| KEHF
SURESİ'NDEN AHİR ZAMAN İŞARETLER
Hamd, Kitabı kulu üzerine indiren
ve onda hiçbir çarpıklık kılmayan Allah'a aittir.
(Kehf Suresi, 1)
|
Kehf Suresi'nin ilk ayetinde Allah şükretmenin önemine dikkat
çekmektedir. Allah insana sahip olduğu herşeyi; mükemmel işleyen
bedenini, dünyadaki yaşanabilir ortamı, gökyüzündeki düzeni,
yiyecekleri, suyu ve daha nicelerini verendir. Allah sonsuz
cömert olandır. Rabbimiz insanlara dünya hayatında genellemeyle
dahi sayılamayacak kadar çok nimetler vermiştir. Bu gerçek,
bir ayette şöyle hatırlatılmaktadır:
Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak
olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten
Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nahl Suresi, 18)
Allah'a, verdiği tüm nimetlerden dolayı sürekli bir şükür
halinde olmak iman edenlerin en önemli özelliklerinden biridir.
Unutulmamalıdır ki Allah, tüm bu nimetlerle insanları denemektedir.
Allah, Nisa Suresi'nin 147. ayetinde "şükrün
karşılığını veren" olduğunu haber vermektedir.
Buna rağmen insanların büyük bir bölümü kendilerine verilen
nimetlere nankörlük etmektedirler. Hz. Süleyman'ın Neml Suresi'ndeki
sözleri şöyledir:
... "Bu Rabbimin fazlındandır, O'na şükredecek
miyim, yoksa nankörlük edecek miyim diye beni denemekte olduğu
için (bu olağanüstü olay gerçekleşti). Kim şükrederse, artık
o kendisi için şükretmiştir, kim nankörlük ederse, gerçekten
benim Rabbim Gani (hiçbir şeye ve kimseye ihtiyacı olmayan)dır,
Kerim olandır." (Neml Suresi, 40)
Ahir zaman ise insanların şükürden tamamen uzaklaştıkları
bir dönemdir. Bu dönemde insanlar tüm nimetleri verenin Allah
olduğunu unutur, dünya hayatına büyük bir hırsla bağlanırlar.
Sahip oldukları maddi-manevi her türlü zenginliği kendilerinden
bilirler. Bu nimetleri kendi çabalarıyla, zekalarıyla ve hak
ederek elde ettiklerine inanırlar. Ancak bu şekilde düşünen
kişiler, gerçekte Allah'a karşı çok büyük bir nankörlük içinde
olduklarını kesin olarak bilmelidirler. Çünkü insana sahip
olduğu tüm nimetleri veren Allah'tır. Nitekim ayetlerde bu
gerçek şöyle bildirilir:
Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın
nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz.
Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür. (İbrahim
Suresi, 34)
Nimet olarak size ulaşan ne
varsa, Allah'tandır, sonra size bir zarar dokunduğunda (yine)
ancak O'na yalvarmaktasınız. Sonra sizden zararı kaldırdığında,
sizden bir grup (hemen) Rablerine şirk koşar; Kendilerine verdiklerimize
karşı nankörlük etmek için. Öyleyse yararlanın, ilerde bileceksiniz.
(Nahl Suresi, 53-55) Nahl Suresi'nin yukarıdaki
ayetlerinde bildirildiği gibi, insanlar Allah'ın verdiği nimetleri
unutmakta ve O'na şirk koşmaktadırlar. İnsanları Allah'ın
nimetlerine karşı nankörlük yapmaya zorlamak ve şükürden uzaklaştırmak
ise şeytanın bir taktiğidir. Bu şekilde onları inkara yaklaştırmakta
ve Allah'ın yolundan saptırmaktadır. Şeytanın bu sinsi taktiği
ve gerçek amacı Kuran'da şöyle bildirilir:
"Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından,
sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici
bulmayacaksın." (Allah) Dedi: "Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş
olarak ordan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi
sizlerle dolduracağım." (Araf Suresi, 17-18)
Allah'a şükretmenin önemine ayetlerde dikkat çekilmesine
rağmen insanların şükürden uzaklaşmalarının elbette ki dünyada
da bir karşılığı vardır. Dünya üzerindeki yokluk, kıtlık,
sefalet, ahlaki çöküş gibi sıkıntıların temelinde insanların
Allah'ı unutmaları ve şükretmemeleri yatmaktadır. Şükür insana
nimetlerin, refahın ve huzurun kapılarını açarken, şükürden
uzaklaşıp, nankörlük etmek ise büyük bir azap getirir. Allah
bir ayetinde şu şekilde buyurur:
"Rabbiniz şöyle buyurmuştu: "Andolsun, eğer
şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer
nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir."
(İbrahim Suresi, 7)
Ayette de belirtildiği gibi şükretmeyen, Allah'ın nimetlerine
nankörlük eden bir kişi şiddetli bir azabı da hak etmektedir.
Nitekim Allah söz konusu kişilere hem dünyada hem de ahirette
bir azap vermektedir.
Geçmişte yaşanan olaylar bu konuda önemli ibretler içermektedir.
Geçtiğimiz yüzyılda dünyayı, Allah'ın dinini inkar üzerine
kurulu ideolojileri benimsemiş kişiler yönetmiştir. Faşizm
ve komünizm gibi ideolojiler, insanları hak dinin güzelliklerinden
uzaklaştırmış, onlara inkarı çekici göstermiştir. Bu zalim
ideolojilerin peşinden sürüklenerek Allah'ı inkar eden insanlar,
şükretmeyi de bunun bir neticesi olarak unutmuş ve yıllar
boyu çok büyük belalarla karşılık bulmuşlardır. İnsanlar Allah'ın
nimetlerine nankörlük yapmalarının karşılığını, nimet eksikliği
olarak almışlardır. Kuran'da nankörlüğün karşılığı şöyle haber
verilmiştir:
Allah bir şehri örnek verdi: (Halkı) Güvenlik
ve huzur içindeydi, rızkı da her yerden bol bol gelmekteydi;
fakat Allah'ın nimetlerine nankörlük etti, böylece Allah yaptıklarına
karşılık olarak, ona açlık ve korku elbisesini tattırdı. (Nahl
Suresi, 112)
20. yüzyıl boyunca tüm dünyanın açlık, yokluk, korku ve acı
yaşamalarının temelinde de bu nankör tutumları bulunmaktadır.
Kuran'da Allah'ın nimetlerine nankörlük eden insanların cezalandırılacağı
şöyle haber verilmiştir:
Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla
onları cezalandırdık. Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını
cezalandırır mıyız? (Sebe Suresi, 17)
| Dosdoğru
(bir Kitaptır) ki, Kendi katından şiddetli bir azapla
uyarıp-korkutmak ve salih amellerde bulunan müminlere
müjde vermek için (onu indirdi); şüphesiz onlara güzel
bir ecir vardır.
(Kehf Suresi, 2)
|
Kehf Suresi'nin 2. ayetinde Kuran'ın önemine ve dosdoğru
bir kitap olduğuna dikkat çekilmektedir. Kuran, Allah'ın izniyle
insanlara öğüt veren ve sonsuz yaşamları için onları uyaran
ve doğru yolu gösteren, Allah'ın vahyidir. Rabbimizin rızasını,
rahmetini ve cennetini kazanmak için sarılmamız gereken yegane
yol göstericidir. Doğru ile yanlışı birbirinden ayıran mutlak
ölçüdür. Bakara Suresi'nin 120. ayetinde de bildirildiği gibi
"Şüphesiz doğru yol, Allah'ın yoludur." Rabbimiz
iman edenlere yol olarak Kuran'a sımsıkı sarılmaları gerektiğini
şöyle açıklamaktadır:
"Şu halde, sana vahyedilene sımsıkı-tutun;
çünkü sen dosdoğru bir yol üzerindesin. Ve şüphesiz o (Kur'an),
senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız."
(Zuhruf Suresi, 43-44)
Kehf Suresi'nin 2. ayetinde aynı zamanda ayetlere uymanın
önemine de Allah dikkat çekmektedir. İman eden bir kişi tüm
hayatı boyunca Allah'ın hükümlerine, emir ve tavsiyelerine
titizlikle uymakla yükümlüdür. Hiçbir zorluk, baskı ya da
sıkıntı onu bu konuda bir gevşekliğe ve gaflete sürükleyemez.
Şartlar ne olursa olsun her zaman bu konularda titiz, gayretli
ve kararlıdır.
Ayette
dikkat çekilen hükümlerden bir diğeri de insanları uyarıp
korkutmaktır. Allah Kuran'ın pek çok ayetinde iman edenlere
bu önemli sorumluluğu hatırlatmakta, insanlara iyiliği emretmenin
ve onları kötülükten men etmenin önemine işaret etmektedir.
Ayrıca Allah Kuran'da bu görevin bir ibadet olarak yerine
getirilmesini emretmiş ve bunu yapan insanların kurtuluş bulacağını
da müjdelemiştir. Bu konudaki bir ayet şöyledir:
Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler,
(İslam uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler,
iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah'ın sınırlarını
koruyanlar; sen (bütün) mü'minleri müjdele. (Tevbe Suresi,
112)
Her konuda olduğu gibi bu konuda da en güzel örnekler peygamberlerdedir.
Bu şerefli görevi üstlenen elçiler, tarih boyunca insanları
türlü şekillerde uyarmışlar ve Allah'a iman etmeye davet etmişlerdir.
Elçiler insanları uyarırlarken, onlara cehennemin varlığını
hatırlatıp, sonsuz bir azapla da korkutmuşlardır. Allah bu
gerçeği Leyl Suresi'nde şu şekilde bildirir:
Artık sizi, 'alevleri kabardıkça kabaran'
bir ateşle uyardım. Ona, ancak en bedbaht olandan başkası
yollanmaz. (Leyl Suresi, 14-15)
Kehf Suresi'nin 2. ayetinde dikkat çekilen bir diğer önemli
konu da salih amelin önemidir. Salih amel insanın sadece Allah'ın
rızasını, rahmetini ve cennetini hedefleyerek, samimi bir
kalple yaptığı hayırlı fiillerdir. Salih amelin önemi ile
ilgili bir başka ayet şöyledir:
Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah'ındır.
Güzel söz O'na yükselir, salih amel de onu yükseltir. Kötülükleri
tasarlayıp düzenleyenler ise; onlar için şiddetli bir azab
vardır. Onların tasarladıkları 'boşa çıkıp bozulur'. (Fatır
Suresi, 10)
Kuran'ın daha pek çok ayetinde Rabbimiz salih amel işlemenin
önemini belirtmiş ve salih amelin Kendi katında güzel bir
karşılık bulacağını müjde vermiştir. Bu ayetlerden bazıları
şöyledir:
(Ey Muhammed) iman edip salih amellerde bulunanları
müjdele. Gerçekten onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler
vardır. Kendilerine rızık olarak bu ürünlerden her yedirildiğinde:
"Bu daha önce de rızıklandığımızdır" derler. Bu, onlara, (dünyadakine)
benzer olarak sunulmuştur. Orada, onlar için tertemiz eşler
vardır ve onlar orada süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi,
25)
Şüphesiz, iman edenler(le) Yahudiler, Hıristiyanlar
ve sabiiler(den kim) Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve
salih amellerde bulunursa, artık onların Allah katında ecirleri
vardır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.
(Bakara Suresi, 62)
İman edip salih amellerde bulunanlar ve 'Rablerine
kalbleri tatmin bulmuş olarak bağlananlar', işte bunlar da
cennetin halkıdırlar. Onda süresiz kalacaklardır. (Hud Suresi,
23)
Kehf Suresi'nin 2. ayetinde Allah'ın dikkat çektiği bir diğer
önemli konu da müminlere müjde vermektir. Kuran'ın pek çok
ayetinde elçilere, iman edenlere müjde vermeleri emredilmiştir.
Dünya hayatının tüm sıkıntılarının, zorluklarının, eksikliklerinin
geçici olduğu, Allah'ın yardımının, rahmet ve merhametinin
daima inananlarla birlikte olduğu gibi haberlerle müjdelenmek
müminler için çok büyük birer sevinç vesilesidir. Sonsuz ahiret
nimetlerinin yakınlığı da hiç şüphesiz müminlerin şevkini,
çabalarını ve azimlerini artıracaktır. Bir ayette Allah şöyle
buyurur:
Biz bunu (Kuran'ı) senin dilinle kolaylaştırdık,
takva sahiplerine müjde vermen ve direnen bir kavmi uyarıp-korkutman
için. (Meryem Suresi, 97)
Kehf Suresi'nin 2. ayetinde dikkat çekilen konuların tümü,
ahir zamanda da tüm Müslümanların titizlikle üzerinde durmaları
gereken konulardır. Ahir zamanda yaşanacak olan fitne ve bozgunculuktan,
dinsiz ideolojilerin getirdiği belalardan insanları koruyacak
olan, bu ayette de dikkat çekildiği gibi Kuran'a sımsıkı sarılmak
olacaktır. Kuran'ın rehberliğinde salih amellerde bulunmak,
insanlara iyiliği emretmek ve onları sonsuz cennet nimetleriyle
müjdelemek, aynı zamanda da ebedi cehennem azabı ile korkutarak
Kuran'ın hükümlerinden taviz vermeme yönünde uyarmak, ahir
zamanda vicdan sahibi Müslümanların en önemli vazifelerindendir.
| Onlar
orda ebedi olarak kalıcıdırlar.
(Kehf Suresi, 3) |
İnsanların büyük bir bölümü Allah'ın varlığını, cennet ve
cehennem hayatının yakınlığını inkar ederler. Bu kişilere
göre ölüm bir yok oluştur. Hesap günü yoktur. Bazı insanlar
ise cehennem azabının varlığını kabul eder, ancak bu azabın
sayılı gün süreceğine inanırlar. Buna göre insan cehennemde
kısa bir süre kalacak, günahlarının kefaretini ödeyecek, daha
sonra da buradan çıkıp, sonsuz cennet nimetlerine kavuşacaktır.
Oysa Kuran ayetlerinde bu şekilde geçici bir azaptan bahsedilmemektedir.
Allah Al-i İmran Suresi'nde şu şekilde bildirir:
Bu, onların: "Ateş bize sayılı günler dışında
kesinlikle dokunmayacak" demelerindendir. Onların bu iftiraları,
dinleri konusunda kendilerini yanılgıya düşürmüştür. (Al-i
İmran Suresi, 24)
İşte Kehf Suresi'nin 3. ayetinde geçen ifadede de Allah,
insanların cehennem konusundaki bu yanılgılarına dikkat çekmekte
ve cehennem azabının inkarda diretenler için ebedi olduğunu
bildirmektedir. Dünya hayatına kapılıp Allah'ın varlığını
inkar eden, Allah'ın Resulü'nün yolunu izlemeyen, ayetlerdeki
hükümleri uygulamayan insanların kalacağı yer, -Rabbimizin
dilemesi dışında- ebediyete kadar cehennemdir. Bu, Allah'ın
adaletidir. Kuran'da inkarda direten insanların cehennemde
de azgınlıklarını sürdürdükleri haber verilir:
Şüphesiz suçlu-günahkarlar, cehennem azabı
içinde süresiz kalacaklardır. Onlardan (azab) hafifletilmeyecek
ve orda onlar umutlarını kaybetmiş kimselerdir. Biz onlara
zulmetmedik; ancak onların kendileri zalimlerdir. (Cehennem
bekçisine:) "Ey Malik (bekçi), Rabbin bizim işimizi bitirsin"
diye haykırdılar. O: "Gerçek şu ki siz, (burda) kalacak kimselersiniz"
dedi. (Zuhruf Suresi, 74-77)
Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, inkar edenler cehennemde
dahi acizliklerini görmemekte, büyüklenmeyi sürdürmektedirler.
Allah'a yönelmemekte, bunun yerine "Rabbin bizim işimizi
bitirsin" diye bir meleğe seslenmektedirler. Bu, onların
azgın karakterlerini sürdürdüklerinin bir delilidir. Nitekim
Allah ayetlerinde "geri çevrilsek
de işlediklerimizden başkasını yapsak" (Araf Suresi,
53) diyen inkarcıların yalancı olduklarını da bildirmiştir:
Ateşin üstünde durdurulduklarında onları
bir görsen; derler ki: "Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik
de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve mü'minlerden olsaydık."
Hayır, önceden saklı tuttukları kendilerine açıklandı. Şayet
(dünyaya) geri çevrilseler bile, kendisinden sakındırıldıkları
şeylere şüphesiz yine döneceklerdir. Çünkü onlar, gerçekten
kafirlerdir. (Enam Suresi, 27-28)
Başka ayetlerde de dünyada insanlara yeteri kadar mühlet
verildiği, ancak onların büyüklenmekten vazgeçmedikleri bildirilmektedir:
Ya da azabı gördüğü zaman: "Benim için bir
kere daha (dünyaya dönme fırsatı) olsaydı da, ihsan edenlerden
olsaydım" (diyeceği günden sakının). "Hayır, Benim ayetlerim
sana gelmişti, fakat sen onları yalanladın, büyüklüğe kapıldın
ve kafirlerden oldun." (Zümer Suresi, 58-59)
Tüm bunlardan anlaşıldığı gibi bu tür insanlar düzelmemektedirler.
Allah müminlere karşı çok merhametli olduğu için, bu tip azgın
insanları cennete, müminlerin arasına sokmamaktadır. Cennet,
içindeki tüm nimetler ve tüm insanlarla bir güzellik mekanıdır;
Allah'ın hoşnut olmadığı hiçbir varlık cennette bulunmamaktadır.
Bu da Allah'ın salih kullarına olan şefkatinin ve adaletinin
sonuçlarından biridir.
Sonsuz cennet nimetleri ise yalnızca salih müminlerindir.
Allah ayetlerinde şu şekilde bildirmektedir:
İşte bunların karşılığı, Rablerinden bağışlanma
ve içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlerdir.
(Böyle) Yapıp-edenlere ne güzel bir karşılık (ecir var.) (Al-i
İmran Suresi, 136)
Kim Allah'a ve elçisine isyan eder ve onun
sınırlarını aşarsa, onu da içinde ebedi kalacağı ateşe sokar.
Onun için alçaltıcı bir azab vardır. (Nisa Suresi, 14)
Bilmiyorlar mı, kim Allah'a ve elçisine karşı
koymaya çalışırsa, gerçekten onun için, onda ebedi kalmak
üzere cehennem ateşi vardır? İşte en büyük aşağılanma budur.
(Tevbe Suresi, 63)
| (Bu
Kur'an) "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarıp-korkutur.
Bu konuda ne kendilerinin, ne atalarının hiçbir bilgisi
yoktur. Ağızlarından çıkan söz ne (kadar da) büyük.
Onlar yalandan başkasını söylemiyorlar. (Kehf Suresi,
4-5)
|
Kehf Suresi'nin 4. ve 5. ayetlerinde Hıristiyanların Allah
hakkındaki büyük iftiralarına dikkat çekilmektedir. Hıristiyanlar
ortaya attıkları sapkın teslis inancıyla kendi dinlerini bozmuş
ve batıl bir din oluşturmuşlardır. Ayetlerde onların yaptıkları
bu büyük tahrifat şu şekilde ifade edilmektedir:
Ey Kitap Ehli, dininiz konusunda taşkınlık
etmeyin, Allah'a karşı gerçek olandan başkasını söylemeyin.
Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah'ın elçisi ve kelimesidir.
Onu ('OL' kelimesini) Meryem'e yöneltmiştir ve O'ndan bir
ruhtur. Öyleyse Allah'a ve elçisine inanınız; "üçtür" demeyiniz.
(Bundan) kaçının, sizin için hayırlıdır. Allah, ancak bir
tek ilahtır. O, çocuk sahibi olmaktan yücedir. Göklerde ve
yerde her ne varsa O'nundur. Vekil olarak Allah yeter. (Nisa
Suresi, 171)
"Allah çocuk edindi" dediler. O, (bundan)
yücedir; O, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır. Göklerde ve yerde
ne varsa O'nundur. Kendinizde buna ilişkin bir delil de yoktur.
Allah'a karşı bilmeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz? (Yunus
Suresi, 68)
İşte Meryem oğlu İsa; hakkında kuşkuya düştükleri
"Hak Söz". Allah'ın çocuk edinmesi olacak şey değil. O yücedir.
Bir işin olmasına karar verirse, ancak ona: "Ol" der, o da
hemen oluverir. (Meryem Suresi, 34-35)
Kuşkusuz Kehf Suresi'nin bu ayetlerinde ve yukarıdaki ayetlerde
dikkat çekilen bu zihniyet tam olarak bir müşrik inancıdır.
Kuran'da bildirildiği gibi, Allah, eşi ve benzeri bulunmayan,
çocuk edinmekten münezzeh olan, herşeyin tek hakimi ve hükümdarı,
göklerin ve yerin Rabbidir. Ahir zamanda yaşayan Müslümanlar,
Hıristiyanların, kendi kutsal kitaplarını tahrif ederek ortaya
attıkları bu sapkın iddialarının geçersizliğini insanlara
anlatmakla yükümlüdürler.
|
Şimdi onlar bu söze (Kur'an'a)
inanmayacak olurlarsa sen, onların peşi sıra esef ederek
kendini
kahredeceksin (öyle mi)?
(Kehf Suresi, 6)
|
Bu ayette Allah'ın elçisinin ve iman edenlerin yaptığı tebliği
dinlemeyenlere dikkat çekilmektedir. Salih müminler Allah'ın
Kuran'da emrettiği iyiliği emretme ve kötülükten men etme
sorumluluğu gereği, insanları Allah'a iman etmeye davet eder,
onlara Kuran ayetlerinde bildirilen gerçekleri haber verirler.
Ancak insanların büyük bir bölümü elçilerin tebliğinden yüz
çevirir, inkarda diretirler. Bu, Allah'ın,
"Şüphesiz kıyamet-saati, yaklaşarak gelmektedir; bunda
hiçbir kuşku yok. Ancak insanların çoğu iman etmiyorlar."
(Mümin Suresi, 59) ayetiyle bildirdiği bir gerçektir.
İman edenlerin tebliği karşısında inkar edenler çok çeşitli
olumsuz tavırlar gösterirler. Bazıları İsra Suresi'nin 90.
ayetinde haber verilen, "Bize yerden
pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız" benzeri
ifadelerle Allah'ın elçisinin bir mucize getirmesini bekler,
bazıları ise iman edenlerle alay ederler. İnkarcıların alaylarına
Bakara Suresi'nde şöyle bir örnek verilmektedir:
Ve (yine) kendilerine: "İnsanların iman ettiği
gibi siz de iman edin" denildiğinde: "Düşük akıllıların iman
ettiği gibi mi iman edelim?" derler. Bilin ki, gerçekten asıl
düşük-akıllılar kendileridir; ama bilmezler. (Bakara Suresi,
13)
Her peygamber gönderildiği kavimden bu ayetlerdekine benzer
karşılıklar görmüş, çoğu zaman baskı ile karşılaşmıştır. Örneğin
Hz. Nuh'un her yolu deneyerek yaptığı ihlaslı tebliğine karşılık,
kavminin olumsuz tepkileri Kuran'da şu şekilde anlatılır:
Dedi ki: "Rabbim, gerçekten kavmimi gece
ve gündüz davet edip-durdum. Fakat davet etmem, bir kaçıştan
başkasını arttırmadı. Doğrusu ben, onları bağışlaman için
her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar,
örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük
gösterip-direttiler. Sonra onları açıktan açığa davet ettim.
Daha sonra (davamı) onlara açıkça ilan ettim ve kendilerine
gizli gizli yollarla yanaşmak istedim. Bundan böyle" dedim.
"Rabbinizden mağfiret isteyin; çünkü gerçekten O, çok bağışlayandır.
(Nuh Suresi, 5-10)
Ayetlerde de bildirildiği gibi insanlar her dönemde kendilerine
hak dinin tebliğ edilmesine genellikle olumsuz karşılık vermişlerdir.
Ancak burada unutulmaması gereken çok önemli bir nokta vardır:
Tebliğ yapılan kişinin verdiği karşılık, tebliğ yapan Müslümanı
hiçbir zaman olumsuz yönde etkilemez. Çünkü hidayeti verecek
olan Allah'tır. İnsan ne kadar güzel anlatırsa anlatsın, ne
kadar etkili ve hikmetli konuşursa konuşsun, Allah dilemedikçe
karşısındaki kişinin kalbinde etki meydana getiremez. Kuran'da
bu gerçeği bildiren başka ayetler de vardır. Örneğin Allah
Nahl Suresi'nde şöyle hükmetmektedir:
Andolsun, Biz her ümmete: "Allah'a kulluk
edin ve tağuttan kaçının" (diye tebliğ etmesi için) bir elçi
gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi,
onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde
dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün. Sen,
onların hidayet bulmalarını ne kadar tutkuyla istesen de,
Allah, şüphesiz saptırdığına hidayet vermez, onlar için yardım
edecek yoktur. (Nahl Suresi, 36-37)
Allah'ın bu ayetlerinde bildirdiği gibi insanın diğer insanlar
üzerinde hidayet verici bir etkisinin olması mümkün değildir.
O halde iman edenlerin tek sorumlulukları tebliğ yapmak ve
hidayet vermeyi Allah'ın takdirine bırakmaktır. Tevekküllü
davranmak, sabır göstermek, güzel sözle Allah'ın dinine davet
etmek hiç şüphesiz insanların kalplerinde çok büyük bir etki
yaratacaktır. Ayetlerde Allah şöyle buyurmaktadır:
Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca
bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara 'zor ve baskı'
kullanacak değilsin. Ancak kim yüz çevirir ve inkar ederse
Allah, onu en büyük azap ile azablandırır. Şüphesiz onların
dönüşleri Bizedir. Sonra onları hesaba çekmek de elbette Bize
aittir. (Gaşiye Suresi, 21-26)
Hidayeti verecek olan, tebliğ yapılan kişinin iman etmesini
sağlayacak olan Allah'tır. Başka ayetlerde de hidayeti verenin
sadece Allah olduğu şu şekilde bildirilir:
Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin
tümü, topluca iman ederdi. Öyleyse, onlar mü'min oluncaya
kadar insanları sen mi zorlayacaksın? Allah'ın izni olmaksızın,
hiç kimse için iman etme (imkanı) yoktur... (Yunus Suresi,
99-100)
Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin,
ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir; O, hidayete erecek
olanları daha iyi bilendir. (Kasas Suresi, 56)
Yusuf Suresi'nde de yine aynı konuya dikkat çekilmiştir.
Bir Müslüman ne kadar salih niyetle tebliğ yapsa da Allah'ın
hidayet vermediği insanların iman etmesi mümkün değildir.
Müslümana düşen öğüt vermek ve hatırlatmaktır; bir mümin bu
sorumluluğunu yerine getirirken, karşısındaki kişinin hidayetinin
Allah'ın takdirinde olduğunu bilir. Ancak şunu da unutmamak
gerekir ki, iman eden bir insanın gösterdiği çaba -Allah'ın
izniyle- kendisine bir ecir olarak yazılacak, onun hakkı söylemesine
karşı direnenler ise yaptıklarının karşılığında azaba uğrayacaklardır.
Allah Yusuf Suresi'nde bu gerçeğe şöyle dikkat çeker:
Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların
çoğu iman edecek değildir. Oysaki sen buna karşı onlardan
bir ücret de istemiyorsun. O, alemler için yalnızca bir 'öğüt
ve hatırlatmadır.' Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki,
üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler. Onların
çoğu Allah'a iman etmezler de ancak şirk katıp-dururlar. Şimdi
bunlar, kendilerine Allah'ın azabından kapsamlı bir bürümenin
gelivermesinden veya onların hiç haberleri yokken kıyametin
onlara apansız gelmesinden kendilerini güvende mi buldular?
De ki: "Bu, benim yolumdur. Bir basiret üzere Allah'a davet
ederim; ben ve bana uyanlar da. Ve Allah'ı tenzih ederim,
ben müşriklerden değilim." (Yusuf Suresi, 103-108)
| Şüphesiz
Biz, yeryüzü üzerindeki şeyleri ona bir süs kıldık;
onların hangisinin daha güzel davranışta
bulunduğunu deneyelim diye.
(Kehf Suresi, 7)
|
İnsanların büyük bir bölümü dünya hayatının bir deneme olarak
yaratıldığı gerçeğini bilmez ya da bildiği halde bu büyük
gerçeği görmezden gelir. Bu nedenle de dünya hayatına şiddetle
bağlanır, ölümü ve ahiretin varlığını aklına dahi getirmek
istemez. Oysa Allah, "Andolsun,
Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan
ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri
müjdele." (Bakara Suresi, 155) ayetiyle insanların
dünya hayatında bir denemeden geçirildiklerini bildirmiştir.
Mülk Suresi'nde de dünya hayatının ve ölümün yaratılış amacı
şu şekilde bildirilir:
O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin
daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı
yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk
Suresi, 2)
Unutulmamalıdır ki insanın "iman ediyorum" demesi
Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanması için yeterli
değildir. Kişinin imanının sağlamlığını ve Allah'ın ayetlerine
olan titizliğini tüm hayatı boyunca, her durumda göstermesi
şarttır. Bir zorluk, hastalık, sıkıntı ya da açlık anında
olduğu gibi zenginlik, güç, iktidar sahibi olduğunda da her
zaman Allah'a yönelmeli ve Allah'ın hükümlerini titizlikle
uygulamalıdır. Allah Ankebut Suresi'nde şu şekilde bildirir:
İnsanlar, (sadece) "İman ettik" diyerek,
sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan
öncekileri sınadık; Allah, gerçekten doğruları da bilmekte
ve gerçekten yalancıları da bilmektedir. (Ankebut Suresi,
2-3)
Ancak insanların büyük bir bölümü dünya hayatının süslerini
ahiret hayatına tercih ederler. Son model bir spor araba,
lüks bir villa, mücevherler ya da gösterişli kıyafetlere sahip
olmanın bu dünya hayatının tek amacı olduğu yanılgısına düşerler.
Daha zengin, daha güzel, daha ünlü olabilmek için yarışır,
hayatlarını bu değerlerin peşinde koşarak geçirirler. Oysa
bunlar amacına uygun kullanılmadığı takdirde insana hiçbir
kazanç getirmeyecektir. Bu gerçek Al-i İmran Suresi'nde şu
şekilde bildirilir:
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış
altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere
duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı.
Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer
Allah katında olandır. De ki: "Size bundan daha hayırlısını
bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin katında,
içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler,
tertemiz eşler ve Allah'ın rızası vardır. Allah, kulları hakkıyla
görendir." (Al-i İmran Suresi, 14-15)
Ayetlerde de bildirildiği gibi dünya hayatı geçicidir ve
dünya hayatının süsleri de aldatıcıdır. Tarih boyunca olduğu
gibi Ahir zamanda da dünya üzerinde var olan tüm saraylar,
şatolar, dev fabrikalar, köprüler, kasalar dolusu altın ve
mücevherler, bankalarda biriken paralar, hisse senetleri,
arabalar, sürat motorları, uçaklar kısacası herşey insanların
denenmesi için yaratılmıştır. Bunlara sahip olmak bir üstünlük
olmadığı gibi, bunlara sahip olmamak da bir kayıp değildir.
Asıl önemli olan insanın Allah'a imanı, samimiyeti, güzel
ahlakıdır. Her insan mutlaka ölümle karşılaşacak ve sonsuz
ahiret hayatının bir gerçek olduğunu mutlaka anlayacaktır.
O halde dünya hayatının süslerine aldanmak çok büyük bir hata,
çok kötü bir alışveriş olur.
Doğru olan inananların davranışlarıdır ki, onlar sonsuz ahiret
hayatı karşılığında canlarını ve mallarını satmışlardır. Ve
bu alışverişten dolayı çok büyük bir neşe içindedirler. Allah
müminleri bir ayetinde şöyle müjdelemektedir:
Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında
onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını
satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler
ve öldürülürler; (bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da O'nun
üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan daha çok ahdine
vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten
dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk'
budur. (Tevbe Suresi, 111)
| Biz
gerçekten (yeryüzü) üzerindeolanları kupkuru-çorak bir
toprak yapabiliriz.(Kehf Suresi, 8)
|
 Önceki
bölümde açıkladığımız gibi yeryüzündeki tüm güzellik ve zenginlikler
insanları denemek için Allah'ın yarattığı metalardır. Bu ayette
ise Rabbimiz, insanlara sahip oldukları metalar ne kadar değerli,
ne kadar ihtişamlı, ne kadar güzel olursa olsun bunların tümünün
muhakkak kuru bir toprağa dönüşeceğini hatırlatmaktadır.
Allah dilerse, dünya hayatının süslerine kapılıp Allah'ın
varlığını unutan insanların ellerindeki tüm varlıklarını bir
anda alıp, onları yokluk içinde bırakabilir. Allah herşeye
güç yetirendir. Dilediğini zengin kılar, dilediğini fakirleştirir.
Tüm mülkün sahibidir ve mülkü dilediğine verir. Bu gerçek
Kuran'ın pek çok ayetinde bildirilmiştir. Bu ayetlerden birkaç
tanesi şöyledir:
Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. O,
dilediğine rızkı genişletip-yayar ve kısar da. Çünkü O, herşeyi
bilendir. (Şura Suresi, 12)
Görmüyorlar mı ki, Allah, dilediğine rızkı
yayıp-genişletir ve kısar da. Şüphesiz bunda, iman eden bir
kavim için gerçekten ayetler vardır. (Rum Suresi, 37)
Allah, kullarından dilediğine rızkı yayıp-genişletir,
(ve) kısar da. Şüphesiz Allah, herşeyi bilendir. (Ankebut
Suresi, 62)
| Sen,
yoksa Kehf ve Rakim Ehlini Bizim şaşılacak ayetlerimizden
mi sandın? O gençler, mağaraya sığındıkları zaman, demişlerdi
ki: "Rabbimiz, katından bize bir rahmet ver ve
işimizden bize doğruyu kolaylaştır (bizi başarılı kıl).
(Kehf Suresi, 9-10)
|
Bu ayetlerde Kehf ve Rakim Ehlinin olağanüstü durumlarına
dikkat çekilmektedir. Kıssanın devamında da görüleceği gibi,
Kehf Ehli'nin yaşadıkları alışılmışın dışında, metafizik olaylardır.
Hayatlarının her anı mucizevi gelişmelerle doludur. Peygamber
Efendimizin hadislerinde Ahir zamanla bağlantısına dikkat
çekilen Kehf Ehli'nin Kuran'da anlatılan bu durumu, Ahir zamanda
da insanların olağan dışı, metafizik olaylarla karşılaşabileceklerine
bir işarettir.
Ayetin devamında ahir zamanda gençlerin büyük sorumluluklar
yükleneceklerine işaret ediliyor olabilir. Bu dönemde inkarcı
felsefelerle fikri bir mücadele yürütülmesinde, hak dinin
anlatılmasında, insanlara yönelik zulmün kaldırılmasında gençler
önemli görevler üstleneceklerdir. Kuran'da dinin anlatılması
konusunda gençlerin taşıdığı öneme başka ayetlerde de dikkat
çekilmektedir. Örneğin Kehf Suresi'nde Hz.Musa'nın "genç
bir yardımcısı" olduğu haber verilir. Bir ayette
ise Hz. Musa'ya kavminden sadece genç bir topluluğun iman
ettiğini Allah şöyle bildirir:
Sonunda Musa'ya kendi kavminin bir zürriyetinden
(gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini
belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı... (Yunus
Suresi, 83)
Kehf Suresi'nin 10. ayetinde gençlerin bir yere "sığındıkları"
bildirilmektedir. Kıssanın sonraki ayetlerinden anlaşıldığına
göre, Kehf Ehli'nin mağaraya sığınmalarının nedeni dönemin
baskıcı sisteminin oluşturduğu ortamdır. Kendi fikirlerini
rahatça söyleyemeyen, doğruları anlatamayan, Allah'ın dinini
gerektiği gibi tebliğ etmeleri engellenen Kehf Ehli, çözümü
bu toplumdan uzaklaşmakta bulmuştur.
Bu ayette, ahir zamanda da komünist, faşist veya başka ideolojideki
totaliter yönetimler nedeniyle benzer bir ortam oluşacağına,
bu yönetimlerin fikir ve düşünce hürriyetini kısıtlayacağına
ve dini yaşamak isteyenlerin üzerinde bir baskı oluşturacağına
işaret ediliyor olabilir. Kendi dönemlerindeki benzer bir
baskı nedeniyle Kehf Ehli mağaraya sığınmış ve inkarcı kavimlerinden
ayrılmışlardır. Ahir zamanda da insanlığa belalar getiren
komünist ve faşist sistemlerin baskısından kurtulmak için
samimi Müslümanların gözlerden uzak olmaları, gaybet yani
gizlilik içinde olmaları muhtemeldir. Bu baskıdan uzaklaşan
Müslümanlar, insanlar arasında fazla gözükmeyecekler, kendilerini
toplumdan uzakta tutacaklardır.
Ancak bu durum, uzaklaşıp bekleme manasında değildir. Kehf
Ehli mağaraya sığınmış, yaptıkları işleri Allah'ın kolaylaştırması,
kendilerine rahmetinden yayması için dua etmişlerdir. Kısacası
Kehf Ehli'nin mağaraya sığınmasının nedeni sadece beklemek
değil, kendilerini bu süre içinde geliştirmek olmuştur. Ahir
zamanda da totaliter rejimlerin olduğu yerlerde baskı altında
olan Müslümanlar kendilerini gizleyeceklerdir. Bu vesileyle
Allah'ın kendi üzerlerindeki rahmetini artırmasını, işlerini
ve dine düşman fikir akımlarına karşı yürüttükleri mücadeleyi
daha da kolaylaştırmasını umacaklardır.
Kehf Ehli'nin duasını Allah'ın bildirdiği 10. ayette çok önemli
bir konuya daha dikkat çekilmektedir. İman edenler her işi
yapanın sadece Allah olduğunu hiç unutmamalıdırlar. İnsan
her zaman ihtiyaç içindedir, Allah karşısında aciz ve muhtaçtır.
Kendi aklı, kendi çabası ve gücü ile birşey yapması mümkün
değildir. Allah dilemediği zaman insanın değil bir işi sonuçlandırması,
elini kaldırması, yürümesi, hatta nefes alması dahi mümkün
olmaz. İnsanın her an Allah'ın yardımına, desteğine ve rahmetine
ihtiyacı vardır. Kuran'da da insanın bu aczine ve her işi
yapanın Allah olduğuna dair pek çok ayet bulunmaktadır. Allah
Enfal Suresi'nde şu şekilde buyurmaktadır:
Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah
öldürdü; attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı. Mü'minleri
Kendinden güzel bir imtihanla imtihan etmek için (yaptı.)
Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir. (Enfal Suresi, 17)
Herşeyi yaratan, tüm işleri evirip çeviren Allah'tır. İnsan
ise samimiyetiyle ve teslimiyetiyle denenmektedir. Kehf Ehli
de bu gerçeği bilen samimi Müslümanlar oldukları için mağaraya
sığındıkları anda hemen Allah'a yönelmiş, dualarıyla Allah'a
teslimiyetlerini ifade etmişlerdir. Kehf Ehli, ilimde derinleşmelerini
sağlayacak olanın da, her yönden işlerini kolaylaştıracak
olanın da Allah olduğunu bilmekte, bu nedenle öncelikle Allah'tan
yardım istemektedirler. Bu durumdan da anlaşılmaktadır ki,
asıl olan insanın samimi Müslüman olması ve Rabbimize dua
edip herşeyi O'ndan istemesidir.
| Böylelikle
mağarada yıllar yılı onların kulaklarına vurduk
(derin bir uyku verdik).
(Kehf Suresi, 11) |
Önceki ayetlerde de ifade edildiği gibi Kehf Ehli kendilerini
inkarcı sistemin baskılarından korumak için mağaraya sığınmışlardır.
Aynı şekilde ahir zamanda da müminler dünya üzerinde çok büyük
bir zulüm sistemi kuran faşizm ve komünizm gibi din ve mukaddesat
düşmanı,vatanlarını, milletlerini ve devletlerini felakete
sürükleyen ideolojilerin baskılarından kendilerini korumak
için gizlenmeyi tercih edeceklerdir. Aynı Kehf Ehli'nin yaşadığı
dönemde olduğu gibi bu tip yönetimler altında olan Müslümanların
fikir hürriyeti olmayacak, düşüncelerini söyleyemeyecekler,
çok büyük bir baskı altında olacaklardır.

Resimlerde, halen dine düşman olan toplulukların zulmü
altında yaşayan insanlar görülmektedir. Bu kargaşa ve
zalimlik, ahir zamanın da bir alametidir. Ancak Müslümanlar,
bu zorlu dönemin Allah'ın izniyle son bulmak üzere olduğunu
bilmekte ve bunun şevkini yaşamaktadırlar. |
Ancak bu gizlenme dönemi Müslümanlar için sıkıntılı, tedirgin
bir bekleyiş değil, tam aksine huzurlu ve rahat bir bekleyiştir.
Ayette geçen "... yıllar yılı kulaklarına vurduk"
ifadesiyle müminlerin gizlendikleri dönemde, aynı uykudaymış
gibi bir huzur içinde olacaklarına işaret edilmektedir.
Bu dönem müminler için bir eğitim, kendini geliştirme, ilimde
derinleşme ve imanda güçlenme dönemidir. İnkar edenlerin,
ahlaki değerlere düşman olanların, vatana, millete zararlı,
saldırgan çevrelerin toplum içinde meydana getirdikleri şiddet
olaylarından, baskıdan, zulümden, zorbalıklardan inananlar
etkilenmeyecekler, aynı bir mağaradaymış gibi tüm zorluklardan
uzak olacaklardır. Bu durum, Allah'tan bir rahmet olarak onları
koruyacaktır.
| Sonra
iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap
ettiğini belirtmek için onları uyandırdık.
(Kehf Suresi, 12) |
Ashab-ı Kehf'in gizliliği, ayetten de anlaşıldığı gibi, belirli
bir süreye kadar devam etmiştir. Daha sonra Allah'ın takdir
ettiği zamanda, O'nun dilemesi ile bu gençler uyanmışlardır.
Ahir zamanda faşizmi veya komünizmi benimsemiş yönetimlerin
baskısı altında bulunan iman ehlinin gizlenme dönemi de Allah'ın
kaderde belirlediği bir süreye kadar devam edecektir. Bu süre
sonunda ise tüm gizlilik ortadan kalkacak ve iman edenler
insanların arasına karışıp, Allah'ın varlığını, iman hakikatlerini,
Kuran ahlakını onlara anlatmak için çalışmalarına başlayacaklardır.
Bu gizlenme süresinin ne kadar olacağı ise Allah katında bir
hesap üzeredir. Ayette bu sürenin yıl, gün, saat olarak Allah
katında belli olduğuna işaret edilmektedir. Tüm kainatı yoktan
var eden Rabbimiz herşeyin hesabını bilendir. Cin Suresi'nde
Allah'ın Muhsi (sonsuz da olsa herşeyin sayısını bilen) sıfatı
şu şekilde haber verilmektedir:
Öyle ki onların, Rablerinden gelen risaleti
(insanlara gönderilenleri) tebliğ ettiklerini bilsin. (Allah,)
onların nezdinde olanları sarıp-kuşatmış ve herşeyi sayı olarak
da sayıp-tespit etmiştir. (Cin Suresi, 28)
| Biz
sana onların haberlerini bir gerçek (olay) olarak aktarıyoruz.
Gerçekten onlar Rablerine iman etmiş gençlerdi ve Biz
de onların hidayetlerini arttırmıştık.
(Kehf Suresi, 13) |
Bu ayette güçlü bir imanın ve gerçek hidayet ehli olmanın
önemine dikkat çekilmektedir. Çünkü insan Allah'a karşı güçlü
bir imana sahip değilse, Kuran ayetlerine titizlikle uymuyor
ve Allah'ın Resulü'nün yolunu izlemiyorsa bu kişinin ne kadar
büyük işler yaptığının Allah katında bir önemi olmayabilir.
Dünyada maddi anlamda başarılı olsa, kariyeri ya da ünü artsa
bile, bu başarı ona ahirette hiçbir fayda sağlamayacaktır.
Çünkü önemli olan insanın imanı ve takvasıdır. Allah Bakara
Suresi'nde hidayet ehli Müslümanları şu şekilde tarif etmektedir:
Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler
için yol gösterici olan bir kitaptır. Onlar, gaybe inanırlar,
namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden
infak ederler. Ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere
iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar. İşte
bunlar, Rablerinden olan bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa
erenler bunlardır. (Bakara Suresi, 2-5)
Rabbimiz bir başka ayetinde ise, hidayete uyan kullarının
korku ve üzüntü yaşamayacaklarını şöyle müjdelemektedir:
Dedik ki: "Oradan tümünüz inin. Bundan sonra
size Benden bir hidayet geldiğinde, kim Benim hidayetime uyarsa,
onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır." (Bakara
Suresi, 38)
Bu ayetlerden de anlaşıldığı gibi eğer iman sahibi bir Müslüman
bir işe başlarsa, Allah onu kolaylık içinde başarıya ulaştırır.
Eğer bu insan bir zorluk içindeyse, Allah onu içinde bulunduğu
zorluktan da kurtarır. Bir ayette Allah şöyle bildirir:
Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir.
Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkar edenlerin velileri
ise tağut'tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte
onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır. (Bakara
Suresi, 257)
| Onların
kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik;
(Krala karşı) Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: "Bizim
Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbi'dir; İlah olarak biz
O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini)
söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız."
(Kehf Suresi, 14) |
Bu ayette sabrın, kararlılığın ve irade sahibi olmanın iman
edenler için önemine dikkat çekilmektedir. Bunlar, ancak tevekkül
sahibi bir insanın sahip olacağı özelliklerdir. Ayette geçen
"raptetmiştik" ifadesi ise herşeyi kaderde Allah'ın
yaptığına bir işarettir. İman edenlere zorluklar ve sıkıntılar
karşısında sabretme gücünü de, kararlılığı da veren Allah'tır.
İnsanın Allah'ın yazdığı kader dışında hiçbir iş yapması,
hiçbir söz söylemesi mümkün değildir. Dolayısıyla kaderde
herşeyi Allah'ın yaptığını, kendisinin de hiçbir şey yapmaya
gücünün yetmediğini bilen bir kişi doğal olarak sabırlı olur.
Allah'ın herşeyi salih kulları için en hayırlı ve en güzel
şekilde yarattığını bilmenin verdiği rahatlığı ve huzuru yaşar.
Allah bu güzel ahlakı gösterip sabreden kullarını, güzel bir
ecir ve kurtuluşla müjdelemektedir. Bu konuyla ilgili ayetler
şöyledir:
Yanda, İsrail askerlerinin baskısı
altında ibadetlerini sürdüren Filistinli Müslümanlar
|
Sizin yanınızda olan tükenir, Allah'ın katında
olan ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının
en güzeliyle Biz muhakkak vereceğiz. Erkek olsun, kadın olsun,
bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz
Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını,
yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi,
96-97)
Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip
birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider.
Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal
Suresi, 46)
... Eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa,
iki yüz (kişiyi) mağlub edebilirler. Ve eğer içinizden yüz
(sabırlı kişi) bulunursa, kafirlerden binini yener. Çünkü
onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur. (Enfal Suresi,
65)
Kararlılık ve irade de imanla, hidayetle ve tevekkülle birlikte
gelen mümin özellikleridir. Çünkü Allah'a tevekkül etmiş ve
kadere iman etmiş bir kişi, hiçbir zorluk ve sıkıntı karşısında
yılgınlık göstermez, mücadele azmini yitirmez. Herşeyi yapanın
Allah olduğunu bildiği için şevk ve heyecan içinde karşısına
çıkan her ecir fırsatını değerlendirir ve hayırlarda yarışır.
Ayette ayrıca Kehf Ehli'nin gizlendikleri dönem sona erdiğinde,
kralın karşısına çıktıkları belirtilmektedir. Bu dönem, Allah'tan
başka güçlerin ilah haline getirildiği, inkarın insanlar arasında
yayıldığı ve din ahlakından uzaklaşıldığı bir dönemdir. Müslümanların
inançları baskı altına alınmıştır. Buna rağmen Kehf Ehli krala
hiçbir koşulda "Allah'a Bir olarak iman etmekten"
vazgeçmeyeceklerini, Allah'tan başka hiçbir şeye tapmayacaklarını
söylemişlerdir. Eğer usulen de olsa tersini söyleyecek olsalar,
bununla Allah'a karşı suç işlemiş olacaklarını samimi kanaatleri
olarak ifade etmişlerdir.
Dönemin baskıcı, zalim ve otoriter kralı karşısında gösterdikleri
bu cesur ve kararlı tutum, onların samimi Müslümanlar olduklarının
da bir delili niteliğindedir. Herşeyi kaderde en güzel şekilde
Allah yaratır ve Allah dilemedikçe hiçbir güç onlara bir zarar
veremez. Bu gerçeği bildikleri için çok güzel bir tevekkül
ve kararlılık örneği göstermişlerdir.
Ahir zaman da, insanların Allah'tan başka ilahlar edindikleri,
inkarı yaygınlaştırdıkları bir dönemdir. Bu ayetten anlaşıldığı
gibi, ahir zamandaki samimi Müslümanların da, dönemin baskıcı
ve totaliter rejimleri karşısında imanlarını aynı kararlılık
ve cesaretle korumaları gerekmektedir.
| "Şunlar,
bizim kavmimizdir; O'ndan başkasını ilahlar edindiler,
onlara apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi?
Öyleyse Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden
daha zalim kimdir?"
(Kehf Suresi, 15)
|
Bu ayette, Kehf Ehli'nin kendi milletlerine karşı yaptıkları
tebliğ faaliyetinden bahsedilmektedir. Onlar, kendi dönemlerindeki
müşrik topluluklara Allah'ın dinini tebliğ etmiş, onlardan
Allah'a şirk koşmaktan vazgeçmelerini istemişlerdir. Ayrıca
müşrik topluluklarını inkarlarını dayandıracakları bir delil
göstermeye davet etmişler, onlar bir delil getiremediklerinde
de müşriklerin yalancılıklarını ve iftiralarını açıklamışlardır.
Charles Darwin |
Aynı Kehf Ehli'nin yaşadığı dönemde olduğu gibi asrımızda da
Müslümanlar Allah'tan başkasını ilah edinenlerden deliller istemektedirler.
Ahir zamanda maddeyi ve tesadüfleri ilah olarak tanıtan putperest
bir inanç mevcuttur; bu inanç Darwinizm'dir.
Darwinizm, tüm kainatın başıboş ve rastgele tesadüfler sonucu
oluştuğunu iddia eden, doğada sadece güçlü olanın hayatta
kalacağı şekilde çatışmaya ve şiddete dayalı bir sistem olduğunu
savunan din karşıtı bir iddiadır. Gerçekte Allah'ın sonsuz
güç ve kudretiyle yoktan var ettiği cansız ve canlı varlıkları,
başıboş tesadüflerin meydana getirdiğini iddia eden Darwinistler,
bu iddialarıyla Allah'a karşı çok büyük bir iftirada bulunmaktadırlar.
Evrimci sahtekarlıkların en
bilinenlerinden biri, Piltdown Adamı denen bu kafatasıdır.
İnsanın atası olarak tanıtılan kafatasının, orangutan
çenesi ile insan kafatasının birleştirilmesiyle üretildiği
ortaya çıkmış ve bu olay, bilimsel bir skandal olarak
tarihe geçmiştir. |
Üstelik bu iftiralarını ayakta tutabilmek için yalanlara
ve sahte delillere başvurmaktadırlar. Darwinizm'in tarihi,
Piltdown Adamı, Nebraska Adamı, rekapütilasyon teorisi, sahte
dino-kuş "Arkeoraptor" gibi türlü sahtekarlıklarla
doludur. Sahte deliller üreten, hayali çizimler ve senaryolarla
insanlara geçmişte bir evrim süreci yaşanmış gibi göstermeye
çalışan, bilimsel verileri hiç tereddüt etmeden çarpıtan,
çeşitli telkin metodları kullanan Darwinizm, çok büyük bir
aldatmaca ve göz boyamadan ibarettir. (Detaylı bilgi için
bkz. Darwinizm'in Karanlık Büyüsü, Harun Yahya)
İşte ahir zamanda Müslümanların karşısındaki en büyük din
düşmanı fikir sistemlerinden biri Darwinizm'dir. Müslümanlar
da, aynı Kehf Ehli gibi, Allah'ın varlığını reddedip tesadüfleri
ilah edinen Darwinistlerden iddialarını kanıtlayacak deliller
istemektedirler. Ancak Darwinistler bunun karşılığında yine
yalana ve çeşitli sahtekarlıklara başvurmakta, demagojik yöntemler
kullanarak kesin bir delil ortaya koymaktan uzak durmaktadırlar.
Çünkü Darwinistlerin de, tüm inkarcı topluluklar gibi ellerinde,
iddialarını destekleyecek hiçbir delilleri bulunmamaktadır.
(Detaylı bilgi için Bkz. Evrim Aldatmacası, Harun Yahya, Vural
Yayıncılık)
Herşeyin tesadüflerin eseri olduğunu iddia eden Darwinizm,
bu yönüyle Allah'a karşı açıkça iftirada bulunmaktadır. Allah,
Kehf Suresi'nin 15. ayetinde geçen "Öyleyse Allah'a
karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir?"
şeklindeki ifadeyle Darwinistlerin bu zalimliklerine
de işaret etmektedir.
| (İçlerinden
biri demişti ki:) "Madem ki siz onlardan ve Allah'tan
başka taptıklarından kopup-ayrıldınız, o halde, (dağlara
çekilip) mağaraya sığının da Rabbiniz size rahmetinden
(bolca bir miktarını) yaysın ve işinizden size bir yarar
kolaylaştırsın."
(Kehf Suresi, 16) |
Ayette Kehf Ehli'nin inkarcıların fikir sisteminden tamamen
ayrıldıkları, uzaklaştıkları ifade edilmektedir. Bu ayrılık,
inkarcılarla iman edenler arasında fikri bir çatışma meydana
getirmiştir. Ve inkar edenler Müslümanlar üzerinde bir baskı
oluşturmuşlardır.
Bu baskının neticesinde iman edenler kendilerini tamamen
tecrit etme ve inkarcılardan tamamen koparma ihtiyacını hissetmişlerdir.
Mağaraya sığınma da bu tecrit durumunu ifade etmektedir. Allah
bu dönemde Kehf Ehli'nin üzerindeki nimetini yaymış, onlara
pek çok konuda kolaylık sağlamıştır. Bu kolaylık ve desteklerden
en önemlisi ise iman edenlerin inkar edenlerin olumsuz etkilerinden
uzak kalmaları olmuştur.
İnkar
eden topluluklar, Müslümanların kutsal saydıkları değerlere
saldırıda bulunmayı alışkanlık edinmişlerdir. Ellerine geçen
her fırsatta onların mukaddesatlarıyla, vatan ve milletlerine
olan bağlılıklarıyla ve hizmet şevkleriyle alay eder, hatta
hakaretlerde bulunurlar. İman edenlerin kendilerini bu kişilerden
uzakta tutmaları bu açıdan çok büyük bir rahmet ve çok büyük
bir kolaylıktır. Çünkü böylece inkarcıların aleyhteki ifadelerini
dinlemek yerine, dine daha fazla hizmet etme imkanı bulmaktadırlar.
Kendilerini geliştirmeye, ilimde derinleşmeye, kültürel ve
sosyal çalışmalar yapmaya daha geniş zaman ayırabilmektedirler.
Allah'ın kendilerine sağladığı bu kolaylık sayesinde de milletlerinin
daha güzel bir yaşama kavuşabilmeleri ve insanların tek kurtuluş
yolu olan Kuran ahlakına yönelmeleri için daha fazla çalışma
yapabilmektedirler.
| (Onlara
baktığında) Görürsün ki, güneş doğduğunda mağaralarına
sağ yandan yönelir, battığında onları sol yandan keser-geçerdi
ve onlar da onun (mağaranın) geniş boşluğundalardı.
Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Allah, kime hidayet verirse,
işte hidayet bulan odur, kimi saptırırsa onun için asla
doğru-yolu gösterici bir veli bulamazsın.
(Kehf Suresi, 17) |
Bu ayette Müslümanların evlerinin güneş almasının önemine
dikkat çekiliyor olabilir. Bir eve, mümkün olduğunca, hem
batarken, hem de doğarken güneşin gelmesi çok önemlidir. Bu
sayede güneş ışınlarının olumlu etkilerinden faydalanma imkanı
oluşmakta, daha sağlıklı bir ortam meydana gelmektedir. Ayette
ayrıca geniş ve ferah evlerin de önemine dikkat çekiliyor
olabilir. Yaşanan mekanları, imkanlar ölçüsünde, geniş, aydınlık,
güneş alan ve ferah bir hale getirmek, müminler için zevkli,
rahat ve huzur verici olacaktır.
| |
 |
 |
Bu ayette -daha önce de vurguladığımız gibi- hidayetin önemine
de dikkat çekilmektedir. Ancak Allah'ın hidayet verdiği kişinin
kurtuluşa ereceği, hidayet vermediği kişinin ise sonsuz bir
azapla karşılık bulacağı açıklanmaktadır.
Kehf Suresi'nin 17. ayetinde tebliğ yapan kişinin huzurla,
sabırla, itidalle ve sakin bir şekilde dini anlatmasına, hidayeti
verecek olanın Allah olduğunu hiçbir şekilde unutmaması gerektiğine
tekrar dikkat çekilmektedir. Allah bir ayetinde "Dinde
zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan
apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa,
o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur.
Allah, işitendir, bilendir." (Bakara Suresi, 256) şeklinde
buyurmaktadır. Eğer bir kişi yapılan tebliğe olumlu tepki
vermiyor, inkarda diretiyorsa bu durumda tebliğ yapan kişiye
düşen şey, Allah'a tevekkül etmek ve hiçbir şekilde karşısındaki
insana baskı uygulamamak olmalıdır.
| Sen
onları uyanık sanırsın, oysa onlar (derin bir uykuda)
uyuşmuşlardır. Biz onları sağ yana ve sol yana çeviriyorduk.
Köpekleri de iki kolunu uzatmış yatıyordu. Onları görmüş
olsaydın, geri dönüp onlardan kaçardın, onlardan içini
korku kaplardı.
(Kehf Suresi, 18) |
Günümüzde de bir kısım Müslümanlar bir nevi rahmani uyku içindedirler.
Bu sayede, insanları dinden uzaklaştırmaya çalışan materyalist
ideolojilerin sebep olduğu belaların dehşetinden ve şiddetinden
etkilenmemektedirler. Bu maddeci akımlar yüzünden oluşan ahlaki
dejenerasyondan, zulüm ve kargaşadan etkilenmeden Kuran ahlakını
yaşamayı sürdürmektedirler.
Kehf Ehli'nin de yaşadığı haber verilen bu uyku halinin nedeni
ise kadere tabi olmanın getirdiği tevekkül ve huzur olabilir.
Çünkü tüm kainatı bir kader üzere yoktan yaratan Allah, dünyada
gerçekleşen bütün olayları da Müslümanların lehine tanzim
etmektedir. Rabbimiz bir ayetinde, "...
Allah, kafirlere müminlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez"
(Nisa Suresi, 141) şeklinde buyurmuştur. Bu, Müslümanlar
için büyük bir müjdedir ve huzur vesilesidir. Dünya üzerinde
gerçekleşen her olayın Müslümanlar için olumlu ve hayırlı
olduğunun bir işaretidir.
Müslümanların yaşadıkları bu huzur ve güvenlik duygusunun
bir başka sebebi de, Allah'ın samimi kullarını mutlak başarıya
ulaştıracağını vaat etmiş olmasıdır. Ayette iman edenler şöyle
müjdelenmektedir:
Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde
bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri
nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde
'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği
dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları
korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca
Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim
bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi,
55)
Yukarıdaki ayette bildirildiği gibi, Allah salih kullarını,
her ne zorlukla karşı karşıya olurlarsa olsunlar, güvenliğe
çıkaracağını müjdelemektedir. Bu da, Kehf Ehli gibi günümüzde
de samimi Müslümanların huzur içinde çalışmalarını sürdürmesine
bir sebeptir.

Dünyanın dört bir yanında savaşlar,
çatışmalar devam etmekte, insanlar açlık ve yoklukla
mücadele etmekte, bir yandan da ahlaki dejenerasyon
büyük bir artış göstermektedir. Tüm bu olumsuzlukların
önüne geçmenin tek yolu ise, Kuran ahlakının getirdiği
güzelliklerin insanlara sabır ve şefkatle anlatılmasıdır.
|
Ayrıca Müslümanlar Allah'ın dilemesi dışında başlarına hiçbir
şey gelmeyeceğini de çok iyi bilmekte ve bunun rahatlığını
yaşamaktadırlar. Allah, Kendisine teslim olmuş, kadere iman
eden ve tam bir tevekkül gösteren müminlerin nasıl bir kararlılığa
sahip olduklarına şöyle dikkat çekmiştir:
De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında,
bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır.
Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe
Suresi, 51)
Kehf Suresi'nin 18. ayetinde
dikkat çekilen bir diğer konu da hayvan sevgisidir. Bu ayette
Kehf Ehli'nin köpeklerinden söz edilerek, Müslümanların bahçelerinde
güvenlik amacıyla bekçi köpeği bulundurabileceklerine işaret
edilmiş olabilir. Köpek güvenilir bir canlıdır, dostane bir
tavrı vardır, sahibine sadıktır, tehlikeyi hemen fark edebilecek
kadar hassastır ve refleksi çok yüksektir. Dolayısıyla ayette,
Müslümanların öncelikle Allah'a sığınıp, daha sonra da kendilerini
koruyup kollamak için bir tedbir olarak bekçi köpeği edinebileceklerine
işaret edilmektedir.
Müminler, hayvanları koruma amacının dışında, onlara duydukları
sevgi ve şefkat nedeniyle de yanlarında tutarlar. Kuran'da
bu konuda Hz. Süleyman örnek verilmektedir. Ayetlerde Hz.
Süleyman'ın atlara olan sevgisi şu şekilde bildirilir:
Hani ona akşama yakın, bir ayağını tırnağı üstüne diken, öbür
üç ayağıyla toprağı kazıyan, yağız atlar sunulmuştu. O da
demişti ki: "Gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini Rabbimi
zikretmekten dolayı tercih ettim." Sonunda bu atlar (koştular
ve toz) perdesinin arkasına saklandılar. "Onları bana
geri getirin" (dedi). Sonra (onların) bacaklarını ve
boyunlarını okşamaya başladı. (Sad Suresi, 31-33)
| Böylece,
aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik
(uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Ne kadar
kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün veya günün bir (kaç
saatlik) kısmı kadar kaldık." Dediler ki: "Ne kadar
kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir; şimdi birinizi
bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse
baksın, size ondan bir rızık getirsin; ancak oldukça
nazik davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin."
(Kehf Suresi, 19) |
Ayette ilk olarak Müslümanların, karşılaştıkları olaylarda
bir karara varmadan kendi aralarında istişare etmelerinin
önemine dikkat çekilmektedir. Dikkat çekilen bir diğer konu
ise diriltenin de öldürenin de Allah olduğu, Allah dilemediği
sürece hiçbir insanın buna muvaffak olamayacağıdır.
Bunun yanı sıra ayette Kehf Ehli'nin mağarada ne kadar süre
kaldıklarıyla ilgili aralarında bir konuşma geçtiği de aktarılmakta,
ardından ise bir kişinin "Ne kadar kaldığınızı
Rabbiniz daha iyi bilir" dediği bildirilmektedir.
Burada önemli olan husus, anlaşılmayan ya da sonucu bulunamayan
herhangi bir konu olduğunda, müminlerin hemen "Allah
bilir" deyip, hayır ve hikmeti Allah'a bırakmalarıdır.
Çünkü gaybı sadece Allah bilmektedir. O nedenle de insanların
bilmedikleri bir konu üzerinde tartışmaları, cevabını araştırıp
bulmaya çalışırken bunun sıkıntısını yaşamaları tevekküllü
bir tavır olmaz. Önemli olan o anda gösterilen teslimiyet
ve hemen kaderin hatırlatılmasıdır.
Kehf Suresi'nin 19. ayetinde müminlere bazı işaretlerde daha
bulunulmaktadır. Bunlardan birincisi müminlerin alışverişe
gönderdikleri kişiden herhangi bir yiyecek değil, temiz yiyecek
istemeleridir. İman edenlerin temizlik konusundaki hassasiyetleri
pek çok Kuran ayetinde bildirilmektedir. Örneğin Allah elçilerinin
"... temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram..." (Araf Suresi,
157) kıldığını haber vermektedir. Bunun yanı sıra iman
edenlere "Elbiseni temizle" (Müddessir
Suresi, 4) şeklinde buyurmaktadır. Kuran'daki temiz
rızıklar ve temizlikle ilgili ayetlerden bazıları şu şekildedir:
Öyleyse Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden
helal (ve) temiz olanlarını yiyin; eğer O'na kulluk ediyorsanız
Allah'ın nimetine şükredin. (Nahl Suresi, 114)
Size, rızık olarak verdiklerimizden temiz
olanlarından yiyin, bu konuda azgınlık yapmayın, yoksa gazabım
üzerinize kaçınılmaz olarak iner: benim gazabım, kimin üzerine
inerse, muhakkak o, tepetaklak düşmüştür. (Taha Suresi, 81)
Kehf Suresi'nin bu ayetinde dikkat çekilen diğer bir husus
da müminlerin yiyecek almak için şehri tercih etmeleridir.
Bunun nedeni şehirde çok daha geniş imkan ve seçim alternatifi
olması olabilir. Kuran'da şehirlerin önemi ile ilgili başka
ayetler de bulunmaktadır. Örneğin Allah, Enam Suresi'nde tebliğin
şehirlerden başlamasına dikkat çekmiştir:
İşte bu (Kur'an), önündekileri doğrulayıcı
ve şehirler anası (Mekke) ile çevresindekileri uyarman için
indirdiğimiz kutlu Kitaptır. Ahirete iman edenler buna inanırlar.
Onlar namazlarını (özenle) koruyanlardır. (Enam Suresi, 92)
Ayette müminlere bir başka hatırlatmada daha bulunulmaktadır.
Bu da müminlerin her zaman için nezaketli ve saygılı olmalarıdır.
Bu, Allah'ın Kuran'da bildirdiği güzel ahlakın bir gereğidir.
Kehf kıssasında ayrıca Müslümanların ahir zamanda daha ziyade
evlerinde bulunacaklarına işaret ediliyor olabilir. Bunun
nedeni de, komünizm, faşizm gibi din dışı ideolojilerin hakim
olduğu bu büyük fitne döneminde, dışarı çıkıp hedef haline
gelmemek, dikkat çekmemek olabilir. Ayette aynı zamanda müminlerin
gerektiği durumlarda, uzun zaman evlerinde kalarak kendilerini
ilim ve bilgi yönünden geliştireceklerine dikkat çekiliyor
olabilir. Nitekim Peygamberimizin de ahir zaman konusunda
kendisinden tavsiye isteyenlere, "… evlerinizin yiğiti
olunuz, oradan ayrılmayınız!" ve "evinden dışarı
çıkma!" şeklinde tavsiyelerde bulunduğu bildirilmektedir
4
| Çünkü
onlar üzerinize çıkıp gelirlerse, sizi taşa tutarlar
veya dinlerine geri çevirirler; bu durumda ebedi olarak
kurtuluş bulamazsınız."
(Kehf Suresi, 20) |

Dinsiz ideolojilerin etkisi altında kalan insanlar şiddeti,
düşmanlığı, devlete karşı ayaklanmayı bir çözüm yolu
olarak görürler. Bu terörist karakter toplumları çok
büyük bir kaosun içine sürükler. Bu yaşananları önlemenin
tek yolu ise insanlara Allah korkusunun anlatılmasıdır.
|
Bu ayette "taşa tutarlar" ifadesiyle terörist bir
karakter tarif edilmektedir. Günümüzde de dinsiz ideolojilerin
etkisi altında kalan insanlarda bu karakter açıkça görülür.
Örneğin komünist ideolojiyi benimseyen teröristler, vatanı
korumak için cansiperane mücadele eden devlet görevlilerine,
polislere ve jandarmalara, sadece devlete olan düşmanlıkları
nedeniyle taş atmakta, saldırmaktadırlar. Bunu yapmalarındaki
amaç ise bu kişileri yıldırmak, güçlerini azaltmaktır. Bu
yolla komünizm taraftarları, kendi din düşmanı ideallerini
gerçekleştirebilmeyi, ülkelerini kaosa ve kargaşaya sürükleyerek
komünist bir sistemi hakim etmeyi amaçlamaktadırlar.
Bu sonuca ulaştıktan sonra asıl hedefleri ise dinine, vatanına,
milletine bağlı insanları, kendi -dinsiz, ahlaki her türlü
değere karşı, insanlar arasında daimi bir çatışma olması gerektiğini
iddia eden- düşünce sistemlerine çevirmektir. Yani tüm insanları
devlete karşı ayaklandırmak, sokaklara dökmek, kardeşi kardeşe
kırdırmaktır. Ancak anarşist hareketlerin bir sonuca ulaşmayacağı
ve onlara uyanların da hiçbir zaman kurtuluş bulamayacakları
çok açıktır. Allah bir ayetinde şöyle bildirmiştir:
Allah'a verdikleri sözü, onu kesin olarak
onayladıktan sonra bozanlar, Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği
şeyi kesip-koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar;
işte onlar, lanet onlar içindir ve yurdun kötü olanı da onlar
içindir. (Rad Suresi, 25)
Bu yüzden ahir zamanda insanların, dünyaya beladan başka
bir şey getirmeyen kanlı ideolojilerden uzak durmaları, din
aleyhtarı ideolojilerin provokasyonlarına, kışkırtmalarına
kanmamaları, bozguncuların tarafında yer almamaları son derece
önemlidir.
| Böylece,
Allah'ın va'dinin hak olduğunu ve gerçekten kıyametin,
kendisinde şüphe bulunmadığını bilmeleri için (şehir
halkına ve sonraki insan kuşaklarına) onları buldurmuş
olduk. (Onları görenler) Kendi aralarında durumlarını
tartışıyorlardı, (bir kısmı) dedi ki: "Onların üstüne
bir bina inşa edin, Rableri onları daha iyi bilir."
Onların işine galip gelen (sözleri geçen)ler ise: "Üstlerine
mutlaka bir mescid yapmalıyız" dediler.
(Kehf Suresi, 21) |
Bu ayet Kehf Suresi'nde kıyamet alametlerine ve ahir zamana
yönelik çok önemli işaretler olduğuna açıkça dikkat çekmektedir.
Kehf Ehli'nin insanlar tarafından bulunması ise, iyi insanların
iyilerle kendiliğinden buluşacaklarına, birbirlerinden uzakta
bulunsalar da bir gün mutlaka biraraya geleceklerine işaret
olabilir. Allah, "... Öyleyse hayırlarda
yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri biraraya getirecektir.
Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir" (Bakara Suresi,
148) ayetiyle de aynı gerçeği haber vermiştir.
Ayette
ayrıca, insanların, Kehf Ehli'nin bulunduğu yere bir mescid
yaptırmak hakkında konuştuklarından da bahsedilmektedir. Bu
ayette, iyi ve güvenilir insanların hayatlarını geçirdikleri
yerlere binalar ve mescidler yapmanın makbuliyetine dikkat
çekilmektedir. Bunun amacı hem sevilen insanları yadetmek,
hem de bu vesile ile o mekanları bir nevi eğitim ve ibadet
yeri haline getirmektir. Bu sayede faydalı düşüncelerin ve
güzel ahlakın insanlar arasında yaygınlaşması sağlanacaktır.
Bu gibi yerler, iman edenlerin biraraya gelecekleri ve birlikte
Allah'ın adını anacakları mekanlar olacaktır.
Kuran'da pek çok ayette mescidlerde yalnızca Allah'ın anıldığına
ve mescidlerin önemine dikkat çekilmektedir. Allah ayetlerde
şöyle buyurmaktadır:
Onlar, yalnızca; "Rabbimiz Allah'tır"
demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip
çıkarıldılar. Eğer Allah'ın, insanların kimini kimiyle defetmesi
(yenilgiye uğratması) olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar
ve içinde Allah'ın isminin çokça anıldığı mescidler, muhakkak
yıkılır giderdi. Allah Kendi (dini)ne yardım edenlere kesin
olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır.
(Hac Suresi, 40)
Şüphesiz mescidler, (yalnızca)
Allah'a aittir. Öyleyse, Allah ile beraber başka hiçbir şeye
(ve kimseye) kulluk etmeyin (dua etmeyin, tapmayın). (Cin
Suresi, 18)
| (Sonra
gelen kuşaklar) Diyecekler ki: "Üç'tüler, onların dördüncüsü
köpekleridir." Ve: "Beştiler, onların altıncısı köpekleridir"
diyecekler. (Bu,) Bilinmeyene (gayba) taş atmaktır.
"Yedidirler, onların sekizincisi köpekleridir" diyecekler.
De ki: "Rabbim, onların sayısını daha iyi bilir, onları
pek az (insan) dışında kimse bilemez." Öyleyse onlar
konusunda açıkta olan bir tartışmadan başka tartışma
ve onlar hakkında bunlardan hiç kimseye bir şey sorma.
(Kehf Suresi, 22) |
Bu ayette Kehf Ehli'nin kaç kişi oldukları hakkında zanla
tahminlerde bulunan insanların durumundan bahsedilmektedir.
Oysa ayette bu sayıyı sadece gaybın tek sahibi olan Rabbimizin
bildiği ve bu bilgiyi de ancak az sayıdaki kullarına bildirdiği
ifade edilmektedir.
Ayetin devamında, bilinmeyen bir konu üzerinde tartışmanın,
sürekli yeni fikirler getirmenin, tahminlerde bulunmanın doğru
olmadığı da bildirilmektedir. Böyle bir tartışma ayette, "bilinmeyene-gayba
taş atma" olarak ifade edilmektedir. Aynı ifade
başka ayetlerde de bulunmaktadır. Örneğin Sebe Suresi'nde
insanların bu özellikleri şu şekilde tarif edilir:
... "Biz O'na iman ettik" derler; ancak onlara
uzak bir yerden (ahiretten imana) el uzatmak nerede? Oysa
daha önce onu inkar etmişlerdi; onlar uzak bir yerden gayba
atıp tutuyorlardı (dil uzatıyorlardı). (Şimdi) Kendileriyle
istek duydukları şeyler arasında perde çekilmiştir; daha önce
benzerlerine yapıldığı gibi. Çünkü onlar, kuşku verici bir
tereddüt içinde idiler. (Sebe Suresi, 52-54)
Allah'ın beğenmediği bu ahlaktan her Müslüman uzak durmalı,
bu gibi tartışmalardan, bilmediği konular üzerinde fikir yürütmekten
şiddetle kaçınmalıdır. Böyle bir durumda yapılması gereken
şey "En doğrusunu Allah bilir"
deyip, muteber olmayan sözlere kıymet vermemektir. Müslümanların
bu tarz durumlarda verdikleri cevap, "... Sen bende olanı
bilirsin, ama ben Sen'de olanı bilmem. Gerçekten, görünmeyenleri
(gaybleri) bilen Sen'sin Sen..." (Maide Suresi, 116)
ayetindeki gibi olmalıdır. Çünkü Kuran'ın birçok ayetinde
gaybı sadece Allah'ın bildiği haber verilmektedir. Örneğin
bir ayette şöyle buyrulur:
Gaybın anahtarları O'nun katındadır, O'ndan
başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların
tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin
karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere
hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır. (Enam Suresi, 59)
Ayetteki gibi tartışmaların yapıldığı durumlarda insanların,
üzerinde fikir yürüttükleri konulardaki tek dayanakları halktan
gelen ifadeler olur. Sokaktan gelen uydurma rivayetlere, konu
hakkında bilgi sahibi olmayan bir kişinin söylediği bir söze,
bir başkasının yaptığı bir yoruma dayanan bu tartışmaların
doğru bir sonuca ulaşmayacağı ise açıktır. İnsan "Hakkında
bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalb,
bunların hepsi ondan sorumludur" (İsra Suresi, 36)
ayetiyle de bildirildiği gibi bilmediği konular hakkında etraftan
duyduğu dayanaksız açıklamalara kapılmamalıdır.
Ayette geçen "onları pek az (insan) dışında kimse
bilemez" ifadesiyle de Allah, derin bilgiye
sahip çok az sayıda kişinin, bu sayıyı bilebileceğine işaret
etmektedir. Örneğin bu kişi, kitabın ilerleyen bölümlerinde
mucizevi özelliklerini detaylı olarak inceleyeceğimiz Hz.
Hızır olabilir. Bunun yanısıra Hz. Hızır'ın eğitiminden geçmiş
ve ona tabi olmuş talebelerinin de, Allah'ın dilemesi ve bildirmesiyle
bu bilgiye sahip olması mümkündür. Nitekim Kuran'da Allah'ın
vahyetmesiyle elçilerin gaybdan yana bazı bilgilere sahip
oldukları bildirilmektedir:
O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez
bilgi hazinesini) kimseye açık tutmaz. Ancak elçileri (peygamberleri)
içinde razı olduğu (seçtikleri kimseler) başka. Çünkü O, bunun
önüne ve arkasına izleyici (gözetleyici)ler dizer. (Cin Suresi,
26-27)
Allah Peygamberimize de gaybdan bazı bilgiler vahyetmiş,
sonra ona şu şekilde seslenmiştir:
Bu, sana (ey Muhammed) vahyettiğimiz gayb
haberlerindendir. Yoksa onlar, o hileli-düzeni kurarlarken,
yapacakları işe topluca karar verdikleri zaman sen yanlarında
değildin. (Yusuf Suresi, 102)
Hz. Nuh'a ise Allah, gelecekte yaşayacağı bazı olayları şu
şekilde bildirmektedir:
"Ey Nuh" denildi. "Sana ve seninle
birlikte olan ümmetler üzerine Bizden selam ve bereketlerle
(gemiden) in. (Sizden türeyecek diğer kafir) Ümmetleri de
yararlandıracağız, sonra onlara bizden acı bir azab dokunacaktır."
Bunlar: Sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bunları
sen ve kavmin bundan önce bilmiyordun. Şu halde sabret. Şüphesiz
(güzel olan) sonuç takva sahiplerinindir. (Hud Suresi, 48-49)
Ayetin devamında geçen "... açıkta olan bir
tartışmadan başka tartışma" ifadesi ise Kuran'a
uygun tartışmaya işaret etmektedir. Müminler, bir konu üzerinde
tartışırken Kuran'a uygun delil getirmeye önem vermelidirler.
Dini inkar edenler tam tersi bir tutum içindedirler. Onların
tek amacı tartışma çıkarmak, bu vesileyle dine ve inananlara
karşı düşmanca tavırlarını ortaya koymaktır. Nitekim Allah
Kuran'da bazı insanların "yalnızca bir tartışma-konusu
olsun diye" (Zuhruf Suresi, 58) inkarcı örnekler
verdiklerine dikkat çekmektedir. Bunun nedeninin de "tartışmacı
ve düşman" bir kavim olmaları olduğunu vurgulamaktadır.
Bu nedenle Kuran ahlakını yaşayan insanların tüm bunlardan
kaçınmaları ve Allah'ın hoşnut olacağı şekilde davranmaları
gerekir. Allah iman edenlerin inkarcılarla konuşurken nasıl
bir üslup kullanmaları gerektiğini şu örnekle bildirmektedir:
Şu halde, sen bundan dolayı davet et ve
emrolunduğun gibi doğru bir istikamet tuttur. Onların heva
(istek ve tutku)larına uyma. Ve de ki: Allah'ın indirdiği
her kitaba inandım. Aranızda adaletli davranmakla emrolundum.
Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz
bizim, sizin amelleriniz sizindir. Bizimle aranızda 'deliller
getirerek tartışma (ya, huccete gerek)' yoktur. Allah bizi
biraraya getirip-toplayacaktır. Dönüş O'nadır." (Şura Suresi,
15)
Kehf Suresi'nin 22. ayetinin sonunda geçen "onlar
hakkında bunlardan hiç kimseye bir şey sorma"
şeklindeki ifade ise iman edenlerin vahiyle bildirilenlerin
dışında hiçbir bilgiye rağbet etmemeleri gerektiğini ifade
etmektedir. Çünkü gaybı bilen Allah'tır. İnsanların kendi
bilgilerine, zanlarına ve yorumlarına dayanarak ortaya attıkları
yanlış rivayetlerin müminler nezdinde hiçbir kıymeti yoktur.
Dolayısıyla kaynağı belli olmayan, ağızdan ağıza dolaşarak
gelen, kulaktan dolma aktarılan, uydurma rivayetlere, haberlere
önem vermemeyi Allah bu ayetle yasaklamaktadır.
| Hiçbir
şey hakkında: "Ben bunu yarın mutlaka yapacağım" deme.
(Kehf Suresi, 23) |
Kader gerçeğini unutan insanların tüm hayatları yarın, gelecek
ay, gelecek yıl ya da yaşlılık çağları için kesin planlar
yapmakla geçer. Kimisi işyerinde yapacağı kariyerin, kimisi
hayatını adadığı spor dalında alacağı ödüllerin, kimisi ise
sahip olacağı mal ve mülkün hesabını yapar. Bu ayette ise
Allah, insanın yarın ne yapacağını dahi bilemeyeceğini hatırlatmaktadır.
Resimde kırmızı daire içine
alınmış insan için geride bıraktığı yol geçmişte, caddenin
ilerisi ise gelecekte bulunacağı mekanlardır. Bu caddeye
kuşbakışı bakan bir kişi için ise, caddede yürüyen kişinin
geçmişi, geleceği ve şu anı tek bir andır. Allah, herşeyin
tek yaratıcısı olarak zamanın ve mekanın dışında olduğu
için, tüm bu aşamaları tek bir an olarak bilmektedir.
|
Ayette bildirildiği gibi geleceğe yönelik kesin bir ifadede
bulunan insan, kaderin farkında değil demektir. Oysa insan sadece
ve sadece Allah'ın kaderinde yazdığı şeyleri yaşar. Eğer ertesi
gün yapmayı planladığı şey kaderinde yazılıysa yapar, eğer Allah
bu olayı yaşamasını takdir etmemişse o zaman yaşamaz. Ancak
ertesi gün için kaderinde yazılı olmayan bir şeyi planlaması
da yine o kişinin kaderindedir. Küçük büyük her türlü olayın,
Allah'ın bilgisi dahilinde gerçekleştiğinin ve bir kitapta kayıtlı
olduğunun haber verildiği ayetlerden biri şöyledir:
Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur'an'dan
okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir
iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz sizin üzerinizde
şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca
hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü
de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı)
olmasın. (Yunus Suresi, 61)
Kader, Allah'ın geçmişte yaşanan ve gelecekte yaşanacak olan
tüm olayları bilmesidir. İnsanların önemli bir bölümü ise,
Allah'ın henüz yaşanmamış olayları önceden nasıl bildiğini
sorarlar ve kaderi kavrayamazlar. Oysa yaşanmamış olan olaylar,
bizim için yaşanmamıştır. Allah ise zamana ve mekana bağlı
değildir, zaten bunları yaratan Kendisidir. Bu nedenle Allah
için geçmiş, gelecek ve şu an hepsi birdir ve hepsi olup bitmiştir.
Bizim bir cetvelin başını, ortasını, sonunu ve aralarındaki
tüm birimleri bir bütün olarak tek bir anda kolayca görebilmemiz
gibi, Allah bizim bağlı olduğumuz zamanı başından sonuna kadar
tek bir an olarak bilir. İnsanlar ise sadece zamanı gelince
bu olayları yaşayıp, Allah'ın onlar için yarattığı kadere
tanık olurlar.
Bunun aksini iddia etmek, yani geleceğe dair planlarının mutlaka
gerçekleşeceğini öne sürmek, Allah'a karşı büyüklenmek demektir.
Bunun sonu ise mutlaka hüsrandır. Ayetlerde bu kişilerin durumunu
Allah şöyle haber vermektedir:
Ama iman edenler ve salih amellerde bulunanlar,
onlara ecirlerini eksiksiz ödeyecek ve onlara Kendi fazlından
ekleyecektir de. Çekimser davrananlar ve büyüklenenler, onları
acıklı bir azabla azablandıracaktır ve kendileri için Allah'tan
başka bir (vekil) koruyucu dost ve yardımcı bulamayacaklardır.
(Nisa Suresi, 173)
| Ancak:
"Allah dilerse" (inşaAllah yapacağım de).
Unuttuğun zaman Rabbini zikret ve de ki: "Umulur
ki, Rabbim beni bundan daha yakın bir başarıya yöneltip-iletir."
(Kehf Suresi, 24) |
Ayette herhangi birşeyi unutma durumunda Allah'ın adının
anılmasının, unutulan şeyi hatırlamada -eğer hatırlanması
hayırlıysa- faydalı bir yol olduğuna işaret edilmektedir.
Böyle bir unutma durumunda Allah'ın adının zikredilmesi insan
için bir şifa olabilmektedir. Ancak insanın unuttuğu şeyi
hatırlaması da Allah'ın dilemesi ile mümkündür. Eğer Allah
dilemiyorsa hatırlatmaz, bir hayır görüyorsa da kişinin hatırlamasını
sağlar.
Ayetin devamında ise Allah, Peygamberimiz (sav)'e yakın
bir başarı için dua etmesini emretmektedir. Dünya hayatında
meydana gelen başarılar bazen uzun, bazen de kısa vadede olabilir.
Kimi zaman insan çok çalışıp, gayret sarf ettiği bir işte
kısa sürede başarı kazanamayabilir. Uzun süre irade göstermesi,
sabretmesi gerekebilir. Bunun pek çok hikmeti, insanı eğitici
yönleri vardır. Ancak bunun yanısıra iman edenler Allah'tan,
kısa dönemde başarılı olmayı da talep edebilirler. Önemli
olan Hz. Şuayb'ın sözleriyle, "Benim başarım
ancak Allah iledir; O'na tevekkül ettim ve O'na içten yönelip-dönerim"
(Hud Suresi, 88) ayetinde haber verildiği gibi samimi
bir kalple Allah'a yönelmektir. Allah'a tevekkül eden ve her
türlü işi yapanın sadece Allah olduğunu bilen insan Rabbimizin
desteğini her an umabilir. Nitekim Allah A'la Suresi'nde Peygamberimiz
(sav)'e "Ve seni kolay olan için
başarılı kılacağız" (A'la Suresi, 8) şeklinde
seslenmekte ve dilediği insanı kolayca başarıya ulaştırabilecek
olanın sadece Kendisi olduğunu hatırlatmaktadır.
| Onlar
mağaralarında üç yüz yıl kaldılar ve dokuz (yıl) daha
kattılar. De ki: "Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi
bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'nundur. O, ne güzel
görmekte ve ne güzel işitmektedir. O'nun dışında onların
bir velisi yoktur. Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak
kılmaz."
(Kehf Suresi, 25-26) |
Bu ayetlerde Ashab-ı Kehf'in mağarada uyku halinde üç yüz
yıl kaldıkları bildirilmektedir. Uyanmalarına yakın bir zamanda
bu süre uzatılmış ve üç yüz yılın üzerine dokuz yıl daha eklenmiş
olabilir. Böylece onlar mağarada üç yüz dokuz yıl kalmış olabilirler.
Kehf Suresi'nin 26. ayetinde ise Allah'ın gayba tam olarak,
her yönden hakim olduğu bildirilmektedir. Çünkü göklerdeki
ve yerdeki her türlü olayı yaratan Allah'tır. Ayetlerde Rabbimizin
bu sıfatı şu şekilde ifade edilir:
Göklerin ve yerin gaybı Allah'ındır, bütün
işler O'na döndürülür; öyleyse O'na kulluk edin ve O'na tevekkül
edin. Senin Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. (Hud
Suresi, 123)
Allah... O'ndan başka İlah yoktur. Diridir,
kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne
varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte
bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir.
(Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbirşeyi
kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri
kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O,
pek yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)
Allah, zamanın da yaratıcısıdır. Dolayısıyla
Kendisi zamandan bağımsız, münezzehtir. Bizim için milyonlarca,
milyarlarca yıl sürecek olaylar, Rabbimizin katında tek bir
an olarak mevcuttur. Allah, herşeyi, sonsuz evveli ve sonsuz
sonrayı, en mükemmel şekilde, her yönden, cihetli ve cihetsiz
olarak görmekte ve işitmektedir. Sesin bildiğimiz ya da bilmediğimiz
her şeklini en iyi şekilde duymaktadır. Enbiya Suresi'nde
de bildirildiği gibi "... Ben |