|
ADALETİ GÖZETMEK
MÜSLÜMANIN YAHUDİLİK VE ANTİSEMİTİZME
BAKIŞI NASIL OLMALIDIR?
HAZİRAN 2000
Siyonizm elbette Müslümanlar için de dünya barışı için
de son derece tehlikeli ve zararlı bir ideolojidir. Siyonist
Yahudilikle fikren mücadele etmek her Müslümanın görevidir.
Ancak her konuda olduğu gibi, bu konuda da adaleti ayakta
tutmak gerekir. Müslüman, Siyonist Yahudilere karşı çıkarken,
masum Yahudilere karşı zulüm yapılmasını engellemekle
de yükümlüdür.
Bilindiği gibi 20. yüzyıl boyunca Ortadoğu'da İsrail
nedeniyle büyük bir karmaşa yaşandı. İsrail, çevresindeki
Müslüman toplumlara karşı sayısız işgal, katliam ve
zulüm gerçekleştirdi. Dahası başta ABD olmak üzere Batılı
ülkelerdeki Yahudi lobileri de hemen her zaman Müslümanların
aleyhinde tavır gösterdiler. Tüm bunlar, Kuran'daki
"Andolsun, insanlar içinde, mü'minlere en şiddetli
düşman olarak Yahudileri ve müşrikleri bulursun..."
Maide Suresi, 82) ayetinin bir tecellisi hükmündeydi.
İsrail'in ve uluslararası Siyonizm'in bu zulüm politikalarına
karşı dünyadaki Müslümanların haklı bir tepkisi gelişti.
Bugün de halen bu tepki ayaktadır ve yine haklıdır.
Nitekim Siyonizm'in kirli oyunları şimdiye kadar bizim
de eserlerimizde izah edilmiş, milletimiz bu tehlikeye
karşı uyarılmıştır.
Ancak konunun mutlaka vurgulanması gereken bir diğer
yönü, Siyonizm'e karşı duyulan haklı tepkinin hiç bir
zaman bir tür "Yahudi düşmanlığı" haline gelmemesi
gerektiğidir. Bu yazıda bu önemli hususu ele alacağız.
Kuran'a Göre Her Türlü Irkçılık Yanlıştır
Öncelikle belirtilmesi gereken husus, bir Müslümanın
hiç bir din, ırk ve etnik köken ayrımı yapmaksızın,
her türlü soykırım, işkence ve zulme karşı olduğu gerçeğidir.
Bir Müslüman Yahudilere ya da bir başka millete karşı
gerçekleştirilen en ufak bir haksız saldırıyı tasvip
etmez, aksine tel'in eder. Kuran'da, yeryüzünde bozgunculuk
çıkaranlar, insanlara zulmedenler, haksız yere cana
kıyanlar lanetlenir. Tevrat'ta yer alan ve bize Kuran'da
bildirilen bir İlahi hükme göre,
"... Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki
bir fesada karşılık olmaksızın öldürürse, sanki bütün
insanları öldürmüş gibi olur..." (Maide Suresi,
32). Dolayısıyla tek bir masum insanın dahi katli,
asla küçümsenemeyecek bir suçtur.
Dahası Allah, insanların ırklarına, renklerine ve etnik
kökenlerine göre değil, asıl olarak ahlaklarına göre
değerlendirilmesi gerektiğini de bir ayetinde şöyle
açıklar:
Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir
erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız
için sizi halklar ve kabileler kıldık. Şüphesiz, Allah
katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da
soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz
Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)
Ayette geçen "tanışmanız için" ifadesi de,
Allah'ın farklı ırklar veya etnik kökenler yaratmasının
hikmetini açıklamaktadır: Hepsi de Allah'ın kulu olan
farklı milletler veya kabileler, birbirleriyle tanışmalı,
birbirlerinin farklı kültürlerini, dillerini, örflerini,
yeteneklerini öğrenmelidir. Farklı ırk ve milletlerin
bulunmasının amacı, çatışma ve savaş değil, kültürel
bir zenginliktir.
Bu ayet ve Kuran'ın diğer bazı ayetlerinde vurgulanan
ahlak ve düşünce yapısı, bir Müslümanı ırkçılık yapmaktan,
insanları ırklarına göre değerlendirmekten kesin surette
alıkoyar.
Kuran'da Ehl-i Kitabın Durumu
Konuya Yahudilerin inandıkları din açısından bakıldığında
da, yine Kuran'da vurgulanan önemli bir gerçekle karşılaşırız.
Yahudiler, Hıristiyanlarla birlikte, Kuran'da Ehl-i
Kitap (kitap sahipleri) olarak anılırlar.
Kuran'da ehl-i kitap ile müşrikler arasında önemli
ayrımlar yapılır. Bu, özellikle de sosyal hayat açısından
dikkat çekicidir. Örneğin müşrikler için "... ancak
bir pisliktirler; öyleyse bu yıllarından sonra artık
Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar..." Tevbe Suresi,
28) denir. Çünkü müşrikler, hiç bir İlahi kural tanımayan,
hiç bir ahlaki kıstası olmayan, her türlü pislik ve
sapkınlığı tereddütsüz şekilde işleyebilecek insanlardır.
Ancak ehl-i kitap, temeli Allah'ın vahyine dayanan
bazı ahlaki kıstaslara, haram ve helal kavramlarına
sahiptir. Bunun için kitap ehlinden kimselerin pişirdiği
bir yemek, Müslümanlar için helal kılınmıştır. Aynı
şekilde Müslüman erkeklere kitap ehlinden kadınlarla
evlenme izni verilmiştir. Bu konuyla ilgili ayette Allah
şöyle buyurur:
Bugün size temiz olan şeyler helal
kılındı. Kitap verilenlerin yemeği size helal, sizin
de yemeğiniz onlara helaldir. Mü'minlerden özgür ve
iffetli kadınlar ile sizden önce (kendilerine) kitap
verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu,
fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak
-onlara ücretlerini (mehirlerini) ödediğiniz takdirde-
size (helal kılındı.) Kim imanı tanımayıp küfre saparsa,
elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O ahirette hüsrana
uğrayanlardandır. (Maide Suresi, 5)
Bu hükümler, Müslümanlar ile Ehl-i Kitap arasında nikah
sonucu akrabalık bağlarının kurulabileceğini, iki tarafın
birbirlerinin yemek davetlerine icabet edebileceklerini
gösterir ki, bunlar sıcak insani ilişkiler ve huzurlu
bir ortak yaşam kurulmasını sağlayacak esaslardır. Kuran'da
bu ılımlı ve hoşgörülü bakış tavsiye edildiği için,
Müslümanlar da insanlara karşı daima bu bakış açısını
taşımalıdır.
Öte yandan Kuran'da ehl-i kitabın ibadet yerleri olan
manastır, kilise ve havralardan da Allah'ın koruduğu
ibadet mekanları olarak söz edilir:
... Eğer Allah'ın, insanların kimini
kimiyle defetmesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler,
havralar ve içinde Allah'ın isminin çokça anıldığı mescidler,
muhakkak yıkılır giderdi. Allah kendi (dini)ne yardım
edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü
olandır, aziz olandır. (Hac Suresi, 40)
Bu ayet, her Müslümana, ehl-i kitabın mabedlerine saygılı
davranmanın ve bu mabedleri korumanın önemini göstermektedir.
Nitekim İslam tarihine bakıldığında da Müslüman toplumlarda
ehli kitaba her zaman için ılımlı ve hoşgörülü davranıldığı
dikkat çeker. Bu durum özellikle de varisi olduğumuz
Osmanlı İmparatorluğu'nda çok belirgindir. Bilindiği
gibi Katolik İspanya'nın hayat hakkı tanımadığı ve sürgün
ettiği Yahudiler, aradıkları huzuru Osmanlı topraklarında
bulmuştur. Fatih Sultan Mehmed İstanbul'u fethettiğinde
kentte hem Hıristiyanlara hem de Yahudilere özgürce
yaşam hakkı tanımıştır. Tüm Osmanlı tarihi boyunca da
Yahudilere ehl-i kitap olarak bakılmış ve huzur içinde
yaşamalarına imkan tanınmıştır.
Avrupa tarihinde görülen ve dini taassuptan kaynaklanan
engizisyon uygulamaları veya ırkçı fikirlerden doğan
antisemitizm (Yahudi aleyhtarlığı) hiç bir zaman İslam
dünyasında görülmemiştir. Yahudilerle Müslümanlar arasında
20. yüzyılda Ortadoğu'da doğan çatışma ve huzursuzluk
ise, Yahudilerin din-dışı ırkçı bir ideoloji olan Siyonizm'i
benimsemesiyle olmuştur ki, bunun sorumlusu da Müslümanlar
değildir.
Sonuçta, Kuran'ın kıstaslarıyla düşünen Müslümanların,
Yahudilere karşı, dinleri ve inançları nedeniyle de
bir husumet beslemeleri mümkün değildir.
Antisemitizmin Karanlık Kökenleri
Belirtilmesi gereken bir diğer husus, "antisemitizm"
olarak bilinen ideolojinin, zaten hiç bir Müslüman tarafından
benimsenmesi mümkün olmayan putperest bir öğreti oluşudur.
Bunu görmek için antisemitizmin kökenlerini incelemek
gerekir. Genelde "Yahudi düşmanlığı" olarak
anlaşılan bu terimin asıl manası "Sami düşmanlığı"dır,
yani Sami ırkından gelen, diğer bir ifadeyle "semitik"
milletlere karşı duyulan nefreti ifade eder. Sami ırkı
ise temel olarak Araplardan, Yahudilerden ve diğer bazı
Ortadoğu kökenli etnik gruplardan oluşur. Samilerin
dilleri ve kültürleri arasında büyük benzerlikler vardır.
(Örneğin Arapça ve İbranice birbirine çok benzer).
Dünya tarihine etki eden ikinci büyük dil ve ırk grubu,
"Hint-Avrupa" milletleridir. Bugünkü Avrupa
milletlerinin çoğu Hint-Avrupa kökenlidir.
Kuşkusuz tüm bu farklı medeniyetlere ve toplumlara
Allah'ın varlığını ve birliğini anlatan, O'nun emirlerini
bildiren peygamberler gelmiştir. Ancak yazılı tarihe
baktığımızda, Hint-Avrupa milletlerinin çok eski zamanlardan
beri hep putperest inanışlara sahip olduklarını görürüz.
Yunan ve Roma medeniyetleri, bu medeniyetler zamanında
Avrupa'nın kuzeyinde yaşayan Cermenler, Vikingler gibi
barbar kavimler, hep çok ilahlı putperest inanışlara
sahiptir. Bu nedenle bu toplumlar ahlaki kıstaslardan
tamamen yoksun kalmıştır. Şiddet ve vahşet meşru ve
övülen bir özellik olarak görülmüş, eşcinsellik, zina
gibi ahlaksızlıklar yaygın biçimde uygulanmıştır. (Hint-Avrupa
medeniyetinin tarihteki en önemli temsilcisi sayılan
Roma İmparatorluğu'nun, insanların arenalarda zevk için
parçalandığı bir vahşet toplumu olduğunu hatırlamak
gerekir.)
Avrupa'ya hakim olan bu putperest kavimler, ancak Sami
ırkına gönderilmiş bir peygamber olan Hz. İsa'nın etkisiyle
Tevhid inancıyla karşılaşmıştır. İsrailoğulları'na peygamber
olarak gönderilen ve kendisi de ırk ve dil itibarıyla
bir Yahudi olan Hz. İsa'nın tebliği, zaman içinde Avrupa'ya
yayılmış ve eskiden putperest olan kavimlerin hepsi
birer birer Hıristiyanlığı kabul etmiştir. (Hıristiyanlığın
bu sırada dejenere olduğunu, sapkın bir inanç olan "teslis"in,
yani üçlemenin bu dinin içine girdiğini de belirtmek
gerekir.)
Ancak 18. ve 19. yüzyılda Avrupa'da Hıristiyanlığın
zayıflaması ve dinsizliği savunan ideoloji ve felsefelerin
güçlenmesi ile birlikte, Avrupa'da garip bir akım doğmuştur:
Yeni-putperestlik (neo-paganizm). Bu akımın öncüleri,
Avrupalı toplumların Hıristiyanlığı reddederek eski
putperest inançlarına geri dönmesi gerektiğini savunmuşlardır.
Yeni-putperestlere göre, Avrupalı toplumların putperest
oldukları dönemdeki ahlak anlayışları (savaşçı, acımasız,
kan dökmekten zevk alan, sınır tanımaz barbar ahlakı),
Hıristiyanlığı kabul ettikleri dönemdeki ahlak anlayışlarından
(mütevazi, merhametli, barışçıl dindar ahlakından) daha
üstündür.
Bu eğilimin en önemli temsilcilerinden biri, faşizmin
de en büyük kuramcılarından biri sayılan Friedrich Nietzsche'dir.
Nietzsche, Hıristiyanlığa karşı büyük bir nefret duymuş,
bu dinin Alman ırkının ruhunda var olan "savaşçı"
ve dolayısıyla sözde asil özü yok ettiğine inanmıştır.
Deccal (Anti-Christ) adlı kitabıyla Hıristiyanlığa saldırmış,
Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı kitabıyla da eski putperest
kültürlerin savunuculuğunu yapmıştır. (Zerdüştlük, eski
İran'da yaygın olan ve Hint-Avrupa kültürüne ait putperest
dinlerden biridir.)
Yeni-putperestler, Hıristiyanlığa düşman olurken, aynı
zamanda Hıristiyanlığın kökeni olarak gördükleri Yahudiliğe
karşı da büyük bir nefret beslemişlerdir. Hatta Hıristiyanlığı
"Yahudi fikrinin dünyayı istila etmesi" gibi
yorumlamışlar, bir tür "Yahudi komplosu" saymışlardır.
(Yeni putperestlerin aynı şekilde yegane hak din olan
İslam'a karşı da nefret duydukları tartışılmazdır.)
İşte bu yeni-putperestlik akımı, bir taraftan din düşmanlığını
körüklerken, bir yandan da faşizm ve anti-Semitizm ideolojilerini
doğurmuştur. Özellikle Nazi ideolojisinin temellerine
bakıldığında, Hitler'in ve yandaşlarının gerçek anlamda
birer putperest oldukları açıkça görülmektedir.
Nazizm: 20.Yüzyıl Putperestliği
Hitler'in Yahudilere duyduğu
nefret, aslında İlahi dinlere karşı duyduğu nefretin
bir sonucuydu. Hitler tüm İlahi dinleri yoketmek
ve Almanya'yı yeniden eski putperest inançlarına
çevirmek istiyordu.
|
Almanya'da Nazi ideolojisinin gelişiminde en büyük
rollerden biri, Jorg Lanz von Liebenfels adlı bir düşünüre
aitti. Lanz, yeni-putperestlik düşüncesine şiddetle
inanıyordu. Sonradan Nazi partisinin sembolü haline
gelecek olan gamalı haç sembolünü, eski putperest kaynaklardan
bulup kullanan ilk kişi oydu. Lanz'ın kurduğu Ordo Novi
Templi adlı örgüt, kendini tamamen putperestliğin yeniden
doğuşuna adamıştı. Lanz, eski putperest Alman kavimlerinin
tanrılarından biri olan "Wotan"a taptığını
açıkça ilan etmişti. Ona göre Wotanizm, Alman halkının
özgün diniydi ve Almanlar ancak bu dine dönmekle kurtulabilirlerdi.
Nazi ideolojisi, Lanz ve benzeri yeni-putperest ideologların
açtığı yolda gelişti. Nazilerin en önemli ideoloğu olan
Alfred Rosenberg, Hıristiyanlığın, Hitler önderliğinde
kurulan yeni Almanya için gerekli olan "ruhsal
enerjiyi" sağlayamadığını, bu nedenle Alman ırkının
antik putperest dinine geri dönülmesini açık açık savunmuştu.
Rosenberg'e göre, Naziler iktidara geldiklerinde kiliselerdeki
İnciller ve haç sembolleri kaldırılmalı, yerlerine gamalı
haçlar, Hitler'in Kavgam adlı kitabı ve Alman yenilmezliğini
temsil eden kılıçlar yerleştirilmeliydi. Hitler Rosenberg'in
bu görüşlerini benimsedi, ancak toplumdan büyük tepki
alacağını düşünerek sözkonusu yeni Alman dini teorisini
uygulamaya geçirmedi.
Ancak yine de Nazi rejimi sırasında bazı önemli yeni-putperestlik
uygulamaları yaşandı. Hitler'in iktidarı ele geçirmesinden
bir süre sonra, Hıristiyanlıktaki kutsal günler ve bayramlar
yok olmaya ve yerlerine putperest dinlerin kutsal günleri
konmaya başlandı. Evlilik törenlerinde "Yer Ana"
ya da "Gök Baba" gibi hayali ilahlara yemin
ediliyordu. 1935 yılında okullarda öğrencilere Hıristiyan
duaları yaptırılması yasaklandı. Ardından Hıristiyanlıkla
ilgili derslerin tamamı kaldırıldı.
SS Şefi Heinrich Himmler, Nazi rejiminin Hıristiyanlığa
olan nefretini şöyle ifade ediyordu: "Bu din, tarih
içinde taşınmış olan en büyük veba mikrobudur. Ve ona
öyle muamele etmek gerekir."
İşte Nazilerin Yahudi düşmanlığı
da, sözkonusu din düşmanı ideolojilerinin bir parçasıydı.
Hıristiyanlığı bir "Yahudi komplosu"
olarak gören Naziler, bir taraftan Alman toplumunu Hıristiyanlıktan
koparmaya çalışıyorlar, bir taraftan da Yahudilere
karşı çeşitli baskılar, sokak saldırıları
düzenleyerek onları Almanya'yı terk etmeye zorluyorlardı.
Bugün de antisemitizmin öncüsü olan çeşitli neo-Nazi
ve faşist gruplara bakıldığında, hemen hepsinin aynı
zamanda din düşmanı bir ideolojiye sahip oldukları ve
putperest kavramlara dayalı söylemler kullandıkları
görülmektedir.
Kuran Ahlakı, Antisemitizmi ve Her
Türlü Irkçılığı Ortadan Kaldırır
Tüm bunların ortaya koyduğu sonuç ise şudur: Antisemitizm,
kökeni yeni-putperestliğe dayanan karanlık bir ideolojidir.
Dolayısıyla bir Müslümanın antisemitizmi benimsemesi,
bu ideolojiye sempati duyması düşünülemez. Bir antisemit,
Hz. İbrahim'e Hz. Musa'ya veya Hz. Davud'a da düşmandır
ki, bu insanlar Allah'ın seçip insanlara örnek olarak
görevlendirdiği kutlu peygamberlerdir.
Öte yandan antisemitizm gibi diğer ırkçılık örnekleri
de (örneğin zenci düşmanlığı vs. gibi) yine İlahi dinlerin
dışındaki çeşitli ideoloji ve batıl inanışlardan kaynaklanan
sapkınlıklardır.
Antisemitizm ve diğer ırkçılık örnekleri incelendiğinde,
bunların Kuran ahlakına tamamen zıt bir düşünce ve toplum
modelini savundukları açıkça görülür.
Örneğin antisemitizmin kökeninde nefret, şiddet ve
acımasızlık hisleri vardır. (Bu nedenle antisemitler
eski barbar kavimlerin putperest dinlerine özenmişlerdir.)
Bir antisemit, Yahudi insanların (kadın, çocuk, yaşlı
ayrımı olmaksızın) katledilmelerini, işkence görmelerini
savunacak kadar zalim olabilir. Oysa Kuran ahlakı, insanlara
sevgi, şefkat ve merhameti öğretir. Müslümanlara, düşmanları
olan kimselere karşı dahi adil ve gerektiğinde bağışlayıcı
olmayı emreder.
Öte yandan antisemitler ve diğer ırkçılar, farklı etnik
kökenden gelen veya farklı inanıştaki insanların barış
içinde birarada yaşamalarına karşıdırlar. (Örneğin Alman
ırkçısı olan Naziler ve Yahudi ırkçısı olan Siyonistler,
Almanlarla Yahudilerin birarada yaşamalarına karşı çıkmışlar,
her iki taraf da bunu kendi ırkı adına bir dejenerasyon
olarak kabul etmiştir.) Oysa Kuran'da ırklar arasında
en ufak bir ayrım yapılmadığı gibi, farklı inançtaki
insanların da aynı toplum yapısı altında barış ve huzur
içinde yaşamaları teşvik edilir.
Yine Kuran'da bizlere öğretilen temel bir bakış açısı
da, insanlar hakkında belirli bir ırk, halk veya dinden
oldukları için topluca hüküm vermemektir. Her farklı
insan topluluğunun içinde iyiler de kötüler de bulunur.
Kuran'da bu ayrıma dikkat çekilir. Örneğin ehli kitabın
bir kısmının Allah'a ve dine karşı isyankar oldukları
anlatıldıktan sonra, bunun istisnası da belirtilir ve
şöyle denir:
Bir Müslüman, dünyadaki
her türlü ırkçılık, zulüm ve eziyete karşı çıkmakla
yükümlüdür. Kuran'da Allah, Müslümanlara, kendilerine
düşman olan bir kavme dahi adaletle davranmayı
emretmiştir.
|
Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehli'nden
bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah'ın
ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar.Bunlar, Allah'a
ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker
olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar
salih olanlardandır. Onlar hayırdan her ne yaparlarsa,
elbette ondan yoksun bırakılmazlar. Allah, muttakileri
bilendir. (Al-i İmran Suresi, 113-115)
Kuran'da dine düşman olanlara karşı tavır alınması
gerektiği bildirilirken, böyle bir düşmanlık göstermeyenlere
iyilik yapılması şöyle emredilmektedir:
Allah, sizinle din konusunda savaşmayan,
sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan
ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz.
Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah, ancak din
konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları
ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden
sakındırır. Kim onları dost edinirse, artık onlar zalimlerin
ta kendileridir. (Mümtehine Suresi, 8-9)
Kuran'da adalet, Müslümanlara düşman olan kimseler
için dahi ayakta tutulması emredilen bir kavramdır:
Ey iman edenler, adil şahidler olarak,
Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz,
sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya
daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah,
yapmakta olduklarınızdan haberi olandır. (Maide Suresi,
8)
Sonuç
Buraya kadar anlattıklarımızı şöyle özetleyebiliriz:
* Görüldüğü gibi, Kuran ahlakı her türlü ırkçılığı
ortadan kaldırmaktadır. Bu nedenle Kuran'a tabi olan
bir Müslüman asla ırkçılık yapamaz ve insanları belirli
bir ırktan oldukları için hakir göremez.
* Kuran'da, İslam'a ve Müslümanlara karşı düşmanca
bir tavır göstermedikleri sürece, farklı dinlere karşı
da son derece ılımlı ve dostça bir tutum izlenmesi emredilir.
Bu nedenle Kuran'a tabi olan bir Müslüman, farklı dinlere,
özellikle ehli kitaba karşı müşfik ve dostane bir tavır
takınmalıdır.
* Nazizim gibi ırkçı ideolojiler, antisemit felsefeler,
kökenleri eski putperest kültürlere uzanan tamamen sapkın
ve din dışı öğretilerdir. Bir Müslümanın bu sapkın öğretilere
itibar etmesi elbette mümkün değildir.
İşte Müslümanlar olarak bizim de Yahudilik ve soykırım
konularına bakışımız, bu temel kıstalara bağlı olmalıdır.
Yahudilere karşı eleştirilerimiz, ancak onların ırkçı
davranmalarından, Siyonizm adına kan dökmelerinden,
tahrif edilmiş bazı Tevrat hükümleri nedeniyle diğer
insanlara zulüm yapmalarından dolayıdır.
Temennimiz, hem Nazizim gibi antisemit ırkçı hareketlerin
hem de Siyonizm gibi Yahudiler adına ırkçılık yapan
ideolojilerin tarihe karışması ve her ırk ve inancın
barış içinde yaşayacağı, adalete dayalı bir dünya düzeninin
kurulmasıdır.
MASONLARIN KARANLIK FELSEFESİ
AĞUSTOS 1997
Masonlar amaçlarının "barış, kardeşlik ve insan sevgisi"
olduğunu söylerler. Ancak ilk bakışta olumlu gibi duran
bu kavramların altında, mason felsefesinin dine olan düşmanlığı
gizlenmektedir.
Masonluk, hakkında en çok soru işareti bulunan ve insanların
merakını en çok çeken konulardan biridir. Çünkü örgütün
çalışmaları gizlidir, gerçek felsefesi ve amaçları hakkında
da çok farklı yorumlar yapılmaktadır. Masonlar kendilerini
tanıtırken "insan sevgisi, hoşgörü, evrensel kardeşlik,
akıl ve bilim yolu" vs. gibi insanın kulağına hoş
gelen kavramlar kullanırlar. Buna karşılık, masonluk
çoğu insanın gözünde son derece karanlık bir örgüttür;
en temel özelliği ise dinsiz, hatta din karşıtı olmasıdır.
Olayın en ilginç yanı ise, aslında masonların kendilerini
tanıtırken kullandıkları kavramlarla, onlar hakkında
yaygın olan "dinsizlik" suçlaması arasında
pek bir fark olmamasıdır. Bir başka deyişle, masonluğun
özü olarak gösterilen "insan sevgisi, hoşgörü,
evrensel kardeşlik" gibi kavramlar, zaten örgütün
dine karşı bir felsefeye sahip olduğunun üstü kapalı
ifadesidirler.
"Peki neden?" diye sorulabilir bu noktada.
Çünkü bu kavramların hiç biri gerçekte zararlı gibi
görünen kavramlar değildirler. İnsanların birbirlerini
sevmeleri, hoşgörülü olmaları, ve buna benzer diğer
tüm "Hümanist" kavramlar, çoğu insana ilk
başta dine ve vicdana aykırı kavramlar gibi gelmezler.
Hatta çoğu insan "zaten din de bu tür ahlaki meziyetleri
öğretiyor" şeklinde düşünür.
Oysa önemli olan bu kavramların içlerinin nasıl doldurulduğudur.
Marksizm bu konuda iyi bir örnektir. Marksistler, komünizmi,
insanlara barış ve huzur getirecek, toplumdaki tüm sömürüleri,
adaletsizlikleri ortadan kaldıracak, herkesin ihtiyacını
karşılayıp, fakirleri koruyup gözetecek bir sistem olarak
tanıtırlar. Bu tarifin içinde yanlış bir şey de yokmuş
gibi gözükür. Ama Marksizm'in gerçek mahiyeti, dine
olan bakış açısı incelendiğinde ortaya çıkar. Çünkü
bu ideolojiye göre üstte tarif edilen "sınıfsız
toplum"un önündeki en büyük engel dindir ve bu
hedefe ulaşmak için dini yok etmek gerekir.
İşte masonik felsefenin kulağa hoş gelen kavramları
da Marksizm'in bu süslü kavramları gibidir.
"İnsan Sevgisi"nin Masonlara
Göre Anlamı
Masonlar her zaman tüm insanların kardeşliğinden, evrensel
barıştan, hoşgörüden söz ederler. Tüm insanların birbirlerine
karşı sorumlu olduklarını söylerler. Bunlarda bir sorun
yoktur; bunlar insanlar arasındaki ilişkileri geliştirmeye
yönelik sözlerdir.
Peki ama insanın Allah'a karşı olan sorumluluğu ne
olacaktır?
Masonik felsefenin gerçek yüzü, işte bu soru karşısında
ortaya çıkar. Çünkü bu felsefenin sözünü ettiği "insan
sevgisi", insanların hepsinin Allah'ın kulu olduğunu
bilmekten -ve Yunus Emre'nin dediği gibi "yaratılanı
Yaratan'dan ötürü sevmekten"- kaynaklanan dini
bir sevgi değildir. Aksine, tüm insanların güya Yaratıcı
olmadan kendi kendilerine bir evrim süreci içinde oluştuklarını
iddia eden bir kavramdır. Masonik felfesenin "tüm
insanların yardımlaşması" derken kast ettiği anlayış,
insanların dünyada tesadüfen var olmuş bir tür olduklarını
ve türlerini devam ettirip geliştirebilmek için birbirlerine
destek olmalarını savunan anlayıştır. Bu ise tam anlamıyla
Allah'ı inkardır.
Kısaca "Hümanizm" olarak tanımlanan ve masonluğun
temelini oluşturan bu felsefe, insanların Allah'ı değil,
birbirlerini önemsemelerini ve sevmelerini öngörür.
Türk mason localarının 1923'de yayınladığı "Meşrik-i
Azam İçtimai Zabıtları"nda, bu sapkın felsefe şöyle
ifade ediliyor:
Biz artık Allah'ı hayat gayesi olarak tanımayacağız.
Biz bir gaye yarattık. O gaye Allah değil, beşeriyettir.
Bir başka masonik kaynakta ise şöyle denmektedir:
İptidai cemiyetler, acizdiler, aczleri dolayısıyla
etraflarındaki kuvvetleri ve hadiseleri ilahlaştırdılar.
Masonizm ise insanı ilahlaştırdı.
Masonluğun temelini oluşturan Hümanizmin tanımı, bu
felsefenin doğrudan din aleyhtarı bir kimliğe sahip
olduğunu gösterir. 20. yüzyıldaki hümanist felsefe akımının
öncüsü olan Julian Huxley, Darwin'in evrim teorisini
rehber kabul ederek "Evrimsel Hümanizm" adı
altında yeni bir din kurmuş ve bunun anlamını da şöyle
ifade etmiştir:
Ben "hümanist" kelimesini kullanırken, insanın,
aynı bir bitki ya da hayvan gibi, doğal bir varlık olduğunu
kastediyorum. Yani insanın bedeni, zihni ve ruhu, doğa
üstü bir güç tarafından yaratılmamış, aksine evrim süreci
sonunda oluşmuştur. Dolayısıyla insan, herhangi bir
doğa üstü gücün kontrolü ya da yol göstericiliğine değil,
sadece kendi varlığına ve kendi gücüne inanmalıdır.
Huxley'in yolunu izleyen John Dewey adlı Amerikalı
filozof, 1933 yılında bir "Hümanist Manifesto"
yayınlamıştır. Manifesto'da vurgulanan temel düşünce,
İlahi dinlerin ortadan kaldırılmasının zamanının artık
geldiği ve bunlar yerine, insanoğlunun bilimsel ilerleme
ve sosyal işbirliğine dayalı yeni bir çağa girmek üzere
olduğudur. 1973 yılında yayınlanan II. Hümanist Manifesto'da
ise insanlığı tehdit eden sorunlar anlatıldıktan sonra
bu felsefenin Allah'ı nasıl inkar ettiği şöyle özetlenir:
"Bizi kurtaracak bir Yaratıcı yoktur, kendimizi
biz kurtarmalıyız."
İşte masonik felsefenin temelindeki Hümanizm de budur.
Bu felsefede kulağa hoş gelen tüm süslü sözler de aldatıcıdır.
Çünkü Allah'tan yüz çevirildikten sonra "insanlar
arasında sevgi, barış, kardeşlik" vs. gibi kavramların
bir kıymeti kalmaz. İnsanoğlunun varoluşunun amacı,
Kuran'ı Kerim'in "Ben, cinleri
ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım"
(Zariyat Suresi, 56) ayetinde bildirildiği gibi,
Allah'a kulluk etmektir. İnsan bu görevini terk edip
Allah'a isyan ettikten sonra hiç bir şekilde kurtuluşa
eremez.
Kaldı ki, insan Allah'a iman edip O'nun yoluna uymadıktan
sonra, diğer insanları da gerçekten sevemez. Masonların
sık sık vurguladıkları "insan sevgisi" bir
aldatmacadır; inkara dayalı sistemler insanın ruhundaki
kötülükleri körükler ve dolayısıyla sadece kan ve zulüm
doğurur. 20. yüzyılda komünizm, faşizm gibi din-dışı
ideolojik sistemler ya da bu sistemler arasındaki çatışmalar
nedeniyle yüzmilyonlarca insan katledilmiş, milyarlarca
insan da baskı ve zulüm görmüştür. Masonların gerçekleştirdiği
Fransız İhtilali'nin "özgürlük, eşitlik, kardeşlik"
sloganıyla başlatıldığını, fakat ihtilal boyunca onbinlerce
insanın giyotine gönderildiğini hatırlamak gerekir.
"Bilim ve Akıl Yolu"nun Anlamı
Masonluk, nasıl "insan sevgisi" kavramını
Hümanizm çerçevesine alıp bir inkar aracı haline getirdiyse,
"bilimsellik" ve "akılıcılık" kavramlarını
da yine din-dışı ve hatta din aleyhtarı bir biçimde
yorumlamıştır.
Bir Müslüman için bilim, Allah'ın yarattığı evreni
tanımak ve O'nun yaratışındaki sırları kavramak için
kullanılacak bir araçtır. Akılcı düşünce ise, Kuran
tarafından emredilen bir ibadet ve bir iman alametidir.
Oysa masonik terminolojide bu iki kavramla kast edilenin
tamamen farklı şeyler olduğu görülür. Bu düşünceye göre,
bilim Allah'ın yarattıklarını incelemek için kullanılacak
bir araç değildir. Aksine, bilime inanmak ateist olmakla
eş anlamlı gibi gösterilmeye çalışılır. Bilim adı altında,
Darwinizm gibi aldatmacalar topluma empoze edilir. Aslında
bizzat bilim tarafından reddedilen Darwinizm aldatmacasıyla,
dine karşı sinsi bir mücadele yürütülmektedir. Türk
masonlarının bir yayın organında, dinsizliği "bilim"
maskesi altında yaymanın masonların en büyük görevi
olduğu şöyle ifade edilmektedir:
Hepimize düşen en büyük insancıl ve masonik görev,
olumlu bilim ve akıldan ayrılmamak, bunun evrimde en
iyi ve tek yol olduğunu benimseyerek bu inancımızı insanlar
arasında yaymak, halkı olumlu bilimlerle yetiştirmektir.
Ernest Renan'ın şu sözleri çok önemlidir: "Ancak
halk olumlu bilim ve akıl ile eğitilirse, aydınlatılırsa,
dinlerin boş inançları kendi kendine yıkılır."
Lessing'in şu sözleri de bu düşünüyü destekler: "İnsanların
olumlu bilim ve akıl ile aydınlatılmasıyla bir gün dine
gerekseme kalmayacaktır.
İşte masonluğun dine yaklaşımı budur. Masonların "biz
Allah inancı olmayanları aramıza almayız, hepimiz Allah'a
inanırız" şeklindeki sözlerinin de sadece bir kamuflaj
olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim masonik kaynaklara
bakıldığında Allah inancının örgütün içinde aşamalı
bir şekilde ortadan kaldırıldığı görülebilir. Bir masonik
metinde şöyle denir: "Sizler Allah'ı, kader, tabiat,
kanun, kuvvet gibi zeka ve ruhunuzun temayülüne, inanç
ve idrakinize göre herhangi bir isimle adlandırabilirsiniz."
Oysaki Allah, kaderi de, tabiatı da, kanun, kuvvet
ve zekayı da yaratmış olan sonsuz kudret sahibidir.
Bu en büyük hakikatten gaflet içinde olan masonluk,
kendi gafletini topluma yayma çabası içindedir.
Önlüksüz Masonlar
Sonuç olarak denebilir ki, masonik felsefe, insanların
Allah'ı inkar etmesini hedeflemekte, ancak bu inkarı,
insan sevgisi, bilimsellik, akılcılık gibi süslü sözlerle
üstü kapalı bir şekilde yapmak istemektedir.
Bu gerçek fark edildiğinde, masonluğun aslında son
derece yaygın ve etkili bir örgüt olduğu da kendiliğinden
anlaşılmaktadır. Çünkü sözkonusu inkar yöntemi, toplumun
farklı kesimlerinde pek çok insan tarafından ısrarla
savunulmaktadır. Dinsizliği savunurken bunu "çağdaşlık",
"modernlik" vs. adına yaptıklarını söyleyenler;
dinle bilimin çatıştığını iddia edenler; insanın, Kuran'ın
yol göstericiliğine gerek olmadan doğruyu bulabileceğini
savunanlar, tüm bu insanlar gerçekte birer masondurlar.
Bazıları masonların ifadesiyle "önlüklü" masondur,
yani mason localarına kayıtlı birer fiili üyedirler.
Daha büyük bir kısmı ise "önlüksüz" masondur,
yani localara kayıtlı olmasalar, hatta masonluğu tanımasalar
da masonik felsefeyi benimsemiş kişilerdir. Onları bulmak
içinse uzağa gitmeye gerek yoktur. Gazete sayfalarında
ya da televizyon kanallarında biraz gezinmekle yüzlercesine
rastlanabilir.
Peki bu masonların -önlüklülerin ve önlüksüzlerin-
amaçları nedir?
Basit: Amaçları, tamamen dinsiz bir dünya kurmak ve
gerekirse bunun için dindarları tasviye etmektir. Bu
amaçla Kuran'da haber verildiği gibi, "gece ve
gündüz hileli düzenler kurup" insanlara "Allah'ı
inkar etmeyi ve O'na eşler koşmayı emretmekte"dirler.
(Sebe Suresi, 33)
Bir masonik metinde masonluğun tüm dünyayı kapsayan
bir "Hümanist din" kurma hedefi ve bu amaçla
düzenlenen bir tür ayin şöyle ifade edilir:
Bugün yavaş da olsa, şuuru tam manasıyla tatmin edebilecek
tek ve evrensel bir din teşekkül etmektedir... Bu evrensel
dine paralel olarak, bir de dünya görüşü ölçüsünde ahlak
kurulacaktır... Böyle bir din insanı kainatla birleştirecektir.
İşte bu MASONİZM'dir. Bu din gönülden gönüle kurulacaktır.
Kurulan bu dinin mabetleri insanlık mabetleri olacaktır.
Bu tapınakta okunan ilahiler, bir insanın ruhundan fışkıran
müzik eserlerinin en soylusu olan Bethowen'in 9. Senfonisi
belki de olacaktır...
Mithra efsanesindeki Boğa'nın eti ve kanı yerine, ekmek
yiyerek ve kırmızı şarap içerek bu doğuşu kutluyoruz.
Komünyonun manası olan inanç birliği yapıyoruz burada
biz. Yeni bir yılda bu kutsal mücadelemizi şöyle vaftiz
edip bitirmek istiyorum. Ekmekten bir parça daha yiyiniz,
kardeşlerim, bu dinin misyonerleri olan sizler, ekmeği
paylaşan aziz dostlar olsun. Ateş yiyerek bir daha şarabınızdan
içiniz kardeşlerim, kan kardeşi olmak için."
Açıkça görüldüğü gibi, masonların amacı, dinleri ortadan
kaldırarak Hümanist felsefeye dayalı yeni bir dünya,
yani tümüyle dinsiz bir dünya var etmektir.
Ancak bilinmelidir ki eğer onların bir planı varsa,
kuşkusuz Allah'ın da bir planı vardır. Bir ayette Allah
şöyle buyurmaktadır:
Onlar (inanmayanlar) bir düzen kurdular.
Allah da (buna karşılık) bir düzen kurdu. Allah, düzen
kurucuların en hayırlısıdır. (Al-i İmran Suresi, 54)
DEVLET KURUMUNUN ÖNEMİ
AĞUSTOS 2000
Devlet, ortak bir hayatı ve kültürü paylaşan bir toplumda,
bu toplumu düzenleme, bu topluma güvenlik, refah ve huzur
sağlama amacını güden ve bu amaca yönelik olarak kanun
koyma, bu kanunları uygulama, yargılama, cezalandırma
gibi güçlere sahip olan kurumdur.
Devlet kurumu, tarihin bilinen en eski toplumlarından
bu yana hep var olmuştur. Marksistler, ortaya attıkları
hayali "kültürel evrim" senaryosu içinde,
devletin sonradan ortaya çıkan bir mekanizma olduğunu
iddia ederler. İlk toplumlarda devlet ya da benzeri
bir otorite olmadığını, "komünal" bir hayat
sürdürüldüğünü öne sürerler. Oysa tarihsel ya da arkeolojik
hiç bir bulgu bu iddiayı doğrulamamaktadır. Aksine,
hakkında bilgi sahibi olabildiğimiz en eski medeniyetlerin
hepsinde, güçlü devlet mekanizmaları bulunduğu ortaya
çıkmıştır. Bu nedenle devlet kurumunun insanlık tarihi
ile yaşıt olduğunu söylemek mümkündür.
Bu, aslında insanın yaratılışının doğal bir sonucudur.
İnsan yaratılışı gereği, "doğru" ve "yanlış"
kavramlarına sahiptir. Doğruyu öğrenmek ve bu doğruya
uygun bir düzen içinde yaşamak ister. Yanlışı uygulayanların
ise durdurulmasını, engellenmesini arzu eder. İşte bu
nedenledir ki, insanlara doğruyu öğreten birtakım kurallar
koyacak ve bu kurallara uyulmasını sağlayacak bir otoritenin
varlığı zorunludur.
Nitekim insan toplumlarının yapısı düşünüldüğünde,
devletin vazgeçilmez bir önemi olduğu kolaylıkla görülür.
Bir toplumda asayiş ve güvenliği sağlayabilecek, zararlı
davranışları kanunla yasaklayabilecek, bu kanunlara
da uyulmasını mecbur kılacak yegane güç, devlettir.
Buna paralel olarak, günümüzdeki toplumların vazgeçilmez
ihtiyaçları olan sağlık, eğitim, milli güvenlik, altyapı
gibi hizmetlerin de sadece devlet tarafından karşılanabileceği
açıktır.
Bu noktaları ilerleyen satırlarda detaylı olarak inceleyeceğiz.
Bu incelemeye de, öncelikle devletin varlığına karşı
çıkan en önemli siyasi ideoloji olan anarşizmin çarpıklıklarına
bakarak başlayalım.
Anarşizm Yanılgısı
Anarşizm, sol ideolojilerin en marjinali olarak kabul
edilir. Terim, "başsızlık" anlamı taşıyan
Yunanca bir kelimeden gelir. Bu ideolojinin bağlıları,
devletin topluma zarar veren bir kurum olduğunu iddia
etmiş ve insanların özgürlük ve barışa ulaşabilmesi
için devletin ortadan kaldırılması gerektiğini savunmuşlardır.
Devletle beraber dine karşı da tavır almışlar ve dinin
yok edilmesine çalışmışlardır. Fransız Devrimi'nin ardından
ortaya çıkan bu ideoloji özellikle 19. yüzyılda yaygınlık
kazanmış, Rusya'daki Bolşevik Devrimi'nin (1917) hazırlanmasında
da rol oynamıştır.
Öncelikle anarşizmin tamamen hayali ve gerçeklerden
uzak bir düşünce olduğuna dikkat etmek gerekir. Çünkü
dünyanın hiç bir ülkesinde hiç bir zaman bu ideoloji
uygulanmamıştır. hiç bir zaman bir devletin lağvedilmesi
ve anarşist bir toplum kurulması gibi bir vakıa yaşanmamıştır.
Sadece bazı kriz zamanlarında devletlerin otoritesi
zayıflamış, bunun sonucunda ise topluma barış ve huzur
değil, aksine sadece kavga, çatışma ve yağma gelmiştir.
Başka türlüsü de mümkün değildir. Çünkü devletin olmadığı
bir ortamda, toplumun kendi kendini düzenleyerek asayiş
ve istikrar oluşturması imkansızdır. Devletin olmadığı
bir ortamda kanunlar da olmayacaktır. Dolayısıyla "suç"
kavramı ortadan kalkacak ve herkes istediği fiili rahatlıkla
yapabilecektir. Dileyen kişi bir başkasının malına ya
da canına kast ettiğinde, bu suçu "suç" olarak
tanımlayacak ve engelleyecek bir otorite bulunmayacağı
için, karşısında hiç bir engel de bulmayacaktır. Hırsızlar
istedikleri malı çalacaklar, katiller diledikleri insanı
öldürecekler ve onları durduracak bir polis ya da yargılayacak
bir mahkeme olmayacaktır.
Fransa'da devrimden sonra
on beş yılı aşkın bir süre devam eden bir istikrarsızlık
dönemi yaşanmıştır.
|
Böyle bir toplum ise kaçınılmaz olarak orman kanunlarının
hakim olduğu bir "sürü"ye dönüşecektir. İnsanların
huzurlarının, mallarının, canlarının ve ırzlarının hiç
bir güvencesinin kalmayacağı bu sürü, gerçekte bir "insan
toplumu"ndan ziyade, hayvan topluluğu gibi yaşayacaktır.
İlginç olan ise, bu sonucun anarşistlerin felsefelerine
zaten birebir uyuyor olmasıdır. Çünkü anarşistler de
aynen Marksistler gibi Darwin'in ortaya attığı "insanın
evrimi" masalına inanmakta ve dolayısıyla insanı
"gelişmiş bir hayvan türü" olarak kabul etmektedirler.
Ancak tarih, anarşizmin tamamen yanlış bir felsefe
olduğunu sayısız örnekle ispatlamaktadır. Anarşistler,
devletin ortadan kalkmasının barış ve huzur getireceğini
öne sürmüşlerdir. Oysa siyasi tarihe bakıldığında, devlet
otoritesinin ortadan kalktığı her dönemin son derece
kanlı bir kaos ortamı olduğu görülür. Ortaçağ boyunca
siyasi otoritenin ortadan kalktığı dönemler, hep yağma,
talan ve katliam dönemleri olmuştur. Anarşizmin çıkış
noktası sayılabilecek olan Fransız Devrimi, tarihin
en kanlı siyasi hareketlerinden biridir. Fransız Devrimi'nde,
özellikle de devrimin "Terör Dönemi" olarak
bilinen evresinde, on binlerce insan idam edilmiş, devrimin
Robespierre gibi en ateşli öncüleri de dahil olmak üzere
çok sayıda insan giyotine gönderilmiştir. Devrimin ardından
Fransa on beş yılı aşkın bir süre huzura kavuşamamıştır.
Düzen ve emniyetin tekrar sağlanması ise, devrim döneminin
sona ermesi ve Napoleon'un mutlak iktidarının kurulmasıyla,
yani devletin yeniden tesisiyle mümkün olmuştur. Tarihin
her döneminde tablo aynıdır. Devlet aleyhinde yapılan
her türlü "devrim", devrimcilerin işe başlarken
ortaya attıkları süslü sloganların aksine, mutlaka kan,
acı ve gözyaşı getirmiştir.
Anarşizmin çok büyük bir yanılgı olduğunu böylece belirttikten
sonra, şimdi devletin gerekliliğini farklı yönlerden
inceleyelim.
Devlet ve Milli Savunma
Üzerinde yaşadığımız dünyada, insanlar belirli topluluklara
üyedirler. Bunların en temeli ailedir. Sonra, genelde
çok daha zayıf olmak üzere, komşuluk, aşiret, hemşerilik,
etnik köken gibi bağlar gelir. Ancak tüm bu kimliklerin,
özellikle siyasi yönden en önemli olanı milli kimliktir.
Bir diğer deyişle insanın hangi milletten olduğu sorusudur.
Çünkü dünya üzerindeki siyasi otoriteler (devletler)
millet esasına göre birbirlerinden ayrılırlar. Almanya
Alman Milleti'nin ülkesidir. Fransa Fransızlarındır.
Türkiye ise Türk Milleti'nin yurdudur.
Dünya üzerindeki siyasi rekabet ve çatışmalar da yine
millet esası üzerinde gelişir. Aynı durum siyasetin
bir uzantısı sayılan savaş için de geçerlidir. Almanya,
Alman Milleti'ni dünyaya hakim kılmak rüyasıyla II.
Dünya Savaşı'nı başlatmıştır. Türkiye ile Yunanistan
arasındaki siyasi dengeler, iki milletin ulusal çıkarlarına
göre şekillenmektedir.
Dünyadaki düzenin bu şekilde, yani ülkeler arası siyasi
dengeler üzerine kurulu oluşu, her insanı da içinde
yaşadığı ülkenin çıkarlarına göre düşünmeye mecbur kılar.
Hiç kimse, "Tek önemli olan ben, şirketim ve ailemdir,
gerisi önemli değil" diyemez, çünkü ailesinin ve
kendisinin geleceği, içinde yaşadığı ülkenin geleceğine
bağlıdır. Eğer düşman bir ülke kendi yaşadığı ülkeyi
işgal ederse, kendisi, şirketi ve ailesi de bundan büyük
zarar görecektir. O, içinde yaşadığı ülkenin bir ferdidir
ve mutlaka ülkesinin gücüne ve bağımsızlığına taraftar
olmak zorundadır.
Devletin ne kadar zorunlu bir kurum olduğu da bu noktada
açıkça ortaya çıkar. Çünkü bir ülkeyi ayakta tutacak
olan yegane kurum devlettir. Ülkenin milli güvenliğinden
sorumlu olan yegane otorite odur. Milli savunma için
ordu oluşturan, bu orduyu ayakta tutan ve güçlendiren
kurum devlettir. Elbette hiç bir özel sektör kuruluşu
ya da sivil toplum örgütü kesinlikle böyle bir rol oynayamaz.
İşte bu nedenle, bir ülkede yaşayan her birey, devletinin
güçlenmesine ve yücelmesine taraftar olmak zorundadır.
Devleti zayıflatacak bir hareket içine giriyorsa, kendisinin,
ailesinin ve sevdiği diğer herkesin aleyhinde hareket
ediyor demektir. Eğer bir başka devlete hizmet etmeyi
hedefliyorsa, o zaman sözkonusu kişinin ismi "vatan
haini" olur.
Devlet ve Toplumsal Güvenlik
Güçlü bir devletin varlığı, sadece milli savunma için
değil, aynı zamanda ülkenin kendi içindeki güvenlik
ve huzurun tesisi için de zorunludur.
Anarşizm yanılgısından söz ederken, devletin zayıfladığı
bir ortamda her türlü suçun kolaylıkla işlenebileceğini,
çünkü "suç"u tanımlayacak ve engelleyecek
bir otoritenin kalmayacağını söylemiştik. Bu konuyu
biraz daha detaylandırabiliriz.
Öncelikle devletin otoritesini yitirdiği ve bunun sonucunda
emniyet teşkilatının ortadan kalktığı bir ortam düşünelim.
Böyle bir ortam, suçluların her türlü suçu kolaylıkla
işleyebilecekleri, dürüst vatandaşların ise her türlü
tecavüzün hedefi haline gelecekleri korkunç bir toplum
düzeni oluşturacaktır. Muhtemelen güvenlik için devlet
yerine "özel sektör"e başvurulacak, yani mafyavari
çeteler oluşacak ve vatandaşlar bunlara para ödeyerek
güvenlik elde etmeye çalışacaklardır. Ancak bu mafyavari
çetelerin başıbozuk ve suça eğilimli kişilerden oluşması
kaçınılmazdır. Bir süre sonra bu kez bu örgütlenmeler
vatandaşlara karşı tecavüzlerde bulunacaklar, bu çetelerin
aralarında çatışmalar, iç hesaplaşmalar yaşanacaktır.
Polis teşkilatının ortadan kalkması kadar vahim bir
başka gelişme ise, adli sistemin çökmesidir. Devletin
otoritesini yitirmesi durumunda mahkemeler de ortadan
kalkacak, savcılar ve hakimler çalışmayacaktır. Böyle
bir durumda toplumdaki hiç bir hukuki anlaşmazlık çözülemez.
Adaletle hükmedecek ve bu hükmü uygulatacak bir mekanizma
olmadığı için, her türlü haksızlık, hakka tecavüz ve
suistimal kolaylıkla uygulanır hale gelir. Eğer yine
"özel sektör" eliyle mahkemeler kurulsa bile,
bunların yine mafyavari mekanizmalar olacağı, kendilerine
daha çok para veren tarafı haklı çıkarmak için uğraşacakları
açıktır. Çünkü özel sektörün temel amacı kar etmektir
ve kendisine daha fazla kar sağlayan uygulamaya yönelmesi
kaçınılmazdır.
Sonuçta devlet otoritesinin zayıflamasının toplumsal
güvenliği, düzeni ve huzuru tamamen yok edeceği açıktır.
Böyle bir durumda ülke, içinde yaşanılmaz bir kaos ortamına
girecektir.
Devletin Toplumsal Hayattaki Kaçınılmaz
Rolü
1929 yılında yaşanan ve
"Büyük Buhran" adı verilen ekonomik
kriz, tüm dünyaya devletin dışlandığı ekonomik
modelin yanlışlığını anlatmaya yetmiştir. Bu bunalım
esnasında dünya ticareti gerilemiş, toplumların
gelir ve refah seviyeleri düşmüştür ve milyonlarca
insan işsiz kalmıştır. Resimde, o dönemde iş bulmak
için kuyrukta bekleyen insanlar görülmektedir.
|
Güçlü bir devlet, sadece güvenliğin değil, toplumun
genel refahının sağlanması için de zorunludur. Buna
örnek olarak iki alanı ele alabiliriz: Sağlık ve eğitim.
Hastaların tedavisi işini üstlenen kurumlar, hastanelerdir.
Bir toplumun sağlık sorununa çözüm bulunması için de
mutlaka devlet hastanelerinin var olması gerekir. Elbette
günümüzde özel sektör tarafından açılmış çok sayıda
hastane de bulunmaktadır. Ancak bir noktaya dikkat etmek
gerekir: Özel sektör her zaman için kar amacını güder.
Dolayısıyla özel sektörün tüm toplumun sağlık sorununa
çözüm getirmesi imkansızdır. Fakir insanlar hiç bir
zaman özel hastanelerden yararlanamazlar ve mutlaka
devletin kurduğu ve kendilerine yardımda bulunacak hastanelere
ihtiyaç duyarlar. Dahası, aşı kampanyaları, toplu sağlık
taramaları gibi toplumsal hizmetleri gerçekleştirecek
olan yegane otorite de devlettir. Kar amaçlı hiç bir
özel kurum, ilkokul çocuklarını salgın hastalıklardan
korumak için yurt çapında aşı kampanyası düzenlemez
ya da ülkenin ücra köşelerine sağlık hizmeti götürmez.
Toplumun refahı ile ilgili ikinci önemli konu ise eğitimdir.
Eğitim de yine sağlık gibi kısmen özel sektör tarafından
üstlenilebilir, ama bu durumda yine özel sektörün kar
talebini karşılayamayacak olan yoksul kesimler eğitim
imkanından yoksun kalacaktır. Eğitimin tüm yurtçapında,
büyük kentlerden uzak köylere kadar yayılması da yine
ancak devlet sayesinde mümkün olur. Eğer devletin eğitim
sistemi işlemese, özel sektör için karlı olmayan tüm
yerleşim birimleri eğitim şanslarını yitirecektir.
Devletin varlığı, eğitimin eşit ve standart olması
için de zorunludur. Eğer eğitim devletin belirlediği
standart bir müfredata göre şekillenmese ve tümüyle
özel kişilerin denetiminde olsa, toplum kısa sürede
kamplara ayrılabilir. Komünistler komünist ideolojiyi
telkin eden okullar açabilir. Irkçılar, çocuklarını
birer ırkçı olarak yetiştiren okullar kurabilir. Bu
şekilde kısa zamanda toplum birbirine tümüyle yabancı
ve düşman bireylerden oluşabilir. Toplumun birliğinin
korunması ve birarada yaşamayı mümkün kılan ortak bir
kültürün gelişmesi için, mutlaka devlet tarafından belirlenen
standart bir eğitim uygulanmalıdır. Farklı kültürel
gruplara ya da mesleki eğitim taleplerine özel okul
statüleri tanınabilir, ama bu özel statü de yine müfredatın
temel çizgilerine bağlı kalmalıdır.
Kısacası bir toplumun eğitim ve sağlık gibi en temel
gereksinimleri, ancak güçlü bir devletin müdahale ve
kontrolü ile karşılanabilir.
Devletin Ekonomik Hayattaki Kaçınılmaz
Rolü
19. yüzyıl, çok sayıda düşünürün masabaşında teoriler
ürettiği bir dönemdi. Liberalizm ve Marksizm gibi iki
farklı sosyal teori bu dönemde ortaya çıktı. Her iki
teorinin de ortak özelliği, tecrübelere değil soyut
fikirlere dayalı olmasıydı. 20. yüzyılda ise bu fikirler
uygulamaya kondu ve ortaya birtakım somut tecrübeler
çıktı.
Marksizm'in bu tecrübeler sonucunda çökmüş olduğu açıktır.
Devletin önce şiddet yoluyla ele geçirilmesini, sonra
tüm ekonominin devlet kontrolüne alınmasını ve uzak
bir gelecekte de devletin tümüyle lağvedilmesini savunan
bu teorinin, gerçeklerle uyuşmayan ve son derece verimsiz
bir ekonomik model ortaya koyduğu aşikardır. Sovyetler
Birliği'nin merkezi planlamaya dayalı ekonomik modelinin
çökmesi, mutlak devletçiliğin yanlış bir ekonomi politikası
olduğunu ve ekonominin ancak özel sektörün rolüyle verimli
hale geleceğini ortaya koymuştur.
Ancak bu kadar dikkat çekmeyen bir diğer önemli gelişme,
20. yüzyıldaki tecrübelerin 19. yüzyıl liberalizmini
de bazı yönlerden haksız çıkarmasıydı. 19. yüzyılda
yaşamış liberal ekonomi savunucuları, 18. yüzyıldaki
İngiliz iktisatçı Adam Smith'in yolunu izleyerek, "en
iyi devlet, en az müdahale eden devlettir" demişlerdi.
Devletin ekonomik hayata hiç müdahale etmemesini ve
tüm ekonominin özel girişimin denetiminde olması gerektiğini
savunmuşlardı.
Devletin tümüyle dışlandığı bu ekonomi modeli 19. yüzyılın
sonlarından 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar başta ABD
olmak üzere çoğu Batı ülkesinde kabul gördü. Ancak 1929
yılında patlak veren ve "Büyük Buhran" olarak
bilinen dev ekonomik kriz, bu modelin yanlışlığını gözler
önüne serdi. Büyük Buhran, New York borsasında başgösteren
ve sonra da oradan tüm dünyaya yayılan bir panikle doğmuştu.
Dünya ekonomisini yıllar yılı kitleyen bu kriz, dünya
ticaret hacminin büyük ölçüde daralmasına, toplumların
gelir ve refah seviyelerinin düşmesine, milyonlarca
insanın işsiz kalmasına neden oldu.
Büyük Buhran'ın ortaya koyduğu en önemli sonuçlardan
biri, devletin tümüyle ekonominin dışına itilmesinin
son derece zararlı bir uygulama olduğuydu. Nitekim Büyük
Buhran'ın ardından gelişen "Keynes Modeli"
ekonomik sistem, devletin gerekli durumlarda ekonomiye
müdahale etmesi, kimi zaman da yatırımlarla ekonomiyi
yönlendirmesi gerektiğini kabul etti. Çoğu devlet de
Keynes Modeli'ni uygulayarak Büyük Buhran'ın tahribatını
düzeltebildi.
Bugün için de geçerli olan ekonomik model, özel sektörün
lokomotif görevi gördüğü, ama devletin denetimi ve yönlendirmesi
ile işleyecek bir ekonomik modeldir. Devletin başta
altyapı yatırımları olmak üzere ekonominin bazı alanlarına
el atması zorunludur. Ayrıca özel sektör için karlı
olmayan, ama toplumun genel refahı açısından gerekli
olan bazı hizmetlerin yerine getirilmesi için de yine
devletin müdahalesi zorunludur. (Örneğin posta hizmeti
dünyanın hiç bir ülkesinde karlı değildir, ama toplumun
yararı için devlet tarafından yürütülür.) Aynı şekilde
bir ülkenin stratejik güvenliğini ilgilendiren ekonomik
meselelerin de devlet tarafından düzenlenmesi gerekmektedir.
Özetle, bir ülkenin refahı için ekonominin devlet tarafından
denetlenmesi, yasalarla düzenlenmesi, kimi zaman da
doğrudan devletin müdahalesi ile yönlendirilmesi zorunludur.
Devletin bunları yapabilmesi için de elbette güçlü olması
gerekmektedir.
Sonuç
Baştan beri incelediğimiz konular, bir toplumun güvenli,
huzurlu, müreffeh bir hayat sürebilmesi için, mutlaka
güçlü bir devletin koruması ve denetimi altında yaşaması
gerektiğini göstermektedir. Devletin ortadan kaldırılmasını
savunan anarşizm çok büyük bir yanılgıdır. "En
iyi devlet, en az yöneten devlettir" diyen 19.
yüzyıl liberalizmi de yanılmıştır ve devlet müdahalesinin
gerekliliğini kavrayamamıştır.
Devletin tümden lağvedilmesi bir yana, devlet otoritesindeki
en küçük zayıflama bile bir toplumu büyük sorunlarla
karşı karşıya bırakır. Devlet otoritesindeki en küçük
bir boşluk, bu boşluğun birtakım gayrı meşru yapılanmalar
tarafından doldurulmasıyla sonuçlanacaktır. Bundan da
tüm bireyler zarar görecektir. Zayıf bir devlet, toplumun
içindeki bazı çıkar çevrelerinin etkisi altında kalacak
ve yine toplumun geneli bundan zarar görecektir.
Dolayısıyla bir toplumun içindeki her bireyin, güçlü
bir devlet mekanizmasına taraftar olması gerekir. Devletin
güçlenmesi için çaba harcaması, devletin zayıflamasına
yönelik eylemlere karşı da tavır alması gerekir. Kısacası
her bireyin devletine sahip çıkması gerekir.
|