Birinci Bölüm:
İMANI ÇABUK ANLAMAK
Mümin nelere sabreder?
Müminin en önemli özelliklerinden birisi sabırdır. Ancak
Kuran'dan öğrendiğimiz sabır, karşılaşılan sıkıntı anında
tahammül göstermek demek değildir. Mümin ömrü boyunca karşılaştığı
her durumda, her an Allah'ı en çok razı edeceği tavrı seçme
konusunda sabır gösterir.
Allah müminleri, açlık, korku, canlarından ve mallarından
eksiltme, bolluk gibi çeşitli durumlarla imtihan eder. Kuran'da
tarif edilen mümin ise hangi durumda olursa olsun, sabırla
Allah'ın hoşnutluğunu arar. Bollukta Allah'a şükreder, darlık
ve sıkıntı anlarında Allah'a tevekkül eder, dinin ve müminlerin
menfaati her zaman kendi menfaatinden önce gelir. Ömrü boyunca
güzel ahlakın her detayını sabırla uygular. Samimidir, dürüsttür,
fedakardır, çalışkandır, şevklidir, her zaman sözün en güzelini
söyler, sürekli olarak dine hizmet etmeye çalışır. Kısacası
Allah'ın güzel gösterdiği herşeyi sabırla uygular. Bunun karşılığında
Allah sabreden kullarını şöyle müjdelemiştir:
Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık
ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle
imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. Onlara bir
musibet isabet ettiğinde, derler ki: "Biz Allah'a ait
(kullar)ız ve şüphesiz O'na dönücüleriz." Rablerinden
bağışlanma (salat) ve rahmet bunların üzerinedir ve hidayete
erenler de bunlardır. (Bakara Suresi, 155-157)
İnkar edenlere de bu dünyada mal, mülk
verilmesinin hikmeti nedir?
İnkarcıların sahip oldukları mal ve güç onların hep daha
azgın insanlar olmasına neden olmuştur. Bu, Allah'ın Kuran'da
açıkladığı bir sırdır. Allah onların sahip oldukları mülkün
sadece dünyaya ait olduğunu, müminlerin hiçbir şekilde bunlara
karşı bir imrenme duygusu yaşamamalarını emretmiş, bu mülkle
onların küfrünü artıracağını, en sonunda hepsini topluca cehenneme
süreceğini vaat etmiştir.
Bu önemli sırrı açıklayan ayetlerden biri şöyledir:
Şu halde onların malları ve çocukları
seni imrendirmesin; Allah bunlarla ancak onları dünya hayatında
azaplandırmak ve canlarının inkar içindeyken zorlukla çıkmasını
ister. (Tevbe Suresi, 55)
İnkarcılar yaptıklarına karşılık neden
hemen cezalandırılmazlar?
Bu dünya bir imtihan ortamı olduğu için Allah herkese öğüt
alıp davranışlarını düzeltebileceği bir süre vermektedir.
İnkarcıların da kendilerine tayin edilen bu süre dolana dek
ahiretteki cezaları ertelenir. Öyle ki cehenneme girdiklerinde
öne sürebilecekleri hiçbir mazeretleri kalmasın. İnkarlarında
kararlı olanlara, kötülüklerini ellerinden geldiği kadar sergileyebilecekleri
fırsatlar verilir. Böylelikle kendileri için, cehennemde tam
layık oldukları karşılığa kavuşmalarına yetecek kadar delil
toplanmış olur.
O küfre sapanlar, kendilerine tanıdığımız
süreyi sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar, Biz onlara,
ancak günahları daha da artsın, diye süre vermekteyiz. Onlar
için aşağılatıcı bir azap vardır. (Al-i İmran Suresi, 178)
İnkarcıların dünyada uğradıkları son
nasıldır?
Allah, inkar edenler için ahirette sonsuza dek sürecek acı
bir azap hazırlamıştır. Ancak inkarcılar için dünyada da hazırlanmış
çeşitli azaplar bulunmaktadır. Bunlar her ne kadar yaptıklarının
cehennemdeki karşılığı gibi olmasa da, sonsuz azaplarının
bir nevi başlangıcı şeklindedir. Aynı zamanda, pişman olup
ibret almaları ve doğru yola dönmeleri yönünde Allah'tan bir
ihtar ve uyarı niteliği taşırlar. Allah dünyada vereceği azabı
ve nedenini ayetinde şöyle bildirmektedir:
Andolsun, Biz onlara belki (inkarcılıktan)
dönerler diye o büyük (uhrevi) azapdan önce, yakın (dünyevi)
azaptan da taddıracağız. (Secde Suresi, 21)
İnkarcıların inkarlarının en önemli nedeni dünya hayatına
tutkuyla bağlı olmaları ve anladıkları halde bu dünya tutkuları
nedeniyle gerçeği kabullenememeleridir. Ve Allah'ın inkarcılar
için dünyada hazırladığı azap, onların dünya ile ilgili tüm
nimetlerini ellerinden alacak şekilde olur. Kuran'da bahsedilen
dünyevi azaplardan bir kısmı şöyledir:
İnkarcı kavme çekirge, güve, kurbağa
gibi hayvanların musallat edilmesi (Araf Suresi, 133)
İnkarcı kavimde kuraklık ve ürün kıtlığı
olması, ekonomik sarsıntılar yaşanması (Araf Suresi, 130,
Nahl Suresi, 112)
Karun veya zengin bağ sahibi gibi zenginlikleriyle
övünüp şımaran kişilere verilen kişisel azaplar sonucunda
bu kişilerin sahip oldukları tüm zenginliği kaybetmeleri
(Kasas Suresi, 76-82, Kehf Suresi, 32-43)
İnkarcıların mutsuz ve bedbaht olmaları
(A'la Suresi, 11-12)
Kuruntular içinde yaşamaları (Nisa Suresi,
120)
Kalplerinin dar ve sıkıntılı olması, üzerlerine
pislik çökmesi (En'am Suresi, 125)
Kimler cehenneme girecektir?
Kuran'da birçok ayette cehenneme girecek olanların özellikleri
anlatılmaktadır. Bu özelliklerden bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:
Allah'ı inkar eden, Allah'tan başkasını eş ve ortak tutan,
O'nunla beraber başka ilahlar kılan, kendisi ilahlık iddiasında
bulunan, O'nun dışında sahte ilahlar, kurtarıcılar, yol göstericiler
edinen, Allah'ın yolundan alıkoyan, O'nun yolunda çarpıklık
arayan, Allah'ın indirdiği kitaptan birşeyleri gözardı edip
saklayan, Allah'ın isminin anılmasını engelleyen, yetimin
malını zulmederek yiyen, insanların haklarına tecavüz eden,
ayetleri yalanlayan, faiz yiyen, Peygamberleri haksız yere
öldüren, insanlardan adaleti emredenleri öldüren, Allah'ın
elçilerine muhalefet eden, kasıtlı olarak adam öldüren, insanların
mallarını haksızlıkla yiyen, dinlerini bir oyun ve eğlence
konusu edinen, Allah'ın ayetleri ve elçileriyle alay eden,
yeniden diriltilmeyeceğini düşünüp ahirete inanmayan, Allah'ın
huzuruna çıkarılacağına inanmayan, dünya hayatına razı olup,
yalnızca onunla tatmin olan, hiçbir meşru mazereti olmadığı
halde Allah'ın farz kıldığı ibadetleri yerine getirmeye çalışmayan,
Allah'tan gereği gibi korkup sakınmayan, namazı kılmayan,
kötülüğü örgütleyip düzenleyen, bozgunculuk yapan, fitne çıkaran,
Allah'ın ayetlerini yalanlayan, Allah'a ibadet etmekte büyüklenen,
müminlere iftira atan, fuhşu yaygınlaştıran, gerçeği tersyüz
edip saklayan, Allah'ın sınırlarını korumayan, haram yiyecekleri
yiyen, ölçüde tartıda adaletsizlik yapan, kibirli, cimri,
saygısız, bencil, nankör, hain, şımarık, zorba, inatçı...
Allah bu özelliklere sahip olup, ölene kadar da bu ahlaksızlıklarını
muhafaza eden her inkarcının muhakkak cehenneme gireceğini
ve yaptıklarının karşılığını büyük bir azap olarak geri alacağını
bildirmiştir. Kaf Suresi'nde şöyle denir:
Siz ikiniz (ey melekler), her inatçı nankörü
atın cehennemin içine, Hayra engel olan, saldırgan şüpheciyi,
Ki o, Allah'la beraber başka bir ilah edinmişti. Artık ikiniz,
onu en şiddetli olan azabın içine atın. (Kaf Suresi, 24-26)
Cehennemdeki pişmanlık fayda eder
mi?
Allah tüm insanlara elçileri ve kitapları vasıtasıyla yapmaları
gereken herşeyi bildirir. Hiçbir topluluğu uyarıp korkutmadan
bir azap göndermez. (Şuara Suresi, 24) Her insan yeterli öğüdü
alacak ve yapması gereken herşeyi öğrenecek kadar bir ömür
yaşar. Yapmaları gereken herşeyi bildikleri ve düşünüp öğüt
alabilecek kadar vakitleri olduğu halde inkarlarında ısrar
eden insanlar, cehennemde sonsuza kadar yaşamayı hak ederler.
Ama bu insanlar oraya girdikleri anda dünyada yaptıklarından
dolayı müthiş bir pişmanlık duymaya başlarlar. İşte bu pişmanlığın
telafisi yoktur. Yaptıklarını telafi etmek için dünyaya dönmek
isteyen inkarcıların yalvarmaları hiçbir şekilde fayda etmez.
Çünkü onlar kendilerine verilen fırsatı değerlendirmemişler
ve sonsuza kadar haklarını kaybetmişlerdir. Allah ayetinde
bu inkarcıların çaresiz durumunu şöyle bildirmiştir:
İçinde onlar (şöyle) çığlık atarlar: "Rabbimiz,
bizi çıkar, yaptığımızdan başka salih bir amelde bulunalım."
Size orda (dünyada), öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği
kadar ömür vermedik mi? Size uyaran da gelmişti. Öyleyse
(azabı) tadın; artık zalimler için bir yardımcı yoktur.
(Fatır Suresi, 37)
Cehennemde ateşten başka azaplar var
mı?
Allah Kuran'da, inkarcıların cehennemdeyken ateşe atılacaklarını,
ateşten elbiseler ve katrandan giysiler giyeceklerini bildirmiştir.
(Hac Suresi, 19) Ancak insanın cehennemde göreceği azap ateşle
sınırlı değildir.
Cehennemde;
- demirden kamçılar vardır (Hac Suresi, 21),
- insanlar bukağılara vurulacaklardır (İbrahim Suresi,
49),
- zincirlerle sürüklenecekler ve boyunlarına demirden
halkalar geçirilecektir (Mümin Suresi, 71),
- başlarından aşağı kaynar su dökülecektir (Duhan Suresi,
48),
- katrandan giysiler giyeceklerdir (İbrahim Suresi, 50),
- elleri boyunlarına bağlı bir şekilde cehennemin sıkışık
yerlerine atılacaklardır (Furkan Suresi, 13),
- cehennemin odunu ve yakıtı olarak kullanılacaklardır
(Cin Suresi, 15, Al-i İmran Suresi, 10)
Burada sayılanlar cehennemdeki azabın çok az bir kısmıdır.
Orada, dünyada bir insanın zihninde canlandıramayacağı kadar
ağır azaplar mevcuttur. Yaşanan pişmanlıkla birlikte, Allah'ın
insanın içine verdiği manevi azap ise sonsuza kadar oradaki
insanların yüreklerini yakacaktır. Bu manevi azaba Kuran'da
şöyle dikkat çekilir:
"Hutame"nin ne olduğunu sana
bildiren nedir? Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir. Ki o, yüreklerin
üstüne tırmanıp çıkar. (Hümeze Suresi, 5-7)
Cehennemde inkarcılara yiyecek ve içecek
olarak ne verilecektir?
Dünyadayken yaptıkları aşırılıklardan dolayı, Allah'ın rahmetinden
uzaklaştırılan bu insanlara ahirette hiçbir nimet verilmeyecektir.
Cehennemde sadece azap görecek olan inkarcılar, cennette müminlere
sonsuza kadar sunulan nimetlerden, kendilerine biraz olsun
vermeleri için yalvaracaklardır. (Araf Suresi, 50) Fakat inkarcılara
haram kılınan bu nimetlerin yerine onlara, kendilerini hiçbir
zaman doyurmayan, boğazlarını tıkayan, acı veren, hatta dayanılmaz
açlıklarını hiçbir şekilde gidermeyen yiyeceklerle, susuzluklarını
sürekli artıran içecekler verilecektir. Ve kendilerine hiçbir
fayda sağlamamasına hatta azap vermesine rağmen sonsuza kadar
bu yiyecek ve içeceklere muhtaç kalacaklardır.
Cehennemde inkarcılar için hazırlanan, kendilerine tarifsiz
acılar ve iğrenme duygusu verecek olan yiyecek ve içecekler
Kuran'da şu şekilde bildirilmiştir:
Zakkum ağacı (Duhan Suresi, 43-46), darı dikeni (Gaşiye
Suresi, 6-7) cehennem yiyeceklerindendir. Kaynar su (Vakıa
Suresi, 54-55), irinli su (İbrahim Suresi, 16-17) ve kan
(Hakka Suresi, 36) cehennemdeki içeceklerdendir.
Cehennem derece derece midir?
Cehennemde, herkes yaptıklarının karşılığını eksiksiz olarak
alacaktır. Elbette, inkarlarının şiddetine, Allah'ın dinine
ve müminlere karşı verdikleri mücadeleye, dünyada yaptıkları
zulmün şiddetine göre kişiler arasında derece farklılıkları
olacaktır. Örneğin müminlerin en büyük düşmanlarından olan
ve aleyhte gizli faaliyetler yapan münafıkların cehennemin
en alt tabakasında olacakları (Nisa Suresi, 145) Kuran'da
bildirilmiştir. İşte bunun gibi, her inkarcının muhakkak cehenneme
gireceği ve Allah'ın adaleti ile tam olarak yaptıklarının
karşılığını göreceği Kuran'da şu ayetlerde geçmektedir:
İşte bunlar, cinlerden ve insanlardan
kendilerinden evvel gelip-geçmiş ümmetler içinde (azab)
sözü üzerlerine hak olmuş kimselerdir. Gerçekten onlar,
ziyana uğrayanlardır. Her biri için yaptıklarınızdan dolayı
dereceler vardır; öyle ki amelleri kendilerine eksiksizce
ödensin ve onlar zulme de uğratılmazlar. (Ahkaf Suresi,
18-19)
Bunun yanı sıra, bazı kişilerin zannettiğinin aksine, insanlar
günahlarının cezasını bir süre çektikten sonra bağışlanarak
cehennemden çıkamayacaklardır. Oraya giren her inkarcı sonsuza
kadar cehennemde kalacaktır. (Bakara Suresi, 80-81)
Cennettekiler ve cehennemdekiler birbirlerini
görürler mi?
Allah ayetlerde cennet halkı ile cehennem halkının birbirlerini
gördüklerinden ve aralarında geçen diyaloglardan bahseder.
Cennet ve cehennem halkının birbirlerini görmeleri, cennettekiler
için büyük bir şükür vesilesi, cehennemdekiler içinse hasret
ve pişmanlıklarının artması için bir vesile olur. Cennetteki
insanların cehennemdekileri görmeleri ve aralarında geçen
konuşmalardan bazısı Kuran'da şöyle haber verilir:
Bir sözcü der ki: "Benim bir
yakınım vardı." "Derdi ki: Sen de gerçekten (dirilişi)
doğrulayanlardan mısın? Bizler öldüğümüz, toprak ve kemikler
olduğumuzda mı, gerçekten biz mi (yeniden diriltilip sonra
da) sorguya çekilecekmişiz?" (Konuşan yanındakilere)
Der ki: "Sizler (onun şimdi ne durumda olduğunu) biliyor
musunuz?" Derken, bakıverdi, onu 'çılgınca yanan ateşin'
tam ortasında gördü. Dedi ki: "Andolsun Allah'a, neredeyse
beni de (şu bulunduğun yere) düşürecektin. Eğer Rabbimin
nimeti olmasaydı, muhakkak ben de (azab yerine getirilip)
hazır bulundurulanlardan olacaktım." (Saffat Suresi,
51-57)
Ateşin halkı cennet halkına seslenir:
"Bize biraz sudan ya da Allah'ın size verdiği rızıktan
aktarın." Derler ki: "Doğrusu Allah, bunları inkar
edenlere haram (yasak) kılmıştır." (Araf Suresi, 50)
Cennette nasıl bir yaşam olacak?
Kuran'daki tasvirlerden, cennette de yaşadığımız dünyadakine
benzer bir yaşam olduğu anlaşılmaktadır. Ayetlerde cennetteki
mekanlar anlatılır, bu mekanlardaki ihtişamlı mobilyalardan,
göz alıcı güzellikteki eşyalardan bahsedilir. Bunlardan başka
kullanılan takılardan, cennetteki giyim-kuşamdan, yiyecek
ve içeceklerden de örnekler verilir. Dünyadakilerle benzer
olarak tarif edilen bu güzelliklerin her birinde cennette
var olan ihtişam ve çarpıcılık vurgulanmıştır. Bu tariflerin
yanında cennette insanın aklına gelebilecek herşeyin ve ayrıca
aklına gelmeyecek güzelliklerin de nimet olarak verileceğinden
bahsedilir. Dünyadaki yaşam ve cennetteki yaşam arasındaki
en büyük fark hiç kuşkusuz ki dünyadaki eksikliklerin hiçbirinin
cennette olmamasıdır. Ayetlerde cennette var olduğu haber
verilen inceliklerden ve güzelliklerden bazıları şöyledir:
- Büyük bir mülk ve ihtişam,
- Yüksek konaklar ve köşkler,
- Yükseklere kurulmuş tahtlar,
- Atlastan, ipekten en güzel giysiler
- Altından, gümüşten bilezikler, mücevherler, inciler,
- Altından ırmaklar akan mekanlar,
- Ne sıcak ne de soğuk, tam kararında bir gölgelik,
- Altın tepsiler, kadehler,
- Astarları ağır işlenmiş atlastan yataklar,
- Yeşil yastıklar ve çarpıcı güzellikte döşekler,
- Tadı değişmeyen sütten ırmaklar, süzme baldan ırmaklar,
- Gümüşten billur kaplar ve daha birçokları…
Görüldüğü gibi cennet bir insanın en büyük zevkleri alabileceği,
olağanüstü kusursuzlukta bir mekandır. Allah cennetteki ihtişamı
bir ayetinde şöyle bildirir:
Her nereye baksan, bir nimet ve büyük
bir mülk görürsün. (İnsan Suresi, 20)
Cennetteki manevi ortam nasıl olacak?
Cennet, müminlere dünyada yaptıkları salih amellerin, gösterdikleri
güzel ahlakın karşılığında Allah’ın verdiği bir nimettir.
Ayetlerde, maddi yönden her türlü güzelliğin sunulduğu cennette,
insanlara sıkıntı veren hiçbir şeyin olmadığından da bahsedilir.
Cennette;
- her yönden güvenlik vardır,
- kin ve nefret yoktur,
- boş konuşma ve yalan yoktur,
- yorgunluk ve bıkkınlık yoktur,
- korku ve hüzün yoktur,
- güzel yüzlü, güzel huylu insanlar vardır,
- cennette yaşlanma yoktur, herkes yaşıttır,
- cennet, insanın her yönüyle hoşnut olacağı bir yerdir.
Elbette burada sayılanlar cennetteki güven ve huzur ortamını
tarif eden birkaç örnektir. Allah bir ayetinde, inanmayanlar
cehennemde tarif edilmez bir azap çekerken, müminlerin cennette
son derece büyük bir maddi manevi rahatlık ve huzur içinde
olacaklarını şöyle bildirmektedir:
(O gün) Zalimleri kazandıkları dolayısıyla
korkuyla titrerlerken görürsün; o (yaptıkları) da üstlerine
çöküvermiştir. İman edip salih amellerde bulunanlar ise,
cennet bahçelerindedirler. Rableri Katında her diledikleri
onlarındır. İşte büyük fazl (nimet ve üstünlük) budur. (Şura
Suresi, 22)
Nefsini ilah edinmek nasıl olur?
Nefsini ilah edinen insan kendi çıkarlarını ve rahatını
dinin çıkarlarının üzerinde tutan insandır. Oysa gerçek ve
samimi bir dindar sadece Allah'ı ilah edinir ve sadece Allah'ı
hoşnut edecek şekilde davranır. Bu, her koşul için geçerlidir.
Böyle bir kişi hastalandığında da, zorluk anlarında da, çıkarları
tamamen zedelenecek olsa da asla dinin çıkarlarından, Allah'ın
sınırlarından taviz vermez.
Ama bir insan küçük gibi gördüğü bir konuda bile Kuran ahlakını
yaşamada fedakarlıkta bulunamıyorsa, zor gelen herşeyde din
ahlakını terk ederek nefsine süslü geleni seçiyorsa, bu insan
nefsini hoşnut etmeye çalıyordur ve dolayısıyla onu ilah edinmiştir.
Allah Kuran'da nefislerini ilah edinenler için şöyle demektedir:
Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen
ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını
ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği
kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet
verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz? (Casiye
Suresi, 23)
Şeytan insanı saptırmak için her an
faaliyette midir?
Şeytan insanı Allah'ın yolundan saptırmak için durmaksızın
bir faaliyet içindedir. Bir an olsun bundan vazgeçmez, her
türlü yolu dener. İnsana zayıf noktalarından yaklaşarak ona
kendi isteklerini yaptırmaya çalışır. Bir ayette şeytanın
insanları saptırmaya yönelik faaliyetler göstereceğine şöyle
dikkat çekilmiştir:
… Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla
sapıtmak ister. (Nisa Suresi, 60)
Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından
dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru
yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden,
arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların
çoğunu şükredici bulmayacaksın." (Allah) Dedi: "Kınanıp
alçaltılmış ve kovulmuş olarak ordan çık. Andolsun, onlardan
kim seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım."
(Araf Suresi, 16-18)
Şeytan insanın en büyük düşmanıdır ve insanlara vesvese
vererek, doğruyu yanlış, yanlışı doğru gibi göstererek onları
dinden uzak tutmaya çalışır. Ayette bildirildiği gibi insanların
Allah'a şükretmesini engellemeye çalışır. Ancak Kuran'da bildirildiği
gibi şeytana uyan insanlar mutlaka hüsrana uğrayacaklardır.
Bu yüzden insanlar şeytanın sinsi tuzaklarına karşı uyanık
olmalı ve ona uymaktan şiddetle kaçınmalıdırlar.
Şunu da unutmamak gerekir ki, şeytan yalnızca samimi olarak
iman etmeyen insanlar üzerinde etkili olabilir. Allah'a kesin
bilgiyle inanan, ahireti, hesap gününü bilen insanlar şeytanın
faaliyetinden etkilenmezler. Eğer bu yönde bir etkiyle karşılaşacak
olurlarsa hemen Allah'a sığınırlar. Allah şeytanın inananlara
karşı son derece güçsüz olduğunu şöyle haber vermiştir:
(Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir
vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar),
sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Araf Suresi,
201)
Şeytanın kendisi de, Allah'a içtenlikle bağlı olan samimi
ihlas sahiplerine karşı saptırıcı bir gücü olmadığını itiraf
eder. Bu Kuran'da şöyle bildirilir:
Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın
şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana
başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim
ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. Ancak
onlardan muhlis olan kulların müstesna." (Hicr Suresi,
39-40)
İçimden geçirdiğim herşey Allah Katında
biliniyor mu?
Allah, insanın içinden geçirdiği, hiç kimsenin bilmediğini
zannettiği tüm düşünceleri de dahil olmak üzere her türlü
şeyi bilir. Çünkü Allah'ın sıfatlarından biri "Habir"dir.
Yani Allah herşeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar
olandır. İnsan karşısındaki kişilerden, aklından geçen düşünceleri
gizleyebilir ama Allah'tan gizleyemez. Ayette bildirildiği
gibi, "Şüphesiz, yerde ve gökte Allah'a hiçbir
şey gizli kalmaz." (Al-i İmran Suresi, 5) Bir
başka ayette ise şöyle denir:
Göklerde ve yerde Allah O'dur. Gizlinizi
ve açığınızı bilir; kazandıklarınızı da bilir. (Enam Suresi,
3)
İnsan zamana ve mekana bağımlı bir varlıktır. Oysa Allah
tüm bu eksikliklerden uzaktır. Zamanı, mekanı, tüm insanları,
o insanların başlarına gelecek olayları yaratan ve herşeyin
kaderini tayin eden Allah'tır. Bu yüzden Allah insanın içini,
dışını, tüm düşüncelerini bilir. Kuran'da bildirdiği gibi,
"…Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı duranı bilendir."
(Mülk Suresi, 13)
İnsanın kalbinin temiz olması ve insanlara
karşı yardımsever olması cennete girmesi için yeterli olur
mu?
Her insanın veya her toplumun kendine göre bir "iyilik"
ve "yardımseverlik" anlayışı vardır. Kimi için iyi
eğitim görmüş çocuklar yetiştirmek, kimi için bir yardım kulübüne
üye olmak, kimi için de hayvanseverler derneğinde çalışmak
"iyilik"tir.
İnsanlar bu şekilde kendilerini kandırarak sorumluluktan
kaçmak isterler. Çünkü her insan aslında hesap gününde Kuran'a
uyup uymamaktan sorguya çekileceğini çok iyi bilir. Ancak
Allah'ın emirlerini uygulamaya yanaşmadığı için bunu görmezlikten
gelir. Bu sorumluluktan kaçmayan ve Kuran'dan sorumlu olduğu
gerçeğini görebilen insan ise "iyiliğin" gerçek
karşılığının da sadece Kuran'da bulunacağını bilir. Çünkü
Kuran kendisini Yaratan'ın hükümlerini içerir.
Bir insanın cenneti kazanabilmesi için ise "kalbinin
temiz olması" değil, esas olarak Allah'ın hükümlerinin
bulunduğu Kitab'a taviz vermeden uyması gerekir. Yani bir
insanın kendi halinde yaşaması, kimsenin kötülüğünü istememesi,
kimsenin malında, mülkünde, namusunda gözünün olmaması onun
cennet için uygun bir insan olduğunu göstermez. Çünkü bunlarla
birlikte Allah'ın Kuran'da bildirdiği diğer ahlak ve özelliklerini
de üzerinde taşıması gerekir.
Allah gerçek iyiliğin ne olduğunu, kimlerin gerçek Müslümanlar
olduklarını bir ayetinde şöyle bildirmektedir:
Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz
iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere,
Kitaba ve Peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen,
onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene
ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan,
zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler
ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in
tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır
ve müttaki olanlar da bunlardır. (Bakara Suresi, 177)
Bir başka ayette de yine Allah Katındaki iyilik ölçüsü şöyle
bir örnekle açıklanmaktadır:
Hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram'ı
onarmayı, Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda
cehd edenin (çaba harcayanın) (yaptıkları) gibi mi saydınız?
Bunlar Allah Katında bir olmazlar. Allah zulmeden bir topluluğa
hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 19)
İman edenler, hicret edenler ve Allah
yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd edenlerin (çaba harcayanların)
Allah Katında büyük dereceleri vardır. İşte 'kurtuluşa ve
mutluluğa' erenler bunlardır. (Tevbe Suresi, 20)
Allah'a hicret etmek nasıl olur?
Hicret etmek, bir insanın bir yerden bir yere gitmesi, daha
doğrusu göç etmesi demektir. Allah'a hicret etmek ise, insanın
Allah'ı tanıdıktan, Kuran'ı okuyup anladıktan sonra geçmişteki
her türlü yanlış tavrını, düşüncesini, alışkanlıklarını kısacası
herşeyini bırakarak sadece Allah'a yönelmesi ve yalnızca O'nun
istediği şekilde yaşamasıdır.
Hz. İbrahim, doğruyu gördüğü anda çevresindeki insanların
yaşantı tarzından tamamen sıyrılarak, hemen Allah'a hicret
etmiş bir Müslümandır. Hz. Lut da, Hz. İbrahim gibi üstün
bir ahlak göstererek Rabbimiz'e yönelen bir Peygamberdir.
Kuran'da Hz. Lut'un bu davranışı şöyle haber verilir:
Bunun üzerine Lut ona iman etti ve dedi
ki: "Gerçekten ben, Rabbime hicret edeceğim. Çünkü
şüphesiz O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir."
(Ankebut Suresi, 26)
Kuran'da "ataların dini"
ifadesiyle ne kastediliyor?
Kuran'da İslam dininin hükümleri ve bir müminin nasıl bir
yaşam sürmesi gerektiği detaylı olarak tarif edilmiştir. Ataların
dini ifadesiyle de, Kuran'daki hükümlerin dışında birtakım
kurallara bağlı hareket edilerek geçmişten getirilen alışkanlıklara,
geleneklere ya da kulaktan dolma bilgilere dayalı uydurma
bir din kastedilmektedir. İslam adına ortaya atılıp, ancak
Kuran'da hiçbir şekilde yeri olmayan batıl inanç ve uygulamaların
kaynağı işte bu "ataların dini"dir.
Cahiliye toplumlarında "ataların batıl dini"ne
uyarak yaşayan insanlara sıkça rastlanır. Bu toplumlarda yaşayan
insanlar çeşitli ibadetleri ve davranışları niçin yaptıklarını
düşünmeden, babalarından, dedelerinden öğrendikleri şekliyle
uygular ve dinen makbul bir şeyler yaptıklarını sanırlar.
Temelde, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmayı değil, geçmişten
kendilerine kötü bir miras olarak bırakılan çarpık sistemi
uygulamaya çalışırlar. Bu konuda Kuran'da Hz. İbrahim'in kavminden
bir örnek verilmiştir:
Onlara İbrahim'in haberini de aktar-oku:
Hani, babasına ve kavmine: "Siz neye kulluk ediyorsunuz?"
demişti. Demişlerdi ki: "Putlara tapıyoruz, bunun için
sürekli onların önünde bel büküp eğiliyoruz." Dedi
ki: "Peki, dua ettiğiniz zaman onlar sizi işitiyorlar
mı?", "Ya da size bir yararları veya zararları
dokunuyor mu?", "Hayır" dediler. "Biz
atalarımızı böyle yaparlarken bulduk." (İbrahim) Dedi
ki: "Şimdi, neye tapmakta olduğunuzu gördünüz mü?",
"Hem siz, hem de eski atalarınız?", "İşte
bunlar, gerçekten benim düşmanımdır; yalnızca alemlerin
Rabbi hariç", "Ki beni yaratan ve bana hidayet
veren O'dur;" "Bana yediren ve içiren O'dur;",
"Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur;",
"Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur, "Din
(ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur;"
(Şuara Suresi, 69-82)
Ayetlerde görüldüğü gibi Hz. İbrahim, kavminin batıl dininden
uzaklaşmış, yalnızca Allah'a yönelmiş ve kavmine de Allah'ın
tek ilah olduğunu, uyulması gereken tek dinin de Allah'ın
dini olduğunu tebliğ etmiştir.
Elçilerin çoğu, gönderildikleri kavimler tarafından atalarının
dinlerine karşı çıkmakla, bu dini yıkmaya çalışmakla itham
edilmiş ve dönemlerinde yürürlükte olan çarpıtılmış, tahrif
edilmiş dinin mensupları tarafından tepki ve tehditler almışlardır.
Bununla ilgili ayetlerden bazıları şöyledir:
Onlar: "Siz ikiniz, bizi atalarımızı
üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük
sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak
değiliz" dediler. (Yunus Suresi, 78)
Onlara; "Allah'ın indirdiklerine
uyun" denildiğinde, derler ki; "Hayır, biz atalarımızı
üzerinde bulduğumuz şeye uyarız." Şayet şeytan, onları
çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)?
(Lokman Suresi, 21)
Hayır; dediler ki: "Gerçekten atalarımızı
bir ümmet üzerinde bulduk ve doğrusu biz onların izleri
(eserleri) üstünde doğru olana (hidayete) yönelmiş (kimse)leriz."
(Zuhruf Suresi, 22)
İslam'da kadın ile erkek eşit midir?
Allah, Kuran'da iman eden ve salih amellerde bulunan müminlerden
bahseder. Allah Katında, değer ve üstünlük ölçüsü, bir insanın
kadın ya da erkek olması değil, iman etmiş olması ve salih
amellerde bulunmasıdır. İslam'ın hükümlerinden ve Allah'ın
emirlerinin eksiksiz olarak yerine getirilmesinden hiçbir
ayrım yapılmaksızın herkes sorumludur. Kuran'da kadın olsun,
erkek olsun her insanın yaptığı işin karşılığını aynı şekilde
alacağı haber verilir:
Erkek olsun, kadın olsun inanmış olarak
kim salih bir amelde bulunursa, onlar cennete girecek ve
onlar, bir 'çekirdeğin sırtındaki tomurcuk kadar' bile haksızlığa
uğramayacaklardır. (Nisa Suresi, 124)
Ayrıca Allah başka ayetlerinde de önemli olanın insanın
cinsiyeti değil, takvası yani Allah'tan korkarak nefsini Allah'ın
hoşnut olmayacağı her türlü günah ve isyandan, bozulma ve
sapmadan koruması, ahirette kendisine yıkım getirecek her
türlü kötülükten kaçınması olduğunu bildirmiştir:
Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek
ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için
sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah
Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca
değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir,
haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)
Kulağı ve gözü mühürlü kişi nasıl olur?
Allah'ın Kuran'da uyulmasını emrettiği hükümler çok açıktır
ve bunlardan haberdar olan herkesin bu hükümleri eksiksiz
uygulaması gerekir. Ayetlerden haberdar olan ama gereğini
yerine getirmeyen kişi vicdanının sesini dinlemediği için
kalbi katılaşır, aklı ve şuuru körelir; bir süre sonra gerçekleri
göremez hale gelir. Ayetlerde tarif edilenleri anlamaz, doğruları
göremez. Yaptıklarının karşılığı olarak kendisini nasıl bir
sonun beklediğini dahi fark edemez.
Allah ayetlerinde, dünya hayatını ahirete tercih edenlerin,
ayetleri geçersiz kılmak için mücadele edenlerin, Allah'a
karşı yalan düzüp uyduranların, sadece nefsinin emrettiklerini
uygulayanların, iman ettikten sonra inkara sapanların, mücadelede
geri kalmayı seçenlerin ve zengin olduğu halde Allah yolunda
infak etmek istemeyen kişilerin kalplerinin, kulaklarının
ve gözlerinin mühürleneceğinden ve üzerlerinde bir ağırlık
olacağından bahsetmektedir. Ayrıca ayetlerde bu insanların
cehennem ehli olduğu da haber verilmektedir:
Allah, onların kalplerini ve kulaklarını
mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde de perdeler vardır. Ve
büyük azab onlaradır. (Bakara Suresi, 7)
Onlar, Allah'ın, kalplerini, kulaklarını
ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Gafil olanlar da onların
ta kendileridir. Şüphesiz, onlar ahirette ziyana uğrayanlardır.
(Nahl Suresi, 108-109)
Kuran'da bozgunculuktan kastedilen
nedir?
Kuran'da bozguncu karakterine birçok örnek verilmektedir.
Ancak bozguncuların temel özelliği Allah'a, Allah'ın elçilerine
ve kitaplarına karşı çıkmaları, dinin ve Müslümanların karşısına
engeller çıkarmaları, Allah'ın sınırlarını tanımamalarıdır.
Onların bu genel özelliği bir ayette şöyle bildirilmektedir:
İnkar edip de Allah'ın yolundan alıkoyanlar,
Biz, işledikleri bozgunculuğa karşılık, onlara azap üstüne
azap ilave ettik. (Nahl Suresi, 88)
Ayetlerde Allah'ın yolundan alıkoymaya çalışan bu insanların
yeryüzünde dirlik ve düzeni bozdukları, karışıklık çıkardıkları,
Allah'ın emir ve yasaklarını kaldırmaya çalıştıkları, ölçüyü
ve tartıyı eksik tutarak sahtekarlık yaptıkları gibi özelliklerinden
söz edilmektedir. Buna karşılık Allah hem dünyada hem ahirette
bu kişilere karşılık verir ve onları yukarıdaki ayette de
bildirdiği gibi çeşitli şekillerde azaplandırır, sonsuz adaletiyle
bozgunculuk yapmaya kalkışan herkese hak ettiği karşılığı
eksiksiz olarak verir.
Münafık kimdir?
Münafıklar, Kuran'da iman etmedikleri halde, iman etmiş
gibi gözüken, dolayısıyla içinde yaşadıkları mümin topluluğundan
kendilerince bir çıkar elde edeceklerini düşünen iki yüzlü
insanlar olarak tarif edilmişlerdir. Allah münafıkların, bozguncu
olduklarını ve müminlerin arasında fitne çıkarmaya çalıştıklarını,
yani mümin topluluğunun içindeki birlik ve beraberliği bozmaya
yönelik gizli faaliyetlerde bulunduklarını bildirmiştir. Bu
özelliklerinden dolayı kendilerine "nifak (ayrılık, bozgunculuk,
fitne) çıkaran" anlamında "münafık" ismi verilmiştir.
Münafıkların diğer bir önemli özellikleri, mümin topluluğunun
birtakım zorluklarla karşılaştığı dönemlerde gerçek yüzlerini
göstermeleri, bunun dışında kendilerini belli etmemeleridir.
Kendilerince müminleri aldattıklarını zanneden bu insanların
aslında kendileri büyük bir aldanışın içindedirler. Allah
aşağıdaki ayetlerde münafıkların içine düştüğü aldanmayı şöyle
bildirmiştir:
İnsanlardan öyleleri vardır ki: "Biz
Allah'a ve ahiret gününe iman ettik" derler; oysa inanmış
değillerdir. (Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar.
Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda
değiller. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını
arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar
için acı bir azab vardır. (Bakara Suresi, 8-10)
Kendilerine din ve ahiret konusunda her türlü bilgi geldiği,
elçiyi görüp tanıdıkları ve müminlerle içiçe yaşadıkları halde
çok büyük bir alçaklık örneği sergileyerek kibir ve dünyevi
çıkarlar uğruna imandan dönmeleri, fitne çıkarmaya çalışmaları,
elçiye ve müminlere düşmanlık yapmaları, inkarcılara gidip
onları müminlere karşı kışkırtmaları nedeniyle Allah onlara
en büyük azabı vaat etmiştir:
Gerçekten münafıklar, ateşin en alçak
tabakasındadırlar. Onlara bir yardımcı bulamazsın. (Nisa
Suresi, 145)
Münafıkları tanıyabileceğimiz alametler
var mıdır?
Allah Kuran'da münafıkların birçok özelliğini tarif ederek
müminleri bu inkarcı grubuna karşı uyarmıştır. Bu yüzden gizli
kapaklı faaliyet yapan bu azgın grubun tüm alametleri Kuran'ı
iyi bilen birisi için ortadadır. Kalplerinde hastalık bulunan
münafıklar Allah'ın ayetlerinden haberdar olan dikkatli bir
müminin gözünden kaçmaz. Bu kişilerin içlerinde taşıdıkları
inkarın alametleri ne kadar gizlemeye çalışsalar da hareketlerinde,
konuşmalarında ve olaylar karşısında gösterdikleri tepkilerde
ortaya çıkar. Müminler bu alametleri gösteren kişiler için
"bu kesin münafıktır" diyemezler, ama bu kişilere
karşı son derece temkinli davranırlar. Münafıkların tanınmasına
yardımcı olan çok belirgin bazı alametler aşağıdaki ayette
bildirilmiştir:
Gerçek şu ki, münafıklar (sözde), Allah'ı
aldatmaktadırlar. Oysa O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları
zaman, isteksizce kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar
ve Allah'ı ancak çok az anarlar. (Nisa Suresi, 142)
Ayette görüldüğü gibi münafıkların yaptıkları işlerde insanların
rızasını gözetmeleri, gösterişe yönelik tavırlarda bulunmaları
müminler tarafından hissedilebilecek alametlerdir. Bu kişilerin
eninde sonunda gerçek yüzlerinin ortaya çıkacağı ve Allah
dilerse, yüzlerinden ve konuşma tarzlarında da kendilerini
belli edecekleri ayette haber verilmiştir:
Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, Allah'ın kinlerini
hiç (ortaya) çıkarmayacağını mı sandılar? Eğer Biz dilersek,
sana onları elbette gösteririz, böylelikle onları simalarından
tanırsın. Andolsun, sen onları, sözlerin söyleniş tarzından
da tanırsın. Allah, amellerinizi bilir. (Muhammed Suresi,
29-30)
Kuran'a göre "cahil insan"
kimdir?
Kuran'da kullanılan "cahil" sıfatı, halk arasında
bilinenden farklı bir anlam içerir. Kuran'da ifade edilen
cahillik, kişinin yaratılış amacından, Yaratıcımız olan Allah'ın
üstün özelliklerinden, kendisine gönderilen kitaptaki bilgi
ve hikmetten, sonsuz yaşamını ilgilendiren konulardan habersiz
olması ve bu cehaletin doğurduğu şuursuz bir yaşam biçimini
benimsemesidir.
Allah'ı tek ilah olarak tanımayan, O'nun elçileriyle gönderdiği
doğru yola itaat etmeyen insanların "cahillik" etmekte
olduklarına Kuran'da şöyle dikkat çekilmiştir:
Dediler ki: "Sen, bizi ilahlarımızdan
çevirmek için mi bize geldin? Şu halde eğer doğru söylüyorsan,
tehdit ettiğin şeyi, bize getir. Dedi ki: "İlim ancak
Allah Katındadır. Ben size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum;
ancak sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum."
(Ahkaf Suresi, 22-23)
Kuran'da insanın yaratılışı nasıl anlatılır?
Allah Kuran'da insanın yaratılışındaki safhalarla ilgili
pek çok bilgi verir. Bu bilgilerin çoğu o dönemde yaşayan
kişilerin hiçbir şekilde bilemeyecekleri , ancak günümüz bilimi
sayesinde keşfedilmiş gerçeklerdir. Bu da Kuran'ın sayısız
bilimsel mucizelerinden bir tanesidir. Kuran'da insanın yaratılışı
ile ilgili verilen bilgiler özetle şöyledir:
- Meni olarak adlandırılan ve spermleri taşıyan besleyici
sıvı, sadece spermlerden oluşmaz. Aksine meni, birbirinden
farklı sıvıların karışımından oluşur. Kuran'da da meniden
söz edilirken, "karmaşık" bir sıvı olduğuna dikkat
çekilir. Bu, ancak günümüzde bilimin yardımıyla keşfedilmiş
bir gerçektir.
Şüphesiz Biz insanı, karmaşık bir sudan
yarattık. Onu deniyoruz, bu yüzden onu işiten ve gören yaptık.
(İnsan Suresi, 2)
- Karmaşık bir sıvı olan meninin içindeki milyonlarca spermden
yalnızca bir tanesi yumurtayı döller. Yani insanın özü, meninin
tamamı değil onun küçük bir parçasıdır. Kuran'da da insanın
meni sıvısının tamamından değil, sadece bir parçasından yaratıldığı
belirtilir:
Kendisi akıtılan meniden bir damla su
değil miydi? (Kıyamet Suresi, 37)
- Spermle yumurtanın birleşmesinden oluşan ve "zigot"
olarak tanımlanan tek hücre, hiç zaman yitirmeden bölünerek
çoğalır ve giderek bir "et parçası" haline gelir.
Ancak zigot bu büyüme esnasında bir boşlukta durmaz, rahim
duvarına tutunarak sahip olduğu uzantılar sayesinde toprağa
yerleşen kökler gibi oraya yapışır. İşte bu da ancak çok yakın
bir zamanda keşfedilmiş gerçek olmasına rağmen Kuran'da yüzlerce
yıl öncesinden bildirilmiştir:
Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir
alak'tan (asılıp tutunan şeyden) yarattı. (Alak Suresi,
1-2)
- Anne rahmi, gelişmeye başlayan zigotu saran ve "amnion
sıvısı" denen bir sıvı ile doludur. Bebeğin içinde büyüdüğü
bu sıvının önemi, dışarıdan gelecek darbelere karşı bebeğin
güvenliğini sağlamasıdır. İşte Kuran'da bebeğin korumalı bir
yerde geliştiği de haber verilmiştir:
Sizi basbayağı bir sudan yarattık. Sonra
onu savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. (Mürselat
Suresi, 20-21)
- Allah insanın yaratılış aşamalarının bir kısmını Müminun
Suresi'nde bildirmiştir. Çocuğun gelişim aşamalarının aynen
ayetlerde tarif edildiği gibi meydana geldiği bugün biyolojik
olarak da kanıtlanmış bir gerçektir:
Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan
yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam
bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir
alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı (hücre
topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra
o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere
de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik.
Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir. (Müminun
Suresi, 12-14)
Allah'ın dinine davet ne şekilde olur?
İnsanlara dinin ve güzel ahlakın tebliğ edilmesi Allah'ın
bir emridir:
Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu)
emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk
bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. (Al-i İmran
Suresi, 104)
Allah bir ayetinde, "Rabbinin yoluna hikmetle
ve güzel öğütle çağır..." (Nahl Suresi, 125)
şeklinde emretmiştir. Allah'ın dinine davet, Kuran'ın hükümlerinin
"hikmetle ve güzel öğütle" anlatılması ile olur.
Bu tebliğ sırasında, Allah'ın varlığı, birliği ve yaratmadaki
benzersiz sanatı gibi konular anlatılarak dine davet edilen
kişinin Allah'a karşı olan saygısı, sevgisi ve korkusu artırılır.
Güzel ahlaklı bir insanın olaylar karşısında nasıl davranacağı
detaylı olarak tarif edilir. İnsanın dünyada bulunuş amacı,
burada denemeden geçirildiği, ölümün yakınlığı, ölümün ardından
hesaba çekileceği, bu hesaba göre cennete veya cehenneme gideceği
de anlatılır. Allah'ın sonsuz adaletiyle cenneti ve cehennemi
nasıl hazırladığı da hatırlatılarak kişinin kötü bir sonuçtan
korkup sakınması sağlanır. Allah'ı, Kuran'ı ve ahireti bu
tariflerle tanıyan kişiler, bu aşamadan sonra vicdanlarını
kullanarak hareket ettikleri takdirde Allah'ın emirlerini
eksiksiz olarak yerine getirmeye çalışırlar.
Günlük hayatta insan nasıl derin düşünebilir?
İnsan günlük yaşamın akışı içinde çok fazla şey düşünür.
Örneğin o gün yapacağı işleri, gideceği yerleri, kendisine
söylenen iyi ya da kötü bir şeyi, işiyle ya da okuluyla ilgili
olarak yaptıklarını, uzun vadeli planlarını düşünür. Bunlara
benzer pek çok düşünce gün içinde kafasını meşgul edebilir.
Bunların hepsi gerekli düşüncelerdir ama bu gibi düşünceler
kişinin zihninde gerektiği kadar yer tutmalıdır. Çünkü acil
olarak düşünülmesi gereken ve kişinin sonsuz yaşamını ilgilendiren
çok daha önemli konular vardır.
İnsan öncelikle kendisinin ve çevresindeki tüm canlıların
nasıl var olduklarını, bunların varlıklarını nasıl sürdürdüklerini
detaylı olarak düşünmelidir. Buna bağlı olarak tüm bu varlıkları
yoktan var eden ve varlıklarını sürdüren Allah'ı ve O'nun
sıfatlarını tefekkür etmelidir. Ardından bu sonsuz kudret
ve ilim sahibi yaratıcısının kendisini yaratma amacını ve
kendisinden neler istediğini düşünmelidir. Allah'ın ayetlerini
ve emirlerini en iyi biçimde yerine getirme kararlılığını
taşımalıdır. Bu arada kendisini bekleyen kaçınılmaz sonu,
yani ölümü ve ahiret hayatını da hiç aklından çıkarmamalı,
daima bunun bilincinde davranmalıdır. Kendisini bu aciliyetli
konulardan uzaklaştırarak, gaflete sürükleyecek, geçici ve
sonsuz hayatına bir katkısı olmayacak, hatta zararı dokunacak
iş, düşünce, hareket ve konuşmalardan da sürekli kaçınmalıdır.
İnsanın zihinsel kapasitesi aslında çok geniştir. Önemli
olan kişinin bunu kullanmayı bilmesi, zihnini gereksiz düşüncelerle
meşgul etmemesidir.
Günlük hayatına devam ederken insan, bir yandan da bu önemli
konuları düşünebilir. Üstelik de bu konuları çok detaylı düşünerek,
konu konu ele alarak, ayetlerle yorumlayarak düşünebilir.
Örneğin gününün 9-10 saatini işyerinde ya da okulunda geçiren
bir kişi, gün içinde çok fazla düşüneceği şeyle karşılaşır.
Bunlar Kuran'da tarif edilen insan karakterleri olabilir,
içinde bulunduğu, yaşadığı ortamlar olabilir. Vicdan kullanma,
nefse uyma, haset, tevazu, tevekkül, sabır gibi yüzlerce konuyu,
birebir yaşayarak düşünebilir, üstelik bu konuları her yönüyle
düşünerek derinleşebilir. Önemli olan kişinin bu fırsatları
görmesi ve iyi değerlendirmesidir.
Bir de etrafında olan bitenlere; çiçeklerin açmasından,
gökyüzünde kuşların uçmasına, soluduğu oksijenin oranından
ve canlılara verdiği faydadan, kalbinin atmasına kadar pek
çok konuyu detaylı olarak düşünebilir. Sorular sorarak, cevaplarını
merak ederek, alışılmış açıklamaların dışına çıkarak düşünen
insan derin düşünmeye başlar. Allah Kuran'da müminlerin düşünen
insanlar olduklarından şöyle bahseder:
Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında,
gece ile gündüzün ardı ardına gelişinde temiz akıl sahipleri
için gerçekten ayetler vardır. Onlar, ayakta iken, otururken,
yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı
konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen
bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından
koru." (Al-i İmran Suresi, 190-191)
Derin düşünmeyi neler engeller?
Bir konuyu düşünürken insanın dikkati başka şeylere kayabilir.
Önemli bir konuyu düşünürken insan birdenbire kendini ertesi
gün yapacağı gereksiz bir işi ya da elinde tuttuğu kalemi
düşünürken bulabilir. Düşüncenin dağılması ise derinleşmeyi
engeller.
Ayrıca, bir konu hakkında yeterli bilgisi olmadığında da
insanın düşünme kapasitesi belli bir yere kadar ilerleyebilir.
Ama bu, yine de derin düşünmeyi engelleyecek bir sebep değildir.
İnsan nasıl ve ne yönde düşüneceğini bilirse, o konuda kendini
geliştirebilir ve gerekiyorsa bilgisini de artırabilir.
Ancak düşünmeyi engelleyen en önemli etkenlerden biri hiç
kuşkusuz ki ülfet yani olaylara bir alışkanlık gözlüğünün
ardından bakmaktır. Çevresinde gerçekleşen olayları dünyaya
geldiği andan itibaren sürekli gören insan, eğer detaylı düşünmezse
bunların tümünü doğal karşılayabilir. Örneğin canlılardaki
olağanüstü tasarımı göremez. Her zaman görmeye alışık olduğu
için karıncanın kendi ağırlığının 200-300 katı kadar bir cismi
kolaylıkla metrelerce uzağa taşıdığını, bunun çok önemli bir
detay olduğunu, bu karıncaya böyle zor birşeyi gerçekleştirebilecek
bir fiziksel mekanizmayı kimin verdiğini hiç düşünmez. Kendisinin
böyle birşeyi hiçbir şekilde yapamayacağını ise aklına bile
getirmez. Veya bir kuşun kanadının tüm yapısındaki detayları,
bu kuşun kanat mekanizmasının son derece özel bir tasarımı
gerektirdiğinin farkına varamaz. Oysa derin düşünebilen bir
insan tek bir tüyü bile eline alıp, onu detaylı inceleyerek
çok önemli sonuçlara varabilir. Tüydeki dizilişten, tüyü oluşturan
maddenin yapısının sağlamlığına kadar pek çok önemli ama üzerinde
düşünülmeyen detayı kendisi görerek bulabilir. Tek bir tüye
bakarak bunun üzerindeki yaratılış delillerini tespit edebilir.
Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, ülfetsiz bir şekilde
düşünebilmek için kişinin mutlaka çok fazla şey bilmesine
gerek yoktur. Sadece çevresindeki canlılara, gökyüzüne ve
hatta kendi vücuduna dikkatlice bakması yeterli olacaktır.
Allah bu konuya Kaf Suresi'nde şöyle bir örnekle dikkat çekmektedir:
Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz,
onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir
çatlağı yok. Yeri de (nasıl) döşeyip-yaydık? Onda sarsılmaz
dağlar bıraktık ve onda 'göz alıcı ve iç açıcı' her çiftten
(nice bitkiler) bitirdik. (Bunlar,) 'İçten Allah'a yönelen'
her kul için 'hikmetle bakan bir iç göz' ve bir zikirdir.
Ve gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü) su indirdik;
böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik. Ve
birbiri üstüne dizilmiş tomurcuk yüklü yüksek hurma ağaçları
da. Kullara rızık olmak üzere. Ve onunla (o suyla) ölü bir
şehri dirilttik. İşte (ölümden sonra) diriliş de böyledir.
(Kaf Suresi, 6-11)
Düşünmekten kaçan insanlar nasıl bir
kayba uğrarlar?
Allah Kuran'da insana düşünmesini tavsiye eder. Pek çok
ayetinde örnekler vererek "öğüt alıp düşünmez misiniz?"
diye sorar.
Aslında insan gün içinde, öğüt alıp düşünebileceği, Allah'ın
sanatını görebileceği, O'nun yaratışının delillerini kavrayabileceği
ve O'nun yüceliğini, büyüklüğünü anlayarak, Allah'ın şanını
yüceltebileceği çok fazla fırsatla karşılaşır. Düşünmeyen
insan önüne çıkan bu fırsatları günlük yaşamın akışı içinde
gelişen olaylar olarak değerlendirir ve bunların önemini kavrayamaz.
Örneğin bir kaza ya da bir hastalıkla karşılaştığında, genelde
bunun kendisine Allah'a yönelmesi için verilmiş özel bir durum
olabileceğini düşünmez. Oysa Allah ayetlerinde insanlara düşünmeleri
için özel olarak verilen sıkıntılardan bahseder:
Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her
yıl, bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar da sonra
tevbe etmiyorlar ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar.
(Tevbe Suresi, 126)
Kendisine yapılan bu yöndeki hatırlatmaları görmezlikten
gelmek ise sadece kişinin kendisine zarar verir. Üstelik bu,
kişinin düşünmemekten dolayı uğradığı sayısız kayıptan yalnızca
bir tanesidir.
Düşünmeyen insan etrafındaki güzelliklerin de farkına varamaz.
Allah'ın yarattığı inceliklerden zevk alamaz. Herşeyin Yaratıcısı
olan Allah'ın varlığının delillerini, O'nun yüceliğini kavrayamaz.
İşte bu da insan için çok büyük bir nimet kaybıdır. Çünkü
dünyadaki tüm güzellikleri yaratanın Allah olduğunu fark edemeyen
bir insanın ahirete yönelik bir beklentisi olmaz. Dünyadaki
herşeyin ölümle son bulacağını zannettiği için, bu geçici
şeylerden gerçek anlamda zevk alması da mümkün değildir. Aksine
gördüğü güzelliklere sadece eninde sonunda bir gün kaybedeceği
şeyler olarak bakar. Bu da bu nimetlerden zevk almak yerine,
onlara bakıp sıkıntı duymasına neden olur.
Yaratılanlar üzerinde düşünmek insana
nasıl yararlar sağlar?
Düşünmekten kaçan insanın aksine, herşeyi Allah'ın yarattığını
düşünen insan, baktığı her detayda Allah'ın sanatını görür,
herşeyin insan için özel olarak yaratıldığını anlar.
Örneğin insan da dahil olmak üzere tüm canlılardaki mükemmel
sistemleri, yaşadığı gezegenin ve içinde bulunduğu evrenin
olağanüstü bir güçle inşa edildiğini düşünmek, insanın öncelikle
Allah'ı daha iyi tanımasını sağlar. Bu da o kişinin kalbine
yumuşaklık verir ve Allah'a olan saygısını, sevgisini ve korkusunu
artırır. Bu insan etrafındaki ağaçlardan, kuşlara, karıncalardan,
kelebeklere kadar her türlü canlıda, bu canlıların sahip oldukları
her mekanizmada sürekli olarak Allah'ın sanatını, yüceliğini
göreceği için imanı güçlenir. Allah ancak düşünen insanların
çevrelerindeki iman delillerini görüp değerlendirebileceklerine
şöyle dikkat çeker:
Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında,
gece ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı
şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı
ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda,
her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde,
gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde
düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Bakara
Suresi, 164)
Allah'a kesin bir bilgiyle iman eden insan, dünyanın amaçsız
bir yer olmadığını, düşünmesi ve uygulaması gereken çok önemli
şeylerin olduğunu da kavrar. Ona verilen herşeyin bir nimet
olduğunu bilir ve şükreder. Ahireti sürekli düşünür ve o günün
korkusundan uzak olmak için bağışlanma diler.
Düşünmenin en önemli özelliği de hiç kuşkusuz herkesin kendi
çabasıyla elde ettiği bir kazanç olmasıdır. Kimse kimseyi
hiçbir şey için düşünmeye zorlayamaz. Bu yüzden detaylı düşünen
insan kendine fayda vermiş olur. Allah Kuran'da ancak düşünen
insanın karşılaştığı olaylardan öğüt alabileceğine ve öğüt
almaya açık insanların sonsuz yaşamlarını kurtarabileceklerine
dikkat çeker. Diğer kişilerin ise öğütten kaçtıklarını, bundan
dolayı sonsuz bir pişmanlıkla karşılaşacaklarını haber verir:
Şu halde, eğer 'öğüt ve hatırlatma' bir
yarar sağlayacaksa, 'öğüt verip hatırlat.' Allah'tan 'İçi
titreyerek korkan' öğüt alır-düşünür. 'Mutsuz-bedbaht' olan
ondan kaçınır. Ki o, en büyük ateşe yollanacaktır. Sonra
onun içinde o, ne ölür, ne yaşar. (A'la Suresi, 9-13)
Allah'ın kadrini hakkıyla takdir etmek
nasıl olur?
İnsan her gün, uyandığı andan itibaren Allah'ın kendisine
verdiği nimetlerle karşılaşır. Nefes alabilir, görebilir,
duyabilir, düşünebilir, kalbi atar, hücreleri yenilenir. Acıkır
yemek yer ve lezzet alır, güç bulur. Susar, susuzluğunu giderebilir.
Konuşabilir.
Bunlar Allah'ın insan için yarattığı nimetlerden sadece
bir kaç tanesidir. Nimetlerin farkında olan insan için asıl
önemli olan Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edebilmektir.
Çünkü Allah şanı çok yüce olandır, herşeyin sahibidir, yaratıcısıdır.
Allah'ı üstün sıfatlarıyla düşünerek, tanımaya çalışmak gerekir.
Allah ayetlerde şanının yüceliğini bize şöyle bildirmektedir:
Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir
edemediler. Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle O'nun avucundadır;
gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür… (Zümer Suresi,
67)
Kainatta; insanın kendi yaratılışından kıyametin meydana
geliş aşamalarına, göklerin yaratılmasından denizlerin ve
dağların varlığına kadar her olayda bir ihtişam ve sınırsız
bir güç vardır. Ve bu güç yalnızca üstün akıl sahibi olan
Allah'a aittir.
Allah insanlara kitaplar indirmiştir ve Peygamberler göndermiştir.
Kendisini, hem yarattığı canlılarda sergilediği benzersiz
sanatıyla ve ilmiyle, hem de kitapları ve Peygamberleri vasıtasıyla
bize tanıtmaktadır. İnsana düşen ise Allah'ın yüceliğini,
büyüklüğünü gereği gibi takdir edebilmek için olabildiğince
derin düşünmektir.
İnsan yanıldığında veya unuttuğunda
ne yapmalıdır?
İnsan, aciz olarak yaratılmıştır, bu nedenle bazı şeyleri
unutabilir veya herhangi bir konuda yanılabilir. Unutmamak
ve yanılmamak sadece Allah'a ait özelliklerdir. Önemli olan
bir insanın doğruyu hatırladığında hemen uygulamasıdır. Allah
bu konudaki uygulamanın bir örneğini En'am Suresi'nde şöyle
bildirmektedir:
… Şeytan sana unutturacak olursa, bu durumda
hatırlamadan sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma.
(Enam Suresi, 68)
Ayette görüldüğü gibi, insan güzel olmayan bir davranışı
unutarak veya fark etmeyerek yapabilir. Bu yüzden insanın
unuttuğu veya yanıldığı şeylerden dolayı üzüntüye kapılması
veya endişelenmesi son derece yersiz olur. Böyle durumlarda
müminlerin yapması gereken Allah'ın sonsuz merhametine ve
bağışlayıcılığına sığınmak ve "…Rabbimiz, unuttuklarımızdan
veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma..."
(Bakara Suresi, 286) diyerek dua etmektir.
Tarihte yaşayan tüm toplumlara elçi
gönderildi mi?
Allah Kuran'da, gelmiş geçmiş tüm toplumlara bir uyarıcı
gönderdiğini bildirmiştir. Allah'ın elçileri gönderildikleri
toplumlara doğru yolu gösteren kişiler olmuşlar, insanlara
Allah'ın yasaklarını bildirmişler, ölümün yakınlığını, cennetin
ve cehennemin varlığını, dünyada var oluş amaçlarını anlatmışlar
ve onları Allah'ın dinine davet etmişlerdir. Allah'ın adaleti
sonucunda, bütün insanlar, O'nun elçileri vasıtasıyla uyarılıp
korkutulmuşlar ve müjdelenmişlerdir. Bu, ahirette insanların
"benim bir şeyden haberim yoktu" diyemeyeceklerini,
her insanın Allah'ın çağrısını duyduğunu gösteren çok önemli
bir konudur. Allah bir ayetinde insanlara şöyle bildirmiştir:
Şüphesiz Biz seni, hak ile bir müjde verici
ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki,
içinde bir uyarıcı gelip-geçmiş olmasın. (Fatır Suresi,
24)
İnkarcılar tarih boyunca neden bütün
Peygamberlere iftira atmışlardır?
Peygamberlerin daima Allah'ın dinini tebliğ etmeleri inkarcıları
hiçbir zaman memnun etmez. Çünkü anlatılanları anlayan ve
uygulamaya başlayan insanlar tamamen değişmeye, inkarcıların
batıl sistemlerinden uzaklaşmaya başlarlar. Örneğin iman ettikten
sonra yalnızca Allah'tan korkmaları gerektiğini bildikleri
için onları başka herhangi bir şeyle korkutmak mümkün olmaz.
Daima dinin menfaatlerini gözeterek hareket edecekleri için
inanan insanları hiçbir şey yıldırmaz ya da doğru olandan
ayıramaz. Bu kişiler şartlar ne olursa olsun, karşılığında
ne verilirse verilsin, adaletten ve hakkı söylemekten çekinmezler,
doğru bildiklerinden dönmezler.
Bu durum ise inkarcıları rahatsız eder, çünkü kendi dünyevi
çıkarları tehlikeye girer. Örneğin inkarcılar kendi zihniyetlerini
yaşamaya ve çevrelerinde yaşatmaya çalışırlarken, Peygamber
tarafından yetiştirilmiş olan müminler sadece Allah'ın emirlerine
uyarlar. İnkarcıların yaşadıkları cahiliye sisteminin yanlışlığını,
dünyada ve ahirette insanlara huzur ve mutluluk verecek olan
dinin güzelliğini insanlara öğretirler.
İşte bu sebeplerden dolayı, inkarcılar her dönemde çeşitli
yöntemler kullanarak gönderilen elçileri engellemeye çalışırlar.
Bunun çeşitli örnekleri Kuran'da inananlara haber verilir.
İnkarcılar ilk önce son derece tutarsız ve akıl dışı konuşmalarla,
Allah'ın elçilerinin anlattığı konuları yalanlamaya yeltenirler.
Sözlü tehditlerle onları durdurmak için uğraşırlar. Sözlü
olarak başarı sağlayamadıklarında ise fiili yöntemler kullanarak
inananları hak olan yoldan çevirmeye çalışırlar. Ne var ki,
bu yöntemlerden hiçbiri fayda vermez; elçilerin ve salih müminlerin
anlattıkları doğruların aksine bir delil getiremezler; onların
fikirlerine karşı gelecek fikirler öne süremezler.
Allah pek çok ayetinde inkarcıların
sözlü saldırılarına, Peygamberler için öne sürdükleri asılsız
iddialara örnekler vermiştir:
Bunun üzerine, kavminden inkara sapmış
önde gelenler dediler ki: "Bu, sizin benzeriniz olan
bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde
etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı,
muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan
da bunu işitmiş değiliz. O, kendisinde delilik bulunan bir
adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin."
(Müminun Suresi, 24-25)
O ise, yalnızca bir adam (insan)dır, Allah'a
karşı yalan uydurmaktadır, bizler de ona inanacak değiliz."
(Müminun Suresi, 38)
… Ama onlar: "(Bu,) Yalan söyleyen
bir büyücüdür" dediler. (Mümin Suresi, 24)
Kuran'da Allah bu tip iftiraların inkarcılar arasında adeta
gelenekselleşmiş olduğunu ise bir ayetinde şöyle bildirmektedir:
İşte böyle; onlardan öncekiler de bir
elçi gelmeyiversin, mutlaka: "Büyücü ve cinlenmiş"
demişlerdir. Onlar bunu (tarih boyunca) birbirlerine vasiyet
mi ettiler? Hayır; onlar 'azgın ve taşkın (tağiy)' bir kavimdirler.
(Zariyat Suresi, 52-53)
İnkarcıların bu çabaları bir sonuç
verir mi?
İnkarcıların Allah'ın elçilerine ve müminlere karşı yaptıkları
sözlü veya fiili mücadele hiçbir zaman sonuca ulaşamaz.
Çünkü Allah "… eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün
olan sizlersiniz." (Al-i İmran Suresi, 139)
ayetiyle dünyada ve ahirette her zaman üstün olanın Kendi
taraftarları olduğunu müjdelemiştir.
Görüyoruz ki, dünya tarihi boyunca inkar edenler, müminlere
karşı hep bir mücadele içinde olmuşlardır. Ancak bu mücadeleler
her zaman müminlerin lehine sonuçlanmıştır. Bu Allah'ın vaadidir.
Allah Kuran'da süregelen bu kanununu şu şekilde bildirmiştir:
Allah, yazmıştır: "Andolsun, Ben
galip geleceğim ve elçilerim de." Gerçekten Allah,
en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır. (Mücadele
Suresi, 21)
Müminlerin dünyadaki gerçek dostları
kimdir?
Allah müminlerin dostudur. Allah Kendisini dost edinen,
sadece Kendi rızasını gözeten müminlerin koruyucusu ve gözeticisidir.
Müminlerin dünyadaki her türlü işlerinde Allah'ın yardımı
ve desteği vardır, Allah'ın rızasını gözeterek yaptıkları
her iş mutlaka hayırla sonuçlanır. Bir ayette "Şüphesiz
Allah korkup-sakınanlarla ve iyilik edenlerle beraberdir."
(Nahl Suresi, 128) diye haber verilir. Allah bir
başka ayetinde ise, iman edenlere desteğini şöyle müjdelemiştir:
Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve
destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır… (Bakara
Suresi, 257)
Ayrıca Allah'a gönülden iman eden müminler de birbirlerinin
velileridirler. İnanan insanlar daima birbirlerini güzel olana
davet eder, kötü olan şeylerden sakındırırlar. Birbirlerini
cennete layık insanlar haline getirmek, ahiretteki derecelerini
artırmak için çaba harcarlar. Allah Kuran'da inananların kimleri
dost edinmesi gerektiğini şöyle bildirmiştir:
Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah,
O'nun elçisi, rüku' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı
veren mü'minlerdir. Kim Allah'ı, Resûlü'nü ve iman edenleri
dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar,
Allah'ın taraftarlarıdır. (Maide Suresi, 55-56)
Müminlerden başkası niçin dost edinilmez?
Müminler için Allah'a gönülden iman etmeyen, Allah'ın sınırlarını
tanımayan, Allah'tan korkup sakınmayan insanlar dost olamaz.
Herşeyden önce bu insanlar Allah'ın sevmediği kimselerdir.
Allah'ın dostluğunu, sevgisini ve rızasını kazanmak isteyen
bir mümin elbette ki O'nun sevmediği, hatta O'nun düşmanı
olan kimseleri dost edinmez. Böyle bir tavrın Allah'ın dostluğunu
ve hoşnutluğunu kaybetmesine sebep olabileceğini bilir. Allah
müminleri böyle bir tavıra karşı şöyle uyarmıştır:
Ey iman edenler, mü'minleri bırakıp kafirleri
veliler (dostlar) edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık
olan kesin bir delil vermek ister misiniz? (Nisa Suresi,
144)
Bununla birlikte iman etmemiş kimseler zaten dost edinilmeye
layık değillerdir. En başta güvenilir olamazlar. Şahsi çıkarlarıyla,
nefsi ve kibiriyle çatıştığı için Allah'ın ayetlerine yüz
çeviren, Allah'ın dostluğunu kaybetmeyi kabullenen bir kimsenin
herhangi biriyle olan dostluğunda sadık ve vefalı olması beklenemez.
Elbette ki kendi çıkarlarıyla çatıştığı bir durumda dostu
olduğunu söylediği kimseyi de tereddüt etmeden terkedecektir.
Hatta işine geldiğinde ona ihanet bile etmekten çekinmeyecektir.
İnkarcılar hiçbir zaman gerçek anlamda fedakarlık yapamazlar,
çünkü bütün yaşamları ve zihniyetleri bencillik üzerine kuruludur.
Dostum dedikleri kişinin ahiretteki durumunu düşünmezler,
onu cehennemden uzak tutacak şekilde iyiliği emredip, kötülükten
men etmezler. Kısacası bir dostun sahip olması gereken özelliklere
sahip değildirler. Allah böyle kişilerin Müslümanlara düşman
olduklarını bildirmiş ve onları dost edinmemeyi emretmiştir:
Ey iman edenler, sizden olmayanları sırdaş
edinmeyin. Onlar size kötülük ve zarar vermeye çalışıyor,
size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar. Buğz
(ve düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur, sinelerinin
gizli tuttukları ise, daha büyüktür. Size ayetlerimizi açıkladık;
belki akıl erdirirsiniz. (Al-i İmran Suresi, 118)
Şeytanı dost edinenler kimlerdir?
Şeytanın en önemli özelliği, insanları Allah'ın yolundan
döndürmek için yemin etmiş olmasıdır. Dolayısıyla inkar eden,
insanları Allah'ın yolundan alıkoymaya çalışan, Allah'a ve
dine karşı olan, insanlara Allah'ı, ahireti ve dini unutturan
her kişi şeytanın destekçisi ve dostudur. Ancak bu insanlar
yaptıklarından dolayı dünyada ve ahirette hüsranla karşılaşacaklardır.
Allah, şeytanın insanları saptırma çabasını ve onu dost edinenlerin
uğrayacakları sonu şöyle haber vermiştir:
Allah, onu lanetlemiştir. O da (şöyle)
dedi: "Andolsun, kullarından 'miktarları tesbit edilmiş
bir grubu' (kendime uşak) edineceğim. Onları -ne olursa
olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim
ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini
emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini
emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli)
edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Nisa
Suresi, 118-119)
İnsan dünyadayken kesin olarak cennete
gideceğinden emin olabilir mi?
Hiç kimse dünyadayken cennete gideceğinden emin olamaz.
Allah "… korkarak ve umut taşıyarak dua edin…"
(Araf Suresi, 56) ayetiyle insanın "hem korku hem de
umut" dolu olması gerektiğini bildirmektedir. Her insan
gücünün yettiği en yüksek çabayı göstererek, Kuran'ın hükümlerini
eksiksizce uygulayarak, Allah'ın makbul gördüğü güzel ahlakı
hayatının her anında yaşama geçirerek Allah'ın rızasını kazanmaya
çalışmalıdır. Bu çabalarının karşılığı olarak cenneti umabilir,
ancak hiçbir zaman emin olamaz.
Kuran'da bahsedilen "önde gelenler"
kimlerdir?
Elçiler, kavimlerini Allah'ın dinine davet ettiklerinde,
her kavimde onlara karşı çıkan, çalışmalarını engellemek isteyen,
iman edenlere zorluk çıkaran bir kesim olmuştur. Kuran'da
bu insanların genellikle o topluluğun önde gelenlerinden oldukları
bildirilmektedir. Çünkü bu insanlar yaşadıkları toplum içinde
zenginlik, güç ve makam sahibi olan kişilerdir. Bu kişilerin
Allah'ın elçilerine karşı gelmelerinin ve azgınlık göstermelerinin
nedeni sahip oldukları bu dünyevi imkanlarını, nüfuz ve itibarlarını
kaybetme korkusundan kaynaklanır. Kuran'da bu insanların her
dönemde var oldukları şöyle haber verilmiştir:
Böylece Biz, her ülkenin önde gelenlerini
-orada hileli- düzenler kursunlar diye- oranın suçlu-günahkarları
kıldık. Oysa onlar, hileli-düzeni ancak kendilerine kurarlar
da bunun şuuruna varmazlar. (En'am Suresi, 123)
Gerçekte bu insanlar da bütünüyle Allah'ın yarattığı kadere
tabi olan ve müminlerin üstünlüklerinin ortaya çıkması için
Allah'ın özel olarak yarattığı kimselerdir. Kuran'da bildirildiği
gibi Allah bu kişilerin kurdukları düzenlerin kötü sonucunu
kendilerine çevirmiş ve sahip olduklarını daha dünyada iken
ellerinden almış ve bunlara müminleri mirasçı kılmıştır. Allah,
Mısır'da büyük bir güç ve mevki sahibi olan Firavun ve onun
önde gelen çevresiyle, Hz. Musa ve beraberindeki müminlerin
mücadelesinin sonucunu şöyle haber verir:
Kendisine bereketler kıldığımız
yerin doğusuna da, batısına da o hor kılınıp-zayıf bırakılanları
mirasçılar kıldık. Rabbinin İsrailoğullarına olan o güzel
vaadi, sabretmeleri dolayısıyla tamamlandı. Firavun ve kavminin
yapmakta oldukları ve yükselttiklerini (köşklerini, saraylarını)
da yerle bir ettik. (Araf Suresi, 137)
Böylelikle Biz onları (Firavun ve kavmini)
bahçelerden ve pınarlardan sürüp çıkardık; hazinelerden
ve soylu makam(lar)dan da. İşte böyle; bunlara İsrailoğullarını
mirasçı kıldık. (Şuara Suresi, 57-59)
Allah'ın tüm müminleri içine alan bu genel kanunu bir başka
ayette şöyle açıklanır:
Andolsun, Biz Zikir'den sonra Zebur'da
da: "Şüphesiz Arz'a salih kullarım varisçi olacaktır"
diye yazdık. (Enbiya Suresi, 105)
Kavimlerin önde gelen inkarcılarının ahiretteki sonları
ise kaçınılmaz ve acı bir azaptır.
"Salih amel" ne demektir?
Salih amel, katıksız olarak Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak
için yapılan işlerdir. Bir insan görünüşte çok büyük hayır
veya fedakarlık gibi görünen bazı işler yapabilir. Örneğin,
muhtaç durumdaki insanlara yüklü miktarlarda yardımda bulunabilir.
Ancak yaptığı yardımın miktarı o işin salih bir amel olduğunun
göstergesi değildir. Çünkü insanlar bu tür yardımları toplumda
iyi bilinmek, insanlara gösteriş yapmak veya iş hayatında
güven kazanmak için de gerçekleştirebilirler. Bir işin "salih
amel" olması için yalnızca Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak
amacıyla yapılmış olması gerekir.
Salih bir amelde bulunurken insan, o işte yapabileceğinin
en iyisini, en güzelini yapmak için gayret eder. Çünkü amacı
gösteriş yapmak değil, o işte Allah'ı en fazla hoşnut kılacak
sonucu elde etmektir. İşte bu samimi çabalarından ötürü salih
amellerde bulunan müminler birçok ayette cennetle ve güzel
bir yaşamla müjdelenmektedirler:
İman edip salih amellerde bulunanlar
ve 'Rablerine kalpleri tatmin bulmuş olarak bağlananlar',
işte bunlar da cennetin halkıdırlar. Onda süresiz kalacaklardır.
(Hud Suresi, 23)
Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak
kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel
bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının
en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)
Malca zenginleştiğinde müminin tavrı
nasıl olur?
Mümin tüm mülkün asıl sahibinin Allah olduğunu ve Allah'ın
mülkü kime dilerse ona vereceğini bilir. Bu nedenle malca
zenginleştiğinde elindekilerden dolayı şımarıp azgınlaşmaz,
Allah'a kendisine verdiği nimetlerden dolayı şükreder ve sahip
olduklarını Allah'ın en çok hoşnut olacağı şekilde kullanır.
Allah, Kuran'da mülk sahibi bir adamın örneğini verir. Bu
adamın oldukça verimli bağları vardır. Ancak, bu nimetleri
kendisine Allah’ın verdiğini anlamazlıktan gelerek nankörce
davranır ve sahip oldukları ile övünür. Mümin olan arkadaşı
ise onu bu tavrından dolayı uyarır ve şöyle der:
Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona
dedi ki: "Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan,
sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde)
bir adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin? Fakat, O Allah benim
Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam. Bağına
girdiğin zaman, 'MaşaAllah, Allah'tan başka kuvvet yoktur'
demen gerekmez miydi?.. (Kehf Suresi, 37-39)
İşte müminin tavrı da ayette belirtildiği gibi bir nimet
karşısında hemen Allah'ı anmak ve O'na hamd etmektir.
Hikmet sahibi olmak ne demektir?
Hikmet sahibi olmak her zaman akılcı, özlü, isabetli konuşmak
ve davranmaktır. Hikmet sahibi kişi olayların içyüzünü ve
gerçek yönlerini görme yeteneğine ve derin bir kavrayışa sahiptir.
Bu nedenle her kararı, her hareketi isabetli olur. Konuşması
çarpıcı ve etkileyicidir. Anlattığı herşey insanların kalbinde
samimi bir etki oluşturur.
Hikmet, her an Allah'a yönelen, Kuran'a göre yaşayan, daima
Kuran'a göre düşünen samimi ve ihlaslı insanlara Allah Katından
verilen bir özelliktir. Allah "Kime dilerse hikmeti
ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır
da verilmiştir…" (Bakara Suresi, 269) ayetiyle
hikmetin büyük bir nimet olduğunu bildirmiştir.
İsraf Kuran'da nasıl geçmektedir?
Allah israfı kullarına haram kılmıştır. Ve harcama yaparken
nasıl bir ölçü ile yapmaları gerektiğini şöyle bildirmiştir:
Onlar, harcadıkları zaman, ne israf ederler,
ne kısarlar; (harcamaları,) ikisi arasında orta bir yoldur.
(Furkan Suresi, 67)
Müslümanlar sahip oldukları herşeyi Allah yolunda, Allah'ı
en çok razı edecekleri şekilde kullanırlar. Ellerindeki herşeyin
kendilerine Allah’ın verdiği birer nimet olduğunu, bunların
hiçbirinin asıl sahipleri olmadıklarını unutmazlar. Fedakarlık
yapmaları gerektiği zaman da sahip oldukları herşeyi Kuran'ın
emrettiği şekilde harcar, ancak gereksiz bir harcama olacağı
zaman tek bir kuruşu bile israf etmekten sakınırlar. Allah
Kuran'da müminlere, ihtiyacı olan kimselere mallarından vermelerini
ancak saçıp savurmamalarını emretmiştir:
Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda
kalmışa da. İsraf ederek saçıp-savurma. Çünkü saçıp-savuranlar,
şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı
nankördür." (İsra Suresi, 26-27)
Bir de israfın nimetlerden uzak durmak olarak anlaşılmaması
gerekir. Allah Kuran'da "… yiyin, için ve israf
etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez." (Araf
Suresi, 31) ayetiyle bildirdiği gibi, inananların nimetlerden
faydalanmasını bildirmiş ve sadece bunların israf edilmesini
yasaklamıştır. Fakat bugün dinden uzak olan toplumlarda israf
konusuna gereken önem verilmez. Lokantalarda, evlerde tabak
tabak yiyecekler, kilolarca ekmek, meyve, sebze kolayca çöpe
atılabilmektedir. Oysa Allah israfın küçük büyük demeden her
türlüsünü haram kılmıştır. Bu yüzden insanların düşüncesizce
"bu bozuldu", "bunları kullanamayız" gibi
sözlerle ellerindekileri atmaları değil, tüm nimetleri bozulma
aşamasına getirmeden değerlendirmenin yollarını aramaları
gerekir. Ancak bu şekilde nimetin hakkını vermiş olurlar,
aksi takdirde büyük bir bereketsizlik ve Allah'a karşı nankörlük
söz konusu olur.
Meleklerin insanların canını alması
nasıl olur? İnsan canı alınırken meleği görür mü?
Ölüm bir nevi boyut değiştirmedir. Ölen insanın ruhu ile
dünya boyutundaki bedeni arasında bağlantı kesilir. İnsan
ölüm anından itibaren ölüm meleklerini görebilecek bir boyuta
geçiş yapar. Ve bu geçiş, insanın sonsuz hayatının da başlangıcıdır.
İşte farklı bir boyuta geçiş ile birlikte insanlar canlarını
almaya gelen melekleri görürler, hatta gelen melekler kendileri
ile konuşurlar. Ancak herkesin canı aynı şekilde alınmaz.
Müminlerin canını almaya gelen melekler ile küfrün canını
almaya gelen meleklerin yaptıkları ve konuştukları birbirinden
tamamen farklı olur.
Müminlerin canlarını almaya gelen melekler
onlara "selam" diyerek canlarını güzellikle çekip
alırlar. Bu sırada onları gidecekleri cennet ile müjdelerler.
(Nahl Suresi, 32)
İnkar edenlerin canlarını almaya gelen melekler ise hiç
beklemedikleri bir anda onların yüzlerine ve sırtlarına vurmaya
başlarlar. (Muhammed Suresi, 27) Canını en derinden acıyla
çekerler ve bu sırada inkarcının ayakları birbirine dolanır.
(Kıyamet Suresi, 29) Melekler ellerini ona doğru uzatırken
ona sonsuza kadar devam edecek, alçaltıcı ve yakıcı bir azabı
müjdelerler. (En'am Suresi, 93)
Vesvese nedir?
Şeytan insana her yönden yanaşarak onu Allah'ın yolundan
alıkoymaya çalışır. Bunun için çok çeşitli oyunlar oynar.
Vesvese de şeytanın bu oyunlarından biridir. Vesvese, şeytanın
insanı boş şeylerle uğraştırmak, asıl düşünmesi gereken önemli
konulardan uzaklaştırmak için fısıldadığı sözler, yanıltmalar,
kalbe verdiği kuşkular, boş kuruntular ve huzursuzluk verici
düşüncelerdir. Şeytanın bu yönü Kuran'da şöyle bildirilir:
De ki: İnsanların Rabbine sığınırım. İnsanların
malikine, İnsanların (gerçek) ilahına; 'Sinsice, kalplere
vesvese ve şüphe düşürüp duran' vesvesecinin şerrinden.
Ki o, insanların göğüslerine vesvese verir (içlerine kuşku,
kuruntu fısıldar). (Nas Suresi, 1-5)
Şeytan, insanın aklına getirdiği Kuran dışı düşüncelerle
onun sağlıklı düşünmesini engellemek, onu, başta dini konular
olmak üzere dünya ve ahiret hayatına zararı dokunacak kuruntulara
kaptırmak ister. Pek çok saçma ve tutarsız düşünceyi, kendi
düşünceleriymiş gibi telkin edip insanın kendisine olan güvenini
kaybettirmeye çalışır. Kuran ile hareket etmeyen kimse şeytanın
bu hilesini fark etmez ve onun vesveselerine kendisini kaptırıp
sürekli kuruntular içinde bocalar. Şeytanın bu fısıltıları
kişinin dini yanlış tanımasına, Allah'ın gücünü gereği gibi
takdir edememesine, sürekli şüphe içinde olmasına da neden
olur. Bunun sonucunda Allah'ın büyüklüğünü, dünyada var oluş
amacını düşünmek yerine ne kendisine ne de beraber olduğu
insanlara fayda vermeyecek konulara kendini kaptırarak, hayatını
geçirir. Sonuçta şeytan Kuran'dan habersiz, din ahlakından
uzak bu kişi üzerinde amacını gerçekleştirmiş, onun sonsuz
azabına vesile olmuş olur. İnkarcıların ve günahkarların her
zaman şeytanın telkinlerine açık oldukları, şeytanın vesveseleri
doğrultusunda hareket ettikleri Kuran'da haber verilir:
Şeytanların kimlere inmekte olduklarını
size haber vereyim mi? Onlar, 'gerçeği ters yüz eden,' günaha
düşkün olan her yalancıya inerler. Bunlar (şeytanlara) kulak
verirler ve çoğu yalan söylemektedirler. (Şuara Suresi,
221-223)
İnsan vesveseden nasıl kurtulur?
Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi şeytanın hileli düzeni
çok zayıftır. (Nisa Suresi, 76) İman edenler ve Rabbimiz'e
tevekkül edenler üzerinde bir etkisi yoktur. Allah müminlere
kendilerine bir vesvese geldiği zaman ne yapmaları ve bu vesveseden
nasıl kurtulmaları gerektiğini Kuran'da bildirmiştir. Kuran'a
tabi olan müminler kendilerine bir vesvese geldiği zaman hemen
şeytandan Allah'a sığınırlar. Kısa süre içinde akıllarından
geçen düşüncenin şeytana ait bir vesvese olduğunu anlarlar.
Hiçbir kuruntuya, ya da sıkıntıya kapılmadan, Allah'ı zikreder
ve şeytanın bu pisliğinden kurtulurlar.
Allah Kuran'da kendilerine vesvese geldiğinde müminlerin
bunu hemen düşünüp tanıyacaklarını şöyle bildirmiştir:
Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma
(vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü
O, işitendir, bilendir. (Allah'tan) Sakınanlara şeytandan
bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı
zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir.
(Araf Suresi, 200-201)
Kuran okunurken ne yapmak gerekir?
Allah Kuran okunurken insanların susup dinlemelerini emretmiştir:
Kur'an okunduğu zaman, hemen onu dinleyin
ve susun. Umulur ki esirgenmiş olursunuz. (Araf Suresi,
204)
Toplumda birçok insan Allah'ın bu emrini bilmez. Televizyonda,
radyoda Kuran okunurken insanlar günlük hayatlarına devam
eder, bir yandan da sohbet ederler. Oysa böyle bir durumda
yapılması gereken susup dinlemektir. Eğer şartlardan dolayı
bir sessizlik sağlanamıyorsa o zaman televizyon veya radyo
kapatılabilir. Çünkü aksini yapmak Allah'ın farz kıldığı bir
hükmü yerine getirmemek olur.
Kuran'ı okumak yeterli midir?
Bugün kendisini Müslüman olarak nitelendiren birçok insan,
Allah'ın kendisinden ne istediğini ne yaparsa gerçek Müslüman
olacağını bilmez. Çünkü hayatında bir kere bile Allah'ın kendisine
gönderdiği kutsal kitabı okumamıştır. Oysa Allah Kuran'ı,
insanları neden yarattığını ve onlardan ne istediğini bildirmek
için yollamıştır. Allah'ı tanımak, O'nu razı ederek, cennetine
gitmek isteyen insanların Kuran'ı çok iyi bilmeleri gerekir.
Ancak cahiliye toplumlarında Kuran'a bakış açısı son derece
yanlıştır. Bu insanlardan bazıları Kuran'ı sadece okur, ama
Allah'ın kendisine verdiği öğütleri hiç düşünmez, üzerine
almaz, hayatına geçirmez. Kuran okumak bir ibadettir ama Kuran,
Allah'ı tanımak, Allah'ın istediklerini öğrenmek ve hayata
geçirmek için okunur. Yine bu insanlardan bazıları Kuran'ın
sadece bir dua kitabı olduğunu sanır. Dua ederken Kuran'dan
ezberlediği ayetleri anlamadan okur. Elbette Kuran'da Allah
Peygamberlerin dualarından örnekler vermiştir ve müminlerin
bu duaları örnek almaları gerekir. Ancak Kuran'ı sadece bir
dua kitabı olarak düşünmek yanlış ve eksik bir bakış açısı
olur.
Alllah müminler için bir rehber olarak Kuran’ı indirmiştir
ve Kuran, apaçık ayetleri ile müminleri karanlıklardan nura
çıkarır. Kuran'ın bu özelliğini Allah şöyle bildirir:
… Size Allah'tan bir nur ve apaçık
bir Kitap geldi. Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş
yollarına ulaştırır ve onları kendi izniyle karanlıklardan
nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide
Suresi, 15-16)
… Bu bir Kitap'tır ki, Rabbinin izniyle
insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye layık olanın
yoluna çıkarman için sana indirdik. (İbrahim Suresi, 1)
Söz konusu insanların Kuran hakkındaki yanlış bir inançları
da, Kuran'ın geçmiş ümmetlere indirildiği şeklindedir. Oysa
zamanın geçmesi, teknolojinin gelişmesi, uzay veya bilgisayar
çağında olmamız bir şeyi değiştirmez. 1400 sene önceki insanlar
ile bugün yaşayan ya da gelecekte yaşayacak olan insanların
hırsları, tutkuları, dünyaya bakış açıları, cahillikleri hep
aynıdır. Ve bunların yerine koymaları gereken doğru bilginin
kaynağı da her zaman için Kuran'dır. Allah Kuran'a tabi olmamak
için onun "geçmişlerin masalı" olduğunu iddia eden
insanları cehennem ile uyarıp korkutmuştur:
Ona ayetlerimiz okunduğu zaman: "Geçmişlerin
masallarıdır" dedi. Asla, hayır; onların kazandıkları,
kalpleri üzerinde pas tutmuştur. Hayır; gerçekten onlar,
Rablerinden perdelenerek-yoksun tutulmuşlardır. Sonra onlar,
kuşkusuz cehenneme yollanacaklardır. (Mutaffifin Suresi,
13-16)
Din ahlakını yaşamak hangi yönleriyle
barış ve huzuru sağlar?
Din herşeyden önce insanların vicdanlarına göre yaşamalarını
emreder. Herkesin vicdanlı davrandığı bir ortamda ise çekişme,
kavga veya huzuru bozacak herhangi bir davranışa rastlanmaz.
Dine uyan insanlar akıl ve sağduyu sahibi kişilerdir ve
olaylara yaklaşımları da bu şekilde olur. Dolayısıyla daima
çözümcü ve rahatlatıcı bir tutum sergilerler. Bu da bulundukları
ortamın refah içinde olmasını sağlar.
Din adaleti emreder. Herkese hakkı tam olarak verilir, dolayısıyla
kimsenin kendi hakkı için mücadele vermesine, bunun için türlü
türlü yollara başvurmasına gerek kalmaz. Hakkı zaten diğer
dindar ve vicdanlı kişiler tarafından en güzel şekliyle korunur.
Dindar insanlar Allah'tan korktukları için cinayet, intihar,
hırsızlık gibi Allah'ın haram kıldığı eylemlere girişmezler.
Ahirette hesabını veremeyecekleri bir şeyi asla yapmazlar.
Dinde kişisel çıkarlar için hırs yapmak yoktur. Herkes dinin
ortak menfaati için gücünün yettiğinin en fazlasını yapmakla
sorumludur. Dolayısıyla çıkarların çatışması sonucu oluşabilecek
bir huzursuzluk söz konusu olmaz.
Dinde baskı ve zorlama yoktur. Müminler sadece dinin gösterdiği
gerçekleri anlatmakla sorumlu tutulmuşlardır.
Ayrıca Kuran'da Allah'ın iman edenlerin üzerine özel olarak
güven duygusu ve huzur indirdiği bildirilmektedir. Bu, salih
müminlere Allah Katından verilen büyük bir nimettir. Bu gerçek
Kuran'da şöyle bildirilir:
Mü'minlerin kalplerine, imanlarına iman
katıp-arttırsınlar diye, 'güven duygusu ve huzur' indiren
O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır: Allah bilendir,
hüküm ve hikmet sahibidir. (Fetih Suresi, 4)
Burada anlatılanlar dinin insanlara sunduğu güzel ortamın
çok genel bir tarifidir. Din gerek insanlar, gerek toplumlar
açısından dünyada yaşanabilecek en huzur dolu, en ideal, en
kusursuz ortamı sağlar.
Kuran'da öğütlenen ticaret ahlakı nasıldır?
Mümin hayatı boyunca yaptığı her işi Allah'ın rızası ve
hoşnutluğu için yapar. Yaptığı iş ne olursa olsun ona asıl
amacını unutturmaz. Allah Kuran'da müminlerden bahsederken
ticaretin veya alışverişin onlara asıl amaçlarını unutturmadığını
şöyle bildirmiştir:
(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne
alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı
kılmaktan ve zekatı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz';
onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten
allak bullak olacağı) günden korkarlar. (Nur Suresi, 37)
Allah'ın müminlerden istediği üstün bir
ahlak vardır ve müminler hangi iş üzerinde olurlarsa olsunlar
bu ahlakın gereklerini yerine getirirler. Ticaret yaparken
de yine dürüst, yine samimi, yine fedakar, yine çalışkan,
|