| HAYVANLARDAKİ
MUCİZEVİ GÜZELLİKLER
-1-
Doğduklarında kedi yavruları kör ve son derece savunmasızlardır.
Yaklaşık 100 gr ağırlığındaki bu minik yavrulara bakabilmek
için anne kedi çok az uyur. Sürekli, yavrularının sıcak
kalmaları ve acıktıklarında her an süt emebilmeleri
için karnına yakın bölgelerde durmalarını sağlamaya
çalışır. İlk hafta gözleri kapalı olmasına rağmen yavrular
süt içecekleri yeri bulmakta hiç zorluk çekmezler. Dokuz
gün sonra yavruların gözleri açılır. Annenin sütü yavruların
büyümesi için tam gereken özelliklerdedir. Her türlü
besin açısından zengindir, ayrıca yavruyu hastalıklardan
koruyan özel bazı kimyasallar da bu sütte bulunur.
Yaratan, hiç yaratmayan
gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz?
(Nahl Suresi, 17) |
Yavru kediler yaklaşık sekiz hafta sonra kendilerine
bakacak duruma gelirler. Ancak bu süre geçene kadar
anneleri büyük bir ihtimamla yavrularıyla ilgilenir.
Onları daha güvenli gördüğü yerlere özenle taşır.
Aklı ve bilinci olmayan bu canlıların yavrularına
olan düşkünlükleri akıl ve vicdan sahibi her insanı
düşünmeye yöneltecektir. Bu davranışlar ancak tüm canlıların
hakimi olan Allah'ın ilham etmesi ile oluşabilir:
Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki,
rızkı Allah'a ait olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini
de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. (Bunların) Tümü
apaçık bir kitapta (yazılı)dır. (Hud Suresi, 6)
Şüphesiz, senin Rabbin, insanlara karşı büyük lütuf (fazl) sahibidir, ancak
insanların çoğu şükretmiyorlar.
(Neml Suresi, 73) |
Allah, herşeyin yaratıcısıdır. O, herşey üzerinde vekildir.
(Zümer Suresi, 62) |
Doğadaki Fedakarlık Örnekleri Darwinizm'i Yalanlar
Evrim teorisi "doğanın kıyasıya bir rekabet sahnesi
olduğu" iddiasında bulunur ve bunu insanlara telkin
etmeye çalışır. Aslında doğanın sadece bir mücadele
sahnesi olduğu yanılgısı, evrim teorisinin ilk ortaya
atıldığı döneme ait bir yanılgıdır. Teorinin kurucusu
Darwin'in öne sürdüğü doğal seleksiyon mekanizması,
bulundukları coğrafi konumun doğal şartlarına uygun
yapıda ve güçlü olan canlıların hayatlarını ve nesillerini
sürdürebildiklerini, uygun yapıda olmayan ve daha güçsüz
olanların ise yok olduklarını öngörür. Darwinizm'in
benimsediği doğal seleksiyon mekanizmasına göre doğa,
canlıların birbirleriyle "yaşam" için kıyasıya mücadele
ettikleri, zayıfların güçlüler tarafından yok edildiği
bir yerdir.
Dolayısıyla bu iddiaya göre her canlı yaşamını sürdürebilmek
için güçlü olmak, diğerlerine her konuda üstün gelmek
ve kıyasıya savaşmak zorundadır. Böyle bir ortamda ise
fedakarlık, özveri, işbirliği gibi kavramlara yer yoktur;
zira bunların her biri canlının aleyhine dönebilir.
Bu yüzden her canlı olabildiğince bencil olmalı ve sadece
kendi yiyeceğini, kendi yuvasını, kendi korunmasını,
kendi güvenliğini düşünmelidir.
Peki gerçekten de doğa her canlının sadece birbiriyle
kıyasıya mücadele ettiği, herkesin birbirini yok etmek,
saf dışı bırakmak için çaba harcadığı, son derece bencil
ve vahşi bireylerden oluşan bir ortam mıdır?
Hayır. Bu konuda şimdiye kadar yapılan gözlemler, evrimcileri
yalanlamıştır. Doğa, evrimcilerin iddia ettiği gibi
sadece savaşın hakim olduğu bir yer değildir. Aksine
doğa, çoğu kez ölümü göze alan fedakarlıkların, kendi
zararına olduğu halde sürü için gösterilen özverilerin,
bunun karşılığında hiçbir kazanç sağlamayan canlıların
ve akılcı işbirliklerinin sayısız örnekleri ile doludur.
Kendisi de bir evrimci olmasına rağmen Prof. Cemal Yıldırım,
Evrim Kuramı ve Bağnazlık isimli kitabında, Darwin ve
onun dönemindeki diğer evrimcilerin neden doğanın sadece
bir savaş yeri olduğunu zannettiklerini şöyle açıklamıştır:
19. yüzyılda bilim adamları çoğunluk çalışma odalarında
ya da laboratuvarda kapalı kaldıkları, doğayı doğrudan
tanıma yoluna gitmedikleri için canlıların salt savaşım
içinde olduğu tezine kolayca kapılmıştır. Huxley çapında
seçkin bir bilim adamı bile kendini bu yanılgıdan kurtaramamıştı.
(Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık, s. 49)
Evrimci Peter Kropotkin ise hayvanların aralarındaki
dayanışmayı konu edindiği Mutual Aid: A Factor in Evolution
isimli kitabında Darwin ve taraftarlarının içine düştükleri
yanılgıyı şöyle dile getirmektedir:
Darwin ve onu izleyenler, doğayı canlıların sürekli
olarak birbirleriyle savaştıkları bir yer olarak tanımladılar.
Huxley'e göre hayvanlar alemi gladyatörlerin şovuna
benziyordu. Hayvanlar birbirleriyle savaşmakta, en hızlı
ve en kurnaz olanı ertesi gün savaşabilmek için hayatta
kalmaktaydı. Ancak ilk bakışta, Huxley'in doğaya bakış
açısının bilimsel olmadığı anlaşılmaktadır… (Peter Kropotkin,
Mutual Aid: A Factor of Evolution, 1902, I. Bölüm, (http://www.etext.org/Politics/Spunk/library/writers/kropotki/sp001503/index.html)
Doğada gerçekten de bir mücadele, çatışma vardır. Ama
bunun yanında "özveri" de vardır. Ve bu özveri, Darwinist
teorinin temeli olan "doğal seleksiyon" kavramının asılsız
olduğunu göstermektedir. Doğal seleksiyon canlılara
yeni hiçbir özellik ekleyemez, var olan özellikleri
değiştirip yeni bir tür oluşturamaz. Bu gerçekler evrimcileri
çaresiz hale getirmektedir. Nitekim bu konuda evrimcilerin
acizlikleri Bilim Teknik dergisinde şöyle ifade edilmiştir:
Sorun, canlıların niye birbirlerine yardım ettikleridir.
Darwin'in teorisine göre; her canlı kendi varlığını
sürdürmek ve üreyebilmek için bir savaş vermektedir.
Başkalarına yardım etmek, o canlının sağ kalma olasılığını
azaltacağına göre, uzun vadede evrimde bu davranışın
elenmesi gerekirdi. Oysa canlıların özverili olabilecekleri
gözlenmiştir. (Bilim ve Teknik Dergisi, sayı 190, s.4)
Doğadaki bu gerçekler karşısında, evrimcilerin "doğa
bir savaşım alanıdır, bencil olan, kendi çıkarlarını
koruyan üstün gelir" iddiası tamamen geçersiz kalmaktadır.
Ünlü bir evrimci olan John Maynard Smith canlıların
bu özellikleri üzerine evrimcilere şöyle bir soru yöneltmektedir:
Eğer doğal seleksiyon, bireyin yaşama şansını ve çoğalmasını
garanti eden özelliklerinin seçilimi ise, kendini feda
eden davranışları nasıl açıklayacağız? (John Maynard
Smith, The Evolution of Behavior, Scientific American,
Aralık 1978, cilt 239, no.3, s. 176)
Elbette kendisi de evrimci bir bilim adamı olan John
Maynard Smith'in bu sorusuna evrim teorisi adına verilecek
bir cevap yoktur. (Canlılardaki olağanüstü fedakarlık,
özveri ve yardımlaşmanın doğadaki örnekleri hakkında
bilgi edinmek isteyenler için bkz. Harun Yahya, Canlılardaki
Fedakarlık ve Akılcı Davranışlar, Global Yayıncılık)
İÇGÜDÜLER EVRİMLE AÇIKLANAMAZ
Evrimcilerin başvurmak istedikleri bir başka aldatmaca
da, insan davranışları ve hayvan davranışları arasında
bir benzerlik kurularak, insan ve hayvanın ortak bir
atadan geldiği ve bu davranışların da ortak bir atadan
kuşaktan kuşağa aktarıldığı için bir benzerlik taşıdığı
iddiasıdır. Kimi evrimciler saldırganlığı da ortak kökenli
bir dürtü yani içgüdü olarak tanımlarlar ancak insanların
bunu gündelik yaşamda dışa vurma fırsatı bulamadıklarını
öne sürerler.
Oysa bu iddia, evrimcilerin hayal güçlerine dayanan
ve hiçbir temele dayanmadan kitle telkini yapmak için
başvurdukları bir aldatmacadır. Öncelikle belirtmek
gerekir ki insanlarda ve hayvanlarda var olduğu iddia
edilen "dürtü" ya da "içgüdü" konusu evrim teorisi açısından
başlı başına bir çıkmaz oluşturmakta ve teorinin geçersizliğini
tek başına ortaya koymaktadır.
"İçgüdü" kelimesi, evrimci bilim adamları tarafından,
hayvanların doğuştan sahip oldukları bazı davranışları
tanımlamak için kullanılır. Ancak hayvanların bu içgüdüleri
nasıl edindikleri, içgüdü ile yapılan bir davranışın
ilk olarak nasıl ortaya çıktığı ve bu davranışların
nesilden nesile nasıl aktarıldığı sorusu her zaman cevapsızdır.
Evrimci genetikçi Gordon Rattray Taylor, The Great
Evolution Mystery isimli kitabında içgüdülerle ilgili
bu çıkmazı şöyle itiraf etmektedir:
İçgüdüsel bir davranış ilk olarak nasıl ortaya çıkıyor
ve bir türde kalıtımsal olarak nasıl yerleşiyor diye
sorsak, bu soruya hiçbir cevap alamayız. (Gordon R.
Taylor, The Great Evolution Mystery, Harper & Row Publishers
1983, s. 222)
Gordon Taylor gibi itirafta bulunamayan bazı evrimciler
ise bu soruları üstü kapalı, gerçekte bir anlam ifade
etmeyen cevaplarla geçiştirmeye çalışırlar. Aslında
evrim teorisinin sahibi Charles Darwin de hayvanların
davranışlarının ve içgüdülerinin, teorisi için büyük
bir tehlike oluşturduğunu fark etmiş ve bunu Türlerin
Kökeni isimli kitabında açıkça, hatta birkaç kez itiraf
etmişti. Bu itiraflardan biri şöyledir:
İçgüdülerin birçoğu öylesine şaşırtıcıdır ki, onların
gelişimi okura belki teorimi tümüyle yıkmaya yeter güçte
görünecektir. (Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Onur
Yayınları, Beşinci Baskı, Ankara 1996, s. 273)
Darwinistlerin düştüğü bir başka yanılgı da var olduğunu
iddia ettikleri "dürtü" yani "içgüdülerin" kuşaktan
kuşağa aktarılarak günümüze taşındığı yanılgısıdır.
Bu Lamarkist bir mantıktır ve bilimsel açıdan bir hurafe
olduğu bundan 1 asır önce ispatlanmıştır. Nitekim evrimci
bilim adamlarının kendileri dahi içgüdü ve dürtülerin
kuşaktan kuşağa evrim yoluyla aktarılmasının imkansız
olduğunu itiraf etmektedirler. Evrimci Gordon R. Taylor,
davranışların kalıtımsal olarak sonraki nesillere aktarılabildiği
iddiasını, "acınacak" bir iddia olarak değerlendirmektedir:
Biyologlar belirli bazı davranış şekillerinin kalıtımının
mümkün olduğunu ve aslında bunun gerçekten görüldüğünü
kabul ederler. Dobzhansky şunu iddia etmektedir: "Tüm
beden yapıları ve fonksiyonlar, hiçbir istisna olmaksızın,
çevresel zincirler sırasında oluşan kalıtımın ürünleridir.
Bu durum, hiçbir istisna olmaksızın tüm davranış şekilleri
için de geçerlidir". Bu doğru değildir ve Dobzhansky
gibi saygın birinin bunu dogmatik olarak savunması acınacak
bir durumdur. (Charles Darwin, Türlerin Kökeni, s. 310)
Sizin İlahınız yalnızca Allah'tır ki, O'nun dışında İlah yoktur. O, ilim bakımından
herşeyi kuşatmıştır.
(Taha Suresi, 98) |
Günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, cezası pek şiddetli olan ve lütuf sahibi
(Allah'tan). O'ndan başka İlah yoktur. Dönüş O'nadır.
(Mümin Suresi, 3) |
Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve
onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra
meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı
yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde
şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır.
Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir
ayet vardır. (Nahl Suresi, 68-69)
Canlılardaki olağanüstü davranışların sırrını Allah
Kuran'da Nahl Suresi'nde bal arılarını örnek vererek
bildirmektedir. Bal arıları Allah'ın ilhamıyla hareket
etmektedirler. Bu, sadece bal arısı için değil, tüm
canlılar için geçerlidir. Canlıların fedakar davranışlarını
onlara ilham eden, olağanüstü yetenekler veren Yüce
Allah'tır. |