Birinci Bölüm:
İMANI ÇABUK ANLAMAK
Müminlerin alçakgönüllüğü
nasıldır?
Alçakgönüllü olmak, Kuran'da önemli bir mümin özelliği olarak
geçer. Allah ayetlerinde müminlere alçakgönüllü olmalarını
emreder. Büyüklenen ve şımarıp azgınlık yapanların da Allah
tarafından sevilmediği yine ayetlerde haber verilir.
Müminler, Allah'ın herşeyi yarattığını, herşeyin tek sahibi
olduğunu ve insanlara tüm nimetleri verenin O olduğunu bilen
insanlardır. Dolayısıyla bir mümin Allah karşısındaki acizliğinin
farkında olduğu için yersiz bir büyüklenme ve kibir içine
girmez. Ne kadar güzel, ne kadar zengin, ne kadar zeki, ne
kadar itibarlı olsa da bunlardan dolayı böbürlenmez, çünkü
bunları ona Allah'ın verdiğini bilir. Bu yüzden müminlere
karşı da tavrı daima tevazulu olur. Kendi özelliklerini ön
plana çıkarmaya, sürekli güzel yönlerini vurgulamaya çalışmaz.
Çünkü yaptığı herşeyin karşılığını yalnızca Allah'tan bekler.
İnkarcıların yeryüzünde büyüklenmesinin aksine, tevazu sahibi
müminler alçakgönüllülükle hareket ederler ve bu tevazuları
dış görünüşlerine de yansır. Allah müminlerin tevazulu tavrına
bir ayetinde şöyle dikkat çekmiştir:
O Rahman (olan Allah)ın kulları, yeryüzü
üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle
muhatap oldukları zaman "Selam" derler. (Furkan
Suresi, 63)
Bu ahlaklarının sonucunda Allah müminleri cennetle müjdelemiştir:
...İşte sizin ilahınız bir tek ilahtır,
artık yalnızca O'na teslim olun. Sen alçak gönüllü olanlara
müjde ver. (Hac Suresi, 34)
Boş ve yararsız şeylerden yüz çevirmek
nasıl olur? Neler "boş ve yararsız"dır?
"Boş ve yararsız şeylerden yüz çevirmek", insanın
sadece Allah'ın rızasını kazanacağı davranışlarda bulunmasıyla
mümkün olur. Mümin dünyada kendisine verilen süreyi çok iyi
değerlendirmesi gerektiğini bilir. Çünkü bu dünyada yaptığı
işler sonucunda ahirette sonsuza kadar konaklayacağı yer belirlenecektir.
Bu yüzden her yaptığı işle ahirete yönelik bir hayır kazanmaya
çalışır. Elbette her insan gibi konuşur, eğlenir, yemek yer,
güler, düşünür, çalışır ama bunları yaparken aklında hep insanlara,
dine menfaat sağlayacak hayırlı düşünceler vardır.
Ayrıca yaptığı her hareket bir amaç üzerinedir. Daima kendisine
Allah'ın hoşnutluğunu en fazla kazandıracak işe yönelir. Bu
konuyu şöyle örneklendirebiliriz: Araba motorlarının gücü
hakkında sohbet etmek her insanın yapabileceği bir şeydir.
Ancak bir mümin, yapması gereken daha aciliyetli işler varken,
saatlerce bu konu üzerinde konuşmaz. Aynı şekilde bir mümin,
yanında Allah'ın dinini anlatabileceği bir insan varken, onunla
uzun süre bir spor karşılaşmasında hangi tarafın kazanacağı
üzerinde de konuşmaz. Çünkü o anda öncelikli olan, o kişinin
Allah'ın varlığını, büyüklüğünü, cennete layık olabilmek ve
cehennemden sakınmak için neler yapması gerektiğini öğrenmesidir.
Kısacası mümin, dinin ve Müslümanların menfaatini ilgilendirmeyen
konularda ne uzun süreli bir konuşmaya dalar, ne de bu konulara
gereğinden fazla vakit ayırır. Dünyayla ilgili her konuda
iyi bir ayrım yaparak, zamanını çok iyi değerlendirir. İçinde
bulunduğu anda neyin "boş iş" neyin faydalı şey
olduğunu ise vicdanını ve aklını kullanarak ayırt eder ve
bu konuda taviz vermez. Kuran'da bir müminin "boş söz"le
karşılaştığındaki tavrı şöyle haber verilir:
'Boş ve yararsız olan sözü' işittikleri
zaman ondan yüz çevirirler ve: "Bizim yapıp-ettiklerimiz
bizim, sizin yapıp-ettikleriniz sizindir; size selam olsun,
biz cahilleri benimsemeyiz" derler. (Kasas Suresi,
55)
Kuran'daki temizlik anlayışı nasıldır?
Müminler fiziksel olarak tertemiz insanlardır. Bedenleri,
yedikleri yiyecekler, giydikleri giysiler, yaşadıkları ortamlar
her zaman temizliği ve düzeniyle göze çarpar. Bulundukları
her yeri Kuran'da tarif edilen, tertemiz cennet ortamlarına
benzetmeye çalışırlar.
Allah müminlerin temizlik anlayışının nasıl olması gerektiğine,
aşağıdaki ayetlerde dikkat çekmiştir:
Elbiseni temizle. Pislikten kaçınıp-uzaklaş.
(Müddessir Suresi, 4-5)
Ey iman edenler size rızık olarak verdiklerimizin
temiz olanlarından yiyin... (Bakara Suresi, 172)
… Bana hiçbir şeyi ortak koşma, tavaf
edenler, kıyam edenler, rükua ve sücuda varanlar için Evimi
tertemiz tut. (Hac Suresi, 26)
Kuran'da manevi temizlikten de bahsedilir
mi?
Allah Kuran'da insanın ruhen temiz olmasından da bahseder.
Nefsindeki kötülüklerden uzak duran, nefsini arındırıp temizleyen
insanların kurtuluş bulacağına dikkat çeker:
Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah
ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).
Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. (Şems
Suresi, 8-9)
İnsanın manevi yönden temiz olması, ayette bildirildiği
gibi nefsinin emrettiği kötülüklerden tamamen uzak durmasıyla
mümkün olur. Manevi yönden temiz olan kişi, samimi bir imana,
huzurlu bir ruh haline sahiptir. Yaptığı her iş gibi, her
düşüncesi de hayırlıdır. Karşısına çıkan her olayda Allah'tan
razı olmuş bir tavır gösterir. İçi de dışı ile birdir. Ayrıca
Allah'tan gelen herşeyin kendisi için mutlaka hayırlı olduğunu
bilir.
Böyle insanlar nefislerindeki pisliklerden arınan insanlardır
ve Allah Kuran'da bu insanların güzel bir sonla karşılaşacaklarını
haber vermiştir:
… Sen, yalnızca gayb ile Rablerinden
'içleri titreyerek-korkmakta' olanları ve dosdoğru namazı
kılanları uyarırsın. Kim temizlenip-arınırsa, artık o, kendi
nefsi için temizlenip-arınmıştır. Sonunda dönüş Allah'adır.
(Fatır Suresi, 18)
Doğrusu, temizlenip arınan felah bulmuştur;
(A'la Suresi, 14)
Kıskançlığın Kuran'daki yeri nedir?
Haset, Kuran'da kınanan bir tavırdır. Allah, deneme maksadıyla,
insanların nefsini kıskançlığa eğilimli olarak yarattığını,
fakat müminlerin bundan sakınmaları gerektiğini Kuran'da bildirmiştir:
... Nefisler ise 'kıskançlığa ve bencil
tutkulara' hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik yapar
ve sakınırsanız, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberi
olandır. (Nisa Suresi, 128)
Bazı insanlara "kıskanç mısındır?" diye sorulduğunda
buna "evet" veya "biraz" diye cevap verirler.
Ancak bu cevabın arkasında gizlenen anlamı detaylı olarak
düşünmezler. Oysa kıskançlık, insanın, başka birisinin kendisinden
herhangi bir yönüyle daha üstün olmasını kabullenememesinin
bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu ise, insanı Allah'a karşı
büyüklenmeye kadar götürecek bir tutumdur. Çünkü insanlara
sahip oldukları bütün özellikleri veren Allah'tır. Dilediğine
dilediği kadar verir bunu da kimse engelleyemez.
Ayrıca Kuran'da şeytanın, kıskançlık yüzünden Hz. Adem'e
secde etmeyerek Allah'a isyan etmesinden söz edilir. Kendisini
Hz. Adem'den daha üstün gördüğü bildirilir. Bu durumda karşımıza
önemli bir gerçek çıkar: Kıskançlık aslında şeytana ait bir
özelliktir ve Allah'tan korkan insanın bundan kaçınması gerekir.
Allah Kuran'da müminlere, haset eden kişilerin yapmaya kalkışacakları
kötülüklerden korunmaları için Kendisi'ne sığınmalarını söylemektedir:
De ki: Sabahın Rabbine sığınırım.
(Felak Suresi, 1)
Ve haset ettiği zaman, hasetçinin şerrinden.
(Felak Suresi, 5)
Kuran'da "alaycılık" ile
ilgili bildirilenler nelerdir?
Alay, Allah'ın kesinlikle beğenmediği çirkin bir tavırdır.
Dinsiz toplumlarda birçok alay konusu bulunur. İnsanların
eksiklikleri veya kusurları ile alay etmek, onlara kötü lakaplar
takmak bu konuların başında gelir. Allah bu çirkin ahlaka
karşı insanları şöyle uyarmaktadır:
Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle
alay eden her kişinin vay haline; (Hümeze Suresi, 1)
Allah'ın Kuran'da dikkat çektiği diğer bir alay şekli ise,
inkarcıların inananlarla alay etmesidir. Gaflet içinde olan,
iman edenlerin doğru yolda olduğunu kavrayamayan bu insanlar
kendilerini inananlardan üstün görerek onlarla alay ederler:
Doğrusu, 'suç ve günah işleyenler,' kimi
iman edenlere gülüp-geçerlerdi. Yanlarına vardıkları zaman,
birbirlerine kaş-göz ederlerdi. (Mutaffifin Suresi, 29-30)
Allah bu kişilerin ne kadar büyük bir yanılgı içinde olduklarını
ve uğrayacakları sonun kötülüğünü ise şöyle bildirmiştir:
Artık bugün, iman edenler, kafir olanlara
gülmektedirler. Tahtlar üzerinde bakıp-seyretmek suretiyle.
Nasıl, kafir olanlar, işlediklerinin feci karşılığını gördüler
mi? (Mutaffifin Suresi, 34-36)
Fakat bunların hepsinden önemli olarak Allah Kuran'da, dinle,
Allah'ın ayetleri ile alay edenlerden bahseder. Bu kişilerin,
kendilerine Allah'tan gelen her uyarıyı, onları uyarıp korkutmak
için gönderilen elçileri yalanladıklarını bildirir. Kuşkusuz
bu insanlar Allah'ın büyüklüğünü, gücünü hakkıyla takdir edemeyen,
ahirette hesap vereceklerini gözardı eden kişilerdir. Ancak
bu kişiler ahirette büyük bir şaşkınlık yaşayacak ve dünyada
yaptıkları çirkin alaycılığın karşılığını sonsuz bir azapla
alacaklardır. Kuran'da bu gerçek açıkça bildirilmiştir:
İşte onlar, Rableri'nin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar
edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır,
kıyamet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız. İşte, inkar
etmeleri, ayetlerimi ve elçilerimi alay konusu edinmelerinden
dolayı onların cezası cehennemdir. (Kehf Suresi, 105-106)
Kişinin (yana yakıla) şöyle diyeceği (gün):
"Allah yanında (kullukta) yaptığım kusurlardan dolayı
yazıklar olsun (bana) doğrusu ben, (Allah'ın diniyle) alay
edenlerdendim." (Zümer Suresi, 56)
İnsanlara çirkin lakaplar takmanın
Kuran'daki yeri nedir?
Kuran ahlakını yaşamayanlar, kendilerini yüceltmek uğruna
insanlara olmadık kötü lakaplar takarak alay ederler, böylece
karşılarındaki insanları küçük düşürmeye çalışırlar. Müminler
ise asla böyle çirkin bir tavra itibar etmezler. Allah Kuran'da
müminleri çok açık bir şekilde bu çirkin davranıştan men etmiştir,
bu emre uymayanların da zalimlerden olacağını belirtmiştir:
Ey iman edenler, bir kavim (bir başka)
kavimle alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar;
kadınlar da kadınlarla (alay etmesin), belki kendilerinden
daha hayırlıdırlar. Kendi nefislerinizi (kendi kendinizi)
yadırgayıp-küçük düşürmeyin ve birbirinizi 'olmadık-kötü
lakaplarla' çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir
isimdir. Kim tevbe etmezse, işte onlar, zalim olanların
ta kendileridir. (Hucurat Suresi, 11)
Kuran ahlakına uyan insanlar Allah'ın beğenmediği bu davranışı
hiçbir zaman göstermezler. Birbirlerini en güzel şekillerde
çağırmaya özen gösterir ve birbirlerine Allah'ın samimi birer
kulu olarak derin bir saygı beslerler.
Dedikodunun Kuran'daki yeri nedir?
Allah Kuran'da müminlere birbirlerini çekiştirmelerini yasaklamış,
bunu çirkin bir ahlak olarak göstermiştir:
…Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın
(arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin
etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah'tan
korkup-sakının. Şüphesiz, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir.
(Hucurat Suresi, 12)
Ayetteki bu emir gereği, Allah'ın dinini yaşayan, birbirlerine
kardeş gibi olan insanlar böyle bir hareketi yapmaktan sakınırlar.
Aksine müminler birbirlerini her zaman hayırla anar, her zaman
müminlerin güzel yönlerini ortaya çıkarmaya çalışırlar, Allah'a
teslim olmuş insanlarda eksik ve kusur aramaya kalkışmazlar.
Dolayısıyla dinden uzak ortamlarda insanlara büyük sıkıntı
veren dedikodu, Allah'ın sınırlarını koruyan müminlerin arasında
asla yaşanmayan bir ahlak bozukluğudur. Eğer bir mümin birbirlerinde
eksik veya hatalı bir tavır görürse bunu o müminin arkasından
başkalarıyla çekiştirmez. Bunun yerine müminler doğrudan doğruya
birbirlerine bu hatalı tavırlarını düzeltmeleri için öğüt
verirler.
Herhangi bir konuda ümitsizliğe kapılmak
neden doğru bir davranış olmaz?
Allah'ın her varlığın, her olayın yaratıcısı olduğunu bilen,
O'nu tanıyıp gücünü takdir edebilen bir insan için herhangi
bir konuda ümitsizliğe düşmek söz konusu olamaz. Çünkü Allah
her türlü zorluğu açıp gideren, affeden, merhamet eden, sonsuz
kudret ve bilgi sahibi olandır. Günlük yaşamın akışı içinde
meydana gelen her türlü aksaklık, aniden ortaya çıkan sorunlar,
hastalıklar, kazalar, yapılan hatalar, kısacası insanların
ümitsizliğe kapılma nedeni olarak gördükleri herşey gerçekte
tamamen Allah'ın kontrolünde gerçekleşmektedir. Allah herşeyden
haberdar olan, herşeyi bilendir. Sonsuz bir akıl tarafından
kaderinin tayin edildiğini bilmek bir insan için olabilecek
en büyük rahatlıktır. İşte bunun bilincinde olan bir insan
da hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmaz.
Ayrıca mümin dünyada yaptığı her hatanın telafisinin mümkün
olduğunu bilir, bu yüzden de ümitsizliğe düşmez. Nitekim Kuran'da
insanlara Allah'ın rahmetinden umut kesmemeleri emredilmiştir:
"… Allah'ın rahmetinden umut
kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah'ın
rahmetinden umut kesmez." (Yusuf Suresi, 87)
(Benden onlara) De ki: "Ey kendi
aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah'ın
rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları
bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir." (Zümer
Suresi, 53)
Duygusallığın Kuran'da yeri var mıdır?
Duygusallığın Kuran'da yeri yoktur. Çünkü Kuran'da asıl
olan "akıl" sahibi bir mümin olmaktır. Allah, Kendisi'nden
korkup sakınananları bir nimet olarak "akıl" sahibi
kılar. Akıl sahibi olan müminler ise, olayları her zaman Allah'ın
Kuran'da gösterdiği mutlak doğrular çerçevesinde değerlendirirler.
Akıl ve vicdanlarının yönlendirmesiyle doğru kararlar verirler.
Ve bu şekilde her konuyu kolaylıkla çözüme ulaştırabilirler.
Oysa duygusallık aklı örten en önemli etkenlerden biridir.
Olaylara akıl kullanarak değil de duygularıyla yaklaşan kişi
doğruyu ve yanlışı ayırt edemez. Tarafsız karar veremez, dolayısıyla
adaletli olamaz. Kişilerin ne düşündüklerine önem verdiği
için süratli ve isabetli kararlar alamaz. Duygusal bir karaktere
sahip olan kişinin değerlendirmeleri Kuran'ın ölçülerine göre
değil, kendi değer yargılarına göre olur.
Kuran'da ihlas ve samimiyet anlayışı
nasıldır?
"İhlas", kelime anlamı olarak katıksız, saf olma
demektir. Kuran'da geçen ihlas kavramı, insanın katıksızca
gönülden Allah'a iman etmesi, O'na içten bağlanması anlamına
gelir. İhlaslı bir mümin, yaşamı boyunca herşeyi Allah'ın
rızasını elde etmek için yapar ve karşılığını da yalnızca
Allah'tan bekler. Yaptığı işlerde, insanların düşüncelerine
göre hareketlerini yönlendirmek, insanların gözüne girmeye
çalışmak gibi samimiyetsiz hesapları yoktur. Bu yüzden her
tavrı samimi, içten ve Allah'ın hoşnut olacağı şekildedir.
Samimi olan insan öncelikle Allah'a, ardından da insanlara
karşı dürüst olur. Çünkü Allah'ın herşeyi görüp, duyduğunu,
O'nun karşısında bir gün tüm yaptıklarıyla hesap vereceğini
ve tüm düşüncelerinden, her türlü konuşmalarından, her türlü
davranışlarından sorumlu olacağını bilir. İşte bu yüzden müminin
yaşadığı dürüstlük ve samimiyet onun derin imanının en önemli
göstergelerindendir.
Allah Kuran'da Peygamberlerin daima Allah'ın rızasını arayan
ihlaslı tavırlarını inananlara örnek olarak göstermiştir:
Güç ve basiret sahibi olan kullarımız
İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla. Gerçekten Biz
onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp-anan
ihlas sahipleri kıldık. Ve gerçekten onlar, Bizim Katımızda
seçkinlerden ve hayırlı olanlardandır. (Sad Suresi, 45-47)
Ayrıca Kuran'da, Allah'a karşı samimiyetle yönelen kişiler
övülmüş ve bu kişilerin hayırlı bir sonuçla karşılaşacakları
müjdelenmiştir:
… Allah'a içten yönelenler ise; onlar
için bir müjde vardır, öyleyse kullarıma müjde ver. Ki onlar,
sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın
kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz
akıl sahipleridir. (Zümer Suresi, 17-18)
Müminler olaylar karşısında hüzne
kapılırlar mı?
Müminler olaylar karşısında hüzne kapılmazlar. Çünkü Allah'ın
yarattığı her olayla kendilerini denediğini bilirler. Yolunda
gitmiyor gibi gözüken olaylar karşısında da tevekküllü davranırlar
ve sabrederler. Allah'ın herşeyi bir hikmet üzerine yarattığını
unutmazlar. Kuran'da bu konuyla ilgili şöyle bir örnek verilir:
Siz O'na (Peygambere) yardım etmezseniz,
Allah O'na yardım etmiştir. Hani kafirler ikiden biri olarak
O'nu (Mekke'den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında
arkadaşına şöyle diyordu: "Hüzne kapılma, elbette Allah
bizimle beraberdir."… (Tevbe Suresi, 40)
Ayette görüldüğü gibi Peygamberimiz (sav) en zorlu görünen
bir ortamda bile arkadaşına hüzne kapılmamayı tavsiye etmiştir.
Müminler için en güzel örnek Peygamber ahlakı olduğu için,
onlar da zor ortamlarda bu güzel tavrı uygularlar.
Müminlerin hüzne kapılmamalarının en önemli nedenlerinden
biri de Allah'ın yarattığı her olayın kendileri için hayra
dönüşeceğini bilmeleridir. Allah inanan insanlara dünyada
güzel bir yaşam vaat etmiştir. Bu güzel yaşam içinde ömürlerini
sürdüren müminler, Allah'ın kendilerini ahirette de, sonsuza
kadar, nimetlerin asla eksilmediği dünyadakinden çok daha
güzel, olağanüstü mükemmellikte bir mekana yerleştireceğini
umarlar. Kuşkusuz bu, bir insan için olabilecek en büyük müjdelerden
biridir, ayrıca en büyük neşe kaynağıdır. Bundan dolayı da
müminler asla hüzne kapılmazlar. Allah müminleri şöyle müjdelemiştir:
Şüphesiz: "Bizim Rabbimiz Allah'tır"
deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu);
onların üzerine melekler iner (ve der ki:) "Korkmayın
ve hüzne kapılmayın, size vadolunan cennetle sevinin."
"Biz, dünya hayatında da, ahirette de sizin velileriniziz.
Orda nefislerinizin arzuladığı herşey sizindir ve istediğiniz
herşey de sizindir." (Fussilet Suresi, 30-31)
Müminler öfke duyar mı?
Müminler doğal olarak her insan gibi çeşitli olaylar karşısında
öfkelenebilirler. Fakat müminlerin üstün ahlaklarının en önemli
göstergelerinden biri, öfkelerini yenmeleridir. Kontrolsüz
bir kızgınlığın kendilerine bir fayda getirmeyeceğini, aksine,
öfkelendiklerinde akılcı davranamayacaklarını, adaleti koruyamayacaklarını
bilirler. Böyle bir durumda hem kendilerine, hem de etraflarına
zararı dokunabilecek yanlış kararlar vermekten çekinirler.
İşte bu yüzden müminler sabırlı davranırlar, affedici bir
tutum sergilerler. Allah Kuran'da müminlerin bu özelliğini
şöyle övmüştür:
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak
edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan
bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları
sever. (Al-i İmran Suresi, 134)
Ancak "öfkeyi tutup yenmek"ten; kastedilen pasif,
ses çıkarmayan, herşeyi kabullenen bir tutum olarak anlaşılmamalıdır.
Elbette müminler olaylar karşısında tepki gösterir, kötü bir
davranış, inananlara zarar verebilecek bir ortam varsa buna
hemen engel olurlar. Fakat bunu uygularken duygularına kapılmaz
aksine akılcı tavırlar göstererek çözüm üretir, karşı tarafı
içinde bulunduğu hatalı durumdan çıkarmak, ona doğruyu göstermek,
zarar verecek ortamı değiştirmek için çalışırlar.
Müminler hata yapar mı?
Kuran'da belirtildiği gibi müminler hata yapabilirler. Ancak
Allah'tan korkup sakındıkları ve O'na karşı samimi oldukları
için hatalarında ısrarlı davranmayıp hemen bunu telafi yoluna
giderler. Allah'tan bağışlanma dilerler ve kendilerini hatalı
oldukları yönde ıslah ederek bir daha aynı hataya düşmemeye
dikkat ederler. Dünyanın bir eğitim yeri olduğunu bilirler
ve yaptıkları hatalardan ders çıkarıp, ibret alarak kendilerini
yetiştirirler. Allah müminlerin bu güzel ahlakını birçok ayette
övmüş, onları muhakkak bağışlayacağını da müjdelemiştir:
Ve 'çirkin bir hayasızlık' işledikleri
ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp
hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan
başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları
(kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir. (Al-i İmran
Suresi, 135)
Kuran'da müminlere emredilen adalet
anlayışı ne şekildedir?
Allah müminlere olayları her zaman en adil şekilde, Kuran'da
belirttiği sınırlara göre değerlendirmelerini emretmiştir.
İnsanlar arasında hükmedecekleri zaman mutlaka en adaletli
kararı vermelerini ve haklı olan kim ise ondan yana tavır
koymalarını bildirmiştir.
Şahitlik yapmaları gerektiğinde yine en dürüst ve en adil
şahitliği yaparlar. İnsanın kimi zaman verdiği bir karar ya
da yapacağı şahitlik kendisinin aleyhine olabilir. Ya da yakınlarından
birinin menfaatine dokunabilir. Ancak Allah'tan korkan bir
insan için bunun hiçbir önemi yoktur. Çünkü müminlerin işlerinde
ölçü Allah'ın rızasıdır. Allah'ın razı olmayacağı bir şahitlik
yapmak veya bir karar almak belki zahiren o an için kişiye
kar getirecekmiş gibi gözükebilir. Ancak Allah razı olmadıktan
sonra elde edeceği dünyevi bir menfaat müminlere huzur ve
mutluluk vermez.
Bu nedenle müminler kendileri veya yakınları aleyhine de
olsa adaletli davranırlar. Allah müminleri aksine bir tavırdan
şöyle sakındırmıştır:
Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız
ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler
olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun,
ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse
adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi
eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz
Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa Suresi, 135)
İnsanların adaletle karar verememelerine neden olabilecek
bir diğer tehlike, kişilere karşı duydukları kızgınlıktır.
Eğer bir insan başka bir insana karşı kızgınlık veya kin duyuyorsa
ona bir menfaat sağlamak, onun hayrına bir harekette bulunmak
istemez. Ancak müminler böyle bir durumda da Allah'ın rızasını
düşünür ve karşılarındaki kişi kim olursa olsun adaletli davranmaktan
vazgeçmezler. Çünkü Allah iman edenlere "…Bir
topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet
yapın. O, takvaya daha yakındır…" (Maide Suresi,
8) şeklinde emretmiştir.
Allah'ı anmak ne şekilde olur?
Müminler, Allah'ın her an kendilerini gördüğünü ve işittiğini,
karşılaştıkları her olayı Allah'ın yarattığını bilirler. Bu
nedenle Allah'ı bir an olsun akıllarından çıkarmazlar. Yaşamlarının
her anında hem kendileri içten Allah'ı düşünüp anarlar, hem
de diğer müminlerle olan sohbetlerinde Rabbimiz'in yüceliğini,
büyüklüğünü, kusursuz yaratışını, sanatını zikrederler. Müminlerin
her an Allah'ı zikreden insanlar oldukları Kuran'da şöyle
bildirilmektedir:
Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken
Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda
düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna
yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru."
(Al-i İmran Suresi, 191)
Allah'ı anmak, karşılaşılan herşeyi, meydana gelen her olayı
Allah'ın yarattığını bilmek, Allah bana bununla ne göstermek
istiyor diye düşünmek, Allah'ın yaratışındaki hikmetleri anlamaya
çalışmak, her an Allah'ın yüceliğini kavrayabilmek için çaba
göstermek ve tüm bunları diğer insanlara da anlatmakla olur.
Örneğin dıştan bakıldığında zorluk gibi görünen bir olayla
karşılaştığında tevekkül ederek sabreden insan, o an Allah'ı
andığı için bu şekilde davranabilmektedir. Allah'ı anan insan
Allah'ı ve O'nun gücünü hiçbir zaman unutmaz ve daima isabetli
davranır.
Kıyamet günü Kuran'da nasıl tarif edilmektedir?
Kuran'da bildirildiği gibi "...kıyamet-saati
yaklaşarak gelmektedir..." (Taha Suresi, 15)
ve o gün geldiğinde dünya üzerinde var olan tüm canlılarla
birlikte yıldızlar, gezegenler, galaksiler kısaca göklerde
ve yerde bulunan herşey yok olacaktır. Kuran'da o gün gerçekleşeceği
bildirilen bazı olaylar şöyledir:
Gök yarılıp çatlayacak, sarkıp zaafa
uğrayacaktır. (Hakka Suresi, 16)
Yıldızlar bulanıklaşıp dökülecektir. (Tekvir
Suresi, 2)
Güneş ve Ay birleşecektir. (Kıyamet Suresi,
9)
Denizler tutuşturulacaktır. (Tekvir Suresi,
6)
Dağlar göçüveren bir kum yığını haline
gelecektir. (Müzzemmil Suresi, 14)
Dağlar renkli yünler gibi etrafa saçılacaktır.
(Kaari'a Suresi, 5)
Yer parça parça yıkılıp darmadağın olacaktır.
(Fecr Suresi, 21)
Yer ağırlıklarını dışarı atacaktır. (Zelzele
Suresi, 2)
Bunlar kıyamet günü gerçekleşecek dehşet verici olaylardan
yalnızca bir kısmıdır. Esas olarak o gün, insanın dünyada
değer verdiği herşey yok olacak, herkes Allah'ın rızası için
yapılan salih ameller dışında hiçbir şeyin kıymetinin olmadığını
anlayacaktır.
Kıyamet günü inkar edenlerin durumu
nasıl olacaktır?
Kıyamet günü, bir insanın yaşayabileceği en dehşetli, en
korku verici gündür. O gün inkar edenler kendilerine vaat
edildiği halde hiç düşünmedikleri bir gerçeği apaçık karşılarında
bulacaklardır. Fakat artık insanların dünyada yaptıklarını
telafi edebilmeleri için geriye dönüş imkanları yoktur. O
gün inkar edenler korku içinde ölümün aslında bir yok oluş
değil, aksine sonsuza kadar sürecek bir azabın başlangıcı
olduğunu da anlayacaklardır. Allah Kuran'da o gün insanların
yaşadıkları korkunun şiddetinden dolayı adeta sarhoşa döneceklerini
bildirmiştir:
...İnsanları da sarhoş olmuş görürsün,
oysa onlar sarhoş değillerdir. Ancak Allah'ın azabı pek
şiddetlidir. (Hac Suresi, 2)
Kıyamet günü inkar edenlerin, yaşadıkları olayın dehşetinden
dolayı bütün değer yargıları bir anda değişecektir. En değer
verdikleri mallar, en kıymetli saydıkları evlatlar bir anda
tüm önemini yitirecektir. Allah Kuran'da insanların o gün
yalnızca kendilerini kurtarmaya çalışacaklarını ve birbirlerinden
kaçacaklarını haber vermiştir:
Kişi o gün, kendi kardeşinden kaçar; Annesinden
ve babasından eşinden ve çocuklarından. O gün, onlardan
her birisinin kendine yetecek bir işi vardır. (Abese Suresi,
34-37)
O gün insanların içinde bulunacakları durumla ilgili ayetlerde
bildirilen detaylardan birkaçı şöyledir:
...İşte o zaman, inkar edenlerin
gözleri yuvalarından fırlayacak... (Enbiya Suresi, 97)
Onu gördüğünüz gün, her emzikli kendi
emzirdiğini unutup geçecek ve her gebe kendi yükünü düşürecektir.
İnsanları da sarhoş olmuş görürsün, oysa onlar sarhoş değillerdir.
Ancak Allah'ın azabı pek şiddetlidir. (Hac Suresi, 2)
Eğer inkar edecek olursanız, çocukların
saçlarını ağartan bir günde kendinizi nasıl koruyacaksınız?
(Müzzemmil Suresi, 17)
Müminler sayıca çok fazla mıdırlar?
Allah birçok ayetinde gerçek anlamda iman eden kullarının
sayısının çok az olacağını bildirmektedir. Bu nedenle tarih
boyunca inanan kişilerin sayıları hep çok az olmuştur ve inkarcılar
sayı bakımından hep çoğunluğu oluşturmuşlardır. Bu durum müminlerin
kalite, değer ve üstünlüklerinin de bir göstergesidir. Allah'ın
insanların çoğunun inanmayacağı ile ilgili ayetlerinden biri
şöyledir:
Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların
çoğu iman edecek değildir. (Yusuf Suresi, 103)
Bu nedenle bir insanın, insanların çoğunluğunu kendine örnek
alması, çoğunluk nasıl inanıyorsa o şekilde inanması onun
için büyük bir kayıp olur. Bu insanlar dünyada çoğunluk olsalar
da, ahirette toplu olarak cehenneme girmekten kurtulamayacaklardır.
Ahirette müminlere nasıl bir karşılama
vardır?
Müminler, ölümle birlikte başlayan ahiret hayatlarında inkarcıların
aksine, hep güzel tavırlarla, güzel konuşmalarla, müjdelerle
karşılanırlar. "Ki melekler, güzellikle canlarını
aldıklarında…" (Nahl Suresi, 32) ayetiyle haber
verildiği gibi, ölürken canları güzellikle alınır. Her türlü
korkuya karşı büyük bir güven içindedirler. Rabbimiz'in kendilerine
olan yardımı ve fazlı sayesinde kolayca hesaba çekilirler.
Melekler tarafından cennetle müjdelenirler. Ve sonunda Allah'ın
kendilerine vaat ettiği cennete sevk edilirler:
Rablerinden korkup-sakınanlar da, cennete bölük bölük sevkedildiler.
Sonunda oraya geldikleri zaman, kapıları açıldı ve onlara
(cennetin) bekçileri dedi ki: "Selam üzerinizde olsun,
hoş ve temiz geldiniz. Ebedi kalıcılar olarak ona girin."
(Onlar da) Dediler ki: "Bize olan va'dinde sadık kalan
ve bizi bu yere mirasçı kılan Allah'a hamd olsun ki, cennetten
dilediğimiz yerde konaklayabiliriz. (Salih) Amellerde bulunanların
ecri ne güzeldir. (Zümer Suresi, 73-74)
Din günü kafirler ne şekilde tanınacaklardır?
(Çünkü o gün) Suçlu-günahkarlar, simalarından
tanınır da alınlarından ve ayaklarından yakalanırlar. (Rahman
Suresi, 41)
Allah yukarıdaki ayetiyle kafir olanların din gününde yüzlerinden
tanınacaklarına dikkat çekmektedir. Bir insan dünya hayatında
masum veya güzel görünümlü bir yüze sahip olabilir. Ancak
hesap günü için yeniden diriltilen bu insanların o gün sahip
olacakları yüzler için Kuran'da "zillet içinde",
"bir karartı sarıp kaplamıştır", "toz bürümüştür"
ifadeleri kullanılmaktadır. Ayrıca inkarcılar kör
olarak haşredileceklerdir. Gözleri, kör olmanın yanısıra korkunç
bir görünüm de alacak ve Kuran'da bildirildiğine göre "gömgök"
olacaktır. Ve her inkarcı, din gününde bu korkunç görüntüsü
ile tekrar diriltilecektir.
Hastalık ve zorluk anında müminin tavrı
nasıl olur?
Müminler, dünyada Allah'ın insanları zorluklarla veya hastalıklarla
denediğini bilirler. Bu nedenle en şiddetli hastalıkla veya
zorlukla karşılaşsalar bile, daima tevekküllü ve sabırlı davranırlar,
hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmazlar. Hastalığı ve zorluğu
verenin Allah olduğunu ve bunları yalnızca Allah'ın giderebileceğini
bilerek hemen Allah'a yönelirler. Gösterdikleri bu güzel tavırların
karşılığına dünyada ve ahirette kavuşmayı Allah'tan umarlar.
Allah, Bakara Suresi'nde müminlerin başlarına gelen zorluklara
karşı gösterdikleri güzel tavrı şöyle bildirir:
Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça
mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz.
Sabır gösterenleri müjdele. Onlara bir musibet isabet ettiğinde,
derler ki: "Biz Allah'a ait (kullar)ız ve şüphesiz
O'na dönücüleriz." Rablerinden bağışlanma (salat) ve
rahmet bunların üzerinedir ve hidayete erenler de bunlardır.
(Bakara Suresi, 155-157)
Müminlerin yaptıkları işlerde birbirlerine
danışmalarının faydaları nelerdir?
Allah Kuran'da "Rablerine icabet edenler, namazı
dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar…"
(Şura Suresi, 38) ayetiyle müminlerin işlerini birbirlerine
danışarak yaptıklarını bildirmektedir. Böyle bir istişarenin
maddi ve manevi çok faydalı sonuçları vardır. Herşeyden önce
insanın bir işinde başkasına danışarak fikrini alması o kişinin
tevazusunu gösterir, ki tevazu Allah'ın beğendiği bir ahlaktır.
Diğer bir faydası ise şudur: Bir işte, bir kişi tek başına
karar vereceğine birkaç kişi birleşerek daha yüksek bir akıl
oluştururlar. Birinin düşünemediğini diğeri düşünür, herkes
birbirinin eksiğini kapatır. Böylece alınan sonuç çok daha
verimli olur. Yapılan işte elde edilen başarı ise bir değil
birkaç kişiye ait olur. Bu da insanın nefsinin bu başarı ile
övünmesine, bunu kendine ait bir başarı olarak görmesine engel
olur.
Kuran'da geçen kıssaların anlatılış
sebepleri nelerdir?
Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl
sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur'an) düzüp uydurulacak
bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı,
herşeyin 'çeşitli biçimlerde açıklaması' ve iman edecek
bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir. (Yusuf Suresi,
111)
Allah, Yusuf Suresi'ndeki bu ayetle Kuran'da anlatılan kıssalarda
ibretler olduğunu bildirmektedir. Bu kıssalarda anlatılan
olaylar müminler için birçok açıdan örnek teşkil eder. Geçmişte
yaşayanların hatalarını tekrarlamamak, geçmişte yaşamış olan
Peygamberlerin ve müminlerin bazı durumlarda nasıl davrandıklarını
ve nasıl başarı elde ettiklerini görerek örnek almak, onların
üstün ahlakını görerek uygulamaya çalışmak, geçmişteki olayları
ve sonuçlarını gözönünde bulundurarak günümüzdeki olayları
değerlendirmek gibi pek çok açıdan bu kıssaların müminler
için büyük önemi bulunmaktadır.
Geçmişteki kavimler nasıl helak edilmişlerdir?
Allah geçmişte yaşamış kavimlere elçiler göndermiş, onları
ahiretin ve hesap gününün varlığı ile uyarıp korkutmuştur.
Ancak bu kavimlerin çoğu kendilerine gelen uyarıları dinlememişler,
Allah'a ve elçilerine başkaldırmışlar ve dinlerini unutmuşlardır.
Bunun üzerine Allah onlara ihtar mahiyetinde çeşitli belalar
göndermiş, bunlardan ibret almayan bir kısmını da helak etmiştir.
Bu kavimlerin başlarına gelen belalar görünüş olarak birbirlerinden
farklıdır. Ancak temel özellikleri, insanların hiç ummadıkları
bir yerden, beklemedikleri bir anda, hatta çoğu zaman uykuları
sırasında gelmesidir. Söz konusu belalar kimi zaman bütün
bir şehri veya kavmi yerle bir etmiş, o şehirden bir eser
bırakmamış, insanlar için acı ve korku dolu bir azap olmuştur.
Allah Kuran'da, pek çok ayette helak olan kavimleri tüm insanlara
ibret olarak aktarmaktadır:
Görmüyorlar mı, kendilerinden önce nice
nesilleri helak ettik? Onlar, bir daha kendilerine dönmemektedirler.
(Yasin Suresi, 31)
Kuran'da bahsedilen pek çok helak çeşitinden bazıları şöyledir;
- Suda boğulma, (İsra Suresi, 103)
- Gökten inen azaplar, (Bakara Suresi, 59)
- Sarsıntı tutması-deprem, (Araf Suresi, 78)
- Sel afeti, (Kamer Suresi, 12)
- Dayanılmaz bir ses, (Hud Suresi, 67)
- Balçıktan taş yağması, (Hud Suresi, 82)
- Kulakları patlatan kasırga, (Kamer Suresi, 19)
- Yıldırım çarpması, (Zariyat Suresi, 44)
- Yerin dibine geçme… (Necm Suresi, 53)
Kimlere öğüt verilir?
Allah Kuran'da kimlerin öğüt alıp düşüneceklerini bildirmiş
ve müminlere de, "Şu halde, eğer 'öğüt ve hatırlatma'
bir yarar sağlayacaksa, 'öğüt verip hatırlat' "
(A'la Suresi, 9) ayetiyle bu özelliklere sahip kimselere öğüt
vermelerini emretmiştir. Allah'ın öğüt vermenin fayda sağlayacağını
bildirdiği kimselerin bazı özellikleri şöyledir:
… İşte bununla, Allah'a ve ahiret
gününe iman edenlere öğüt verilir… (Talak Suresi, 2)
Allah'tan 'İçi titreyerek korkan' öğüt
alır-düşünür. (A'la Suresi, 10)
… Ancak temiz akıl sahipleri öğüt alıp-düşünebilirler.
(Rad Suresi, 19)
... İçten (Allah'a) yönelenden başkası
öğüt alıp-düşünmez. (Mümin Suresi, 13)
... Benim kesin tehdidimden korkanlara
Kur'an ile öğüt ver. (Kaf Suresi, 45)
Sen öğüt verip-hatırlat; çünkü gerçekten
öğütle-hatırlatma, mü'minlere yarar sağlar. (Zariyat Suresi,
55)
Öğüte en güzel cevap nasıl verilir?
Allah Kuran'da, "Aralarında hükmetmesi için,
Allah'a ve elçisine çağrıldıkları zaman mü'min olanların sözü:
"İşittik ve itaat ettik" demeleridir. İşte felaha
kavuşanlar bunlardır." (Nur Suresi, 51) ayetiyle,
müminlerin öğüte nasıl bir karışılık vermeleri gerektiğine
işaret etmektedir. Allah'tan ve Allah'ın elçilerinden gelen
öğüdü işiterek, buna hemen uyanları Allah cennetle müjdelemektedir.
Ayrıca Allah bir başka ayetinde müminler için "Ki
onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar,
Allah'ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar,
temiz akıl sahipleridir." (Zümer Suresi, 18)
şeklinde haber verir. Bu ayetin de işaretiyle müminler kendilerine
Allah'a inanan kimselerden gelen tüm öğütlere açıktırlar.
Onların kendilerine her zaman iyiliği emrettiğini, kötülükten
sakındırdığını unutmazlar ve her söylediklerini eksiksizce,
samimiyetle uygularlar.
İnfak ne demektir?
İnfak bir insanın sahip olduğu malını ve imkanlarını Allah
yolunda kullanması demektir. Bir insanın hiçbir gelecek endişesi
duymadan, "ihtiyacından arta kalanı"nı
(Bakara Suresi, 219) Allah yolunda harcamasının karşılığında,
Allah ahirette bu kişiye cenneti, dünyada ise harcadıklarının
yerine bir başkasını vermeyi vaat eder:
De ki: "Şüphesiz benim Rabbim,
kullarından rızkı dilediğine genişletip-yayar ve ona kısar
da. Her neyi infak ederseniz, O (Allah), yerine bir başkasını
verir; O, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Sebe
Suresi, 39)
… kendilerine rızık olarak verdiklerimizden
gizli ve açık infak edenler; kesin olarak zarara uğramayacak
bir ticareti umabilirler. (Fatır Suresi, 29)
İnfak ederken en güzel tavır nasıl
olur? Ne şekilde infak edilir?
Allah infakın "gizli veya açık" (Bakara
Suresi, 274) olarak yapılabileceğini bildirmektedir. Ancak
Allah infak edenlerin kesinlikle "gösteriş için"
infak etmemelerini, infaklarının ardından karşıdaki kişiye
sıkıntı verecek bir eziyette bulunmamalarını ve onları minnet
altında bırakacak tavırlar göstermeleri gerektiğini bildirmektedir.
Allah verdiği örneklerle gösteriş için infak edenlerin hiçbir
karşılık bulamayacaklarını da hatırlatmaktadır:
Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eziyet
gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah hiçbir şeye ihtiyacı
olmayandır, yumuşak davranandır. Ey iman edenler, Allah'a
ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun
diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı
geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan
bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak bir yağmur düştü
mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından
hiçbir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Allah, kafirler
topluluğuna hidayet vermez. Yalnızca Allah'ın rızasını istemek
ve kendilerinde olanı kökleştirip- güçlendirmek için mallarını
infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede bulunan, sağanak
yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren bir bahçenin örneğine
benzer ki ona sağanak yağmur isabet etmese de bir çisintisi
(vardır). Allah, yaptıklarınızı görendir. (Bakara Suresi,
263-265)
Hırsla mal yığıp biriktirmenin ya da
cimrilik etmenin Allah Katındaki karşılığı nedir?
İnsanlardan bazıları bütün ömürleri boyunca mal ve para
yığıp biriktirirler ve bunları Kuran'da tarif edilen hayırlı
işlerde kullanmazlar. Büyük bir hırsla, sürekli daha fazla
mala-mülke sahip olmak için çalışırlar. Elde ettiklerini ise
Allah yolunda harcamak, ihtiyaç içinde olanları doyurmak varken
sırf kendi zevkleri uğrunda kullanırlar. İhtiyaçlarından kat
kat fazlasını biriktirirler ve göstermelik bazı küçük harcamalar
dışında, bunlarla faydalı işler yapmaya yanaşmazlar. İşte
bu kişilerin ahirette görecekleri karşılık çok şiddetli olacaktır.
Bu karşılık Tevbe Suresi'nde şöyle bildirilmektedir:
… Altını ve gümüşü biriktirip de Allah
yolunda harcamayanlar... Onlara acı bir azabı müjdele. Bunların
üzerlerinin cehennem ateşinde kızdırılacağı gün, onların
alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak (ve:)
"İşte bu, kendiniz için yığıp-sakladıklarınızdır; yığıp-sakladıklarınızı
tadın" (denilecek). (Tevbe Suresi, 34-35)
Sahip oldukları şeyleri yığarak biriktirenler ve cimrilik
edenler, Allah'ın bu dünya hayatında onları denemek için kendilerine
mal ve zenginlik verdiğini kavrayamayan, bunlarla dünya hayatına
hırsla bağlanan insanlardır. Allah hiç kimsenin infakına ihtiyacı
olmayan, tüm zenginliğin tek sahibi olandır. İnfak ederek
Allah Katından bir sevaba muhtaç olan ise insandır. Allah
bu gerçeği bir başka ayette şöyle açıklamaktadır:
İşte sizler böylesiniz; Allah yolunda
infak etmeye çağrılıyorsunuz; buna rağmen bazılarınız cimrilik
ediyor. Kim cimrilik ederse, artık o, ancak kendi nefsine
cimrilik eder. Allah ise, Ganiy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır;
fakir olan sizlersiniz. Eğer siz yüz çevirecek olursanız,
sizden başka bir kavmi getirip-değiştirir. Sonra onlar,
sizin benzeriniz de olmazlar. (Muhammed Suresi, 38)
Zenginliğin ahirette herhangi bir yararı
olacak mıdır?
Bir insanın ne zengin olması ne de dünyada iken bir güç
veya iktidar sahibi olması ahirette ona hiçbir fayda sağlamayacaktır.
Bir insanın dünyada istediği kadar çok parası, malı olsun
ölü bedeni toprağa gömüldüğü andan itibaren bu serveti ona
hiçbir fayda getirmeyecektir. Eğer inkar edenlerdense, tüm
diğer inkarcılarla aynı muameleyi görerek cehennem azabına
atılacaktır. Dünyada iken zenginlikleri nedeniyle ayrı muamele
gören bu insanlar ahirette benzeri görülmemiş bir aşağılanma
ile aşağılanacaklardır. Bu onların dünyadaki zenginliklerinden
kaynaklanan büyüklenmeleri ve Allah'ın ayetlerini tanımamalarından
dolayıdır. Ahirette insanlar Allah'a iman etmelerine ve Allah'tan
korkarak O'nun dilediği tavır ve davranışları göstermelerine
göre muamele göreceklerdir. Dünyadaki zenginlik ya da statüleri
kendilerine hiçbir ayrıcalık sağlamayacaktır. Zenginliğin
Allah Katında hiçbir değeri olmadığını bildiren ayetlerden
biri şöyledir:
Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdiysek,
mutlaka oranın 'refah içinde şımaran önde gelenleri': "Gerçekten
biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz"
demişlerdir. Ve: "Biz mallar ve evlatlar bakımından
daha çoğunluktayız ve bir azaba uğratılacak da değiliz"
de demişlerdir. De ki: "Şüphesiz benim Rabbim rızkı
dilediğine genişletir-yayar ve kısar da. Ancak insanların
çoğu bilmiyorlar." Bizim Katımızda sizi (Bize) yaklaştıracak
olan ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır; ancak iman edip
salih amellerde bulunanlar başka. İşte onlar; onlar için
yaptıklarına karşılık olmak üzere kat kat mükafaat vardır
ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler. (Sebe Suresi,
34-37)
Nefsini savunmamak nasıl olur?
Nefsi insana kötülüğü emreder. Nefsin bu özelliği Şems Suresi'nde
şöyle bildirilmektedir:
Nefse ve ona bir düzen içinde biçim verene;
sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve
ondan sakınmayı ilham edene (andolsun) onu arındırıp temizleyen
gerçekten felah bulmuştur. (Şems Suresi, 7-9)
Nefsin kötülüğü emretme özelliğini açıklayan ayetlerden
biri de Hz. Yusuf'la ilgilidir. Hz. Yusuf hiçbir suçu olmadığı
bir konuda iftiraya uğradıktan sonra şöyle demiştir:
(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam.
Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında-
var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim,
bağışlayandır, esirgeyendir. (Yusuf Suresi, 53)
Hz. Yusuf'un da bildirdiği gibi nefis her zaman kötülüğü
emreder. Bu nedenle bir insanın herhangi bir olay karşısında
hemen kendini savunmaya geçmesi, haklı olduğunu ispatlamaya
çalışması doğru olmaz. Çünkü bir anlık boş bulunmayla nefsine
uymuş olabilir. Böyle bir durumda yapılması gereken önce bir
düşünmektir. Bir insan samimi ve dürüst olarak düşündüğünde,
haklı olduğunu sandığı birçok konuda aslında hatalı davrandığını
anlayabilir. Bunu fark etmek ise bir mümin için büyük bir
kazançtır. Çünkü hatası olduğunu görerek kabul eden bir insan,
hatasını düzelterek, Allah'ın bağışlamasını ummak için ilk
adımı atmış demektir. Aksi takdirde kendini sürekli haklı
çıkarmaya, üzerine hiçbir hatayı kondurmamaya çalışan biri
istediği kadar kendisini insanların gözünde haklı çıkarsın,
Allah gerçeği bilmektedir. Ve bu gerçek ahirette karşısına
çıkacaktır.
Bir insanın nefsini daima savunmasındansa, nefsini kınayarak
sürekli onun eksikliklerini ve kusurlarını ortaya çıkarması
ve bunları gidermek için Allah'a yönelmesi, Allah Katında
güzel karşılığı olan bir davranıştır.
Dünya hayatına kapılmamak nasıl olur?
Dünya, insanların denenmeleri ve ahiret yurduna hazırlık
yapmaları için Allah tarafından hazırlanmış özel bir mekandır.
Ve bu denemenin bir gereği olarak insanlara çekici gelecek
şekilde yaratılmıştır. Dünyanın insana çekici gelen süslerine
bir ayette şöyle dikkat çekilir:
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış
altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere
duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı.
Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer
Allah Katında olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)
Ayette de belirtildiği gibi birbirinden değerli ziynetler,
mallar, kar getiren ticaret, güzel ve zengin eşler, sağlıklı
çocuklar, güzel evler, her renkte ve modelde arabalar, çeşit
çeşit yiyecekler insanı dünyaya bağlayan değerlerdir. İnsan,
bunların Allah'tan birer nimet olarak verildiğini, tümünün
geçici olduğunu ve ayette haber verildiği gibi "asıl
varılacak güzel yer"in ahirette olduğunu unutmamalıdır.
Kendisine sunulan nimetleri de dünyada sorumsuzca tüketerek
değil, ahirete yönelik bir hazırlık yapmak için kullanmalıdır.
İşte bu önemli gerçeğin bilincinde hareket eden insanlar,
dünya hayatına kapılmamış olurlar.
Dünya hayatına razı olanların durumu
ne olacaktır?
Kimi insanlar dünyanın geçici ve eksik bir yer olduğunu
unutarak ona hırsla bağlanırlar. Allah bu insanlardan Kuran'da
şöyle bahseder:
Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya
hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve Bizim
ayetlerimizden habersiz olanlar; İşte bunların, kazandıkları
dolayısıyla barınma yerleri ateştir. (Yunus Suresi, 7-8)
Kendilerini Yaratan'ı unutup hırs içinde dünyaya bağlananlar,
sonsuza kadar cehennem azabı içinde yaşayacaklarını bilmelidirler.
Bu insanlar yaptıklarının karşılığı olarak çok kısa bir yaşamı
tercih ederek sonsuz bir yaşamı kaybedeceklerdir. Üstelik
dünyada hırsla bağlandıkları bu değerlere ahirette sonsuza
kadar tek bir an dahi sahip olamayacaklardır.
Allah rızası için yaşamak ne demektir?
Hayatın tamamını Allah için yaşamanın nasıl olacağını anlayabilmek
için öncelikle hayatın gerçek anlamını bilmek gerekir. Allah,
hayatın gerçek anlamını şöyle bildirmektedir:
O, amel (davranış ve eylem) bakımından
hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü
ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.
(Mülk Suresi, 2)
Ayette bildirildiği gibi tüm insanlar davranışlarının nasıl
olduğu ile denenirler. Güzel davranışlarda bulunanlar, bunun
sonucunda Allah'ın hoşnutluğunu kazanarak cennete girmeyi
arzularlar. Bunun için de hayatlarının her anını böyle bir
çaba içinde geçirmeleri gerektiğini bilirler.
Fakat kimi insanlar bu noktada önemli bir yanılgı içindedirler.
Sadece ibadetleri yapmanın ve haramlardan sakınmanın Allah
rızası için olduğunu ve bunların dışındaki zamanların dinle
bir ilgisinin bulunmadığını zannederler. Oysa insan yaşadığı
her anda, her konuşmasında, aklından geçirdiği her düşüncede,
yaptığı her türlü işte Allah'ı en fazla hoşnut etmenin yolunu
aramalıdır. Örneğin dünyada her insan çalışır ve para kazanır.
Ancak hayatını Allah için yaşayan bir insan, Allah'ın dinine
daha fazla hizmet edebilmek için çalışır ve kazancından kendine
sadece ihtiyacı kadarını ayırarak, kalanını Allah'ın hoşnut
olacağı yerlerde harcar. Bu insan her sohbetinde Allah'ı en
hoşnut edecek konuşmaları yapar. İnsanlara Allah'ı hatırlatır,
kötülükten menederek iyiliği emreder. Çevresini ve dostlarını
Allah'ın hoşnut olacağı insanlardan seçer. Bu seçimi yaparken
dünyevi çıkarlarını veya dini yaşamayan insanların kıstaslarını
dikkate almaz. Her an, "şu an Allah'ı en fazla nasıl
hoşnut edebilirim?" diye düşünür.
Dinin en temel şartlarından biri, hayatın tamamının Allah
için geçirilmesidir. Bu nedenle Allah müminlere şöyle söylemelerini
emreder:
De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim,
dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır."
(En'am Suresi, 162)
İnsan kendini neden yeterli görmemelidir?
Allah'tan korkan bir insanın hayattaki en büyük amacı Allah'ı
razı edecek bir ahlaki yapıya sahip olmaktır. Bunun için kendisini
eğitmesi, sürekli olarak daha üstün bir ahlakı yaşama çabası
içinde olması gerektiğini bilir. Çünkü samimiyetin, dürüstlüğün,
çalışkanlığın, fedakarlığın, tevazunun ya da diğer güzel özelliklerin
"üst sınırı" yoktur.
Yani bir insanın "ben en güzel ahlaka ulaştım bundan
daha iyisi olamaz" demesi mümkün değildir.
Kendisini her açıdan eksik gören, daha iyisini arayan bir
insanın manevi yönden gelişmesi çok hızlı olur. Böyle bir
kişi süratle hatalarından arınır, her gün daha üstün bir ahlaka
doğru ilerler. Aksi takdirde eğer insan bir konuda kendisini
yeterli görürse daha iyisini aramak ve uygulamak için bir
çabası olmaz. Eksiklerini ve hatalarını bulamaz ve düzeltemez.
Bu da onun ilerleyememesine neden olur. Allah Kuran'da insanın
kendisini herhangi bir konuda müstağni görmesinin yani yeterli
bulmasının büyük bir hata olacağını şöyle bildirmiştir:
Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini
müstağni gördüğünden. (Alak Suresi, 6-7)
İşte bu yüzden insan kendini gerek Allah'ı razı edecek hayırlı
işler yapma, gerekse manevi yönden kendisini geliştirme konusunda
kesinlikle yeterli görmemelidir. Allah'ın kendisine verdiği
akıl ile, hep daha iyisini, daha güzelini, daha üstününü,
daha mükemmelini talep etmeli ve bu konuda samimi bir çaba
göstermelidir.
Dinde zorlama var mıdır?
Bu sorunun cevabı bir ayette açık olarak verilmiştir:
Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz,
doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim
tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa
yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.
(Bakara Suresi, 256)
Ayette bildirildiği gibi dini yaşama konusunda bir insanın
zorlanması söz konusu değildir. Diğer insanlara Allah'ın varlığını
ve Kuran ahlakını anlatmak müminin sorumluluklarındandır.
Bu sorumluluklarını yerine getirmek isteyen müminler diğer
insanların hidayetine vesile olmak için dini anlatır; fakat
Allah hidayet dilemedikten sonra hiçbir şey yapamayacaklarını
bilerek bundan gerisini kişinin vicdanına bırakırlar. Çünkü
Allah'ın ve ahiretin varlığı apaçık ortadadır. Allah'ın çağırdığı
doğru yol ile şeytanın çağırdığı sapıklık arasındaki ayrımı
görmek son derece kolaydır. Hangisinin daha güzel ve daha
karlı olduğunu her insan kendi vicdanıyla rahatlıkla anlayabilir.
Bu nedenle Allah'tan korkan insanlar zaten bir baskı ya da
zorlamaya gerek kalmadan doğru yola tabi olurlar.
Allah Kuran'da inananlara düşen görevin yalnızca doğruyu
anlatmak olduğunu pek çok ayetiyle bildirmiştir. Bir ayette
şöyle denir:
Eğer seninle çekişip-tartışırlarsa, de
ki: "Ben, bana uyanlarla birlikte, kendimi Allah'a
teslim ettim." Ve kitap verilenlerle ümmilere de ki:
"Siz de teslim oldunuz mu?" Eğer teslim oldularsa,
gerçekten hidayete ermişlerdir. Fakat yüz çevirdilerse,
artık sana düşen yalnızca tebliğ(etmek)dir. Allah, kulları
hakkıyla görendir. (Al-i İmran Suresi, 20)
Hayırlarda yarışmak ne demektir?
İnsanlar iman derecelerine göre birbirlerinden ayrılırlar.
Kimi insan Allah'a hiç iman etmez. Kimisi ise sahip olduğu
şiddetli Allah korkusu nedeniyle sürekli olarak salih amel
işlemeye ve dine hizmet etmeye çalışır. Hayatının her anında
Allah'ı razı etmeye çalışan bu insanları Allah Kuran'da şöyle
haber vermiştir:
İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar
ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler. (Müminun Suresi,
61)
Bu insanlar sabahtan akşama kadar sürekli olarak dine hizmet
etmeye, dinin ve müminlerin menfaatine olacak salih ameller
işlemeye, kısaca her adımlarında Allah'ı razı edecek bir güzellik
sunmaya çalışırlar. Bunun için sürekli düşünmek, dua etmek,
Allah'ın en çok razı olacağı tavrı aramak ve bunu bularak
uygulamak gerektiğini bilirler. Bu yüzden sürekli Allah'a
yakınlaşabilecekleri, O'nun ululuğunu hakkıyla takdir edebilecekleri
şekilde derin bir düşünme içindedirler. Düşünmedikleri, dünyanın
geçici yararına dalıp ahireti unuttukları bir an dahi olmasına
izin vermezler. Katıksız olarak iman ettikleri için, yaşamlarının
her anını Allah için geçirirler ve bu konuda gaflete kapılmazlar.
Durmaksızın Allah'ı ve onun büyüklüğünü düşünmek Allah korkularını
şiddetlendirir. Allah'ın Kuran'da emrettiği gibi, bir işten
boşaldıklarında, hemen başka bir işle yorulmaya devam ederler.
İşte bu kişiler "yarışıp öne geçenler"dir ve Allah
onları cennet ile müjdelemiştir:
Yarışıp öne geçenler de, öne geçmiş öncülerdir. İşte onlar,
yakınlaştırılmış (mukarreb) olanlardır. Nimetlerle-donatılmış
cennetler içinde; (Vakıa Suresi, 10-12)
|