| KEHF
SURESİ'NDEN AHİR ZAMAN İŞARETLER
| Göklerin
ve yerin yaratılışında da, kendi nefislerinin yaratılışında
da Ben onları şahid tutmadım. Ben, saptırıcıları yardımcı-güç
de edinmedim. (Kehf Suresi, 51)
|
Bu ayette insanın Kendisi'ne her zaman iman sahibi, itaatli
ve güzel ahlaklı kimseleri dost edinmesine işaret edilmektedir.
Böyle kimselerle birlikte olmak insanı her türlü tehlikeden
koruyacak, kötü yollara sapmasını engelleyecek, her an salih
bir amel üzerinde olmasına vesile olacaktır. Müminler birbirlerinin
dost ve velileri oldukları için her an Allah'ın ayetlerini
hatırlatacak ve birbirlerine güzel ahlakı tavsiye edeceklerdir.
Bunun aksi, yani insanın Kendisi'ne saptırıcıları ve isyankarları
dost edinmesi ise kişiye kayıptan başka bir şey getirmeyecektir.
Ayetlerde insanların büyük bir bölümünün şeytanı kendilerine
dost edindiklerinden ve bunun sonucunda da büyük bir hüsrana
uğradıklarından bahsedilir:
Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak
olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten
Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nahl Suresi, 18)
Unutulmamalıdır ki şeytan dünya hayatında insanlara dost
gibi görünmekte, ancak Allah'ın azabı ile karşılaştığında
kendisini dost edinenleri bir anda yapayalnız bırakmaktadır.
Bu nedenle Kuran'da her zaman için, tek dost ve veli olarak
iman edenlerin seçilmesi emredilmektedir. Ayetlerde şöyle
buyrulmaktadır:
Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O'nun
elçisi, rüku' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren
mü'minlerdir. Kim Allah'ı, Resûlü'nü ve iman edenleri dost
(veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın
taraftarlarıdır. (Maide Suresi, 55-56)
| (Kafirlere)
"Benim ortaklarım sandığınız şeyleri çağırın"
diyeceği gün; işte onları çağırmışlardır, ama onlar,
kendilerine cevap vermemişlerdir. Biz onların aralarında
bir uçurum koyduk. Suçlu-günahkarlar ateşi görmüşlerdir,
artık içine kendilerinin gireceklerini de anlamışlardır;
ancak ondan bir kaçış yolu bulamamışlardır.(Kehf Suresi,
52-53) |
Bu ayetlerde Allah'a ortak koşan insanların ahirette hiç
ummadıkları bir karşılık görecekleri haber verilmiştir. Allah'ın
ayetlerini inkar edip, O'na şirk koşanları, o gün ortakları
terk edecek ve onlar tamamen yapayalnız kalacaklardır. Her
insan yalnızca kendi yapıp ettiklerinden hesaba çekilecek,
hiçbir şekilde haksızlıkla karşılaşmayacaktır. Ayetlerde şöyle
buyrulmaktadır:
Andolsun, onlara Rabbinin azabından 'bir
ufak esinti' dokunacak olsa hiç tartışmasız; "Eyvahlar
bize, gerçekten bizler zulme sapanlarmışız" diyecekler.
Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık,
hiçbir nefis hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi
bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak
Biz yeteriz. (Enbiya Suresi, 46-47)
Kehf Suresi'nin bu ayetlerinde dikkat çekilen
bir diğer konu ise, Allah'a ortak koşanların ahirette bir
"kaçış yolu" aramalarıdır. Ancak Allah ayetinde
böyle bir kaçış yeri bulamadıklarını bildirmektedir. Yani
bu insanların durumu, Allah Katında bilinmektedir. Bu ayette
haber verilenler, dünya üzerinde gelmiş geçmiş hiçbir insanın
bilmediği, görmediği görüntüler, işitmediği konuşmalardır.
Bunlar, bizim için gelecekte gerçekleşecek olaylar olduğu
için gaybdır, bilinmezdir. Ancak tüm zamanları kuşatan Rabbimiz
Katında bu olaylar çoktan gerçekleşmiş ve sonuçlanmıştır.
Rabbimiz insanların öne sürdükleri mazaretleri, kaçış için
yaptıkları planları, kullandıkları yöntemleri, nasıl bir azapla
karşılaşacakları, azap içinde sonsuz zamanlarını nasıl geçireceklerini
bilmektedir. Zaten tüm bunları yaratan da O'dur. Bunları bize
ibret almamız için önceden haber vermektedir. Ancak bu, sadece
bizim için "önceden"dir. Allah Katında "önceden"
veya "sonradan" diye bir şey yoktur. Önce, Allah
Katında hazır durumdadır ve şu an yaşanmaktadır. Yani Allah'ın
önceyi bilmesi, önceyi hatırlama şeklinde değildir. Sonra
olacak olaylar da Allah'ın hıfzında bir bilgi olarak vardır.
Ama bu bilgi bizim bir şeyi öğrenmemiz gibi değildir. "Sonra"
da Allah Katında şu an halen yaşanmaktadır ve yine şu an bitmektedir.
Halihazırdaki an da şu an yaşanmıştır ve son bulmuştur. Her
an; yani önce, sonra ve şimdi yaşadığımız herşey gerçekte
Allah Katında "tek bir an" olarak mevcuttur. Allah
tüm zamanları ve mekanları ilmiyle ve kudretiyle sarıp kuşatmıştır.
| Andolsun,
bu Kuran'da insanlar için Biz her örnekten çeşitli açıklamalarda
bulunduk. İnsan, herşeyden çok tartışmacıdır.(Kehf Suresi,
54) |
İnsanlar için hidayet rehberi olan Kuran, hakla batılı birbirinden
ayırır. Allah Katından, iman edenler için bir rahmet olarak
gönderilmiştir. Açık ve anlaşılırdır. İnsanlar için bir öğüt
ve bir uyarıdır.
Yukarıda yer alan ayette de dikkat çekildiği gibi Kuran'da,
insanların hayatları boyunca ihtiyaç duyabilecekleri pek çok
konu hakkında açıklamalar ve örnekler bulunmaktadır. İnsanın
nasıl bir ahlaka sahip olması gerektiğinden günlük yaşam tarzına,
insanlarla ilişkilerinden ticaret hayatına, yerdeki ve gökteki
eşsiz yaratılış delillerinden geleceğe dair işaretlere kadar
çeşitli bilgiler yer almaktadır. Allah'ın "...
Biz Kitap'ta hiçbir şeyi noksan bırakmadık... "
(Enam Suresi, 38) ayetiyle de bildirdiği gibi din ahlakını
yaşamak isteyenler için Kuran'da herşey detaylı olarak açıklanmıştır.
Kuran'ın bu özelliği ayetlerde şu şekilde bildirilir:
Allah'tan başka bir hakem mi arıyayım? Oysa
O, size Kitabı açıklanmış olarak indirmiştir. Kendilerine
Kitap verdiklerimiz, bunun gerçekten Rabbinden hak olarak
indirilmiş olduğunu bilmektedirler. Şu halde, sakın kuşkuya
kapılanlardan olma. Rabbinin sözü, doğruluk bakımından da,
adalet bakımından da tastamamdır. O'nun sözlerini değiştirebilecek
yoktur. O, işitendir, bilendir. (Enam Suresi, 114-115)
... Biz Kitabı sana, herşeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir
hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik. (Nahl Suresi,
89)
Kuran'ın bu kadar açıklayıcı bir kitap olarak indirilmesinin
hikmetlerinden biri de, insanların ayetlerden öğüt almaları
ve kendi nefislerine dair tüm eksikliklerin çözümlerini Kuran'dan
bulmalarıdır. Bir öfke anında ne yapılacağı, zor bir durumda
nasıl sabır gösterileceği, insanı güzel ahlaktan uzaklaştıran
haset, alay gibi özelliklerden nasıl sakınılacağı ayetlerde
bildirilmektedir. Bunun yanı sıra inkar edenlerin, müşriklerin,
münafıkların ahlakları hakkında da bilgiler verilmekte, iman
edenlerin bunlardan ibret almaları tavsiye edilmektedir. Dolayısıyla
ayetler üzerinde dikkatle düşünen bir insan, Kuran'dan hem
kendi nefsine yönelik, hem de çevresinde olup bitenlere yönelik
çok fazla ders çıkarabilir. Allah Taha Suresi'nde şu şekilde
buyurmaktadır:
Böylece Biz onu Arapça bir Kur'an olarak
indirdik ve onda korkulacak şeyleri türlü şekillerde açıkladık;
umulur ki korkup-sakınırlar ya da onlar için düşünme (yeteneğini)
oluşturur. (Taha Suresi, 113)
Kehf Suresi'nin 54. ayetinde ayrıca insanın tartışmacı yapısına
da dikkat çekilmektedir. Kitabın önceki bölümlerinde de vurguladığımız
gibi insanların büyük bir bölümü büyüklenmelerinden, kendi
fikirlerinin daha doğru olduğunu düşünmelerinden ve karşılarındaki
kişilerin fikirlerine değer vermediklerinden dolayı tartışmaya
girer ve söz ile üstün gelmeye çalışırlar. Kendi fikirlerini
karşı tarafa kabul ettirmek için her yolu dener, sinirlenir,
bağırır hatta kimi zaman saldırgan bir tutum izlerler.
Müminlerin böyle tartışmacı bir tavra verdikleri karşılık
ise sadece Kuran ile hükmetmek ve sözün en güzelini söylemektir.
Bunun insanları doğru yola çağırmada etkili olabilecek tek
yol olduğunu bilir ve Allah'ın yardımı ile her zaman üstün
gelirler. Ayette bu güzel ahlakın etkisi şu şekilde tarif
edilir:
İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel
olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün
ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak
bir dost(un) oluvermiştir. (Fussilet Suresi, 34)
| Kendilerine
hidayet geldiği zaman insanları inanmaktan ve Rablerinden
bağışlanma dilemelerinden alıkoyan şey, ancak evvelkilerin
sünnetinin kendilerine de gelmesi veya azabın onları
karşılarcasına gelmesi(ni beklemeleri)dir.(Kehf Suresi,
55)
|
Kehf Suresi'nin bu ayetinde, Kuran ahlakına davet edildikleri
ve elçiler tarafından doğru yola uymaları konusunda uyarıldıkları
halde inkar eden kimselerin durumu bildirilmektedir. Bu insanların,
büyüklük tasladıklarına, tevbe edip bağışlanma dilemeye yanaşmadıklarına
dikkat çekilmektedir. İnkarlarının nedeninin ise Allah'tan
gelecek bir felaketi beklemeleri olduğu haber verilmektedir.
Bu da söz konusu insanların, Allah'ın kendilerini bir belaya
uğratmasına ihtimal vermediklerinin, Allah korkularının az
olduğunun ve hatta hiç olmadığının delilidir.
Nitekim geçmiş kavimlerde de Allah'ın elçileri insanları Allah'a
iman etmeye ve Kuran ahlakını yaşamaya davet ettiklerinde,
hep benzer bir inkarla ve redle karşılaşmışlardır. Allah korkusu
olmayan her kavim inkarda diretmiş, bunun sonucunda da azap
bu kişilerin üzerine hak olmuştur. Kuran'da inkar edenlerin
azapla karşılık görmelerinin "Allah'ın sünneti"
yani değişmez bir kanunu olduğu pek çok ayetle haber verilmiştir.
Bu ayetlerden bazıları şu şekildedir:
O inkâr edenlere de ki: "Eğer vazgeçerlerse
geçmişte (yaptıkları) şeyler bağışlanacaktır. Ama yine dönecek
olurlarsa, önceki (toplumlara uygulanan) sünnet, muhakkak
(onların başından da) geçmiş olacaktır. (Enfal Suresi, 38)
(Hem de) Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp
düzenleyerek. Oysa hileli düzen, kendi sahibinden başkasını
sarıp-kuşatmaz. Artık onlar öncekilerin sünnetinden başkasını
mı gözlemektedirler? Sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir
değişiklik bulamazsın ve sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle
bir dönüşüm de bulamazsın. (Fatır Suresi, 43)
Ama Bizim dayanılmaz-azabımızı gördükleri zaman, imanları
kendilerine hiçbir yarar sağlamadı. (Bu,) Allah'ın kulları
arasında sürüp-giden sünnetidir. İşte kafirler burada hüsrana
uğramışlardır. (Mümin Suresi, 85)
Ayetlerde de bildirildiği gibi Allah'ın mutlaka gerçekleşecek
ve hiçbir değişikliğe uğramayacak olan kanunu (sünneti) gereği,
elçilerin davetine icabet etmeyen tüm kavimler, vakti Allah
Katında belirlenmiş bir zamanda helak edilmişlerdir. Bu, hiç
kimsenin ne değiştirmeye, ne öne almaya, ne de bir saat geciktirmeye
güç yetiremeyeceği bir olaydır. Çünkü bu, herşeyin Maliki
olan Rabbimizin, ezelde tespit ettiği bir zamandır. Bir ayette
şöyle buyrulmaktadır:
(Bu,) Daha önceden gelip-geçenler hakkında
(uygulanan) Allah'ın sünnetidir. Allah'ın sünnetinde kesin
olarak bir değişiklik bulamazsın. (Ahzap Suresi, 62)
| Biz
elçileri, müjde vericiler ve uyarıcılar olmak dışında
(başka bir amaçla) göndermeyiz. İnkar edenler ise, hakkı
batıl ile geçersiz kılmak için mücadele ediyorlar. Onlar
benim ayetlerimi ve uyarıldıklarını (azabı) alay konusu
edindiler. (Kehf Suresi, 56) |
İnsanların yaşamlarına yerleşmiş olan batıl sistemleri ortadan
kaldırmak ve Allah'ın hak dinini yaymak amacıyla her topluma
elçiler gönderilmiştir. Elçiler Allah'a şirk koşan ve inkarı
bir yaşam tarzı haline getiren insanları türlü yollarla Allah'a
iman etmeye ve İslam ahlakına uymaya davet etmişlerdir. Ancak
tarih boyunca batıl dinler toplumlara çok köklü şekilde yerleşmiştir.
Kavimler içinde hak dini benimsemeyen ve batıl dini çok şiddetli
şekilde savunan insanlar olmuştur. Nasıl ki Allah'ın elçileri
hakkı geçerli kılmak istemişlerse, inkarcılar da batılı yani
dinsizliği, ahlaksızlığı, zulmü geçerli kılmaya çalışmışlardır.
Bu insanlar, Allah'ın elçilerinin insanlar üzerinde oluşturdukları
olumlu etkiyi ortadan kaldırmak ve insanların din ahlakına
tabi olmalarını engellemek için çaba harcamışlardır.
İnkarcı topluluklar hakkı geçersiz kılmak için çeşitli yollar
denemişlerdir. Halklarının elçilere rağbet etmelerini engellemek
için iftiralar atmış, peygamberlere tuzaklar kurmuşlardır.
Elçiye olduğu gibi, elçinin getirdiği hak kitaba da karşı
çıkmış, insanların Allah'ın kitabını okumalarını engellemeye
çalışmışlardır. Bunun için gerektiğinde şiddet kullanmaktan
da çekinmemişlerdir. Örneğin, Nuh kavminin, Hz. Nuh'un tebliğini
engellemek için yaptığı mücadele bir ayette şu şekilde tarif
edilir:
Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanladı
ve kendilerinden sonra (sayısı çok) fırkalar da. Her ümmet,
kendi elçilerini (susturmak için) yakalamaya yeltendi. Hakkı,
onunla yürürlükten kaldırmak için, 'batıla-dayanarak' mücadeleye
giriştiler. Ben de onları yakalayıverdim. Artık Benim cezalandırmam
nasılmış? (Mümin Suresi, 5)
Allah'ın yukarıdaki ayetinde belirttiği gibi inkarcıların
yaptığı mücadele batıl bir mücadeledir ve sonu mutlaka hüsrandır.
Allah, onları hiçbir zaman başarıya ulaştırmamıştır ve bundan
sonra da ulaştırmayacaktır. Rabbimiz, insanları hak dinden
uzaklaştırmaya çalışanları, kaderde tespit ettiği en hayırlı
vakitte şiddetli bir azapla cezalandıracaktır. Batılın peşinden
gidip, hakkı inkar edenlerin dünya hayatındaki sonları büyük
bir kayıpken, ahiretteki sonları ise çok daha büyük bir hüsran
olacaktır. Kuran'da Allah şöyle buyurmaktadır:
Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Kıyamet-saatinin
kopacağı gün, (işte) o gün, batılda olanlar hüsrana uğrayacaklardır.
(Casiye Suresi, 27)
Kehf Suresi'nin 56. ayetinde dikkat çekilen bir diğer konu
ise, inkar edenlerin Allah'ın ayetleriyle ve yaklaşmakta olan
cehennem azabıyla alay etmeleridir.
Bu kişilerin Allah'ın ayetlerini inkar etmelerinin en önemli
nedenlerinden biri ise büyüklenme içinde olmalarıdır. Tek
istedikleri Allah'ın adının hiç anılmaması, kimsenin İslam
ahlakına itibar etmemesidir. Çünkü ancak böyle bir ortamda
kendi çirkin ahlaklarını sürdürebilecek, ancak kendileri gibi
kişilerin çoğunlukta olduğu bir ortamda rahat edebileceklerdir.
Yaratılış delillerini inkar ederek veya açıkça Allah'ın gücünü
görmezlikten gelerek rahatlayabileceklerini zannederler. Bu,
öylesine büyük bir akılsızlıktır ki çok açık olan deliller
dahi bu insanların iman etmelerine yeterli olmaz. Onlar Allah'ı
ve dini inkar ederek, kendilerince üstünlük elde edeceklerini,
çevrelerindeki insanların gözünde büyüyeceklerini düşünürler.
Oysa çevrelerindeki insanlar da Allah'ın yarattığı ve O'na
karşı muhtaç olan, aciz varlıklardır.
Üstelik böylesine kibirlenmelerine sebep olan şeyler yine
Allah'ın kendilerine verdiği özelliklerdir. İnsana zekayı,
fiziksel gücü, maddi imkanları, güzelliği veren Allah'tır.
İnsanlar sahip oldukları herşeyi Allah'a borçludurlar. Fakat
akıllarını ve vicdanlarını kullanmayanlar Rabbimize şükretmek
yerine alaycılığı tercih ederler.
Kuran'da bu kişilerin Allah'ın ayetlerini duyduklarında
hemen alaylı söze daldıklarından bahsedilir. Örneğin Tevbe
Suresi'nde "Bir sure indirildiğinde
onlardan bazısı: "Bu, hanginizin imanını arttırdı?"
der. Ancak iman edenlere gelince; onların imanını artırmıştır
ve onlar müjdeleşmektedirler." (Tevbe Suresi,
124) şeklinde bildirilir. Ancak onların alaycı tavırları müminlerin
morallerini bozup, şevklerini kırmaz. Tam aksine şevklerini
artırır, imanlarına güç katar. İnkarcıların bu anlayışsızlığı
ve ayetlere olan çarpık yaklaşımları bir başka Kuran ayetinde
şöyle haber verilir:
Şüphesiz Allah, bir sivrisineği de, ondan
üstün olanı da, (herhangi bir şeyi) örnek vermekten çekinmez.
Böylece iman edenler, kuşkusuz bunun Rablerinden gelen bir
gerçek olduğunu bilirler; inkar edenler ise, "Allah,
bu örnekle neyi amaçlamış?" derler. (Oysa Allah,) Bununla
birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidayete erdirir. Ancak O,
fasıklardan başkasını saptırmaz. (Bakara Suresi, 26)
Yukarıdaki ayette dikkat çekildiği gibi, Allah'ın bir ayetinde
"sivrisinek"ten bahsetmesinin hikmetini inkarcılar
anlamamışlardır. İçine düştükleri kavrayış eksikliği sebebiyle
"Allah bu örnekle neyi amaçlamış?" diyerek, kendilerince
alaycı bir tutum göstermişlerdir. Ancak bugün bilim, kimi
akılsız insanların "sivrisinek" diyerek küçümsedikleri
canlıların aslında pek çok mucizevi özelliklere sahip olduklarını
ortaya çıkarmıştır. (Detaylı bilgi için bkz. Sivrisinek Mucizesi,
Harun Yahya, Global Yayıncılık) Allah bu canlıdaki olağanüstü
özelliklere bundan 1400 yıl önce de dikkat çekmiştir ve o
dönemin inkarcıları bu bilgilerden yoksun oldukları için sarf
ettikleri alaycı sözlerle küçük duruma düşmüşlerdir.
Müslümanların ibadetlerine gösterdikleri titizlikle alay etmek inkarcılar arasında
çok yaygındır. Allah bir ayetinde inkarcıların sergiledikleri
bu akılsızca davranışı şöyle haber vermiştir:
Onlar, siz birbirinizi namaza çağırdığınızda
onu alay ve oyun (konusu) edinirler. Bu, gerçekten onların
akıl erdirmeyen bir topluluk olmalarındandır. (Maide Suresi,
58)
Allah Kuran'da oruç, 5 vakit namaz, tesettür gibi ibadetleri insanlara farz kılmıştır ve müminler de bunları büyük bir titizlikle yerine getirirler. Peygamberimiz (sav) de hadis-i şeriflerinde ibadetlerin önemine ve titizlik gösterilmesi gerektiğine dikkat çekmiştir. Örneğin 5 vakit namazın önemiyle ilgili olarak Ebu Hureyre (r.a.)'den rivayet edilen bir kudsi hadisinde Resulullah şöyle buyurmaktadır:
"Beş vakit namazlar, gelecek haftaya kadar cüm'a, gelecek seneye kadar ramazan, büyük günahlardan sakınılırsa, aralarındaki hatalar için kefarettirler."(Müslim) (Riyazü's Salihin, İmamı Nevevi, çeviren: Mehmet Emre, Bedir yayınevi, sf. 698)
Allah, dini inkar etme yanılgısına düşen bu insanların, alaycı
tavırları hakkında daha pek çok ayet indirmiştir. Ve müminlere
de bu tarz konuşmalarla karşılaştıklarında nasıl bir tutum
izlemeleri gerektiğini de şöyle öğütlemiştir:
| Ayetlerimiz
konusunda 'alaylı tartışmalara dalanlar:' -onlar bir
başka söze geçinceye kadar- onlardan yüz çevir… (Enam
Suresi, 68) |
Allah'ın dinini ve elçilerini inkar edenlerin, onları alay
konusu haline getirenlerin ahiret günündeki sonu ise bir ayette
şu şekilde bildirilir:
İşte, inkâr etmeleri, ayetlerimi ve elçilerimi
alay konusu edinmelerinden dolayı onların cezası cehennemdir.
(Kehf Suresi, 106)
| Kendisi'ne
Rabbinin ayetleri öğütle hatırlatıldığı zaman, sırt
çeviren ve ellerinin önden gönderdikleri (amelleri)ni
unutandan daha zalim kimdir? Biz gerçekten, kalpleri
üzerine onu kavrayıp anlamalarını engelleyen bir perde
(gerdik), kulaklarına bir ağırlık koyduk. Sen onları
hidayete çağırsan bile, onlar sonsuza kadar asla hidayet
bulamazlar.
(Kehf Suresi, 57)
|
Elçilerin yaptıkları apaçık davetlere ve hatırlatmalara rağmen
insanların çok büyük bir bölümü ayetlerden yüz çevirir. Ancak
Allah'ın bu ayetinde de haber verdiği gibi onların bu inkarları
da Allah'ın dilemesiyle ve emriyle gerçekleşmektedir. Bu kişilerin
inkar içinde olmaları, alayları ve anlayışsızlıkları onlar
için belirlenmiş bir kaderdir. Anlamak için ne kadar çaba
sarf etseler, ne kadar irade gösterseler de bunu başaramazlar.
Onlar da kaderlerini yaşamak zorundadırlar.
Hidayeti veren ancak Allah'tır. Ve Allah inkarı bu kişilerin
kaderlerine yazmıştır. Dolayısıyla hiçbir davetin ya da tebliğin
bu insanlar üzerinde Allah dilemedikçe etki etmesi mümkün
değildir. Allah onların inanmalarını kalplerine perde indirerek
engellemiştir. Ayetlerde şu şekilde bildirilir:
Onlardan seni dinleyenler vardır; oysa Biz,
onu kavrayıp anlamalarına (bir engel olarak) kalpleri üzerine
kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar,
hangi 'apaçık-belgeyi' görseler, yine ona inanmazlar... (Enam
Suresi, 25)
Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin
üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azap onlaradır. (Bakara
Suresi, 7)
Allah bu insanların "sonsuza kadar" inanmayacaklarını
Kuran'da bildirmiştir. Rabbimiz bu ayetle bizlere kaderin
değişmesinin asla mümkün olmadığını, -biz ne kadar çaba harcasak
da- bir insanın kaderinin dışında hiçbir şey yaşayamayacağını
hatırlatmaktadır.
| Senin
Rabbin rahmet sahibi (ve) bağışlayıcıdır. Eğer, kazandıklarından
dolayı onları (azabla) yakalasaydı, şüphesiz onlara
azabı (bir an önce) çabuklaştırırdı. Hayır, onlar için
bir buluşma zamanı vardır, onun dışında asla başka bir
sığınak bulamayacaklardır. (Kehf Suresi, 58) |
Ayette Allah'ın kulları üzerindeki sonsuz şefkat ve merhameti
hatırlatılmaktadır. Rahman olan Allah sonsuz merhametini ve
lütfunu görünen ya da görünmeyen herşeyde tecelli ettirir.
İnsanın soluduğu havadan yediği yemeğe, kalbinin her an atmasından
doğadaki kusursuz güzelliklere kadar her bir detay Allah'ın
kulları üzerindeki sonsuz merhametinin bir tecellisidir. Tüm
insanlar Allah'ın rahmetiyle canlılık bulup, Allah'ın rahmetiyle
hayatlarını devam ettirirler.
İnsanlardan bu nimetleri gören, yaratılış amacını kavrayarak
Allah'a kulluk edenler olduğu gibi nankörlük ederek O'ndan
yüz çevirenler de vardır. Allah dünya hayatında nimetlerini
tüm insanlara eksiksiz olarak sunmaktadır. İman etmeyenler,
münafıklar ve müşrikler de dünya hayatında soludukları hava,
içtikleri su dahil olmak üzere gizli açık tüm nimetlerden
faydalanırlar. Allah müminlere verdiği gibi onlara da mal-mülk,
içinde oturacakları güzel evler ve soylarını devam ettirecekleri
evlatlar verir. Onları da güzel rızıklarla besler. Onlara
da sağlık, güç ve güzellik verir.
Allah dünya hayatında inkar edenleri belki dine dönerler,
düşünüp aklederler ve belki şükrederler diye bu nimetlerden
yararlandırmaktadır. Fakat bu yararlandırma sadece dünya hayatındadır. Ahirette ise bütün nimetler, bunları Allah'a yakınlaşmak ve
O'nun rızasını aramak için kullanan ve O'na şükreden müminlere
aittir. Çünkü Allah Rahimdir ve O, cenneti yalnızca mümin
kullarına müjdelemiştir. Ayetlerde bu konuda şöyle buyrulmaktadır:
Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde
bulunanlar (onların dışındadır); işte bunlar, cennete girecekler
ve hiçbir şeyle zulme uğratılmayacaklar.
Adn cennetleri (onlarındır) ki, Rahman (olan Allah, onu) Kendi
kullarına gaybtan vadetmiştir. Şüphesiz O'nun va'di yerine
gelecektir. (Meryem Suresi, 60-61)
Kehf Suresi'nin burada açıkladığımız ayetinde vurgulanan
bir diğer konu ise, Allah'ın azaba uğratacağı her toplum için
belirlenmiş bir zaman olduğudur. Her insanın ve her topluluğun
hangi gün, hangi saat, ne şekilde bir azapla karşılaşıp helak
olacağı Allah Katında bellidir. Allah, "Ümmetlerden hiçbiri,
Kendisi'ne tespit edilmiş eceli ne öne alabilir, ne erteleyebilir."
(Müminun Suresi, 43) ayetiyle bu gerçeği bildirmiştir.
Ülkeleri helaka uğratacak olan bir depremin, selin, kasırganın
ya da herhangi bir azabın geliş vakti, şiddeti, ne kadar süreceği,
nasıl bir etki meydana getireceği Allah'ın kaderde takdir
ettiği haliyle bellidir. Tüm zamanları kuşatan Rabbimiz, inkar
ederek hesap gününe inanmayan bu insanların kaderinde o günü,
hatta dakikayı ve saniyeyi belirlemiştir. Allah Taha Suresi'nde
şu şekilde bildirir:
Dedi ki: "Haydi çekip git, artık senin
hayatta (hak ettiğin ceza: "Bana dokunulmasın")
deyip yerinmendir." Ve şüphesiz senin için kendisinden
asla kaçınamayacağın (azab dolu) bir buluşma zamanı vardır.
Üstüne kapanıp bel bükerek önünde eğildiğin ilahına bir bak;
biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denizde savuracağız."
(Taha Suresi, 97)
| İşte
ülkeler (ve onların halkları),zulmettikleri zaman onları
yıkıma
uğrattık; ve yıkımları için bir buluşma zamanı tespit
ettik. (Kehf Suresi, 59) |
Bu ayette Allah'ın hükümlerine karşı çıkan hiçbir milletin
ve ülkenin baki kalamayacağına işaret edilmektedir. Allah'a
ve dine saygısı olmayan, Kuran ahlakına aykırı hareket eden
her toplum mutlaka yıkıma uğrayacak, tarih sahnesinden silinecektir.
Tarih boyunca Allah'ın hükümlerine karşı düşmanca bir politika
yürüten, İslam ahlakına karşı adeta savaş açan pek çok topluluk
olmuştur. Son 100 yıl içinde dünyayı kana bulayan Komünist
yönetimler bunun en yakın örnekleridir. Komünizmin iktidara
geldiği ülkelerde dini kurumlar ortadan kaldırılmış, dindar
halka karşı çok büyük bir zulüm politikası yürütülmüş, din
adamları acımasızca katledilmiş, kutsal kitapların okunması
dahi yasaklanmıştır. Ancak bu rejimlerin hiçbirisi kalıcı
olamamıştır; bugün geri dönüp baktığımızda her birinin teker
teker tarih sahnesinden çekildiğine tanık oluruz.
Kuran'da da insanlara zulmetmeyi bir politika haline getirmiş
pek çok kavmin örneği verilmektedir. Bu kavimlerden biri de
Firavun ve önde gelen çevresidir. Firavun Hz. Musa'nın tebliğini
açıkça inkar etmiş, iman edenlere büyük zulümler uygulamıştır.
Ancak onun baskı ve şiddet bakımından güçlü olan yönetimi
de kalıcı olmamış, çok büyük bir felaketle yeryüzünden silinmiştir.
Firavun'un başına gelenler ayetlerde şöyle haber verilmektedir:
Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik;
Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü.
Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): "İsrailoğullarının
Kendisi'ne inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım
ve ben de Müslümanlardanım" dedi. Şimdi, öyle mi? Oysa
sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın.
Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge,
ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese
cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, Bizim
ayetlerimizden habersizdirler. (Yunus Suresi, 90-92)
Bu gibi zalim rejimlerin belli bir süre iktidarda kalmaları,
zulümlerini belli bir dönem boyunca devam ettirmeleri ise
Allah'ın dünya hayatında yarattığı imtihanın bir gereğidir.
Allah bir ayetinde Hz. Muhammed (sav)'e "Allah'ı
sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma,
onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir."
(İbrahim Suresi, 42) şeklinde seslenerek, zulmedenlerin
mutlaka karşılık göreceklerini bildirmektedir. Dünya üzerindeki
bu zulmün yaratılış hikmeti ise Bakara Suresi'nde şu şekilde
açıklanır:
| Andolsun,
Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan,
canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz.
Sabır gösterenleri müjdele. Onlara bir musibet isabet
ettiğinde, derler ki: "Biz Allah'a ait (kullar)ız
ve şüphesiz O'na dönücüleriz." (Bakara Suresi,
155-156)
|
Ayette ayrıca bu ülkelerin "zulümleri"nden dolayı
azapla karşılık gördüklerinden bahsedilmektedir. Bu noktada
Kuran'daki zulüm kavramını incelemek gerekir.
Kuran'da zulmedenlerin Allah'a şirk koşan, O'nun ayetlerini
inkar eden, elçileri yalanlayan kimseler oldukları haber verilir.
Allah "... Zulmedenlerden başkası,
Bizim ayetlerimizi inkar etmez." (Ankebut Suresi,
49) ayetiyle bu gerçeği bizlere bildirmiştir. Bu konudaki
ayetlerden bazıları şunlardır:
İnkâr edenler dedi ki: "Biz kesin olarak,
ne bu Kur'an'a inanırız, ne ondan önceki (indirile)ne."
Sen o zulmedenleri, Rableri huzurunda tutuklanmış olarak görsen;
sözü (suçlamaları) birbirlerine karşı evirip-çevirir (birbirlerine
yöneltirler)..." (Sebe Suresi, 31)
(Tura gitmesinin) Ardından Musa'nın kavmi süs eşyalarından
böğürmesi olan bir buzağı heykelini (tapılacak ilah) edindiler.
Onun kendileriyle konuşmadığını ve onları bir yola da yöneltip-iletmediğini
(hidayete erdirmediğini) görmediler mi? Onu (tanrı) edindiler
de, zulmedenler oldular. (Araf Suresi, 148)
Kendilerine apaçık belgeler geldiği ve elçinin hak olduğuna
şahid oldukları halde, imanlarından sonra küfre sapan bir
kavmi Allah nasıl hidayete erdirir? Allah, zulmeden bir kavmi
hidayete erdirmez. (Al-i İmran Suresi, 86)
Ayetlerimiz konusunda 'alaylı tartışmalara dalanlar:' -onlar
bir başka söze geçinceye kadar- onlardan yüz çevir. şeytan
sana unutturacak olursa, bu durumda hatırlamadan sonra, artık
zulmeden toplulukla beraber oturma. (Enam Suresi, 68)
Yukarıdaki ayetlerde haber verildiği gibi, Allah'ın kitaplarını
inkar edenler, Allah'tan başka varlıkları ilah olarak kabul
edenler, elçilerin hak olduğunu gördükleri halde imanlarından
sonra inkara sapanlar, Allah'ın ayetleri ile alay edenler
zalimlerdir. Rabbimizin Kuran'da zulüm olarak nitelendirdiği
daha pek çok kötü davranış vardır. Kısaca zulüm, Allah'ın
emrettiği ahlakı benimsemeyen ve O'nun emrettiği ibadetleri
yerine getirmeyen, Allah'a ve dine karşı büyüklenen, ahireti
ve hesap gününü inkar eden insanların ve kavimlerin tüm davranışlarıdır.
Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, Kuran'da inkar eden her
kavmin ve her insanın, hem dünya hayatında hem de ahirette
çok büyük bir azaba uğrayacağı bildirilmiştir. Allah bir ayette
şu şekilde bildirir:
İnkâr edenleri ise, dünyada ve ahirette şiddetli
bir azabla azablandıracağım. Onların hiç yardımcıları yoktur.
(Al-i İmran Suresi, 56)
Görüldüğü gibi ayette zulmeden her topluluğun mutlaka Allah'ın
sonsuz azabıyla karşılaşacağı, dünya hayatında da azaba uğrayacağı
bildirilir. Bu azap anı ise Kehf Suresi'nde bir "buluşma
zamanı" olarak ifade edilmiştir. Bu an geldiğinde zulmeden
topluluk ne kadar güçlü, ne kadar kalabalık ya da ne kadar
zorlu olursa olsun mutlaka yıkılacak, yeryüzünden silinip
gidecektir. Çünkü bu, Allah'ın bir kanunudur.
Kuran'da dikkat çekilen bir diğer konu ise yıkım öncesinde,
eğer bir ülke halkı toplu olarak helak edilecekse, o kavme
gönderilen elçi ile yıkımı yapmakla görevli meleklerin bir
buluşma zamanı olduğudur. Bu buluşmada, elçi ve görevli melekler
söz konusu kavim için azabın geleceği anı tespit ederler.
Kuran'da bu konuda verilen bir örnek Hz. Lut'u meleklerin
ziyaret etmesidir.
Hz. Lut sapkın kavmini uzun süre boyunca iman etmeye davet
etmiş, içinde bulundukları sapkınlıklardan vazgeçmeleri için
onlara hatırlatmalarda bulunmuştur. Ancak Allah'ın ayetlerini
inkar eden ve ahlaksızlığı bir yaşam şekli haline getiren
Lut kavmi, Hz. Lut'un bu davetini sürekli reddetmiş ve inkarda
diretmiştir. Bunun üzerine helak, onların üzerine hak olmuştur.
Bu helak haberini ise melekler Hz. Lut'a yaptıkları ziyaret
sırasında bildirmişlerdir. Ayetlerde bu ziyaret şu şekilde
aktarılır:
Elçilerimiz Lut'a geldikleri zaman o, bunlar
dolayısıyla kötüleşti ve içi daraldı. Dediler ki: "Korkuya
düşme ve hüzne kapılma. Karın dışında, seni ve aileni muhakak
kurtaracağız. O ise, arkada kalacaktır." "Şüphesiz
Biz, fasıklık yapmalarından dolayı, bu ülke halkının üstüne
gökten iğrenç bir azab indireceğiz." (Ankebut Suresi,
33-34)
Böylelikle elçiler Lut ailesine geldiklerinde,
(Lut) Dedi ki: "Sizler gerçekten tanınmamış bir topluluksunuz."
"Hayır" dediler. "Biz sana, onların hakkında
kuşkuya kapıldıkları şeyle geldik." "Sana gerçeği
getirdik, biz şüphesiz doğru söyleyenleriz." "Hemen
aileni gecenin bir bölümünde yola çıkar, sen de onların ardından
git ve sizden hiç kimse arkasına bakmasın; emrolunduğunuz
yere gidin." (Hicr Suresi, 61-65)
Ayetlerde de görüldüğü gibi elçiler Hz. Lut'u ziyaretlerinde
ona, olacak olan yıkımı bildirmiş ve azabın "vuruş anı"nı
belirlemişlerdir. Bu zaman Hz. Lut'un kavmi için "tan
yerinin ağarma vakti" olarak belirlenmiş ve ayetlerde
şöyle haber verilmiştir:
Ömrüne andolsun ki, onlar, sarhoşlukları
içinde kör-sersemdiler. Derken, tan yerinin ağarma vaktine
girdiklerinde onları (o korkunç ve dayanılmaz) çığlık yakalayıverdi.
Anında (yurtlarının) üstünü altına çevirdik ve üzerlerine
balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık. Elbette bunda 'derin bir
kavrayışa sahip olanlar' için gerçekten ayetler vardır. (Hicr
Suresi, 72-75)
| Hani
Musa genç yardımcısına demişti: "İki denizin birleştiği
yere ulaşıncaya kadar gideceğim ya da uzun zamanlar
geçireceğim." (Kehf Suresi, 60) |
Bu ayette kullanılan "genç" kelimesi ile, bir iş
yapılırken genç insanların da yardımını almanın ve onlarla
birlikte hareket etmenin önemine işaret ediliyor olabilir.
Gençlerin yaşlarının getirdiği enerjilerini, dinamizmlerini,
güçlerini, şevk ve heyecanlarını Allah rızası için hayır işlerinde
kullanmalarını teşvik etmek gereklidir. Nitekim ayetlerde
de bu konuya dikkat çekilmekte, Hz. Musa'ya kavminden sadece
bir bölüm gencin iman ettiğinden bahsedilmektedir:
Sonunda Musa'ya kendi kavminin bir zürriyetinden
(gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini
belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı. Çünkü
Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten
ölçüyü taşıranlardandı. (Yunus Suresi, 83)
Kehf Suresi'nin 60. ayetinde dikkat çekilen bir diğer konu
ise Hz. Musa'nın üzerinde durduğu buluşma yeridir. Hz. Musa
çıktığı yolculukta bir kişiyle buluşmayı hedeflemektedir ve
Kendisi'ne bu buluşma yerinin "iki denizin birleştiği
bir bölge" olarak bildirildiği anlaşılmaktadır. Hz. Musa'nın
bahsettiği yer de dünya üzerinde bu tarife uyan bölgelerden
herhangi birinde bulunabilir.
Ayette haber verilen "uzun zamanlar geçireceğim"
ifadesi ise buluşma yerinin kesin olarak belirlendiğine dikkat
çekmektedir. Çünkü Hz. Musa başka bir yere değil, çok uzun
zaman geçse bile, mutlaka daha önceden belirlenen o yere gitmesi
gerektiğini bilmektedir. Buluşmanın başka bir yerde olması
mümkün değildir. İki denizin birleştiği yerde buluşacakları
kesindir ve bu, buluşmanın bir şartı olarak bildirilmiştir.
Bu nedenle Hz. Musa aradan ne kadar süre geçerse geçsin, bu
mekana ulaşmak için çaba sarf edecek ve gerekirse orada bekleyecektir.
| Böylece
ikisi, iki (deniz)in birleştiği yere ulaşınca balıklarını
unutuverdiler; (balık) denizde bir akıntıya doğru (veya
bir menfez bulup) kendi yolunu tuttu.
(Kehf Suresi, 61) |
Ayetten Hz. Musa ve genç yardımcısının yanlarında yemek üzere
bir balık getirdikleri anlaşılmaktadır. Ancak henüz yeme vakitleri
gelmeden evvel, Allah bu balığı ikisine birden unutturmuş,
balık da onların unuttukları bu anda akıntıya doğru gidip,
yanlarından uzaklaşmıştır.
Bir insanın kendi iradesiyle bir konuyu unutması ya da yine
kendi iradesiyle herhangi bir şeyi hatırlaması kesinlikle
mümkün değildir. Burada da onlara balığı unutturan Allah'tır.
Bunu unutmaları her ikisinin de kaderlerinde, onlar daha dünyaya
gelmeden çok önce yazılmıştır. Durum böyle olduğu için, onlar
ne kadar irade gösterseler, ne kadar hatırlamaya çalışsalar
da Allah dilemedikçe herhangi bir şeyi hatırlamaları kesinlikle
mümkün değildir. Allah dilediği zaman, dilediği kadarıyla
bu olayı hatırlayabilirler ve yine Allah'ın dilemesiyle bu
olayı hafızalarında tutabilirler.
Ancak bu unutmanın pek çok hikmetleri vardır. Allah bir hayır
ve hikmet üzerine ikisine birden yiyeceklerini unutturmuştur.
Hz. Musa'nın iki denizin birleştiği yere gelmesinin nedeni,
Kehf Suresi'nin devamında hakkında bilgiler verilen önemli
ve kutlu bir şahısla görüşmektir. Kaderde belirlenmiş bu yere
ulaşmak için Hz. Musa ve genç yardımcısı uzun zaman geçirmişlerdir.
Ancak bu buluşmanın tam yerine ulaşabilmek için daha fazla
detaya ihtiyaçları vardır. Çünkü iki denizin birleştiği yer
olarak ifade edilen mekan geniş bir alanı ifade etmektedir.
Böyle geniş bir alanın hangi noktasında buluşacaklarını bilmeden,
aradıkları kişiyi bulmaları çok zor olabilir.
İşte bu aşamada balığın kaçışının bir hikmeti ortaya çıkmaktadır.
Bu kaçış açık bir işarettir. Çünkü balık, aradığı kutlu şahıs
ile Hz. Musa'nın buluşacakları yerin detayının tespitinde
bir görev üstlenmiştir. Musa Peygamber ve yardımcısının unutması
sonucu balığın kaçtığı yer, onların buluşma noktasını belirlemektedir.
Allah bu buluşmanın nokta tayinini, balığın kaçışını vesile
kılarak gerçekleştirmektedir.
Bu ayetle genel olarak buluşma yeri belirlenmesinde nokta
tayininin önemine de işaret edilmiştir. Kehf kıssasında bildirilen
bu olayda buluşma yeri, iyi akılda kalacak, önemli bir alametle
belirlenmiştir. Genel buluşmalarda da böyle kesin bir nokta
tayini yapılması önemlidir. Bu, hem aksaklıkları ortadan kaldıracak,
hem vakit kaybını önleyecek, hem de buluşacak kişilere bir
kolaylık sağlayacaktır.
| (Varmaları
gereken yere gelip) Geçtiklerinde (Musa) genç-yardımcısına
dedi ki: "Yemeğimizi getir bize, andolsun, bu yaptığımız-yolculuktan
gerçekten yorulduk."
(Kehf Suresi, 62)
|
Ayette, Hz. Musa ile genç yardımcısının, aradıkları yeri
geçtikten sonra yoruldukları ve yemek yeme ihtiyacı hissettikleri
haber verilmektedir. Yemeklerini hazırlamak istediklerinde
ise balık akıllarına gelmiş ve böylece balığı unuttuklarını
anlamışlardır.
Allah onlara ilk önce balığı unutturmuş, daha sonra da kaderlerinde
belirlenmiş bir anda onların bu unuttukları konuyu hatırlamalarını
sağlamıştır. Bu hatırlama ile de buluşma yerine ve buluşulacak
noktaya dikkatlerini çekmiştir.
Allah'ın buluşma yerini tespitinde, Hz. Musa ve yardımcısının
akıllarına mutlaka gelecek olan balığı seçmesi önemlidir.
Çünkü onlar, uzun yolculuk sonrası mutlaka yorulacak ve acıkacaklardır.
Bu, gerçekleşmesi Allah'ın izniyle kesin bir olaydır. Ve acıktıkları
anda yanlarında yemek için getirdikleri balığa yönelmeleri
de mutlaka gerçekleşecek bir olaydır. Acıktığında yemek yemek
her insan için zaruri bir ihtiyaçtır. Anlaşılmaktadır ki,
Allah'ın buluşma noktasının tayininde yanlarında yiyecek olarak
bulundurdukları balığı seçmesinin hikmetlerinden biri de bu
olabilir.
| (Genç-yardımcısı)
Dedi ki: "Gördün mü, kayaya sığındığımızda, ben
balığı unuttum. Onu hatırlamamı şeytandan başkası bana
unutturmadı; o da şaşılacak tarzda denizde kendi yolunu
tuttu." (Musa) Dedi ki: "Bizim de aradığımız
buydu." Böylelikle ikisi izleri üzerinde geriye
doğru gittiler.
(Kehf Suresi, 63-64)
|
Ayetlerde Hz. Musa ve yardımcısının balığı unuttuklarını
anlayınca, kaybettikleri noktayı da hatırladıkları belirtilmektedir.
Bu yer ise, Hz. Musa'nın sözlerinden anlaşıldığına göre bir
kayalıktır. İki denizin birleştiği yerdeki kayalık nokta,
Hz. Musa'nın bahsi geçen kutlu kişi ile buluşacağı yerdir.
Hz. Musa balık vesilesiyle, Hz. Hızır olduğu tahmin edilen
kutlu şahıs ile buluşacakları yeri tam olarak tespit edebilmiştir.
Bundan sonra ise balığın görevi bitmiş ve balık da denizde
yolunu tutmuştur.
Bu ayette ayrıca, Hz. Musa'nın genç yardımcısı, balığın yerini
Kendisi'ne unutturanın şeytan olduğunu belirtmektedir. Şeytanın
unutturma etkisi diğer ayetlerde şu şekilde geçmektedir:
Ayetlerimiz konusunda 'alaylı tartışmalara
dalanlar' -onlar bir başka söze geçinceye kadar- onlardan
yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa, bu durumda hatırlamadan
sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma. (Enam Suresi,
68)
İkisinden kurtulacağını sandığı kişiye dedi ki: "Efendinin
Katında beni hatırla." Fakat şeytan, efendisine hatırlatmayı
ona unutturdu, böylece daha nice yıllar (Yusuf) zindanda kaldı.
(Yunus Suresi, 42)
Ancak burada önemli bir hatırlatma daha yapmak gerekir: Şeytanın
tek başına hiçbir gücü yoktur. Şeytana, bir insanda unutma
gibi olumsuz bir etki oluşturma gücünü veren Allah'tır. Allah,
tüm gücün ve kuvvetin tek sahibidir. Allah'ın izni dışında
hiçbir varlığın kendi iradesiyle bir iş gerçekleştirmesi mümkün
değildir. Allah "... O'nun, alnından
yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur..." (Hud
Suresi, 56) ayetinde bildirildiği gibi, tüm varlıkların tüm
fiillerini kontrol edendir. Dolayısıyla Hz. Musa'ya ve yardımcısına
balığı unutturan da aslında şeytan değil, şeytan da dahil
olmak üzere kainattaki tüm varlıkların yegane hakimi olan
Yüce Allah'tır. Nitekim balığın unutulması Hz. Musa ve yardımcısı
için hayırlı bir olay olmuş, Allah'ın belirlediği kader bu
şekilde hayırla işlemiştir.
Kehf Suresi'nin 64. ayetinde ise Hz. Musa ve genç arkadaşının,
balığın kaçtığı kayalık yerin buluşma noktası olduğunu fark
ettikleri anlaşılmaktadır. Bunu anlayınca da hatırladıkları
bu mekana doğru yola koyulmuşlardır. Ayette geçen
"geriye doğru gittiler" ifadesi de daha
önce geçip, balığı unuttukları kayalığa doğru gittiklerini
göstermektedir. Çünkü yeni bir yere gitmemekte, daha önce
gittikleri bir yere tekrar dönmektedirler.
| Derken,
katımızdan Kendisi'ne bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan
Kendisi'ne bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu
buldular.
(Kehf Suresi, 65) |
Önceki bölümlerde de açıkladığımız gibi Allah kullarına karşı
sonsuz merhamet sahibidir, Rahman ve Rahim'dir. Hz. Musa'nın
buluşmak üzere yola çıktığı Hz. Hızır ise Allah'ın Kendisi'ne
rahmet verdiği bir kişidir. Yani Allah'ın Rahman ve Rahim
sıfatı Hz. Hızır üzerinde tecelli etmektedir. Allah, Hz. Hızır'a
Kendi Katından üstün bir ilim vermiş ve onu üstün bir kul
kılmıştır. Kıssanın devamında da Hz. Hızır'ın üstün merhamet
anlayışının pek çok örneğini göreceğiz.
Bu noktada Kuran'daki merhamet anlayışının da üzerinde durmak
gerekir. Allah'ın, "Sonra iman
edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden, merhameti
birbirlerine tavsiye edenlerden olmak. İşte bunlar, sağ yanın
adamlarıdır" (Beled Suresi, 17-18) ayetlerinde
de belirttiği gibi merhametli olmak, bir mümin özelliğidir.
Hayatlarını Allah'ın rızasını kazanmaya adayan müminler, Allah'ın
bu hükmünü eksiksiz ve kusursuz olarak yerine getirmeye çalışırlar.
Onların merhamet anlayışlarının temelinde Allah'a olan samimi
imanları yatar. Müminler, Allah'ın izni dışında hiçbir olayın
gerçekleşmeyeceğini ve O'nun kendilerine bağışladıklarına
ne kadar muhtaç olduklarını bilirler. Dolayısıyla, bu kavrayıştan
kaynaklanan bir tevazuya sahiptirler. Tevazu sahibi olmayan
bir insan gerçek anlamda merhametli de olamaz. Çünkü yalnızca
kendisini düşünür ve kendi çıkarları, kendi nefsinin istekleri
herkesten önce gelir. Bu nedenle, başkalarının ihtiyaçlarını,
eksikliklerini hiç umursamaz. Bunun doğal bir sonucu olarak
da kimseye karşı şefkat ve merhamet hisleri besleyemez. Oysa
tevazulu ve Allah'a tam teslim olmuş bir insan, Allah'ın yarattıklarına
karşı da içli bir şefkat ve merhamet hisseder.
Müminlerin merhamet göstermedeki kararlılıklarının bir sebebi
de Allah'ın razı olacağı gibi bir ahlaka sahip olmayı istemeleridir.
Allah pek çok ayette açıklandığı gibi "merhametlilerin
en merhametlisi"dir. Dolayısıyla müminler de merhameti,
güçlerinin yettiği en son sınıra kadar yaşamaya çalışırlar.
Müminler, "Eğer Allah'ın sizin
üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı ve Allah gerçekten Rauf
(şefkat eden ve) Rahim olmasaydı (ne yapardınız)?" (Nur
Suresi, 20) ayetiyle de bildirildiği gibi, Allah'ın kendilerine
olan şefkatine ve merhametine muhtaçtırlar. Allah'ın kendilerine
merhamet etmesini istedikleri için de diğer müminlere karşı
ellerinden geldiğince merhametli olmaya çalışırlar.
Müminler her konuda olduğu gibi merhamet konusunda da kendilerine
ölçü olarak sadece Kuran'ı alırlar. Bu nedenle de merhameti
ancak Allah'ın merhamet edilmesini bildirdiği durumlarda ve
yine Allah'ın belirlediği kişilere gösterirler.
Kimi zaman bir mümine olan sevgi ve merhametleri, nefislerine
zor ve ağır gelebilecek bazı noktalarda onlara müdahale veya
eleştirilerde bulunmayı gerektirebilir. Karşılarındaki kişinin
yaptığı kötü bir tavırda onu eleştirebilir yani Kuran'da emredildiği
üzere kötülükten men edebilirler. Asıl merhamet de budur.
Her Müslüman, kardeşinin Kuran dışı bir hareketini engellemeyi
göze alır, ama o kişinin sonsuz hayatını cehennemin içinde
geçirmesini göze alamaz. Bu nedenle de Allah'ın en çok hoşnut
olacağı ahlakı yaşaması yönünde teşvik ederek onu cennete
hazırlar. Unutmamak gerekir ki, asıl merhametsizlik, karşı
tarafın ahiretini düşünmeksizin, yaptığı yanlış işlere bile
bile seyirci kalmaktır.
Allah Peygamberimiz (sav)'in merhamet anlayışını bir ayette "Andolsun
size, içinizden sıkıntıya düşmeniz O'nun gücüne giden, size
pek düşkün, mü'minlere şefkatli ve esirgeyici olan bir elçi
gelmiştir" (Tevbe Suresi, 128) ifadesiyle bildirmiştir.
İşte bu ahlakı kendilerine örnek alan inananlar da birbirlerinin
ahiret menfaatlerini gözeterek, Allah'ın emrettiği şekilde
davranırlar.
| Musa
ona dedi ki: "Doğru yol (rüşd) olarak sana öğretilenden
bana öğretmen için sana tabi olabilir miyim?" (Kehf
Suresi, 66) |
Ayetlerde geçen ifadelerden, Hz. Musa'nın buluşacağı bu kutlu
kişi hakkında daha önceden vahiy ile detaylı bilgi aldığı
anlaşılmaktadır. Söz konusu durumu ortaya koyan pek çok delil
vardır. Örneğin Hz. Musa buluşacağı yere, bulunduğu yere göre
oldukça uzak olmasına rağmen gitmek için bir çaba sarf etmiştir.
Çünkü orada buluşacağı kişinin Kendisi'ne çok fazla fayda vereceğine
emindir. Bunun herhangi bir buluşma olmadığını, çok özel bir
buluşma olduğunu bilmektedir. O nedenle her türlü zorluğu
göze almakta, uzun bir yol katetmektedir.
Ayrıca buluşur buluşmaz karşısındaki kişiyi hemen tanımış,
onun üstün ahlakını ve ilmini fark etmiş ve Kendisi'ne tabi
olmayı talep etmiştir. Bu da karşısındaki kişinin ilim öğretilen,
kutlu bir kişi olduğunun Kendisi'ne önceden bildirmiş olabileceğini
göstermetedir. (Doğrusunu Allah bilir.)
Buluşacağı bu kişinin doğru yolda olan ve doğru yola ileten
bir kişi olduğu, bu kişiye tabi olması gerektiği ve ondan
bilgi öğrenmesi gerektiği Hz. Musa'ya vahiy yoluyla bildirilmiş
olabilir. (Doğrusunu Allah bilir.) Üstelik ondan aldığı
bu bilgi ve ilim ile Hz. Musa'nın doğru yola ulaşacağını da
bildiği anlaşılmaktadır. Bu nedenle de onu gördüğünde tabi
olmak istediğini hemen söylemiştir.
| Dedi
ki: "Gerçekten sen, benimle
birlikte olma sabrını göstermeye güç yetiremezsin."
(Kehf Suresi, 67) |
Ayetlerde dikkat çekildiğine göre Hz. Hızır da Hz. Musa hakkında
detaylı bilgiye sahiptir. Üstelik konuşmalarından Hz. Hızır'ın
geleceğe dair bilgilere de Allah'ın bildirmesiyle sahip olduğu
anlaşılmaktadır.
Hz. Hızır, Hz. Musa'nın talebini dinledikten sonra ona hemen
kendisiyle birlikte olmaya sabır gösteremeyeceğini söylemiştir.
Daha hiçbir olay olmadan, Hz. Musa'nın nasıl bir tavır göstereceğini
bilmeden ve görmeden Hz. Hızır'ın böyle bir açıklamada bulunması
çok dikkat çekicidir. Bunun nedeni ise Hz. Hızır'ın geleceği
bilmesidir. (Doğrusunu Allah bilir.)
Bu bilginin Hz. Hızır tarafından bilinmesi, herşeyin Allah'ın
dilemesiyle olduğuna da bir işaret niteliğindedir. Çünkü gelecek
hakkındaki bilgiyi Allah ancak dilediği kullarına, dilediği
kadarıyla vermektedir. Hz. Hızır'ın gelecekten haber vermesi
de ancak Allah'ın takdiriyle mümkündür. Kitabın önceki bölümlerinde
de detaylı olarak açıkladığımız gibi Allah kullarından dilediğine
gaybın haberlerini verebilir.
Hz. Musa'nın, kıssanın sonraki bölümlerinde karşılaşacağı
olaylar çoktan sonuçlanmıştır ve Allah Katında her anıyla
bilinmektedir. Yaşayacağı olaylar, Hz. Musa'nın kaderinde
yazılmıştır. Bu da insanın, Allah'ın kaderinde takdir ettiği
dışında hiçbir şey yaşayamayacağına açık bir delildir.
Müminlerin bu ilmi kavramış, Allah'a ve kadere teslim olmuş,
mütevekkil kişiler olması gerektiği bir ayette şu şekilde
bildirilir:
De ki: "Allah'ın dilemesi dışında, kendim için zarardan
ve yarardan (hiçbir şeye) malik değilim. Her ümmetin bir eceli
vardır. Onların ecelleri gelince, artık ne bir saat ertelenebilirler,
ne öne alınabilirler. (Yunus Suresi, 49)
| (Böyleyken)
"Özünü kavramaya kuşatıcı olamadığın şeye nasıl
sabredebilirsin?"
(Kehf Suresi, 68)
|
İnsanın gün içinde başına pek çok olay gelir. Zorluklarla,
sıkıntı verici durumlarla, neşe ve huzur veren olaylarla karşılaşır.
Ancak insanların büyük bir bölümü Allah'ın varlığını ve her
olayın Allah Katında bir kader üzere belirlendiğini düşünmedikleri
için, başlarına gelen olayları şans ya da tesadüf gibi gerçek
dışı kavramlarla açıklamaya çalışırlar. Bu da olup bitenlere
hayır gözüyle bakmalarını, yaşadıklarından hikmetli sonuçlar
çıkarabilmelerini engeller. Bu nedenle de sürekli sıkıntıya,
üzüntüye düşer, mutsuz olurlar. Bu, iman edenlerle inkarcılar
arasındaki çok büyük bir farktır. Çünkü iman edenler her olayın
Allah'ın dilemesiyle ve çok büyük bir hayırla yaratıldığının
bilincindedirler.
Kuran'da pek çok ayetle haber verilen bu gerçeği kalbine sindiren
bir insan, dünya hayatında her ne olayla karşılaşırsa karşılaşsın,
durumundan hoşnut olmayı ve bu olayın ardında gizlenen güzellikleri
ve hikmetleri görebilmeyi başarır. Allah, her olayı çok ince
bir plan üzerine, sonsuz akıl ve hikmet ile yaratmıştır. İnsanın gözlerini dünyaya açtığı andan itibaren
karşılaştığı iyi ya da kötü gibi görünen her olayı Allah yaratmaktadır.
Yaşamı bir bütün olarak yeryüzünün tek hakimi olan Allah kontrol
etmektedir. Allah kusursuz, mükemmel, hikmetli ve en güzel
şekilde yaratandır. Öyleyse insana düşen bu mükemmelliği görüp
takdir etmektir. Ve Allah'ın sonsuz aklının olabilecek en
kusursuz sonuçları yaratacağını bilerek, her olayın hayır
ve hikmet yönünü görmeye çalışmaktır. Çünkü Allah'a iman eden
ve imanı ile her olayı hayır gözüyle değerlendirip, hayra
yorumlayan bir insan dünyada da ahirette de hep hayır ve güzellikle
karşılaşacaktır.
Allah sonsuz, insan ise sınırlı bir akla sahiptir. İnsan ancak
olayların dıştan görünen kısmı ile muhatap olabilmekte ve
ancak kendi anlayışı ile bu olayları değerlendirebilmektedir.
Bazı insanlar sınırlı bilgi ve anlayışı ile kimi zaman hayır
ve güzellik olan bir olayı olumsuz, kötülük ile dolu olan
bir olayı ise olumlu ve hayırlı olarak nitelendirebilmektedirler.
Bu durumda doğruları görebilmek için iman eden bir insanın
yapması gereken şey, Allah'ın sonsuz akıl ve bilgisine teslim
olarak, her olaya hayır gözüyle bakmaktır. Çünkü olumsuz gibi
görünen her olay da iman eden bir insan için gerçekte bir
"kader dersi"dir. Nitekim Allah bir ayette şöyle buyurmaktadır:
Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve
olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir
de siz bilmezsiniz. (Bakara Suresi, 216)
| (Musa:)
"İnşaAllah, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın.
Hiçbir işte sana karşı gelmeyeceğim" dedi.
(Kehf Suresi, 69) |
Ayette görüldüğü üzere, Hz. Musa, Hz. Hızır'ın söylediği
sözler karşısında hemen Müslümanca bir tavır göstermekte ve
"İnşaAllah" -yani "eğer Allah dilerse"-
diye cevap vermektedir. Bu kelime müminlerin Allah'a olan
teslimiyetlerinin, kaderin her an işlediğini bildiklerinin,
Allah dilemedikçe hiçbir şeye güç yetiremeyeceklerinin farkında
olduklarının bir ifadesidir.
Kehf Suresi'nin 23 ve 24. ayetlerinin açıklamalarında da söz
ettiğimiz gibi, hiçbir şey için "bunu yarın mutlaka yapacağım"
dememek, "Allah dilerse (inşaAllah)" demek Allah'ın
bir emridir.
Hz. Musa'nın bu cevabıyla Allah, Müslümanların bir işe başlamadan,
bir karar vermeden, ertesi gün için bir plan yapmadan önce
mutlaka "inşaAllah" demelerinin önemine dikkat çekmektedir.
Çünkü insana o işi gerçekleştirme gücünü ve beceriyi veren
de, sonuçta başarıya ulaştıracak olan da yalnızca Allah'tır.
Müslümanların bu çok önemli gerçeği bir an bile akıllarından
çıkarmamaları, kainattaki her olayın herşeyden haberdar olan
Allah'ın kontrolünde ve bilgisinde olduğunu unutmamaları gerekmektedir.
| Dedi
ki: "Eğer bana uyacak olursan, hiçbir şey hakkında
bana soru sorma, ben sana öğütle-anlatıp söz edinceye
kadar." (Kehf Suresi, 70) |
Hz. Musa ve Hz. Hızır kıssası ile peygambere ve elçilere
uymanın önemine bir kez daha dikkat çekilmektedir. Bu tabiyet
esnasında müminlerin titiz bir saygı göstermeye ehemmiyet
vermeleri gerekmektedir.
Bu konuyla bağlantılı olarak, insanın, tabi olduğu elçinin
her yaptığını bir hayır ve güzellik olarak görmesi gerekir.
Elçinin her yaptığında bir hikmet araması, eğer hikmetini
fark edemiyorsa da bunun açıklanmasını sabır ve saygıyla beklemesi
lazımdır. Gereksiz sorularla rahatsızlık meydana getirmek,
meraklı sözlerle sıkıntı oluşturmak her müminin kaçınması
gereken davranışlardır.
Eğer yapılan bir hareketin ya da söylenen bir sözün hikmetleri
görülmüyorsa, o zaman Müslümana düşen şey; tabi olduğu elçinin
veya mürşidin, hikmetlerini açıklamasını saygıyla beklemektir.
Bu bakış açısına sahip bir Müslüman, yapılanın aslında son
derece isabetli ve doğru olduğunu hemen fark edecek ve ilk
baştaki tavrının hatalı olduğunu kolaylıkla anlayacaktır.
Nitekim ayetlerde de tabi olunan kişinin gerekli gördüğü zaman
yaptığı işlerin, aldığı kararların ve söylediği sözlerin hikmetini
öğütle açıklayacağı bildirilmektedir. Örneğin Hz. Hızır Kehf
Suresi'nin bu ayetinde "ben sana öğütle-anlatıp söz edinceye
kadar" diyerek, Hz. Musa'ya karşılaştığı olayların hikmetini
açıklayacağını hissettirmiştir.
Böylece
ikisi yola koyuldu. Nitekim bir gemiye binince, o bunu
(gemiyi) deliverdi. (Musa) Dedi ki: "İçindekilerini
batırmak için mi onu deldin? Andolsun, sen şaşırtıcı
bir iş yaptın."
(Kehf Suresi, 71)
|
Kehf Suresi'nin bu ayetinden Hz. Musa'nın Hz. Hızır
ile olan yolculuğu sırasında yanına genç arkadaşını almadığı
anlaşılmaktadır. Bu seçimin pek çok hikmeti olabilir. Ancak
bunlardan biri, ikili eğitimin önemine işaret etmesidir.
Gerçekten de ikili eğitim olabilecek en iyi eğitim şeklidir.
Kalabalık bir topluluk içindeyken insanların konsantrasyonlarının
dağıldığı, dikkatlerini toplamakta zorlandıkları bilinen bir
gerçektir. Üç kişi olunduğunda dahi insanın dikkatinin dağıldığı,
eğitimini aldığı konuya yoğunlaşmakta zorlandığı bilinmektedir.
İşte bu nedenle Kuran'da teke tek eğitime işaret edilmektedir.
Bu şekilde kişi çok daha kolay konsantre olur, dikkatini verir
ve eğitimi veren kişiyle doğrudan iletişim halinde olduğu
için konuları çok daha hızlı kavrayabilir. Nitekim tüm dünyada
geçerli olan özel ders alma sisteminin önemi de bu olumlu
yönlerinden kaynaklanmaktadır.
Ayette dikkat çekilen bir konu daha vardır: Hz. Musa Hz. Hızır'ın
çok değerli bir kişi olduğunu, hayırla görevlendirildiğini
çok iyi bilmektedir.
Ayette bildirilen olay, Hz. Hızır'ın ilk karşılaştıklarında
ona söylediği sabır gösteremeyeceği olaylardan birinin kaderinde
gerçekleştiği andır. Hz. Hızır'a geleceğe dair verilen bilginin
bir kısmı böylece gerçekleşmiştir. Hz. Musa ise kaderinde
yazılı olduğu için bu soruyu sormuştur. Burada bir peygamber
zellesi oluşmuştur.
Zelle, peygamberlerin yanılmaları, unutmaları veya yanlışlık
eseri yaptıkları davranışlarına verilen isimdir. Bu zellelerin
her biri çok büyük hayırlarla ve hikmetlerle, elçilerin kaderlerinde
yaratılmaktadır. Kaderde her bir zellenin oluşacağı an ve
yer bilinmektedir ve bellidir. Allah bu ayetlerle bizlere
bu tip zellelerin oluşabileceğini bildirmektedir.
| Dedi
ki: "Gerçekten benimle birlikte olma sabrını göstermeye
kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim
mi?" (Musa:) "Beni, unuttuğumdan dolayı sorgulama
ve bu işimden dolayı bana zorluk çıkarma" dedi.
(Kehf Suresi, 72-73) |
Kehf Suresi'ndeki bu ayetlerde, Hz. Hızır'ın konuşmalarındaki
kesinlik dikkati çekmektedir. Hz. Hızır, gerçekleşecek olan
olayları bildirirken çok emin bir üslupla konuşmaktadır. Hz.
Musa'nın hiçbir şekilde sabredemeyeceğini "kesinlikle"
diyerek ifade etmekte, buna gücü yetemeyeceğini dile getirmektedir.
73. ayette ise herşeyin Allah'ın emriyle gerçekleştiğine tekrar
dikkat çekilmektedir. İnsanın kendi iradesiyle ağzından tek
bir kelime çıkması, ya da ağzından çıkacak bir kelimeyi engellemesi
kesinlikle mümkün değildir. Çünkü insana nutku veren ve onu
konuşturan Allah'tır. Allah canlı-cansız dilediği her varlığa
dilediğini söyletmeye güç yetirendir. Nitekim Kuran ayetlerinde
Allah'ın kıyamet gününde insanların işitme, görme duyularına
ve derilerine nutuk verdiği bildirilmektedir. Bu durum ayetlerde
şu şekilde buyurulmaktadır:
Sonunda oraya geldikleri zaman, işitme, görme (duyuları) ve
derileri kendi aleyhlerine şahitlik edecektir. Kendi derilerine
dediler ki: "Niye aleyhimizde şahitlik ettiniz?"
Dediler ki: "Herşeye nutku verip-konuşturan Allah, bizi
konuşturdu. Sizi ilk defa O yarattı ve O'na döndürülüyorsunuz.
Siz, işitme, görme (duyularınız) ve derileriniz aleyhinize
şahitlik eder diye sakınmıyordunuz. Aksine, yaptıklarınızın
birçoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz." (Fussilet
Suresi, 20-22)
Başka ayetlerde de Allah'ın izin vermesi dışında hiçbir varlığın
konuşmaya güç yetiremeyeceğini Rabbimiz şöyle haber vermektedir:
Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi Rahman
olan (Allah); O'na hitap etmeye güç yetiremezler. Ruh ve meleklerin
saflar halinde duracakları gün; Rahman'ın kendilerine izin
verdikleri dışında olanlar konuşmazlar. (Konuşacak olan da,)
Doğruyu söyleyecektir. (Nebe Suresi, 37-38)
Daha önce de sık sık vurguladığımız gibi unutmayı ve hatırlamayı
Allah meydana getirir. Allah geçmişten bugüne kadar yaşamış
olan tüm insanların zihinsel faaliyetlerinin tamamına hakim
olandır. Unutması da, sormaması gereken bir soruyu sorması
da Hz. Musa'nın kaderinde an an yazılmıştır. Hiçbir insanın,
beynine hakim olup bu unutmanın önüne geçmesi ya da söyleyeceği
söze engel olması mümkün değildir. Allah dilediği an, dilediği
kişiye, dilediği konuyu unutturur. Dilerse tüm hafızasını
bir anda elinden alır, dilerse hiç bilmediği konuları onun
hafızasında ilim olarak yaratır. Bunların hepsi Allah'ın dilemesiyle
gerçekleşir.
Hz. Musa'nın ayette geçen "bu işimde
bana zorluk çıkarma" şeklindeki sözlerinden ise,
Hz. Hızır'la olan eğitimin kesilmesini istemediği anlaşılmaktadır
Böylece
ikisi (yine) yola koyuldular. Nitekim bir çocukla karşılaştılar,
o hemen tutup onu öldürüverdi. (Musa) Dedi ki: "Bir
cana karşılık olmaksızın, tertemiz bir canı mı öldürdün?
Andolsun, sen kötü bir iş yaptın."
(Kehf Suresi, 74) |
Hz. Musa her ne kadar söz verse de, soru sormama konusunda
karar alıp, irade göstermek istese de kaderinin dışına çıkamamakta
ve bu soruları sormayı engelleyememektedir. Üstelik Hz. Hızır'ın
Allah'ın emriyle hareket eden, ilim sahibi bir kişi olduğunu
bildiği, ona tabi olduğunu söylediği halde, Hz. Hızır'ın yaptıkları
karşısında bir tepki göstermektedir. Dolayısıyla burada tekrar
bir peygamber zellesi oluşmuştur.
Ancak hiç unutmamak gerekir ki, her insana canını veren ve
verdiği canı alacak olan sadece Allah'tır. Allah dilemedikçe
bir insanın bir diğerini öldürmesi mümkün değildir. Allah
Enfal Suresi'nde bu durumu şu şekilde bildirir:
Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah öldürdü; attığın
zaman sen atmadın, ama Allah attı. Mü'minleri Kendinden güzel
bir imtihanla imtihan etmek için (yaptı.) Şüphesiz Allah,
işitendir, bilendir. (Enfal Suresi, 17)
Hz. Hızır da Allah'ın emri ve dilemesiyle hareket eden, salih
bir kuldur. Yaptığı her hareket, söylediği her söz ancak Allah'ın
emriyle gerçekleşmektedir. Üstelik bu ölümün bir cana karşılık
olup olmadığını Allah dilemedikçe hiç kimsenin bilmesi mümkün
değildir. Aynı şekilde öldürülen çocuğun "tertemiz bir
can" olup olmadığını da Allah bildirmedikçe, hiç kimse
bilemez. Ancak burada Hz. Musa, tüm bu sözleri Allah'ın dilemesiyle
ve Allah kaderinde yazdığı için söylemektedir.
| Dedi
ki: "Gerçekte benimle birlikte
olma sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini
ben sana söylemedim mi?"(Musa:) "Bundan sonra
sana bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık
etme. Benden yana bir özre ulaşmış olursun" dedi.
(Kehf Suresi, 75-76) |
Kullarına dilediği zaman sabır gösterme gücünü veren, dilediği
zaman da bu gücü geri alan Allah'tır. Kuran'da müminlerin
bu güzel özellikleri pek çok ayette vurgulanmakta, ancak sabrı
verenin Allah olduğu belirtilmektedir. Örneğin Bakara Suresi'nde
Talut'un ordusunun savaş sırasında sabrı Allah'tan diledikleri
bildirilir:
Onlar, Calut ve ordusuna karşı meydana
(savaşa) çıktıklarında, dediler ki: "Rabbimiz, üzerimize
sabır yağdır, adımlarımızı sabit kıl (kaydırma) ve kafirler
topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara Suresi, 250)
76. ayette ise Hz. Musa'nın, meydana gelen bu durumdan Hz.
Hızır'ın rahatsızlık duyduğunun farkında olduğu anlaşılmaktadır.
Hz. Hızır'ın yaptığı hatırlatmalara ve sabır gösteremeyeceği
yönünde kesinlik arz eden konuşmalarına rağmen, Hz. Musa ısrarla
sabır göstereceğini ifade etmiş, ancak iki olaydan sonra artık
bir çözüm yolu bulmaya karar vermiştir. Bunun için de Hz.
Hızır'ın bu eğitimden vazgeçmemesine yönelik yeni bir ikna
üslubu kullanmıştır.
Hz. Musa'nın çekindiği konu Hz. Hızır'ın onu eğitmekten, ona
çeşitli öğütlerle ders vermekten vazgeçmesi ihtimalidir. Bu
nedenle de tek isteği, ona güvence ve garanti vererek bu dersten
vazgeçmesini engellemektir. Hz. Musa eğitimin olabildiğince
devam etmesini ve Hz. Hızır gibi özel ilim verilmiş kutlu
bir kuldan mümkün olduğu kadar istifade edebilmeyi istemektedir.
Bunun için de ikna edici bir şart koşmayı çözüm yolu olarak
bulmuştur.
| (Yine)
Böylece ikisi yola koyuldu. Nihayet bir kasabaya gelip
yemek istediler, fakat (kasaba halkı) onları konuklamaktan
kaçındı. Onda (kasabada) yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar
buldular, hemen onu inşa etti. (Musa) Dedi ki: "Eğer
isteseydin gerçekten buna karşılık bir ücret alabilirdin."
(Kehf Suresi, 77) |
Yollarına devam eden Hz. Musa ve Hz. Hızır, girdikleri kasabada
güzellikle karşılanmamışlardır. Bu karşılamadan yaptıkları
yolculuğun çok zorlu bir yolculuk olduğu anlaşılmaktadır.
Çünkü kasaba halkı onları konuklamaktan, hatta onlara yemek
vermekten dahi kaçınmıştır.
Bu ayette Allah, doğruyu ve faydalı ilmi bulmak için her türlü
zorluğa talip olunmasının makbuliyetine işaret etmektedir.
Hz. Musa da, Hz. Hızır ile birlikte olabilmek, onun ilminden
istifade edebilmek ve öğütlerinden faydalanabilmek için her
türlü zorluğa razıdır. Bu tüm inananlar için de bir öğüt niteliğindedir.
Müslümanlar da benzer bir durumla karşılaştıklarında aynı
kararlılığı ve güzel ahlakı göstermelidirler.
Ayette ayrıca Hz. Hızır'ın son derece yetenekli, maharetli
ve süratli bir kimse olduğuna işaret edilmektedir. Bu, hem
daha önce gemiyi içindekilere hiç sezdirmeden tahrip edebilmesinden,
hem de duvarı inşa ederken yaptığı işin hızından ve dayanıklılığından
anlaşılmaktadır. Allah ayetinde "hemen onu inşa
etti" diye bildirerek bu hıza ve tecrübeye işaret
etmiştir. Ayrıca Hz. Hızır, gemiyi delerken de çok büyük bir
hüner göstermiştir. Gemiyi tahrip etmemiş, sadece birkaç küçük
hasarla, karşı tarafın beğenmeyeceği bir hale getirmiştir.
Buradan Hz. Hızır'ın duvarın ve geminin yapıldığı malzemeye
tam bir hakimiyeti olduğu anlaşılmaktadır.
Ayetin devamında Hz. Musa üçüncü ve son kez Hz. Hızır'a bir
soru sormaktadır. Oysa Hz. Hızır ücret alıp almaması gerektiğini
zaten Allah'ın Kendisi'ne verdiği ilimle gayet iyi bilmektedir.
Bir kişinin yaptığı iş karşılığında ücret alması zarureti
yoktur. Bazı durumlarda ücret alınırken, bazılarında alınmayabilir.
Bu, duruma ve koşullara göre değişebilir. Mümin tüm yaptıklarını
sırf Allah rızası için yapar. Yaptığı herhangi bir iş ücretli
olabildiği gibi ücretsiz de olabilir. Ücretli olduğunda da
alınan para yine sadece Allah rızası için kullanılır. Ücret
alıp almama kararı, elçinin ya da Peygamberimiz (sav)'in Allah'ın verdiği
ilim ve emirler doğrultusunda kendi takdiridir.
| Dedi
ki: "İşte bu, benimle senin aranda ayrılma (zamanı)mız.
Sana, üzerinde sabır göstermeye güç yetiremeyeceğin
bir yorumu haber vereceğim.
(Kehf Suresi, 78)
|
Hz. Musa'nın sorduğu bu son soru, aralarında ayrılma
vaktinin geldiğinin de bir işareti niteliğindedir. Zaten ayrılma
gerekçesini Allah Hz. Musa'ya söyletmiş, tek bir kez daha
soru sorarsa ayrılacaklarına dair kendisi söz vermiştir. Gerekçeyi
ise Hz. Hızır açıklamıştır.
Hz. Hızır bu ayette, Hz. Musa'ya "yorumu yapılmadığı
için sabredemedin" diyerek öğütle açıklamada bulunacağını
söylemektedir. Bu sözleriyle tüm bunların, hikmetleri açıklanırsa
sabredebilecek şeyler olduğunu ifade etmiştir. Yani eğer Hz.
Hızır ilk andan itibaren sorulan soruların hikmetlerini açıklamış
olsaydı, Hz. Musa bunlara sabır gösterebilirdi. Burada bir
kez daha Peygamberimiz (sav)'in veya mürşidin açıklamadığı konularda
mutlak hayır ve hikmet aranması gerektiği akla gelmektedir.
Hz. Hızır ve Hz. Musa'nın yol boyunca yaşadıkları, ikisinin
de kaderinde belirlenmiş ve Allah Katında yazılmıştır. Bunların
hiçbir şekilde farklı yaşanması ihtimali yoktur. İkisinin
ayrılma anı da, tıpkı birleşme anı ve birleşme yeri gibi,
Allah Katında bellidir. Allah ikisinin de kaderlerinde bu
anları sonsuz evvelde belirlemiştir.
| "Gemi,
denizde çalışan yoksullarındı, onu kusurlu yapmak istedim,
(çünkü) ilerilerinde, her gemiyi zorbalıkla ele geçiren
bir kral vardı."
(Kehf Suresi, 79) |
Bu ayette görüldüğü gibi, ayrılma kararını belirledikten
sonra Hz. Hızır olayların hayır ve hikmetlerini birer birer
açıklamaya başlar. Birinci olayda Hz. Hızır bir gemiyi delmiştir.
Ancak bu gemiyi delmesinin çok önemli birkaç nedeni vardır.
Hz. Hızır'ın bu davranışının hikmetlerini açıklamadan önce,
onun merhametli karakteri üzerinde durmak gerekir. Hz. Hızır
hemen yoksulların yardımına koşmuş, onların sıkıntı içine
düşmelerini, zorba kimselerden zulüm görmelerini engellemek
istemiştir. Bu hareketi onun, yoksul ve ihtiyaç içinde olanlara
karşı duyduğu muhabbeti, şefkatli ve merhametli karakterini
ortaya koymaktadır. Allah'ın Rahman ve Rahim sıfatları Hz.
Hızır üzerinde yoğun bir şekilde tecelli etmektedir. Bu, müminleri
inkarcılardan ayıran üstün bir özelliktir. Allah, Beled Suresi'nde
şu şekilde bildirir:
Sarp yokuşun ne olduğunu sana öğreten
nedir?
Bir boynu çözmek (bir köleye özgürlük vermek)tir;
Ya da açlık gününde doyurmaktır,
Yakın olan bir yetimi,
Veya sürünen bir yoksulu.
Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden,
merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak.
İşte bunlar, sağ yanın adamlarıdır. (Beled Suresi, 12-18)
Merhamet, müminlere düşkünlük ve şefkat Allah'ın peygamberlerinin
ve elçilerinin de en dikkat çeken özellikleridir. Allah'ın
üstün ilme sahip kullarından biri olan Hz. Hızır da tüm elçiler
gibi şefkatli ve merhametli, Allah'ın Katından rahmet verdiği
bir insandır. O nedenle de yoksulluk ve ihtiyaç içinde olan
bu insanlara yardım etmek için hemen gemilerinde bir delik
açmış, böylece gemiyi eksik ve kusurlu göstererek zalimlerin
el koymasından kurtarmıştır.
Hz. Hızır'ın gemiyi delişinde de çok büyük bir akıl, feraset,
basiret ve ileri görüşlülük hemen dikkati çekmektedir. Çünkü
gemiyi makul ölçülerde, tekrar tamir edildiğinde kolayca kullanılabilecek
şekilde tahrip etmiştir. Böylece gemiyi gören kişi kusurlu
zannedecek ve el koymaktan vazgeçecektir. Ancak gemi sahipleri
zorba kişilerin mallarını gasp etme tehlikesi ortadan kalktıktan
sonra gemiyi kolaylıkla yeniden tamir edip, kullanabilecek
hale getireceklerdir.
Ayette dikkat çekilen bir diğer önemli konu ise, yoksul halkın
bulunduğu bölgede zorba bir rejim olmasıdır. Yapılan uygulamalardan
anlaşıldığı kadarıyla, bu, bir dikta rejimi olabilir. Bu bölgedeki
despot yönetim, iman edenlerin mallarını bir gerekçe göstermeden
gasp ediyor olabilir. Bu nedenle de müminler zorluk içinde
yaşıyor ve bu durumdan bir çıkış yolu bulmakta zorlanıyor
olabilirler.
İnsanların mallarının bu şekilde gerekçe gösterilmeden gasp
edilmesi, eski dönemlerdeki despot derebeylik veya monarşilerde
veya çağımızdaki faşist ve komünist rejimlerde sıkça görülen
bir uygulamadır. Söz konusu totaliter yönetimler, savunmasız
halkların mallarına el koyarak, onları açlık ve yokluk içinde
bırakmışlardır. Bu örnek zorba yönetim anlayışının tarihin
en eski dönemlerinden beri gelen bir düşünce olduğunun da
bir delilidir.
"Çocuğa
gelince, onun anne ve babası mü'min kimselerdi. Bundan
dolayı, onun kendilerine azgınlık ve inkar zorunu
kullanmasından endişe edip-korktuk."
(Kehf Suresi, 80) |
Ayette çocuğun ailesinin mümin kimseler olduğu haber verilmektedir.
Bu bilgi ile, o devirde de hak dinin olduğuna işaret edilmektedir.
Hz. Hızır'ın çocuğun canını almasıyla ilgili ayetler incelenirken
vurgulanması gereken bir diğer konu ise çocuğun ölümünün Allah'ın
bir takdiri olduğudur. O çocuğun ölümünü Allah kaderinde yer
ve zaman olarak yazmıştır. Allah "Sizi çamurdan yaratan,
sonra bir ecel belirleyen O'dur. Adı konulmuş ecel, O'nun
Katındadır." (Enam Suresi, 2) ayetiyle insanlara bu gerçeği
hatırlatmaktadır. Kuran'da bildirildiği gibi her insanın canını
melekler alır. Allah, Enfal Suresi'nde bu gerçeği şu şekilde
bildirir:
Melekleri, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak: "Yakıcı
azabı tadın" diye o inkar edenlerin canlarını alırken
görmelisin. (Enfal Suresi, 50)
Ancak meleklerin canı alması da bir sebeptir, gerçekte ise
canı alan ancak Allah'tır. Kuran'da bu konuyla ilgili Hz.
İbrahim'in samimi duası şöyle örnek verilmiştir:
"Ki beni yaratan ve bana hidayet
veren O'dur;"
"Bana yediren ve içiren O'dur;"
"Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur;"
"Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur,"
"Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da
O'dur;"
"Rabbim, bana hüküm (ve hikmet) bağışla ve beni salih
olanlara kat." (Şuara Suresi, 78-83)
Allah bu çocuğun canının alınmasını Hz. Hızır'ın eliyle takdir
etmiştir. Ancak Hz. Hızır olmayıp, başka biri de bu ölüme
bir vesile olabilirdi. Bir kaza sonucu, kalbinin durması nedeniyle
ya da düşüp başını yaralayarak bir anda hayatını yitirebilirdi.
Allah'ın "... Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilirler,
ne de öne alınabilirler" (Nahl Suresi, 61) ayetiyle bildirdiği
gibi bir kişinin eceli geldiği zaman, bu tarihi kimsenin engellemesi
ya da öne alması mümkün değildir. Ayrıca bu olayda Allah,
ölüm meleklerini görünmeyen sebep kılmış, görünen yüzünde
ise, Hz. Hızır çocuğun canını alıyor gibi göstermiştir. Gerçekte
ise Hz. Hızır vahiyle hareket eden bir insandır ve Allah'ın
emrinin dışına kesinlikle çıkamaz. Allah dilemedikçe, kendi
iradesiyle birşey yapması mümkün değildir. Allah bu çocuğun
canını almak için onu vesile etmiştir.
Aynı durum Hz. Musa'nın canını aldığı kişi için de geçerlidir.
Ayetlerde bu olay şu şekilde bildirilir:
(Musa) Halkının haberi olmadığı bir
zamanda şehre girdi, orda kavga etmekte olan iki adam buldu;
bu kendi taraftarlarından, şu da düşmanlarından. Derken taraftarlarından
olan, düşmanlarından olana karşı ondan yardım istedi. Bunun
üzerine ona bir yumruk attı ve işini bitiriverdi. (Sonra da:)
"Bu şeytanın işindendir; o, gerçekten açıkca saptırıcı
bir düşmandır" dedi. Dedi ki: "Rabbim, gerçekten,
ben kendi nefsime zulmettim, artık beni bağışla." Böylece
(Allah) onu bağışladı. Şüphesiz. O, bağışlayandır, esirgeyendir.
(Kasas Suresi, 15-16)
Hz. Musa yardım etmek için kavga eden iki kişinin arasına
girmiş, ancak istemediği bir olay gerçekleşmiş ve bir kişinin
canını almıştır. Ancak burada da Hz. Musa'nın sadece bir vesile
olduğunu unutmamak gerekir. Görünüşte o adam Hz. Musa'nın
attığı yumruk ile hayatını yitirmiştir. Ama Hz. Musa yalnızca
görünürdeki sebeptir. Allah bu kişinin canını almak için Hz.
Musa'yı vesile etmiştir. Görünmezdeki vesileler ise yine ölüm
melekleridir. Allah ayetlerinde onların canı almakla sorumlu
olduklarını bildirmektedir. Asıl canı alan ise Allah'tır.
İnsan ne kadar direnirse dirensin, nereye sığınırsa sığınsın,
nereye kaçarsa kaçsın, aslında farkında olmadan her an kendi
ölümüne doğru ilerler. Allah, "Evlerinizde
olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine
devrilecekleri yerlere gidecekti. (Bunu) Allah, sinelerinizdekini
denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah,
sinelerin özünde saklı duranı bilendir." (Al-i
İmran Suresi, 154) ayetiyle hiçbir insanın ölümden kaçamayacağını
hatırlatmaktadır.
İnsanın önünde başka bir tercih veya çıkış yolu yoktur. Eceli
geldiğinde ne yöne dönerse dönsün, nereye kaçarsa kaçsın ölüm
melekleriyle mutlaka karşılaşacaktır. Kaderde belirlenmiş
bir anda ve yerde ölüm onu mutlaka yakalayacaktır. Kuran'da,
bu sır şöyle haber verilir:
De ki: "Elbette sizin kendisinden
kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır.
Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah) a döndürüleceksiniz;
O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi,
8)
Her nerede olursanız ölüm sizi bulur. Yüksekçe tahkim edilmiş
şatolarda olsanız bile... (Nisa Suresi, 78)
Hz. Hızır ise ileride inkarcılardan olacağına dair kesin bilgiye
sahip olduğu bir çocuğu, Allah'ın emriyle öldürmektedir. O
çocuğun hem ailesine ve çevresine zulmetmesini engellemek,
hem de günahlara boğulmasına mani olmak istemektedir. Bunun
için önceden tedbir almaktadır.
| Böylece,
onlara Rablerinin ondan temiz olmak bakımından daha
hayırlısı, merhamet bakımından da daha yakın olanını
vermesini diledik."
(Kehf Suresi, 81) |
İnsanların büyük bir bölümü ölüm, yakınlarını
kaybetme gibi olayların hayır ve hikmet yönünü görmekte zorlanırlar.
Oysa dünya üzerinde gerçekleşen her olayda olduğu gibi, ölümde
de çok büyük hikmetler ve hayırlar gizlidir. Bu hikmetlerden
biri ayette "Allah'ın daha güzelini ve daha temizini
vermek" istediği şeklinde bildirilmektedir. Allah Kuran
ahlakını yaşamamakta ve inkarda direnen toplulukları şu şekilde
uyarmaktadır:
Ey iman edenler, içinizden kim dininden
geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) Kendisinin onları
sevdiği, onların da Kendisini sevdiği mü'minlere karşı alçak
gönüllü, kafirlere karşı ise 'güçlü ve onurlu,' Allah yolunda
cehd eden (çaba harcayan) ve kınayıcının kınamasından korkmayan
bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır, onu dilediğine
verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Maide
Suresi, 54)
Rabbin, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan rahmet sahibidir. Dilerse
sizi giderir ve dilerse, sizi bir başka kavmin soyundan (inşa
edip) var ettiği gibi yerinize bir başkasını getirir. (Enam
Suresi, 133)
"Duvar ise, şehirde iki öksüz çocuğundu, altında
onlara ait bir define vardı; babaları salih biriydi.
Rabbin diledi ki, onlar erginlik çağına erişsinler
ve kendi definelerini çıkarsınlar; (bu,) Rabbinden
bir rahmettir. Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm)
olarak yapmadım. İşte, senin sabır göstermeye güç
yetiremediğin şeylerin yorumu."
(Kehf Suresi, 82)
|
Hz. Hızır'ın açıkladığı son hikmet ise öksüz çocuklara ait
olan duvarı inşa etmesi ile ilgilidir.
Bu ayette salih müminlere ait öksüz ve yetim çocukların korunmalarına
dikkat çekilmektedir. Allah yetimler hakkında Bakara Suresi'nde
şu şekilde buyurmaktadır:
... Ve sana yetimleri sorarlar. De ki: "Onları ıslah
etmek (yararlı kılmak) hayırlıdır. Eğer onları aranıza katarsanız,
artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah bozgun (fesad) çıkaranı
ıslah ediciden bilir (ayırdeder). Eğer Allah dileseydi size
güçlük çıkarırdı. Şüphesiz Allah güçlü ve üstün olandır, hüküm
ve hikmet sahibidir." (Bakara Suresi, 220)
Ayette de bildirildiği gibi iman edenler yetimlerin hakkını
korumada, onların ahlakını güzelleştirmede azami titizlik
gösterirler. Bu onların güzel ahlaklarının, Allah'ın emir
ve tavsiyelerini uygulamadaki titizliklerinin bir sonucudur.
Müslümanlar, "Hayır olarak infak
edeceğiniz şey, anne-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara
ve yolda kalmışadır. Hayır olarak her ne yaparsanız, Allah
onu şüphesiz bilir" (Bakara Suresi, 215) ayetinde
bildirildiği gibi yetimlere infakta bulunurlar.
"Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula,
yetime ve esire yedirirler" (İnsan Suresi, 8)
ayetinde ise kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar bile, öncelikle
onları koruyup kolladıkları bildirilmiştir. Allah yetimlere
zulmedenleri ise Nisa Suresi'nde şu şekilde uyarmaktadır:
Gerçekten, yetimlerin mallarını zulmederek yiyenler, karınlarına
ancak ateş doldurmuş olurlar. Onlar, çılgın bir ateşe gireceklerdir.
(Nisa Suresi, 10)
Hz. Hızır da İslam ahlakının bir gereği olarak yetim çocukların
geleceğini düşünmekte ve onlar için çok önemli bir yatırım
yapmaktadır. Eğer Hz. Hızır duvarı tamir etmeseydi, duvar
yıkılıp yetim çocukların babalarına ait hazine ortaya çıkacak,
çocukların malları da zalim kimseler tarafından yağmalanacaktı.
İşte bu nedenle Hz. Hızır hazine için, çocuklar ergenliğe
erişinceye kadar korunup, gizlenebilecek sağlam bir yer yapmış,
onların gelecekleri için önemli bir tedbir almıştır.
Hz. Hızır'ın yoksullara ve yetimlere gösterdiği bu şefkat
ve merhamet daha önce de vurguladığımız gibi Allah'ın Rahim
(sonsuz merhamet sahibi) sıfatının bir tecellisidir. Hz. Hızır'ın
bu duvarı sağlam inşa etmesi ile çocukların mallarını korumak
için güçlü bir tedbir almanın önemine işaret edilmektedir.
Hz. Hızır Allah'a tevekkül göstermiş ve bu nedenle de çocuklar
için çok sağlam, Allah Katında belirlenmiş zamana kadar zarar
görmeyecek, muhkem bir duvar inşa etmiştir.
Ayrıca bir duvarın yıkılması başta oradan geçen insanlar olmak
üzere çevresindeki bitkilere, yakınlarında olan hayvanlara
çok büyük zarar verip, ölüm ya da yaralanmalara neden olabilir.
Bu ayette de yıkık duvarların tekrar inşa edilirken sağlam
yapılmaları gerektiğine işaret ediliyor olabilir.
Ayette ayrıca Hz. Hızır'ın "Bunları ben, kendi işim (özel
görüşüm) olarak yapmadım" dediğine dikkat çekilmektedir.
Bu, daha önce de vurguladığımız gibi, Hz. Hızır'ın herşeyi
yapanın Allah olduğunu, herşeyin kaderde olup bittiğini bildiğini
gösteren bir konuşmadır. Hz. Hızır hiçbir kararı kendi dilemesiyle
yapmadığını en güzel şekilde ifade etmektedir.
| Sana
(Ey Muhammed,) Zu'l-Karneyn hakkında sorarlar. De ki:
"Size, ondan 'öğüt ve hatırlatma olarak' (bazı
bilgiler) vereceğim.
(Kehf Suresi, 83) |
Ayetin başında geçen bu "öğüt ve hatırlatma" ifadesi
son derece önemlidir. Çünkü tarih boyunca Hz. Zülkarneyn kıssası
çeşitli yorumcularca çok farklı şekillerde yorumlanmıştır.
Ancak Allah Hz. Zülkarneyn kıssasının ilk ayetinde bu kıssanın
aktarılmasının hikmetlerinden bazılarını bizlere açıkça bildirmektedir:
Müminlere bir hatırlatma, öğüt verme ve hikmet bildirme...
Kehf Suresi'ndeki diğer kıssalarda olduğu gibi, Hz. Zülkarneyn
kıssasında da müminlere İslam ahlakının örnekleri verilmekte,
ibret alınacak olaylar aktarılmaktadır. Ayetlerde anlatılanlar
çok açıktır ve anlaşılması çok kolaydır. Ayetlerin okunduğu
anda anlaşılan anlamı, bu kıssaları tefekkür etmemiz ve bir
ders çıkarabilmemiz için yeterlidir. Allah Hud Suresi'nde
şu şekilde buyurmaktadır:
Elif, Lam, Ra. (Bu,) Ayetleri muhkem kılınmış, sonra hüküm
ve hikmet sahibi ve herşeyden haberdar olan (Allah) tarafından
birer birer (bölüm bölüm) açıklanmış bir Kitap'tır (ki:) (Hud
Suresi, 1)
Bu durumda iman eden bir insanın yapması gereken, Kuran ayetlerini
samimiyetle, ders ve ibret alma kastıyla okumaktır. Allah
"Kuran ayetlerinin apaçık olduğunu" (Hac Suresi, 16) pek çok ayetinde bildirmiştir. Bu
ayetlerden bazıları şöyledir:
Ramazan ayı... İnsanlar için hidayet olan ve doğru yolu ve
(hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan)
Kur'an onda indirilmiştir... (Bakara Suresi, 185)
...Size Allah'tan bir nur ve apaçık bir Kitap geldi. Allah,
rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve
onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru
yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 15-16)
| Gerçekten,
Biz ona yeryüzünde sapasağlam bir iktidar verdik ve
ona her şeyden bir yol (sebep) verdik. O da, bir yol
tuttu.
(Kehf Suresi, 84-85) |
Kehf Suresi'nin 84. ayetinde Allah sapasağlam bir iktidarın
önemine dikkat çekmektedir. Bir ülkedeki iktidarın hem ekonomik,
hem siyasi, hem politik, hem de askeri açıdan güçlü olması
son derece önemlidir. Aksi durumda, yani her an yıkılacak
gibi çürük bir iktidarın varlığında, ülke çok ciddi sorunlarla
karşı karşıya gelebilir. Öncelikle dış düşmanlar bu ülkeyi
daha güçsüz hale getirmeye çalışırlar. İçteki muhalefet ise
zaten zayıflamış olan iktidarı daha da güçten düşürmek için
çaba sarf etmeye başlar. Bunların sonucu olarak ekonomik sorunlar,
ayaklanmalar, isyanlar başlar ve ülke bir anda büyük bir kaosun
içine sürüklenir. Ancak ayetlerde Hz. Zülkarneyn'in ülkesinde
bu sorunların yaşanmadığı, iktidarının çok sağlam, akılcı
ve güçlü olduğu anlaşılmaktadır.
Allah ayette geçen, "ona herşeyden
bir yol (sebep) verdik" ifadesiyle Hz. Zülkarneyn'e
herşeye çözüm ve çare bulma gücü verdiğine dikkat çekmektedir.
Hz. Zülkarneyn çok akıllı, ferasetli ve basiret sahibi bir
mümindir. Allah'ın verdiği bu üstün özellikler sayesinde karmaşık
gibi gözüken her türlü soruna hemen çözüm bulmakta, aksaklıkları
gidermektedir. Allah herşeyde onun yolunu açmış, onu üstün
bir ilimle desteklemiştir. Nitekim kıssanın devamında da görüleceği
gibi, onun bu özelliği insanlar tarafından da bilinmekte,
bu nedenle kendisi sürekli fikri sorulan, danışılan ve kendisinden
yardım istenilen bir kişi olarak tanınmaktadır.
| Sonunda
güneşin battığı yere kadar ulaştı ve onu kara çamurlu
bir gözede batmakta buldu, yanında bir kavim gördü.
Dedik ki: "Ey Zu'l-Karneyn, (istiyorsan onları)
ya azaba uğratırsın veya içlerinde güzelliği (geçerli
ilke) edinirsin."
(Kehf Suresi, 86) |
Ayetten Hz. Zülkarneyn'in ilk önce batıya doğru gittiği anlaşılmaktadır.
Güneşin battığı yer olarak tarif edilen bu bölge, dünyanın en
batı noktası olabilir. Eğer Avrupa kıtası esas olarak alınırsa
bu bölge, Avrupa kıtasının en uç noktasını oluşturan İspanya
ve Cebelitarik Boğazı civarı olabilir. Afrika kıtası esas olarak
alınırsa bu kez de bu kıtanın en batıdaki noktaları olan Moritanya
ve Senegal gibi bölgelere işaret ettiği düşünülebilir. Ancak
harita ölçü alındığında en batı noktanın Afrika kıtasına işaret
ediyor olması muhtemeldir. (En doğrusunu Allah bilir).
Ayetlerde Hz. Zülkarneyn'in yöneldiği bu batı bölgesini tarif
ederken kullanılan bir diğer tanım ise "kara çamurlu göze"
ifadesidir. Bu ifadenin Arapçası "aynin hami'e"dir.
Bu ifadedeki "ayn" kelimesi "göz, pınar, çeşme,
kaynak" anlamlarına gelmektedir. "Hamie" kelimesi
ise "siyah çamur, balçık, bulanık, çamurlu" manalarındadır.
Hz. Zülkarneyn'in yöneldiği batıdaki bölgenin Afrika olabileceğine
Bediüzzaman Said Nursi de işaret etmektedir. Bediüzzaman şu
şekilde tarif etmektedir:
Zülkarneyn'in mağrib (batı) tarafına seyahatı, şiddet-i hararet
zamanında ve bataklık tarafına ve Güneş'in gurub avanına ve
volkanlı bir dağın fışkırması vaktine tesadüf ettiğini beyan
etmekle, Afrika'nın tamam istilâsı gibi çok ibretli mes'elelere
işaret eder... Hem çeşme (ayn), teşbihtir. Uzaktan büyük bir
deniz, küçük bir havuz gibi görünür. Hararetten çıkan sis ve
buharlar ve bataklıklar arkasında görünen bir denizi, çamur
içinde bir çeşmeye teşbihi ve Arabça hem çeşme, hem Güneş, hem
göz manasında olan "ayn" kelimesi, esrar-ı belâgatça
gayet manidar ve münasibdir... Batıyı
kuşatan denize çamurlu bir çeşme tabiri, Zülkarneyn'e nisbeten
uzaklık noktasında o büyük denizi bir çeşme gibi görmüş. Kuran'ın
nazarı ise herşeye yakın olduğu cihetle, Zülkarneyn'in galat-ı
his nevindeki nazarına göre bakamaz, belki Kur'an semavata bakarak
geldiğinden Küre-i Arz'ı kâh bir meydan, kâh bir saray bazan
bir beşik, bazan bir sahife gibi gördüğünden; sisli, buharlı
koca batıyı kuşatan atlas denizini bir çeşme tabir etmesi, azamet-i
ulviyetini gösteriyor.5
Güneşin deniz kenarında batışını uzaktan izleyen bir kişi, güneşi
denize giriyormuş gibi görür. Ya da dağın arkasından güneş batarken,
uzaktan bakıldığında sanki güneş dağa giriyormuş gibi hissedilir.
Bu kişinin bulunduğu yere ve bakış açısına bağlıdır.
Hz. Zülkarneyn ayette tarif edilen bölgeye ulaştığında orada
bir toplulukla karşılaşır. O topluluğa karşı nasıl davranması
gerektiğini ise Allah ona bildirir. Eğer o topluluk Kendisi'ne
biat ederse ve Müslümanca yaşarsa, onlara iyilikle davranacaktır.
Ancak eğer Allah'ın hükümlerine karşı çıkar, İslam'a tabi olmaz
ve fitne çıkarırlarsa o zaman ona göre bir karşılık alacaklardır.
Hz. Zülkarneyn'in vereceği karşılık hukuki bir karşılıktır.
Güzellikle ve iyilikle davranana güzel karşılık verilirken,
kötülüğü, zulmü ve isyanı yol edinenlere de ona göre bir karşılık
verilecektir. Bu karşılığın nasıl olacağı ise hakimin yetkisindedir.
Bu ifadeden Hz. Zülkarneyn'in devlet başkanlığı görevinin yanı
sıra hakimlik yetkisine de sahip olduğu anlaşılmaktadır. Hz.
Zülkarneyn, o dönemde mevcut olan ceza hukukuna göre ya hapis
cezası, ya gözaltı, ya da başka bir ceza uygulamaktadır.
Ayrıca bu ayetteki ifadelerden, Hz. Zülkarneyn'in ülkesinde
devlet başkanlığı sistemi olduğu da anlaşılmaktadır. Lider olan
Hz. Zülkarneyn tek hakim güçtür, devlet başkanıdır, yargı hakkını
elinde bulunduran bir hakim konumu da bulunmaktadır.
Eğer kötülükle davranan bu kişi ya da gruplar isyanda bulunuyor,
direnişe geçiyor ve saldırılar düzenliyorlarsa, o zaman devlet
kendisini tüm güçleriyle korumaktadır. Ayette geçen "azap"
kelimesiyle de devletin kendini savunmasına işaret ediliyor
olabilir. Bu cezalandırma yöntemlerinin üzerinde durulurken,
Hz. Zülkarneyn'in askeri ve polisiye gücüne, kolluk kuvvetlerine
de işaret edilmektedir. Ayette
geçen "göze" kelimesi bazı yorumcular tarafından farklı
şekillerde tefsir edilmektedir. Buna göre, Hz. Zülkarneyn "sebep"
aracılığıyla uzayda bir yolculuk yapmış ve Güneş'i bir "karadelik"in
içine girerken görmüştür. Karadelikler güneşlerin battıkları,
yani içinde yok oldukları, ölen yıldızlardır. Bazı ölen yıldızlar
büzülmekte, küçük bir hacim içinde çok yoğun bir maddeyi barındırmaktadırlar.
Güneş'ten 3 kat büyük olan bu yıldızlar, sadece birkaç kilometre
çapındadırlar. Böyle olunca da çekim güçleri muazzam bir şekilde
artmakta, ışığı, sesi hatta zamanı bile yutmaktadırlar. Kendisi'ne
yakın olan yıldızları içine çekmekte ve içine çektiği her yıldızla
çekim güçleri bir kat daha artmaktadır.6
Karadelikler kendilerine yaklaşan cisimleri yutmaları sebebiyle
"karabataklık" şeklinde düşünülmektedirler ve ışımamaları
sebebiyle de "karadelik" adını almaktadırlar.
| Dedi
ki: "Kim zulmederse biz onu azablandıracağız, sonra
Rabbine döndürülür, O da onu görülmemiş bir azabla azablandırır."
(Kehf Suresi, 87) |
Ayette geçen ifadelerden Hz. Zülkarneyn'in Müslüman bir idareci,
devletinin ise Müslüman bir devlet olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Zülkarneyn konuşmalarında hemen Allah'ı ve ahiret gününü
hatırlatmakta yani onlarla Müslümanca konuşmaktadır.
Hz. Zülkarneyn'in vurguladığı bir diğer konu ise zulmün karşılığının
o zamanki hukuka göre belirlendiğidir. Ayette geçen azaplandırmadan
kasıt -yukarıda da ifade ettiğimize benzer- cezai yaptırımlardır.
Allah o dönemde, inkar eden topluluğun bu dünyadaki azabını,
Hz. Zülkarneyn'in eliyle takdir etmiştir. Ancak bu azap, yaptıkları
zulme karşılık olarak dünya hayatında verilen bir cezadır.
Rabbimizin "ahiret azabı ise, muhakkak
çok daha büyüktür; bir bilseler" (Kalem Suresi,
33) ayetinde de bildirdiği gibi ahiretteki karşılık çok daha
şiddetli, çok daha çetindir.
Allah'ın varlığını ve ahireti inkar eden, Kuran'ın hükümlerini
yalanlayan her insan, hem dünyada hem de ahirette mutlaka
hak ettiği karşılığı görecektir. Nitekim tarih boyunca pek
çok kavim dünya hayatında büyük azaplara uğratılmıştır. Elçilerin
Allah'a imana davet ettikleri kavimlerden bu daveti reddedenler
dünya hayatındaki azapla karşılaşmıştır. Allah bu kavimlerin
helaklarını haber verdiği ayetlerde, ahiret azabının çok daha
şiddetli olduğunu da hatırlatmış, insanlara asıl çekinmeleri
gereken azabın ahiret azabı olduğunu bildirmiştir. Ayetlerde
Allah şöyle bildirir:
Böylece Biz de onlara dünya hayatında
aşağılanma azabını taddırmak için, o uğursuz günlerde üzerlerine
'kulakları patlatan bir kasırga' gönderdik. Ahiret azabı ise
daha (büyük) bir aşağılanmadır. Ve onlara yardım edilmeyecektir.
(Fussilet Suresi, 16)
İşte Biz ölçüsüzce davrananları ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları
böyle cezalandırırız; ahiretin azabı ise gerçekten daha şiddetli
ve daha süreklidir. (Taha Suresi, 127)
Ayette cehennemde inkarcıların karşılaşacağı bu azap "görülmemiş
bir azap" olarak tarif edilmektedir. Bu kelimeyle, ahiret
azabının insanların dünyada karşılaştığı, görüp, bildikleri
her türlü azaptan çok daha şiddetli olduğuna işaret edilmektedir.
O nedenle insanların dünyada karşılaştıkları azaplardan önce
ahiret azabını düşünmeleri ve bundan korkmaları gerekmektedir.
Bu şiddetli korku insanların yaptıkları hatalardan dolayı
tevbe etmelerine ve inkardan vazgeçip, kendilerini Allah'a
teslim etmelerine vesile olabilir.
| Kim
iman eder ve salih amellerde bulunursa, onun için güzel
bir karşılık vardır. Ona buyruğumuzdan kolay olanını
söyleyeceğiz."
(Kehf Suresi, 88) |
Bu ayetten Hz. Zülkarneyn'in sadece bir devlet adamı ve hakim
değil, aynı zamanda tebliğci bir Müslüman, bir mürşid olduğu
da anlaşılmaktadır. Tebası altındaki insanları eğittiği, onlara
Allah'ın rızasına uygun tarzda hükmettiği açıkça anlaşılmaktadır.
Hz. Zülkarneyn, karşılaştığı topluluğu hemen Allah'a imana,
samimiyete, Kuran'da bildirilen salih amelleri, ibadetleri yerine
getirmeye davet etmektedir. Bu kişileri teşvik etmek için dünya
ve ahiret hayatındaki karşılığa dikkat çekmekte, böylece onları
hidayete çağırmaktadır. Bu, tüm elçilerin gönderildikleri kavimlere
yaptıkları bir davettir. Peygamberler durmaksızın insanları
Allah'ın yoluna çağırmışlar, çeşitli metodlar geliştirerek insanların
vicdanlarını harekete geçirmek için çalışmışlardır.
Ayetlerde dikkat çekilen bir diğer konu ise, insanlardan ne
tepki gelirse gelsin kararlı davranmak, Allah'ın "iyiliği
emredip kötülükten men etme" emrini mutlak surette yerine
getirmektir. Bu, peygamberler gibi salih müminlerin de üzerine
düşen önemli bir sorumluluktur. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
Sizden; hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran
bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. (Al-i
İmran Suresi, 104)
Kehf Suresi'ndeki bu ayette dikkat çekilen bir diğer önemli
konu ise, Müslümanlara kolaylık yolunun gösterilmesinin ve zorluk
çıkarılmamasının önemidir. İyi insanlara yaptıkları işlerde,
aldıkları kararlarda ve günlük hayatları içinde kolaylık, rahatlık
ve huzur sağlanmalıdır. Nitekim ayette "Allah,
size kolaylık diler, zorluk dilemez" (Bakara Suresi,
185) şeklinde Rabbimiz bildirmekte ve iman edenlere önemli bir
hatırlatmada bulunmaktadır. Allah bir diğer ayetinde "Andolsun
Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık.
Fakat öğüt alıp-düşünen var mı?" (Kamer Suresi,
17) şeklinde buyurmaktadır. Dolayısıyla müminler, her zaman
kolaylık yolunu seçmenin Kuran ahlakının bir gereği olduğunu
bilmelidirler. Ayrıca Allah'ın "Ve seni kolay olan için
başarılı kılacağız" (Ala Suresi, 8) şeklindeki müjdesini
akıllarından çıkarmamalıdırlar. Allah Hac Suresi'nde şu şekilde
bildirir:
Allah adına gerektiği gibi cehd edin (çaba
harcayın). O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük
yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi). O (Allah)
bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da) da sizi "Müslümanlar"
olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz de
insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı
kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlanız O'dur.
İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı. (Hac Suresi, 78)
| Sonra
(yine) bir yol tuttu. Sonunda güneşin doğduğu yere kadar
ulaştı ve onu (güneşi), kendileri için bir siper kılmadığımız
bir kavim üzerine doğmakta iken buldu. İşte böyle, onun
yanında "özü kapsayan bilgi olduğunu" (veya
yanında olup-biten herşeyi) Biz (ilmimizle) büsbütün
kuşatmıştık.
(Kehf Suresi, 89-91) |
Hz. Zülkarneyn ikinci kez yol tuttuğunda bu kez doğu tarafına
doğru gider. Ayette geçen bu ifade ile, muhtemelen yine haritaya
göre en doğudaki Kore, Çin ya da Kuzey Çin (Mançurya) gibi
bölgelere işaret ediliyor olabilir.
Ayetin devamında Hz. Zülkarneyn'in "Güneş'i kendileri
için bir siper kılmadığımız bir kavim" ile karşılaştığından
bahsedilmektedir. Ayette geçen siper kelimesinin Arapçası
"sitren"dir ve bu kelime "örtmek, gizlemek"
anlamına gelen Arapça "setere" fiilinden gelmektedir.
Buradan anlaşıldığı gibi siper kelimesi bu ayette, "elbise
ya da binadan müteşekkil örtü" anlamında kullanılmaktadır.
Dolayısıyla söz konusu topluluk, içinde barınabilecekleri
bir evleri olmayan, düz bir arazide yaşayan, güneşten korunabilecekleri
barınakları, şemsiyeleri veya herhangi başka bir gereçleri
bulunmayan, dışarıda yaşayan göçebe bir topluluk olabilir.
Geceleri çalışıp, gündüzleri de yer altında bir sığınakta
yaşıyor olabilirler. Aynı zamanda giyecekleri olmayan, ilkel
şartlarda, medeni olmayan bir ortamda yaşayan bir topluluk
olmaları da muhtemeldir. Nitekim Ömer Nasuhi Bilmen de ayette
geçen bu ifadeyi aynı şekilde tefsir etmektedir:
"Zülkarneyn'in bu seyahatinde (güneşin doğduğu bir cihete
kavuştu) güneşin ilk ziya neşrettiği bir mamureye geldi. O
güneşi (bir kavim üzerine tulu eder buldu ki, onlar için güneşe
karşı bir siper yapmış değildik) bu kavim için güneşin şulelerini
bertaraf edecek bir giysi, bir bina ve bir tepe gibi birşey
bulunmuyordu. Bunlar güneş doğunca, ya yer altındaki mahzenlere
veya denize sokulurlardı. Güneş bertaraf olunca çıkar maişetleriyle
uğraşırlardı."7
91. ayette ise Hz. Zülkarneyn'in özü kapsayan bir bilgiye
sahip olduğundan bahsedilmektedir. Özü kapsayan bilgi ifadesinin
Arapçadaki karşılığı "hubr"dur. Ve bu kelime "bütün
incelikleri ve hakikati bilme" anlamında kullanılmaktadır.
Bu ilim daha önceki bölümlerde de vurguladığımız gibi Allah'ın
dilediği kullarına Kendi Katından verdiği özel bir ilimdir.
Kehf Suresi'nin 68. ayetinde de dikkat çekildiği gibi, Hz.
Hızır da bu özel ilme sahip kutlu bir kişidir.
| Sonra
bir yol (daha) tuttu. İki seddin arasına kadar ulaştı,
onların (sedlerin) önünde hemen hemen hiçbir sözü kavramayan
bir kavim buldu.
(Kehf Suresi, 92-93) |
Hz. Zülkarneyn üçüncü kez yol tuttuğunda bu kez geri döner
ve en doğu ile en batı arasında bir bölgeye ulaşır. Burası,
Himalayalar'da bir bölge olabilir. Nitekim Bediüzzaman Said
Nursi de aynı bölgelere işaret etmekte ve Hz. Zülkarneyn'in
"... Hind ve Çin'deki akvam-ı mazlumeye tecavüzlerini
durdurmak için o Himalaya silsilelerine yakın iki dağ ortasında
uzun bir sed yaptığı ve o akvam-ı vahşiyenin kesretle hücumlarına
çok zaman mani olduğunu..."8
hatırlatmaktadır. Üstad'ın da belirttiği gibi bu iki set,
iki dağ silsilesi olabilir.
Ayette Hz. Zülkarneyn'in yeni gittiği bölgede karşılaştığı
topluluğun hemen hiçbir sözü kavramadıkları da ifade edilmektedir.
"Hiçbir söz" değil, "hemen hemen hiçbir söz"
denmesi, bu topluluğun farklı ve alışılmışın dışında bir dil
konuştuğuna işaret ediyor olabilir.
Ancak Hz. Zülkarneyn bu kavimle konuşabilmektedir. Bu durumda
Hz. Zülkarneyn ya özel bilgisiyle bu farklı dili anlayıp konuşuyordur
ya da yanında bulunan kişiler bu dili anlıyor olabilirler.
Bu ayet, Hz. Zülkarneyn'in yanında bu konularda bilgili özel
bir ekibi olduğuna işaret ediyor olabilir.
Ayetlerden ayrıca Hz. Zülkarneyn'in gittiği her yerde sefalet,
yoksulluk ve zayıf bırakılmışlık olduğu anlaşılmaktadır. Batı
tarafındaki topluluk da, doğudaki topluluk da ihtiyaç içindedir.
Doğudaki topluluk güneşten korunacak bir barınakları olmayacak
kadar büyük bir sefaletle iç içedir. İki setin arasındaki
halk ise cehalet içindedir, kültürel ve teknolojik açıdan
gelişmemiştir. Ayrıca kendilerini dış tehlikelerden korumaktan
aciz bir topluluktur. Bu nedenle de ülke büyük bir anarşi
tehlikesiyle karşı karşıyadır. Hz. Zülkarneyn'den yardım istemelerinin
en önemli nedeni de işte bu yoksulluk, cehalet ve kargaşa
olabilir. Bunların hepsi o dönemde yeryüzünde mevcut durumu
anlamamız için önemli işaretlerdir.
| Dediler
ki: "Ey Zu'l-Karneyn, gerçekten Ye'cuc ve Me'cuc,
yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyorlar, bizimle onlar arasında
bir sed inşa etmen için sana vergi verelim mi?
(Kehf Suresi, 94) |
Arapçaya başka bir dilden girdikleri tahmin edilen Ye'cüc
ve Me'cüc kelimeleri ile yeryüzünde bozgunculuk yapan bir
topluluğa dikkat çekilmektedir. Nitekim İslam alimleri de
yorumlarında Ye'cüc ve Me'cüc'ün o bölgede zorbalık yapan,
fesat çıkaran, insanlara zulmeden bir ya da daha fazla kavim
olduklarını ifade etmektedirler.
Ye'cüc ve Me'cüc'ün bozgunculukları nedeniyle zor durumda
olan bu kavim, Hz. Zülkarneyn'den kendilerine yardım etmesini
istemekte, bu yardımın karşılığında da ona vergi vermeyi teklif
etmektedirler. Buradan Hz. Zülkarneyn'in tek başına bir kişi
olmadığı, bir devleti yönettiği anlaşılmaktadır. Aynı Hz.
Süleyman gibi Hz. Zülkarneyn de devlet gücüne ve askeri güce
sahiptir.
Ayette işaret edilen bir diğer konu da Hz. Zülkarneyn'in yanında,
önceki ayette işaret edilen dil uzmanları gibi, bayındırlık
ve imar konularından da anlayan bir ekip olduğudur. Hz. Zülkarneyn'in
bu konularla ilgilendiği, mimari ve imar teknolojisini iyi
bildiği de yapılan yardım talebinden anlaşılmaktadır. Hatta
bu konulardaki bilgisi ile tanındığı, meşhur olduğuna da ayetlerde
işaret edilmektedir. Onun bu ünü nedeniyle, diğer devletler
kendisinden bu yönde bir yardım istemektedirler. Tüm bu özellikleri,
Hz. Zülkarneyn'in devletinin gücünü ve çapını anlamak için
de bir delil niteliğindedir.
Hz. Zülkarneyn ayrıca "yeryüzünde bozgunculuğu ve fitneyi
önleyen bir kişi" olarak da tanınmaktadır. Bu nedenle
de zor durumda olan, bu yönde sıkıntı çeken, iç karışıklıklar
yaşayan veya dışarıdan baskı gören devletler ondan yardım
istemektedirler. Bu, Hz. Zülkarneyn'in dünyaya nizam veren,
komşu ülkelerin yardım istediği, askeri gücüne ve yeryüzünde
bozgunculuğu önleyici yönüne güvendiği, çok güçlü bir devletin
başında olduğunun bir delili olabilir. Bir milletin başka
bir devletten yardım talep etmesi, üstelik bu yardımın karşılığında
vergi vermeye razı olması bu milletin içinde bulunduğu sıkıntılı
duruma çözüm bulamadığının göstergesidir. Yardım istedikleri
devletin de, kendileri için zorlu olan konulara çözüm bulabilen,
güçlü ve yerleşik bir hakimiyete sahip olduğunun apaçık bir
alametidir.
Hz. Zülkarneyn'in hem batı tarafında hem de doğu tarafında
böyle büyük saygı görmesi ve etkili olması onun dünyaya hakim
bir devletin başında olduğunun göstergesi olabilir. Dolayısıyla
ayetlerden onun, yeryüzüne barış, adalet ve güvenlik getirmekle
sorumlu olduğunu bilen bir lider olduğunu anlıyoruz. Kendisini
sadece kendi ülkesinden değil, dünyanın her bölgesinden sorumlu
hissetmektedir. Allah bu ayetiyle, yeryüzüne adalet, barış
ve güvenlik getirmenin her Müslümanın üzerine bir sorumluluk
olduğuna da işaret etmektedir. Her ülke kendi imkanları doğrultusunda
dünya sorunları ile ilgilenmeli ve ihtiyaç içinde olan topluluklara
maddi ve manevi yardımda bulunmalıdır.
Hz. Zülkarneyn kıssasıyla ahir zamanda İslam ahlakının da
-aynı Hz. Zülkarneyn'de olduğu gibi- tüm dünyaya hakim olacağına
işaret edilmektedir. Rabbimiz Nur Suresi'nde bu güzel müjdeyi
iman edenlere şu şekilde bildirmektedir:
Allah, içinizden iman edenlere ve salih
amellerde bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan
öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları
da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için
seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak
ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar,
yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar.
Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi,
55)
| Dedi
ki: "Rabbimin beni kendisinde sağlam bir iktidarla
yerleşik kıldığı (güç, nimet ve imkan), daha hayırlıdır.
Madem öyle, bana (insani) güçle yardım edin de, sizinle
onlar arasında sapasağlam bir engel kılayım."
(Kehf Suresi, 95) |
Bu ayette tekrar Hz. Zülkarneyn'in iktidarının sağlamlığına
dikkat çekilmektedir. Onun iktidarı en küçük bir darbede yıkılacak
kadar çürük ve zayıf bir iktidar değildir. Son derece güçlü,
halkına ve ihtiyaç içinde olan diğer milletlere güven veren,
yönetim şekli ve uygulamalarıyla insanlar üzerinde tedirginlik
oluşturmayan bir devlettir. Allah'ın izniyle hiçbir zorluk
ve darbe ile yıkılmayacak bir sağlamlığa sahip görünmektedir.
Bu ayetle Allah, iç ve dış muhalefetin, baskıların ve zorbalıkların
asla etki etmeyeceği, çatışma, kaynama ve ayaklanmalarla sarsılmayacak
kadar devlete hakim bir iktidarın önemine dikkat çekmektedir.
Hz. Zülkarneyn yaptığı yardım karşılığında hediye almamaktadır.
Kuran'da peygamberlerin bu ahlakıyla ilgili başka örnekler
de bulunmaktadır. Örneğin Hz. Süleyman'ın Kendisi'ne gönderilen
hediyeleri reddedişi Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
"Ben onlara bir hediye göndereyim de, bir bakayım elçiler
neyle dönerler." (Elçi hediyelerle) Süleyman'a geldiği
zaman: "Sizler bana mal ile yardımda mı bulunmak istiyorsunuz?
Allah'ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır; hayır,
siz, hediyenizle sevinip öğünebilirsiniz" dedi. (Neml
Suresi, 35-36)
Hz. Süleyman'ın da, Hz. Zülkarneyn'in de kendilerine teklif
edilen maddi karşılığı kabul etmemesinin pek çok hikmeti olabilir.
Bu hikmetlerden biri alacağı bir yardımın karşı tarafta oluşturabileceği
olumsuz etkileri engellemek olabilir. Çünkü insanın maddi
yardımda bulunduğu bir kişiye karşı saygısında, itaatinde
ve boyun eğiciliğinde azalma olabilir. Bu, insan psikolojisinde
olan bir ruh halidir. Ayette böyle bir duruma mahal vermemek
için, yapılan bir yardımın ücretsiz ve ikram olarak yapılmasının
önemine işaret edilmektedir. Hiç şüphesiz böyle bir yardım
hem sevgiyi, hem de bağlılığı daha çok artıracaktır. Üstelik
Hz. Zülkarneyn de tıpkı Hz. Süleyman gibi, ekonomisi ve hazinesi
çok güçlü bir devletin başındadır ve bu zengin devletin, yaptığı
yardıma bir karşılık beklemeye ihtiyacı yoktur.
Ancak Hz. Zülkarneyn, maddi karşılık almadığı bu kavmin, yapacağı
yardıma insan gücüyle destek olmalarını istemektedir. Böylece
kendi devletinin insan gücünü kullanmayı tercih etmemekte,
yardım ettiği kavmin yerel halkını görevlendirmekte, onlara
çeşitli sorumluluklar vermektedir. Bu şekilde, onlara sanatı
ve bilimi öğretmekte, kültürel ve teknolojik açıdan ilerlemelerini
sağlamaktadır. Ayrıca atıl ve boş duran insan gücünü harekete
geçirmektedir. Böylece hem kendi devletinin hazinesinden gereksiz
harcama yapmamakta, hem de kendi savunmalarında görevlendirmek
suretiyle onları ülkelerine fayda sağlar hale getirmektedir.
Adalete, saygıya ve hakkaniyete dayanan böyle bir ilişki hiç
şüphesiz karşılıklı güveni ve halkın desteğini kolaylıkla
elde edebilir.
Böyle bir uygulamanın pek çok olumlu yönü vardır. Bunlardan
birincisi, halkın eğitimi ve yetişmiş insan gücünün artmasıdır.
Ayrıca halk tembellikten ve ataletten kurtulacak, kendi çabaları
ile başarı elde etmenin huzurunu yaşayacaktır. Bu aynı zamanda,
milletin özgüvenini kazandıracak bir uygulamadır. Kendi devletinin
bekası için çalışan bir milletin yaptığı işte zorluk çıkarması,
isyana ve başkaldırıya eğilim göstermesi çok zordur. Dolayısıyla
bu yardım sırasında da halk kolaylıkla yönetilecektir. Ayrıca
insanlar kendi kavimlerinden insanlarla daha rahat ve daha
verimli çalışır, kendi milletlerine hizmet etmekten daha çok
zevk alırlar. Allah rızası için yapılan işlerde tabi ki bunun
ehemmiyeti yoktur. Ama her insanın bu konuda titizlik göstermesi,
sadece Allah rızasını gözetmesi beklenemez. Bu vesileyle dindar
olanlar gibi, dindar olmayan insanların da hukukları korunmuş
olur. Burada Hz. Zülkarneyn'in, yaşadığı dönemde dünyanın
dört bir yanını fethetmiş bir hükümdar olarak ne kadar akılcı
bir politika izlediğini görmek mümkündür.
Ayette Hz. Zülkarneyn'in "bir engel yaptığından"
bahsedilmektedir. Burada geçişi engelleyen bir yapının inşa
edilmesiyle, yıkılmaz ve devrilmez mimariye, yüksek teknolojiye
işaret edilmektedir. Özellikle de bina, köprü başta olmak
üzere her türlü imarın sağlam olması son derece önemlidir.
Bu gibi yapılar deprem, sel, yağmur gibi doğal felaketlerle
ya da herhangi bir askeri saldırıyla yıkılmayacak kadar sağlam
yapılmalıdır.
| "Bana
demir kütleleri getirin", iki dağın arası eşit
düzeye gelince, "Körükleyin" dedi. Onu ateş
haline getirinceye kadar (bu işi yaptı, sonra:) dedi
ki: "Bana getirin, üzerine eritilmiş bakır (katran)
dökeyim."
(Kehf Suresi, 96) |
Ayette Hz. Zülkarneyn'in iki dağ arasında set inşa ederken betonarme
teknolojisinden faydalandığına işaret ediliyor olabilir. Bu
teknoloji günümüzde hemen hemen tüm binaların ve büyük barajların
inşaatlarının yapımında kullanılmaktadır.
Ayrıca ayette Hz. Zülkarneyn'in iki dağ arasındaki bu sağlam
engeli yaparken demir ve katranı (bazı tefsircilere göre erimiş
bakırı) kullandığı haber verilmektedir. İnşaat sektöründe kullanılan
en sağlam malzeme demirdir. Binaların ya da köprü, baraj gibi
mimari eserlerin sağlamlığının artırılması için mutlaka demir
kullanılması gerekir. Çünkü demir olmadan yapılan inşaatlar
en ufak bir hasarda, sarsıntıda ya da tahribatta hemen çökerler.
Hz. Zülkarneyn, seti oluştururken demir kütleleri ve harç kullanarak
büyük bir set meydana getirmiş olabilir. Demirleri uç uça getirmiş
ve üzerlerine dökülen harç ile sağlam bir betonarme yapı oluşturmuştur.
(En doğrusunu Allah bilir).
Ayette "eritilmiş bakır" olarak çevrilen ifadenin
bir anlamı da "katran"dır. Katran, demiri nem ve deniz
suyundan korumak için kullanılan, çam ağacından ve maden kömüründen
elde edilen bir kaplama maddesidir. Hz. Zülkarneyn katranı,
oluşturduğu demirden yapının üzerine akıtmış ve bu sayede demirin
okside olup, paslanmasını engellemiş olabilir. Nitekim bugün
modern betonarme teknolojisiyle inşa edilen yapılarda da katran
benzeri yalıtım malzemeleri sıkça kullanılmaktadır.
Hz. Zülkarneyn betonarme yapıyı oluşturmak için üzerine katran
akıtılmış olan demiri, kum, kireç, çakıl taşı ve sudan oluşturulan
bir harç malzemesi ile birleştirmiş olabilir. Böylece betonun
çok daha güçlü olmasını sağlamış olabilir. Normal şartlar altında
kum ve kireçle yapılan bir harç kolaylıkla delinebilir. Ancak
bu harç demirle takviye edilince, delinmesi mümkün olmaz. Bu
yapı, delmek isteyenler açısından son derece caydırıcı olur.
Bu betonarme yapının üzerine uygulanan bir baskı sonucunda yıkılması,
zarar görmesi, üzerinde geçiş yapılacak bir delik açılması,
o zamanki şartlarda yıkılması Allah'ın dilemesi dışında imkansızdır.
| Böylelikle,
ne onu aşabildiler, ne onu delmeye güç yetirebildiler.
Dedi ki: "Bu benim Rabbimden bir rahmettir.
Rabbimin va'di geldiği zaman, O, bunu dümdüz eder; Rabbimin
va'di haktır."
(Kehf Suresi, 97-98) |
Kehf Suresi'nin 97. ayetinde Zülkarneyn tarafından
yapılan setin aşılamadığı bildirilmektedir. Bu ifade setin
yüksek olduğuna bir işarettir. Ayrıca o dönemin insanlarının
bu seti delmeye güç yetirememeleri ise setin dayanıklılığına
dikkat çekmektedir. Bu dayanıklılık da yine söz konusu setin
yapımında, günümüzde tüm modern yapılarda kullanılan betonarme
teknolojisine benzer sistemle inşa edildiğinin delillerinden
olabilir.
Ayrıca 98. ayette bildirildiği üzere, Hz. Zülkarneyn'in setin
yapımını tamamladıktan sonra ilk hatırlattığı şey Allah'ın,
Rahman ve Rahim sıfatlarıdır. O, bu setin Allah'ın merhametinin
bir delili olduğunu ve Allah dilemedikçe böyle bir seti yapmayı
hiç kimsenin başaramayacağını çok iyi bilmektedir. Bu nedenle
de seti yapanın Rabbimiz olduğunu hemen hatırlatmakta, böylece
insanların bu başarıyı kendilerinden sanma gafletine düşmelerine
engel olmak istemektedir.
Kehf Suresi'nin 98. ayetinde Hz. Zülkarneyn'in inşa ettiği
bu güçlü setin kıyamete kadar baki kalacağı da haber verilmektedir.
Ayette geçen vaad kelimesi, bir sonraki ayetten de anlaşıldığı
gibi kıyameti ifade etmektedir. Bu ise, setin kıyamete kadar
korunacağı anlamına gelmektedir.
Ayette yapımı bildirilen bu setin yeri belki zaman içinde
bulunur, belki bulunmayabilir. Bunun bilgisi Rabbimizin Katındadır.
Önemli olan şudur: Ayette haber verildiği gibi bu setin kıyamete
kadar yıkılması mümkün değildir. Allah ayetinde bu setin ancak
kıyamette yıkılacağını açıkça haber vermiştir. Nitekim Allah
kıyamet günü herşeyin yıkılacağını, dağların yürütüleceğini,
yer üzerinde hiçbir şeyin kalmayacağını diğer pek çok ayetinde
de bildirmiştir. Bu ayetlerden birkaçı şöyledir:
Dağları yürüteceğimiz gün, yeri çırılçıplak (dümdüz olmuş)
görürsün… (Kehf Suresi, 47)
Yer, düzlendiği, içinde olanları dışa atıp boşaldığı, Ve 'kendi
yaratılışına uygun Rabbine boyun eğdiği zaman. (İnşikak Suresi,
3-5)
Sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: "Benim Rabbim,
onları darmadağın edip savuracak. Yerlerini bomboş, çırçıplak
bırakacaktır. Orada ne bir eğrilik göreceksin, ne de bir tümsek.
(Taha Suresi, 105-107)
| Biz
o gün, bir kısmını bir kısmı içinde dalgalanırcasına
bırakıvermişiz. Sur'a da üfürülmüştür, artık onların
tümünü birarada toparlamışız. Ve o gün, cehennemi, inkar
edenlere tam bir
sunuşla sunmuşuz.
(Kehf Suresi, 99-100) |
Tüm kainatın da bir ölümü olduğu Kuran'da bildirilmektedir.
Ölümlü olan yalnız insan değildir. Tüm hayvanlar, bitkiler,
gezegenler, kısacası yaratılmış olan canlı cansız tüm maddesel
varlıklar bir gün mutlaka yok olacaklardır. Kuran'da bu gün,
"İnsanların, alemlerin Rabbi için
kalkacağı..." (Mutaffifin Suresi, 6) gün şeklinde
tarif edilmektedir.
Kıyamet dehşet verici bir gündür. O gün, önceden inanmamış
olanlar, Allah'ın azametini, kudretini ilk kez, hem de çok
büyük bir şiddetle hissedeceklerdir. İşte bu nedenle kıyamet,
inkarcılar için başlı başına büyük bir azap, bir dehşet, pişmanlık,
acı ve şaşkınlık günüdür. Kıyameti gören insan, hiçbir şekilde
tarif edilemeyecek, dünyadaki tüm korkulardan yüzlerce kat
şiddetli olan bir korkuya kapılacaktır.
Kıyametin başlangıcı Sur'a üfürülmesi ile olur. Bu, dünyanın
ve bütün evrenin toplu yıkımının ve sonun başlangıcının işaretidir.
Artık geriye dönüş yoktur. Dünya hayatının tamamen bitip herkes
için gerçek hayatın, yani ahiretin başladığının sesidir bu.
Bu ses, inkar edenlerin kalplerinde kesintisiz ve sonsuza
dek taşıyacakları korku, dehşet, yılgınlık ve şaşkınlığı başlatan
ilk sestir. Müddessir Suresi'nde kıyamet gününün inkar edenler
için nasıl bir an olduğu şöyle belirtilmiştir:
Çünkü o boruya (sur'a) üfürüldüğü zaman. İşte o gün, zorlu
bir gündür. Kafirler içinse hiç kolay değildir. (Müddessir
Suresi, 8-10)
Kehf Suresi'nin bu ayetlerinde de kıyamet anında bu kavimlerin
dalgalar halinde birbirlerine geçeceğine dikkat çekilmektedir.
İnsanlar, ölüm korkusunun verdiği sarhoşluk içinde dalgalanır
gibi bir oraya, bir diğer tarafa gideceklerdir. Kontrollerini
tamamen yitirecek, korku içinde ne yaptıklarını, nereye gittiklerini
şaşıracaklardır.
İnsan dünyada kıyametten ne kadar gaflette ve ona karşı ne
kadar hazırlıksızsa, o gün kapılacağı dehşet de o denli büyük
olur. Bu korku ve dehşet hissi, Kendisi'ne ölüm anı gelmesinden
itibaren sonsuza kadar peşini bırakmayacaktır. Bu korkunun,
çocukların saçlarını bile bir anda ağartabilen bir korku olduğu
ayetlerde şöyle haber verilmektedir:
Eğer inkar edecek olursanız, çocukların
saçlarını ağartan bir günde kendinizi nasıl koruyacaksınız?
Bu nedenle gök bile yarılıp-çatlamıştır; (artık) O'nun va'di
gerçekleştirilip-yerine getirilmiştir. (Müzzemmil Suresi,
17-18)
Allah'ı, o güne kadar yaptıklarından habersiz sananlar o anda
kendilerinin aslında kıyamet gününe kadar zaman verilmiş aciz
kullar olduklarını anlarlar. Çünkü Allah, o zamana dek ayette
bildirildiği üzere; "... onları
yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir."
(İbrahim Suresi, 42) Diğer ayetlerde de, inkarcıların
korku ve şaşkınlığı şöyle tarif edilir:
Kaari'a (başa çarpıp patlak verecek
felaket)... Nedir kaari'a? Sana o kaaria'yı bildiren nedir?
İnsanların, 'her yana dağılmış' pervaneler gibi olacakları
gün ve dağların 'etrafa saçılmış' renkli yünler gibi olacakları
(gün). (Kaaria Suresi, 1-5)
Hac Suresi'ndeki ayetlerde ise, insanların adeta şuurlarını
kaybettikleri, kendilerini bilmezcesine koşuşturdukları şu
şekilde aktarılır:
| Ki
onlar, Beni zikretme (konusun)da gözleri bir perde içindeydi.
(Kuran'ı) dinlemeye katlanamazlardı.
(Kehf Suresi, 101) |
Kehf Suresi'nin bu ayetinde Allah inkar edenlerin zikirden
yana gaflet içinde olduklarını bildirmektedir. Rabbimiz bir
başka ayetinde de "Hayır, onlar
Rablerini zikirden yüz çevirenlerdir” (Enbiya Suresi,
42) şeklinde buyurmaktadır. Onlar Allah'ın ayetlerini inkar
etmekte, kainatın her bir detayındaki yaratılış delillerini
görmezlikten gelmekte ve Allah'ın insanlara bir hidayet rehberi
olarak indirdiği Kuran'ı dinlemekten şiddetle kaçmaktadırlar.
Oysa Allah zikrin önemini pek çok ayette vurgulamakta ve aksinin
gaflet hali olacağını bildirmektedir:
"Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi
kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret.
Gaflete kapılanlardan olma.” (Araf Suresi, 205)
İnsan, Kuran ahlakını yaşamakla, her yaptığı işte Allah'ın
rızasını aramakla ve Allah'ın emir ve tavsiyelerine titizlikle
uymakla yükümlüdür. Zikrin önemi Ankebut Suresi'nde de şu
şekilde bildirilir:
Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten
namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar.
Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür. Allah,
yaptıklarınızı bilir. (Ankebut Suresi, 45)
Müminler için ise Allah'ın "Ey
iman edenler, ne mallarınız, ne çocuklarınız sizi Allah'ı
zikretmekten 'tutkuya kaptırarak-alıkoymasın'; kim böyle yaparsa,
artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” (Münafıkun
Suresi, 9) emri gereği zikir herşeyden önemlidir. Allah "Rabbinin
ismini zikret ve her şeyden kendini çekerek yalnızca O'na
yönel” (Müzzemmil Suresi, 8) şeklinde buyurmuştur.
Müslümanların Allah'ı zikretme konusundaki kararlılıkları
bir ayette de şu şekilde bildirilir:
(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş
onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve
zekatı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin
ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı)
günden korkarlar. (Nur Suresi, 37)
Kehf Suresi'nin 101. ayetinde dikkat çekilen bir diğer konu
ise inkar edenlerin Kuran'ı dinlemeye katlanamamalarıdır.
Onlar kendileri gibi, diğer insanların da Kuran'dan uzak durmalarını
isterler. Çünkü Kuran'ı dinleyen bir kişi vicdanının sesine
uyarak, iyilerin yanına geçebilir; hakkı uygulamaya, yaşamaya
ve yaşatmaya başlayabilir. İşte bu nedenle de inkar edenler,
kendilerine yapılan tebliği dinlememek için türlü yöntemler
kullanırlar. Allah "İnkar edenler dediler ki: "Bu
Kur'an'ı dinlemeyin ve onda (okunurken) yaygaralar koparın.
Belki üstün gelirsiniz." (Fussilet Suresi, 26)
ayetiyle bu kimselerin kullandıkları yöntemi de bildirmiştir.
İnkar edenler Kuran'ı dinlememek için yukarıdaki ayette belirtildiği
gibi yüksek sesle üstün gelmeye çaba harcar, konuyu değiştirmeye
çalışır veya saldırgan bir üslupla ayetlerin okunmasını engellemeye
gayret ederler. Bu yöntemler işe yaramazsa, bu kez iman edenleri
susturmak için şiddete, tehdite ve türlü baskı yöntemlerine
başvurabilirler. Bunları yapmalarının tek nedeni ise duydukları
gerçeklerden etkileneceklerinden, vicdanlarının harekete geçeceğinden
ve bazı düşüncelerinin ne kadar hatalı olduğunu fark edeceklerinden
korkmalarıdır. Bu korkularını onların yüz ifadelerinden, tavırlarından,
Kuran ayetleri okunurken ve yaratılış gerçeği anlatılırken
bir anda paniğe kapılmalarından hemen anlamak mümkündür. Tek
kurtuluşları Kuran ahlakına uymak olmasına rağmen inkarcıların
hakkı dinlemekten kaçacaklarını Allah Yasin Suresi'nde şöyle
bildirir:
Onlara: "Önünüzde ve arkanızda
olandan sakının, belki esirgenirsiniz" denildiğinde,
(dinlemeyip inkara devam ederler). Onlara, Rablerinin ayetlerinden
bir ayet gelmeyi görsün, mutlaka ondan yüz çevirirler. (Yasin
Suresi, 45-46)
Oysa Kuran'ı dinlememek için kulaklarını tıkayanlar bilmelidirler
ki, hesap günü çok büyük bir pişmanlık yaşayacaklardır. O
gün tek istedikleri şey ise ölümün herşeyi kesip bitirmesi
olacaktır. Bu durum Kuran'da şöyle haber verilir:
Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: "Bana keşke
kitabım verilmeseydi. Hesabımı hiç bilmeseydim. Keşke o (ölüm
herşeyi) kesip bitirseydi. Malım bana hiçbir yarar sağlayamadı.
Güç ve kudretim yok olup gitti." (Hakka Suresi, 25-29)
| İnkar
edenler, Beni bırakıp kullarımı veliler edindiklerini
mi sandılar? Gerçekten Biz cehennemi kafirler için bir
durak olarak hazırlamışız.
(Kehf Suresi, 102) |
Ayette bazı insanların Allah'ı unutup, O'nun dışında dost
ve veliler edindikleri vurgulanmaktadır. Söz konusu insanlar
bir zorlukla karşılaştıklarında, bir sıkıntıları olduğunda,
yardıma ihtiyaç duyduklarında "veli” edindikleri kişilerin
kendilerine yardım edebilecekleri, sıkıntılarını giderebilecekleri
yanılgısına düşerler. Oysa insanlardan medet ummak, yardım
beklemek çok büyük bir hatadır. Allah dilemedikçe hiçbir insanın
bir diğerine yardımda bulunması mümkün değildir. Çünkü Allah'ın
dışındaki varlıklar da yalnızca O'nun yarattıklarıdır. O'nun
dilemesiyle var olmuşlardır. O'nun dilemesiyle varlıklarını
devam ettirirler. Zorlukları giderip kolaylaştıran, sıkıntıları
ortadan kaldıran, şifayı ve rızkı veren, güldüren ve ağlatan
Allah'tır. Kısaca Allah'tan başka herşey ve herkes, sonsuz
aciz, sonsuz fakir, sonsuz muhtaç varlıklardır. Bunların kendilerine
ait bir güçleri, kabiliyetleri yoktur; öyle ki kendilerine
bile yardıma güç yetiremezler. O halde, ortada Allah'tan başka
güvenilecek, yardım umulacak, bir şeyler istenecek, beklenecek
kimse de yoktur.
Bu nedenle, Allah'tan değil de başkalarından yardım dilemek,
onları veli edinip Allah'ı unutmak, Allah'a güvenmeyip, sebeplere,
aracılara, insanlara güvenmek, Allah'ın yarattıklarını Allah'tan
bağımsız bir güç, irade ve etki sahibi olarak görmek demektir
ki, bu da apaçık şirktir. Allah'ı bırakıp da kullarından yardım
bekleyenlerin düştükleri sapkınlık Kuran'da şöyle ifade edilir:
Yardım görürler umuduyla, Allah'tan başka
ilahlar edindiler. Onların (o ilahların) kendilerine yardım
etmeye güçleri yetmez; oysa kendileri onlar için hazır bulundurulmuş
askerlerdir. (Yasin Suresi, 74-75)
Bir azap yurdu olan cehennemde, Allah'ın "Kahhar"
(Kahredici), "Cebbar" (istediğini zorla yaptıran),
"Muntakim" (intikam alıcı) gibi isimleri sonsuza
dek tecelli edecektir. Kehf Suresi'nin bu ayetinde ise bu
sonsuz azabın inkar edenler için bir durak olduğu bildirilmektedir.
İnkar edenler, Allah'ın huzurunda hesaba çekildikten sonra
kitaplarını sol yanlarından alırlar. Bu an, sonsuza dek içinde
kalacakları cehenneme sürülecekleri andır. İnkar edenler için
hiçbir kaçış imkanı yoktur. Cehennem ehlinin her biri, kendisi
için görevlendirilmiş bir şahit, bir de sürücü melekle gelir.
Konuyla ilgili bazı ayetler şöyledir:
Sur'a da üfürülmüştür. İşte bu, tehdidin (gerçekleştiği) gündür.
(Artık) Her bir nefis, yanında bir sürücü ve bir şahid ile
gelmiştir. Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte Biz
de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün
keskindir. Onun yakını olan (ve yanından ayrılmayan melek)
dedi ki: "İşte bu, yanımda hazır durumda olan şey."
Siz ikiniz (ey melekler), her inatçı nankörü atın cehennemin
içine, Hayra engel olan, saldırgan şüpheciyi, Ki o, Allah'la
beraber başka bir ilah edinmişti. Artık ikiniz, onu en şiddetli
olan azabın içine atın. (Kaf Suresi, 20-26)
İşte inkar edenler bu korkunç yere doğru yüzüstü sürüklenerek
götürülürler. Kuran'da geçen ifadeyle "bölük bölük"
cehenneme doğru sevk edilirler. Cehennemin dehşet verici uğultusunu
uzaktan duyarlar. (Mülk Suresi, 7-8)
Ayetlerde belirtildiğine göre, inkarcılar,
dirilişle birlikte başlarına gelecekleri hissetmeye başlarlar.
Boyunları aşağılanmaktan ve utançtan ötürü bükülmüştür. Başları
düşmüş, dostsuz, yardımcısız kalmış, kibirleri kırılmış, çökmüş
durumdadırlar. Utançlarından dolayı başlarını kaldırmadan
gözlerinin ucuyla bakarlar. Bir ayette Rabbimiz şöyle bildirmektedir:
Onları görürsün; zilletten başları önlerine düşmüş bir halde,
ona (ateşe) sunulurlarken göz ucuyla sezdirmeden bakarlar.
İman edenler de: "Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyamet
günü hem kendi nefislerini, hem yakın akraba (veya yandaş)larını
da hüsrana uğratmışlardır" dediler. Haberiniz olsun;
gerçekten zalimler, kalıcı bir azap içindedirler. (Şura Suresi,
45)
Cehennemin kapısında ise inkarcılar şöyle karşılanırlar:
İnkar edenler, cehenneme bölük bölük sevk edildiler. Sonunda
oraya geldikleri zaman, kapıları açıldı ve onlara (cehennemin)
bekçileri dedi ki: "Size Rabbinizin ayetlerini okuyan
ve bugünle karşılaşacağınızı (söyleyip) sizi uyaran elçiler
gelmedi mi?" Onlar: "Evet" dediler. Ancak azap
kelimesi kafirlerin üzerine hak oldu. Dediler ki: "İçinde
ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından (içeri) girin.
Büyüklüğe kapılanların konaklama yeri ne kötüdür." (Zümer
Suresi, 71-72)
İnkar edenler cehenneme girdiklerinde cehennemin kapıları
üzerlerine kapatılır. Karşı karşıya kaldıkları azap, Kuran'da
"büyük bir azap" (Al-i İmran Suresi, 176),
"şiddetli bir azap" (Al-i İmran
Suresi, 4) ve "acıklı bir azap" (Al-i
İmran Suresi, 21) olarak tarif edilmiştir. İnsanın dünya hayatında
bildiği kıstaslar, cehennem azabını tam olarak kavramaya yeterli
değildir. Allah'ın azabının bir benzerinin olmadığı ayetlerde
şöyle haber verilir:
Artık o gün hiç kimse (Allah'ın) vereceği azab gibi azablandıramaz.
Onun vuracağı bağı hiç kimse vuramaz. (Fecr Suresi, 25-26)
Cehennem ehli, cehennemde "cayır cayır yanmakta
olan" (Mearic Suresi, 15), "alevleri
kabardıkça kabaran" (Leyl Suresi, 14),
"çılgınca yanan" (Furkan Suresi, 11) bu
ateşin içine atılırlar. Ayetlerde şöyle buyrulur:
Kimin tartıları hafif kalırsa. Artık onun da anası (son durağı)
"haviye"dir (uçurum). Onun ne olduğunu (mahiyetini)
sana bildiren nedir? O, kızgın bir ateştir. (Kaaria Suresi,
8-11)
Ateş, cehennemdeki azaplardan sadece bir tanesidir. Cehennemde
insanı hem fiziksel hem de psikolojik yönden azaplandıracak
çok çeşitli yöntemler vardır. Kuran'da geçen ifadeyle, azap
cehennemde her yönden gelmektedir. Azaptan kendilerini korumaya
fırsatları yoktur, azap her yandan onları kuşatmaktadır. Üstlerinden,
altlarından gelen azabı savmaya güç yetiremezler ve bu sonsuza
kadar devam eder.
De
ki: "Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana
uğrayacak olanları size haber vereyim mi?" "Onların,
dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini
gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar." İşte onlar,
Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenlerdir.
Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyamet
gününde onlar için bir tartı tutmayacağız.
(Kehf Suresi, 103-105) |
Bu ayetlerde dünya hayatı
boyunca çalışıp çabalamış, belki maddi açıdan başarılı olmuş,
belli bir kariyere sahip olmuş, sanat eserleri, bilimsel buluşlar
ortaya koymuş, ancak Allah'ın varlığını ve ayetlerini inkar
ettikleri için ahirette çabaları boşa gitmiş olan insanlardan
bahsedilmektedir.
Bir insan Allah'a inanmaz, Kuran ayetlerini inkar eder ve
yapılan hatırlatmalardan yüz çevirirse, bu kişi -büyük eserler
meydana getirse veya çok önemli buluşlar yapsa da- ahireti
açısından büyük bir kayıpta demektir. Ayetlerde bu kişilerin
durumu şu şekilde ifade edilir:
... Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı
boşa çıkmıştır. O ahirette hüsrana uğrayanlardandır. (Maide
Suresi, 5)
Ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanlar, onların amelleri
boşa çıkmıştır. Onlar yaptıklarından başkasıyla mı cezalandırılacaklardı?
(Araf Suresi, 147)
... Onlar sizden kuvvet bakımından daha güçlü, mal
ve çocuklar bakımından daha çoktular. Onlar kendi paylarıyla
yararlanmaya baktılar; siz de, sizden öncekilerin kendi paylarıyla
yararlanmaya kalkışmaları gibi, kendi paylarınızla yararlanmaya
baktınız ve siz de (dünyaya ve zevke) dalanlar gibi daldınız.
İşte onların dünyada ahirette bütün yapıp-ettikleri (amelleri)
boşa çıkmıştır ve işte onlar kayba uğrayanlardır. (Tevbe Suresi,
69)
Ayetlerde inkar edenlerin tüm çabaları boşa giderken, iman
edenlerin her iyiliklerinin en güzeliyle karşılık bulacağı
da müjdelenmektedir. Onların hiçbir amellerinin boşa çıkarılmayacağı
bir ayette şöyle haber verilir:
Nitekim Rableri onlara (dualarını kabul ederek) cevab verdi:
"Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte
bulunanın işini boşa çıkarmam. Sizin kiminiz kiminizdendir.
İşte, hicret edenlerin, yurtlarından sürülüp-çıkarılanların
ve yolumda işkence görenlerin, çarpışıp öldürülenlerin, mutlaka
kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan
cennetlere sokacağım. (Bu,) Allah Katından bir karşılık (sevap)tır.
(O) Allah, karşılığın (sevabın) en güzeli O'nun Katındadır."
(Al-i İmran Suresi, 195)
İşte,
inkar etmeleri, ayetlerimi ve elçilerimi alay konusu
edinmelerinden dolayı onların cezası cehennemdir.
(Kehf Suresi, 106) |
Kehf Suresi'nin 106. ayetinde de inkar edenlerin Allah'ı,
elçisini ve ayetlerini alaya almalarından dolayı cehennem
azabıyla cezalandırılacaklarından bahsedilmektedir. Alay,
inkar edenlerin Kuran'ı dinlememek için en sık başvurdukları
yöntemdir. Allah, inkarcıların birbirlerine adeta vasiyet
ettikleri bu ahlak bozukluğunu bir ayetinde şöyle bildirir:
Onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayet
gelmeyiversin, mutlaka ondan yüz çevirirler. Kendilerine hak
gelince, onu yalanladılar; fakat alaya aldıklarının haberleri
onlara gelecektir. (Enam Suresi, 4-5)
Bir başka ayette ise şu şekilde belirtilmektedir:
Fakat onlara ayetlerimizle geldiği zaman, bir de ne görsün,
onlar bunlara (alay edip) gülüyorlar. (Zuhruf Suresi, 47)
Bu kişilerin alay etmelerinin altında yatan en önemli neden
ise anlatılanları dinlemek istememeleridir. Çünkü daha önce
de belirttiğimiz gibi bu gerçeklere kulak verdiklerinde vicdanlarının
harekete geçeceğinden, ahiretin varlığının, ölümün ve dünya
hayatındaki sorumluluklarının akıllarına geleceğinden korkarlar.
Bu nedenle de alaya başvururlar. Allah'ın elçileri vasıtasıyla
indirdiği dinlerle alay etmek kastıyla kendilerince karikatürler
çizer, mizahi yazılar yazar, bununla neşe bulmaya ve Kuran'da
bildirilen gerçekleri unutmaya çalışırlar.
Alay, fikri bir açıklaması, karşısındaki fikre karşı getirebilecek
bir delili olmayan kişilerin, bu zayıflıklarını ve komplekslerini
gizlemek için kullandıkları cahilce bir yöntemdir. Alayla
kendi inkarlarını haklı göstermeye çalışan bu kişiler, Allah'ın
"(Asıl) Allah onlarla alay eder
ve taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşmalarına (belli bir)
süre tanır" (Bakara Suresi, 15) ayetiyle de belirttiği
gibi, ancak kısa bir süre bu alaylarını devam ettirebileceklerdir.
Ölüm gelip çattığı zaman "… Alay
konusu edindikleri şey de kendilerini çepeçevre kuşatmıştır"
(Zümer Suresi, 48) ayetine uygun bir ortamla karşılaşacaklardır.
Allah başka ayetlerinde de Kuran ayetleriyle alay edenlerin
cehennem azabı karşısındaki durumlarını şu şekilde tarif etmektedir:
Hayır, sen (bu muhteşem yaratışa ve onların inkarına) şaşırdın
kaldın; onlar ise alay edip duruyorlar. Kendilerine öğüt verildiğinde,
öğüt almıyorlar. Bir ayet (mucize) gördüklerinde de, alay
konusu edinip eğleniyorlar. "Bu, açıkca bir büyüden başkası
değildir" dediler. "Biz öldüğümüz, toprak ve kemik
olduğumuzda mı, gerçekten biz mi diriltilecekmişiz? Veya önceki
atalarımız da mı?" De ki: "Evet, üstelik boyun bükmüş
kimseler olarak (diriltileceksiniz). "İşte o, yalnızca
bir tek çığlıktan ibarettir; artık kendileri (diriltilmiş
olarak) bakıp duruyorlar. Derler ki: "Eyvahlar bize;
bu, din günüdür." "Bu, sizin yalanladığınız (mümini
kafirden, haklıyı haksızdan) ayırma günüdür." (Saffat
Suresi, 12-21)
İman
edip salih amellerde bulunanlar... Firdevs cennetleri
onlar için bir 'konaklama yeridir.' Onda ebedi olarak
kalıcıdırlar, ondan ayrılmak istemezler.
(Kehf Suresi, 107-108) |
Daha önce de vurguladığımız gibi kıyamet gününde salih müminler,
tüm hayatları boyunca yapıp-ettiklerinin yazılmış olduğu hesap
defterlerini "sağ yanlarından" alacaklardır. Bu
tanım, Kuran'da "kolay" hesaba çekilecek ve cennetle
ödüllendirilecek insanlar için kullanılmıştır. Bu konuyla
ilgili bazı ayetler şöyledir:
Artık kimin kitabı sağ yanından verilirse. O, kolay bir hesap
(sorgu) ile sorguya çekilecek. Ve kendi yakınlarına sevinç
içinde dönmüş olacaktır. (İnşikak Suresi, 7-9)
Hesaba çekilmeleri bittiğinde artık müminler, kurtulmuş olmanın
sevinci içindedirler. Ayette müminler için şöyle hükmedilmektedir:
"Oraya esenlikle ve güvenlikle girin." (Hicr Suresi,
46)
.
Kendisi'ne "cennete gir" denilen mümin bir kişi ise,
şöyle söyler:
... Keşke kavmim de bir bilseydi, Rabbimin beni bağışladığını
ve ağırlananlardan kıldığını. (Yasin Suresi, 26-27)
Bir başka ayette de Allah, cennet ehlini şöyle müjdelemektedir:
... Bu, doğrulara, doğru söylemelerinin yarar sağladığı gündür.
Onlar için, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan
cennetler vardır... (Maide Suresi, 119)
Cennette müminleri sonsuz nimetler beklemektedir. Ayetlerde
cennet nimetlerinden şu şekilde bahsedilir:
Adn cennetleri (onlarındır); oraya girerler, orada altından
bileziklerle ve incilerle süslenirler. Ve orada onların elbiseleri
ipek(ten)dir. Derler ki: "Bizden hüznü giderip yok eden
Allah'a hamdolsun; şüphesiz Rabbimiz, gerçekten bağışlayandır,
şükrü kabul edendir. Ki O, bizi Kendi fazlından (ebedi olarak)
kalınacak bir yurda yerleştirdi; burada bize bir yorgunluk
dokunmaz ve burada bize bir bıkkınlık da dokunmaz." (Fatır
Suresi, 33-35)
Cennetteki nimetlerin göz kamaştırıcılığını kelimelerle tarif
etmek mümkün değildir. Ayetlerde de belirtildiği gibi cennet,
insanın beş duyusuna olabilecek en büyük zevk ve lezzetlerin
tattırıldığı bir mekandır.
Ancak cennetin tüm bunlardan çok daha üstün olan en büyük
nimeti, Allah'ın rızasıdır. Müminin Allah'ın rızasını kazanabilmiş
olmasından dolayı hissettiği sevinç ve huzurdur. Dahası, Allah'ın
verdiği herşey için O'ndan razı olmanın, O'na daimi bir şükür
içinde bulunmanın verdiği asıl mutluluktur. Kuran'da, cennet
ehlinin bu vasfına şu şekilde dikkat çekilir:
"...Allah onlardan razı oldu, onlar da O'ndan razı olmuşlardır.
İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur." (Maide Suresi,
119)
De ki: "Rabbimin sözleri(ni yazmak) için deniz
mürekkep olsa ve yardım için bir benzerini (bir o kadarını)
dahi getirsek, Rabbimin sözleri tükenmeden önce, elbette
deniz tükeniverirdi.
(Kehf Suresi, 109)
|
Bu ayette Allah'ın sonsuz ilmi bir örnekle
insanlara tarif edilmektedir. Allah göklerin, yerin, bu ikisi
arasında olan tüm canlıların, kainatta işleyen tüm kanunların,
bilimlerin, ilimlerin, her an meydana gelen tüm olayların
bilgisine sahiptir. Çünkü tümünün Yaratıcısı O'dur.
Allah'ın 'bilmesi' sınırsızdır; O aynı anda dünya üzerinde
doğan ve ölen insanların kimliklerini, yeryüzündeki her bir
ağaçtan düşen yaprakların sayısını, evrendeki milyarlarca
galaksi içindeki milyarlarca yıldızın her birinin özelliklerini
ve burada sayfalarca saysak da asla bitiremeyeceğimiz herşeyi
bilir. Allah, yeryüzünde, aynı anda uzayda meydana gelen her
olayı, dünya üzerindeki milyarlarca insanın, hayvanın ve bitkinin
hücrelerinde kodlu olan şifreleri de bilir. Kainatın her noktasına
tam olarak hakim olan Allah insanın içine ve dışına da hakimdir.
Nitekim Allah'ın bu sonsuz bilgisi pek çok ayetle de bildirilmiştir.
Ayetlerden bazıları şöyledir:
Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçan
kuşlar, gerçekten Allah'ı tesbih etmektedir. Her biri, kendi
duasını ve tesbihini şüphesiz bilmiştir. Allah, onların işlediklerini
bilendir. (Nur Suresi, 41)
Haberiniz olsun; gerçekten onlar, ondan gizlenmek için göğüslerini
büker (Hak'tan kaçınıp yan çizer)ler. (Yine) Haberiniz olsun;
onlar, örtülerine büründükleri zaman, O, gizli tuttuklarını
da, açığa vurduklarını da bilir. Çünkü O, sinelerin özünde
saklı duranı bilendir. (Hud Suresi, 5)
O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği
kadarının dışında, O'nun ilminden hiç birşeyi kavrayıp-kuşatamazlar.
O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır.
Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.
(Bakara Suresi, 255)
Göklerde ve yerde Allah O'dur. Gizlinizi ve açığınızı bilir;
kazandıklarınızı da bilir. (Enam Suresi, 3)
De
ki: "Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan
bir beşerim; yalnızca bana sizin ilahınızın tek bir
İlah olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa,
artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette
hiç kimseyi ortak tutmasın."
(Kehf Suresi, 110) |
Gelmiş geçmiş tüm ümmetlere
onları Allah'ın doğru yoluna çağıran resuller gönderilmiştir.
Resuller insanlara Allah'ın varlığını ve birliğini anlatan,
onlara Allah'ın dinini tebliğ eden, Allah'ın kendilerinden
istediklerini, diğer bir deyişle yapmaları ve sakınmaları
gereken şeyleri bildiren, onları cehennem azabına karşı uyaran
ve cennetle müjdeleyen kutlu insanlardır.
Resullerin hayatları ve mücadeleleri, düşünen ve öğüt almasını
bilen müminler için çok hikmetli derslerle doludur. Müminler,
resuller arasında hiçbir ayırım yapmadan onların Kuran'da
aktarılan güzel tavır ve davranışlarını, üstün ahlaklarını
kendilerine örnek almalı, onların öğüt ve tavsiyelerini tutup,
uyarılarına büyük önem vermelidirler.
Allah'ın elçilerinin Kuran'da bildirilen tebliğleri birbirine
benzeşmektedir. Her elçi, insanları Allah'a iman etmeye, hak
kitaplarına uymaya, korkup-sakınmaya ve Allah'ın emirlerini
titizlikle uygulamaya davet etmiştir. Bu nedenle de iman edenlerin
resullerden hiçbirini ayırt etmeyip, hepsine indirilene iman
etmeleri, onların Kuran'da bildirilen tebliğlerine titizlikle
uymaları gerekmektedir. Ayette şöyle hükmedilmektedir:
Deyin ki: "Biz Allah'a; bize indirilene, İbrahim, İsmail,
İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa'ya verilen
ile Peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan
hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O'na teslim olmuşlarız."
(Bakara Suresi, 136)
Bütün resuller insanları hak dine ve en doğru yola çağırmışlardır.
Bu çağrı onların ümmetleri için geçerli olduğu gibi, bizim
için de geçerlidir. Hepsinin davet ettiği temel imani ve ahlaki
gerçekler, sergiledikleri üstün karakter özellikleri, her
devir için, dolayısıyla bizler için de uyulması ve örnek alınması
gereken konulardır. Allah Kuran'da onların davet ettikleri
gerçekleri ve sahip oldukları üstün ahlaki özellikleri bizlere
pek çok açıdan, özlü ve ayrıntılı bir biçimde bildirmiştir.
Ve Peygamberlerinin şahsında tüm müminlere doğru yola tabi
olmayı emretmiştir:
Bunlar, kendilerine kitap, hikmet ve Peygamberlik verdiklerimizdir.
Eğer bunları tanımayıp-küfre sapıyorlarsa, andolsun, Biz buna
(karşı) inkâra sapmayan bir topluluğu vekil kılmışızdır. İşte
Allah'ın hidayet verdikleri bunlardır; öyleyse sen de onların
bu hidayetlerine uy. De ki: "Ben bunun için sizden bir
ücret istemiyorum. O (Kuran), alemlere bir 'öğüt ve hatırlatmadan'
başkası değildir." (Enam Suresi, 89-90)
Öyleyse müminlere düşen Kuran'da resullerin kıssalarını dikkatlice
okuyup, onların gösterdikleri doğru yola, yaptıkları öğüt
ve uyarılara titizlikle uymaya çalışmaktır.
Kehf Suresi'nden
ahir Zamana İşaretler
Kitap boyunca Kehf Suresi'nde ahir zamana yönelik pek çok
işaret olduğunu belirttik. Nitekim bazı ayetlerin ebced değerleri
de günümüze çok yakın zamanlara bakmaktadır. Bu ayetlerden
bazıları şu şekildedir:
Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik...
(Kehf Suresi, 14)
HİCRİ: 1400 MİLADİ:1979
Dedi ki: Rabbimin beni kendisinde sağlam bir iktidarla yerleşik
kıldığı (güç nimet ve imkan) daha hayırlıdır... (Kehf Suresi,
95)
HİCRİ:1409, MİLADİ:1988 (Şeddesiz)
Gerçekten Biz ona yeryüzünde sapasağlam bir iktidar verdik...
(Kehf Suresi, 84)
HİCRİ:1440, MİLADİ:2019 (Şeddeli)
Kehf Suresi'nde hicri 14. yüzyıl başına yani miladi olarak
20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başına bakan bir işaret
ise Kehf Suresi'nin sıra numarası ile ayet sayısının çarpımından
elde edilen 1980 rakamıdır. Bu rakam Hicri 14. asrın başlarına
tekabül etmektedir.
18. Sure Kehf Suresi 110 ayet 18 x
110 = 1980
Bediüzzaman Said Nursi de birçok sözünde ahir zamanın başlangıcı
olarak aynı tarihlere işaret etmiştir. Örneğin bir sözü şu
şekildedir:
İşte bu hakikati bilmeyen insafsız insanlar derler ki: "ahiretin
tafsilatını ders alan müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan
sahabelerin fikirleri niçin bin sene hakikatten uzak olarak
fikirleri düşmüş gibi, istikbal-i dünyevide bin dörtyüz sene
sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib zannetmişler?9
Üstad burada, sahabelerin yaşadığı dönemden "1400 sene
sonra"sından bahsederek, ahir zamanın 1980'li yıllara
tekabül edeceğine işaret etmiştir. Burada ne 1373, ne 1378,
ne de 1398 denmemiş, tam 1400 denmiştir. Yani Hicri 14. yüzyıl.
|