| MELCA
Kendisine Sığınılan
(Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı).
Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar
gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti
ve O'nun dışında (yine) Allah'tan başka bir sığınacak
olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye
onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca)
O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (Tevbe Suresi,
118)
İnsanların tamamı dua etmeye muhtaçtır. Dua eden insan,
karşısına çıkabilecek zor ya da kolay her türlü durumu,
tüm olayları, kainatın Yaratıcısı ve hakimi olan Allah'a
yöneltmiş, O'na sığınmış demektir. Bir problemi çözmenin
ya da bir zararı önlemenin bütün yollarının evrendeki
tüm kudretin sahibi olan Allah'a dayandığını bilmek,
tüm işlerde O'nu vekil tutmak ve sadece O'na sığınmak
kullar için büyük bir güven kaynağıdır.
Bu sığınma, gücü sınırlı ve sonlu bir varlık olan
insanın, gücü sınırsız bir kudret karşısında acizliğini
ortaya koyarak, istekte bulunmasıyla gerçekleşir. İnsanı
sadece bir damla sudan yaratan, tüm varlık alemini yoktan
var eden Allah için herhangi bir kişinin sıkıntısını
ya da ihtiyacını gidermek çok kolaydır. Onun dışında
ise sığınılacak hiç kimse, hiçbir merci yoktur. Gökte
ve yerde ne varsa Allah'tan ister. Allah'ın dışında
medet umulanlar, yardım beklenenler kendi nefislerine
bile güç yetiremezler. İsteyen aciz olduğu gibi kendisinden
istenen de aynı konumdadır, acizdir. Allah, Kendisi'nden
başka medet umulan varlıkların, içlerinde bulundukları
zavallı ve güçsüz durumu aşağıdaki ayetinde bir örnekle
şöyle açıklamıştır:
Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin.
Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi
bunun için biraraya gelseler dahi- gerçekten bir sinek
bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak
olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz,
istenen de. (Hac Suresi, 73)
İnsanların tümü zor bir durumla karşı karşıya kaldıklarında,
Allah'tan başka sığınacak bir güç olmadığını anlarlar
ve Allah'tan yardım umarlar ki bu gerçek Kuran'da şöyle
bildirilmiştir:
De ki: "Sizi karanın ve denizin karanlıklarından
kim kurtarmaktadır ki, siz (açıktan ve) gizliden gizliye
ona yalvararak dua etmektesiniz: -Andolsun, bizi bundan
kurtarırsan, gerçekten şükredenlerden oluruz."
(Enam Suresi, 63)
İnsanın, zor bir anında yalnızca Allah'ı aklına getirmesi,
aslında tek sığınacağı varlığın Allah olduğunu bildiği
anlamına da gelmektedir. O halde insan geç kalmadan
ayette haber verildiği üzere Rabbimiz'e sığınmalıdır:
Allah'tan, geri çevrilmesi olmayan
bir gün gelmeden evvel, Rabbiniz'e icabet edin. O gün,
sizin için ne sığınılacak bir yer var, ne sizin için
inkar (etmeye bir imkan). (Şura Suresi, 47)
MELİK
Bütün kainatın sahibi ve mutlak
surette hükümdarı
De ki: İnsanların Rabbine sığınırım. İnsanların malikine,
insanların (gerçek) ilahına; (Nas Suresi, 1-3)
Allah'ın 'Melik' sıfatı O'nun var olan herşeyin sahibi
olduğu anlamına gelir. Bizim gördüğümüz ve göremediğimiz
varlıkların her birinin içinde yaşadığı alemlerin Yaratıcısı
ve tek sahibi Allah'tır. Yaşadığımız evrenin ezeli ve
ebedi hükümdarı da O'dur. Tüm yıldızlar, insanlar, hayvanlar
ve bitkiler, göremediğimiz alemlerde yaşayan cinler,
şeytanlar, melekler ve daha bilemediğimiz pek çok varlık
Allah'ın emri altındadır. Sayısız alemin mülkünü elinde
bulunduran ve buralarda hüküm süren olağanüstü düzenin
hayat bulmasını sağlayan yalnızca alemlerin Rabbi olan
Allah'tır.
Sonsuz kudret sahibi olan Yaratıcımız'a tabi olduğunu
bilen bir insanın, kendisini başıboş görmesi mümkün
değildir. Allah herşeyden haberdar, herşeye güç yetiren,
herşeyi gören ve işitendir. Bunu bilen bir insan, kendisini
Yaratana karşı sorumlu olduğunu da bilmelidir. Nitekim
müminlerin içinde bulundukları bu düzenin tek bir sahibinin
olduğunu bilmeleri, onları doğal olarak yaptıkları her
işte herşeye ve herkese hakim olan, her dilediğini yerine
getiren Allah'a yöneltir. Bu konu ile ilgili olarak
Kuran'da haber verilen ayetlerden birkaç tanesi şöyledir:
Hak olan, biricik hükümdar olan
Allah Yücedir. Onun vahyi sana gelip-tamamlanmadan evvel,
Kur'an'ı (okumada) acele etme ve de ki: "Rabbim,
ilmimi arttır." (Taha Suresi, 114)
Hak melik olan Allah pek Yücedir,
Ondan başka ilah yoktur; Kerim olan Arş'ın Rabbidir.
(Müminun Suresi, 116)
O Allah ki, O'ndan başka ilah
yoktur. Melik'tir; Kuddûs'tur; Selam'dır; Mü'min'dir;
Müheymin'dir; Aziz'dir; Cebbar'dır; Mütekebbir'dir.
Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok Yücedir.
(Haşr Suresi, 23)
METİN
Çok sağlam olan
Hiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi olan
Allah'tır. (Zariyat Suresi, 58)
İnkarcıların en çok yanılgıya düştükleri konu Allah'ın
varlığı değil, Allah'ın sıfatlarıdır. Kimisi Allah'ın
herşeyi en başta yaratıp bıraktığını, daha sonra olayların
kendi başına gelişip devam ettiğini, kimisi Allah'ın
insanı yarattığını fakat hiçbir şeyden sorumlu olmadığını
savunur.
Sonuçta imansızlığın temelinde Allah'ın varlığını reddetme
olduğu gibi bunun yanı sıra, "Onlar,
Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler..."
(Hac Suresi, 74) ayetinde de belirtildiği gibi,
Allah'ı gereği gibi takdir edememe sorunu yatar. Ne
var ki, dünya hayatında her türlü delili görmelerine
rağmen Allah'ın kudretini takdir edemeyen insanların
Allah'ın kuvvetini asla inkar edemeyecekleri öyle bir
gün gelecektir ki, o gün Allah'ın azametini, kudretini
çok büyük bir şiddetle hissedeceklerdir. Allah'ın kuvvetiyle
yeryüzündeki en sağlam yapılar olan o heybetli, sarsılmaz
dağlar yerlerinden oynatılıp yürütülür, köklerinden
savrulur, paramparça edilirler.
Artık sur'a tek bir üfürülüşle
üfürüleceği.
Yeryüzü ve dağlar yerlerinden oynatılıp
kaldırılacağı, ardından tek bir çarpma ile birbirlerine
çarpılıp parça parça olacağı zaman.
İşte o gün, vakıa (bir gerçek olan
kıyamet) artık vukubulmuş (gerçekleşmiş)tur.
Gök yarılıp-çatlamıştır; artık o gün,
'sarkmış-za'fa uğramıştır.' (Hakka Suresi, 13-16)
O gün meydana gelecek yıkım Allah'ın şanına, kudretine
yakışacak şekildedir. Dünyadaki en büyük kütle ve en
büyük hayat kaynağı olan okyanuslar suyun kaynaması
gibi kaynar, tutuşur.
İnsanın bildiği, alıştığı ve sonsuza dek süreceğini
sandığı bütün varlıklar ve düzenler temelinden bozulmaya
uğrar, darmadağın olurlar. Milyonlarca yıldır var olan
yer ve gök, onları inşa eden sonsuz güç tarafından paramparça
edilir. Yine milyonlarca yıldır ışık saçan hayat kaynağı
Güneş köreltilerek gerçek bir sahibinin olduğu gözler
önüne serilir. Böylelikle herşeyin üstündeki tek ve
gerçek kuvvet sahibinin Allah olduğu, yegane hakimiyetin
ve gücün de Rabbimiz'e ait olduğu tüm açıklığıyla ortaya
çıkar. Bir ayette bu gerçek şöyle tarif edilir:
Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler.
Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle O'nun avucu (kabzası)ndadır;
gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O, şirk koştuklarından
münezzeh ve Yücedir. (Zümer Suresi, 67)
Rabbimiz kıyamet günü yaşanacak olan bu olaylarla sonsuz kudretini tüm insanlara gösterecektir. Dünya hayatını inkarla geçiren kimseler o gün Allah'ın sonsuz gücünü idrak edeceklerdir. İman edenler ise, tüm hayatlarını Rabbimiz'in rızasını kazanmaya yönelik geçirmelerinin mükafatı olarak Allah'ın rahmetiyle karşılık göreceklerdir. Kuran'da müminlerin o gün yaşayacakları sevinç şöyle bildirilmektedir:
O gün, öyle yüzler vardır ki apaydınlıktır; Güler ve sevinç içindedir. (Abese Suresi, 38-39)
MEVLA
Dost, sahip, müminlerin dostu olan, onlara hayır yolları
açan ve onları muvaffak kılan.
Hayır, sizin mevlanız Allah'tır. O, yardım edenlerin
en hayırlısıdır. (Al-i İmran Suresi, 150)
Mümin, herkesin ve herşeyin varoluşunu Allah'a borçlu
olduğunu bilir. Kendisi de dahil tüm varlıkları Allah
ayakta tutmaktadır ve dilediği anda yok edip ortadan
kaldırabilir. Çünkü var olan herşeyin gerçek sahibi
Allah'tır. Bu yüzden de müminin yegane dostu Allah'tır.
Ve O'nu vekil edinmesinden dolayı yaşamı boyunca her
türlü sıkıntı ve üzüntüden de uzaktır. Herşeyden önce
Rabbimiz'in, en büyük dostunun yardımı ve desteği kendisiyle
beraberdir. Allah da velisi olduğu kulunun üzerine "güven
duygusu ve huzur" (Tevbe Suresi, 26) indirmiştir.
Bu huzur, müminin; her namazda, her salih amelde, Allah
rızası için yaptığı küçük büyük her işte Rabbimiz'in
kendisini gördüğünü ve bunların karşılığını kat kat
fazlasıyla vereceğini bilmesinden doğar. Yine Allah'ın
kendisini görünmeyen ordularla ve meleklerle desteklediğini,
"önünden ve arkasından izleyenleri"
olduğunu ve bunların kendisini "Allah'ın emriyle
gözetip korumakta" (Rad Suresi, 11) olduklarını,
O'nun yolunda yapılan mücadelede galip gelecek olanların,
cennetle müjdelenenlerin hep müminler olduğunu bilmesinden
kaynaklanan bir güven duygusudur. İman eden bir insan,
mevlamız olan Allah'ın kimseye güç yetireceğinden fazlasını
yüklemeyeceğini de bilir. Kadere ve her işi evirip çevirenin
Allah olduğuna kesin bir bilgiyle iman eder ve böylece
yalnız Allah'a tevekkül eder. Müminlerin içinde bulundukları
bu ruh haline Kuran'da şu ifadeyle dikkat çekilmiştir:
De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında,
bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır.
Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler."
(Tevbe Suresi, 51)
Kuşkusuz Allah'ın dostluğu insanlarınkine benzemez.
O kimi dost edinmişse, o kişiyi dünyada ve ahirette
olabilecek en üstün nimete kavuşturmuştur. Herşeyi yaratan
Rabbimiz'in, yarattığını dost edinmesi ise çok büyük
bir lütuftur. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Allah adına gerektiği gibi cehd
edin (çaba harcayın). O, sizleri seçmiş ve din konusunda
size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde
olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da)
da sizi "Müslümanlar" olarak isimlendirdi;
elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine
şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın,
zekatı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlanız O'dur.
İşte, ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcı. (Hac Suresi,
78)
"... Rabbimiz, unuttuklarımızdan
veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz,
bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme.
Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize
taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen
bizim Mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım
et." (Bakara Suresi, 286)
Sonra da gerçek mevlaları olan Allah'a
döndürülürler. Haberiniz olsun; hüküm yalnızca O'nundur.
Ve O, hesap görenlerin en süratli olanıdır. (Enam Suresi,
62)
Geri dönerlerse, bilin ki gerçekten
Allah, sizin Mevlanızdır. O, ne güzel Mevladır ve ne
güzel yardımcıdır. (Enfal Suresi, 40)
MUAHHİR / MUKADDİM
İstediğini geri koyan, arkaya bırakan istediğini ileri
geçiren, öne alan
Eğer Allah, insanları zulümleri nedeniyle sorguya çekecek
olsaydı, onun üstünde (yeryüzünde) canlılardan hiçbir
şey bırakmazdı; ancak onları adı konulmuş bir süreye
kadar ertelemektedir. Onların ecelleri gelince ne bir
saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler. (Nahl
Suresi, 61)
Allah dilediğini erteleyen, geride bırakan, dilediğini
de öne alan, ileri geçirendir. Herşeyin tek Yaratıcısı
olduğu için kainat üzerindeki her türlü canlı ve cansız
varlık üzerinde dilediğini yapabilme gücüne sahiptir.
Dünya üzerinde gerçekleşen her olayın zamanı, Allah
Katında önceden tespit edilmiştir. Herşeyin varlığının
ve yazgısının gerçek sahibi olan Allah, bu varlıkların
yaşamları süresince görüp geçirecekleri tüm olayları
süresiyle belirlemiştir. Günü, saati hatta saniyesi
geldiğinde gerçekleşecek olan mutlaka gerçekleşir. Ve
bu gerçekleşen olay ancak Allah'ın dilemesiyle olur;
O'nun dışında hiç kimse herhangi bir olayı öne alamaz
veya erteleyemez. Nitekim bu gerçeğe Kuran'da şöyle
dikkat çekilmiştir:
Her ümmet için bir ecel vardır. Onların ecelleri gelince,
ne bir saat ertelenebilirler ne de öne alınabilirler
(tam zamanında çökerler.) (Araf Suresi, 34)
Tayin edilen bu vakitleri Allah'tan başka kimse bilmez.
Allah'ın takdir ettiği an gelmeden önce bir yaprak dahi
düşmez. Var olan herşey doğumundan ölümüne bu ilahi
zamanlamaya tabidir. Hiç kimse Allah'ın kendisi için
tayin ettiği vaktin dışına çıkamaz, hiçbir olayı ertelemeye
ya da öne almaya güç yetiremez. Ancak ve ancak Allah
takdir ederse, dilediğini erteler, dilediğini de öne
alır. Allah ayetlerinde bunu şöyle bildirmektedir:
(Ey Muhammed,) Allah'ı sakın zulmedenlerin yapmakta
olduklarından habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin
dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir. (İbrahim
Suresi, 42)
Hiçbir ümmet, kendi ecelini ne öne alabilir, ne de
onlar ertelenebilirler. (Hicr Suresi, 5)
Bu durumda Allah'a iman eden bir kula düşen ise, Allah'ın
neyi ileri aldığını neyi ertelediğini araştırmadan O'na
yakınlaşmaya çalışmak, Allah'ın kendisine verdiklerinden
kesin olarak razı olmaktır. Çünkü ayetlerde de bildirildiği
gibi insan 'acelecidir'. (İsra Suresi, 11) Kimi zaman
bir olayın hemen gerçekleşmesini ister, kimi zaman da
bir olayın hemen bitmesini ister. Ama insan için en
hayırlı olanı bilen, tesbit eden Allah'tır. İnsanın
hayırlı gördüğü bir şey kendisi için bir şer olabilir.
Dolayısıyla mümin için önemli olan Allah'ın takdir ettiği
olaylardan tamamen razı olmasıdır.
MUAZZİB
Azaplandıran
Artık o gün hiç kimse (Allah'ın) vereceği azab gibi
azablandıramaz. Onun vuracağı bağı hiç kimse vuramaz.
(Fecr Suresi, 25-26)
Etraflarındaki tüm delillere rağmen Allah'a iman etmeyen,
O'nun büyüklüğünü, kudretini tanımamakta direnen insanlar
kuşkusuz büyük bir azabı da hak etmişlerdir. Çünkü Allah
insanı yaratmış, yeryüzüne yerleştirmiş ve orada ihtiyacı
olan herşeyi kendisine vermiştir. Ancak Allah'ın verdiği
tüm bu nimetlere rağmen bazı insanlar inkarda ısrar
etmektedirler. Hatta bir kısmı büyük bir azgınlıkla
Allah'a iman eden müminlere düşmanlık beslemekte, Allah'ın
dinini engelleyebilmek için çalışmalar yürütmektedirler.
Elbette Allah bu insanlara hak ettikleri karşılığı dünyada
da, ahirette de verecektir.
Allah dünya üzerindeki hükmünü elçileri aracılığıyla
yürütür. Dolayısıyla inkar edenlere tattıracağı dünya
azabının bir kısmı da elçilerinin vesilesiyle olmuştur.
Allah, elçilerinin elleriyle inkarcıların önde gelenlerini
azaplandırdığını ayetlerinde şöyle bildirir:
Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar
ve şehirde kışkırtıcılık yapan (yalan haber yayan)lar
(bu tutumlarına) bir son vermeyecek olurlarsa, gerçekten
seni onlara saldırtırız, sonra orada seninle pek az
(bir süre) komşu kalabilirler. (Ahzab Suresi, 60)
(Bu,) Daha önceden gelip-geçenler hakkında (uygulanan)
Allah'ın sünnetidir. Allah'ın sünnetinde kesin olarak
bir değişiklik bulamazsın. (Ahzab Suresi, 62)
İnkarcıların ahirette tanışacakları azap ise -Allah'ın dilemesi dışında- sonsuza
dek son bulmayacak korkunç bir azaptır. Allah orada
insanı hem fiziksel, hem de psikolojik yönden azaplandıracak
çok çeşitli yöntemler var etmiştir. Çünkü Allah yarattığı
kullarının zaaflarını en iyi bilendir ve bu zaaflar
doğrultusunda en çok acıyı da yine Allah verecektir.
Muazzib olan Allah ahirette inkarcılara vereceği azabı
Kuran'da pek çok ayetle bildirmiştir.Ayetlerde şöyle
buyrulur:
Ve şüphesiz, ahirete inanmayanlar
için de acı bir azab hazırlamışızdır. (İsra Suresi,
10)
Fasık olanlar içinse, artık onların
da barınma yeri ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde,
geri çevrilirler ve onlara: "Kendisini yalanladığınız
ateş azabını tadın" denir. Andolsun, Biz onlara
belki (inkarcılıktan) dönerler diye o büyük (uhrevi)
azabdan önce, yakın (dünyevi) azabtan da taddıracağız.
(Secde Suresi, 20-21)
Haber ver kullarıma; şüphesiz Ben,
Ben bağışlayanım, esirgeyenim. Ve şüphesiz azabım; o
acıklı bir azaptır. (Hicr Suresi, 49-50)
Onlardan öncekiler, hileli-düzenler
kurmuşlardı da, Allah(ın azab emri) onların kurdukları
yapıların temellerine geldi, böylece üstlerindeki tavan
tepelerine çöktü; azab onlara şuurunda olmadıkları yerden
gelmişti. (Nahl Suresi, 26)
Ancak unutulmamalıdır ki Allah dünya hayatında insan için sayısız fırsatlar yaratmaktadır. Her insan için ölene kadar tevbe etme, Allah'ın rahmetine sığınma imkanı vardır. Böyle bir durumda hayatı boyunca ne kadar hata yapmış olursa olsun, kişi Allah'ın dilemesiyle Rabbimiz'i çok esirgeyen ve çok bağışlayan olarak bulacaktır. Allah samimi tevbe eden kullarını Kuran'da sonsuz rahmetiyle şöyle müjdelemektedir:
Ancak kim işlediği zulümden sonra tevbe eder ve (davranışlarını) düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Muhakkak Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Maide Suresi, 39)
Gerçekten Ben, tevbe eden, inanan, salih amellerde bulunup da sonra doğru yola erişen kimseyi şüphesiz bağışlayıcıyım. (Taha Suresi, 82)
MUHİT
Kuşatan
Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rablerine kavuşmaktan
yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten
O, herşeyi sarıp-kuşatandır. (Fussilet Suresi, 54)
Din ahlakından uzak yaşayan insanlar, gizlice yaptıkları sahtekarlıkları,
söyledikleri yalanları karşılarındaki insanların fark
etmediğini düşündüklerinden içlerinde garip bir heyecan
duyarlar. Yaptıklarını çok büyük bir kar olarak görür
hatta bundan dolayı 'akılsızca' bir büyüklük hissine
kapılırlar. Oysa yapılan tüm sahtekarca eylemler kişinin
kendi aleyhinedir. Ne var ki inkar eden kişi zararda
olduğunun farkında bile değildir. Fakat hesaba katmadığı
bir nokta daha vardır: Herşeyin üzerinde şahit olan,
işiten, gören Allah kendisini her yönden sarıp kuşatmaktadır.
İnkarcılar Allah'ı yaptıklarından habersiz sanırlar.
Bu gerçek aşağıdaki ayette şöyle bildirilmiştir:
Onlar, insanlardan gizlerler de Allah'tan gizlemezler.
Oysa O, kendileri, sözden (plan olarak) hoşnut olmayacağı
şeyi 'geceleri düzenleyip kurarlarken' onlarla beraberdir.
Allah, yaptıklarını kuşatandır'. (Nisa Suresi, 108)
Hiçbir düşünce, hiçbir fısıltı Allah'tan gizli kalmaz.
O tüm insanların sinelerinin özünde saklı olanı bilir,
onlara 'şahdamarlarından daha yakın'dır. Allah insanları
ve yaptıklarını kuşattığı gibi tüm kainatı da kuşatmıştır.
O'nun hakim olmadığı tek bir varlık yoktur. Allah cinlerin
ve meleklerin bulunduğu ve daha bilmediğimiz alemleri
de Yaratan ve ilmiyle kuşatandır. Al-i İmran Suresi'nde
bu gerçeğe şöyle dikkat çekilir:
Size bir iyilik dokununca tasalanırlar,
size bir kötülük isabet ettiğindeyse buna sevinirler.
Eğer siz sabreder ve sakınırsanız, onların 'hileli düzenleri'
size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz, Allah, yapmakta
olduklarını kuşatandır. (Al-i İmran Suresi, 120)
MUBKİ / MUDHİK
Ağlatan
/ güldüren
Doğrusu, güldüren ve ağlatan O'dur. (Necm Suresi, 43)
Mümin yaşadığı herşeyi Allah'ın yarattığını bilir ve
bu nedenle her türlü olay karşısında Allah'tan razı
olur. En büyük sıkıntıyı bile tevekkkülle karşılar.
Dünyaya ait herşeyin geçici olduğunu bildiği için bunların
kaybından üzüntü duymaz. Çünkü bilir ki, bu dünyada
elinden çıkan herşey güzel ahlak gösterdiği için ahirette
kendisine misliyle geri verilecektir. Üstelik Allah
inananlara dünyada da en güzel hayatı vaat etmiştir.
İnkar eden kimseler için ise durum elbette böyle değildir.
Onlar, sadece dünya hayatını kendine amaç edinir ve
yaşadığı tüm olayları, karşılaştıkları tüm insanları
Allah'tan bağımsız olarak değerlendirdikleri için ruhları
üzerinde yoğun bir baskı yaşarlar. Sürekli çevrelerindeki
insanları razı etmeye çalışmanın, dünya hırslarına kavuşmak
için çabalamanın doğurduğu bir korku ve telaş içindedirler.
Allah'ı dost ve yardımcı edinmedikleri için, herşeyi
kendi düşünmek, hesap etmek durumundadırlar. Ama hiçbir
şeye güç yetiremezler. Yalnızca Allah'a tevekküle ve
imana göre yaratılmış olan insanın ne ruhu, ne de bedeni
doğal olarak bu yükü kaldıramaz. Nitekim ağlama, hüzün,
sıkıntı da bu noktada ortaya çıkar. Çünkü söz konusu
kişiler Allah'tan yüz çevirmekle en büyük zulmü yapmışlardır.
Allah bu kişilere hem dünyada hem de ahirette vereceği karşılığı
şu şekilde haber vermektedir:
Öyleyse kazandıklarının cezası olarak az gülsünler,
çok ağlasınlar. (Tevbe Suresi, 82)
Bu, yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah'ın inkarcılara
takdir ettiği bir beladır. Ağlayacakları her olayı,
her sebebi Allah yaratır ve vaktini de o tayin eder.
Allah inkarcıları ağlatırken mümin kullarına Kendi
Katından neşe, rahatlık ve huzur verir; yüzlerini sürekli
güldürür. Onların velisi ve dostu olduğu için hüznü
ve kötülüğü onlardan giderir. Zorlukla, sıkıntıyla karşılaşsalar
bile onlara sabır ve güç verir, neşelerini eksiltmez.
Müminler ancak secdedeyken Rabbimiz'in büyüklüğü karşısında
duydukları haşyet dolu korkudan dolayı ağlarlar. Bunun
dışında Allah dilemedikçe hiçbir olay onları ağlatamaz.
Allah'ın onlar için hükmü dünyada da, ahirette de pırıltılı
bir sevinçtir. Müminlerin hoşnutlukları ayetlerde şöyle
bildirilir:
Böylece iman edip salih amellerde
bulunanlar; artık onlar 'bir cennet bahçesinde' 'sevinç
içinde ağırlanırlar'. (Rum Suresi, 15)
Gerçek şu ki, bugün cennet halkı,
'sevinç ve mutluluk dolu' bir meşguliyet içindedirler.
(Yasin Suresi, 55)
"Ey kullarım, bugün sizin
için korku yoktur ve siz mahzun olmayacaksınız. Ki onlar,
benim ayetlerime iman edenler ve Müslüman olanlardır.
Siz ve eşleriniz cennete girin; 'sevinç içinde ağırlanacaksınız."
(Zuhruf Suresi, 68-70)
Hiç şüphesiz muttakiler, cennetlerde
ve nimet içindedirler; Rablerinin verdikleriyle 'sevinçli
ve mutludurlar'. Rableri, kendilerini 'çılgınca yanan
cehennemin' azabından korumuştur. (Tur Suresi, 17-18)
Kuşkusuz ahirette inkarcılarla müminler birbirlerinden
yüzlerindeki ifadeyle de ayrılacaklardır. Allah müminlerle
inkarcılar arasındaki ayrımı ayetlerde şöyle bildirmiştir:
O gün, öyle yüzler vardır ki apaydınlıktır; güler
ve sevinç içindedir. Ve o gün, öyle yüzler de vardır
ki üzerini toz bürümüştür. Bir karartı sarıp-kaplamıştır.
İşte onlar da, kafir, facir olanlardır. (Abese Suresi,
38-42)
MUVEFFİ
Ahdini yerine getiren, tastamam veren, ödeyen
Artık onların tapmakta oldukları şeyler konusunda,
sakın kuşkuda olma. Daha önceleri, ataları nasıl tapıyor
idiyseler, bunlar da ancak böyle tapıyorlar. Şüphesiz
Biz, onların paylarını eksiltmeksizin onlara ödeyecek
olanlarız. (Hud Suresi, 109)
İnsanın yaşamı boyunca her yaptığı her düşündüğü Allah
Katında yazılır. En ufak bir ayrıntı bile unutulmaz.
Ayete göre yapılan iş, "...gerçekten
bir hardal tanesi ağırlığında olsa da, (bu,) ister bir
kaya parçasından ya da göklerde veya yer(in derinliklerinde)
de bulunsa bile, Allah onu getirir (açığa çıkarır).
Şüphesiz Allah, latif olandır, (herşeyden) haberdardır."
(Lokman Suresi, 16)
Hesap günü gelince ise herkes kendi amel defterinden
neyi hazırladığını öğrenir ve buna uygun olarak da karşılık
görür. Allah Kuran'da şöyle bildirir:
O gün insanlar, amelleri kendilerine gösterilsin diye,
bölük bölük fırlayıp-çıkarlar. Artık kim zerre ağırlığınca
hayır işlerse, onu görür. Artık kim zerre ağırlığınca
bir şer (kötülük) işlerse, onu görür. (Zelzele Suresi,
6-8)
O gün kitaplardaki ameller, hesap günü için özel olarak
hazırlanmış duyarlı terazilerde tartılır. Allah'ın adaleti
karşısında kimse zerre kadar haksızlığa uğratılmaz.
Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız
da artık, hiçbir nefis hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz.
Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz.
Hesap görücüler olarak Biz yeteriz. (Enbiya Suresi,
47)
Dünya hayatında yapılan her amel, en küçük ayrıntılar
bile eksik kalmaksızın bu tartıya konulur. Kişiye verilecek
karşılık bu hassas terazinin ağır bastığı tarafa göre
olur.
İşte, kimin tartıları ağır basarsa,
Artık o, hoşnut olunan bir hayat içindedir.
Kimin tartıları hafif kalırsa,
Artık onun da anası (son durağı) "haviye"dir
(uçurum).
Onun ne olduğunu (mahiyetini) sana bildiren nedir?
O, kızgın bir ateştir. (Kaaria Suresi, 6-11)
Böylelikle herkesin yaptıklarının karşılığını tam
olarak alması ile birlikte Allah'ın adaleti yerini bulur.
Diğer yönden Allah'ın insanlara dualarına ve amellerine
göre karşılık vermesi dünyada da tecelli eder. Ne var
ki bu, müminler için büyük bir lütufken, inkarcılar
için ise korku verici bir tuzaktır. Allah ayetlerinde
bu aldanışı şöyle bildirir:
Kim dünya hayatını ve onun çekiciliğini isterse, onlara
yapıp ettiklerini onda tastamam öderiz ve onlar bunda
hiçbir eksikliğe uğratılmazlar. İşte bunların, ahirette
kendileri için ateşten başkası yoktur. Onların onda
(dünyada) bütün işledikleri boşa çıkmıştır ve yapmakta
oldukları şeyler de geçersiz olmuştur. (Hud Suresi,
15-16)
MUHSİ
Sonsuz da olsa, herşeyin sayısını bilen
Andolsun, onların tümünü kuşatmış ve onları sayı olarak
saymış bulunmaktadır. (Meryem Suresi, 94)
"O yarattığını bilmez mi?" (Mülk Suresi,
14) ayetinde bildirildiği gibi, Allah kainatta yarattığı
herşeyi en ince ayrıntısına kadar bilir, tüm canlılara
hakimdir. Çünkü onların her birini renklerine, biçimlerine,
görünüşlerine, özelliklerine kadar Allah yaratmıştır.
Yarattığı canlı varlıklarla cansızların sayısını da
kesin olarak belirlemiştir. Kuşkusuz bu, insanoğlunun
asla sahip olamayacağı, güç yetiremeyeceği bir ilimdir
ve yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.
Allah uzayın boşluğunda kaç tane gezegen ve kaç tane
gök taşı olduğunu, yıldızların sayısını, atomun çekirdeğinin
çevresinde dönen elektronların sayısını bilir. Dünyada
bulunan ağaçların tümünde kaç yaprak olduğunu ve her
yaprakta ne kadar atom bulunduğunu da bilir. Allah yerin
içinde ve yüzeyinde kaç tane kum taneciğinin bulunduğunu,
yağan yağmur damlalarının, dünyadaki tüm denizlerin
dibinde yaşayan balıkların sayısını bilir. Yeryüzünde
kaç milyar bitki ve hayvan çeşidinin olduğunun bilgisi
de tam olarak yine Kendisi'nde gizlidir. Yeryüzünde
Hz. Adem'den beri yaşayan, şu anda yaşamakta olan ve
kıyamete kadar da yaşayacak olan insan sayısını da yalnızca
Allah bilir...
Allah, insanların hayatları boyunca her yaptıklarını
ve tüm düşündüklerini eksiksizce bilir ve din gününde
bunları kendilerine haber verir. Yapılan her amel en
küçük ayrıntılar bile eksik kalmaksızın din gününde
ortaya getirilir. Allah bu gerçeği bir ayette şöyle
haber verir:
Allah, hepsini dirilteceği gün, onlara neler yaptıklarını
haber verecektir. Allah, onları (yaptıklarıyla bir bir)
saymıştır; onlar ise onu unutmuşlardır. Allah, herşeye
şahid olandır. (Mücadele Suresi, 6)
MUHSİN
İhsanı olan, veren
... De ki: "Şüphesiz 'lütuf ve ihsan (fazl)' Allah'ın
elindedir, onu dilediğine verir. Allah (rahmeti) geniş
olandır, bilendir." O, kime dilerse rahmetini tahsis
eder, Allah büyük 'lütuf ve ihsan (fazl)' sahibidir.
(Al-i İmran Suresi, 73-74)
Hem bir mükafat ve şevk kaynağı, hem de karşılıksız
bir lütuf ve ihsanın göstergesi olarak salih kullarına
dünyada nimet ve güzellik vermesi Allah'ın değişmez
bir kanunudur.
Zenginlik, ihtişam ve güzellik cennetin en temel özelliklerinden
olduğu için, Allah sevdiği kullarına cenneti hatırlatacak,
onların cennete kavuşma arzu ve heyecanlarını artıracak
nimetlerin ve ortamların benzerlerini bu dünyada da
yaratır. Bu yüzden nasıl inkarcıların ebedi azapları
daha bu dünyadan başlıyorsa, salih müminler için vaat
edilen ebedi güzellikler de kendilerine dünyadaki hayatlarında
gösterilmeye başlanır.
Allah Kendisi'nden bağışlanma dileyen, tevbe eden salih
müminleri cennetinin yanı sıra dünyada da güzel bir
surette faydalandıracağını ve onlara ihsanda bulunacağını
bir ayetlerinde bildirmiştir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
Ve Rabbiniz'den bağışlanma dileyin; sonra O'na tevbe
edin. O da sizi, adı konulmuş bir vakte kadar güzel
bir meta (fayda) ile metalandırsın ve her ihsan sahibine
kendi ihsanını versin. Eğer yüz çevirirseniz gerçekten
ben, sizin için büyük bir günün azabından korkarım.
(Hud Suresi, 3)
Mümin, kendisini yaratan Allah'ın büyüklüğünün bilincinde olmasından, O'nun emir ve yasaklarına uymasından, O'nun insanlar için seçip beğendiği din ahlakını yaşamasından ve en önemlisi ölümünden sonrası için çok büyük umut ve beklentiler taşımasından dolayı daima Allah'ın yardımı ve ihsanı ile karşılık görür. Allah tüm yaptıklarına en güzeliyle karşılık verir. Çünkü Allah Kendisi için yapılan hiçbir ihsanı karşılıksız bırakmaz. Ayetlerde şöyle buyrulur:
İhsanın karşılığı ihsandan başkası
mıdır? (Rahman Suresi, 60)
Allah hakkında yalan uydurup iftira
edenlerin kıyamet günü zanları nedir? Şüphesiz Allah,
insanlara karşı büyük ihsan (Fazl) sahibidir, ancak
onların çoğu şükretmezler. (Yunus Suresi, 60)
Küçük, büyük infak ettileri her nafaka
ve (Allah yolunda) aştıkları her vadi, mutlaka Allah'ın
yaptıklarının daha güzeliyle onlara karşılığını vermesi
için, (bunlar) onlar adına yazılmıştır. (Tevbe Suresi,
121)
Mallarını Allah yolunda infak edenlerin
örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane
bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine
kat kat artırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir.
(Bakara Suresi, 261)
Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor
ve size çirkin -hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size
Kendisi'nden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor.
Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Bakara
Suresi, 268)
MUHYİ
Can bağışlayan, sağlık veren, dirilten, yaşatan
O, diriltir ve öldürür. Ve O'na döndürüleceksiniz.
(Yunus Suresi, 56)
Bir varlığa can vermek, onu yoktan yaratmak ve onun
yaşamını sürdürebileceği şekilde dünya şartlarını düzenlemek
yalnızca sonsuz güç sahibi olan Allah'a mahsus bir özelliktir.
Allah gözle görülemeyecek kadar küçük bir yumurta
ile spermi birleştirir. Sperm yumurtanın içine girer
girmez yumurtanın çevresi bir zarla örtülür. Ve hayat
başlar. Allah bu küçücük hücreyi önce ikiye, sonra dörde
böler, bu bölünme hızla devam eder. Böylelikle annenin
karnında mucizevi bir yaşam başlar. Aynı hücreler bir
süre sonra farklılaşarak hem beyni, hem sinir sistemini,
hem de sert kemikleri ve kıkırdakları oluşturur. Böylelikle
Allah dokuz ay içinde yoktan, gören, duyan, konuşan
ve akleden bir insan yaratır. Ona can bağışlar. Bir
canlının oluşum aşamalarında meydana gelen bu mucizevi
olayları, bir yumurtayla spermin başaramayacağı açıktır.
Onları birleştiren ve anne karnındaki bebeği dokuz ay
boyunca koruyarak büyüten yalnızca Allah'tır. İşte bu
ilk yaratılış ve ilk diriltmedir.
İnsanı dünyaya geldikten sonra onun yaşamasına izin
veren de Allah'tır. Sonra tüm insanlara kaderlerinde
bir ölüm günü tayin etmiştir. Bu ölüm gününe kadar da
onları belli bir süre dünya hayatında tutarak imtihan
eder. Tayin edilen süre geldiğinde de insanların canını
alır ve dünyada işledikleri amellerin karşılıklarını
vermek üzere, daha önce yoktan var ettiği gibi ölümlerinden
sonra tekrar diriltir. Kuşkusuz bu, sonsuz güce sahip
Allah için çok kolay bir iştir.
Ancak insanların bir kısmı bu dirilişten yana gaflet
içindedirler ve derler ki:
Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek verdi;
dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim
diriltecekmiş?" (Yasin Suresi, 78)
Elbette insanların gaflet içinde oldukları, inkar
ettikleri bu gerçeği Allah vaat eder ve onların getirdiği
misale karşılık en hikmetli cevabı Kuran'da şöyle verir:
De ki: "Onları, ilk defa
yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir."
(Yasin Suresi, 79)
O, yaşatan ve öldürendir; gece ile
gündüzün aykırılığı (veya ardarda gelişi) da O'nun (kanunu)dur.
Yine de aklınızı kullanmayacak mısınız? (Müminun Suresi,
80)
Şimdi Allah'ın rahmetinin eserlerine
bak; ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltmektedir?
Şüphesiz O, ölüleri de gerçekten diriltecektir. O, herşeye
güç yetirendir. (Rum Suresi, 50)
O'nun ayetlerinden biri de, senin
gerçekten yeryüzünü huşu içinde (solmuş, boynu bükülmüş
ve kupkuru) görmendir. Ama Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz
zaman, deprenir ve kabarır. Şüphesiz onu dirilten, ölüleri
de elbette dirilticidir. Çünkü O, herşeye güç yetirendir.
(Fussilet Suresi, 39)
MUKALLİB
Çeviren (kalpleri)
Biz onların kalplerini ve gözlerini, ilkin inanmadıkları
gibi tersine çeviririz ve onları tuğyanları içinde şaşkınca
dolaşır bir durumda terk ederiz. (Enam Suresi, 110)
İnsan Allah'ın kendisi için seçip beğendiği din ahlakını öğrenmeden
ve onu yaşamadan, Allah'ı gereği gibi tanıyamaz, yaratılış
amacını kavrayamaz. Hayatın, ölümün, ahiretin, cennetin,
cehennemin, şeytanın ve meleklerin neden yaratıldığını
da tam anlamıyla kavraması mümkün olamaz. İçinde milyarlarca
canlıyı barındıran kainatın yaratılışındaki hikmetleri
düşünmez bile. Bu insan hayatı boyunca gaflet içinde
yaşayıp yine gaflet içinde ölür. Ancak Allah insanın
kalbine iman verdiği takdirde kişi bütün bu soruların
cevabını bulur. Böylelikle Allah daha önce Kendisi'ne
inanmayan bir insanın kalbini çevirerek samimi olan
bir hale döndürebilir. Önceden din hakkında olumsuz
düşünen bir insan artık olumlu düşünmeye, O'nun emirlerinden
yüz çeviren bir insan bunları titizlikle uygulamaya
başlar.
Allah'ı hiç zikretmezken sürekli O'nu anmaya, hiç şükretmezken
sürekli şükretmeye başlar. Daha önce Allah'ın varlığının
delillerini, O'nun bağışladığı nimetleri, şefkatini
ve merhametini hiç fark edemezken artık bunları açık
bir şuurla fark eder. Kısaca iman eden kişi adeta uykudan
uyanmış gibidir. Çünkü Allah onun kalbine imanı sindirmiş
ve küfürden çevirmiştir.
Görüldüğü gibi imanı insana ancak Allah verir; dilediği
anda da geri alır. İnsanın iman sahibi olması ise, kalbinin
Allah'ın ayetlerine karşı yumuşamasına bağlıdır. Ancak
Allah'a teslim olmuş bir kalp hidayet bulur.
İnkarcılar iman etmedikleri için etraflarındaki büyük
gerçekleri göremezler. Tüm kainat Allah'ın varlığının
apaçık delilleriyle doludur; ama inkar eden kimse bunu
fark edemez. Allah bu durumla ilgili olarak pek çok
ayette, inkarcıların kalpleri üzerinde kavramalarını
engelleyen bir perde olduğunu bildirir. Bir ayette şöyle
buyrulur:
Kendisine Rabbinin ayetleri öğütle hatırlatıldığı
zaman, sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdikleri
(amelleri)ni unutandan daha zalim kimdir? Biz gerçekten,
kalpleri üzerine onu kavrayıp anlamalarını engelleyen
bir perde (gerdik), kulaklarına bir ağırlık koyduk.
Sen onları hidayete çağırsan bile, onlar sonsuza kadar
asla hidayet bulamazlar. (Kehf Suresi, 57)
İnkarcılar da kimi zaman kendilerine tebliğ edilen
dini anlamadıklarını itiraf ederler. Kendilerini hidayete
davet eden Hz. Şuayb'a karşı, Kuran'da haber verilen
ve "Ey Şuayb" dediler,
"Senin söylediklerinin çoğunu biz kavrayıp anlamıyoruz..."
(Hud Suresi, 91) diyen inkarcılar bunlara bir örnektir.
Eğer bir insanın kalbi üzerinde perde varsa ve Allah
bu kişinin anlayışını kapatıyorsa, artık onu doğru yola
çevirmek, Allah'ın dilemesi dışında mümkün değildir.
Allah bu konuya Kuran'da şöyle dikkat çeker:
Onlardan seni dinleyecekler vardır. Ama hiç duymayan
-sağırlara -üstelik hiç akılları ermiyorsa- sen mi duyuracaksın?
Ve sana bakacak olanlar vardır. Ama kör olanları -üstelik
basiretleri de yoksa- sen mi doğru yola ulaştıracaksın?
(Yunus Suresi, 42-43)
Allah ancak kalpten iman etmeyi ve Kendisi'ne yakın
olmayı isteyenin kalbini yumuşatır, böyle bir kişiyi
samimi Müslümanların arasına katar. Samimiyetsiz olanların
da kalbini çevirerek onları küfre geri döndürür. O dilediğinin
kalbini dilediği anda çevirmeye kadirdir. O'nun çevirdiği
kalbi tekrar geri döndürebilecek olan da yoktur.
MUKMİL
Kemale erdiren
... Bugün inkara sapanlar, sizin dininizden (dininizi
yıkmaktan) umut kesmişlerdir. Bugün size dininizi kemale
erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din
olarak İslam'ı seçip-beğendim. Kim 'şiddetli bir açlıkta
kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalırsa' -günaha
eğilim göstermeksizin- (bu haram saydıklarımızdan yetecek
kadar yiyebilir) Çünkü Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
(Maide Suresi, 3)
İnsanı yaratan Allah'tır ve "O,
yarattığını bilmez mi? O, latif'tir; Habir'dir"
(Mülk Suresi, 14) ayetiyle de vurgulandığı gibi, yarattığı
kulunu en iyi tanıyan, onun istek ve ihtiyaçlarını en
iyi bilendir.
Allah, kulları için belirlediği din ahlakını, fıtratlarına
en uygun biçimde düzenlemiştir. Amaç, insanların sıkıntı
çekmeden, fıtratlarına en uygun olan sistem içinde Allah'ı
tanımaları, O'na kulluk etmeleri ve böylece gerçek kurtuluş
ve mutluluğa ulaşmalarıdır.
İslam dini sonsuz akıl sahibi olan Rabbimiz'in seçip
beğendiği bir dindir. Kuşkusuz dinini ve bu dinin rehberliğiyle
kullarını kemale erdiren yalnızca Allah'tır.
MUKTEDİR
Kuvvet ve kudret sahiplerinin üzerinde olan
Onlara, dünya hayatının örneğini ver; gökten indirdiğimiz
suya benzer, onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karıştı,
böylece rüzgarların savurduğu çalı-çırpı oluverdi. Allah,
herşeyin üzerinde güç yetirendir. (Kehf Suresi, 45)
Allah tarihte kimi insanları kudret sahibi kılmış;
onlara hem benzerine az rastlanır bir mülk vermiş, hem
de makam sahibi yapmıştır. Yaşadıkları kavmin başına
geçirmiş, tüm insanların ve toprakların yönetimini kendilerine
vermiştir. Firavun da bu insanlardan biridir. Ancak
Firavun, Allah'a karşı büyüklenmiş, gerçek kuvvetin
ve gücün kendisinde olduğunu zannetmiştir. Öyle ki bu,
kendini ilah ilan etmesine kadar varmıştır. Bu durum
bir ayette şöyle haber verilir:
Firavun dedi ki: "Ey önde
gelenler, sizin için Benden başka ilah olduğunu bilmiyorum...
(Kasas Suresi, 38)
Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı;
dedi ki: "Ey kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda
akmakta olan nehirler benim değil mi?.. (Zuhruf Suresi,
51)
Bunun üzerine tüm gücün tek sahibi olan Allah, Firavun
ve ordusunu suda boğarak onlardan büyük bir intikam
almıştır:
O ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklendiler
ve gerçekten Bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Bunun
üzerine, onu ve askerlerini tutup suya attık. Böylelikle
zulmedenlerin nasıl bir sona uğradıklarına bir bak.
(Kasas Suresi, 39-40)
Haman ve Karun da yaptıkları dolayısıyla Firavun'la
aynı sonu paylaşmışlardır. Bu azgın insanlar malları
ve orduları dolayısıyla yeryüzünde büyüklendikçe büyüklenmişler,
gerçek gücün ve kudretin kendilerinde olduğunu zannetmişlerdir.
Böylelikle de Allah gerçek gücün kimde olduğunu tüm
kavme göstermiştir.
Karun'u, Firavun'u ve Haman'ı da (yıkıma uğrattık).
Andolsun, Musa onlara apaçık delillerle gelmişti, ancak
yeryüzünde büyüklendiler. Oysa onlar (azabtan kurtulup)
geçecek değillerdi. İşte Biz, onların her birini kendi
günahıyla yakalayıverdik. Böylece onlardan kiminin üstüne
taş fırtınası gönderdik, kimini şiddetli bir çığlık
sarıverdi, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda
boğduk. Allah onlara zulmedici değildi, ancak onlar
kendi nefislerine zulmediyorlardı. (Ankebut Suresi,
39-40)
Halbuki kainattaki tüm iktidar ve kudretin yegane
sahibi Allah'tır. Yeryüzünde güç ve yetki sahibi olanlara
ellerinde olan malları, bulundukları makamları ve orduları
veren de Kendisi'dir. Her gün Güneş'i doğuran, geceyi
ve gündüzü ardı ardına getiren, uzayda hızla yol alan
gezegenleri yörüngelerinde tutan ve kainattaki sayısız
düzeni kusursuzca kontrol altında tutan Allah'ın gücü
ortadadır. İnsan ise elinden malı alındığında, makamından
indirildiğinde hemen tüm gücünü yitirir. Vücudundan
direnci çekilip alındığında ise görülmemiş bir acizlik
içinde kalır. Böylelikle Allah kullarına gerçek gücün
kimde olduğunu gösterir. Allah'ın herşeyin üstünde güç
sahibi olduğu Kuran'da şöyle bildirilir:
Onlar Bizim ayetlerimizin tümünü yalanladılar.
Biz de onları üstün ve güçlü, kudretli olanın yakalayışıyla
yakalayıverdik. (Kamer Suresi, 42)
Ya da kendilerine va'dettiğimiz
şeyi onlara gösteririz ki, Biz gerçekten onların üstünde
güç yetirenleriz. (Zuhruf Suresi, 42)
MUNTAKİM
İntikam alan, suçluları müstahak oldukları cezaya
çarpan.
Sonunda Bizi öfkelendirince, Biz de onlardan intikam
aldık, böylece onları toplu olarak suda boğduk. (Zuhruf
Suresi, 55)
Allah her toplumu, içinde bulunduğu şirk ve dejenerasyondan
kurtulabilmeleri için seçtiği elçileri yoluyla uyarır.
Söz konusu toplumların bu uyarıları dinlememeleri ve
hatta taşkınlıklarını daha da artırarak sürdürmeleri
durumunda ise Allah intikam alır. Allah'ın intikamı
ise elbette insanlarınkine benzemez:
Şüphesiz küfredenlere de (şöyle) seslenilir: "Allah'ın
gazablanması, elbette sizin kendi nefislerinize gazablanmanızdan
daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağrıldığınız zaman
inkar ediyordunuz. (Mümin Suresi, 10)
Allah uyarılan ve gerçeği öğrenen insanlardan çoğu
zaman hemen intikam almayabilir. Onlara iman etmeleri ve günahlarından
arınmaları için belli bir süre tanır. Oysa insanların
çoğu kendilerine tanınan bu süreyi aleyhlerinde kullanarak
daha da şımarıp isyankar olurlar. Böylelikle de azap
üzerlerine hak olur. Allah ayette şöyle buyurur:
Sen buna müstahaksın, dahasına müstahaksın. Yine müstahaksın,
dahasına da müstahaksın. İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz'
bırakılacağını mı sanıyor? (Kıyamet Suresi, 34-36)
Kuşkusuz insanın Rabbimiz'i inkar etmesi, isyan etmesi,
nankörlük yapması ve bu tutumunda kararlı davranması
işlenebilecek en büyük suçlardandır. İşte burada Allah
inkarcılardan intikam alarak daha önce hiç karşılaşmadıkları
azaplarla onları tanıştırır. Çünkü bunu fazlasıyla hak
etmişlerdir. Allah bir ayetinde intikam alıcı olduğunu
şöyle bildirir:
Büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, elbette Biz
intikam alacağız. (Duhan Suresi, 16)
Bunun yanı sıra Allah Kuran'ın birçok ayetinde Rahman ve Rahim sıfatlarını, insanlar üzerindeki sonsuz esirgeyiciliğini bildirmektedir. İnkar edenlerin ahirette karşılaşacakları bu azap, yalnızca inkarda diretmeleri nedeniyledir. Allah bu durumu Kuran ayetlerinde insanlara hatırlatmakta, ve kullarına karşı azaplandırıcı ve zulmedici olmadığını belirtmektedir:
Bu, ellerinizin önceden takdim ettiği işler yüzündendir. Yoksa şüphesiz Allah kullara zulmedici değildir. (Enfal Suresi, 51)
... Ve onlar, bağışlanma dilemektelerken de, Allah onları azaplandıracak değildir. (Enfal Suresi, 33)
Bunlar sana hak olarak okumakta olduğumuz Allah'ın ayetleridir. Allah, alemlere zulüm isteyen değildir. (Al-i İmran Suresi, 108)
Çok esirgeyen Rabbimiz tüm kullarını doğruya yöneltmek ve üzerlerindeki nimeti tamamlamak istediğini ise ayetlerde şöyle bildirmektedir:
Allah, size açıklayarak anlatmak, sizi sizden öncekilerin sünnetine iletmek ve tevbelerinizi kabul etmek ister. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nisa Suresi, 26)
… Allah size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimeti tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz. (Maide Suresi, 6)
MUSAVVİR
Tasvir eden, herşeye şekil ve suret veren
O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca
var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler
O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih
etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)
Dünya üstünde yüz binlerce farklı türde canlı yaşar.
Bu türlerin hepsi birbirlerinden tamamen farklı görünüşlere
ve olağanüstü özelliklere sahiptir.
Mesela bir kelebeğin kanatlarındaki kusursuz simetriyi
ele alalım. Her bir kanadın üstü türlü şekiller ve etkileyici
renklerle bezenmiştir. Bu şekiller ve renkler ne kadar
karışık olurlarsa olsunlar, kanatlardaki benzersiz simetri
asla bozulmaz. Öyle ki bütün kelebekler, bir ressamın
fırçasından çıkmış gibi, göz zevkine hitap eden bir
güzellik oluştururlar. Bu güzellikte tecelli eden aklın
bir kaynağı olduğu açıktır. Zira basitçe çizilmiş bir
resmin dahi bir ressamı vardır ve resmin kendi başına
ortaya çıkması mümkün değildir. O halde kimse, böylesine
kusursuz yaratılmış ve bir sanat eseri kadar estetik
olan böyle bir canlı için tesadüfen var olmuş diyemez.
Bunların tümünü yaratan, tasarlayan, meydana getiren,
bütün kainatın Rabbi olan Allah'tır.
İnsanı yaratan, bedeninin dışındaki ve içindeki tüm
sistemleri son derece mükemmel bir şekilde tasarlayan
Allah, bu kompleks yapıdaki her noktada üstün yaratmasını
ve izzetini göstermektedir. Örneğin insan bedeninin
çatısını oluşturan iskelet başlıbaşına bir mühendislik
harikasıdır. Vücudun yapısal destek sistemidir ve beyin,
kalp, akciğer gibi hayati organların korunmasını sağlar,
iç organlara destek olur. İnsan vücuduna, hiçbir yapay
makina tarafından taklit edilemeyen üstün bir hareket
kabiliyeti verir. Dahası kemik dokusu çoğu kimsenin
zannettiği gibi cansız değildir. Vücudun ihtiyacına
göre kalsiyum, fosfat vb. mineralleri depo eder veya
daha önceden depo ettiklerini vücuda verir. Bütün bunların
yanı sıra kırmızı kan hücrelerinin üretimi de kemikler
tarafından yapılır. Ve bu bahsedilen çok fonksiyonlu
sistem, insan bedenindeki onlarca mükemmel sistemden
yalnızca bir tanesidir.
İşte bunların hepsini eşsiz bir incelik ile yaratmış
olan ve hala yaratmaya devam eden Allah kudretinin tecellilerini
bizlere sürekli göstermektedir. Bir ayette müminlerin
şöyle söyledikleri haber verilmektedir:
Dedi ki: "Bizim Rabbimiz, herşeye yaratılışını
veren, sonra doğru yolunu gösterendir." (Taha Suresi,
50)
MÜBEŞŞİR
Müjdeleyen
İşte Allah, iman edip salih amellerde bulunan kullarına
böyle müjde vermektedir. De ki: "Ben buna karşı
yakınlıkta sevgi dışında sizden hiçbir ücret istemiyorum."
Kim bir iyilik kazanırsa, Biz ondaki iyiliği artırırız.
Gerçekten Allah, bağışlayandır, şükredene karşılığını
verendir. (Şura Suresi, 23)
Kuran'da bildirilen mümin alametlerini gösteren, Allah'a
hiçbir şeyi şirk koşmayan ve Allah'ın seçip beğendiği
din ahlakına sonuna dek sadık kalarak iman eden salih
kullar, dünyada ve ahirette alacakları karşılıklarla
müjdelenmişlerdir. Allah'ın ayetleriyle bildirdiği bir
müjdesi şöyledir:
Rableri onlara Katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu
ve onlar için, kendisine sürekli bir nimet bulunan cennetleri
müjdeler. (Tevbe Suresi, 21)
Bir başka ayette ise müminlere bir müjde olarak şu
hüküm bildirilmektedir:
Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah'ın
sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük 'kurtuluş
ve mutluluk' budur. (Yunus Suresi, 64)
Allah Kuran'da müminleri, melekler vasıtasıyla da
müjdelediğini açık ve net olarak bildirmiştir:
Şüphesiz: "Bizim Rabbimiz Allah'tır" deyip
sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); onların
üzerine melekler iner (ve der ki:) "Korkmayın ve
hüzne kapılmayın, size vadolunan cennetle sevinin. Biz,
dünya hayatında da, ahirette de sizin velileriniziz.
Orda nefislerinizin arzuladığı herşey sizindir ve istediğiniz
herşey de sizindir. Çok bağışlayan, çok esirgeyen (Allah)tan
bir ağırlanma olarak." (Fussilet Suresi, 30-32)
Sonsuz mutluluk ve sevinç kaynağı olan cennetin yanı
sıra Allah dünya hayatında da mümin kullarına pek çok
müjde verir. Kuran'da bu müjdeler sayılmış ve Allah'ın
dualara nasıl icabet ettiği örneklerle tarif edilmiştir.
Allah, peygamberlere azgınlıkla başkaldıran kavimlerin
yerle bir edileceği müjdesini ayetlerde haber verildiği
üzere önceden vermiştir. Ayrıca Allah Kendisi'ne dua
ederek evlat isteyen peygamberlerin dualarını kabul
etmiş, Hz. Zekeriya'yı Hz. Yahya ile, Hz. Meryem'i Hz.
İsa ile, Hz. İbrahim'i de Hz. İshak ve Hz. Yakup'la
müjdelemiştir. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
(Allah buyurdu:) "Ey Zekeriya, şüphesiz Biz seni,
adı Yahya olan bir çocukla müjdelemekteyiz; Biz bundan
önce ona hiçbir adaş kılmamışız." (Meryem Suresi,
7)
Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik. (Saffat Suresi,
101)
MÜBEYYİN
Açıklayan
İşte Allah, size ayetlerini böyle açıklar; ki akıl
erdiresiniz. (Bakara Suresi, 242)
İnsan, neden yaratıldığını, ne yapması gerektiğini
ve öldükten sonra ne ile karşılaşacağını, sadece Allah
kendisine açıkladığı için bilebilmektedir. Yoksa insan,
Allah'ın indirdiği kitaplar, gönderdiği elçiler ve onlar
kanalıyla açıklanan bilgiler olmasa, son derece çaresiz,
aciz ve korku dolu bir bekleyiş içinde yaşamak zorunda
kalırdı. Halbuki kullarına karşı çok şefkatli ve merhametli
olan Allah, tüm sorularının cevabını insanlara gönderdiği
kitabıyla açıklamış ve onları içine düşecekleri çaresizlikten
kurtarmıştır.
Yapılan tüm bu açıklamalar müminlere adeta hayat verir.
Nitekim Allah'ın gerek elçiler, gerekse indirdiği kitaplar
aracılığı ile gösterdiği yollar, yasakladığı ya da tavsiye
ettiği şeyler, yaptığı uyarı ve çağrılar, dikkat çektiği
tüm konular sadece insanların kurtuluşu ve Allah'ın
huzurunda sevinç dolu bir hesap vermeleri içindir.
Kulları için dünyada ve ahirette zulüm istemeyen Yüce
Allah, onları sonsuz azaptan kurtaracak olan bütün çıkış
yollarını detaylı olarak tarif etmiş, insanın kulluğunu
yerine getirmek için bilmesi gereken her konuyu açıklamıştır.
Ayrıca kendilerinden öncekilerin hatalarını tekrarlamamaları
için insanlara geçmiş kavimlerden de örnekler vermiş
ve doğru yolu bulabilmeleri için peygamberlerin hayatlarından
bilgiler iletmiştir. Öyle ki, insanlar, bilmeye asla
güç yetiremeyecekleri ve sonsuza kadar da öğrenemeyecekleri
birtakım olayları ve konuşmaları da ancak Allah'ın kitabındaki
açıklamalardan öğrenebilmişlerdir. Örneğin hiç kimse
Hz. Musa'nın kutsal vadi olan Tuva'da Allah'la olan
konuşmasına şahit olmamıştır ve bugün hiçbir insan,
tarihi bir bilgiyle bu olayı öğrenme imkanına sahip
değildir. Ama Allah Kuran'da bizlere bu konuşma ilgili
bazı detayları açıklamıştır. Böylece asırlar önce, Rabbimiz'in
karşısında tek başına olduğu bir anda, Hz. Musa'ya söylenen
sözler, kıyamete kadar yaşayacak her insana kelime kelime
ulaşmaktadır. Bunu haber veren ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Musa'ya o işi (ilahi vahyi verip) gerçekleştirdiğimiz
zaman, sen (Tur'un) batı yanında değildin ve (buna)
şahid olanlardan da değildin. Ancak Biz birçok nesiller
inşa ettik de onların üzerinde (nice) ömür(ler) uzayıp
geçti. Ve sen Medyen halkı içinde yaşayıp da ayetlerimizi
onlardan okuyarak öğrenmiş değilsin. Ancak (bu bilgileri
sana) gönderen Biziz. (Musa'ya) Seslendiğimiz zaman
da, sen Tur'un yanında değildin... (Kasas Suresi, 44-46)
İnsanların Allah'ın kitabını okuyup öğrenmeleri dışında
hiçbir bilgi edinme imkanlarının olmadığı konulardan
biri de ahiret hayatıdır. Ölümden sonra bir hayat olduğu,
dünyada geçen sürenin ise sadece bu hayata bir hazırlık
safhası olduğu Kuran'da haber verilmektedir. Aksi takdirde
insanlar sadece dünyaya ait bilgilerle yetinmek zorunda
kalacak ve ölümden sonra ne olacağıyla ilgili en ufak
bir fikirleri dahi olmayacaktı. Bunlar Allah'ın kullarına
açıkladığı konulara sadece birkaç örnektir. Rabbimiz,
Kuran aracılığıyla insanlara ihtiyaçları olan herşeyi
açıklamıştır. Ayette şöyle buyrulmaktadır:
... (Bu Kur'an) düzüp uydurulacak bir söz değildir,
ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, herşeyin
'çeşitli biçimlerde açıklaması' ve iman edecek bir topluluk
için bir hidayet ve rahmettir. (Yusuf Suresi, 111)
Kuşkusuz Allah'ın bize açıkladıklarından başka bizim
hiçbir bilgimiz yoktur.
MÜDEBBİR
İdare eden, yöneten, bütün yaratılmışları düzenle
ve dengeyle idare eden ve birbirine yardımcı eden
Şüphesiz sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri
yaratan, sonra arşa istiva eden, işleri evirip-çeviren
Allah'tır.... (Yunus Suresi, 3)
Allah tüm kainatı kontrol altında tutar. O'nun haberi
olmaksızın tek bir atom bile hareket etmez. Allah, bir
toz zerresinden, boşlukta hızla yol alan gezegenlere
ve insan gözünün asla göremeyeceği mikro alemde yaşayan
milyarlarca canlıya kadar herşeyin üzerinde idareci
olan tek güçtür. Allah'ın izniyle ayakta duran gökyüzü,
içinde bulunan milyarlarca yıldız, birbiri ardınca ilerleyen
gezegenler ve Güneş, tam bir teslimiyetle Allah'a boyun
eğmişlerdir. Evrendeki kusursuz düzen, tüm varlıkların
düzenini, intizamını an an kontrol eden ve herşeyin
üzerinde olan bir gücün varlığını bize kanıtlar. Bu,
Allah'ın kusursuz yaratmasıdır.
Yeryüzüne bakıldığında da yine olağanüstü bir intizamla
karşılaşılır. Her canlıya Allah belli görevler vermiştir.
Bunlar kendilerine verilen görevleri bir gün, bir dakika
bile aksatmadan yerine getirirler. Örneğin ağaçlar mutlaka
havadaki karbondioksiti alıp yerine oksijen vermek zorundadırlar.
Toprak, mutlaka içinden canlıların yiyeceği çeşit çeşit
rızık çıkarır. Gökten yağan yağmur, mutlaka belli bir
hızda ve belli bir miktarda yağar, şimşeğin arkasından
mutlaka gök gürültüsü gelir. Doğadaki denge her zaman
korunur, birileri ölürken mutlaka yenileri dünyaya gelir.
Tüm varlık alemini yaratan Allah, her bir varlığa kendi
görevini ilham ederek yaşamlarını sürdürmelerini sağlar.
Allah yarattığı tüm canlıların vücutlarını da büyük
bir dengeyle ve düzenle idare eder, tüm organları birbirine
yardımcı kılar. Söz gelimi insan vücudunun fonksiyonlarının
tamamına yakını, insanların bilgisi ve kontrolü dışındadır.
Hiç kimse kalbinin atmasını ya da bağırsaklarının yediklerini
özümsemesini sağlayamaz. Kanındaki akyuvarların mikroplara
karşı verdiği savaştan haberi bile olmaz. Vücudunu oluşturan
hücrelerdeki sayısız kimyasal işlemlerin ne farkındadır,
ne de bunları denetleyebilir.
Aynı vücudundaki bu iç faktörler gibi, insanın yaşamının
bağımlı olduğu sayısız dış faktör de vardır. Ve bu milyonlarca
dış faktörden her birini Allah büyük bir düzenle ve
dengeyle uyum içinde yönetmektedir.
Eğer bazı insanların iddia ettiği gibi Allah dünyayı
yaratıp bırakmış olsaydı, kuşkusuz herşey daha o an
korkunç bir bozulmaya uğrardı. Gerçek şu ki iç içe geçmiş
bunca sistemi ancak Yaratıcımız olan Allah korumakta
ve kainat ancak Rabbimiz'in idaresiyle varlığını sürdürebilmektedir.
Çünkü Allah kainatın gerçek sahibidir, yaratılışı O'na
ait olduğu gibi yönetimi de yalnızca O'na aittir. Bu
konuya Kuran'da şöyle dikkat çekilir:
Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval
bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun,
eğer zeval bulacak olurlarsa, Kendisi'nden sonra artık
kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim'dir, bağışlayandır.
(Fatır Suresi, 41) |