|
7.Bölüm
En Büyük Türk Atatürk
Atatürk'ün Milli Egemenlik Anlayışı
Millî Egemenlik, bir kişi veya sınıfın egemenliğine
dayanmadan, milletin kendi yönetiminde söz sahibi olması
demektir. Bunun, adaletin, eşitliğin ve hürriyetin dayanağı
olduğunu düşünen Atatürk; "Hürriyetin de, müsavatın
da, adaletin de dayanağı milli hâkimiyettir'' diyerek
bu düşüncesini dile getirmiş; "Hakimiyet kayıtsız
ve şartsız Milletindir" diyerek de egemenlik anlayışını
açık bir dille ifade etmiştir.
Atatürk'ün bu konudaki düşünceleri, askeri ve siyasi
hayatındaki çalışmalarını da etkilemiş, Kurtuluş Savaşı'nın
ilk gününden itibaren, kişi ya da zümre hakimiyetinden,
milli hakimiyete geçişi sağlamak için uğraşmıştır.
Mustafa Kemal, giriştiği mücadelenin bu temel unsurunu,
Amasya Genelgesi'ndeki şu sözleriyle ortaya koymuştur:
''Milletin istiklâlini yine milletin azmi ve kararı
kurtaracaktır."
Atatürk önderliğinde başlatılan Milli Mücadele döneminde
bazı kesimler, ülkenin kurtulması için büyük devletlerin
mandası altına girmekten başka çare olmadığını savunurlarken;
Atatürk, buna şiddetle karşı çıkmış ve milli iradeyi
oluşturma ve bağımsızlığa kavuşma konusunda, inancını
kaybetmemiştir.
Millî Mücadele'ye ''millî hakimiyet'' düşüncesi ile
başlayan Atatürk, diğer devletlerin manda yönetimi altına
girmek yönündeki düşüncesini, Nutuk'ta şöyle açıklamıştır:
''Efendiler, ben bu kararların hiçbirinde isabet
göremedim. Çünkü bu kararların dayandığı deliller ve
mantıklar çürük ve esassızdı.
Efendiler, bu vaziyet karşısında bir tek karar
vardı: O da millî hâkimiyete dayanan, kayıtsız ve şartsız
yeni bir Türk Devleti kurmak. İşte, daha İstanbul'dan
çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına
ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar bu karar
olmuştur.''
Milletin, hedeflediği tüm amaçlara ulaşma gücüne sahip
olduğunu vurgulayan Atatürk, "Millet girişimlerinin
önüne geçebilecek hiçbir kuvvet yoktur. Kuvvet birdir
ve o Milletindir." diyerek bu düşüncesini belirtmiştir.
Erzurum Kongresinde, ''Millî iradenin başlıca güç kaynağı''
olduğunu, "Kuva-yı Milliyeyi âmil ve İdare-i Milliyeyi
hakim kılmak esastır" sözleriyle ilân eden Atatürk'ün
bu ilkesi; daha sonraki tarihî gelişmelerde Türk İnkılâbının
temel bir dayanağı olmuştur.

Tarihi kararların alındığı Erzurum'daki Kongre
Binası |
11 Eylül 1919'da 'Umumi Kongre' tarafından ilân edilen,
''Sivas Kongresi Beyannamesi'' adı ile anılan ve kongrede
alınan kararları içeren belgede; Erzurum Kongresi'nde
alınan bu kararın aynen tekrarlanması, Atatürk'ün milli
iradenin millete verilmesi konusundaki kararlılığının
göstergesidir. Kronolojik açıdan bakıldığında, bütün
bu çalışmaların Türkiye'de millî egemenliği gerçekleştirmek
esasına dayandığı görülecektir. Kongrelerde alınan kararların
yanı sıra, millî egemenlik konusunda atılmış önemli
adımlardan birisi de Misak-ı Millî kararlarıdır. Misak-ı
Millî ile "millî ve bölünmez" bir Türk ülkesinin sınırları
çizilmiş, Erzurum ve Sivas Kongreleri kararlarındaki
millî kurtuluş programı, hukuk ve siyaset anlayışı esaslarına
oturtulmuştur.
Atatürk'ün Türkiye'de milli egemenlik ilkesini tam
anlamıyla gerçekleştirmesi ise TBMM'nin açılması ile
olmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla,Türkiye'de
Millî Egemenlik ilkesi resmen ve de fiilen gerçekleştirilmiştir.
"Hakimiyet kayıtsız şartsız Milletindir" ifadesiyle,
iradeyi TBMM'ye veren Atatürk, milli hakimiyetin korunması
konusunda Türk Milletine düşen görevi, şu sözleriyle
ifade etmiştir:
"Hiç şüphe yok, Devletimizin ebedi müddet yaşaması
için, memleketimizin kuvvetlenmesi için, milletimizin
refah ve mutluluğu için hayatımız, namusumuz, şerefimiz,
geleceğimiz için ve bütün kutsal kavramlarımız ve nihayet
herşeyimiz için, bütün uyanıklığımızla ve bütün kuvvetimizle
millî egemenliğimizi muhafaza ve müdafaa edeceğiz."
Türk Milli Kimliğini Korumadaki
Azmi
Atatürk için görev demek, milletine hizmet etmek demekti.
O, ömrü boyunca Türk Milletinin bağımsızlığı ve yükselmesi
için gösterdiği fedakarlıktan gurur duymuştur. "Memlekette
tek bir kaya kalsa, o kayanın başına çıkarak oradan
vatanı müdafaa edeceğim" diyen Atatürk, Milletinden
aldığı kuvvetle, yaşamının sonuna dek bu sorumluluğunu
başarıyla taşımıştır. Atatürk, Kurtuluş Savaşı'nda kazanılan
zaferden sonra, Afyonlulara hitaben yaptığı bir konuşmada
şöyle demiştir:
"Ben vazifemin bitmediğini, yüklendiğim
sorumluluğun da büyük ve çetin olduğunu idrak ediyorum.
Arkadaşlar bu vazife bitmeyecektir. Ben toprak olduktan
sonra da devam edecektir. Ben ise sevine sevine bütün
varlığımı bu kutsal göreve adayacağım. Ve bu yüksek
sorumluluğu yüklenmekle mesut olacağım. Çünkü, büyük
milletimizin kalp ve vicdanından bana karşı sarsılmaz
bir emniyet ve itimadın taşmakta olduğunu görüyorum.
Bu benim için büyük bir kuvvettir." 1
Bu sözleri ile, görevimizin asla bitmeyeceğini, Türk
Milletinin refahı, saadeti için sürekli çalışmamız gerektiğini
belirten Atatürk; bu konuda bizlere örnek olmuştur.
Onu çok iyi tanıyan şahsiyetlerden biri olan İsmet İnönü
Atatürk'ü anlatırken, onun Türk Milletini yükseltmeyi
görev edinmiş karakterini, şu sözleriyle vurgulamıştır:
"En büyük zaferleri kazandıktan
sonra da Atatürk ömrünü yalnız Türk Milletinin haklarını,
insanlığa ezeli hizmetlerini ve tarihe kazıdığı meziyetlerini
ispat etmekle geçirmiştir." 2
Atatürk, gerek savaşın zor zamanlarında, gerekse zaferin
ardından gelen fikri mücadele döneminde hiç yılmadan
çalışmış; milletini çağdaş medeniyetler seviyesine yükseltmek
için, hayatı boyunca kişisel isteklerinden çok milletinin
refahı için uğraşmıştır:
"Hayatımın bütün safhalarında
olduğu gibi, son zamanların buhranları ve felaketleri
arasında da, bir dakika geçmemiştir ki her türlü huzur
ve istirahatımı, her nevi şahsi duygularımı, Milletin
selameti ve saadeti namına feda etmekten zevk duymayayım.
Gerek askerlik, gerekse siyaset hayatımın bütün devir
ve safhalarını dolduran mücadelelerimde daima hareket
prensibim milli iradeye dayanarak milletin, vatanın
muhtaç olduğu gayelere yürümek olmuştur." 3
Masonluk ve Komünizme Karşı Aldığı Önlemler
Atatürk, yaşamı boyunca, Masonların faaliyetlerinden
hoşlanmamış, yakın arkadaşları Mason localarına kayıtlı
olmalarına rağmen, cemiyetin gizliliğinden rahatsız
olmuş ve ülke çapında bunu yasaklamıştır. 18. ve 19.
yüzyıl boyunca İstanbul başta olmak üzere Anadolu'daki
birçok ilde kurulan Mason locaları, M. Kemal Atatürk'ün
10 Ekim 1935'te mason localarının kapatılması emri ile
sarsılmış ve 13 Ekim 1935'te de tüm localar İçişleri
Bakanlığı tarafından resmen kapatılmıştır. Gizli faaliyetleri
engellenen Masonlar, bu dönemi 'uyku dönemi' olarak
tanımlamışlardır. Ancak İsmet İnönü döneminde, 1948'de
masonluk yeniden serbest bırakılmış, ve rahatça örgütlenmiştir.
Atatürk, milli olmayan akımların ülkeye girmesine ve
bu gibi kuruluşlara karşıydı. Atatürk, hayatı boyunca
milliyetçiliğin yerleşmesi için çalışırken, millete
zarar verebilecek akımlarla da mücadele etmiştir.
Büyük Önder, milletine ve dinine olan sevgisini şu
sözleriyle belirtirken, komünizm ile ilgili düşüncesini
de dile getirmiştir:
"Şurasını unutmamalı ki,
bu tarz-ı irade, bir Bolşevik sistemi değildir. Çünkü,
biz ne Bolşevikiz ne de komünist; ne biri ne diğeri
olamayız. Çünkü biz milliyetperver ve dinimize hürmetkarız."
4
Türk Diline ve Türk Tarihine Verdiği Önem
Ulu Önder Atatürk, Türk dilini, Türk
Milleti için bir hazine olarak görmektedir. Atatürk'e
göre "Türk Milletinin dili Türkçe'dir. Türk dili
dünyada en güzel, en zengin ve en kolay dildir.",
"Türk dili, Türk Milletinin kalbidir, beynidir."5
Atatürk'ün düşüncelerinde "millî dil", Türk Milletini
birarada tutan, birlik ve beraberlik içinde yaşamasını
sağlayan en önemli faktörlerden biridir. Milli duygular
ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin, milli
ve zengin olması, milli duygunun gelişmesinde başlıca
etkendir. Dil, millî duyguyu geliştirerek, milli şuuru
ortaya çıkarır; bu yönüyle dil, bağımsızlığın korunmasında
da görev almış olur. Büyük Önder, "Türk dili, dillerin
en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin.
Ülkesini, yüksek bağımsızlığını, korumasını bilen Türk
Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır"
diyerek, milli dilin korunması konusundaki hassasiyetini
belirtmiştir.
Atatürk, milli dilin korunması ve
gelecek nesillere aktarılması doğrultusunda çalışmalar
yapmış, "Türk demek dil demektir. Milliyetin çok
bariz vasıflarından birisi dildir" diyerek, milletimizin
birlikteliği için Türk diline verilmesi gereken önemi
vurgulamıştır. "Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki
güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet
teşkilatımızın, dikkatli, alakalı olmasını isteriz."6
sözüyle de, bu konuda devlete düşen göreve işaret etmiştir.

Hasan Rıza'nın Fatih'in Edirne'den İstanbul'a
Yürüyüşü isimli yağlıboya tablosu |
Atatürk, Türk milliyetçiliğinin yerleşmesi
ve sağlamlaşması hususunda, milletin ortak dil konusunda
bilgilenmesi gerektiğine inanmış ve bu amaçla çalışmıştır.
Bu doğrultuda, Atatürk'ün talimatıyla; 12 Temmuz 1932'de,
daha sonra "Türk Dil Kurumu" adını alacak olan Türk
Dili Tetkik Cemiyeti kurulmuştur. Atatürk, Türk dili
üzerindeki yerli ve yabancı araştırmaları bizzat incelemiş,
dönemindeki bilginleri, Türk dili üzerinde araştırmalar
yapmaya yönlendirmiştir. Nitekim Türk dilinin en eski
anıtları olan Göktürk (Runik) yazılı metinlerin ilk
iki cildi, onun sağlığında yayımlanmış; Divanü Lügati't-Türk,
Kutadgu Bilig gibi eserler üzerinde de yine onun
sağlığında çalışılmaya başlanmıştır.7
Atatürk, kendinden sonra gelecek nesillerin de Türk
diline ve tarihine sahip çıkmalarını istemiş, bu amaçla
kurulan kurumların çalışmalarına maddi manevi katkıda
bulunmuştur. Atatürk'ün Türk Tarihi ve Türk Dili konularına
ne denli önem verdiği, ölümünden kısa bir süre önce
yazdığı vasiyetname ile, mal varlığını Türk Dil Kurumu
ile Türk Tarih Kurumu'na bırakmış olmasından anlaşılır.
Bu iki kurumun bütçesi, bugün de Atatürk'ün mirasından
karşılanmaktadır.
Bir insanın milli değerlerine sahip çıkması için milletini
sevmesi; milletini sevmesi için ise onu tanıması gerekir.
Milletinin geçmişte yaşadıklarını öğrenen insan, ona
daha sağlam bağlarla tutunur; sadakati katlanarak artar
ve milli duyguları daha da perçinlenir. Türk Milletinin
büyüklüğüne ve üstün uygarlık yeteneklerine gönülden
inanan Atatürk; uygar milletlerin düzeyine çıkabilmek
için, Türk Milletinin önce tarihini bilmesi gerektiğini
düşünüyordu. Atatürk ayrıca, tarih öğrenim sürecinin,
ilk kaynaklardan bizzat araştırılıp öğrenilmesi taraftarıydı.
Atatürk, bu düşüncesinin nedenini şu sözleriyle açıklamıştır:
"Dünyanın bize hürmet göstermesini
istiyorsak, evvela biz kendi benliğimize ve milliyetimize
bu hürmeti hissen, fikren, fiilen bütün ef'al (faaliyet)
ve hareketlerimizle gösterelim. Bilelim ki milli benliğini
bulmayan milletler başka milletlerin avıdır." 8
Atatürk'e göre, Türklüğümüzü bütün
asaleti ve tarihi ile tanımak ve tanıtmak şarttır. Yaşamı
boyunca, tarih incelemelerinde, Türk ve yabancı tarihçilerle
beraber çalışan Atatürk; bu araştırmalardan edindiği
bilgileri, Türk Milletine aşılamak istemiştir. Türk
Milletinin büyüklüğüne bütün Türklerin inanmasını arzulayan
Atatürk, bu fikri savunmayı hayatı boyunca amaç edinmiştir.
"Büyük devletler kuran atalarımız büyük ve geniş uygarlıklara
da sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek Türklüğe
ve dünyaya bildirmek bizler için bir borçtur."..."Türk
çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için
kendinde kuvvet bulacaktır."9
diyerek; Türk insanının tarihini öğrenmesinin önemini
vurgulamış; aşağıdaki sözleriyle de bu konudaki çalışmalara
olan güvenini belirtmiştir:
"Kültür işlerimiz üzerine, ulusça
gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz. Bu işlerin başında
da Türk tarihini doğru temeller üstüne kurmak, öz Türk
diline, değeri olan genişliği vermek için candan çalışılmakta
olduğunu söylemeliyim. Bu çalışmaların göz kamaştırıcı
sonuçlar vereceğine şimdiden inanmalısınız." 10
Türk kültürünü ve Türk tarihini
bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak amacıyla,
Atatürk kurumun çalışmalarına önderlik etmiş, çalışma
planını kendisi çizmiş; Türk ve Türkiye tarihini aydınlatacak
araştırmacılara yol gösterici nitelikte aşağıdaki direktifleri
vermiştir: 11
".... Tarih yazmak, tarih yapmak
kadar mühimdir, yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen
hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır." 12
Çağdaş Türk Modelinin Kurucusu
"Büyük davamız en medeni ve en refahlı millet olarak
varlığımızı yükseltmektir" diyerek, Türk Milletini
medeni milletler seviyesine çıkarma mücadelesini açıkça
belirten Atatürk, çağdaş Türk modelinin de kurucusudur.
Atatürk, bütün milletlere saygı duyuyordu;
ama Türk'ü hepsinin üstünde görüyordu. Atatürk, Türk
Milletine olan sevgisini ve güvenini her fırsatta dile
getirmiştir. "Benim hayatta tek fahrim (şerefim),
servetim, Türklükten başka bir şey değildir."13
diyerek, Türk olmaktan duyduğu gururu ve 10. Yıl Nutku'ndan
alınan şu sözleri ile de, Türk Milletinin gelecekte
büyük işler başaracağına olan inancını vurgulamıştır:
"Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli
ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk Milletinin
büyük millet olduğunu, bütün medeni alem az zamanda
bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün
unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti,
bundan sonraki gelişmesi ile, geleceğin yüksek medeniyet
ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır."
Atatürk'ün milletine olan sevgisi, bütün ömrünü millete
hizmetle geçirmesini ve bundan büyük bir onur duymasını
sağlamıştır:
"Benim için dünyada en büyük mevki ve mükâfat,
milletin bir ferdi olarak yaşamaktır. Eğer Cenab-ı Hak
beni bunda muvaffak etmiş ise, şükrederim. Bugün olduğu
gibi ömrümün nihayetine kadar milletin hizmetinde olmakla
iftihar edeceğim."
Atatürk'ün milletine olan güveni, Türk olmaktan duyduğu
gururla perçinlenmiş; girdiği her ortamda, yaptığı her
konuşmada bunu belirtmekten çekinmemiştir. O, içinde
yaşadığı Milletin kültürünü içine sindirmiş; Türk Milletinin
zekasını, cesaretini, merhametli oluşunu, kahramanlığını
ve askeri başarısını kişiliğinde toplamış bir liderdir.
Atatürk'ün Ilımlı Milliyetçilik Anlayışı
Atatürk milliyetçiliği, milliyet, dil ve kültürde;
üzüntüde ve sevinçte birlik ve beraberliği ifade eder.
Bu anlayış, dünya milletlerini bir aile sayan, her milletin
hakkına saygılı olan, haklarını ve onurunu koruma konusunda
bilinçli ve barışçı bir milliyetçiliktir.
"Millet hayatı tehlikeye girmedikçe, çıkarılan
savaş, savaş değil, cinayettir, öyleyse esas olan barıştır.
İnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak,
insanlık dışı ve son derece üzücü bir sistemdir. İnsanları
mutlu edecek tek vasıta onları birbirine yaklaştırmak,
onlara birbirlerini sevdirmek, karşılıklı maddi ve manevi
ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir."
sözleri; Atatürk'ün savaş yanlısı bir devlet adamı olmadığının
göstergesidir.

Osmanlı dönemine ait en ihtişamlı mimari yapılardan
biri olan Topkapı Sarayı |
Savaşın, bir millet için ne demek olduğunu en acı ve
en açık biçimde yaşayan Atatürk; büyük zaferin kazanılmasından
sonra hep barışçı bir siyaset izlemiş, diğer devlet
adamlarına örnek olmuştur. Atatürk'ün şu sözleri de,
barışçı siyaset anlayışının bir göstergesidir:
"Dürüst ve açık olan dış siyasetimiz
bilhassa sulh fikrine dayanır. Milletlerarası herhangi
bir meselemizi sulh vasıtalarıyla halletmeyi aramak
bizim menfaat ve zihniyetimize uyan bir yoldur. Milletlerarası
sulh havasının korunması için Türkiye Cumhuriyeti, elinden
gelen herhangi bir hizmetten geri kalmayacaktır."
14
Atatürk'ün günümüzde önemi daha da iyi anlaşılan "Yurtta
Sulh, Cihanda Sulh" ilkesi, milli politikamıza bugün
de temel oluşturmaktadır. "Barış yolunda nereden bir
çağrı geliyorsa Türkiye onu can atarak karşıladı ve
yardımını esirgemedi" diyen Atatürk'ün bu tutumu, Türkiye'nin
dış siyasetinin temel ilkelerinden biri olarak varlığını
sürdürmektedir.
Yurtta sulh, milli birlik ve beraberlikten güç alan
bir durumdur. Vatandaşlar birbirlerini kırmadan, birbirlerinin
hak ve özgürlüklerine saygı duyarak yaşadıklarında;
bölücü fikirlere ve yurdu bölmek isteyenlere karşı tek
bir yürek olarak mücadele etmeyi kabul ettiklerinde;
barış ve huzur kendiliğinden sağlanır. Bir ülkede barışı
sağlamak, gelişmenin ve kalkınmanın önünün açılması
için de gereklidir.
Cihanda sulh ise, devletlerin aralarındaki çekişmeleri,
anlaşmazlıkları barışçı yollardan çözümlemeleridir.
Savaşlar sadece acı, kan, gözyaşı ve felâket getirir;
kazananlar dahi pek çok şeylerini yitirmiş olurlar.
O halde, ancak ve ancak, tüm barışçı yollar tıkandığında
savaşa gidilmelidir. Esas olan savaş değil, barıştır.
Atatürk büyük devletlerle, daima dostane ve samimi
ilişkiler kurmayı prensip edinmiştir. Bütün dünya devletlerinin
özgürlüklerine, toprak bütünlüklerine saygılı olmak;
insanları felaketlere sürükleyen savaşları önlemek;
dünya barışını temin etmek amacıyla diğer devletlerle
işbirliği yapmayı istemiştir.

Dolmabahçe Sarayı |
|