bunda mutlaka bir hayır ve hikmet
olduğunu bilir.
AHİRETİ DÜŞÜNMEK KISKANÇLIĞI VE REKABETİ
ORTADAN KALDIRIR
Her insan hem Allah'ın kendisine verdiği nimetlerle
hem de eksik tuttuklarıyla denemeden geçirilmektedir.
Bu yolla insanlardan hangilerinin Allah'a yönelip şükredenlerden,
hangilerinin ise Kuran ahlakından uzaklaşıp nankörlük
edenlerden olacakları ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle
dünya hayatının geçici bir imtihan mekanı olarak yaratıldığını
kavramış bir insanın, bu dünyanın süslerine karşı kıskançlığa
kapılması mümkün değildir. Örneğin sırf zengin, güzel
ya da makam sahibi diye bir insana karşı kıskançlık
duymak Kuran ahlakı ile kesinlikle bağdaşmaz. Nitekim
kişi Kuran ahlakını en güzel şekilde yaşadığı takdirde
Allah'ın ahirette tüm güzellikleri en mükemmel şekliyle
kendisine vereceğini bilmenin huzurunu ve rahatlığını
yaşar. Ancak kaderi, tevekkülü, dünya hayatının gerçeğini
ve herşeyi yaratanın Allah olduğunu kavrayamamış insanlar
ise kıskançlık ve rekabet gibi duygulara kapılarak hareket
ederler. Bu gerçeği bilmek mümini böyle bir hataya düşmekten
alıkoyar.
Söz konusu olan güzel ahlaka dair özellikler olsa
bile, yine de iman eden bir kimse kıskançlıktan şiddetle
kaçınır. Karşısındaki Müslümanın güzel ahlakına özenip,
gıpta eder. Gıpta etmesi ise hiçbir zaman için rekabete
girmesini gerektirmez. Kuran'da bildirilen "hayırlarda
yarışınız" ayeti gereği elbette ki Allah'ın en
sevgili kulu olabilmek, Kuran ahlakını en mükemmel şekilde
yaşayan kişi olabilmek için rahmani bir gayret sarf
eder. Ancak bu rahmani yarışın temelinde kıskançlık
ya da rekabet hisleri yoktur. Bu yarış insanlara yönelik
bir yarış değil, sadece Allah'a yakınlaşmayı hedefleyen
bir yarıştır. Nitekim böyle bir insan kendisi gibi,
diğer müminlerin de Allah'ın en sevgili kulu olabilmelerini
ister. Bunun için hem samimi olarak dua eder, hem de
ihlasla çaba sarf eder.
Müminler tüm yaratılmışlarla beraber kendi acizliklerini
bilirler. İçleri titreyerek Allah'tan korkar ve Rabbimiz'e
karşı olan acizliklerini dile getirmekten çekinmezler.
Araf Suresi'nde Müslümanların bu güzel ahlakları şu
şekilde ifade edilir:
De ki: "Allah'ın dilemesi dışında
kendim için yarardan ve zarardan (hiçbir şeye) malik
değilim. Eğer gaybı bilebilseydim muhakkak hayırdan
yaptıklarımı artırırdım ve bana bir kötülük dokunmazdı..."
(Araf Suresi, 188)
Dünyevi değerlere değil, ahirete önem veren bir insan
hiçbir zaman insanlara ayarlı bir ahlak göstermez. Onlardan
iyi olmak, onlar arasında bir yer edinmek, itibar kazanmak
ya da ön plana çıkmak için değil, sadece Allah rızası
için gayret sarf eder. Bu noktaya kadar anlatılanlardan
da anlaşılacağı gibi insan eğer nefsinde böyle bir eksiklik
ya da zaaf olduğunu görürse bilmelidir ki, bu onun ihlasını
kıracak ve Allah'ın rızasını kazanmasını engelleyecek
bir ahlaktır.
İşte Bediüzzaman Said Nursi de eserlerinde bu konuyu
derinlemesine tefekkür etmiş ve müminlere yol gösterici
olacak önemli noktalara temas etmiştir. İhlas konusunu
ele aldığı risalesinde iman eden kimseler arasındaki
rekabeti Bediüzzaman şu şekilde tarif etmiştir:
Din
ve ahiret işlerinde rekabet, gıbta, hased ve kıskançlık
olmamalı ve hakikat bakış açısında olamaz. Çünki kıskançlık
ve hasedin sebebi; bir tek şeye çok eller uzanmasından
ve bir tek makama çok gözler dikilmesinden ve bir tek
ekmeği çok mideler istemesinden; birbirine zahmet verme
olur, kavga olur, yarış sebebiyle gıptaya, sonra kıskançlığa
düşerler. Dünyada bir tek şeye çoklar talib olduğundan
ve dünyanın dar ve geçici olması sebebiyle insanın sınırsız
arzularını tatmin edemediği için, rekabete düşüyorlar.
Fakat… âhirette rekabet sebebi diye birşey yoktur ve
rekabet de olamaz. Öyle ise, âhirete ait olan salih
ameller dahi rekabet olamaz; kıskançlık yeri değildir.
Kıskançlık eden ya riyakârdır, salih ameller suretiyle
dünyevî neticeleri arıyor veyahud gerçek cahildir ki,
salih amelin nereye baktığını bilmiyor ve salih amelin
ruhu, esası ihlas olduğunu idrak edemiyor. Rekabet suretiyle
Allah'ın sevgili kullarına karşı bir nevi düşmanlık
taşımakla, Allah''ın rahmeti imkanını suçluyor...
Ey ehl-i hakikat ve tarîkat! Hakka
hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhafaza
etmek gibidir. O defineyi omuzunda taşıyanlara ne kadar
kuvvetli eller yardıma koşsalar daha ziyade sevinir,
memnun olurlar. Kıskanmak şöyle dursun, gayet samimî
bir muhabbetle o gelenlerin kendilerinden daha ziyade
olan kuvvetlerini ve daha ziyade tesirlerini ve yardımlarını
iftiharla alkışlamak lâzım gelirken, nedendir ki rekabetkârane
o hakikî kardeşlere ve fedakâr yardımcılara bakılıyor
ve o hal ile ihlas kaçıyor.22
Bediüzzaman müminlere cennet ahlakında kıskançlığın
ve rekabetin yeri olmadığını hatırlatmıştır. Nasıl ki
ahirette rekabetin yeri yoksa, ahireti kazanmak için
yapılan salih amellerde de rekabet ya da kıskançlık
olmaz. Müminler dünya ahiret birbirlerinin dostu, velisi
ve kardeşidirler ve her biri de aynı amaca hizmet etmektedirler.
Birbirlerine ne kadar destek olurlar, ne kadar kuvvet
sağlarlarsa Allah'ın rızasını da o kadar çok kazanmış
olurlar. Bu nedenle mümine yakışan bir başkasının güzel
özelliklerinden kıskançlık duyup onunla rekabete girmek
değil, tam aksine onu iftiharla alkışlayıp daha da mükemmel
olmasına yardımcı olabilmektir. Nitekim ihlasa uygun
olan da budur zaten. Peygamberimiz (sav) iman edenlerin
arasındaki bu manevi birliği, sevgi ve dostluğu şu şözleriyle
ifade etmektedir:
Müslümanlar
tek bir adam gibidir. Onun bir azası hasta olduğunda
vücudun diğer azaları da müteessir olur. 23
Bediüzzaman Said Nursi bir başka sözünde, müminlerin,
rekabet ve kıskançlığı birbirlerinin üstün yönleriyle
iftihar ederek yenebileceklerini hatırlatmıştır. Böyle
bir ahlak içerisinde herkesin kendi şahsiyetini bir
kenara bırakıp, mümin topluluğunun şahsı manevisi içerisinde
eriyeceğini, bu durumda da her güzel özelliğin aslında
tek tek her birine ait olmuş olacağını belirtmiştir:
Kardeşlerinizin
yeteneklerini şahıslarınızda ve üstünlüklerini kendinizde
düşünüp, onların şerefleriyle şükrederek iftihar etmektir.
Tasavvuf ve tarikat ehli arasında "yok fi’ş şeyh,
yok fi’r resul" deyimi var. Ben sofi değilim. Fakat
onların bu kaidesi, bizim meslekte "yok fi’l ihvan"
suretinde güzel bir kaidedir. Kardeşler arasında buna
"tefani" denilir. Yani, birbirinde kaybolmaktır.
Yani: Kendi nefsi hislerini unutup, kardeşlerinin yetenek
ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır. Zâten mesleğimizin
esası kardeşliktir. Peder ile evlâd, şeyh ile mürid
arasındaki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır.
Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz "Samimi
dostluk ve kardeşlik" olduğu için, meşrebimiz "samimi
dostluk ve kardeşlik"tir. Samimi dostluk ise, en
yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir
edici yoldaş ve en iyiliksever kardeş olmayı gerektirir.
Bu dostluğun en esas usulu, samimî ihlastır. Samimî
ihlası kıran adam, bu dostluğun gayet yüksek kulesinin
başından aşağı düşer. Gayet derin bir çukura düşmek
ihtimali var. Ortada tutunacak yer bulamaz. 24
KISKANÇLIK VE REKABET MÜMİNLERİN GÜCÜNÜ
KIRAR
Bediüzzaman ayrıca müminler arasında yaşanmasının
ihtilaf zararlarına da değinmiştir. İhtilaf ve rekabet
ne kadar güç kırarsa, ittifak etmenin de o kadar kuvvet
sağlayacağını belirtmiştir:
"... Gaflete
ve dalalete dalanlar ise, aşırı bir sevgiyle bağlı oldukları
menfaatlerini kaçırmamak ve menfaat için aşırı bağlılık
gösterdikleri, tapar derecesinde sevdikleri reislerini
ve arkadaşlarını küstürmemek için, zilletlerinden ve
nâmerdliklerinden, hamiyetsizliklerinden; mutlak arkadaşlarıyla,
hattâ alçak ve hain ve muzır olsalar dahi, hâlisane
ittihad..., hem menfaat etrafında toplanan ne şekilde
olursa olsun ortaklarıyla samimane ittifak ederler.
Samimiyet neticesi olarak istifade ederler." 25
Said Nursi'nin bu sözlerinden de anlaşılacağı gibi,
Allah'a ve ahirete inanmayan insanlar dahi sırf güç
kazanmak ve menfaat elde edebilmek için rekabeti bir
kenara bırakıp birbirleriyle ittifak edebilmektedirler.
Menfaate olan bu düşkünlükleri aralarındaki rekabet
ve kıskançlığı bir anda yok edebilmekte ve onları samimi
dostlar haline getirebilmektedir. Bu samimi ittifaklarından
da umdukları gibi istifade edip, çıkar elde edebilmektedirler.
İnkar edenler sırf menfaat için böylesine bir güçle
ittifak edebilirken, Allah'ın rızasını kazanmak gibi
yüksek bir ideale sahip olan müminlerin rekabet ya da
kıskançlık duygularından kurtulamayıp ittifak edememeleri
elbette ki söz konusu olamaz. Allah'ın rızasını kazanma
konusundaki şevkleri, nefislerinin fısıldadığı kıskançlığı
ya da rekabet hırsını rahatlıkla delip geçer. Önemli
olan ihtilafın nasıl zarar verebileceğini iyi kavramalarıdır.
Bir ayette "Allah'a ve Resûlü'ne
itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp
yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz
Allah, sabredenlerle beraberdir." (Enfal Suresi,
46) sözleriyle çekişme ve ihtilafın güç kaybına
neden olacağı hatırlatılmıştır.
Peygamberimiz (sav) de
"Bir kimse din kardeşinin ayıbını
şekilde örterse, Allah da kendisini dünya ve ahirette
hoşnud eder." 26
şeklindeki sözüyle Müslümanların her zaman birbirlerinin
eksikliklerini tamamlamaları ve hatalarını örtmeleri
gerektiğini ifade etmiştir. Aksi durumda aralarındaki
manevi birlik ortadan kalkacak ve güçleri gidecektir.
Müminlerin güçlerinin gitmesi ise inkar edenlerin gücüne
güç katmak anlamına gelir. Hiçbir mümin sırf nefsinin
isteklerini tatmin etmek için böyle bir sorumluluğu
yüklenmek istemez. Çünkü müminlerin asıl sorumlulukları
Kuran ahlakını en mükemmel şekilde yaşamak, bu ahlaklarıyla
başkalarına örnek olmak ve onları da din ahlakını yaşamaya
teşvik etmektir. Açıktır ki kendisi daha kıskançlığı
ya da rekabet hırsını yenememiş bir insan, böyle bir
sorumluluğu gereği gibi yerine getiremez. Dolayısıyla
da müminlerin gücünü kıran ve inkar edenlere güç veren
tavırlar gösterir. Bu tavırlar sonucunda kişi etrafına
kötü örnek olduğu gibi, ahiret için de ağır bir sorumluluk
yüklenir. O nedenle bu tavırlarını hemen terk etmeli
ve güzel ahlaka yönelmelidir. Çünkü ihlası ancak bu
şekilde kazanabilecek ve Allah'ın rızasına uygun bir
ahlaka ancak bu şekilde ulaşabilecektir. Mümine yakışan
tavır ise Bediüzzaman'ın da belirttiği gibi "İyilik
ve takva konusunda yardımlaşın" ayetine uygun olarak
'müminlerle samimi ittifak etmek' ve ihlası ayakta tutmaktır:
İşte ehl-i hakkın bu haksız ihtilaf
illetinin merhemi ve ilâcı: "Allah'a
ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin,
çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider…" (Enfal
Suresi, 46) âyetindeki Allah'ın şiddetli yasaklaması,
"İyilik ve takva konusunda
yardımlaşın" (Maide Suresi, 2) âyetinde
sosyal hayat için gayet hikmetli olan Allah'ın emir
ve prensipleriyle hareket etmek ve ihtilafın İslâmiyete
ne derece zararlı olduğunu ve dalalette olanların, hak
yolda olanlara üstün gelmesini ne derece kolaylaştırdığını
düşünüp, tam bir zaaf ve acizlik ile, o hak yolda olanların
kafilesine fedakârane, samimane olarak katılmaktır;
şahsiyetini unutmakla ikiyüzlülük ve yapmacık hareketlerden
kurtulup, ihlası elde etmektir. 27
ENANİYETİ TERK ETMEK
Bu bölümde bir müminin ihlasını nelerin zedeleyebileceği
üzerinde durduk ve nefsin rekabet, hırs, kıskançlık,
kendi nefsini müminlerin nefsine tercih etme gibi özelliklerini
inceledik. İşte nefsin ihlası zedeleyen bu gibi özelliklerinin
hepsinin ardında çok daha büyük ve şeytani bir özelliği
yatmaktadır:
Enaniyet. Enaniyet, insanın Allah'ın karşısındaki
aczini unutarak kibirlenmesi, diğer insanları kendinden
aşağı görmesi ve büyüklük hissine kapılmasıdır. Oysa
insan çok aciz bir varlıktır. Var olmak ve varlığını
devam ettirebilmek için Allah'ın gücüne muhtaçtır. İnsanı
yoktan var eden, ona ruh veren, barındıran, yediren,
içiren, nefes aldıran ve saymakla bitiremeyeceğimiz
kadar çok nimet bahşeden güç, alemlerin Rabbi olan Allah'tır.
Bu apaçık gerçeğe rağmen insanın kendisini Allah'tan
bağımsız bir varlık olarak görüp, sahip olduğu özelliklerin
ya da yeteneklerin kendinden kaynaklandığını sanması
elbette ki çok büyük bir yanılgıdır.
Gerçekte insanın enaniyet yapabileceği, kibirlenebileceği
bir durumu yoktur. Allah'ın dilediği anda insana lütfederek
verdiği tüm özellikleri geri almaya kadir olması, bunun
en açık kanıtıdır. Güzelliğinden, bilgi ya da becerisinden,
zenginliğinden ya da toplum içerisinde elde etmiş olduğu
konumundan dolayı büyüklük hissine kapılan insanların,
bu özelliklerini herhangi bir sebeple yitirdiklerinde
ne hale geldiklerine zaman zaman hepimiz şahit olmuşuzdur.
Eğer tüm bunlar kişilerin kendilerinden kaynaklanan
mutlak özellikler olmuş olsaydı, bunları yitirmeleri
de hiçbir zaman için söz konusu olmazdı. Nitekim Allah
insanların bu gerçeği anlayabilmeleri için dünya hayatında
pek çok zorluk ve sıkıntı yaratmakta, yaşlılık, hastalık
gibi pek çok acizliklerle de insanı denemektedir.
Sahip olduklarını kendisine verenin Allah olduğunu,
O'nun yardımı ve desteği olmaksızın hiçbir şeye güç
yetiremeyeceğini anlayan bir kimse ise, Allah'ın yaratışındaki
bu hikmeti görebilmekte ve aczini anlayarak tevazulu
bir ahlaka sahip olmaktadır. Bediüzzaman enaniyeti bırakmanın,
ihlası kazanmada en önemli adım olduğunu da bir sözünde
şu şekilde ifade eder:
"Ve hakkı,
bâtılın saldırısından kurtarmak için... nefsini ve enaniyetini
ve yanlış düşündüğü izzetini ve ehemniyetsiz rekabetkârane
hissiyatını terk etmekle ihlası kazanır, vazifesini
hakkıyla îfa eder." 28
Bu ahlakın yaşanması ihlasın kazanılabilmesi için
gereklidir. Çünkü enaniyet kişinin Allah'ın razı olacağı
tavırdan değil de, kendi nefsinden yana tavır göstermesine
neden olur. Enaniyet insanın herkesten çok kendini sevmesi,
herkesten çok kendi benliğinin sözünü dinleyip, herkesten
çok kendi menfaatlerini korumasıdır. Öyle ki bu durum
çoğu zaman kişi için Allah'ın rızasının, Kuran ayetlerinin
ya da müminlerden gelecek olan hatırlatmaların üstünde
olabilir. Çünkü büyüklenme hissine kapılan bir insan,
vicdanını dışarıdan gelecek hatırlatmalara karşı da
kapatmış olur. Vicdanının sesine kulak asmadığı için
olaylar karşısında ihlaslı davranabilmesi de söz konusu
olmaz.
Kuran'da Allah enaniyetin bu etkisine "Ona:
"Allah'tan kork" denildiğinde, büyüklük gururu
onu günaha sürükler, kuşatır. Böylesine cehennem yeter;
ne kötü bir yataktır o." (Bakara Suresi, 206)
ayetiyle dikkat çekmiştir. Mümine asıl yakışan ise,
"İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah'ın rızasını
ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini satın alır. Allah,
kullarına karşı şefkatli olandır." (Bakara Suresi,
207) ayetiyle bildirildiği gibi böyle bir durum
karşısında nefsini ve enaniyetini bir kenara koyup Allah'ın
rızasından yana tavır koymasıdır. Allah kendilerine
gönderilen elçilere karşı büyüklenen kavimlerin uğradıkları
sonu ise Kasas Suresi'nde şu şekilde bildirir:
Dedi ki: "Bu, bende olan bir
bilgi dolayısıyla bana verilmiştir." Bilmez mi,
ki gerçekten Allah, kendisinden önceki nesillerden kuvvet
bakımından kendisinden daha güçlü ve insan-sayısı bakımından
daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır. Suçlu-günahkarlardan
kendi günahları sorulmaz. (Kasas Suresi, 78)
ENANİYETİN NELER KAYBETTİRDİĞİNİ FARK
ETMEK
Enaniyetin ihlasa verdiği zararları hayatın her aşamasında
görebilmek mümkündür. Diğer insanlardan daha büyük olduğu
iddiasına kapılan bir insan, bu kimselerden gelecek
her türlü eleştiri, uyarı ya da tavsiyeye kapalıdır.
Karşı taraf kendisinin düşünemediği önemli bir konuyu
hatırlatsa bile, üstünlük iddiası ağır basar ve kişi
doğru olana teslim olmak yerine yanlış da olsa kendi
dediğini savunur. Dolayısıyla da ihlastan uzaklaşmış,
adeta nefsinin emrine girmiş olur. Oysaki böyle bir
durum karşısında ihlasa uygun olan, kişinin haklı olduğu
bir konuda bile karşı tarafın sözüne uyabilmesi, üstünlük
sağlama arzusuna kapılmadan teslimiyet gösterebilmesidir.
Bunun için gerekli olan ise öncelikle kişinin enaniyete
sebep veren benlik duygusunu bir kenara bırakması, nefsini
müdafaa etmekten vazgeçmesidir. Ancak o zaman Kuran
ruhuna uygun bir tavır gösterebilecek ve ancak o zaman
ihlasla hareket edebilecektir. Nitekim Bediüzzaman Said
Nursi bir sözünde enaniyetin neden olduğu bu üstünlük
sağlama ve haklı çıkma hırsına yönelik en etkili çözümün
'nefse taraftar olmadan müminlerin aklına teslim olmak'
olduğunu hatırlatmıştır:
… Bu illetin
yegane çaresi: Nefsini suçlu duruma düşürmek değil ve
nefsine değil daima karşısındaki meslekdaşına tarafdar
olmak. Fenn-i adab ve ilm-i münazaranın alimleri (terbiye,
bilgi eğitimi ve karşılıklı konuşma ilminin alimleri)
arasındaki doğruluktan, haktan ayrılmama ve bununla
birlikte merhamet, adalet dairesinde hareket kaidesi
olan şu: "Eğer bir mes'elenin tartışılmasında kendi
sözünün haklı çıktığına tarafdar olup ve kendi haklı
çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna
memnun olsa, insafsızdır." Hem zarar eder. Çünkü
haklı çıktığı vakit o tartışmada bilmediği bir şeyi
öğrenmiyor, belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir.
Eğer hak hasmının elinde çıksa; zararsız, bilmediği
bir mes'eleyi öğrenip, kazanç sağlamış olur, nefsin
gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın
hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde
hakkı görse, yine rıza ile kabul edip, tarafdar çıkar,
memnun olur. 29
İnsanın elde ettiği başarıları kendinden bilmesi de
enaniyetten kaynaklanmaktadır ve ihlası zedeleyen bir
tavırdır. Oysa insanlara aklı da yeteneği de veren ancak
Allah'tır. "Dediler ki: "Sen
Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz
yok. Gerçekten Sen, herşeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi
olansın." (Bakara Suresi, 32)" ayetiyle
hatırlatıldığı gibi insanın Allah'ın kendisine öğrettiğinin
dışında hiçbir bilgisi yoktur. İnsan Allah'ın yoktan
var ettiği, aciz bir varlıktır. İnsanın güç getirebildiği
herşey Allah'ın kendisine ihsanda bulunmasıyla ve kuvvet
vermesiyle gerçekleşmektedir. Allah'ın sınırsız aklı,
sonsuz gücü ve bilgisinin yanında, aciz bir varlık olan
insanın elde ettiği başarıları kendinden bilmesi büyük
bir gaflet olur. Ancak ne var ki, bir kez büyüklenme
iddiasına kapılan bir insan tüm bu gerçekleri bir anda
unutmakta, yaptıklarından kendisine pay çıkarabilmektedir.
Elde ettiği başarılarla enaniyete kapılıp ihlastan uzaklaşabilmektedir.
Samimi bir mümine yakışan ise dünyanın en üstün yeteneklerine
sahip, en akıllı, en mükemmel insanı da olsa asla bunları
kendinden bilmemesi ve enaniyete kapılmamasıdır. Eğer
sahip olduğu tüm bu nimetlere rağmen aczinin farkında
olarak hareket ederse, Allah ona daha da güzel nimetler
ihsan edecek ve bu ihlaslı tavrından dolayı onu rahmetine,
rızasına ve cennetine kavuşturacaktır. Oysa insanların
büyük bir bölümü dünya hayatının bir deneme olduğunu
unutup, kendilerine bir sıkıntı isabet ettiğinde Allah'a
yönelir, sonra bir nimete kavuştuklarında ise nankörlük
ederler. Nimetleri kendi kabiliyetleri sayesinde elde
ettiklerini, bunun kendi başarıları olduğunu düşünerek
çok büyük bir yanılgıya düşerler. Allah Zümer Suresi'nde
şu şekilde buyurmaktadır:
İnsana bir zarar dokunduğu zaman,
Bize dua eder; sonra tarafımızdan ona bir nimet ihsan
ettiğimizde, der ki: "Bu, bana ancak bir bilgi(m)
dolayısıyla verildi." Hayır; bu bir fitne (kendisini
bir deneme)dir. Ancak çoğu bilmiyorlar. (Zümer Suresi,
49)
Yine enaniyetin etkisiyle insanların
sıkça içerisine düşebildikleri bir başka hata da, 'ön
plana çıkma hırsı'dır. Nefis insanı hayırlı işlerde
ve salih amellerde dahi rahmani olmayan bir hırsa sevk
edebilmekte ve makul gibi görünen mazeretlerle insanların
ihlaslarını kırmaya çalışmaktadır. Said Nursi'nin "Hem
ihlas ve hakperestlik ise, Müslümanların nereden ve
kimden olursa olsun istifadelerine tarafdar olmaktır.
Yoksa, "Benden ders alıp sevab kazandırsınlar"
düşüncesi, nefsin ve enaniyetin bir hilesidir."
30 Örneği
ile dikkat çektiği gibi kimi insanlar karşılaştıkları
bazı işlerde, o işin en güzel şekilde yapılmasından
ya da sonuç bakımından fayda vermesinden çok "bu
işi yapan kişi ben olayım" mantığıyla hareket ederler.
Ön plana çıkma arzusunun ve enaniyetin hakim olduğu
bu davranış ihlası tamamen zedeler.
Bediüzzaman'ın "…"Bu
sevabı ben kazanayım, bu insanlara ben doğru yolu göstereyim,
benim sözümü dinlesinler." diye, karşısındaki hakikî
kardeşi ve cidden muhabbet ve gücüne ve kardeşliğine
ve yardımına muhtaç bir zâta karşı rekabetkârane vaziyet
alır. "Talebelerim ne için onun yanına gidiyorlar?
Ne için onun kadar talebem bulunmuyor?" diye, enaniyeti
oradan fırsat bulup, kötü bir huy olan makam mevki sevgisine
meylettirir, ihlası kaçırır, riya kapısını açar."
31 sözleriyle
ifade ettiği gibi aksi bir tavırda insan mümin kardeşine
karşı bir rekabet içerisine girmiş olur. Güzel bir sorumluluğa
bir başkasının talip olmasını ve bunu başarıyla sonuçlandırmasını
istememek, bir anlamda da onun ecir kazanmasını, ahireti
için fayda getirecek güzel bir sorumluluk yüklenmesini
istememek demektir. Oysaki Kuran'a ve ihlasa en uygun
olan tavır, diğer inananların ahiretlerine de vesile
olmak, kendisi gibi onların da Allah'ın razı olacağı
işlerde bulunmalarını teşvik etmek olmalıdır.
Müslüman kendisi ne kadar salih amelde bulunmak istiyorsa,
onların da aynı şekilde ecir kazanmalarını ve ahiretleri
adına güzel işler yapabilmelerini istemelidir. "Bu
işi yapabilecek en ehil kişi benim", "bu işi
ne kadar iyi yapabileceğimi görsünler de ne kadar üstün
meziyetlere sahip olduğumu daha iyi anlasınlar"
ya da "bu işi ben üstleneyim ki müminlerin gözünde
iyi bir prestij ve makam elde edeyim" gibi düşüncelerle
hayırlı bir işi bir hırs konusu haline getirmek ihlasa
uygun olmaz. Bunun yerine bu işte bir başka mümine öncelik
tanıyıp, onun ne kadar üstün özelliklere sahip olduğunu
ön plana çıkararak güzel ahlak göstermiş ve ihlaslı
bir harekette bulunmuş olur. Bediüzzaman Said Nursi
enaniyet ve ön plana çıkma hırsına çözüm olacak şöyle
bir tavsiyede bulunmuştur:
"Bu mühim
illetin merhemi ve ilâcı: "Allah sevgisi"
sırrıyla, hak yoluna gidenlere refakatla iftihar etmek
ve arkalarından gitmek ve imamlık şerefini onlara bırakmak
ve o Hak yolunda kim olursa olsun kendinden daha iyi
olduğunun ihtimaliyle enaniyetinden vazgeçip ihlası
kazanmak ve ihlas ile bir gram amelin, ihlassız kilolarca
amele tercih olunduğunu bilmekle ve dolayısıyla mesuliyetlerini
bilerek ve zararlı olan liderlik hırsından vazgeçmekle
o illetten kurtulur ve ihlası kazanır, ahirete yönelik
vazifesini hakkıyla yapabilir." 32
Said Nursi bu sözleriyle ihlasın önemine bir kez daha
dikkat çekmekte ve ahiret yurdunu hedefleyen insanların
enaniyet, liderlik hırsı ve rekabet duygusu gibi bencil
duygularından sıyrılmaları gerektiğini hatırlatmaktadır.
Bunun için söz konusu olan din adına yapılacak bir hizmet
dahi olsa, ihlasından dolayı bunda bir başka mümine
öncelik tanıyabilmesinin, onu ön plana çıkarabilmesinin
ve onun başarılarıyla iftihar edebilmesinin önemine
dikkat çekmiştir. Başkalarının kendisinden daha üstün
olabileceğine inanıp, onlara teslim olabilmesinin ihlasa
daha uygun olacağını hatırlatmıştır.
RİYADAN KAÇINMAK
Riyakarlık, nefsin insanları teşvik ettiği Kuran dışı
ahlak özelliklerindendir. Kuran ahlakı ise insana nefsindeki
bu zaaflardan kurtulmasını ve bunların yerine dürüstlüğü
ve samimiyeti yerleştirmesini emreder. Çünkü kişinin
içinde sakladığıyla dışarıya yansıttığı tavrının farklı
olmasını ve inandığı gibi hareket etmeyerek ikiyüzlü
bir tavır sergilemesini ifade eden riya, ihlası ortadan
kaldıran bir ahlak anlayışıdır. Bir insanın böyle bir
samimiyetsizlik içerisine girip, içinde ve dışında iki
ayrı karakter yaşatabilmesi imanı tam olarak kavrayamadığını,
Allah'ı gereği gibi takdir edemediğini gösterir.
Allah, her yeri sarıp kuşatan, gizlinin gizlisini
bilen, insanların akıllarından geçirdikleri düşünceleri
duyan ve her an her yerde onlara şahit olandır. Bir
insanın içinden geçirdiklerini saklayıp olduğundan farklı
görünmeye çalışması, bu kişinin Allah'ın bu sıfatlarını
unuttuğunun göstergesidir. Bu kişi tavırları ve konuşmalarıyla
çevresindeki insanları her ne kadar memnun etse de Allah
kalbindekini bilecektir. Allah'ın razı olmayacağı bir
tavırda bulunmak ise O'ndan korkan bir insanın sakınması
gereken bir durumdur. Belki böyle bir insan gösterdiği
riyakar tavır ile dünya hayatında insanların beğenisini
toplayacak ama ahiretten yana hiçbir kazanç elde edemeyecektir.
Unutulmamalıdır ki dünya hayatında elde edilen menfaatler
ahiret hayatınınkilerle kıyaslanamayacak kadar değersiz
ve önemsizdir. Allah "… Ahiretten
(cayıp) dünya hayatına mı razı oldunuz? Ama ahirettekine
(göre), bu dünya hayatının yararı pek azdır." (Tevbe
Suresi, 38) ayetiyle insanlara bu durumu hatırlatmıştır.
Riyakar bir ahlak içindeki kişinin tavırları samimiyetsiz
ve yapmacıktır. Müminler ise Allah'ın dilemesiyle bu
gibi özellikleri teşhis edebilirler. Özellikle de Allah'ın
Kendisinden bir ilimle desteklediği elçileri, ikiyüzlü
davranarak gerçek kimliğini gizleyen, çevresindekilere
kendini olduğundan farklı tanıtan insanları yüz ifadelerinden
ve konuşmalarından tanırlar. Ancak kimi zaman müminlerin
arasında teşhis edilmeseler bile Allah bu kişilerin
yapmacık ve samimiyetsiz karakterlerini bilmekte, söyledikleri
her sözü duymakta, yaptıkları her hareketi görmektedir.
Nitekim Allah bir Kuran ayetinde şu şekilde buyurmaktadır:
Göklerde ve yerde olanların tümünü
bilir; sizin saklı tuttuklarınızı da, açığa vurduklarınızı
da bilir. Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
(Teğabün Suresi, 4)
Müminin kendisini çevresindeki insanlara sevdirebilmek
için riyakar bir tavra ihtiyacı yoktur. Çünkü kişiyi
diğer insanlara sevdirecek olan Allah'tır. Hayatının
her anında ihlasla Allah'ın rızasını kazanmaya çalışan
bir mümini, tüm inananlar doğal olarak kalben sevip
desteklerler. Güzel ahlaklı, samimi, dürüst ihlaslı
ve içi dışı bir olan insanı sevmek müminlerin fıtratında
vardır. Allah'ın rızası beraberinde kişiye müminlerin
rızasını da kazandırır. Ama sadece insanların rızası
için yapılan bir işte Allah'ın rızasından yana hiçbir
kazanç sağlanamaz.
İşte bu nedenledir ki insanın nefsinin bu yöndeki
telkinlerine kulak asmaması ve ihlası kazanabilmek için
samimiyetsiz olan her türlü düşünce ve tavırdan arınması
gerekmektedir.
MAKAM VE MEVKİ HIRSINI TERK ETMEK
İnsanların sadece Allah'ın rızasını hedefleyerek,
ahiret yurdu için ihlasla çaba sarf etmelerini engelleyen
bir diğer neden ise, dünya hayatındaki makam, mevki,
şöhret gibi maddi değerlere olan düşkünlüktür. Oysa
maddi imkanlar, mal ya da mevki insana ahiret hayatında
hiçbir şey kazandırmaz. Allah, Kuran'ın "Ey
insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden
yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar
ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında
sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil)
takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir,
haber alandır." (Hucurat Suresi, 13) ayetiyle
insanlar arasında üstünlüğün bulundukları makama ya
da mevkiye göre değil, yalnızca 'takva'ya göre olduğunu
bildirmiştir.
Böyle insanların durumunu Bediüzzaman Said Nursi bir
sözünde şu şekilde ifade eder:
"… Makam
mevki sevgisinden gelen şöhretperestlik ateşiyle ve
şan ve şeref perdesi altında insanların sevgisini kazanmak,
nazar-ı dikkati kendine celbetmekle enaniyeti okşamak
ve nefsine bir makam vermektir ki, en mühim bir ruhi
illet olduğu gibi "gizli şirk" tabir edilen
riyakârlığa, bencilliğe kapı açar, ihlası zedeler…"
33
Makam ve mevkinin üstünlük sağlayacağı inancı cahiliye
toplumlarına ait bir yanılgıdır. İmanı kavrayan bir
müminin nefsinin bu yöndeki isteklerine itibar etmemesi
ve üstünlüğü ihlasta ve samimiyette araması gerekir.
Çünkü bu gibi arzulardan arınan bir insan dünyada kazanılacak
tüm makamların üzerinde bir makama eriştirilecek, gerçek
onur ve şerefin sahibi olacaktır. Bu durum Kuran'ın
"Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız,
sizin kusurlarınızı örteriz ve sizi 'onurlu-üstün' bir
makama sokarız." (Nisa Suresi, 31) ayetiyle
insanlara bildirilmiştir. Bu 'onurlu ve üstün' makama
layık olabilmek için iman eden bir kimsenin yapması
gereken şey "Kim izzeti istiyorsa,
artık bütün izzet Allah'ındır. Güzel söz O'na yükselir,
salih amel de onu yükseltir…" (Fatır Suresi, 10)
ayetiyle hatırlatılan gerçeğin şuuruna varmasıdır: İzzetin
gerçek sahibi Allah'tır ve kişiye bunu kazandıracak
olan tek şey de 'salih yani ihlasla yapılan ameller'dir.
Bediüzzaman Said Nursi de risalelerinde bu konuya
önemle dikkat çekmiştir. Said Nursi, Allah'ın "…
ayetlerimi az bir değere değişmeyin" ayetindeki
hatırlatmasına değinerek ahirette ulaştırılacak olan
onurlu ve üstün makamın yanında dünya hayatında elde
edilecek olan makam mevki ya da şöhretin ne kadar değersiz
olduğunu şöyle vurgulamıştır:
"…
Ayetlerimizi az bir değer karşılığında değişmeyin. Ve
yalnızca benden korkun." (Bakara Suresi, 41) âyetindeki
şiddetli Allah'ın yasaklamasına nail olup, ebedi saadetin
zararına manasız, lüzumsuz, zararlı kederli, kendini
beğendirmeye çalışarak, sakil, samimiyetsiz ve ikiyüzlü
bazı aşağılık hislerle ve küçük menfaatlerin hatırı
için ihlası kırmakla; hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin
hukukuna tecavüz, hem Kurana hizmetlerine saldırı, hem
imani hakikatlerin büyüklüğüne saygısızlık etmiş oluruz.
34
Makam ve mevki elde etmeye karşı duyulan bu arzu,
kişinin yaptığı amellerde ihlaslı olmasını engeller
ve kişiyi samimiyetsizliğe sürükler. Bu kişi bir yandan
yaptıklarıyla Allah'ın rızasını ve cennetini kazanmayı
hedeflerken, bir yandan da insanlar arasında bir şeref
ve itibar elde edeceğini düşünür. Bu da bile bile amellerini
geçersiz kılmasına neden olur. İman eden bir kimsenin
Kuran'daki bu hatırlatmaları dikkate alarak, nefsini
dünya hayatının şan ve şöhretine yönelik isteklerinden
arındırıp, Allah Katındaki izzet ve onuru kazanmaya
çalışması gerekmektedir. Aksinde ise; "(Mal,
mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi 'tutkuyla oyalayıp,
kendinizden geçirdi.' "Öyle ki (bu,) mezarı ziyaretinize
(kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü." (Tekasür
Suresi, 1-2) ayetleriyle hatırlatıldığı gibi
insan nefsinin bu istekleri doğrultusunda ölümüne dek
'tutkuyla oyalanıp kendinden geçecek' ve bunların hiçbir
fayda sağlamadığının farkına da ancak ahirette varabilecektir.
Sırf nefsinin istek ve arzularını tatmin etmek uğruna
yıllar yılı boş yere çalışıp boş yere yorulmuş ve ahirette
de hüsrana uğramış olacaktır. Mümine yakışan ise henüz
vakit varken nefsin bu kötülüklerinden arınıp ihlası
kazanması ve Allah'ın razı olacağı ahlaka ulaşmasıdır.
MAL VE CAN KAYGISINI TERK ETMEK
Nefsin bir özelliği de mala ve cana tutkuyla bağlı
olmasıdır. Bu nedenle de nefs insanları sürekli olarak
bu iki konuda hırsa kapılmaları yönünde teşvik eder.
Ancak "Andolsun, mallarınızla
ve canlarınızla imtihan edileceksiniz..." (Al-i
İmran Suresi, 186) ayetiyle de bildirildiği gibi
mallar ve canlar tutkuyla bağlanmak için değil, insanların
denenmesi için yaratılmıştır. Allah bu dünyevi değerlerin
peşi sıra gitmek yerine, bunları Allah'ın rızasını kazanma
yolunda seve seve ortaya koyabilenleri cennetle müjdelemiş,
büyük kurtuluş ve mutluluğa da ancak bu yolla ulaşılabileceğini
şöyle bildirmiştir:
Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında
onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını
satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler
ve öldürülürler; (bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da
O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan daha
çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız
bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük
kurtuluş ve mutluluk' budur. (Tevbe Suresi, 111)
İşte inananların, bu ayetin bir gereği olarak mallarını
ve canlarını tutku haline getirmekten şiddetle kaçınmaları
gerekir. Hiç şüphesiz nefisten bu yönde telkinler ve
teşvikler gelecektir. Ancak Allah'ın bu vaadinin şuurunda
olarak bir Müslümanın nefsine uyması mümkün değildir.
Çünkü dünya hayatında maldan ya da candan yana kazanılabilecek
hiçbir menfaat, sonsuz ahiret nimetleriyle kıyaslanamaz.
Bu nedenledir ki Allah ayetinde "yaptığınız bu
alışverişten dolayı sevinip müjdeleşiniz" şeklinde
buyurmaktadır. İnsan dünya hayatında kazandığı maddi
değerlerden ancak çok kısa bir süre yararlanabilecek,
ardından da hem bedenini hem de yığıp biriktirdiği malını
ölümle birlikte terk etmek zorunda kalacaktır. Allah'ın
ahirette verecekleri ise sonsuza dek insanın kurtuluşuna
ve mutluluğuna vesile olacaktır.
Bediüzzaman Said Nursi insanların mala ve cana karşı
duydukları tutkunun ne kadar beyhude olduğuna şu sözleriyle
değinmiştir:
Hem mala ve
cana karşı şiddetli bir hırs gösterir… bakar ki, geçici
olarak onun nezaretine verilmiş o fani mal ve afetli
şöhret ve tehlikeli ve riyaya vesile olan o can, o şiddetli
hırsa değmiyor. Ondan, hakiki can olan manevi makamlar
ve Hak'ka yakınlaşma dereceleri ve ahiret azığına ve
hakiki mal olan salihi amellere teveccüh eder. Fena
haslet olan geçici olan şeylere gösterilen hırs ise,
âlî bir haslet olan gerçek hırsa dönüşür … 35
Bir başka sözünde ise mal ve can derdine düşen kimselerin,
bunun insana bir faydası olmayacağını kavradıklarında
düştükleri durumu şu şekilde ifade eder:
"… Şiddetli
bir surette endişe ettiği vakit bakar ki; o endişe ettiği
istikbale yetişmek için elinde senet yok. Hem rızık
cihetinde bir taahhüd altında ve kısa olan bir istikbal,
o şiddetli olan endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip,
kabirden sonra hakiki ve uzun ve gafiller hakkında taahhüd
altına alınmamış bir istikbale teveccüh eder. 36
Aksinde yani can ve mal kaygısına kapılındığında insanın
halisane bir kalple Allah'a yönelebilmesi, Allah'a gereği
gibi teslim olup, ihlasla hareket edebilmesi mümkün
olmaz. Nefsinde gizlediği bu tutkular onu gizliden gizliye
yönlendirecek ve Allah'ın rızasından yana değil, hep
kendi menfaatlerinden yana davranmasına neden olacaktır.
Örneğin malca ihtiyaç içerisinde olan bir kimse gördüğünde
ona destek olup infakta bulunması gerekirken, o kendi
menfaatlerinden yana tavır koyacaktır. Oysa ihlasa uygun
olan, "Kendilerinden önce
o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler
ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden
dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde
bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine
tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından'
korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır."
(Haşr Suresi, 9) ayetiyle de bildirildiği gibi
ihtiyaç içerisinde bile olsa insanın malını bir başkasına
seve seve verebilmesidir.
Aynı şekilde kendi nefsinin rahatı ve istekleri ona
Allah'ın rızasından daha önemli gelecektir. Kuran'ın
"De ki: "Eğer babalarınız,
çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz,
kazandığınız mallar, az kar getireceğinden korktuğunuz
ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan,
O'nun Resûlü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha
sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun.
Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez." (Tevbe
Suresi, 24) ayetiyle böyle bir tercihin Allah
Katındaki karşılığının hüsran olacağına da dikkat çekilmiştir.
Rabbimizin, "Tereddi edeceği
(başaşağı düşüşe uğrayacağı) zaman, malı ona hiç yarar
sağlamaz." (Leyl Suresi, 11) ayetiyle de
bildirdiği gibi malı o kişiyi ahirette azaptan koruyamayacaktır.
Ancak, "Sakınan ise, ondan
uzak tutulacaktır. Ki o, malını vererek temizlenip-arınır.
Onun yanında hiç kimsenin karşılığı verilecek bir nimeti
(borcu) yoktur. Ancak Yüce Rabbinin rızasını aramak
için (verir). Muhakkak kendisi de ileride razı olacaktır."
(Leyl Suresi, 17-21) ayetlerinde de bildirildiği
gibi ihlaslı davranan sonsuz nimetlerle mükafatlandırılacaktır.
Kuran'da mal gibi can kaygısına kapılarak ihlaslarını
kaybeden ve Allah'ın rızasından uzaklaşan insanların
durumuna da pek çok örnek verilmiştir. Peygamber kendilerini
Allah yolunda canlarıyla savaşmaya çağırdığında kimileri
'güçlerinin yetmediğini' (Tevbe
Suresi, 42) kimileri de 'sıcakta
savaşmanın kendilerine zor geldiğini' (Tevbe Suresi,
81) öne sürerek nefislerinden yana tavır koymuşlardır.
Bu mazeretleri öne sürerken kimisi Allah'ın adını anarak
gerçekten güçlerinin yetmediğine dair yemin de etmiştir.
Ancak Allah bu kimselerin yalan söylediklerini ve bu
tavırlarıyla kendi nefislerini helaka sürüklediklerini
bildirerek bu kişilerin samimiyetsizliğini ifade etmiştir.
İhlasa uygun olan ise; "Ama
Resul ve onunla birlikte olan mü'minler, mallarıyla
ve canlarıyla cihad ettiler; işte bütün hayırlar onlarındır
ve kurtuluşa erenler onlardır." (Tevbe Suresi,
88) ayetinde dikkat çekilen salih müminlerin
tavırlarında olduğu gibi, inananların hiçbir hesap yapmadan
malları ve canlarıyla Allah'ın rızasından yana tavır
koymalarıdır.
Allah bir başka ayetinde de müminlerden mallarını
ve canlarını ortaya koyup, Allah'ın rızasını tüm bunların
kazandıracağı çıkar ve menfaatlerden üstün tutan kimselerin,
derece bakımından Allah Katında daha üstün tutulacağını
bildirerek ihlas sahibi müminleri müjdelemiştir. Ayette
şöyle buyrulmaktadır:
Mü'minlerden, özür olmaksızın oturanlar
ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler
eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad
edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır.
Tümüne güzelliği (cenneti) va'detmiştir; ancak Allah,
cehd edenleri (çaba harcayanları) oturanlara göre büyük
bir ecirle üstün kılmıştır. (Nisa Suresi, 95)
|