| ATATÜRK'ÜN
İLKELERİ
Atatürk ilkelerini incelediğimizde, bu ilkelerin Türk'ün
yüksek karakter ve seciyesine tam bir uyum gösterdiğini
görürüz. Mustafa Kemal, askeri görevleri ve katıldığı
savaşlar neticesinde, ülkesini ve insanlarını çok iyi
gözlemlemiş; kendisinden önceki yöneticiler gibi, yapılmaya
çalışılan yenilik hareketlerinde, ne ülke insanından
uzak kalmış, ne de 'halkın üstünde' bir tavır takınmıştır.
Türk Milletine inanan ve Türk'ün yüzyıllardır bastırılmış
olan karakterini ortaya çıkaran Atatürk; bu inançla
ilkelerini uygulamaya koymuş ve başarılı olmuştur. Atatürk
bu durumu, şu sözleriyle anlatmıştır:
"Arkadaşlar mazide, en büyük felaketleri ihzar
(hazırlayan) eden bir mazide, çok derin mazilerde dahi,
Türk Milletini benliğinden çıkaran bir teşkilat vardı
ki, ona devlet ve hükümet teşkilatı derlerdi. Millet,
hükümet teşkilatının zahiren esiri idi. Bu onun manzarai
zahiriyesi (görünen manzarası) idi. Halbuki Türk, esaret
kabul etmeyen bir Millettir, Türk Milleti esir olmamıştır.
Yalnız hükümet başka bir vaziyette
kalmış, millet de hükümete bigane (yabancı) ve ondan
müteneffir (nefret eder) bir vaziyette kalmıştır. İşte
bunun için çok felaketler oldu. Fakat bunların tecelliyatı
maddiyesi (meydana gelişleri) devlet, hükümet teşkilatı
üzerinde oldu. Mahvolan devletler idi ve devlet ölmüştür.
Fakat Türk Milleti görüyorsunuz ki, daha kuvvetli, daha
şerefli olarak yaşamakta berdevamdır. Bugünkü hükümetimiz,
teşkilatı Devletimiz doğrudan doğruya milletin kendi
kendine, kendiliğinden yaptığı bir teşkilatı devlet
ve hükümettir ki, onun adı Cumhuriyet'tir. Artık hükümet
ile millet arasında mazideki ayrılık kalmamıştır...
Artık hükümet ve hükümet mensupları kendilerinin milletten
gayrı olmadıklarını ve milletin efendi olduğunu tamamen
anlamışlardır..." 1
Cumhuriyetçilik
Cumhuriyetçilik, milli hakimiyete dayanan, çağdaş ve
demokratik idareyi amaç edinen bir yönetim prensibidir.
Bu ilke, devlet düzeni ve yönetiminde, belirli şahısların
veya zümrelerin hakimiyetinin önlenmesi noktasında en
sağlam teminattır. Öyle ki, bu ilke yara aldığında,
artık milletin gerçek "hakimiyeti"nden söz etmek mümkün
olmaz.
" ...Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu
gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış
değildir. Bunu istihsal (elde etmek) için mebzulen (çok)
kan döktük. Her tarafa kırmızı kanımızı akıttık. İcabında
müessesatımızı müdafaa için lazım olanı yapmaya amadeyiz."
2
Atatürk, Milli Mücadele döneminde ve sonrasında, milletin
hiçbir sınıra ve baskıcı uygulamaya bağlı kalmadan,
tam bağımsız bir yapıya sahip olmasını istemiş ve halk
yönetimini savunmuştur. Bu bakımdan Cumhuriyetçilik
ilkesini, 'milli hakimiyet' prensibi ile birleştirmiş
ve "Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir"
diyerek, bu düşüncesini en açık bir biçimde ifade etmiştir.
Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara'da kurulan hükümet
sistemi, resmi adı Cumhuriyet olmamasına rağmen, aslında
fiilen bir cumhuriyetti. Çünkü, halkın seçtiği bir temsilciler
meclisi ile bu meclis denetiminde ülkeyi yöneten bir
hükümet vardı. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra, Türk Devletinin
yönetim şekli kesinlik kazandı; 29 Ekim 1923'te, Cumhuriyet
resmen ilan edildi.
Cumhuriyet'in ilanından sonra ilk olarak, 1924 Anayasası'nın
1. Maddesine "Türkiye devleti bir Cumhuriyet'tir" hükmü
konuldu. Daha sonra da, 1961 ve 1982 Anayasaları'nda
bu hüküm korunmakla beraber, 1. Maddenin değiştirilemeyeceği,
değiştirilmesinin de önerilemeyeceği hükmü getirildi
Cumhuriyet Bayramı törenleri
(29 Ekim 1927) |
Anayasalar ile korunma altına alınan ve milli hakimiyet
anlayışının bir sonucu olarak ortaya çıkan Cumhuriyet
idaresinin önemi, Atatürk'ün şu sözlerinden de anlaşılmaktadır:
"Türk Milletinin tabiat ve şiarına
(karakter ve adetlerine) en mutabık olan idare, Cumhuriyet
idaresidir" 3
"Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve
niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir."
4
"Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi
sistemiyle devlet şekli demektir." 5
Yine Atatürk'e göre, Cumhuriyet anlayışında, düşünce
serbestliği vazgeçilemeyecek prensiplerdendir.
"En büyük hakikatler ve terakkiler,
fikirlerin serbest ortaya konması ve teati edilmesi
ile meydana çıkar ve yükselir." 6
Ancak Atatürk'e göre "serbest düşüncenin" kendine
has bir sınırı vardır. Mustafa Kemal Atatürk, Afet İnan'a
söyleyip yazdırdığı Medeni Bilgiler kitabında, bizzat
kaleme aldığı "hürriyet" bölümünde şunları yazmıştır:
"Hürriyet, insanın, düşündüğü ve dilediğini mutlak
olarak yapabilmesidir." Mustafa Kemal Atatürk,
düşünce-eylem serbestliğinin sınırlarının, devletin
ve milletin menfaatlerini tehlikeye sokmayacak, onları
koruyacak şekilde olması gerektiğini aşağıdaki şu sözleriyle
belirtmiştir:
"Ferdin birinci hakkı, tabii kabiliyetlerini serbestçe
inkişaf ettirebilmesidir. Bu inkişafı temin için ise,
en iyi vasıta, ferde diğerinin muadil (benzer) hakkını
ızrar (zarar) etmeksizin, tehlike ve zarar kendine ait
olmak üzere, ona kendi kendini istediği gibi sevk ve
idare etmeye müsaade etmektir...Bu haklara hürmet etmeyen
siyasi cemiyet esaslı vazifesinde kusur etmiş olur,
ve devlet mevcudiyetinin hikmetini ve manasını kaybeder...
CUMHURİYET YILLARININ
İLK BAYRAMI
TBMM'nin 23 Nisan'daki açılış gününün "Milli Bayram"
sayılması ve her yıl kutlanması için 1921'de bir
yasa kabul edilmiştir. Sonradan Ulusal Egemenlik
ve Çocuk Bayramı adlarını alan bu bayramın dördüncüsü
23 Nisan 1924'te kutlanmıştır. Gazi Mustafa Kemal
Paşa da o günkü bayrama ilk kez "reisicumhur"
olarak katılmıştır. |
Ferdi hürriyeti düşünürken, her
ferdin nihayet bütün milletin müşterek menfaati ve devlet
mevcudiyeti göz önünde bulundurmak lazımdır. Anlaşılıyor
ki ferdi hürriyet mutlak olamaz. Diğerinin hak ve hürriyeti
milletin müşterek menfaati, ferdi hürriyeti tahdit (sınır)
eder. Ferdi hürriyeti tahdit, devletin de adeta esası
ve vazifesidir.... aynı zamanda bütün hususi faaliyetleri,
umumi ve milli maksatlar için, birleştirmekle mükelleftir...
çünkü ferdi hürriyet derecesi, devlet faaliyetlerini
zafa düşürmemek lazımdır. Devletsiz bir cemiyet, veyahut
zayıf bir devlet hayatının neticesi, herkesin herkese
karşı mücadelesidir. Bu mücadele ekseriyetin hürriyetini
bozmayacak surette, tadil (uygun) olunmak lazımdır...Devlet
sanatı işte budur. Bu sanatta isabetin derecesi hürriyetlerin
hudutlarını çizen konuda görülebilir. Çünkü "bu hudut
kanun marifetiyle tesbit ve tayin edilir" her halde,
vatandaşların, umumi hürriyet ve saadeti için fertlerden,
ancak devlet için zaruri olan bir kısım hürriyetlerinin
bırakılması istenebilir." 7
Atatürk, zorlu yollardan geçilerek ve çok kan kaybedilerek
kurulan Cumhuriyet'in iç ve dış düşmanlara karşı koruma
ve kollama güvencesini de yine çok güvendiği Türk Milleti
ve Türk Ordusuna bırakmıştır:
" Türkiye Cumhuriyeti yalnız iki
şeye güvenir. Biri millet kararı, diğeri en üzücü ve
güç şartlar içinde dünyanın takdirlerine hakkıyla layık
olma niteliğini kazanan Ordumuzun kahramanlığı, bu iki
şeye güvenir." 8
Atatürk, Türk Devletinin geleceğinin teminatı olan
ilkelere yönelik dış ve iç saldırılara, Türk Milletinin
Cumhuriyet'ten aldığı güçle karşılık vereceğini şu sözleriyle
belirtmiştir:
" Temeli büyük Türk Milletinin
ve onun kahraman evlatlarından mürekkep büyük Ordumuzun
vicdanında akıl ve şuurunda teessüs (esaslanmış) etmiş
olan Cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan mülhem (ilham
edilmiş) prensiplerimizin bir vücudun izalesi (yok edilmesi)
ile haleldar (bozukluk) olabileceği zehabında bulunanlar,
çok zayıf dimağlı bedbahtlardır. Bu gibi bedbahtların,
Cumhuriyet'in adalet ve kudret pençesinde müstahak oldukları
muameleye maruz kalmaktan başka nasipleri olamaz. Benim
naciz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır, fakat
Türkiye Cumhuriyeti ilelebed payidar olacaktır. Ve Türk
Milleti emniyet ve saadetini zamin prensiplerle medeniyet
yolunda, tereddütsüz yürümeye devam edecektir."
9
Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Atatürk, başka bir
konuşmasında da, bu düşmanca hareketlerin Türk Milletinin
'amansız kahrı' altında darmadağın olacağını belirtmiştir:
"Bundan sonra yalnız bir şey
varid-i hatır olabilir. O da bazı adi politikacıların,
hasis menfaatperestlerin o vehim ve hayali uyandırmaya
çalışması o yüzden tatmin-i hırs ve menfaat düşüncesinden
ibarettir. Temin ederim ki, bu gibiler her ne şekil,
suret ve vesile ile olursa olsun, mevcudiyetlerini ihsas
ettikleri gün, Türk Milletinin amansız kahrına hedef
olmaktan kurtulamayacaklardır." 10
Milliyetçilik
Milliyetçilik; Mustafa Kemal Atatürk'ün bizlere miras
bıraktığı Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin birarada durmasını
sağlayan temel ilkelerden biridir. Atatürk, milletin
içine düştüğü o karanlık günlerde, birlik ve beraberliği
kurmaya çalışmış, istiklal mücadelesini 'milliyetçilik'
etrafında tesis etmiştir.
Mustafa Kemal, kimilerinin manda yönetimiyle İngiltere
ve Amerika Birleşik Devletleri'ne bağlanıp kurtulma
çareleri aradıkları zamanlarda, bütün bu düşüncelerin
aksine, sadece Türk Milletine ve onun yüksek bağımsızlık
karakterine güvenmiştir.
Atatürk, istiklal mücadelesini Türk milliyetçiliği
prensibi üzerine kurarak başlattığını, 1937 yılında
Ankara Halkevi'nde yapmış olduğu bir konuşmada şöyle
belirtmiştir:
"Ben 1919 senesi Mayısı içinde
Samsun'a çıktığım gün, elimde maddi hiçbir kuvvet yoktu.
Yalnız Türk Milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı
dolduran yüksek manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu
milli kuvvete, bu Türk Milletine güvenerek işe başladım"
11
Yine Büyük Atatürk, bu şevk, heyacan ve birliktelikle
kurulan Cumhuriyet'in ilelebet yaşaması konusunda, milliyetçilik
prensibinin önemini şu şekilde belirtir;
"Bir millet diğer milletlere nispetle tabii veya
mükteseb (sonradan) hususi karakterler sahibi olması,
diğer milletlerden farklı bir uzviyet teşkil etmesi,
ekseriya onlardan ayrı olarak onlara muvazi inkişafa
sai bulunması keyfiyetine milliyet prensibi denir.
Bu prensibe göre, her fert ve
millet kendi hakkında hüsniniyet, topraklarına bizzat
kayıtsız tesahup (sahip çıkma) talep etmek hakkına ve
hürriyetine maliktir. Bu düstur bize hangi milletlerin
hür, hangilerinin hürriyetinden şu veya bu şekilde mahrum
olduklarını yani millet namını taşımaya layık olmadıklarını
kolaylıkla gösterir." 12
Bir milletin teşekkülü için, öncelikle belirli şartların
biraraya gelmesi lazımdır. Atatürk, bu şartları şu şekilde
sıralamıştır:
"a- Siyasi varlıkta birlik, b- Dil birliği, c-
Yurt birliği, d- Irk menşei birliği, e- Tarihi karabet
(yakınlık), f- Ahlaki karabet
Türk Milletinin teşekkülünde
mevcut olan bu şartların hepsi birden diğer milletlerde
yok gibidir." 13
Büyük Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde
yukarıdaki maddeleri benimseyen ve bu doğrultuda "Ne
Mutlu Türk'üm" diyen herkesin Türk Milletinin mensubu
olduğunu belirtir:
"Millet dil, kültür ve ideal
birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu
bir siyasi ve içtimai heyettir" 14
Yine başka bir ifadesinde Atatürk:
"Türk milliyetçiliği, terakki ve inkişaf yolunda
ve beynelminel temas ve münasebetler de bütün muasır
milletlere muvazi ve onlara bir ahenkte yürümekle beraber
Türk içtimai heyetinin hususi seciyelerini ve başlı
başına müstakil hüviyetini mahvuz tutmaktır" 15
diye belirtmiştir.
Yukarıdaki sözlerden de anlaşılacağı gibi, Atatürkçü
Türk milliyetçiliğinde asıl hedef; her sahada ilerlemenin
tamamlanması ve medeni ülkelerle aynı seviyede yürünmesidir.
Fakat Türk, bunları yaparken kendi yüksek karakterinden
ve benliğinden taviz vermeyecektir. Bu, milli kültürün
etrafında, milli birlik ve beraberlik çerçevesi içinde
gerçekleşecektir. Eğer milli beraberlik ihdas edilemezse,
bölücü unsurlar, ülke bütünlüğüne zarar verir duruma
gelecektir.
"Bizim milletimiz, milliyetinden
habersiz oluşunun çok acı cezalarını gördü. Osmanlı
İmparatorluğu dahilindeki çeşitli kavimler, hep milli
esaslara sarılarak milliyet duygusunun kuvvetiyle kendilerini
kurtardılar. Biz ne olduğumuzu onlardan ayrı ve onlara
yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca
anladık. Kuvvetimizin zaafa uğradığı anda bizi tahkir
ettiler, aşağıladılar. Anladık ki kabahatimiz kendimizi
unutmaklığımızmış. Dünyanın bize hürmet göstermesini
istiyorsak evvela bizim kendi benliğimize ve milliyetimizi
bu hürmeti, hissen, fikren, fiilen bütün hareketlerimizle
gösterelim; bilelim ki milli benliğini bulamayan milletler,
başka milletlerin avıdır." 16
Mustafa Kemal Atatürk, Türk Milletinin kendi varlığını
sürdürebilmesi için milliyet bağıyla sımsıkı kenetlenmesi
gerektiğini şöyle belirtir:
"Milletin varlığını sürdürmek
için fertleri arasında düşündüğü ortak bağlar, asırlardan
beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, yani millet,
dini ve mezhebi bağ yerine Türk milliyeti bağıyla fertlerini
toplamıştır." 17
Atatürk milliyetçiliği "Ne Mutlu Türk'üm Diyene" sözü
ışığında, ülkesinin refahı ve istikbali için çalışan,
milli birlik ve beraberlik etrafında toplanan herkesi
din, dil, ırk ayrımı gözetmeden kabul eder.
Atatürk'ün milliyetçilik esasında, ırk bağı üstünlüğünü
savunan, şovenist, kafatasçı ve Türk Milletinin yüksek
karakterine uyum göstermeyen, Türk'ü yıkmaya çalışan
faşizm, komünizm gibi zararlı akım ve ideolojilere de
yer yoktur. Atatürk bu konuyu şu sözleriyle bizlere
bildirir:
"Komünizm içtimai bir meseledir.
Memleketimizin hali, memleketimizin içtimai şeraiti,
dini ve milli ananelerinin kuvveti, Rusya'daki komünizmin
bizce tatbikine müsait olmadığı kanaatini teyid eder
bir mahiyettedir." 18
"Bizim bakış açımız, bizim prensiplerimiz
cümlece malumdur ki bolşevik prensipleri değildir ve
bolşevik prensiplerini milletimize kabul ettirmek için
şimdiye kadar hiç düşünmedik ve teşebbüste bulunmadık."
19
Atatürk milliyetçiliği, Türk'ün yüksek karakterinden
gelen üstün ahlakıyla, diğer milletlerin yaşama hakkına,
onların bağımsız ve hür iradelerine saygılıdır.
14 Ağustos 1920 tarihinde sorulan
bir soruya Atatürk, "Bize milliyetçi derler. Fakat
biz öyle milliyetçileriz ki bizimle birlikte çalışan
bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların bütün
milliyetlerinin gereklerini tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz
herhalde bencil ve marurane bir milliyetçilik değildir"
20 diye cevap verir.
Atatürkçü Türk milliyetçiliğinde, milletin, baskı şiddet
ve tahakküm altında yönetilmesine yer yoktur; Türk'ün
yüksek karakterinden doğan barışseverliği, milliyetçilik
ilkesinde de kendini gösterir:
"İnsanları mutlu edeceğim diye
onları birbirine boğazlatmak insani olmayan ve son derece
üzücü olan bir sistemdir. İnsanları mutlu edecek tek
vasıta onları birbirine yaklaştırarak onlara birbirlerini
sevdirerek karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını
karşılamaya yarayan hareket ve enerjidir. Dünya barışı
içinde insanlığın gerçek mutluluğu ancak bu yüksek ideal
yolcularının çoğalması ve başarılı olmasıyla mümkün
olacaktır." 21
Türk milleiyetçiliği, insancıl yönüyle
bütün dünya milletlerine örnek olmaktadır. Türk Milletinin
ahlaki yapısı, onun karakterinde önemli bir yer tutar.
Türk ahlakı, milli değerlerin ve milli birliğinde oluşmasında
da etkilidir. Atatürk, Afet İnan'a yazdırdığı Medeni
Bilgiler kitabında, "Türk Milletinin ortak görünen
bir hali vardır. Gerçekten dikkat edilirse Türklerin
aşağı yukarı ahlakları hep birbirine benzer. Bu yüksek
ahlak hiçbir milletin ahlakına benzemez. Ahlakın bir
milletin meydana gelmesinde yeri çok büyüktür önemlidir"
22 demektedir.
Atatürk milliyetçiliği ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti
Devleti sınırları dışında kalan Türkleri de benimser
ve kardeş sayar. Bu anlamda, kültür birliğinin sağlanması
için onlarla bağlantılar kurar. Fakat bu noktada, herkesin
bulunduğu ülke sınırları içinde yükselmesini ve Türk
karakterinin yüksek özelliklerini sergilemesini de ister.
Atatürk bu konuda şunları söylemektedir:
"Türkiye dışında kalmış Türkler,
önce kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim
biz Türklük davasını böyle uygun bir ölçüde ele almış
bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına,
zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz.
Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini
dahi ihmal etmiyoruz." 23
Halkçılık
Atatürk, halkçılık ilkesiyle, Türk Milletini, sınıf
esasına dayalı sosyalizm, komünizm gibi milli birlik
ve beraberliği yok edici, Türk'ün yüksek karakterine
ters düşen zararlı akımlardan korumayı amaçlamış, sınıf
ve zümre hakimiyetine son vermeyi esas almıştır.
"Atatürkçülükte halkçılık, sosyalizm
ya da komünizm gibi zararlı olan akım ve ideolojelerdeki
ifadeler dışında tamamen farklı bir mana taşır. Marksist-Leninist
düşünceye bağlı olanlar millet anlayışı yerine halklar,
halk idaresi yerine proleterya diktatörlüğü, Cumhuriyet
yerine de tek partili muhalefetsiz bir parlamento ve
halkın devlete köleliği esasını koymuşlardır."
24
Halkçılık uygulaması ile halk, kendi belirlediği yönetimiyle,
tam bir demokrasi yöntemi gerçekleştirir. Bu ilkeyle,
toplum içindeki sınıflar problemi ortadan kaldırılır;
böylece, kişi ya da zümrelerin birbirleri üzerindeki
tahakkümleri engellenmiş, herkes kanunlar ve hukuk yönünden
eşit sayılmış, kişi hak ve özgürlüklerini hiçe sayan
uygulamalar ortadan kaldırılmış olur. Çünkü Halkçılık
ilkesine göre, herkes eşittir ve herkes halktır.
Afet İnan'ın Medeni Bilgiler kitabındaki,
Atatürk'ün el yazmalarında, bu konu şöyle açıklanmıştır:
"Biz memleket halkı, kişi ve
çeşitli sınıf mensuplarının birbirlerine yardımlarını
aynı kıymet ve nitelikte görürüz. Hepsinin menfaatlerinin
aynı derecede ve aynı eşitlik duygusu ile karşılanmasına
çalışmak isteriz. Bu şeklin, milletin genel refahı,
devlet bünyesinin sağlamlaştırılması için daha uygun
olduğu kanaatindeyiz. Bizim düşüncemizde; çiftçi, çoban,
amele, tüccar, sanatkar, asker, doktor, kısacası herhangi
bir sosyal müessesede çalışan bir vatandaşın hak, menfaat
ve hürriyeti eşittir. Devlete bu anlayış ile azami yardımcı
olmak ve milletin güvenci ve iradesini yerinde sarf
edebilmek, bizce, bizim anladığımız anlamda halk hükümeti
idaresi ile mümkün olur." 25
Turhal'da halkla birlikte
(1930) |
Bu ilke etrafında milleti meydana getiren unsurlar,
birbirlerinin haklarına saygılı ve yardımsever olarak,
ortak bir geleceği yaşamak için halkı oluştururlar.
Bunu da Atatürk şöyle ifade eder:
"Türkiye halkı ırkı veya dini
ve kültürel yönden birleşmiş bir diğerine karşı, karşılıklı
hürmet ve fedakarlık hisleriyle dolu ve kaderi ve geleceği
ve çıkarları ortak olan bir toplumdur." 26
Yine Atatürk, Türk halkının çıkarlarının birarada yaşamayı
gerektirdiğini, bu ortak çıkarların sınıfsal çatışmayı
ortadan kaldırdığını belirtmiştir:
"Bizim halkımız çıkarları birbirinden
farklı sınıf halinde değil; aksine varlıkları ve çalışmalarının
sonuçları birbirine lazım olan sınıflardan ibarettir."
27

Amasya'da halkı dinlerken (1930) |
Atatürk ilkeleri içinde yer alan
halkçılık, milli iradeyi ve bütünlüğü meydana getirir.
Halkçılık, halk yönetimini savunduğunu iddia eden sosyalizm
ve komünizm gibi ideolojilerden farklıdır; Türk Milletinin
yapısına tam bir uyum gösterir. Atatürk bir demecinde
halkçılığı, "Efendiler bizim hükümetimiz demokratik
bir hükümet değildir. sosyalist bir hükümet değildir...
Fakat milli hakimiyetini, milli iradeyi tecelli ettiren
bir hükümettir. Fakat ne yapalım demokrasiye benzemiyormuş,
sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş!
Efendiler biz benzememekle ve benzetmemekle iftihar
etmeliyiz çünkü biz bize benziyoruz" 28
diyerek açıklamıştır.
Atatürkçülük'te halkçılık, Türk'ün karakterine tam
bir uyum sağlar; Türk'ün şartlarına göre yapılandırılmıştır.
Halkçılıkta, halkla berber, halk için bir uygulama söz
konusudur. Kanunlar önünde eşit olan halkın kendi sorumluluğu
da bellidir: Milleti meydana getiren halk, sosyal işlerin
görülmesi için çalışmak zorundadır. Çalışıp topyekün
ilerleme sağlanarak, milletin geleceği teminat altına
alınmış olur. Bir kesim çalışıp bir kesim de onları
sömürme yoluna girerse, toplum içindeki sosyal barış
bozulur. Atatürk, Halkçılık ilkesi doğrultusunda, medeni
ülkeler seviyesine çıkmak için, Türk Milletinin topyekün
bir çalışma programı uygulaması gerektiğini bizlere
şu şekilde belirtmiştir:

Kayseri'de bir kadından dilekçe alırken |
"Ne olduğumuzu bilelim. Kurtulmak,
yaşamak için çalışmaya mecbur olan bir halkız. Bundan
dolayı her birimizin hakkı vardır, yetkisi vardır. Fakat
çalışmak sayesinde bir hakkı kazanırız. Yoksa arka üstü
yatmak ve hayatını çalışmaktan uzak geçirmek isteyen
insanların bizim toplumumuz içinde yeri yoktur. O halde...
halkçılık toplum düzenini çalışmaya hukuka dayandırmak
isteyen bir toplum sistemidir." 29
Türk Milletinin medeni ülkeler seviyesine çıkabilmesi,
kendi geleceğine sahip olmasına, fertlerin ve toplumun
bütün kurum ve kuruluşlarıyla bu ilkeye sahip çıkarak
yönetimi en iyi şekilde kullanmasına bağlıdır.
Devletçilik
Atatürk ilkelerinde devletçilik anlayışı; milli birliğin
ve beraberliğin oluşturulması yönünde, ahlaki, sosyal
ve milli bir durum arzader. Bu durumu Atatürk, şöyle
belirtmiştir:
"Milli gelirin tevziinde (dağılımında)
daha mükemmel bir adalet ve emek sarfedenlerin daha
yüksek refahı, milli birliğin muhafazası için şarttır.
Bu şartı daima gözönünde tutmak, milli birliğin mümessili
olan devletin mühim vazifesidir." 30
Uygulanmış olan devletçilik prensibi, komünist rejimlerdeki
gibi özel sektörü yok edici, hür teşebbüsü engelleyen
bir anlayış içermez. Atatürk, bu farklı anlayışı, Medeni
Bilgiler kitabında şu şekilde belirtmiştir:
"Bizim takibini muvafık (uygun)
gördüğümüz "devletçilik"prensibi bütün istihsal (üretim)
ve tevzi (dağıtım) vasıtalarını fertlerden alarak milleti
büsbütün başka esaslar dahilinde tanzim etmek gayesini
takip eden ve hususi ve ferdi iktisadi teşebbüs ve faaliyetlerine
meydan bırakmayan sosyalizm prensibine müstenit (dayalı)
kollektivizm yahut komünizm gibi bir sistem değildir."
31

Alpullu Şeker Fabrikası |
Atatürk'ün uyguladığı devletçilik sistemi, Türkiye'nin
şartlarında doğmuştur; Türk Milletinin karakterine uygun
bir sistemdir.
"Türkiye'nin tatbik ettiği devletçilik
sistemi, 19 .asırdan beri sosyalizm teorisyenlerinin
ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş
bir sistem değildir. Bu Türkiye'nin şartlarından doğmuş
Türkiye'ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce anlamı
şudur; Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini
esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin
bütün ihtiyaçlarını ve çok şeyler yapılmadığı göz önünde
tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan
beri şahsi ve özel teşebbüslerle yapılamamış olan şeyleri
bir an önce yapmak istedi; ve kısa zamanda yapmayı başardı.
Bizim takip ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi liberalizmden
başka bir yoldur." 32
Devletçilik ilkesiyle devlet; ülkenin birlik ve beraberliği
için her türlü çalışmayı yapmak ve yaptırmakla mükellef
kılınmıştır. Atatürk bu mükellefiyeti, yine kendi el
yazılarında şöyle belirtmiştir:
"Milli gelirin dağılımında, daha mükemmel bir adalet
vermek sarf edenlere daha yüksek refah sağlanması, milli
birliğin korunması için şarttır. Bu şartı daima göz
önünde tutmak, milli birliğin temsilcisi olan devletin
önemli vazifesidir..
Halkın menfaatine hizmet eden
müesseselerin, çoğaltılması devletin ehemmiyetle göz
önünde tutacağı bir meseledir. Bu sayede sırf menfaatperest
faaliyetler tahdit olunur. Bu hal vatandaşlar arasındaki
ahlaki tesanüdün inkişafına yardım eden mühim bir amildir.
Memlekette her nevi istihsalin (üretim) ziyadeleşmesi
için, ferdi teşebbüsün devletçe elzem olduğunu ehemmiyetle
kaydettikten sonra beyan etmeliyim ki "devlet ve özel
teşebbüs birbirine karşı değil, birbirinin tamamlayıcısıdır."
33
Laiklik
Laiklik, genel anlamıyla din ve dünya, din işleriyle
devlet işlerinin birbirinden ayrılması, böylelikle toplum
içinde inanç ve ibadet serbestliğinin sağlanması olarak
tanımlanır. Atatürk laiklik ilkesini de milli birlik
ve beraberliğin sağlanması yönünde, devletin geleceği
ve mevcudiyeti noktasında gerekli görmüştür. Laiklik
ilkesiyle milli iradenin bütünleşmesinde kolaylık sağlanmış
olur.
Laiklik ilkesiyle, fertlerin ibadet ve inanma hürriyetleri
de kanunla koruma altına alınmış olur; şahıslara inanmaları
ya da inanmamaları yönünde yapılan baskılar ortadan
kaldırılmış olur. Böylece, insanların birbirlerine hoşgörüyle
bakmaları sağlanır. Laiklik, bu yönüyle de İslam diniyle
uygun bir yapı arzeder. Çünkü dinde, zorlamayla ve menfaatler
karşılığı yapılan ibadetlerin bir değeri yoktur. Dinde,
Allah'a yönelik Allah rızası için yapılan ibadetler
bir değer taşır.
Bunların yanı sıra, laiklik ilkesi kesin olarak dine
karşı değildir. Atatürk bir konuşmasında, bu konuyla
ilgili olarak şunları söylemiştir:
"Laiklik asla dinsizlik olmadığı
gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını
açtığı için gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin
etmiştir. Laikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler,
ilerleme ve canlılığın düşmanları ile gözlerinden perde
kalkmamış doğu kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse
olamaz." 34
Yine Atatürk:, "Softa sınıfının
din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi menfaat
temin edenler iğrenç kimselerdir. İşte bu duruma karşıyız
ve buna müsaade etmiyoruz" 35
diyerek, milli birlik ve beraberliği ortadan kaldıracak
olan bu tür ayrımcılıklara taviz verilmeyeceğini göstermiş
olur.
Laiklik ilkesiyle şahıslar, hurafelerden temizlenmiş
doğru ve gerçek bilgiyi, vicdan ve din hürriyetini sağlama
almış olurlar.

Ankara Kız Lisesi'nde öğrenci ve öğretmenlerle
birlikte |
"Laiklik yalnız din ve dünya
işlerinin ayrılması demek değildir; Bütün vatandaşların
vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir." 36
İnkılapçılık
Atatürk, inkılapçılık ilkesiyle, Türk Milletinin ilerlemesini
ve medeni ülkeler seviyesine çıkmasını engelleyen, değişen
ve gelişen şartlara uyum sağlayamayan teşkilatların
ve müesseselerin, günün şartlarına göre yeniden düzenlenmesi
amacını esas almıştır. Bu ilke, diğer bir ifadeyle,
sürekli devrimin, değişen şartlara göre düzenlenmesidir:
"Medeniyet yolunda başarı, yenileşmeye
bağlıdır. Sosyal hayatta, ekonomik hayatta, ilim ve
fen sahasında başarılı olmak için tek gelişme ve ilerleme
yolu budur." 37
Atatürk, inkılapların tek gayesinin Türk Milletini
medeni ülkeler seviyesine çıkartmak olduğunu şöyle belirtir:
"Efendiler; yaptığımız ve yapmakta
olduğumuz inkılapların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını
tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşüyle medeni
bir toplum haline getirmektir. İnkılaplarımızın asıl
gayesi budur." 38
Mustafa Kemal Atatürk inkılapların başarılı olması
için, aksayan kısımların yenilenmesi ve değişikliklerin
süratle uygulamaya konulması gerektiğini belirtmiş,
bu değişimlerin, uygulamalarının uzun bir vadeye yayılması
halinde asıl gayeden uzaklaşılmış olunacağına dikkat
çekmiştir:
"... İdare-i maslahatçılar esaslı
inkılap yapamaz. Bugünkü sefalet ve rezalet içinde esasen
kimseyi memnun etmeye imkan yoktur. Memleket mamur,
millet zengin olduğu zaman herkes memnun olur." 39
Atatürk inkılap hareketlerinde takip edilecek yolu
da şöyle belirtir:
" Türkiye'yi derece derece mi
ilerletmeli, ani olarak mı? İki sistem var, biri malum
büyük Fransız İhtilali'ndeki tarz; rejimler değişecek,
ihtilallere karşı mukabil ihtilaller yapılacak. Sağ
solu tepeler, sol sağı süpürürken bir de bakılacak ki
bir buçuk asırlık zaman geçmiş...Bu milletin damarlarında
o kadar bol kan ve önünde o kadar geniş zaman var mı?"
40
Türk Milleti, bu şartları göz önünde bulundurarak bir
an bile durmadan önündeki engelleri aşmalıdır. Eğer
bu adım atılmazsa, hem medeni ülkeler arasındaki yerimizi
alamayız, hem de birlik beraberliğimiz bozulmaya başlar,
çöküşe yaklaşılır. Atatürk bu tehlikeye dikkat çekerek
şu sözleri söylemiştir:
"Milletin uyanıklığına, milletin
ilerleme ve gelişme istidadına güvenerek, milletin azminden
asla şüphe etmeyerek Cumhuriyet'in bütün icaplarını
yapacağız. Birçok güçlükler ve engeller karşısında bulunduğumuzu
biliyoruz. Bunların hepsini tetkik ile azim ve iman
ile millet aşkının sarsılmaz kuvvetiyle birebir çözüp
sonuçlandıracağız. O millet aşkı ki herşeye rağmen sinemizde
sönmez bir kuvvet, dayanıklılık ve ateş kaynağıdır."
41
"Her türlü yükselme ve gelişmeye
kabiliyetli olan milletimizin sosyal ve fikri inkılap
adımlarını kısaltmak isteyen engeller mutlaka ortadan
kaldırılmalıdır." 42
Atatürk ilkelerini bir bütün halinde düşünmeliyiz.
Zira bu ilkeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde,
Türk'ün yüksek karakteri daha yükselecek ve Türkiye,
medenileşme yolunda diğer ülkelerin örneği olacaktır.
Bu ilkeleri bir diğerinden ayırırsak, milli birlik ve
beraberliği birarada tutan temeli de zayıflatmış oluruz
ki, bu da, ülke bütünlüğünün bozulmasından menfaat sağlamak
isteyen bölücü güçlerin palazlanmasına sebebiyet verebilir.
Buna engel olmak istiyorsak, büyük bir şevk ve heyacanla
Atatürkçü ve inkılapçı düşünceye sahip çıkarak ülkemize
hizmet etmeliyiz; ayrılıkçı ve bölücü faaliyetlere izin
vermemeliyiz. Atatürk, bu engellemeler karşısında inkılapların
uygulanması ve korunması görevini Türk Ordusunun başarıyla
yerine getireceğini şu sözleriyle belirtmiştir:
"Milleti sevk ve idare edenlerin
dayanağı, ordu olmuştur. Diğer milletlerde ordu ile
millet, daima birbirleriyle karşı karşıyadır. Halbuki,
bizde tamamiyle olay tersinedir. İkinci Meşrutiyeti,
kahraman subaylarımız ilan ettikleri gibi bu inkılapları
da yine bunların fedakarlığına borçluyuz." 43 |