| CAHİLİYE TOPLUMU
MUTSUZDUR
Dünya hayatı onları aldatır
İman etmeyen insanlar inkarlarına bir dayanak bulabilmek
için, 'sadece bu dünya vardır ahiret yoktur' şeklinde çarpık
bir mantık öne sürerler. Bu düşünceleri doğrultusunda, bu
dünyada istedikleri herşeyi yapabileceklerini düşünürler.
Oysa Allah ahiret gününde tüm insanları dünya hayatında yapıp
ettiklerinden sorguya çekeceğini bildirmiştir:
Onlar dediler ki: "Bu dünya hayatımızdan
başkası yoktur. Ve bizler diriltilecek değiliz." Rablerinin
karşısında durdurulduklarında onları bir görsen: (Allah:)
"Bu, gerçek değil mi?" dedi. Onlar: "Evet, Rabbimiz hakkı
için" dediler. (Allah:) "Öyleyse inkâr edegeldikleriniz nedeniyle
azabı tadın" dedi. (Enam Suresi, 29-30)
Ancak inkar edenler Allah'ın bildirdiği bu gerçeği gözardı
ederler ve hayatlarını sadece dünya hayatını elde edebilme
amacı üzerine kurarlar. Bu dünyada daima güçlü olanların kazanacağına
inandıklarından, mutlu ve huzurlu bir hayat için mutlaka maddi
açıdan güçlü olmaları gerektiğine inanırlar. Bu maddi gücü
elde ettiklerinde istedikleri herşeye ulaşabileceklerini sanırlar.
Oysa Allah dünya hayatını insanlar için bir imtihan yeri olarak
yaratmıştır. Bu nedenle Allah'ın "Yoksa
insana 'her arzu edip dilekte bulunduğu' şey mi var?" (Necm
Suresi, 24) ayetiyle bildirdiği gibi, dünya hayatındaki
herşey insanların arzu ettikleri gibi gerçekleşmeyebilir.
İnsanlar kimi zaman çok istedikleri bir şeye hiç ulaşamayabilir
ya da sahip olduklarını, kazandıklarını ani bir olayla kaybedebilirler.
Şimdi toplumdaki tüm insanların bu psikolojiye sahip olduklarını
düşünün. Böyle bir ortamda insanlar birbirlerine mutsuzluk
ve sıkıntıdan başka bir şey veremezler. Herkes sadece kendi
menfaatlerinin peşinde olduğu için, bu insanların birbirlerine
güzel ahlak gösterip birlik beraberlik içinde yaşamaları imkansızdır.
Her fırsatta çıkarları çatıştığı için sürekli olarak birbirleriyle
mücadele halindedirler. Allah, "...Sen
onları birlik sanırsın, oysa kalpleri paramparçadır. Bu, şüphesiz
onların akletmeyen bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir."
(Haşr Suresi, 14) ayetiyle bu insanların aralarındaki
menfaat çatışmaları nedeniyle dost olamadıklarını ve 'kalplerinin
paramparça' olduğunu haber vermiştir. Bunun sebebi, Allah'ın
ayette de belirttiği gibi insanların akletmemeleridir. Peki
insanların akledemedikleri nedir? Allah, bunun cevabını bir
ayette şöyle vermiştir:
Dünya hayatı yalnız bir oyun ve bir oyalanmadan
başkası değildir. Korkup-sakınmakta olanlar için ahiret yurdu
gerçekten daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?
(Enam Suresi, 32)
Allah, dünya hayatının bir oyalanmadan ibaret olduğunu, asıl
hayatın ise ahirette yaşanacağını bildirmiştir. İnkar edenlerin
akledemedikleri ise işte budur; bu kimseler gerçek yurdun
ahiret hayatı olduğunu kabul etmeye yanaşmamaktadırlar. Bundan
dolayı da asıl hayatları sandıkları dünya hayatında amansız
bir menfaat yarışına girmekte ve bu yarış nedeniyle kendileri
kadar birbirlerini de sürekli olarak zarara uğratmakta ve
mutsuz etmektedirler.
Allah dünya hayatınının bir 'oyun ve oyalanma' olduğunu bildirmiştir.
İnkar edenlerin, Allah'ın rızasını gözetmek yerine, her işlerini
nefislerinin kendilerine emrettiği şekilde gerçekleştirmeleri,
yaptıkları tüm işlerin tıpkı bir oyunda olduğu gibi, anlamsız
ve değersiz hale gelmesine neden olur. Bu insanların yaptıkları
ve elde ettikleri şeyler kendileri için çok değerlidir; ama
aslında yaptıklarının gerçek anlamda hiçbir değeri yoktur.
Çünkü bu işleri Allah'ın rızasını gözeterek yapmamışlardır.
Dolayısıyla gerçekte o işlerle sadece vakit geçirip oyalanmışlardır.
Allah Katında yalnızca Allah'ın rızasını kazanmak için yapılan
salih amellerin ve iyiliklerin bir değeri vardır. Herhangi
bir şeyi değerli kılan, onu elde etmede gösterilen çaba, harcanan
güç ya da para değil, tüm bunların yapılmasında yalnızca Allah'ın
rızasının gözetilmesidir. Örneğin bir iş adamı hayatı boyunca
birçok işler başarmış, büyük yatırımlar yapmış, adını dünyaya
duyurmuş olsa bile, tüm bunları Allah'ın rızasını kazanma
niyetiyle yapmamışsa, yaptıklarının gerçek anlamda bir değeri
olduğundan söz edilemez. Bir şeyin değeri, onun Allah'ın rızasına
uygun olup olmadığı ya da Allah'ın rızasını kazanmak için
kullanılıp kullanılmadığına bağlıdır. Dolayısıyla insanların
yaptıkları işin ne olduğu önemli değil, bunu ne niyetle yaptıkları
önemlidir. Yapılan harcamaların miktarı önemli değil, ne niyetle
harcandığı önemlidir. Allah yapılan ibadetlerde önemli olanın
insanların niyetleri olduğunu bir ayette şöyle bildirir:
...Onların etleri ve kanları kesin olarak
Allah'a ulaşmaz, ancak O'na sizden takva ulaşır... (Hac Suresi,
37)
Sadece, Allah'ın rızası için yapılan bir işin Allah Katında
bir geçerliliği ve değeri vardır. Cahiliye insanları ise kendilerine
Allah'ın rızasını amaç edinmedikleri için, her ne kadar önemli
işler yapıyor gibi görünseler de, aslında harcadıkları tüm
bu çaba boşa gitmektedir. Allah inkar edenlerin bu durumunu
bir ayette şöyle açıklamaktadır:
Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları
boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar.
(Kehf Suresi, 104)
Allah'ın kendilerine verdiği imkanları, Allah'ın rızasını
kazanma amacıyla hareket etmedikleri için, boş ve zararlı
şeyler uğrunda harcarlar. Dünya malına olan düşkünlükleri
nedeniyle, sürekli olarak sahip olduklarını kaybetmenin korkusunu
yaşarlar. Hiç beklemedikleri bir anda, hiç tahmin etmedikleri
bu olay nedeniyle zarara uğrayabileceklerini ve ellerindekini
kaybedebileceklerini bilmek onları büyük bir huzursuzluğun
içine sürükler. Dolayısıyla ne kadar güzel işler yapsalar
ya da ne kadar çok menfaat elde etseler de, içlerindeki bu
kaybetme korkusu onları sürekli mutsuz ve sıkıntılı kılar.
İnkar edenler sahip olduklarının gerçek değerinin ve kendilerine
veriliş amacının şuurunda değillerdir. Bu nedenle de ellerindeki
imkanları Allah'ın rızasını kazanabilecekleri hayırlı işler
için kullanmak yerine, sadece dünya hayatını ölçü alarak düşüncesizce
sarf ederler. Örneğin kumar oynayıp bir anda tüm mallarını,
hatta itibarlarını kaybedebilirler. Ya da daha da zenginleşmek
için haksız yollardan gelir elde etmeye çalışabilirler. Fakat
unutulmamalıdır ki yapılan her yanlış veya adaletsiz işin
sonu mutlaka hüsranla sonuçlanır. Allah, Kendi rızasına uymayan
insanların zarara uğrayacaklarını, bu insanlar için dünya
hayatındaki herşeyin bir sorun ve bir üzüntü kaynağı olabileceğini
bu gibi vesilelerle insanlara göstermektedir. Ahiret hayatına
inanmayan insanların bu üzüntü ve stresi yaşamalarının sebebi
ise, Allah'ın dininden yüz çevirmeleri ve dünya hayatına hırsla
bağlanmış olmalarıdır.
Yaptıkları herşey tutkulu bir 'oyalanmadır'
Önceki bölümde anlatıldığı gibi, kendisine Allah'ın rızasını
amaç edinmeden yaşayan her insan için hayat bir aldatmacadan
farksız hale gelmektedir. Dolayısıyla insanlar asıl olarak
sonsuz ahiret hayatını hedefleyip, ona yönelik olarak çalışacakları
yerde, dünyanın kısa süreli tutku ve eğlencelerine saplanıp
kalmaktadırlar.
Gaflet gözüyle bakan bu insanlar için, dünya hayatında insanları
Allah'ın rızasını kazanmaktan alıkoyan ve Allah'ı unutturan
birçok iş bulunmaktadır. Aslında tüm bunlar Allah'ın insanları
denemek için verdiği nimetlerdir, ama bu kimseler için bunlar
vakit geçirecek ve tutkuyla bağlanılan uğraşlar haline gelmiştir.
Allah Kuran'da hangi nimetlerin insanlar için birer tutku
haline geldiğini şöyle bildirmektedir:
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış
altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere
duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı.
Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer
Allah Katında olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)
Bazı insanlar gerçek amaçları olan Allah'ın rızası yerine
kendilerine birtakım dünyevi amaçlar edindikleri için, dünya
nimetleriyle tutkulu bir oyalanma içine girmişlerdir. Tüm
bunlar onları her geçen gün Allah'tan daha da uzaklaştırmakta
ve daha da şiddetli bir şekilde dünyaya bağlamaktadır. Allah'ın
rızasını kazanma çabası içerisinde olmadıkları ve ahirette
hesap vereceklerini düşünmedikleri için Allah'ın dünya hayatında
kendilerine verdiği kısıtlı süreyi hiç düşünmeden boş işler
için harcayabilmektedirler. Örneğin yapacak bir işi olmayan
kimse gün boyunca penceresinden bakarak evinin önünden geçen
insanları seyreder, okuduğu dergileri defalarca yeniden karıştırır,
komşularının dedikodusunu yapar, faydası olmayan televizyon
programlarını seyreder, internet veya bilgisayar oyunlarıyla
boşa vakit geçirir, kendisiyle ve etrafındaki insanlarla uğraşıp
durur. Değerli vaktini Allah'ın rızasını kazanacağı işlere
harcayacağı yerde, kendisine ve çevresine fayda sağlamayan
boş işlere harcar. Kendisine sorulacak olsa, 'yapacak bir
işinin olmadığını, bu şekilde vakit geçirip oyalandığını veya
bunların hoşuna gittiğini' söyleyebilir. Ama aslında kendisi
de içinde bulunduğu vahim durumun, hayatının boş ve anlamsız
bir oyalanma halini aldığının farkındadır.
Oysa unutmamak gerekir ki, dünya hayatının tüm meşgaleleri
Allah'ın insanlar için yarattığı imtihanlardır. Olayları bu
gözle değerlendirmeyen insanlar için ise durum çok farklıdır.
Bu durumda böyle bir kişi için dünya nimetleri, kişiyi Allah'ın
rızasını kazanmaktan alıkoyan, onun dünyaya olan sevgisini
artırarak boşa vakit harcatan ve bunun sonucunda da sonsuz
ahiret hayatını kaybetmesine neden olan uğraşlar haline gelir.
Bu nedenle insan bu konuda çok dikkatli ve itidalli hareket
etmelidir. Allah dünya hayatında insanlara imtihan olması
için yarattığı nimetleri ve tüm bunlara karşı dikkatli davranılması
gerektiğini Kuran ayetlerinde şöyle bildirmektedir:
Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici-süsüdür;
sürekli olan 'salih davranışlar' ise, Rabbinin Katında sevap
bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha
hayırlıdır. (Kehf Suresi, 46)
Dünya hayatının örneği, ancak gökten indirdiğimiz,
onunla insanların ve hayvanların yediği yeryüzünün bitkisi
karışmış olan bir su gibidir. Öyle ki yer, güzelliğini takınıp
süslendiği ve ahalisi gerçekten ona güç yetirdiklerini sanmışlarken
(işte tam bu sırada) gece veya gündüz ona emrimiz gelmiştir
de, dün sanki hiçbir zenginliği yokmuş gibi, onu kökünden
biçilip atılmış bir durumda kılmışız. Düşünen bir topluluk
için Biz ayetleri böyle birer birer açıklarız. (Yunus Suresi,
24)
Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette
ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır
ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir.
Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir. (Al-i
İmran Suresi, 185)
Ahirete inanmayanlara gelince; Biz onlara
kendi yaptıklarını süslemişiz, böylece onlar, 'körlük içinde
şaşkınca dolaşırlar'. İşte onlar; en kötü azap onlarındır
ve ahirette de en büyük kayba uğrayanlardır. (Neml Suresi,
4-5)
İnsanların mutlu ve huzurlu olabilmeleri hayatları boyunca
karşılaştıkları olaylarda 'doğru' kararlar verebilmelerine
bağlıdır. Bunun için de 'temiz bir akla' ve 'akletme gücüne'
ihtiyaç vardır. İnsanı doğrulara ulaştırabilecek akıl ise
yalnızca Allah'a iman etmekle ve Kuran ahlakına göre yaşamakla
elde edilebilir. Ancak yukarıda bahsi geçen, insanlar için
bir tutku ve bağlılık konusu olan uğraşlar, kişilerin bu 'temiz
bir akla' sahip olmalarını ve doğruları görmelerini engeller.
Dolayısıyla Kuran ahlakına uymayan bu insanlar hayatları boyunca
karşılaştıkları hiçbir şeyde doğru ve mantıklı kararlar veremezler.
Bu da sürekli hata yapmalarına ve mutsuzluk ve üzüntü içerisinde
yaşamalarına yol açar.
Halbuki, dünyada yaşadıkları bu hayat insanların Allah'ın
rızasını kazanabilmeleri için tek fırsatlarıdır. Kendilerine
verilen bu 'fırsat' hiç ummadıkları bir anda ellerinden alınabilir.
Yaşanılan bu hayatın telafisi yoktur. Ölümden sonra bir daha
Allah'ın rızasını kazanabilme imkanı söz konusu olmayacaktır.
Bu gerçekleri gözardı eden insanlar ahiret günü büyük bir
pişmanlığa kapılacak ve Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla
salih amellerde bulunmak için dünyaya geri dönmek isteyeceklerdir.
İnsanların ahiret günü bu fırsatı geri isteyecek olmaları,
dünya hayatındaki herşeyin değersizliğini göstermesi açısından
oldukça anlamlıdır. Ancak bu istekleri kabul edilmeyecektir.
Allah insanların ahirette bu gerçekleri görerek yaşayacakları
pişmanlık ve üzüntüyü Kuran'da şöyle bildirmektedir:
Suçlu-günahkarları, Rableri huzurunda başları
öne eğilmiş olarak; Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi
(bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım,
artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız' (diye yalvaracakları
zamanı) bir görsen. (Secde Suresi, 12)
Bu açıdan 'hayat' Allah'ın insanlara vermiş olduğu çok değerli
bir nimettir. Gaflet içerisindeki bu insanlar ise, Allah'ın
kendilerine deneme amaçlı verdiği dünya nimetlerine tutkuyla
bağlandıkları için bu değerli vakti ahirette kendilerine hiçbir
fayda getirmeyecek anlamsız ve boş işlerle harcarlar. Bir
daha asla elde edemeyecekleri bu 'yaşamı' farkında olmadan
israf ederler. Çabaları, istekleri ve amelleri Allah'ın rızasına
ve ahiret hayatına yönelik olmadığı için, bu dünyada sadece
oyalanıp boşa vakit geçirmiş olurlar. Allah onların bu durumunu
bir ayette şöyle açıklamaktadır:
Onları bırak; yesinler, yararlansınlar ve
onları (boş) emel oyalaya dursun. İlerde bileceklerdir. (Hicr
Suresi, 3)
İnsanı ahirette kurtuluşa ulaştıracak olan dünya hayatında
Allah'ın rızasını kazanmak için yaptığı salih ameller ve iyiliklerdir.
Allah ahirette sadece Kendi rızası için yapılan salih amellerin
karşılığını vereceğini bildirmiştir:
Şüphesiz iman edip salih amellerde bulunanlar
ise; Biz gerçekten en güzel davranışta bulunanın ecrini kayba
uğratmayız. (Kehf Suresi, 30)
Allah'ın rızasını kazanma niyetiyle hareket etmediği takdirde,
Allah insanın tüm yaptıklarını boşa çıkaracaktır; dolayısıyla
bu insanlar çalışmış ancak boşuna yorulmuş olacaklardır. (Gaşiye
Suresi, 3). Hayatı boyunca Allah'ın rızasını kazanmaktan ve
Kuran ahlakından hiç taviz vermeyenler ise mutlu olacaklardır.
Allah bu vaadini Kuran'da şöyle bildirmektedir:
İman edip salih amellerde bulunanlar, ne
mutlu onlara. Varılacak yerin güzel olanı (onlarındır.) (Rad
Suresi, 29)
Dünya üzerindeki herşey bir 'süstür'
Dünya üzerindeki herşeyin bir 'süs' niteliğinde olduğunu
anlatmaya başlamadan önce, konunun daha iyi anlaşılması için
bir karşılaştırma yapalım.
İki ev düşünün, bunlardan birisinin içinde hiç eşya olmasın,
kapıları ve pencereleri takılmamış, duvarları boyanmamış,
gerekli hiçbir bakım ve onarım yapılmamış olsun. Diğer evin
içinde ise birbirinden estetik koltuklar, halılar, mobilyalar
olsun. Duvarları en güzel renklerde boyanmış, tüm bakım ve
onarımı eksiksiz yapılmış olsun, balkonundan çok güzel bir
manzara görünsün, içinde her türlü konfor ve lüks bulunsun.
Bu iki ev hakkında daha detaylı bir bilgiye sahip olmayan
insanlar, ilk bakışta ikinci evi daha cazip bulabilirler.
İçindeki süsler, bir an için bu insanları yanıltabilir. Ama
eğer bu süslerin insanların denenmeleri için özel olarak bu
eve yerleştirildiğini ve gerçekte kendilerini bir şekilde
zarara sürükleyeceğini bilecek olurlarsa elbette daha akılcı
bir karar verecek ve tercihlerini bu daha cazip görünen evden
yana kullanmayacaklardır. Aynı şekilde, bir parça emek verdikleri
takdirde diğer evin kendileri için çok daha cazip ve aynı
zamanda da kalıcı bir güzelliğe dönüşeceğini bilecek olurlarsa
da, tercihlerini ilk evden yana kullanacaklardır.
İşte aynı bu ev örneğinde olduğu gibi Allah dünya hayatını
da özel olarak insanların hoşuna gidecek süslerle birlikte
yaratmıştır. Ama gerçekte bu Allah'ın bir denemesidir. Bu
süsler insanı yanıltmamalıdır; hepsi geçici ve aldatıcıdır.
Allah dünya hayatının insanlara çekici gelecek şekilde yaratılmasının
bir hikmetini Kuran'da şu sözlerle açıklamaktadır:
Şüphesiz Biz, yeryüzü üzerindeki şeyleri
ona bir süs kıldık; onların hangisinin daha güzel davranışta
bulunduğunu deneyelim diye. (Kehf Suresi, 7)
Dünya üzerinde bulunan herşey, Allah'ın insanları denemek
için yarattığı ve Allah'ın rızasını kazanmaya vesile olacak
nimetlerdir. Her insan çevresinde gördüğü veya sahip olduğu
tüm bu nimetlerin kendisine veriliş sebebinin, yalnızca Allah'ın
bir denemesi olduğunu unutmamalıdır. Sahip olduğu veya olacağı
herşeyle Allah'ın rızasını kazanacak güzel davranışlarda bulunması
gerekir. İnsanın gerçek yaşamı ahiretteki hayatıdır ve asıl
kalıcı olan Allah'ın salih kullarına orada vereceği nimetlerdir.
Allah bir başka ayetinde dünya hayatına ait herşeyin birer
'süs' olduğunu ve insanların bu gerçeği anlayabilmeleri için
akıllarını kullanmaları gerektiğini şu şekilde öğütlemiştir:
Size verilen herşey, yalnızca dünya hayatının
metaı ve süsüdür. Allah Katında olan ise, daha hayırlı ve
daha süreklidir. Yine de akıllanmayacak mısınız? (Kasas Suresi,
60)
Vicdanlarını kullanmadıkları için gerçekleri görebilecek
bir akıldan yoksun kalan insanlar, dünya üzerindeki bu metaların
süsüne ve bunların çekiciliğine kapılırlar. Bu kimselerin
çekiciliğine en çok aldandıkları konuların başında ise malları
ve çocukları gelir. İstedikleri zenginliğe ulaştıklarında
ya da sağlıklı ve güzel çocukları olduğunda büyük bir huzura
ve sevince kavuşacaklarını sanırlar. Ancak bu amaçlarını gerçekleştirdiklerinde
yaşadıkları şey yine mutsuzluk ve sıkıntı olur. Her gün aynı
işlerle uğraşmaktan hayatları monoton bir hale gelir. İçine
düştükleri bu kısır döngü onları hayatlarından bıktırır. İlk
başta herşeyin çok güzel ve zevkli bir şekilde gelişeceğini
sanırlar. Ancak kısa bir süre sonra bunların kendilerini ne
kadar bunalttığının, tüm vakitlerini aldığının farkına varmaya
başlarlar. Duydukları bıkkınlık, sıkıntı ve pişmanlık tüm
konuşmalarına ve tavırlarına da yansır. Mutsuzlukları her
hallerinden anlaşılır. Elde edilen zenginlikte de durum farksızdır.
Kişi, sahip olduğu parasını ve malını kendisine zevk vereceğini
sandığı faaliyetlerde kullanır. Tüm parasını bu amaç için
akılsızca harcayıp israf eder. Tüm bunların kendisine huzur
getirmesini beklerken sürekli olarak hüsrana uğrar, sıkıntısı
ve azabı her defasında daha da artar. Söz konusu insanların
bu duruma düşmelerinin nedeni ise dünya hayatının çekiciliğine
kanmaları ve bu yüzden sadece bunları elde etmeye çalışmalarıdır.
Tüm bu sıkıntıları, Allah'ın aşağıda yer alan ayeti ile bildirdiği
gerçeği gözardı ederek yaşamalarından kaynaklanmaktadır:
Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici süsüdür;
sürekli olan 'salih davranışlar' ise, Rabbinin Katında sevap
bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha
hayırlıdır. (Kehf Suresi, 46)
Bu insanlar Allah'ın insanlara vermiş olduğu nimetlerin sadece
çekici yani aldatıcı tarafını görür ve buna aldanırlar. Bunun
sonucunda da gerçeği görmeleri zorlaşır. Sonsuz ahiret hayatını
düşünmedikleri için sadece 'dünya hayatını
ve onun süslü çekiciliğini ister'ler (Ahzab Suresi, 28).
Gerçek amaçlarından habersiz bir şekilde yaşadıkları için
'körlük içinde şaşkınca dolaşan' insanlar haline gelirler.
Allah onların bu durumunu Kuran'da şu şekilde bildirmektedir:
Ahirete inanmayanlara gelince; Biz onlara
kendi yaptıklarını süslemişiz, böylece onlar 'körlük içinde
şaşkınca dolaşırlar.' (Neml Suresi, 4)
İnsanların hayatları boyunca sahip olmak istedikleri ve bu
amaçla büyük bir gayret ve azimle çalıştıkları herşey aslında
yaşadıkları bu hayatın süsleridir. Dünya üzerindeki herşey
insana ilk bakışta çok çekici ve güzel görünebilir. Ve tüm
bunlar insanlar için birer nimettir. Ancak unutulmamalıdır
ki dünya hayatı insanlar için bir denemedir. İnsanın asıl
amacı tüm bu güzellikleri bize veren Rabbimize kulluk etmek,
O'na en güzel şekilde şükretmektir. Aksinde, insanın bu gerçeği
unutarak bu süslerin peşinden gitmesi, bunları hayatının asıl
amacı haline getirmesi, kişiyi dünyada ve ahirette büyük bir
hüsrana sürükleyecektir.
Sahip oldukları herşey bir 'övünme'
konusudur
Allah, dünya hayatını, kimlerin güzel ve iyi davranışlarda
bulunacağını denemek için yaratmıştır. Buna bağlı olarak,
Allah çeşitli hikmetlerle kullarından dilediğine rahmet etmekte,
dilediğinden ise rahmetini çekip almaktadır. İnsanların bu
gerçeğin şuurunda olmaları ve karşılaşabilecekleri her iki
durumda da Allah'a olan bağlılıklarından ve teslimiyetlerinden
hiçbir şey kaybetmemeleri gerekmektedir. Örneğin Allah kimi
insanları zenginlikle denemektedir. Kimi zaman fakir bir kimse
herhangi bir vesile ile büyük bir servete sahip olduğunda,
bu o kişinin psikolojisini ve buna bağlı olarak da çevresindeki
insanlara karşı olan tavırlarını ve düşüncelerini kökten değiştirebilmektedir.
Bu insanlarda değişen ilk şey, her fırsatta kendilerini ön
plana çıkararak, her yerde kendilerinden övgüyle bahsedilmesini
sağlamaya çalışmak olur. Çünkü elde ettikleri zenginlik nedeniyle
pek çok insanda olmayan bir özelliğe sahip olduklarını düşünürler.
Allah'ın kendilerine nimet olarak verdiği şeyleri diğer insanlara
karşı bir üstünlük ve farklılık konusu haline getirirler.
Yaptıkları tüm bu anlamsız hareketlerin altında nefislerinin
bencilce isteklerini gerçekleştirme güdüsü yatmaktadır. Sahip
olduklarını Allah'ın rızasını kazanmak için kullanmayan bir
kimse, bunları sadece kendi nefsini memnun etmek için kullanacaktır.
Övülmekten hoşlanma ya da diğer insanlara karşı kendi kendini
övme; işte bunlar nefsi memnun etmeye yönelik isteklerdir.
Nefs her zaman beğenilmek ve övülmek ister. Allah'ın rızasını
kazanma amacı olmayan kimseler, yalnızca diğer insanların
rızasını arayacak, bundan dolayı da elde ettikleri ya da sahip
oldukları herşeyle övünüp, gurur duyacaklardır. Ahireti hiç
düşünmeyen bu insanlar için, ellerinde olanı dünya hayatında
bundan daha iyi bir biçimde kullanmalarının başka bir yolu
yoktur.
Övünmek, sadece insanın sahip olduğu parasal zenginlikten
kaynaklanmaz. İnsan, güzelliğini, saçını, fiziğini, başarısını,
kısacası çevresindeki insanlardan ne konuda farklı ve üstün
ise bunu övünme konusu haline getirebilmektedir. Örneğin çocuğu
kaliteli bir üniversitenin çok talep edilen bir bölümünü kazanmış
bir anne için, bu durum önemli bir övünme konusudur. Yaptığı
her sohbette bu konuyu dile getirerek, çocuğunun çektiği zorluklardan,
kendisinin ona verdiği büyük destekten 'övgüyle' bahseder.
Çocuğunun başarısını bahane ederek, bu başarıdan kendisine
de bir pay çıkartmaya çalışır. Tabii ki çocuğunu desteklemiş
ve ona her konuda yardım etmiş olabilir. Ancak bunu diğer
insanlara anlatmasındaki temel neden genellikle kendisinden
'övgüyle' bahsedilmesini sağlamak ve takdir toplamaktır. Bunu
yaptığında ise büyük bir zevk alır. Cahiliye toplumunda oldukça
yaygın olan bu davranış çoğu zaman 'gurur duymak' adı altında
da yapılmaktadır. İnsanlar gerçekte övünme amacıyla yaptıkları
bu davranışın çirkinliğini bu şekilde örtmeye çalışırlar.
'Gurur duyuyorum' ya da 'iftihar ediyorum' gibi birtakım sözlerin
arkasına sığınarak yanlış olan tavırlarını makul bir zemine
oturtmaya çalışırlar. Oysa tüm bunlar insanlara gösteriş yapma
amacı güden tavırlardır.
Cahiliye toplumunda yaygın olan bir diğer övünme konusu da
'ev'lerdir. Yeni bir ev alan, bunu güzel bir biçimde döşeyen
insanlar, hemen arkadaşlarını çağırırlar, çünkü evleri artık
sergilenmeye layık bir hale gelmiştir. Evlerini başkalarına
göstererek övülecekleri ve takdir toplayacakları bir ortam
oluşturmuş olurlar.
Tüm bunlar insanın sahip olduklarını nasıl ve ne için kullanması
gerektiğini gereği gibi düşünmemesinden kaynaklanan davranış
bozukluklarıdır. Allah Kuran'da dünya hayatının süslerini
kendileri için bir övünme konusu edinen insanların nasıl bir
son ile karşılacaklarına dair Hz. Musa'nın kavminden olan
Karun adlı bir kişiyi örnek vermiştir. Allah, Karun'a büyük
bir 'hazine verdiğini' ancak bunun karşılığında Karun'un 'şımararak
sevince' kapıldığını bildirmiştir:
Gerçek şu ki, Karun Musa'nın kavmindendi,
ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik
ki, anahtarları birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa
ağır geliyordu. Hani kavmi ona demişti ki: "Şımararak sevinme,
çünkü Allah, şımararak sevince kapılanları sevmez." (Kasas
Suresi, 76)
Karun kavminin kendisine verdiği öğüde aldırış etmeyerek,
bu zenginliğin kendisine "sahip olduğu
bir bilgi" (Kasas Suresi, 78) dolayısıyla verildiğini
söylemiş ve sahip olduklarını kavmine karşı bir üstünlük ve
övünme konusu haline getirmiştir. Karun'un kavmi bu zenginliğe
özenerek şöyle demiştir:
Böylelikle kendi ihtişamlı süsü-içinde kavminin
karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte olanlar: "Ah keşke,
Karun'a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten
o, büyük bir pay sahibidir" dediler. (Kasas Suresi, 79)
Karun'un başına gelen bu ibret verici son, Karun gibi düşünen
ve bu tip insanlara özenen kimselerin, Allah'ın verdiği nimetlere
nankörlük ederek övünmenin Allah Katındaki karşılığını görmeleri
açısından oldukça önemlidir. Allah, Karun'un karşılaştığı
sonu bir ayette şöyle bildirmiştir:
Sonunda onu da, konağını da yerin dibine
geçirdik. Böylece Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluğu
olmadı. Ve o, kendi kendine yardım edebileceklerden de değildi.
(Kasas Suresi, 81)
Karun'un başına gelenleri gören halk ise, insana rızkı verenin
ve alanın sadece Allah olduğunu, Allah'a karşı nankörce davranmanın
nasıl bir sonuç doğurduğunu çok iyi anlamışlardır. Allah bu
kimselerin Allah'tan başka bir güç olmadığını şöyle dile getirdiklerini
bildirmiştir:
Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında:
"Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta
ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı,
bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkar edenler
felah bulamaz" demeye başladılar. (Kasas Suresi, 82)
Karun kıssasından da anlaşılacağı gibi, insanlar Allah'ın
kendilerine vermiş olduğu nimetleri, diğer insanların beğenisini
kazanmak için bir 'övünme' konusu haline getirdikleri takdirde,
karşılaşacakları son Karun'unkinden farklı olmayacaktır. Allah
nankörce bir tutum içerisine giren insanlara verdiği nimetleri
her an geri alabilir. Örneğin bir insanın, başarısıyla övündüğü
çocuğu aniden kötü sonuçlar almaya başlayabilir ya da sahip
olduğu güzel eviyle övünen birisi ani bir depremle evini kaybedebilir
veya bir haciz sonucu tüm değerli eşyalarını yitirebilir.
Ancak bu noktada da bazı insanlar bu yaşadıklarını bir başka
yanlış bakış açısıyla değerlendirirler. Başlarına gelen tüm
bu olayları kendi uydurdukları batıl bir kavram olan 'nazar'a
bağlarlar. Öne sürdükleri bu çarpık mantığa göre, kendilerine
insanların nazarı değmiştir ve herşeylerini bu yüzden kaybetmişlerdir.
Bu batıl inançları çektikleri azabın ve duydukları rahatsızlığın
şiddetini daha da artırır. Oysaki gerçekte nazar diye bir
şey yoktur. Başlarına gelen bu kayıp, Allah'ın onlara yaptıkları
yanlışı görmeleri için yarattığı bir uyarı olabilir. Allah
bir ayette şöyle buyurmaktadır:
Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl,
bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar da sonra tevbe etmiyorlar
ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar. (Tevbe Suresi,
126)
Ancak bu gerçeğin farkına varamadıkları için yaşadıkları
bu sıkıntılar sürekli olarak tekrarlanır. Bu da onların mutsuz
bir dünyada yaşamalarına neden olur. Zararını gördükleri halde,
bu davranışlarına ısrarla devam etmeleri, bu insanların içlerindeki
'takdir edilme' ve 'beğenilme' isteklerinin büyüklüğünü ortaya
koymaktadır. Allah Kuran'da bu kimselerin sahip olduklarıyla
övünme isteklerinin onları 'kendilerinden geçirecek' kadar
güçlü olduğunu bildirmiştir:
(Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek,
sizi 'tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi. "Öyle ki (bu)
mezarı ziyaretinize (kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü"
(Tekasür Suresi, 1-2)
İnsanlardaki bu övünme psikolojisi o kadar güçlüdür ki, sadece
takdir görmek ve övülmek amacıyla, hiç yapmadıkları bir şeyi
yaptıklarına dair yalan söyleyebilmektedirler. Allah böyle
bir tavrın karşılığının azap olacağını bildirerek bu insanları
uyarmaktadır:
Getirdikleriyle sevinen ve yapmadıkları şeyler
nedeniyle övülmekten hoşlananları (kazançlı) sayma; onları
azaptan kurtulmuş olarak sayma; onlar için acı bir azap vardır.
(Al-i İmran Suresi, 188)
İnsanların sergiledikleri bu kötü davranış, kendilerini olduğu
kadar, bu kimselerin çevrelerindeki insanlarla olan ilişkilerini
de olumsuz yönde etkilemektedir. Genellikle insanlar sürekli
kendini övmeye ve ispat etmeye çalışan kimselerle birlikte
olmaktan sıkıntı duyarlar. Bu durum zamanla kişinin çevresiyle
olan ilişkilerinin soğumasına hatta yalnız kalmasına neden
olabilir. Bu nedenle her insan bu tavır üzerinde düşünmeli
ve kendi övündüğü özellikler de dahil olmak üzere herşeyin
Allah'a ait olduğu bir dünyada yaşadığını hiç aklından çıkarmamalıdır.
Övünmenin, gerek kendisine gerekse de çevresindekilere olan
olumsuz etkilerini görmeye çalışmalı ve Allah'a verdiği nimetler
için sürekli şükrederek bu Kuran dışı tavırdan kendini arındırmalıdır.
Herşeye bir 'çoğalma' tutkusuyla bağlanırlar
Cahiliye insanlarının inançlarına göre, mutlu bir yaşam sürmek,
bu hayattan en iyi şekilde istifade edip olabilecek en fazla
menfaati elde edebilmekle mümkündür. Allah Kuran ayetlerinde
bize cahiliye insanlarının "mallarda
ve çocuklarda bir çoğalma tutkusu" (Hadid Suresi, 20)
içerisinde yaşadıklarını bildirmektedir. Bu 'çoğalma' isteği,
insanların sürekli olarak nimetlerin daha iyisine, daha güzeline
ve daha kalitelisine sahip olma hırslarından kaynaklanmaktadır.
Bir önceye göre ne kadar fazlasını ve güzelini elde ederlerse
o derece mutlu olabileceklerini umarlar. Örneğin, güzel bir
araba alan biri ilk zamanlar bunu büyük bir zevk ve heyecanla
kullanmaya başlar. İstediği arabaya kavuşmanın neşesini ve
sevincini yaşar. Fakat kısa bir süre sonra bu neşesi ve sevinci
yerini sıkıntıya bırakır, çünkü daha gösterişli ve daha lüks
bir araba görür ve bu yüzden elindekini beğenmez hale gelir.
Zamanla tek amacı bu yeni arabayı alabilmek olacaktır. Bu
yalnızca araba değil, insanın hoşuna giden herşey için geçerli
olabilir. Cahiliye toplumunda insanlar sevdikleri, hoşlandıkları
herşeye, en fazlasıyla sahip olma arzusu duyarlar. Hiçbir
zaman için azıyla yetinemezler, mutlu olabilmelerinin ancak
herşeyin 'en fazlasına sahip olmalarıyla' mümkün olabileceğini
sanırlar.
Oysa dünyadaki herşey, önceki bölümde de anlatıldığı gibi,
sadece birer süstür. Ancak eğer insan bu süslerin gerçek olduğunu
sanır ve tüm bunları elde etme yarışına girecek olursa, asıl
yaratılış amacından iyice uzaklaşacaktır. Bu noktada artık
asıl amacı sadece nefsinin isteklerini gerçekleştirmek olacaktır.
Oysa dünyadaki herşey kusurlu ve eksiktir ve insanın her zaman
için herşeyin daha iyisi, daha güzeli ve daha kalitelisi ile
karşılaşma imkanı vardır. Bu nedenle nefsin istekleri hiçbir
zaman için son bulmayacak, insan da hiçbir zaman için elindekilerle
mutlu olamayacaktır. Dolayısıyla bu şekilde hareket etmeleri
onları mutluluk yerine daha da büyük bir mutsuzluğa sürükleyecektir.
Cahiliye insanlarının bu mutsuz halleri, onların Allah'a
şükretmelerini de engeller. Çünkü bu hırs ve tutkuları yüzünden
Allah'ın kendilerine verdiği nimetlere karşı nankörce bir
tavır içerisine girerler. Onlar için tüm bu nimetlerin kendilerine
ne amaçla ve kim tarafından verildiği hiç önemli değildir,
zaten bunu hiç düşünmezler de. Önemli olan, sevdikleri, beğendikleri
herşeye en kısa zamanda sahip olmaları ve bunların sayısını
sürekli olarak artırabilmeleridir. Bu insanların durumu, hiç
dolmayan, altı delik bir su kovasına benzetilebilir. Sürekli
su konulduğu halde, dolan su alttaki delikten hemen gidecektir.
Delik kapatılmadığı takdirde kovanın dolması imkansızdır.
İnsan elindekilere şükretmesini, bunlarla mutlu olmasını bilmediği
sürece kendisine daha ne kadar çok nimet verilirse verilsin,
ruhunda hiçbir değişiklik olmayacaktır. Herşeyin en fazlasına
da sahip olsa, yine daha fazlasına tamah ettiği için elindeki
güzelliklerin farkına varamayacak, bunların zevkini tadamayacaktır.
Allah bu kimselerin durumunu Kuran'da şu şekilde dikkat bildirir:
Kendisini tek olarak (ve yapayalnız) yarattığım
(şu adam)ı Bana bırak; Ki Ben ona, 'alabildiğine geniş kapsamlı
bir mal' (servet) verdim. Göz önünde-hazır çocuklar (verdim).
Ve sayısız imkan ve fırsatları önüne serdim. Sonra daha da
artırmam için tamah eder (doyumsuz istekte bulunur). (Müddessir
Suresi, 11-15)
Allah'ın bir başka ayette "Size her
istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız
onu sayıp bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki insan
pek zalimdir pek nankördür." (İbrahim Suresi, 34) sözleriyle
bildirdiği gibi, Allah insana her istediği şeyi vermiştir.
Ancak insanlardaki nankörlük duygusu Allah'a gereği gibi şükretmelerini
engellemektedir. Allah Kuran'da ancak şükreden kullarına nimetini
artıracağını bildirmiş, nankörlük edenleri ise azabıyla uyarmıştır:
Rabbiniz şöyle buyurmuştu: "Andolsun, eğer
şükrederseniz size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük
ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir." (İbrahim
Suresi, 7)
İnsanların birçoğunun dünya nimetlerine karşı olan bu hırsları,
hem kendilerine hem içinde yaşadıkları topluma büyük zarar
vermektedir. Sürekli olarak herşeyin yenisi ve iyisi arzulandığından,
insanların bu istekleri gerçekleşmediğinde duyacakları sıkıntı
ve huzursuzluk da çok olur. Bu kimseler, dünya hırsları nedeniyle,
Allah'ın ayette bildirdiği gibi, "Malı
bir yığma tutkusu ve hırsıyla severler." (Fecr Suresi, 20)
Bu şiddetli bağlılıklarından dolayı kendilerinden maddi bir
yardım istendiğinde veya sahip oldukları mallarını paylaşmaları
gerektiğinde, Allah'ın "Muhakkak o,
mal sevgisinden dolayı (bencil ve cimri tutumundan) çok katıdır."
(Adiyat Suresi, 8) ayetinde bildirdiği gibi, oldukça
bencil ve katı bir tutum sergilerler. Çoğu zaman göstermelik
olarak yalnızca az bir şey verip geri kalanını yine sımsıkı
bir şekilde ellerinde tutarlar. Buna bağlı olarak toplumda
zengin olan daha da zenginleşirken, fakir olan daha da fakirleşir.
Bu da toplumsal huzurun ve adaletin sağlanmasında büyük bir
engel oluşturur.
İnsanlardaki bu malca çoğalma tutkusu, Allah'ın Kuran'ın
birçok ayetinde yanlışlığını bildirdiği bir tavır bozukluğu
olan 'cimriliğe' yol açmaktadır. Bu ahlakı yaşayan insanlar
asıl olarak kendi mallarının çoğalmasını amaç edindikleri
için cimriliği kendilerine prensip edinmişlerdir. Bu çirkin
ve bencil davranışlarına rağmen, tüm biriktirdiklerini de
kendileri için bir 'hayır' zannederler. Biriktirip saklamak
bu insanlar için bir tutku halini almıştır. Oysa Allah dünya
hayatında bazı insanları bir imtihan olarak malca zengin kılmaktadır.
Dolayısıyla kazandıklarını hayır için kullanmayanlar, bunun
bir kazanç olduğunu sanmakla büyük bir yanılgıya düşmektedirler,
çünkü bunlar ahiret günü onlara ateş olarak geri dönecektir.
Allah bu gerçeği Kuran'da şöyle bildirmektedir:
Allah'ın, bol ihsanından kendilerine verdiği
şeylerde cimrilik edenler bunun kendileri için hayırlı olduğunu
sanmasınlar. Hayır; bu onlar için şerdir; kıyamet günü cimrilik
ettikleriyle tasmalandırılacaklardır. Göklerin ve yerin mirası
Allah'ındır. Allah yaptıklarınızdan haberi olandır. (Al-i
İmran Suresi, 180)
Bu kimselerin bir özelliği de, Allah'ın
"Onlar cimrilikte bulunurlar insanlara da cimriliği emreder
(önerir)ler..." (Nisa Suresi, 37) ayetiyle bildirdiği
gibi, diğer insanları da bu çirkin tavrı uygulamaya teşvik
etmeleridir. Bunun yanında, kimse kendilerinden bir şey istemesin
diye sahip olduklarını da çevrelerindeki insanlardan gizlerler.
Asıl istedikleri, elde ettiklerini hep artırmak ve biriktirmek
olduğundan, bunları başkaları için kullanmak istemezler.
İnsanların dünya hayatının gerçek mahiyetini anlamamaları,
onları çarpık ve bozuk davranışlar göstermeye ve sürekli çıkarcı
düşünmeye sevk etmektedir. Bu yanlış mantıkla hareket ettikleri
takdirde karlı ve kazançlı çıkacaklarına kendilerini inandırmışlardır.
Ama sıkıntı ve huzursuzluktan başka bir şey kazanmazlar. Buna
rağmen bu davranışlarına büyük bir istek ve hırsla devam ederler.
Dünya hayatına aldandıkları için, hayatları boyunca yaptıklarıyla
mutlu ve huzurlu olmayı beklerler. Ama elde ettikleri mutsuzluk
ve sıkıntılı bir hayattan başka bir şey olmaz. Allah yaşadıkları
bu hayatın gerçek yüzünü görüp anlayabilmeleri için, insanların
dünya hayatında kazandıklarını yağan bir 'yağmurun' etkisine
benzetmiş ve insanları şu şekilde uyarmıştır:
Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence
türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir
övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusudur'.
Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya
kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın
ki sapsarı kesilmiş, sonra o bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette
ise şiddetli bir azap; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk
(rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka
bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)
Allah'tan başka ilahlar edinmişlerdir
İnsanların mutsuz olmalarının en önemli nedenlerinden biri
de Allah'a şirk koşmaları, Allah'tan başka ilahlar edinmeleridir.
Bir kısım insanlar Allah'a şirk koşmanın Kuran'daki karşılığının
tam olarak şuurunda değillerdir. Şirk koşmak, Allah'ın Zatına
ait olan sıfatları başka nesne ve varlıklar üzerinde varmış
gibi görmek ve bu nedenle yalnız Allah'a karşı hissedilmesi
ve gösterilmesi gereken saygıyı, tavır ve hareketleri bu nesne
ve varlıklara göstermektir. Şirk, Allah'ın Zatına karşı yapılan
büyük bir 'iftira' ve 'nankörlük' tür. Allah'a karşı yapılan
bu büyük 'iftira' ve 'nankörlüğün' karşılıksız kalacağını
düşünmek büyük bir aldanış olur. Allah'a şirk koşmak bir insanın
yapabileceği en büyük gaflet ve hatadır. Allah Kuran'da, Kendisine
şirk koşulmasını "büyük bir zulüm" olarak tarif eder ve asla
bağışlamayacağını buyurur. Bu yüzden şirk çok dikkat edilmesi
ve şiddetle kaçınılması gereken bir davranıştır:
Hiç şüphesiz Allah, Kendisine şirk koşulmasını
bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini
bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, elbette o uzak bir sapıklıkla
sapmıştır. (Nisa Suresi, 116)
Allah'ın şirk koşan insanlara dünya hayatında verdiği karşılıklardan
biri de mutsuzluktur. Peki şirk insanı nasıl mutsuzlaştırır,
ya da insan yalnız Allah'a karşı hissetmesi gereken duygu
ve düşüncelerini başka varlıklara yöneltirse ne olur?
Cevap açıktır. Böyle bir durumda insanın hayatında binlerce
sahte ilah oluşur. Örneğin, insan korku hissini bir başka
insana yönelttiğinde karşısındaki insana Allah'tan bağımsız
bir güç ve irade vermiş olur. Bu durumda karşısındakinin kendisine
bir kötülük ya da zarar verebileceğini sandığından, onun dediği
herşeyi yapmaya, ona itaat etmeye hatta onun rızasını ve hoşnutluğunu
kazanacak davranışlarda bulunmaya çabalayacaktır. Görüldüğü
gibi bu duygunun Allah'ın Zatı yerine bir insana duyulması,
insan üzerinde yaptırıcı etkiler meydana getirmektedir. Bu
da kişinin kendisinden farksız olan bir başkasını Allah'a
şirk koşmasına neden olmaktadır. Oysa korku duyulmaya, itaat
edilmeye layık olan yalnızca Allah'tır. Rabbimiz bir ayetinde
şu şekilde buyurmuştur:
Allah, kuluna yeterli değil mi? Seni O'ndan
başkalarıyla korkutuyorlar. Allah, kimi saptırırsa, artık
onun için bir yol gösterici yoktur. (Zümer Suresi, 36)
Dolayısıyla insan sadece Rabbimizin emir ve yasaklarına uymalı,
O'nun rızasını ve sevgisini kazanmaya çalışmalıdır. Aksinde
büyük bir huzursuzluk ve sıkıntı yaşayacaktır. Allah korkusu,
insanı Allah'a daha da yakınlaştıran, Allah sevgisiyle beraber
gelişen, Allah'ın rızasını daha çok kazanma yönünde teşvik
eden 'yararlı' bir korkudur. Şirk koşmanın getirdiği korku
ise insanı sıkıp huzursuzlaştıran, şirk koşması sebebiyle
kişiyi cehenneme sürükleyebilecek 'zararlı' bir korkudur.
Allah, hakkında hiçbir delil indirmediği şeylere şirk koşan
bu insanların kalplerine korku salacağını Kuran'da şöyle bildirmiştir:
Kendisi hakkında hiçbir delil indirmediği
şeyi Allah'a ortak koştuklarından dolayı küfredenlerin kalplerine
korku salacağız. Onların barınma yerleri ateştir. Zalimlerin
konaklama yeri ne kötüdür. (Al-i İmran Suresi, 151)
Cahiliye toplumlarında yanlış bir şekilde yönlendirilen bir
diğer duygu da sevgidir. Sevgi Allah'ın insanların kalplerine
vermiş olduğu çok güzel bir duygudur. Fakat bu güzel duygu
doğru bir şekilde yönlendirilmediği takdirde, insanın kendisi
için tam bir dert ve acı kaynağından başka bir şey olmayacaktır.
Şöyle ki insanların menfaat hırsları tüm ahlaki değerlerin
önüne geçtiğinden, sevgi hissi de bu insanlar için bir çıkar
elde etme aracı haline dönüşmüştür. Karşılıksız bir şekilde
sevemez hale gelirler. Böyle bir ortamda insanlar birbirlerini,
o kişiden elde edebilecekleri çıkarlara göre severler. Ancak
bundan dolayı da sürekli olarak zarara uğrarlar. Sevgi, bilinçsiz
bir şekilde, yanlış yerlere ve yanlış kimselere gösterildiği
sürece, insan hayal kırıklığına uğramaktan hiç kurtulamaz.
Sevgiye ve sevilmeye asıl layık olan ise sonsuz güç sahibi
olan Allah'tır. İnsanı yoktan var eden, istediği herşeyi ona
veren, onu yaratan, yediren, içiren, giydiren, koruyan ve
ona çeşitli güzellikler veren Allah'tır. Makbul olan sevgi
Allah'ı, ve O'nun tecellilerini yansıtan, O'nun gösterdiği
yola uyan varlıkları sevmektir.
Fakat şirk koşan bir kimse için bu mümkün değildir. İçinde
olduğu bilinçsizlik onun sevilmeye layık olmayan varlıklara
körü körüne bir sevgi beslemesine neden olur. Allah inkarcıların
bu durumunu Kuran'da şöyle bildirir:
İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş
ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever
gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha
güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak
bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği
azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi. (Bakara
Suresi, 165)
Şirk koşmanın bir başka türü ise, insanın en çok kendisini
sevmesi, kendisinin en güçlü, en akıllı ve en güzel olduğuna
inanmasıdır. Böyle bir insan kendi düşüncelerinin doğru olduğunu
savunarak, bunların peşinden gider. Kısacası kendisini dev
aynasında görür. Bu insanın ilahı ise kendisidir; kendi kendini
ilah edinmiştir (Allah'ı tenzih ederiz). Allah bu insanların
durumunu bir ayette şöyle haber verir:
Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah
edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?
(Furkan Suresi, 43)
Şirk koşan kişi, insanları ve varlıkları ilah edindiğinden
doğal olarak hayatını bunların isteklerine göre şekillendirecektir.
Çünkü bu şekilde mutlu ve huzurlu olabileceğini sanmaktadır.
Ayrıca bu sahte ilahların beğenisini, takdirini ve sevgisini
kazanması da çok önemlidir. Mutluluğu bu sahte ilahların hoşnutluğuna
bağlı olduğundan, her birisi için ayrı bir parçaya bölünür.
Kendisine birden fazla sahte ilah edindiği için, her biri
için ayrı bir kişilik geliştirir. Bu, insana dayanılmaz bir
sıkıntı verdiği gibi, yapmak istemediği şeyleri de yapmak
zorunda bırakır. Oysa sadece Allah'ı ilah edinen bir insan
ise, yalnız O'nun sözüne uyacak, yalnız O'nun rızasını, sevgisini
kazanmaya çalışacak, tüm gücünü ve aklını bunun için kullanacaktır.
Bu iki insan tipi arasındaki farkı Allah Kuran'da çok hikmetli
bir örnekle açıklamıştır:
Allah (ortak koşanlar için) bir örnek verdi:
Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahipleri de
çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim
olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, Allah'ındır.
Hayır onların çoğu bilmiyorlar. (Zümer Suresi, 29)
Hani babasına demişti: "Babacığım, işitmeyen,
görmeyen ve seni herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan şeylere
niye tapıyorsun? (Meryem Suresi, 42)
Allah'ın ayette belirttiği gibi, şirk koşan insan hem kendisine
sıkıntı veren bu psikoloji içinde yaşamak zorunda kalmakta,
hem de yaptığı hiçbir şeyin tam karşılığını alamayarak, beklediği
ilgi ve takdiri görememektedir. Bunun nedeni de insanların
birbirlerine olan davranışlarında temel olarak kendi menfaatlerini
ve çıkarlarını ön planda tutma istekleridir. Bir insanın yardım
beklediği, her dediğini yaptığı, sevgisini, hoşnutluğunu kazanmaya
çalıştığı kişiler, menfaatleri ve çıkarları gereği, istediği
hiçbir şeyi ona vermemekte ya da verememektedirler. Hatta
yeri geldiğinde ona düşman olup onun kötülüğünü isteyebilecek
kadar değişebilmektedirler. Bu da insanın içinde bulunduğu
huzursuzluğu ve sıkıntıyı daha da ağırlaştıran bir diğer etkendir.
Şirk ve onun getireceği mutsuzluktan kurtulmanın yolu şirki
derinlemesine düşünmek ve Allah'tan başka bir güç olmadığını
görerek sadece O'nun rızasına yönelmektir.
İnsanın şirk koştuğu hiçbir şeyin aslında kendisine ait bir
gücü, güzelliği, yeteneği ve aklı yoktur; tüm bunların tek
sahibi Allah'tır. Bu yüzden insan sıkıntı içinde kalıp yardım
istediği zaman, aslında ona yardım eden Allah'tır. "Düşünüyorum"
dediği zaman düşündüğü şeyi ona ilham eden Allah'tır. Herhangi
bir hareket yaptığı zaman aslında ona bu hareketi yaptıran
Allah'tır. Yediği güzel bir yemeği, rızkı ve lezzeti yaratan
Allah'tır. Yemeğin önüne gelmesini sağlayan, ona bir sofra
hazırlatan yine Allah'tır. Hastalandığında onu hasta yapan
gerçekte mikrop değil, Allah'tır. Ona şifa verip iyileştirecek
olan da doktor değil, Allah'tır. Çakmakla bir kağıt yaktığı
zaman, kağıdı yakan çakmaktaki ateş değil, Allah'tır. Güzel
bir kıyafet giydiğinde ona bu güzelliği veren Allah'tır. Bu
örnekleri çoğaltmak mümkündür. Yanlış anlaşılmaması gereken
bir nokta daha vardır. Elbette ki insan hastalandığında doktora
gidecektir. Ancak kendisini iyileştirenin doktor olmadığını
da çok iyi kavramalıdır. Ya da evinde yemek yapacak kişi insanın
annesi olabilir. Ancak yemeği pişirten ve kendisine yediren
sebepleri yaratan Allah'tır. Olaylar arasında bir sebep sonuç
ilişkisi vardır. Ancak Allah sonucu ve sonuca vesile olan
sebepleri de teker teker yaratmaktadır. İnsanın bu önemli
gerçeği çok iyi düşünmesi ve kavraması gerekmektedir. Hiç
kimsenin Allah'tan bağımsız olarak herhangi bir şeyi yapacak
gücü, yeteneği ve aklı yoktur. Herşeyin sahibi Allah olduğu
için, herşeyi yapan ve yaptıran da yalnız Allah'tır. Allah,
insanın sözde ilah edindiği varlıkların gerçekte hiçbir güçlerinin
olmadığını pek çok ayetiyle bizlere bildirmektedir:
Kendileri yaratılıp dururken, hiçbir şeyi
yaratamayan şeyleri mi ortak koşuyorlar. Oysa (bu şirk koştukları
güçler ve nesneler) ne onlara bir yardıma güç yetirebilir,
ne kendi nefislerine yardım etmeye. Onları hidayete çağırsanız
size uymazlar. Onları çağırsanız da, suskun dursanız da size
karşı (tutumları) birdir. (Araf Suresi, 191-193)
Allah'tan başka taptıklarınız sizler gibi
kullardır. Eğer doğru iseniz, hemen onları çağırın da size
icabet etsinler. Onların yürüyecek ayakları var mı? Ya da
tutacakları elleri mi var? Veya görecek gözleri mi var? Yoksa
işitecek kulakları mı var? De ki: "Ortak koştuklarınızı çağırın,
sonra bir düzen (tuzak) kurun da bana göz bile açtırmayın."
(Araf Suresi, 194-195)
Allah bir başka ayetinde bu insanların ahiret gününde bu
gerçeği kendi ağızlarıyla itiraf ettiklerini şöyle bildirmektedir:
Sonra onlara denilecek: "Sizin şirk koştuklarınız
nerede?" Allah'ın dışında (taptıklarınız). Dediler ki: "Bizi
bırakıp kayboluverdiler. Hayır, biz önceleri (meğer) hiçbir
şeye tapar değilmişiz." İşte Allah, kafirleri böyle şaşırtıp-saptırır.
(Mümin Suresi, 73-74)
Dolayısıyla insanın hiçbir gücü olmayan bu varlıklardan yardım
istemesi, onların istekleri ve hoşnutluğu için çaba harcayıp,
tüm yaşamını onlara göre ayarlaması, gerçekten de şirk koşan
bir insanın ne kadar büyük bir gaflet ve aldanış içinde olduğunun
en açık delilidir. Peki o zaman bu insanlar neye uymakta ve
neye göre hareket etmektedirler? Bu sorunun cevabını Allah
Kuran'da bize şöyle bildirmektedir:
Haberiniz olsun; Şüphesiz göklerde kim var,
yerde kim var tümü Allah'ındır. Allah'tan başkasına tapanlar
bile, şirk koştukları varlıklara ve güçlere (gerçekte) uymazlar.
Onlar yalnızca bir zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminde
bulunarak yalan söylemektedirler'. (Yunus Suresi, 66)
Görüldüğü gibi bu insanlar gerçeğe değil, tamamen kendi zan
ve tahminlerine uymakta ve bunlara göre hareket etmektedirler.
Tüm bu sahte ilahlarını ortaya çıkaran kendi zan ve tahminleridir.
Bu zan ve tahminleri haktan yana hiçbir yarar sağlamadığı
gibi, onların kayıplarını daha artıracak ve Allah'ın 'Andolsun,
sana ve senden öncekilere vahyolundu (ki); "Eğer
şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette
sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın." (Zümer Suresi, 65)
ayetiyle bildirdiği gibi, yaptıkları herşey ve gösterdikleri
tüm çaba boşa çıkacaktır. Peygamber Efendimiz (sav) de insanların
Allah'tan başkalarından medet ummalarının kendilerine hiçbir
yararı olmayacağını haber vermiştir:
"...Bir şey isteyince Allah'tan iste. Yardım
talep edeceksen Allah'tan yardım dile. Zira kullar, Allah'ın
yazmadığı bir hususta sana faydalı olmak için biraraya gelseler,
bu faydayı yapmaya muktedir olamazlar. Allah'ın yazmadığı
bir zararı sana vermek için biraraya gelseler, buna da muktedir
olamazlar." (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof.
Dr. İbrahim Canan, 16. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, 1992,
s. 314)
Ancak kimi insanlar şirk koşmanın ne kadar büyük bir tehlike
ve aldanış olduğunun farkında değildirler. Hayatları boyunca
Allah'a şirk koşarak yaşayan bu insanlar, şirk koştukları
tüm varlık ya da nesnelerin kendilerini nasıl yüzüstü bırakıp
gittiklerini, boş bir aldanıştan başka bir şey olmadıklarını
ve hiçbir güçleri bulunmadığını ahiret günü anlayacaklardır.
Allah bu kimselerin ahirette yaşayacakları pişmanlığı ve psikolojik
çöküntüyü Kuran ayetlerinde şöyle bildirmektedir:
Öyle ki (o gün) kendilerine tabi olunanlar,
kendilerine tabi olanlardan uzaklaşıp-kaçmışlardır. (Artık)
Onlar azabı görmüşlerdir ve aralarındaki bütün bağlar (ve
ilişkiler) de parçalanıp kopmuştur. (O zaman, yönetilip) Uyanlar
derler ki: "Eğer bize bir kere (daha dünyaya dönme) fırsatı
verilse(ydi) muhakkak (şimdi) onların bizden uzaklaştıkları
gibi, biz de onlardan uzaklaşır (onları yüzüstü bırakır)dık."
Böylece Allah, onlara bütün yaptıklarını onulmaz hasretlerle
gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak değildirler. (Bakara
Suresi, 166-167)
Şirk koşan, kendilerine Allah'tan başka veliler edinen insanlar
hayatları boyunca boş bir mutluluk beklentisi içinde olacaklardır.
Allah'ı veli ve dost edinmedikleri için hayatları boyunca
gerçek anlamda rahatlığı, huzuru ve mutluluğu yaşayamayacaklardır.
Allah bu gibi insanlara, yaptıkları nankörlüğün karşılığını
mutsuzluk olarak vermektedir. Bu asla değişmeyecek bir gerçektir.
İnsanın bu duruma düşmesinin sebebi ise yalnızca kendisidir.
Kişi mutsuzluğunun nedenini kendinde aramalı ve düşünmelidir.
Allah bir ayetinde, insanların kendi elleriyle yaptıkları
nedeniyle mutsuz olduklarını hatırlatmaktadır:
Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez.
Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar. (Yunus Suresi,
44)
İnsan şirkten kurtulabilmek için Allah'a gönülden yönelmeli,
vicdanıyla düşünmeli, Allah'ın gücünü ve kudretini takdir
edebilmelidir. Hz. İbrahim'in vicdanına uyarak Allah'a yönelmesi,
Allah'ın gücünü ve kudretini kavraması, bu konuda tüm insanlara
örnek olabilecek niteliktedir. Allah Kuran'da Hz. İbrahim'in
bu tavrını şöyle bildirmektedir:
Böylece İbrahim'e, -kesin bilgiyle inananlardan
olması için-göklerin ve yerin melekutunu gösteriyorduk. Gece,
üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: "Bu
benim Rabbimdir." Fakat (yıldız) kayboluverince: "Ben kaybolup
gidenleri sevmem" demişti. Ardından ayı, (etrafa aydınlık
saçarak) doğar görünce: "Bu benim Rabbim" demiş, fakat o da
kayboluverince: "Andolsun" demişti, "Eğer Rabbim beni doğru
yola erdirmezse gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum."
Sonra Güneş'i (etrafa ışıklar saçarak) doğar görünce: "İşte
bu benim Rabbim, bu en büyük" demişti. Ama o da kayboluverince,
kavmine demişti ki: "Ey kavmim, doğrusu ben sizin şirk koşmakta
olduklarınızdan uzağım. Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak
yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden
değilim." (Enam Suresi, 75-79)
Eğer insan, hayatı boyunca Allah'ın rızasını kazanmak için
çalışır, herşeyi Allah'tan ister, sorumluluklarını samimi
olarak yerine getirirse Allah'ın her işinde kendisine yardım
edeceğini ve onu her türlü sıkıntıdan kurtaracağını mutlaka
görecektir. Allah Kuran'da müminlere olan yardımını şöyle
müjdelemiştir:
De ki: "Ondan ve her türlü sıkıntıdan sizi
Allah kurtarmaktadır. Sonra siz yine şirk koşmaktasınız."
(Enam Suresi, 64)
...Allah Kendi (dini)ne yardım edenlere kesin
olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, Aziz olandır.
(Hac Suresi, 40)
Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi
yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi 'yapayalnız ve yardımsız'
bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse
müminler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler. (Al-i İmran
Suresi, 160)
Yanlış bir kader inançları vardır
Günümüzde insanlara, 'Kader nedir?' diye bir soru yöneltilse
çok az kişiden doğru cevap gelecektir. Bu durum insanların
kaderin tam olarak ne anlama geldiğini bilmediklerini göstermektedir.
Kaderin gerçek anlamını bize her konuda doğruyu gösteren Kuran'dan
öğrenmemeleri, kaderi kavramanın kendilerine kazandıracağı
rahatlık ve huzurdan da mahrum kalmalarına neden olmaktadır.
Kader, Allah'ın yarattığı her canlının geçmişte yaptığı ve
gelecekte yapacağı herşeyi, her hareketi, düşünceyi, konuşmayı
en ince ayrıntısına kadar bilmesi ve kontrol etmesidir. İnsanlar
daha doğmadan, hayatları boyunca görecekleri ve yaşayacakları
herşey Allah Katında belirlenmiş ve planlanmıştır. Allah,
herşeyi bir kader dahilinde yarattığını "Hiç
şüphesiz, Biz herşeyi kader ile yarattık" (Kamer Suresi, 49)
ayetiyle bildirmektedir. İnsan hayatı süresince Allah'ın kendisi
için dilediği ve istediği olaylarla karşılaştığından, tamamen
Allah'ın dilediği bir şekilde hayatını sürdürmektedir. Allah
bu gerçeği bize şöyle bildirmektedir:
Onların işlemiş oldukları herşey kitaplarda
(yazılıdır). Küçük, büyük herşey satır satır (yazılıdır).
(Kamer Suresi, 52-53)
Allah'ın ayette belirttiği gibi, tüm insanlar tamamen Allah'ın
kontrolü ve hakimiyeti altında yaşamaktadırlar. Bir başka
ayette ise Allah, tüm insanların Rabbimizin belirlediği kader
doğrultusunda bir yaşam sürdüklerini şu sözlerle haber vermektedir:
Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah
öldürdü; attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı. Müminleri
Kendinden güzel bir imtihanla imtihan etmek için (yaptı).
Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. (Enfal Suresi, 17)
Bu nedenle, insanın dilediklerini değiştirmesi, kaderinin
dışına çıkması söz konusu değildir. İnsanların kaderleri,
kaderleri dahilinde karşılaştıkları herşey ve verdikleri her
tepki, Allah'ın bir 'emri'dir. Allah bu gerçeği "...Allah'ın
emri, takdir edilmiş bir kaderdir" (Ahzab Suresi, 38)
ayetiyle bildirmiştir. Bu yüzden tüm insanlar kadere teslim
olmak durumundadırlar. İnsan dahil tüm canlılar Allah'ın belirlediği
kadere göre hayatlarını yaşamaktadırlar.
Bu anlattıklarımız, insanın mutlu olabilmesinde, her şartta
huzurlu ve rahat bir şekilde davranarak, dengeli bir ruh haline
sahip olmasında önemli bir rol oynamaktadır. Kadere teslim
olmanın insana vereceği rahatlık ve ferahlığı daha net görmek
için, kadere inanıp teslim olan ve kadere inanmayan iki insanın,
bir olay karşısında verecekleri tepkileri karşılaştırarak
inceleyelim. Bu önemli olayımız tüm genç insanların, hayatlarının
bir dönüm noktası olarak gördükleri üniversite sınavları olsun.
Bahsettiğimiz iki kişinin de bu sınava gireceğini varsayalım.
Bu iki kişinin de kadere olan bakış açıları birbirlerinden
çok farklı olduğu için, yaşayacakları sınav psikolojisinin
de bu iki kişi üzerindeki etkisi oldukça farklı olacaktır.
Allah'ın kendisi için yarattığı kadere teslim olan kişi, sınav
sırasında yapacağı hataların ve sonucun, daha sınava girmeden
Allah Katında belli olduğunu ve Allah'ın tüm bunları bir hikmet
üzerine yarattığını bildiğinden, sınavın neden olabileceği
stres ve gerginlikten uzak olacaktır. Çünkü sınav aslında
kaderinde olup bitmiştir. Kişi sadece sınava girerek bunun
sonucunu görmeyi bekleyecektir. Sınav sonucuna müdahale edebilecek
Allah'tan başka bir güç olmadığının bilincindedir. Alacağı
sınav sonucu iyi ya da kötü de olsa, Allah'ın herşeyi hayır
ile yarattığını bilmesi sınavdan dolayı sıkıntı ya da strese
kapılmasını engeller. Allah'a olan tevekkül ve teslimiyeti
nedeniyle sınavdan çıkacak iyi ya da kötü her sonuca gönülden
razı olur. Çünkü bunu Allah dilemiştir.
Böyle bir insan heyecanlanmayıp, strese girmediği için, tüm
bunların kendisine vereceği zarar ve kayıplardan da uzak kalır.
Çünkü heyecanlı ve stresli bir insan rahat edemez, dikkatini
toplayamaz, bilgisini iyi kullanamaz, kolaylıkla yanlış yapabilir.
İnsanın önemli bir sınavda bu gibi bir ruh hali içerisinde
olmasının, sınavdaki başarısını da olumsuz yönde etkileyeceği
açıktır. Bu kimse kadere olan güveni sayesinde hem sınav psikolojisinin
getirdiği olumsuz yükten uzak kalacak, hem de imtihanda başarılı
olma ihtimali artacaktır.
Diğer kişinin durumuna baktığımızda, karşılaştığımız manzaranın
oldukça farklı olduğunu görürüz. Bu kişinin kadere karşı bir
teslimiyeti ve güveni olmadığı için, herşeyi yapanın kendisi
olduğunu, herşeyin kendi kontrolünde geliştiğini düşünecektir.
Böylesine önemli bir sınavda bunu düşünmenin getireceği yük
ise oldukça ağır olacaktır. Dolayısıyla bu ağır yük altından
kalkamayarak, büyük bir stres ve gerginliğe kapılır. Kendi
düşüncesine göre bu sınavı kazanıp kazanamaması tamamen onun
elindedir. Sınavı kazanmak için aylarca çalışıp vakit harcadığından,
eğer sınavı kaybederse, tüm bunların boşa gideceği korkusu
ve sıkıntısı da bu kişiye ayrı bir üzüntü kaynağı olur. Kadere
inancı olmadığından, duyacağı gerginlik ve stres, sınavını
olumsuz yönde etkileyecektir. Dikkatini toplayamayacak, belki
bildiği soruları yapamayacak yapsa bile cevap kağıdına yanlış
işaretleyecektir. Kendisi için hayati önem taşıyan bu sınavı
belki de sadece stres ve sıkıntıdan dolayı kaybedecektir.
Böyle bir duruma düşen bir kimsenin, olaylara iman gözüyle
bakmadığı sürece, üzüntüye kapılıp, karamsar olmaması imkansızdır.
Hatta kişi böyle bir durumda ciddi depresyonlara bile sürüklenebilir.
Gelişen tüm olayların sebebinin kendisi olduğunu düşündüğü
için, sıkıntısı ve azabı daha da artacaktır. Kadere tabi olmayıp,
Allah'a tevekkül etmediği için, Allah'ın onun kalbine vereceği
rahatlık ve güvenden de mahrum kalır. Bu yüzden, Allah'ın
aşağıdaki ayette belirttiği gibi, kadere tam anlamıyla teslim
olmuş insanların sahip oldukları 'dengeli' ve 'sakin' ruh
halini hiçbir zaman yaşayamaz:
Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız
ve size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız…
(Hadid Suresi, 23)
İnsanların içerisine düştükleri bir diğer yanılgı ise, kendileri
için neyin iyi, neyin kötü olduğunu tam olarak bilememeleri
ve bunun sonucunda katlandıkları sıkıntıdır. İnsanın aklı
ve muhakeme gücü zayıf olduğundan, Kuran'a tabi olmadığı sürece,
kendisi için neyin iyi, neyin kötü olabileceğini tam olarak
bilemez. Bu açıdan da, karşılaştığı olumsuz gibi görünen bir
olayın aleyhine olduğunu düşünmekle yanılgıya düşmüş olacaktır.
Çünkü Allah, imtihanın bir gereği olarak insanları hem hayırla
hem de şerle imtihan etmektedir. Allah, tüm bu olayları insanları
sınamak için özel olarak bir hikmet üzerine yaratmaktadır.
Allah bu sırrı, "...Biz sizi şerle de
hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz"
(Enbiya Suresi 35) ayeti ile kullarına haber vermiştir.
Bu gerçeğe iman edip Allah'ın rızasına uygun hareket eden
insan için, karşılaştığı her olay hayırlı bir sonuca vesile
olur. Allah bir başka ayetinde her olayı insanın görebildiği
ve göremediği pek çok hikmetle birlikte yarattığını şöyle
bildirmektedir:
...Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin
için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir
şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz. (Bakara Suresi, 216)
Ayette de görüldüğü gibi, kişinin sevdiği ya da sevmediği,
hoşlandığı ya da beğenmediği herşeyde aslında kişinin kendisi
için bir iyilik gizlidir. Çünkü insanın başına gelen her olayı,
herşeyi bilen Allah planlamıştır. İnsanı yaratan Rabbimiz,
elbette insanın kendisi için iyi ve kötü olan herşeyi bilmektedir.
Bunun aksini düşünmek Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edememek
olacaktır ki, bu da insana kayıptan ve mutsuzluktan başka
bir şey kazandırmaz. Bu nedenle insanın yapması gereken, kendisini
daima iyiye yöneltecek olan, Allah'ın kendisi için belirlediği
kadere teslim olmaktır.
Başlarına gelen herşeyin kendileri için bir deneme olduğunun
ve Allah'ın herşeyi hayırla yarattığının farkına varamayan
insanlar ise büyük bir kayba uğrayacaklardır. Bu kişiler,
olayları Kuran ahlakına göre değerlendirmedikleri zaman, karşılaştıkları
herşeye olumsuz bir bakış açısıyla yaklaşarak umutsuz ve karamsar
bir yapıya bürünürler. Bundan kurtulmanın tek yolu ise kadere
tam anlamıyla teslim olmak, her olaydaki hikmetli yönleri
görebilmeye çalışmaktır. Bu, cahiliye insanları için, mutlu
olabilmenin hiç bilinmeyen bir yoludur.
Allah'a ve kadere teslimiyet içerisinde olmayan insan, hoşuna
gitmeyen olaylarla karşılaştığı zaman isyankar bir ruh haline
bürünür. Bu da bu kimselerin sıkıntılarını ve huzursuzluklarını
daha da artırır. Kaynağını bilmedikleri, sebebini anlayamadıkları
olaylarla karşılaşmak, bu insanlara sıkıntı verir. Bu sıkıntı
Allah'ın inkar edenlere dünya hayatında verdiği bir karşılıktır.
Böylece Allah'a isyan eden, Ona kulluk etmekten kaçınan insanların
azabı daha dünyadayken yavaş yavaş başlamış olur. Allah Kuran'da
bu gerçeği şöyle bildirmektedir:
Andolsun, Biz onlara belki (inkarcılıktan)
dönerler diye o büyük (uhrevi) azaptan önce, yakın (dünyevi)
azaptan da tattıracağız. (Secde Suresi, 21)
Kadere gereği gibi teslim olmayan kimsenin dünyada kazanacağı
tek şey mutsuzluk ve sıkıntı olacaktır. İnsanın kadere olan
inancı, güveni ve Allah'a olan teslimiyeti ne kadar güçlüyse,
duyacağı rahatlık, huzur ve güven de o derece büyük olacaktır.
Böylece hem dengeli bir ruh haline sahip olacak hem de karşılaştığı
olayların hayır ve hikmetlerini daha iyi görebilecektir.
Samimiyetsizliği prensip edinmişlerdir
Samimiyet, kısaca insanın düşündükleri ve hissettikleri ile
tutarlı bir biçimde davranması olarak tanımlanabilir. Gerçek
anlamda samimi olan bir kişi kendini kimseye ispat etmek,
kabul ettirmek zorunda hissetmediği için her ortamda, rahat
ve doğal hareket eder. Bu şekilde yaşayan bir kimse için samimiyet
bir rahatlık ve huzur kaynağı haline gelir.
Ancak günümüzde birçok insanın çevresindeki insanlarla olan
ilişkilerindeki samimiyetten uzak yapı yoğun şekilde hissedilmektedir.
Cahiliye ahlakını yaşayan insanların birçoğu yalancılığı,
ikiyüzlülüğü, sahtekarlığı alışkanlık haline getirmişler ve
ilişkilerini de tamamen bu unsurlar üzerine kurmuşlardır.
Herkes belirli bazı menfaatlerin peşinde olduğundan, birbirlerine
karşı samimiyetsiz bir tavır içerisine girerler. Tabii ki
bu durum tek taraflı değil, karşılıklıdır. Her iki taraf da
birbirini kullanarak, birbirinden en fazla şekilde faydalanmaya
çalışmaktadır. Böyle bir ortamda güven diye bir kavram kalmaz.
Çünkü kimin ne yapacağı, nasıl davranacağı, ne düşündüğü kesinlikle
belli değildir. Zaten insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde
mutsuz olmalarının, depresyona girmelerinin, birbirlerine
olan sevgi ve bağlılıklarının çok kısa süreli olmasının sebebi,
yaşadıkları bu samimiyetsizliktir. Allah, "Öyleyse
kazandıklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar."
(Tevbe Suresi, 82) ayetiyle din ahlakından uzak yaşayan
insanların mutsuz olacaklarını bildirmiştir.
Samimiyetsizlik bu insanlarda başka olumsuz tavırların da
gelişmesine neden olur. Bunlardan biri, kendilerine yapılan
yardımlara ve iyiliklere karşı nankör bir tavır sergilemeleridir.
Kuran ahlakından uzak bir yaşam sürdükleri için kendilerine
yapılan yardım ve iyilikleri çabuk unutmaya, kötülükleri ise
hiç unutmamaya yatkın bir karakter gösterirler. En ufak bir
kavga ya da anlaşmazlıkta hemen birbirlerinin olumsuz yönlerini
açığa vurur ve birbirlerini olabildiğince eleştirirler. Birbirlerinin
iyi ve güzel yönlerini görmez ya da görmek istemezler. Kısaca
insanlar kendilerine yapılan iyiliklerin, yardımların ve güzelliklerin
gereği gibi farkına varamazlar.
Birbirlerine karşı böyle bir ahlak gösteren kimseler Allah'a
ve dine karşı da samimiyetsiz bir yaklaşım içerisindedirler.
Bu kimselerin Allah'a olan imanları oldukça zayıftır ve en
ufak bir sıkıntı veya zorlukta Allah'ı unutmaya çok eğilimlidirler.
Allah aşağıdaki Kuran ayetinde bu insanların "Allah'a bir
ucundan ibadet eden" kimseler olduklarını, bundan dolayı da
dünyada ve ahirette büyük bir kayba uğrayacaklarını bildirmiştir:
İnsanlardan kimi, Allah'a bir ucundan ibadet
eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur
ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü
dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık
bir kayıptır. (Hac Suresi, 11)
Allah'ın, bu kimselerin inançlarındaki samimiyetsizliği haber
verdiği bir diğer ayet şöyledir:
İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken,
otururken ya da ayaktayken Bize dua eder; zararını üstünden
kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara Bizi
hiç çağırmamış gibi döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara
yapmakta oldukları böyle süslenmiştir. (Yunus Suresi, 12)
Bu insanların samimiyetsizliklerinin bir başka göstergesi
de, bir şeyi yapmak istemedikleri zaman bu davranışlarını
meşru göstermek için birtakım bahane ve mazeretler öne sürmeleridir.
Kendilerine Allah'a karşı sorumlulukları hatırlatıldığında,
bu sorumluluklardan kaçmak ve ömürlerini nefislerinin istekleri
doğrultusunda hırsla tüketmek için sayısız bahaneleri vardır.
Her durumda ibadet etmelerine, Allah'ın emirlerine uymalarına,
kendilerince engel teşkil eden suni nedenler üretirler. Bu
her insanın isteklerine ve geleceğe yönelik planlarına göre
değişiklik gösterir. Kimi yapması gereken işlerinin olduğunu,
kimisi hiç vaktinin olmadığını, kimisi de ibadetlerini yaşlandığında
yapacağını söyler.
Allah'ın, kendisi dahil herşeyi sarıp kuşattığını, herşeyi
görüp işittiğini, mazeretlerini söylediğinde, gerçekte o an
aklından neler geçtiğine şahit olduğunu bilen bir insan bu
tür bir davranış içine asla girmez. Bu şekilde hareket ettiği
takdirde nasıl bir azapla karşılaşacağının ve kendisini kandırmasının
dünyada ve ahirette ona hiçbir fayda getirmeyeceğinin bilincindedir.
Allah'a karşı samimi olan, O'nun emir ve yasaklarını harfiyen
yerine getiren insanlar Allah'ın bir vaadi olarak samimi müminlerle
birarada olacak ve onlarla beraber yaşayarak samimiyetin getireceği
rahatlığı, güzelliği, huzuru en güzel şekilde yaşayacaklardır.
Bu Allah'ın samimi kullarına dünyada ve ahirette verdiği bir
ödül ve çok güzel bir nimettir. İnsanın yapması gereken ise
içerisinde bulunduğu bu güzel ortam için Allah'a şükretmesidir.
|