|
Arapça bir kelime olan Deccal, "yalancı, hilekar;
zihinlerde, gönüllerde iyi ile kötüyü, hak ile batılı
karıştıran; bir şeyi yaldızlayıp gerçek yüzünü gizleyen;
her yeri dolaşan kötü ve uğursuz kişi" gibi anlamlara
sahiptir. Peygamberimiz (sav)'in ahir zamanı anlatan
pek çok hadisinde Deccal, kıyametin en önemli alametlerinden
biri olarak yer almaktadır.
|


|
Günümüzde dünyanın durumu ise, Peygamber Efendimizin
hadislerinde tarif ettiği ahir zaman ile büyük benzerlikler
göstermektedir. Hadislerde bu dönemde fitnenin (karmaşa
ve bozgunculuğun), anarşinin ve şiddetin yaygınlaşacağı
dünyada huzurun kalmayacağı insanların açlık, fakirlik,
kıtlık gibi pek çok sıkıntı ile mücadele edeceği, kötülüğün
ve fesadın yaygınlaşacağı bildirilmiştir. (Detaylı bilgi
için Bkz. Kıyamet
Alametleri, Harun Yahya, 2001) Bu dönemde,
karmaşa ve huzursuzluğun yaygınlaşmasına neden olan,
insanları ahlaksızlığa ve kötülüğe iten, kitleleri inkara
ve isyana yönlendiren, terörün ve şiddetin kaynağı haline
gelen fikri altyapı ise Deccal'dir. Deccal'in ahlaksızlığı
yaymada kullandığı metod iyiyi kötü, kötüyü iyi göstermesi
olacaktır. Bu konuda bildirilen hadislerden biri şöyledir:
Deccal çıkar. Maiyetinde su ve ateş vardır. İnsanların
su olarak gördüğü yakıcı bir ateştir. İnsanların ateş
olarak gördükleri de soğuk ve tatlı bir sudur.1
Peygamberimiz (sav) hadislerinde, kıyamet kopmadan
önce Deccal'in muhakkak çıkacağını belirtirken, Deccal'in
nasıl bir ortamda ortaya çıkacağını da bildirmiştir.
Deccal'in çıktığı dönem; din ahlakının yaşanmadığı,
Allah'ın açıkça inkar edildiği, ahlaksızlığın, karmaşanın,
savaşların, çatışmaların çok yaygınlaştığı, terörün,
cinayetlerin ve şiddetin günlük hayatın bir parçası
haline geldiği bir dönem olacaktır. Tarih boyunca dünya
üzerinde anarşi ve kargaşanın yaşandığı dönemler olmuştur,
ancak Deccal'in neden olduğu karmaşa ve kaos ortamı,
tarihin hiçbir döneminde eşi görülmemiş büyüklükte olacaktır.
Peygamberimiz (sav) de bir hadisinde bu konuya dikkat
çekmiştir:
Allah Hz. Adem'i yaratmış olduğu günden bu yana, Deccal'in
fitnesinden daha büyük bir fitne olmamıştır.2
DECCALİYETİN DİNİ DARWINİZM
Deccal'i anlatan pek çok hadiste çeşitli benzetmelerle
tarif edilen özellikler, bir ideolojinin özellikleri
olarak değerlendirildiğinde netlik kazanmaktadır. Bu
durumda insanları inkara sürükleyen, din ahlakından
uzaklaştıran, insanlar arasında fitne ve kargaşa çıkmasını
sağlayan her türlü ideoloji ve düşünce sistemi, Deccal'i
temsil etmektedir.
Bugün yeryüzünde din karşıtı en büyük fitnelerden biri,
materyalizm ve materyalizmden türeyen çeşitli ideoloji
ve akımlardır. Tüm bu akımları kapsayan, hepsinin sözde
bilimsel çıkış ve dayanak noktası olan düşünce ise Darwinizm'dir.
Darwinizm, ortaya atıldığı tarihten itibaren materyalist
ve din karşıtı ideoloji ve akımların temel dayanak noktası
haline gelmiş, bu ideolojileri savunanlar tarafından
adeta bir din haline getirilmiştir. Darwinizm'in, ahir
zamanda Deccal'in dini haline getirileceğine büyük İslam
alimi Bediüzzaman Said Nursi de şu açıklaması ile dikkat
çekmiştir:
Tabiatçılık ve materyalizm felsefesinden çıkan
nemrudane bir akım, ahir zamanda felsefe vasıtasıyla
gittikçe yayılarak kuvvet bulur, ilahlık iddia
edecek bir dereceye çıkar. 3
Tam da Bediüzzaman'ın "tabiatçılık ve materyalizm
felsefesinden çıkan nemrudane bir akım" şeklinde belirttiği
gibi, Darwinizm, doğaya müstakil bir güç atfeden,
tüm canlılığın kör tesadüflerin eseri olduğunu, yaratılmadığını
iddia eden, insanları Allah'a imandan uzaklaştırmaya
çalışan bir öğretidir. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme
ve Şerhi isimli, Peygamber Efendimizin hadislerinin
biraraya getirildiği ve hadislerin açıklamalarının
yer aldığı kitapta ise bu konu şöyle yorumlanmıştır:
Deccal'in yol açtığı ahir zaman fitnesinin en bariz
ve en mühim vasfı dine karşı olmasıdır. Ahir zamanda
ortaya çıkacak bir kısım hümanist görüşler ve değerler,
dinin yerini almaya çalışacaktır. Bu yeni din, insan
üstünde mevcut her çeşit İlahi hakimiyeti kaldırmak
için inkarı kendisine temel alır... Temel ilahı
madde ve insan olan din dışı bir dindir. 4
Alıntıda sözü edilen "hümanist görüşler" bugün gerçekten
de bir din kimliğine bürünmüş durumdadır. Çağımızda
hümanizm, Allah'ın inkar edildiği ve insanın sözde tapılacak
kutsal bir varlık olarak gösterildiği ateist bir din
durumundadır. Hümanist kurum ve derneklerin yayınlarına
bakıldığında ise, tüm dünya görüşlerini evrim teorisine
dayandırdıkları görülür. (Ayrıntılı bilgi için bkz.
Harun Yahya, Global
Masonluk, İstanbul, 2002)
Canlıların cansız maddelerden oluştuğu ve evrimleşerek
geliştiği fikrini savunan Darwinizm'in en önemli mekanizması
ise "tesadüf"tür. Bu aldatıcı öğretiye göre tüm canlı
türleri, tesadüfen ortaya çıkan bir hücreden, yani ortak
bir atadan oluşmuş ve zaman içinde yine tesadüflerin
etkisiyle meydana gelen küçük değişimlerle birbirlerinden
farklılaşmışlardır. Hiçbir akılcı ve bilimsel dayanağı
olmayan bir hayal ürününden ibaret bu teori, Darwin
döneminin ilkel bilim düzeyi ve sosyolojik koşulları
içinde pek çok kişi tarafından kabul görmüştür. Ancak
bilimin ve teknolojinin ilerlemesi ile birlikte teorinin
de dev bir safsatadan ibaret olduğu anlaşılmıştır. Buna
rağmen bugün halen bu teoriye bağlılıkta direnenler,
aşağıda da ele alacağımız gibi, ideolojik gerekçelerle
bu akıl dışı teoriden vazgeçemeyen çevrelerdir.
Darwinizm, ortaya atıldığı tarihten itibaren materyalist
ve din karşıtı ideoloji ve akımların temel dayanak noktası
haline gelmiş, bu ideolojileri savunanlar tarafından
adeta bir din haline getirilmiştir.
|


Evrim teorisi, canlılığın,
tesadüflerin eseri olarak, cansız maddelerden
meydana geldiğini iddia eder. Bu iddiaya göre,
dünyanın ilk zamanlarında -yan sayfada görüldüğü
gibi- doğa olaylarının etkisi ile cansız madde
canlanmış ve yine tesadüflerle zaman içinde bugünkü
kusursuz canlıları meydana getirmiştir. Kuşkusuz
bu iddia, akıl sahibi bir insanın asla kabul etmeyeceği
kadar mantık dışıdır.
|
Bu batıl dine göre yeryüzünde canlılık yaratılmamıştır,
kendiliğinden var olmuştur. Bu saçma anlayışı benimseyenlere,
"Peki canlılık ilk olarak nasıl ortaya çıkmıştır?" diye
sorulduğunda, bu soruya verecekleri cevap "Canlıları
kör tesadüfler var etmiştir" olacaktır. Oysa tesadüf
tamamen başıboş, akılsız ve amaçsız bir güçtür. Allah
ise her şeyi bir düzen, plan, akıl, hikmet ve intizam
ile yaratır. İnsan bir eşya ile karşılaştığında bunu
mutlaka bir yapan olduğunu bilir, gördüğü şeyin kendisinin
görmediği bir anda akıl ve şuur sahibi bir varlık tarafından
tasarlanıp meydana getirildiğini anlar. Üstelik bunu
anlaması için uzun uzun düşünmesine, araştırma yapmasına
da gerek yoktur. Bakar bakmaz anlaşılan bir şeydir bu.
Örneğin insan bir odaya girdiğinde gördüğü koltuğu,
masayı, saati, televizyonu yapan birileri olduğunu,
birisinin bu eşyaları oraya taşıdığını, yine birisinin
bu eşyaları odaya en uygun olacak şekilde yerleştirip
odayı dekore ettiğini bilir. Kimse masanın, koltuğun,
saatin, televizyonun kendi kendine ortaya çıktığını
veya kendi kendilerine o odaya gelip, kendilerine uygun
bir yer bulup yerleştiklerini düşünmez. Bunu düşünen
biri çıkarsa da, doğal olarak bu kişinin aklından şüphe
edilir.
Darwinizm gibi saçma bir fikre inanan insan ise; elmaların,
portakalların, çileklerin, üzümlerin, kavunların, karpuzların,
kirazların, eriklerin, şeftalilerin, kayısıların, güllerin,
leylakların, sümbüllerin, menekşelerin, manolyaların,
karanfillerin, kedilerin, ceylanların, kaplanların,
tavşanların, sincapların, zebraların, zürafaların veya
daha burada sayamadığımız binlerce türün ve hatta mühendislerin,
doktorların, profesörlerin, akademisyenlerin, sanatçıların,
devlet adamlarının yani tüm insanların kör tesadüfler
sonucunda kendi kendine ortaya çıktığı iddiasındadır.
Diğer bir deyişle bu kişiye göre gördüğü her varlık
tesadüflerin eseridir. Bu durumda "tesadüf" bu kişinin
ilahı durumundadır. Ancak dikkat edilirse bu sözde ilah,
düşünce yeteneği olmayan, dünyanın en akılsız ilahıdır;
çünkü bu ilah hem kendisinin ne olduğunun farkında değildir,
hem de ne ortaya çıkardığını ve yaptığını bilmemektedir.
Peygamberimiz (sav) Deccal ile ilgili
bir hadisinde "Haberiniz olsun ki o kördür" sözü
ile Deccal'in gözünün kör olduğunu bildirmektedir. Bazı
İslam alimleri tarafından bu hadis, "Deccal'in kalp
gözü kördür" şeklinde açıklanmaktadır.5
Bu açıklama yukarıdaki bilgiler ışığında
daha net anlaşılmaktadır. Kör tesadüfü ilahlaştıran
bir dine inanan insanların kalp gözü de, akıl gözü de
kördür. Bu insanlara, "Allah tüm evreni üstün bir akıl,
düzen ve intizam ile yarattı" denildiğinde hemen itiraz
ederler. Ama "herşey kör tesadüflerin eseridir" dendiğinde,
bunu son derece mantıklı bulurlar. Akıllı ve bilinçli
bir yaratılışın yerine, karmaşa ve kaos içerisinde aklı
ve şuuru olmayan tesadüflerin herşeyi var ettiği gibi
akıl dışı bir iddiayı kabul ederler. Bu yönüyle düşünüldüğünde
Darwinizm, dünya tarihinin en hayret verici, en akıl
almaz batıl dinidir. Şaşırtıcı olan bir başka yön de,
yanlış ve saçma olduğu açık olan bu dini bir takım eğitimli
kişilerin de benimsiyor olmasıdır. Bazı profesörler,
devlet adamları, siyasetçiler, öğretmenler, avukatlar,
doktorlar bile bu saçmalığa inanabilmektedir. Bu da
Deccal'in fikri sisteminin adeta bir büyü gibi insanları
etkisi altına aldığını göstermektedir.
Peki kimi insanları böylesine akıl ve mantık dışı bir
iddiayı benimsemeye ve hatta hararetli birer savunucusu
olmaya iten etken nedir?
İşte burada karşımıza çıkan, ahir zamanda Deccal'in
fikir sisteminin yayılması için sürdürülen yoğun propagandadır.
Bu etkinin oluşturulabilmesi için insanlara şuurlarının
açılmaya başladığı ilk andan itibaren yoğun telkin verilir
ve insanlar aşama aşama bu sapkın dine dahil edilirler.
İnsanın çocukluk çağından itibaren almaya başladığı
bu telkin, birkaç aşamalıdır ve her bir aşamasında insan,
Deccal'in karanlık dünyasına bir adım daha itilmiş olur.
Bu yoğun telkinden korunabilmenin en önemli yolu ise
kişinin sadece vicdanının sesini dinlemesidir. Çünkü
vicdan, insanı, Allah'ın izni ile, her zaman en doğru
yola ileten bir rehberdir. Bilimsel olarak tamamen çökmüş
olan Darwinizm ise, günümüzde yalnızca ideolojik bir
görüş olarak savunulmaktadır ve bilimsel delillerin
yanı sıra, insanın, vicdanına başvurarak da yanlışlığını
kolayca fark edebileceği bir safsatadır.
Bu tehlikeye karşı temkinli olmak ve bu telkin mekanizmasının
ne şekilde çalıştığını anlayabilmek için, çocukluk çağından
itibaren geçirilen aşamalara değinmek yerinde olacaktır.
I. AŞAMA
"HAYATIN TESADÜFLERİN
ESERİ OLDUĞU" YALANI ANLATILIR
Bir
çocuğun çevresindeki olayları ve yaşamı algılaması ve
değerlendirmesi bir yetişkinden çok daha farklıdır.
Çocuk sürekli sorular sorar, çevresinde gelişen olayların
nedenlerini sorgular. Nasıl var olduğunu, nasıl konuştuğunu,
doğadaki diğer canlıların nasıl meydana geldiğini, bitkileri
kimin var ettiğini, güneşin nasıl doğup battığını, ayın
nasıl havada durduğunu ve daha pek çok sorunun cevabını
arar. Aslında tüm bu sorular karşısında bir çocuğa verilecek
tek bir doğru cevap vardır. Ancak insanlar genellikle
bu sorulara iki türlü cevap verirler. Bunlardan birincisi
ve doğru olanı, kendisi de dahil olmak üzere etrafında
gördüğü herşeyi Allah'ın yarattığı ve tüm insanların
kendilerini yoktan var eden, büyüten, yediren, içiren,
nefes aldıran, koruyan, esirgeyen Allah'a karşı sorumlu
oldukları cevabıdır. Allah'ın tüm kainatı sarıp kuşattığı,
her an her yerde olduğu, insanları her an gördüğü, duyduğu
ve işittiğidir.
Ancak insanların bir kısmı çocuklarının sordukları
sorulara bu doğru cevabı vermezler. Bir kısmı çocuklarına
herşeyi yaratanın Allah olduğunu söyler, ancak Allah'ın
herşeyin tek hakimi ve sahibi olduğunu, herşeyin O'nun
dilemesi ile gerçekleştiğini anlatmazlar. Diğer grup
ise, çocuklarını çok daha büyük bir yanlışa yöneltirler.
Bu insanlar tüm kainatın akılsız ve şuursuz tesadüflerin
eseri olduğu yanılgısını savunurlar. Çünkü onlar da
büyüklerinden veya çevrelerinden aynı cevapları duyarak
yetişmiş ve yıllar boyunca bu doğrultuda eğitim almışlardır.
Okullarda, gazetelerde, televizyonlarda hep Allah'ın
varlığını inkar eden bir telkinle karşılaşmış, bu aldanış
adeta beyinlerine kazınmıştır.
Üstelik
bu telkin insanlarda öylesine bir kabullenmeye neden
olmuştur ki, gördükleri her türlü yaratılış harikasına
rağmen düşünmemeye, vicdanları ile gördükleri doğruları
göz ardı etmeye alışmışlardır. Aslında bu durum da başlı
başına bir yaratılış mucizesidir. İnsanların gördükleri
tüm delillere, şahit oldukları pek çok mucizeye rağmen
inkarda direnmeleri, Kuran'da bize bildirilen bir mucizevi
durumdur. Allah bazı insanların gördükleri her türlü
mucizeye rağmen iman etmeyeceklerini bir ayette şu şekilde
bildirmektedir:
Gerçek şu ki biz onlara melekler indirseydik,
onlarla ölüler konuşsaydı ve herşeyi karşılarına toplasaydık,
Allah'ın dilediği dışında, yine onlar inanmayacaklardı.
Ancak onların çoğu cahillik ediyorlar. (Enam Suresi,
111)
Bu gibi insanların çocuklarına verdikleri eğitim de
kendi inandıkları Deccal dini doğrultusunda olmaktadır.
Böylece insanların büyük kısmı daha çocuk yaştan başlayarak
Allah'ın varlığını ve yaratma sanatını hiç düşünmeden,
herşeyin bir tesadüften ibaret olduğuna inanarak büyür.
Bazı aileler ise çocuklarına bu konuda hiçbir bilgi
vermezler ve onları biraz daha büyüdüklerinde bazı televizyonlarda,
filmlerde, gazetelerde veya kitaplarda karşılaşacakları
ateist telkinlere açık bırakırlar. Bu durumda da sonuç,
çoğu kez çocuğun bu telkinlere kapılmasıdır.
II. AŞAMA
HAYATIN ŞİDDETE DAYALI
BİR MÜCADELE ALANI OLDUĞU YALANI
ÖĞRETİLİR
Yaşamın
tesadüf ve rastlantıların eseri olduğunu düşünen bir
insan için, kendisi ilk başlarda şuurunda olmasa dahi,
madde tek mutlak değer haline gelir ve böylece ilk aşama
aşılmış olur. Benzer telkinlerle yetişenlerin çoğunlukta
olduğu bir toplumda, çocuğun beynine kazınacak önemli
telkinlerden bir diğeri ise "güçlü ve bencil olduğu
müddetçe ayakta kalabileceği"dir.
İlk başta aile içerisinde işlenen bu telkin, çocuğun
okula başlaması ile birlikte daha güçlü ve kapsamlı
bir hale gelir. Çocuğun ailesi ve çevresinden aldığı
telkin, okulda kendisine bilim kisvesi altında öğretilen
"insanların atası hayvanlardır, dolayısıyla hayvanlar
arasındaki ilişki insanlar arasındaki ilişkiler için
de geçerlidir"
şeklindeki tamamen bilim dışı teorilerle desteklenir.
Böylece çocuk, bireyler ve toplumlar arasında sürekli
bir mücadele olduğunu, zayıf olanların ortadan kalkacaklarını
ve kendisinin de buna göre bir yaşam sürdürmesi gerektiği
yalanını öğrenmeye başlar. Bu eğitime göre bir çocuğun
hayatta en çok ihtiyaç duyacağı ve asla unutmaması gereken
ders, bu mücadele ortamı içinde gerekirse güç, şiddet
ve hile de kullanarak ayakta kalmayı başarabilmektir.
Bu telkin okulla da sınırlı kalmaz. Çocuk, dinlediği
şarkı sözlerinde, izlediği filmlerde, reklamlarda, video-kliplerde,
hatta oynadığı bilgisayar oyunlarında, kısaca hayatının
her anında yoğun bir Sosyal Darwinizm telkini almaya
devam eder. Söz konusu yoğun telkin neticesinde, insanlarla
olan tüm ilişkilerini maddeci bir anlayış üzerine kurar.
Bu, insan hayatının her anına acımasızlığın, bencilliğin,
çıkarcılığın, vefasızlığın hakim olması demektir. Bu
anlayışın doğal bir sonucu olarak çocuk, ahlaki değerlerden
uzak, karanlık bir dünyanın içine itilir.
Oysa Kuran ahlakı insanlara bunun tam zıddı olan bir
hayat sunmaktadır. Kuran'da insanlar, barışa ve güvenliğe
davet edilir. Kuran ahlakının yaşandığı toplumlarda
sevgi, merhamet, hoşgörü, huzur, dürüstlük, fedakarlık
ve insaniyet egemendir. Allah'ın insanlara emrettiği
güzel ahlak, şu şekilde bildirilmiştir :
Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen
yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. "Biz size,
ancak Allah'ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden
ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür. Çünkü biz,
asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle Rabbimizden korkuyoruz."
Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş
ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir.
(İnsan Suresi, 8-11)
III. AŞAMA
HİÇ KİMSEYE KARŞI
SORUMLU OLMADIĞI ÖĞRETİLİR
Sorduğu her soruya materyalist ve Darwinist düşünce
çerçevesinde cevaplar alan çocuğun önünde, doğal olarak
aynı düşüncelere sahip olmaktan başka bir yol kalmamıştır.
Artık o da, bunu açıkça ifade etmese bile, kendisini
ve karşısındaki insanı evrimleşmiş bir tür hayvan olarak
görmeye başlayacaktır.
Ancak eğitimin önemli bir aşaması daha vardır. O da
çocuğun kendisinden başka hiç kimseye karşı sorumlu
olmadığı yanılgısını öğrenmesidir. Kendisine telkin
edilen bu batıl inanca göre; eğer en baştan beri sadece
madde varsa ve madde hep var olacaksa, hayatın tamamı
rastlantıların bir eseri ise, üstelik ölüm tamamen bir
yokoluşsa, o zaman insan için önemli olan yalnızca maddi
çıkarlardır. Maddelerden oluşan bu dünyada manevi değerlerin
bir anlamı kalmaz. Bu durumda insanın düşünmesi gereken
tek şey, kendi istek ve tutkularının ne yolla olursa
olsun tatmin edilmesidir. Kuran'da yer alan "Bizim,
sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten
Bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?"
(Müminun Suresi, 115) ayeti, bu cahil insanların
çarpık bakış açısını bizlere göstermektedir.
Gerçekte ise başıboş bir hayat süreceğini ve ölümle
birlikte yok olacağını düşünen insanlar, çok büyük bir
yanılgıya düşmüşlerdir. İnsan, herşeyi yoktan var eden
Rabbimize karşı sorumludur. İnsanı, belli bir kader
üzerine yaratan, geçmişini, şu anını ve geleceğini bilen,
öldükten sonra onu sorgulayarak yaptığı herşeyin karşılığını
verecek olan Allah'tır. Allah onu, hayvanlardan farklı
olarak bir ruh, akıl, irade ve muhakeme yeteneği ile
yaratmıştır. Yani bir insan, içinde farklı eylemlere
karşı bir istek veya dürtü duysa dahi, bu özellikleri
ile kötülüğü engelleme gücüne sahip olarak yaratılmıştır.
Bunun bilincinde olmayan veya bu gerçeği göz ardı eden
bir kişinin toplum için tehlike oluşturacağı ise açıktır.
Örneğin bir olay karşısında öfkelenen kimse, karşısındaki
kişiye hiç düşünmeden zarar verebilir, acımasızca davranabilir.
Karşısındakinin savunmasız biri olması onun için bir
anlam taşımaz. Önemli olan öfkesini bir şekilde giderebilmesidir.
Ancak Allah'ın kendisine verdiği ruhu taşıdığını bilen,
akıl ve vicdan sahibi insan her türlü durumda öfkesine
hakim olur. Muhakemesi ve vicdanı her an açıktır. Allah'a
hesap veremeyeceği en küçük bir harekette bulunmaz.
Günah işlediğinde ise bundan tevbe eder ve hatasını
düzeltir.
Allah, kendisini başıboş zannedenlere yaratılışlarını
ve ölümden sonra tekrar dirileceklerini Kuran'da şöyle
hatırlatmaktadır:
İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını
mı sanıyor?
Kendisi, akıtılan meniden bir damla
su değil miydi?
Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken
(Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.'
Böylece ondan, erkek ve dişi olmak
üzere çift kıldı.
(Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye
güç yetiren değil midir? (Kıyamet Suresi, 36-40)
Bir başka ayette ise insanlara hem kötülüğün hem de
kötülüklerden sakınmanın ilham edildiği bildirilmiştir.
(Şems Suresi, 7-10) Dolayısıyla insanların ahlaklarındaki
bozuklukların ve suç işlemelerinin ardındaki temel neden,
Allah'a iman etmemeleri, yaptıklarından dolayı Allah'a
hesap vermeyeceklerini zannetmeleri ve bu nedenle Allah'tan
sakınmamalarıdır. Oysa insanın bir yaratılış amacı vardır.
"... insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye
yarattım" (Zariyat Suresi, 56) ayeti ile bu sorumluluğun
"Allah'a ibadet etmek" olduğu bildirilmiştir. İnsan
dünya hayatında denemeden geçirilmektedir ve sorumluluklarını
yerine getirmediği durumda, bununla sorguya çekilecektir.
Bu sorumluluklardan bazıları Beyyine Suresi'nde şu şekilde
bildirilir:
Oysa onlar, dini yalnızca O'na halis
kılan hanifler (Allah'ı birleyenler) olarak sadece Allah'a
kulluk etmek, namazı dosdoğru kılmak ve zekatı vermekten
başkasıyla emrolunmadılar. İşte en doğru (dimdik ve
sapasağlam) din budur. (Beyyine Suresi, 5)
Doğru din, Allah'ın dinidir, ama pek çok insan kitabın
başından itibaren sözünü ettiğimiz telkinler sonucunda
bundan uzaklaşır. Önceki sayfalarda aşamalarını tarif
ettiğimiz Sosyal Darwinist eğitimden geçen bir insanın
önünde pek fazla seçim imkanı kalmaz. Hayata ve insanlığa
bakış açısı tamamen materyalist-Darwinist düşünce doğrultusunda
şekillenir. Artık o da sadece kendisini ve çıkarlarını
korumak için mücadele edecek, çoğu zaman şiddet, zulüm
ve hileyi tek yol olarak görecek, dinsizliğin getirdiği
kabus içinde bir suçtan bir başka suça koşacaktır. Üstelik
bu durumda onu durduracak veya engelleyecek bir sebep
olmayacaktır. Sürekli "bela arayan", savunmasız insanlara
saldıran, mazlumları ezen ve haklarını yiyen, şiddetten
zevk alan, kanı ve gözyaşını eğlence konusu edinen,
kısacası tüm insani özeliklerden uzaklaşan insanların
sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Bunun en önemli nedeni
de, Deccal dininin bu ürkütücü telkinlerinin, insanlara
hayatın vazgeçilmez bir gerçeğiymiş gibi öğretiliyor
olmasıdır.
DECCAL DİNİNİN MEZHEPLERİ
Hadislerde Deccal'in fitnesinin tüm dünyayı saracağı
bildirilmektedir. Bunun bir işareti de her dinden, her
milletten, her inançtan bu sisteme uyanların olacağıdır.
Bu fitne çok büyük ve kapsamlı olduğu için pek çok insan
bilerek veya bilmeyerek bu tuzağa düşecektir. Bu, insanların
fark etmeden de olsa Deccal'in savunduğu yaşam tarzına
uymaları anlamına gelmektedir. Diğer bir deyişle dünya
görüşleri ne olursa olsun, anarşi oluşturan ve anarşiyi
savunan, şiddet uygulayan ve şiddetten yana olan, huzuru
ve güvenliği bozacak eylemlerde bulunan kişilerin hepsi
Deccal'in dinine tabi olmuşlardır.
Bununla birlikte bu dinin kendi içinde çeşitli "mezhepleri"
vardır. Geride bıraktığımız yüzyılı incelediğimizde
Darwinizm'den hayat bulan iki önemli ideolojinin insanlık
üzerinde yıkıcı etkileri olduğunu görürüz: Komünizm
ve faşizm.
Bu iki ideoloji, Deccal dininin iki ana mezhebi olarak
kabul edilebilir. Her iki ideolojinin de kurucuları
ve önde gelen liderleri günümüzde Deccal'in fikri sisteminin
kökeni olan Darwinizm'in bağlılarıdır ve iki akım da
Darwinizm'in derin etkisi altındadır. İnsanlığın başına
sayısız felaketler getiren, dünyayı adeta bir arenaya
çeviren bu mezhepler yakından incelendiğinde ortaya
ilginç bir tablo çıkmaktadır: Her ne kadar birbirlerine
zıt görüşlere sahiplermiş gibi görünseler de, her iki
mezhebin pek çok ortak noktası bulunmakta, ikisinin
de aynı kaynaktan, yani Darwinizm'den beslendikleri
açıkça anlaşılmaktadır. (Detaylı bilgi için bakınız,
Darwinizm'in
İnsanlığa Getirdiği Belalar, Harun Yahya,
Global Yayıncılık, 2000). Bu mezhepler arasındaki ortak
noktaları ve bu benzerliklerin asıl dayanak noktası
olan Darwinizm'in temel fikirlerini kısaca şöyle maddeleyebiliriz:
Darwinizm
* Çıkış noktası bir Yaratıcının var olduğunu inkar etmektir.
Ana hedefi de insanların din ahlakından uzak yaşadığı
bir toplum oluşturabilmektir. Darwinizm, tesadüflerin
ve rastlantıların ilah edinildiği bir din haline gelmiştir.

* Doğada "hayatta kalma mücadelesi"nin, dolayısıyla
acımasızlığın hakim olduğunu öne sürer. Bu iddiaya göre
diğer canlılar arasındaki amansız varoluş mücadelesi
insanlar için de geçerli olmalıdır. Herkesin bir diğerini
rakip olarak gördüğü bir ortamda, öfke, hırs ve nefret
de en olağan duygular olarak algılanmaktadır.
*Hayat mücadelesi içinde hoşgörüye, merhamete ve diyaloğa
yer yoktur. Eğer sadece güçlü olanlar ayakta kalabilecekse,
bu durumda hoşgörü, merhamet ve diyalog, insanların
en son ihtiyaç duyacakları şeylerden biri olacaktır.
* Darwinizm büyük bir aldatmacadan ibaret olan bir
ideolojidir. Darwinizm'in öne sürdüğü tüm iddialar günümüzde
modern bilim tarafından yalanlanmıştır.
Komünizm
*Dini, toplumları uyutan bir tür afyon olarak değerlendirir.
Egemen olduğu tüm toplumlarda ilk mücadelesi dini inançlara
karşı olmuştur.
* Lenin'in, "Gelişme zıtların mücadelesidir" sözü ile
de dile getirdiği gibi, ilerlemenin ancak çatışma ile
mümkün olacağını düşünür. Bu ideolojiye göre ilerleme
ve gelişmenin kan dökmeden gerçekleşmesi mümkün değildir.
* Silahlı eylemler ve devrim, komünizmin vazgeçilmez
araçlarıdır. Devrimlerin ve eylemlerin temelinde ise,
toplum içindeki diğer sınıflara karşı duyulan öfke ve
acımasızca intikam alma duygusu vardır.
* Komünizm her türlü farklılığa ve muhalefete karşıdır.
Farklılığın tek anlamı vardır; bir çatışma öğesi olması.
Komünist rejimlerde insanlar da dahil olmak üzere herşey
tek tiptir. Bu tekliği bozmaya çalışan her türlü öğe
rejim düşmanı olarak kabul edilir ve buna karşı olabilecek
en sert tedbirler alınır. Böyle bir ortamda hoşgörünün
yaşanması ve diyalog ortamının oluşması mümkün değildir.
* Komünizmin, sempatizanlarının sayısını artırabilmek
için öne sürdüğü eşitlik, sosyal adalet ve özgürlük
gibi kavramların ne kadar aldatıcı olduğu, komünizmin
pratikteki uygulamalarında açıkça görülmüştür. Despot
ve totaliter bir rejim olan komünizm için bu kavramlar
sahte birer propaganda unsuru olmaktan öteye gitmemiştir.
Faşizm
* Faşizm ve tüm uygulamaları, din ahlakı ile taban
tabana zıttır. Faşizmin en belirgin özelliklerinden
birisi, kendisine göre sözde "kutsal" olan değerler
uğruna binlerce masum insanın canına kıyabilmesi, üstelik
bunu bir erdem olarak görmesidir. Bu nedenle savaş ve
çatışma, faşizm için neredeyse "olmazsa olmaz" öğelerdir.
* Farklı ırklara karşı duyulan öfke ve nefret, faşizmin
en temel dayanak noktalarından birisidir. Bu ırkçı iddia,
sayısız savaşın, çatışmanın, katliamın ve etnik temizliğin
çıkış noktasıdır.
* Faşizmde katı bir disiplin hakimdir. Karşıt olan
her türlü fikir kökten yok edilir. Hitler'in iktidarı
döneminde "Alman olmayan" fikirler içeren binlerce kitabın
yakılması, bu zihniyetin sadece tek bir örneğidir.
Hitler, Mussolini, Franco
gibi faşist diktatörler, faşist ideolojileri doğrultusunda
binlerce masum insanın ölümüne, milyonlarcasının
ise acı çekmesine sebep oldular |
* Faşizm, insanları kazanmak için, onlara kendi ırklarının
diğer tüm ırklardan üstün olduğu yalanını telkin eder.
Asıl hedefi ırk üstünlüğüne dayalı bir sistem oluşturabilmektir.
Ancak her ırkın yalnızca kendisinin üstün olduğunu iddia
ettiği bir ortamda kavgaların ve savaşların sona ermeyeceği
açıktır. Hitler ve Mussolini gibi faşist diktatörlerin
halklarını içine sürükledikleri belalar, faşizmin savunduğu
fikirlerin büyük bir aldatmacadan başka bir şey olmadığının
en önemli ispatlarındandır.
Yukarıda saydığımız özellikler sadece bu ideolojiler
hakkında genel bir fikir vermek için sıralanan birkaç
maddeden ibarettir. Bu ideolojilerin günlük hayattaki
uygulamalarına bakıldığında şiddet ve vahşetle ne kadar
içiçe oldukları daha açık bir şekilde görülmektedir.
Ancak asıl önemli olan Deccaliyetin ve ona bağlı ideolojilerin
topluma verdikleri zararlara rağmen geniş kitleler tarafından
benimsenebilmesidir. Bu nedenle Deccal sisteminin toplumu
nasıl etki altına aldığı konusu üzerinde önemle durulması
gerekir. Bu tespitin yapılması, söz konusu sisteme karşı
yürütülecek olan fikri mücadelenin de ilk adımı olacaktır.
Çünkü insanlar bir anda bencil, saldırgan, acımasız,
nefret dolu ve intikam peşinde koşan bireyler haline
gelmezler. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu, ancak
insanların aşamalı olarak Deccal sistemine alıştırılmaları
ile gerçekleşir. Bu süreç insanların çevrelerini algılayıp
bir şeyler öğrenmeye başlamaları ile birlikte devreye
girer ve ömür boyu aldıkları telkinlerle devam eder.
Bu telkinlerin hareket noktası ise insanların Allah'a
imandan uzaklaştırılmasıdır.
Ele aldığımız bu ana mezheplerin de kendi içlerinde
farklı grupları ve uygulayıcıları vardır. Kitabın ilerleyen
bölümlerinde, Deccaliyetin terör ile olan bağlantısını
ele alırken bu alt gruplardan çeşitli örneklere değinilecektir.
Ancak daha önce Deccaliyetin Kuran'da nasıl yer aldığını
incelemekte fayda vardır.
|