|
ÖNSÖZ
FARKLI BİR KİTAP
Şu ana kadar birbirinden çok farklı kitaplar okumuş
olabilirsiniz. Felsefeden bilime kadar uzanan geniş
bir konu yelpazesinde gezinmiş, ya da romandan araştırmaya
kadar pek çok farklı kitap türünü elden geçirmiş olabilirsiniz.
Ama bu kitap, daha önce okuduğunuz hiçbir kitap türüne
dahil değildir. Kitabı, sürükleyici ve karışık bir macerayı
konu edindiği için bir romana benzetmek belki mümkündür
ama konular ve kahramanlar hayali olmadığı, her şey
gerçek olaylara dayandığı için bir roman sayılamaz.
Kitap bir araştırma kitabı olarak da görülebilir ama
araştırmaların belirli ve dar kapsamlı konuları olur.
Bir ideolojiyi, bir partiyi ya da bir sosyal olayı incelerler.
Oysa bu kitap, görünüşte birbirinden çok farklı olan
ve tarihsel açıdan aynı kategoriye konamayacak olayları
incelemektedir. Kristof Kolomb'un Amerika keşfinden
Nazi Almanyası'na, Protestan reformundan Bosna-Hersek'te
akan Müslüman kanlarına kadar birbiriyle son derece
ilgisiz gözüken konular kitabın içinde birbiri ardına
analiz edilmektedir.
Önemli olan nokta da zaten budur. Çünkü bu kitapta
öne sürülen ve de ispatlanan anafikir, tarihsel olayların
arkasında, yüzeysel bir bakışla farkedilemeyecek bazı
gizli gerçekler olduğudur. Birbirinden bağımsız gibi
gözüken olaylar, gerçekte çok önemli bazı bağlantılara
sahip olabilirler. Ve bu bağlantıları keşfedip, küçük
parçaları birleştirerek dev bir bütüne ulaşmak mümkündür.
Bu kitap, işte bu küçük parçaları birleştirerek dev
bir bütüne ulaşmakta ve Ortaçağ'ın sonundan günümüze
uzanan dünya tarihinin içindeki gizli bir dinamiği ortaya
çıkarmaktadır. Bu dinamik, bugün yaşadığımız önemli
bazı sosyal ve siyasi olaylarda da etkilerini gösterir.
Kitapta cevabı aranan temel soru ise, mevcut "seküler"
(din dışı) dünya düzeninin kimler tarafından ne amaçla
kurulduğu ve hala kimler tarafından ne amaçla sürdürüldüğüdür.
Bu sorunun cevabını bulmak için yapılan uzun çalışmanın
sonucunda, elinizde tuttuğunuz, onüç bölümlük, kompleks,
okunması dikkat gerektiren ama oldukça da sürükleyici
ve etkileyici olan bu kitap ortaya çıkmış bulunuyor.
Bu nedenle, öncelikle kitabın yapısı hakkında bilgi
vermekte yarar var. Yeni Masonik Düzen'in on bir bölümü
de aslında kendi içinde bir kitaptır ve dileyen okuyucu
bu bölümleri ayrı ayrı değerlendirip okuyabilir. Ancak
bu bölümlerin tümü bir bütünün parçalarıdır ve kitabın
tam olarak anlaşılabilmesi, bu bölümlerin birbiri ardına
özümsenerek okunmasıyla mümkün olabilir. Bu yapıldığı
takdirde, dünya tarihinin ve çağımızdaki önemli olayların
arkasındaki gerçekler, gizli oldukları sis perdesinin
ardından birer birer ortaya çıkmaya başlarlar. Bölümlerin
sırayla ve özümsenerek okunması, ayrıca, ortaya çıkardığı
sonuçlar açısından zaten ilginç olan kitabı daha da
sürükleyici hale getirmektedir.
Bunun yanısıra, kitabın bölümleri içinde dikkatli bir
okuyucunun yakalayacağı bazı önemli mesajlar ve göndermeler
vardır. Bunları keşfeden okuyucu, kitapta anlatılanların,
açık ve görünür anlamlarının yanısıra bir de ikinci
bir örtülü anlam taşıdıklarını görecektir. Bu yöntem
izlendiği takdirde, kitabın verdiği mesajların aslında
ilk anda göründüğünden çok daha geniş olduğu ve çok
daha yakınımızdaki bazı olayları da konu edindiği farkedilecektir.
Birinci bölüm, Kristof Kolomb'un ünlü yolculuğuyla
başlar. Bu yolculuğun ve ünlü 1492 yılının resmi tarihte
gizlenen çok ilginç bazı yönleri vardır ve bu da bizlere
önemli bir başlangıç sunmaktadır. Kolomb'un ardından,
Protestanlık, kapitalizmin doğuşu, Amerika'nın kolonileştirilmesi
gibi önemli konular incelenir. Bu ilk bölüm, tarihin
önemli olaylarının bize gösterilenden çok daha farklı
olduğu gerçeğiyle ilk karşılaşmadır. Kitabın çatısını
oluşturan "Mesih Planı"nın ilk aşamaları, bu bölümde
keşfedilir.
Kitabın belki en önemli bölümü olan ikinci bölüm ise,
birbiriyle ilgili iki önemli düğümü birden çözmektedir.
Biri, dünyada kurulu olan seküler düzenin ve bu düzenin
sosyal, siyasi, ekonomik, bilimsel altyapısının gerçek
hikayesidir. İkinci düğüm ise, üzerinde çok spekülasyon
yapılmış ama pek fazla ciddi açıklama getirilememiş
olan masonluk konusuyla ilgilidir. Mason örgütünün kökeni
ve yahudilerle olan ilişkisinin bir türlü çözülemeyen
doğası, bu bölümde çok detaylı bir araştırma ile ortaya
çıkarılmaktadır. Ortaya çıkan sonuç, sekülerizmin, masonluk
ve yahudi önde gelenleri arasındaki bir "İttifak" ile
üretildiğidir.
Üçüncü bölüm, modern dünyanın kuruluşunda ve sekülerizmin
yerleştirilişinde büyük rol oynayan iki önemli olayı,
Aydınlanma akımını ve Fransız Devrimi'ni incelemektedir.
Elbette, bizi ilgilendiren yön, resmi tarihin geleneksel
kabulleri değil, bu iki büyük olayın perde arkasıdır.
Dördüncü bölümdeki ana konu, 19. yüzyılın sonunda yahudi
dünyasında doğan radikal Siyonizm akımıdır. (Bu konunun
neden önemli olduğu ve neden kitapta bir bölümün bu
konuya ayrıldığını, ilk iki bölümü okuyunca göreceksiniz.)
Bu bölümde Siyonizm ile ilgili klasik anlatımlardan
çok daha farklı gerçekler incelenmekte, "Hıristiyan
Siyonizmi"nden Siyonizmin mistik boyutuna kadar farklı
yönler ele alınmaktadır. Bu bölüm, bir geçiş bölümüdür
ve kitabın daha tarihsel olan ilk üç bölümünü, 20. yüzyıldaki
olayları konu eden öteki bölümlere bağlar.
Kendi içinde özerk olan beşinci bölüm, oldukça ilginç
bir konuyu, yüzyılın ilk yarısında Nazi Almanyası ile
radikal Siyonistler arasında kurulmuş olan gizli ittifakı
konu etmektedir. Her ikisi de aynı ırkçı ideolojiye
sahip olan bu iki hareket, Avrupalı Yahudileri Filistin'e
yollamak için tarihin en ilginç ittifaklarından birini
oluşturmuştur. Siyonistler için Filistin'de bir Yahudi
Devleti, Naziler içinse Judenrein (Yahudiden arındırılmış)
bir Avrupa anlamına gelen bu ittifak, tarihin en büyük
trajedilerinden biri olan Yahudi soykırımına yol açmıştır.
Altıncı bölümde, 20. yüzyıl dünya politikasını derinden
etkileyen, Council on Foreign Relations (CFR), Bilderberg
Grup ya da Trilateral Komisyonu gibi masonik "think-tank"ler
inceleniyor. Seküler dünya düzeninin stratejik karar
merkezleri olan bu kurumların gerçek kimliklerine ve
icraatlarına bakarken de; Ekim Devrimi, Soğuk Savaş,
Vietnam Savaşı gibi ilginç konuların içyüzüne ve seküler
dünya düzeninin "gizli totaliterizm" hedeflerine değiniliyor.
Yedinci bölümün konusu ise, İsrail'in Amerikan sistemi
üzerindeki şaşırtıcı etkisidir. Ülkedeki yahudilerin,
kurdukları AIPAC gibi örgütler ve sahip oldukları finans
ve lobi gücü sayesinde, Beyaz Saray, Kongre, Pentagon
gibi devletin önemli kurumları üzerinde elde ettikleri
etki konu edilmektedir. Bu arada Watergate skandalı,
JFK suikasti gibi önemli bazı olayların "İsrail bağlantısı"
da ortaya çıkarılmaktadır.
Sekizinci bölüm, İsrail'i konu edinir. İsrail Devleti
hakkında kabul ettirilmiş olan bazı gerçek dışı bilgiler
bu bölümde ortaya çıkarılmakta, İsrail'in görünenden
çok daha farklı bir devlet olduğu gösterilmektedir.
İsrail ile FKÖ arasındaki "barış süreci"nin gerçek içeriği,
İsrail Devleti'nin "barış"la birlikte ulaşmak istediği
gerçek hedefler de ayrıntılı olarak incelenmektedir.
Dokuzuncu bölüm, oldukça ilginçtir. Konu, Soğuk Savaş
dönemi boyunca Üçüncü Dünya coğrafyasını kana bulayan
faşist hareketler, zalim diktatörler, askeri cuntalar,
hatta uyuşturucu kartelleri ile İsrail arasındaki gizli
ilişkilerdir. Üçüncü Dünya'yı kasıp kavuran "bozgunculuk",
İsrail Devleti'nin verdiği silahlarla ya da faşistlere
yolladığı askeri danışmanlarla, "işkence uzmanları"yla
yürütülmüştür. İsrail'in bu tür bir "dünya savaşı"na
girmesinin ardında ise oldukça ilginç bir mantık yatmaktadır.
Onuncu bölüm, bir süredir global düzeyde İslam'a ve
Müslümanlara karşı oluşturulmaya çalışan "Anti-İslami
Enternasyonal"i konu edinir. Dünyanın farklı bölgelerinde,
örneğin; Keşmir'de, Sudan'da, Etiyopya'da, Tayland'da
ya da Bosna-Hersek'te Müslümanlara karşı saldırıya geçen
anti-İslami yerel güçlerin, gerçekte tek bir merkez
tarafından koordine edildiklerini, o merkez tarafından
silahlandırılıp eğitildiklerini ve korunduklarını ortaya
çıkarır. Bu merkez, İsrail'dir; İsrail, özellikle son
yıllarda "anti-İslami bir Haçlı seferi" organize etmektedir.
Onbirinci bölüm ise son derece önemlidir ve Kuran'da
haber verilen radikal siyonistlerin tüm yeryüzünde çıkaracakları
bozgunculuğun sonunu araştırır. Seküler dünya düzeni,
tüm dünyaya egemen olmuş ve İslam, karşısındaki tek
güç olarak kalmıştır. İslami kaynaklarda dünya tarihinin
sonu olarak adlandırılan ahir zamanda yaşanacak gelişmelere
detaylı yer verilmiştir. Mehdiyet ve Hz. İsa'nın yeryüzüne
dönüşü gibi önemli konular da bu bölümde ayrıntılı olarak
incelenmektedir.
Şimdi, bu uzun hikayeye girmeden önce, önemli bir noktaya
değinmek gerekir. Bu, elinizdeki kitapta kendilerinden
sıkça söz edilen Yahudiler ve onlara karşı bir Müslümanın
göstermesi gereken tavırdır.
YAHUDİLİK KONUSUNDA ADALETİN
GEREĞİ
Gerek bu kitapta gerekse şimdiye kadar yayınlanan diğer
bazı eserlerimizde, ırkçı bir ideoloji olan Siyonizmi
benimseyen bazı Yahudilerin, Filistinli ve diğer pek
çok Ortadoğulu Müslümana karşı acımasız bir işgal, baskı
ve katliam politikası yürüttüğünü delilleriyle ortaya
koyduk. İsrail'in gerek Ortadoğu'daki gerekse diğer
bazı coğrafyalardaki insan hakları ihlallerini ayrıntılarıyla
inceledik. Elbette her Müslüman ve adalet ile vicdan
kavramlarına sahip her inançtan insan, bu haksız zulmü
kınayacaktır ve bu kınamada haklıdır.
Ancak konunun ikinci bir yönü daha vardır ki, onu da
mutlaka dikkate almak gerekir. Bu, tarihte ve günümüzde,
bazı Yahudilerin de başka inançlar veya milletler tarafından
haksız yere hedef alındığı, zulme ve işkenceye uğratıldığı
gerçeğidir. "Antisemitizm" olarak bilinen Yahudi düşmanlığı,
çeşitli fanatik gruplar, faşist rejimler veya ırkçı
örgütler tarafından benimsenmiş ve bu ideoloji nedeniyle
pek çok Yahudi zulüm görmüştür.
Bu zulme de mutlak şekilde karşı çıkmak gerekmektir.
Biz, ırkçı ve zalim bir ideoloji olan Siyonizme karşıyız.
Aynı şekilde, ırkçı ve zalim bir ideoloji olan antisemitizme,
yani Yahudi düşmanlığına da karşıyız. Çünkü inancımız,
dünyadaki her millete ve her inanca karşı adalet ve
hoşgörüyle davranmamızı gerektirir. Allah bir Kuran
ayetinde, her toplum için adaleti ayakta tutmayı emretmektedir:
Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız
ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler
olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun,
ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır.
Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın.
Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz,
şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa
Suresi, 135)
Eğer bir insan, Siyonizmin suçları nedeniyle, masum
Yahudi insanları eleştirir ve incitirse, adaleti çiğnemiş
olur. İsrail'in haksız işgal ve saldırıları nedeniyle,
dünya üzerindeki farklı Yahudi cemaatlerini, örneğin
ülkemizdeki Yahudi inancına bağlı vatandaşlarımızı kınarsa,
yine adaleti çiğnemiş ve hata etmiş olur. İsrail'in
saldırı ve işgallerine karşı, İsrail'in sivil vatandaşlarını
hedef alan terör eylemleri düzenlerse, adaletten tamamen
sapmış, masum insanları hedef alarak çok büyük bir günah
işlemiş olur.
Bu nedenle, kitaba başlamadan önce Siyonizm, Yahudilik
ve antisemitizm kavramlarını kısaca ele alacak, bir
Müslümanın bu konularda izlemesi gereken tutumu açıklayacağız.
İslam'ın Kitap Ehli'ne Hoşgörüsü
Yahudiler, binlerce yıldır yaşadıkları Filistin'den,
MS 70 yılında, putperest Roma imparatorluğu tarafından
sürülmüşler ve daha sonraki 19 asır boyunca diasporada,
yani sürgünde yaşamışlardır. Bu dönem boyunca özellikle
Hıristiyan ülkelerde çoğu zaman baskı ve zulüm görmüşler,
defalarca yurtlarından sürülmüş, hatta toplu katliamların
hedefi olmuşlardır. Yahudilerin bu dönemde en çok huzur
ve güven buldukları coğrafya ise İslam topraklarıdır.
İslam dünyasında hiç bir zaman antisemitizm görülmemiş,
Yahudiler (ve Hıristiyanlar) kendi inanç, adet ve hatta
hukuklarına göre herhangi bir baskı ve zulüm görmeden
asırlarca yaşamışlardır.
Bu hoşgörü ve güven ortamının başlıca nedeni, Kuran
ahlakıdır. Kuran'da Yahudiler ve Hıristiyanlar "Kitap
Ehli" olarak ifade edilir ve Müslümanlar ile Kitap Ehli
arasında dostça bir yaşam tavsiye edilir. Kuran'a göre
Kitap Ehli'nin yemeğini yemek ve Kitap Ehli'nden hanımlarla
evlenmek Müslümanlara serbest kılınmıştır (Maide Suresi,
5). Bu hükümler, Müslümanlar ile ehli kitap arasında
nikah sonucu akrabalık bağlarının kurulabileceğini,
iki tarafın birbirlerinin yemek davetlerine icabet edebileceklerini
gösterir ki, bunlar sıcak insani ilişkiler ve huzurlu
bir ortak yaşam kurulmasını sağlayacak esaslardır.
Allah Kuran'da, Müslümanlara, müşrik insanlara (yani
Allah'tan gelen bir vahye uymayan putperestlere) bile
güvenlik sağlamalarını emreder:
"Eğer müşriklerden biri, senden 'eman (güvenlik) isterse',
ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun,
sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır." (Tevbe
Suresi, 6) Müşriklere göre Müslümanlara çok daha
yakın bir inanç ve ahlaka sahip olan Kitap Ehli'ne ise,
daha da fazla bir saygı, hoşgörü ve yardımseverlik göstermek
gerekmektedir.
Bir başka ayette, Kitap Ehli dahil tüm gayrı Müslimlere,
Müslümanlara düşmanca davranmamaları şartıyla, iyilikle
davranmak şöyle emredilir:
Allah, sizinle din konusunda savaşmayan,
sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan
ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz.
Çünkü Allah, adalet yapanları sever... (Mümtehine Suresi,
8)
Dolayısıyla, Müslümanlar, kendileriyle aynı toplumda
yaşayan tüm Yahudi ve Hıristiyanlar ile son derece sıcak
bir komşuluk ilişkisi kurmakla yükümlüdürler. Müslümanların
çoğunlukta olduğu bir ülkede ise, Kitap Ehli Müslümanlar
üzerine bir emanettir. Onları huzur ve güzen içinde
yaşatmak, her türlü tehlike ve tedirginlikten korumak
Müslümanlar için dini bir görevdir. Yahudilerin tarihte
çok defalar olduğu gibi, sırf inançları veya soyları
nedeniyle hedef alınmaları, medeni haklardan yoksun
tutulmaları, isimlerini açıklamaktan bile endişe edecekleri
bir baskı ve korku içinde yaşamak zorunda bırakılmaları,
gettolara, korkunç toplama kamplarına hapsedilmeleri
büyük bir zulümdür. Bir Müslüman bu gibi zulümleri asla
tasvip etmediği gibi, bunları engellemek için de vargücüyle
çalışmalıdır.
Cahil insanlarda "kendine benzemeyene artniyetle bakmak"
gibi bir hastalık vardır. Bu nedenle Ortaçağ Avupası
toplumları başta olmak üzere, tarihte ve günümüzde Yahudiler
hakkında olmadık suçlamalar, iftiralar, asılsız dedikodular
üretilmiştir. Halen de bazı insanların bilinçaltlarında
Yahudilere karşı bu hurafelerin getirdiği önyargı ve
antipatiler vardır. Bir Müslüman asla böyle bir bakış
açısı ve tutum içine giremez. Allah "Kitap Ehli"nin
var olduğunu bize Kuran'da bildirmiş, hangi konularda
yanılgılar içinde olduklarını açıklamış, ama bununla
birlikte onlara karşı iyilik ve adaletle davranmamızı
emretmiştir. Allah bir ayette, Kitap Ehli'ne karşı şöyle
söylememizi emreder: "Bize ve
size indirilene iman ettik; bizim ilahımız da, sizin
ilahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuz." (Ankebut
Suresi, 46)
Radikal Siyonizm ile Yahudiliği
Ayırmak
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Allah'ın Kuran'da Kitap
Ehli konusunda Müslümanlara emrettiği hoşgörülü yaklaşım
İslam tarihi boyunca tecelli etti. Müslümanlar asırlar
boyu Yahudilere dostça davrandılar ve Yahudiler de buna
dostluk ve vefayla cevap verdiler. Bu tabloyu bozan
unsur, radikal Siyonizm oldu. Bilindiği üzere, Siyonizm
19. yüzyılın ortalarında, yurtları olmayan Yahudilerin
vatan sahibi olmasını savunan bir ideoloji olarak ortaya
çıkmıştır. Ancak zaman içerisinde pek çok ideolojide
olduğu gibi Siyonizm de dejenarasyona uğramış, bu haklı
talep, uygulamada şiddet ve teröre başvuran, aşırı güçlerle
ittifak eden radikal bir anlayışa dönüşmüştür. Bizim
bu kitap boyunca üzerinde duracağımız ideoloji de Siyonizm
değil, Siyonizmin dejenerasyona uğramış şekli olan Radikal
Siyonizmdir.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde, bazı Yahudilerin, batıl
birtakım geleneklerin veya radikal Siyonist ideolojinin
etkisi altında kalarak, gerçekleştirdikleri faaliyetlere
ve geleceğe dair çeşitli planlarına yer verilmektedir.
Bu batıl görüşlerden etkilenen kişiler zaman zaman İsrail
derin devleti içine de sızmakta, İsrail'in iç ve dış
politikasında yönlendirici rol üstlenebilmektedirler.
Ancak bu kitapta bulunan bilgiler nedeniyle çeşitli
yanlış anlamalar olmasını engellemek için, bazı konulara
açıklık getirmekte de fayda vardır.
İlk olarak belirtilmesi gereken husus, burada yer alan
bilgilerin tüm Yahudileri kapsayan konular olmadığıdır.
Yahudilerin büyük çoğunluğu söz konusu faaliyetlerden,
bu faaliyetlerin arka planlarından ve asıl hedeften
haberdar olmadığı gibi, çok büyük bir çoğunluğu da bu
uygulamalara karşı çıktıklarını sık sık ifade etmektedirler.
Dolayısıyla, kitabın ilerleyen bölümlerinde eleştirilen,
hiçbir şekilde Yahudi toplumunun geneli değildir. Eleştirilen
husus, Kitabı Mukaddes'e birtakım yanlış anlamlar yükleyerek
şiddeti ve acımasızlığı sözde makulleştirmeye çalışan
batıl gelenekler ve bu geleneklere dayanarak, diğer
insanları ikinci sınıf olarak gören, onları haksızlık
ve zulme uğratmayı normal karşılayan fundamentalist
dünya görüşüdür.
Samimi olarak iman eden Yahudiler ve Müslümanların
birbirleriyle olan ilişkileriyse, hoşgörü, saygı ve
merhamet çerçevesinde olmalıdır. Zira bu, Kuran-ı Kerim'de
Allah'ın Müslümanlara bildirdiği bir ahlak ve tavırdır.
Dolayısıyla, bir kez daha hatırlatmak gerekir ki, Müslümanların
Yahudilere bakış açısı Kuran'da bildirilen ve Peygamber
Efendimiz (sav)'in de uyguladığı bu ahlak üzerinedir.
Gerçek din ahlakına uygun olmayan radikal Siyonizmin
veya birtakım batıl geleneklerin yanlışlarının ortaya
konuluyor olması, hatalı uygulamaların eleştirilmesi,
bu gerçeği değiştirmez.
Radikal Siyonizm, 19. yüzyılda ortaya çıktı. 19. yüzyıl
Avrupası'nın iki belirgin karakteri, Siyonizmi de etkilemişti:
Irkçılık ve sömürgecilik. Siyonizmin bir diğer belirgin
özelliği ise, dönemin diğer ideolojileri gibi din-dışı
bir ideoloji olmasıydı. Siyonizmin fikri öncülüğünü
yapan Yahudiler, dini inançları çok zayıf kimselerdi.
Hatta çoğu ateistti. Yahudiliği bir inanç birliği olarak
değil, bir ırkın ismi olarak kabul ediyorlardı. Yahudilerin
Avrupalı milletlerden ayrı bir ırk olduğu, onlarla birlikte
yaşamalarının mümkün olmadığı, mutlaka kendilerine has
ayrı bir yurt edinmelerinin şart olduğu iddiasıyla ortaya
çıktılar. Filistin'i seçmelerinin nedeni dini değil,
tarihseldi.
Radikal Siyonizm, Ortadoğu'ya girdiği günden itibaren,
bölgeye çatışma ve acı getirdi. İki dünya savaşı arasındaki
dönemde, Siyonist terör örgütleri Araplara ve İngilizlere
karşı kanlı saldırılar düzenlediler. 1948'de İsrail'in
kurulmasının ardından da, Siyonizmin yayılmacı stratejisi
Ortadoğu'yu kaosa sürükledi.
Bu zulmü gerçekleştiren Siyonizmin çıkış noktası, Yahudi
dini değil, 19. yüzyıldan miras kalma ırkçı, sömürgeci
ve sosyal Darwinist ideolojiydi. İnsanlar arasında daimi
bir çatışma olması gerektiğini savunan, "güçlüler kazanır,
zayıflar yok olur" felsefesini empoze eden sosyal Darwinizm,
Alman milletini Nazizme sürüklediği gibi, Yahudileri
de Siyonizme sürükledi.
Bugün Siyonizmi eleştiren
pek çok dindar Yahudi aynı gerçeği vurgulamaktadır.
Bu dindar Yahudilerin bir kısmı İsrail Devleti'ni meşru
görüp tanımamaktadırlar bile. Dindar Yahudilerin önde
gelen isimlerinden biri olan Haham Hirsch, "Siyonizm,
Yahudi halkını milli bir antite (varlık) olarak tanımlamak
ister... bu dinen bir sapmadır" der.1
İsrailli devlet adamı Amnon Rubinstein'a göre, pek çokları
için "Siyonizm, (bazı Yahudilerin) babalarının yurduna
ve hahamların sinagoguna başkaldırısının doğal sonucu"dur.2
Haham Forsythe ise, Yahudilerin 19.
yüzyıldan itibaren dinden ve Allah korkusundan uzaklaştıklarını,
bunun bir cezası olarak Hitler'in zulümlerine maruz
kaldıklarını savunmakta ve Yahudileri daha dindar olmaya
çağırmaktadır. Forsythe, yeryüzünde zulüm ve bozgunculuk
yapmanın "Amalek"in (Tevrat dilinde inkarcıların) işi
olduğunu söyler ve şöyle yazar: "Yahudi, Amalek'in ruhunun
tam zıddı olmalıdır. Bu ruh, Allah'ı ve vahyi terk etmek,
şeytanilik, ahlaksızlık, acımasızlık, haksızlık ve anarşidir."3
Bunun aksini uygulamış olan Siyonizm, gerçekte bir
tür faşizmdir. Faşizm ise dinden değil, dinsizlikten
kaynak bulur. Dolayısıyla Ortadoğu'da akan kanların
asıl sorumlusunun, Yahudi dini değil, din-dışı ve faşist
bir ideoloji olan Siyonizm olduğunu bilmek gerekmektedir.
Ancak faşizmin diğer versiyonları gibi, Siyonizm de,
dini kendi amaçları için kullanmak istemiştir.
Tevrat'ın Radikal Siyonistlerce
Çarpıtılması
Tevrat, Allah'ın Hz. Musa'ya vahyettiği mübarek bir
kitaptır. Allah Kuran'da "Gerçek
şu ki, biz Tevratı, içinde bir hidayet ve nur olarak
indirdik..." (Maide Suresi, 44) buyurur. Yine
Kuran'da bildirildiği üzere, Tevrat daha sonra tahrif
edilmiş ve içine insan sözleri sokulmuştur. Bu nedenle
bugün elimizdeki Tevrat, "Muharref Tevrat"tır.
Yine de Muharref Tevrat incelendiğinde, içinde Hak
Din'in pek çok unsurunun halen bulunduğu görülür. Allah'a
iman, teslimiyet ve şükür, Allah korkusu, Allah sevgisi,
adalet, şefkat, merhamet, zulme ve haksızlığa karşı
koyma gibi pek çok hak din özelliği Muharref Tevrat'a
ve Eski Ahit'in diğer kitaplarına hakimdir.
Bunun yanında, Muharref Tevrat'ta, tarihte yaşanmış
bazı savaşlar ve bu savaşlardaki kıyımlar da anlatılmaktadır.
Eğer bir kişinin amacı, uygulamak istediği şiddet, kıyım
ve cinayetlere çarpıtarak da olsa bir dayanak bulmaksa,
söz konusu Muharref Tevrat pasajlarını kendine bir malzeme
haline getirebilir. Siyonizm, gerçekte faşist bir terör
olan kendi terörünü meşrulaştırabilmek için bu yola
başvurmuş ve etkili de olmuştur. Örneğin, geçmişte yaşanmış
bazı savaş ve katliamlarla ilgili Muharref Tevrat ayetlerini,
Filistin'in mazlum halkına karşı kullanmıştır. Bu, samimiyetsiz
bir yorumdur. Dini, faşist ve ırkçı bir ideolojiye alet
etmektir.
Nitekim pek çok dindar Yahudi, söz konusu Muharref
Tevrat ayetlerinin Filistinlilere karşı işlenen cinayetleri
meşrulaştırmak için kullanılmasına karşı çıkmaktadır.
Karşı çıkmaları da gerekir, çünkü Siyonizm, Ortadoğu'da
yürüttüğü işgal ve zulüm politikasını "Yahudilik" maskesi
altında yürütmekle, gerçekte Yahudiliğe ve dünya üzerindeki
tüm Yahudilere zarar vermekte, İsrail vatandaşlarını
veya diaspora Yahudilerini, Siyonizm'den intikam alma
iddiasındaki fanatiklerin hedefi haline getirmektedir.
Gerçekte ne İslam, ne Yahudilik,
ne de Hıristiyanlık, haksız şiddete ve zulme rıza göstermez.
Ama her dinin, her inancın içinden fanatik, şiddet yanlısı,
acımasız insanlar çıkabilir. Asıl amaçları kan dökmek,
acı çektirmek, kibir ve gururları için insanları ezmek
olan kötü niyetli kimseler, dini kavramları çarpıtarak,
suistimal edebilirler.
Bu da bizi önemli bir sonuca götürmektedir: Siyonizm'in
Yahudi dinini kendi amaçları için kullanmaya çalışması,
asla bir "Yahudi düşmanlığı"nın gerekçesi olamaz. Müslümanlar
Siyonizme karşıdır, "Kitap Ehli"ne değil.
Antisemitizmin İçyüzü
Buraya kadar incelediğimiz gerçekler, antisemitizm
olarak adlandırılan "Yahudi düşmanlığı"nın İslam'da
hiçbir yeri olmadığını açıkça göstermektedir. Müslümanlar,
antisemitizm de dahil her türlü ırkçılığa karşı çıkmalıdırlar.
Bunu gerektiren bir diğer neden, antisemitizmin gerçekte
din-düşmanı bir ideolojinin parçası olmasıdır.
Antisemitizm teriminin asıl manası "Sami
düşmanlığı"dır, yani Sami ırkından gelen, diğer
bir ifadeyle "semitik" milletlere karşı duyulan nefreti
ifade eder. Sami ırkı ise Araplardan, Yahudilerden ve
diğer bazı Ortadoğu kökenli etnik gruplardan oluşur.
Kuşkusuz tüm bu farklı medeniyetlere ve toplumlara Allah'ın
varlığını ve birliğini anlatan, O'nun emirlerini bildiren
peygamberler gelmiştir. Ancak yazılı tarihe baktığımızda,
Hint-Avrupa milletlerinin çok eski zamanlardan beri
hep putperest inanışlara
sahip olduklarını görürüz. Bu nedenle bu toplumlar ahlaki
kıstaslardan tamamen yoksun kalmıştır. Şiddet
ve vahşet meşru ve övülen bir özellik olarak
görülmüş, eşcinsellik, zina gibi
ahlaksızlıklar yaygın biçimde uygulanmıştır.
Avrupa'ya hakim olan bu putperest kavimler, ancak Sami
ırkına gönderilmiş bir peygamberin, yani Hz. İsa'nın
etkisiyle Tevhid inancıyla karşılaşmıştır. İsrailoğulları'na
peygamber olarak gönderilen Hz. İsa'nın tebliği, zaman
içinde Avrupa'ya yayılmış ve eskiden
putperest olan kavimlerin hepsi birer birer Hıristiyanlığı
kabul etmiştir.
Ancak 18. ve 19. yüzyılda Avrupa'da Hıristiyanlığın
zayıflaması ve dinsizliği savunan ideoloji ve felsefelerin
güçlenmesi ile birlikte, Avrupa'da garip bir akım doğmuştur:
Yeni-putperestlik (neo-paganizm).
Bu akımın öncüleri, Avrupalı toplumların Hıristiyanlığı
reddederek eski putperest inançlarına geri dönmesi gerektiğini
savunmuşlardır. Yeni-putperestlere göre, Avrupalı toplumların
putperest oldukları dönemdeki ahlak anlayışları (yani
savaşçı, acımasız, kan dökmekten zevk alan, sınır tanımaz
barbar ahlakı), Hıristiyanlığı kabul ettikleri dönemdeki
ahlak anlayışlarından (yani mütevazi, merhametli, barışçıl
dindar ahlakından) daha üstündür.
Yeni-putperestler, Hıristiyanlığa düşman olurken, aynı
zamanda Hıristiyanlığın kökeni olarak gördükleri Yahudiliğe
karşı da büyük bir nefret benimsemişlerdir. Hatta Hıristiyanlığı
"Yahudi fikrinin dünyayı istila etmesi" gibi yorumlamışlar,
bir tür "Yahudi komplosu" saymışlardır.
İşte bu yeni-putperestlik akımı,
bir taraftan din düşmanlığını körüklerken, bir yandan
da faşizm ve anti-Semitizm ideolojilerini doğurmuştur.
Özellikle Nazi ideolojisinin temellerine bakıldığında,
Hitler'in ve yandaşlarının gerçek anlamda birer putperest
oldukları açıkça görülmektedir.
Dolayısıyla, Avrupa'da doğmuş bir ideoloji olan "Yahudi
düşmanlığı", aslında "din düşmanlığı"nın bir ifadesidir.
Dolayısıyla hiçbir Müslümanın; Yahudileri dünyadaki
tüm kötülüklerin kaynağı olan habis bir millet gibi
tasvir eden bu fanatik idelojiye hiçbir şekilde itibar
etmemesi gerekir. Aksine, Müslüman, Siyonizme karşı
masum Filistinlileri savunduğu gibi, antisemitizme karşı
da masum Yahudileri savunmakla sorumludur. (Ayrıntılı
bilgi için; www.islamantisemitizmilanetler.com)
Sonuç
Radikal Siyonizmin insanlık suçlarının her Müslümanda
bir tepki ve "buğz" uyandırması doğaldır. Ancak bunun
hiçbir zaman adaletsiz bir tepkiye dönüşmemesi gerekir.
Allah bu konuda bizleri uyarır ve "Bir
topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın.
Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır" buyurur (Maide
Suresi, 8).
Bu adalet ilkesi gereğince:
- İsrail'in var olma hakkını
tanıyoruz. İsrail'in Yahudi vatandaşları, atalarının
diyarı olan Filistin'de barış ve güven içinde yaşama
hakkına sahiptirler. Ama mutlaka aynı toprağın diğer
sahipleri olan Filistinli Müslümanların da yaşama
hakkını tanımaları, onların topraklarını işgal altında
tutmaktan vazgeçmeleri, 30 yılı aşkın bir süredir
yaptıkları tahribatı tamir ve tazmin etmeleri gerekir.
- Ülkemizdeki Yahudi vatandaşlarımızın
(ve diğer tüm diaspora Yahudilerinin), hiçbir endişe
ve tedirginlik hissetmeden, huzur ve güven içinde
yaşamalarını sonuna kadar savunuyoruz. Tarihin
utanç verici bir sayfası olan "Varlık
Vergisi" gibi kabul edilemez baskıların bir
daha asla tekrarlanmaması, Yahudi, Rum, Ermeni, Katolik,
Protestan ve diğer tüm farklı inançlara mensup, yani
"Kitap Ehli" vatandaşlarımızın, inançlarıyla, adetleriyle,
gelenekleriyle, yaşam biçimleriyle alabildiğince özgür
ve rahat yaşamalarını diliyoruz.
Gerçekte Kitap Ehli ve Müslümanlar, birbirlerinin hasmı
değil müttefikidirler. Özellikle de dünyanın ateist
ve din-düşmanı ideolojiler tarafından istila edildiği
çağımızda, aynı şekilde Allah'a inanan ve aynı ahlaki
değerleri savunan Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların
işbirliği yapmaları gerekmektedir.
Allah Kuran'da, Müslümanlara, Kitap Ehli hakkında bir
emir verir; onları "ortak bir kelimede birleşmeye" çağırmak:
De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin
aranızda müşterek bir kelimeye gelin. Allah'tan başkasına
kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım
ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız bir kısmımızı Rabler
edinmeyelim. (Ali İmran Suresi, 64)
Bizim Yahudilere ve Hıristiyanlara olan çağrımız da
budur: Allah'a iman eden ve O'nun vahyine itaat eden
insanlar olarak, gelin ortak bir "iman" kelimesinde
birleşelim. Hepimiz Yaratıcımız ve Rabbimiz olan Allah'ı
sevelim. O'nun emirlerine uyalım. Ve Allah'ın bizi daha
da doğruya eriştirmesi için dua edelim.
Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler bu şekilde
ortak bir kelimede birleştiklerinde, birbirlerinin düşmanı
değil dostu olduklarını anladıklarında, asıl düşmanın
ateizm ve dinsizlik olduğunu gördüklerinde, dünya çok
daha farklı bir yer olacaktır. Asırlardır süren çatışmalar,
husumetler, korkular, terör eylemleri sona erecek ve
"ortak bir kelime" üzerinde sevgi, saygı ve huzura dayalı
bir "medeniyetler barışı" kurulacaktır.
Harun Yahya, 2002
|