|
SLOBODAN
MİLESOVİÇ'İN DEVRİLMESİ SIRBİSTAN'IN POLİTİKASINDA HERHANGİ
BİR DEĞİŞİKLİK YAPMAYACAK!
EKİM 2000
Bosna, 1990'lı yıllara dek çoğu insanın adını bile
duymadığı bir ülkeydi. Çoğumuz bu ülkeyi ancak okullarda
okutulan Osmanlı Tarihi derslerinden hatırlayabilirdik.
Oysa 1992 yılının başından itibaren, Balkan yarımadasının
ortasındaki bu ülke, hem dünya hem de Türkiye gündeminin
en üst sıralarına yerleşti. Çünkü Bosna'da bir savaş,
daha doğrusu, iyi silahlanmış saldırgan bir gücün, silahsız
ve masum bir halkı yok edişi yaşanıyordu. Eski Yugoslavya'nın
dağılması sonucunda, kendisini Yugoslav topraklarının
gerçek sahibi sayan Sırp milliyetçiliği, Bosna'daki
Müslüman halka karşı sistemli bir soykırım, kendi deyimiyle
bir "etnik temizlik" başlatmıştı. Sırplar
Müslümanları bir kaç haftada yok edeceklerini ya da
topraklarından süreceklerini hesaplıyorlardı. Ama öyle
olmadı. Başlangıçta hiçbir askeri gücü olmayan Müslümanlar,
kısa sürede toparlandılar, Bosna-Hersek Ordusunu oluşturdular
ve hiç kimsenin ummadığı bir direnç gösterdiler. Savaş,
1995 sonbaharına kadar sürdü.
Bu savaş boyunca, tarihte eşine az rastlanır bir vahşet
yaşandı. Sırplar tarafından öldürülen Bosnalı Müslüman
sayısı 200 bini aştı. 2 milyon Müslüman evlerinden sürüldü.
50 bine yakın Müslüman kadına tecavüz edildi. Sırp toplama
kamplarına alınan Müslümanlar inanılması zor işkenceler
gördüler, on binlercesi sakat kaldı.
Batı'nın Bosna Politikası
Tüm bunlar olurken Batı dünyasının gösterdiği tepkisizlik
ise, belki de üzerinde en çok durulan konuydu. Gerçi
savaş, 1995 sohbaharında Amerika'nın el koyması üzerine
Dayton Anlaşması ile sonuçlandı, ama 3,5 yıl boyunca
bu müdahale çoktan yapılmış olabilirdi. Amerika, ya
da genel olarak Batı dünyası, Sırplara karşı ilk anda
eyleme geçebilir ve Müslümanların karşı karşıya kaldıkları
vahşeti en başında durdurabilirlerdi. Ama böyle olmadı.
Batılı ülkeler bu vahşeti engellemedi. Bu tepkisizlikle
ilgili bugüne kadar pek çok tez öne sürüldü. Kimine
göre Batı'nın Sırplara olan tepkisizliği, hatta kimi
"Sırp yanlısı" politikaları, Müslümanlara
karşı oluşan bir "Haçlı cephesi"nin sonucuydu.
Bir başka tez ise "Batı'nın Bosna'da çıkarı yok
ki..." sözleriyle dile getirildi. Ancak bu cevap
da bazı şeyleri açıklamak için yeterli değildi. Eğer
Batılı güçler Bosna konusunda tamamen pasif davranmış
olsalardı, bu açıklama kabul edilebilirdi. Oysa, Batı
gerçekte pasif davranmamış, savaşa belirli noktalarda
müdahale etmiş ve en önemlisi, bu müdahalelerle Sırplara
örtülü destekler vermişti. En çarpıcı örneği Müslümanlara
uygulanan silah ambargosu olan bu Sırp yanlısı uygulamalar,
Batı'nın pasif olmadığını, aksine ciddi bir Balkan stratejisi
izlediğini göstermektedir.
Sırplar: Müslümanlara Karşı "Kapı
Bekçileri"
Şu an ortaya çıkan neden Batılı güçlerin ya da bu güçlerin
dış politikalarını belirleyen unsurların içinde, ciddi
bir Sırp-yanlısı ve anti-Müslüman eğilim olduğudur.
Savaşın 3,5 yıl sürmesi, Müslümanların ellerini-kollarını
silah ambargosu ile bağlayan ve Sırpların o toprakları
kazanmasını sağlayan da işte bu eğilimdir. Aslında İngiliz
Başbakanı Lloyd George'un 1917 yılında yaptığı bir konuşma
Batılı ülkelerin Sırp saldırganlığını nasıl değerlendirdiğini
açıkça ortaya koyuyordu. George, konuşmasında Sırpları
"Kapının Bekçileri" olarak tanımlamış, "Sırplar
her zaman Avrupa medeniyetini doğudan (İslam dünyasından)
gelen saldırılara karşı korumak için ellerinden geleni
yapmışlardır" demişti. Lloyd George'un bu sözlerine
göre Sırplar, asırlar boyu "Doğu"dan gelen
"İslami tehdit"e karşı "kapının bekçileri"ydiler.
Dolayısıyla, bugün de Sırplar, Balkanlar'da bir "İslami
tehdit" gören bazı Batılı çevreler adına "kapının
bekçileri"dirler. Bu "bekçilerin" son
on yıl boyunca lideri ise tarihe eli kanlı bir diktatör
olarak geçen Miloseviç oldu.
Slobodan Miloseviç'in Kanlı Bilançosu
Miloseviç fanatik bir Sırp milliyetçisi, acımasız bir
"etnik temizlik"çi, koyu bir Müslüman düşmanı
idi.
Miloseviç, 1989 yılında Kosova'nın başkenti Priştina'da
yaptığı bir konuşmayla kanlı günlerin yakın olduğunu
halkına müjdelemişti. Osmanlılar ile Sırp Krallığı arasındaki
Kosova Savaşı'nın "anma töreni" için duvarlara
asılan posterlerde bu savaş sırasında ölen Sırp Prensi
Lazar'ın resmi, Hz. İsa'nın ve Sırbistan Devlet Başkanı
Slobodan Miloseviç'in resmi ile yanyanaydı. Miloseviç,
500 yıl önce Osmanlılar tarafından öldürülmüş olan Prens
Lazar'dan bu yana, "Sırplığın" en büyük lideri
olarak boy gösteriyordu. Miloseviç kalabalığa karşı
şöyle demişti: "Altı yüzyıl sonra, yeniden savaşların
ve mücadelelerin içine girmiş bulunuyoruz. Bunlar bu
kez silahlı birer savaş değiller, ama böyle kalıp kalmayacaklarını
da kimse bilemez". Bu ve benzeri tahrik edici sözler,
kalabalığın toplu bir histeri ile coşmasına neden olmuştu.
Kosova Savaşı'nın 500. yıldönümünde, yeniden savaş baltaları
ortaya çıkarılıyordu. Bu kez ortada Osmanlı yoktu. Ama
Osmanlı'nın "bakiyesi" Sırpların yanı başında
duruyordu; Müslümanlar, Bosnalı, Sancaklı ya da Arnavut
Müslümanlar…
Miloseviç Sırbistan Komünist Partisi'nin hiyerarşisi
içinde hızla yükselmiş ve komünizmi milliyetçilikle
karıştırarak ve sonradan da ikincisine daha çok ağırlık
vererek büyük bir karizma yaratmıştı. Miloseviç'e biçilen
rol ise daha önceleri Bosna-Hersek Komünist Partisi
tarafından hedef alınan ve 1980'lerin ortasında "bastırılan"
İslam tehlikesini tekrar "bastırmak"tı. Zaten
o da en büyük misyonunun bu olduğunu her fırsatta ortaya
koyuyordu. Karşısındaki kişi ise Bosna'daki İslami hareketin
sembolü olan Aliya İzzetbegoviç idi.
Aliya Izetbegoviç, 1983 yılındaki Saraybosna mahkemesinin
ardından Bosna-Hersek'teki İslami hareketin sembolü
olarak iyice zihinlere yerleşti. Yugoslavya'nın en kötü
hapishanesinde "taş kırarak" geçen 6 yılın
ardından 1988'de dışarı çıktığında, Bosna toplumu içinde
büyük bir karizma sahibi olmuştu. Mayıs 1990'da Müslümanlar
tarafından kurulan Demokratik Eylem Partisi'nin (SDA)
genel başkanlık koltuğuna adeta "doğal lider"
olarak oturdu. İzzetbegoviç, Bosna'da 40 yıldır baskı
altına alınmış ve unutturulmaya çalışılmış olan İslam'ın
yeniden doğuşunu simgeliyordu. Batı'nın tahakküm edici
ve saldırgan karakterine karşı, İslam'ın hoşgörü ve
barışçılığını vurguluyor, çoğulcu bir Bosna-Hersek'in
devamını savunuyor, Hırvat ve Sırp toplumlarıyla barış
içinde birlikte yaşamayı hedefliyordu.
Miloseviç'in İlk Savaşı
1990'ın ikinci yarısında Hırvatistan ve Slovenya ile
Sırbistan arasındaki gerginlik giderek tırmandı. 1991'in
hemen başında ise, Miloseviç Yugoslavya'nın federal
yapısını, bağımsızlık şöyle dursun, daha zayıf bir konfederal
yapıya dönüştürmek için yapılacak herhangi bir girişime
karşı, Hırvatistan ve Bosna'yı ilhak edeceğini duyurdu.
Fakat yapılan referandumlar sonrası hem Hırvatistan
hem de Slovenya bağımsızlık ilan ettiler. Ertesi gün
Federal Ordu tankları Slovenya'ya girdi. Bu kez Miloseviç'in
arkasında maddi ve manevi desteğiyle AET ve ABD yönetimi
vardı.
Hırvatistan'ın Yugoslavya'dan ayrılması Sırp nüfusu,
Sırbistan'dan ayırıp götürmesi anlamına geliyordu. Bu
nedenle Hırvat bağımsızlığına karşı Belgrad'ın verdiği
cevap çok daha sert oldu. Savaş çok kanlı geçti, ancak
Hırvatlar, Sırbo-Hırvat savaşının ilerleyen aylarında
büyük hezimeti geleneksel müttefikleri olan Almanya'nın
yardımıyla aştılar. Sonunda ateşkes sağlandı. Sırplar
tarafından işgal edilen Hırvat bölgeleri BM tarafından
denetlenecek "güvenlikli bölgeler" haline
getirildi ve son derece istikrarsız bir zemin üzerinde
de olsa Sırbo-Hırvat savaşı sona erdi. Ancak Miloseviç'in
bir sonraki hedefi için böyle bir avantaj söz konusu
değildi. Çünkü bir sonraki hedef, hem Almanya gibi güçlü
bir hamiden yoksundu, hem de Hırvatistan'a göre çok
daha önemliydi Belgrad için. Bu "hedef", Müslüman
Bosna'ydı.
Miloseviç'in Bosna Katliamı
Sırbo-Hırvat savaşının sona erdiği nokta, çanların
Bosna için çalmaya başladığı noktaydı. Bosnalılar içinse,
her ikisi de aynı derecede kötü gözüken iki seçenek
vardı; ya Yugoslavya'nın içinde kalmaya devam ederek
"Büyük Sırbistan"ın egemenliği altında yaşamayı
kabul edeceklerdi, ya da bağımsızlık ilan ederek Hırvatistan'ın
izlediği tehlikeli yolun daha da tehlikesini izleyeceklerdi.
Fakat Bosnalı Sırpların düşmanca tutumları durumu giderek
kötüleştiriyordu. Özellikle de Bosnalı Sırpların lideri
Radovan Karadziç'e Miloseviç tarafından yapılan çok
büyük silah ve maddi destek gerginliği artırıyordu.
Eylül ayında ise, Bosnalı Sırplar Federal Ordu'nun müdahalesini
istediler. Buna gerekçe oluşturmak için de bazı bölgelerde
küçük bir iki silahlı çatışma yarattılar. Federal Ordu,
Miloseviç'in emri ile, Batı Hersek'e yaklaşık 5.000
asker yığdı.
1992'ye gelindiğinde Bosna hükümeti işte böylesine
kritik bir pozisyonun içindeydi. Bağımsızlık ilanının
çatışma olmadan Sırplar tarafından kabullenilmeyeceği
açıktı, ama Sırbistan'ın demir pençesi altında yaşamayı
kabul etmek de Bosnalılar adına kabul edilebilir gözükmüyordu.
Çünkü eğer Soğuk Savaş sonrası yaşanan kabuk değişiminin
bir sonucu olan bu karmaşa sırasında bağımsızlık elde
edilemezse, bir daha onu elde etmek çok daha zor olurdu.
Avrupa Ekonomik Topluluğu, bağımsızlık ilan etme konusunda
kararsız olan Izetbegoviç yönetimine, eğer Bosna bağımsızlık
ilan ederse hem AET hem de BM tarafından tanınacağı
ve böylece "Hırvatistan formülü" ile, yani
bir kaç "sıyrık"la, Belgrad'ın gazabından
kurtulacağı konusunda garanti vermişlerdi. Bosna hükümetine,
bağımsızlık konusunda bir referanduma gitme tavsiyesinde
bulunmuşlar, bu "demokratik" yolun Bosna'yı
uluslararası topluluğun himayesi altına sokacağı izlenimini
vermişlerdi.
Oysa bu bir aldatmacaydı. Batılılar bir yandan Miloseviç'in
tüm saldırgan ve yayılmacı politikalarına yeşil ışık
yakarken, bir yandan da Bosna'ya "siz bağımsızlık
ilan edin, biz sizi tanırız, Sırplar da bir şey yapamaz"
mesajını veriyorlardı. Yapılan referandumda ezici bir
çoğunlukla bağımsızlık talebi ortaya çıktı. Ancak bu
referandum üç buçuk yıl süren savaşın da ilk adımı oldu.
Bu yılların Bosnalılara öğrettiği en önemli şey ise
Batılı ülkelerin gerçek kimlikleriydi.
3.5 Yıl Süren Bir Soykırım
Mart ayı içinde Hırvat lideri Tudjman ile Miloseviç
bir araya geldiler ve Yugoslavya'nın bölünmesi hakkında
önemli bir görüşme yaptılar. Gündemdeki en önemli madde
ise "Bosna'nın paylaşılması" planıydı. Bu
konuda ciddi bir uzlaşmaya varılmadı, ama yine de bu
zirve, Bosnalıların en büyük kabusunun, yani Sırp ve
Hırvatların birleşerek Bosna'yı paylaşmaları felaketinin
ilk habercisiydi. Burada atılan bu ilk adım, savaşın
ortalarına doğru bir süre için de olsa fiili bir duruma
dönüşecek ve Bosna için en zor stratejik pozisyon, yani
hem Sırplar hem de Hırvatlarla savaşma durumu ortaya
çıkacaktı.
6 Nisan 1992 günü Bosna-Hersek Avrupa Topluluğu tarafından
egemen bir devlet olarak tanındı. Aynı gün, Sırp paramiliter
birlikleri, Müslüman kentlerinde korku ve terör estirmeye
başlamışlardı. Sırpların ateşlediği çatışmalar üzerine,
Federal Ordu yine Sırplar tarafından "davet"
edildi. Bu küçük çatışmalar kısa bir süre sonra bir
Müslüman katliamına dönüştü. Sırplar girdikleri her
şehirde terör estirdiler. İlk hedefleri büyük bir hınçla
saldırdıkları camiydi. Sokaklarda gezen Müslümanları
tartaklamaya, dipçiklemeye başladılar ve bazılarını
da herkesin gözü önünde vurdular. Şehirlerin elektriğini
kestiler, önlerine çıkanları rastgele öldürdüler. İnsanları
rastgele öldürüp, sindirmeye çalıştılar. Ve bunda da
başarılı oldular.
Savaş böyle kanlı bir saldırı ile başladı ve üç buçuk
yıl boyunca aynı şekilde devam etti. İlk önce geniş
çaplı askeri operasyonlar için Federal Ordu birlikleri
devreye girdi. Federal Ordu'nun işin "kabasını"
bombalarla halletmesinin ardından ise, "ince iş"
için yine Çetnikler devreye giriyorlar ve şehri, karşılarına
çıkan her Müslümanı kadın-çocuk ayrımı yapmadan boğazlayarak
etnik yönden "temiz" hale getiriyorlardı.
Yaşanan vahşeti kelimelerle anlatmak mümkün değildi.
Savunmasız çocuklar, bebekler, yaşlılar en vahşi işkence
yöntemleri kullanılarak öldürülüyor, kadınlara vahşice
tecavüz ediliyordu. Bu vahşet tam üç buçuk yıl gazetelere,
televizyonlara yansıdı. Fakat hiçkimse olanları durdurmak
için etkili bir adım atmadı.
Avrupa'nın Bosna'ya İhaneti
Tüm bu vahşetin yanısıra Batılı ülkelerin kasıtlı tepkisizliği,
BM güçlerinin Sırp yanlısı tutumları, kendilerini savunmak
isteyen Müslüman halka karşı uygulanan silah ambargosu,
insani yardımın dahi yapılmaması savaşın tam üç buçuk
yıl sürmesine neden oldu. Sırplar ülkenin büyük bölümünü
ele geçirmişlerdi, çünkü herhangi bir orduya hatta ciddi
bir silahlı varlığa sahip olmayan Müslümanlar önemli
bir direniş gösterememişlerdi. Ancak ilk şok atlatıldıktan
sonra, önce paramiliter Müslüman savunma birlikleri,
sonra da düzenli Bosna-Hersek Ordusu (Armija BiH) oluşturuldu.
Sırplar bu sayede durduruldu ve ilk safhasında bir yağma
ve katliamdan ibaret olan askeri durum, bir süre sonra
iki ayrı cephenin var olduğu bir "savaş"a
dönüşebildi. Ancak Miloseviç'in batılı dostları ısrarla
Bosna'da bir katliam, bir etnik temizlik, bir soykırım
başlatıldığını değil, bir "iç savaş" yaşandığını
savunuyorlardı. Batılı gazeteler Bosna'da yaşanan olayın
"tipik bir iç savaş" olduğunu savunan makaleler
yayınlıyor, televizyonlar ülkedeki her üç tarafı da
"savaşan taraflar" olarak tanımlıyordu. Hatta
bazı durumlar, bir "anarşi vakası" gibi anlatılıyor,
"kanun ve düzenin ortadan kalkması" diye tanımlanıyordu.
Aynı kişiler o sıralarda gündeme gelen Sırbistan'a ekonomik
yaptırımlar uygulanması tekliflerine karşı da ısrarla
direniyordu. Herkes "Bosna'daki şiddeti durdurabilmesi
için Miloseviç'e biraz daha şans tanınması" gerektiğini
savunuyordu.
"Silah ambargosu" ile savunma imkanları ortadan
kaldırılan ve "güvenli bölge aldatmacası"
adı altında ellerindeki silahları da toplanan Bosnalılar,
Sırp tanklarına karşı kalaşnikoflarla savaşmak zorunda
kaldılar. Ancak inançla ve azimle zoru başardılar. Belki
savaş sona erdi, ama arkasında çok büyük bir insanlık
dramı bıraktı. Sırplar görevlerini yerine getirmişler
ve İslam'ın Bosna-Hersek'teki yükselişine karşı dev
bir katliamla cevap vermeye çalışmışlardı.
Miloseviç'in Devrilmesi Sırbistan'ın
Saldırgan Politikasını Değiştirecek mi?
Son günlerde tüm dünya, yapılan seçimler sonucunda
iktidardan devrilen Slobodan Miloseviç'in "acıklı"
sonunu konuşuyor. Gazetelerde, televizyonlarda, tartışma
programlarında Sırbistan'da "demokrasinin"
kazandığı zaferin, halkın "demokratik" devrimin
ve de yeni lider Vojislav Kostunitsa'nın "demokratik"
kişiliğinin altı çiziliyor. Yazılanlara göre artık Miloseviç'in
neden olduğu kan ve gözyaşı dolu günler sona erdi, barış
ve huzur dolu bir hayata adım atıldı. Artık eski Yugoslavya
halkını mutlu günler bekliyor...
Ancak bu haberlerin satır araları dikkatle incelendiğinde
ve Bosna'da, Kosova'da 90'lı yıllar boyunca yaşananlar
tekrar gözden geçirildiğinde gerçeklerin hiç de yazılanlar
gibi olmadığı kolaylıkla anlaşılıyordu. Çünkü iktidar
değişikliğinin Sırbistan'ın şiddet yanlısı milliyetçi
politikasında bir değişiklik yapmayacağı, Miloseviç'in
yerini bıraktığı yeni liderin kimliği biraz incelenince
ortaya çıkıyor.
Kostunitsa en az Miloseviç kadar, hatta ondan daha
koyu bir Sırp milliyetçisi. Bir demokrasi savunucusu
kimliğiyle ön plana çıkan diğer bir muhalefet lideri
Zoran Cinciç ise Sırp milliyetçiliğinin aktif militanlarından
ve vahşi Çetnik ideolojisinin savunucularından biri.
Yani ihtilali yapıp, iktidarı devralanlar, basında bize
tanıtıldığı gibi demokratik, insan haklarına saygılı,
barıştan yana kişiler değil...
Zaten yıllarca Sırp zulmüne maruz kalan Bosna-Hersek
yönetiminin yaptığı açıklamalar da bu düşünceleri doğruluyor.
Dışişleri Bakan Yardımcısı Hüseyin Zivalc yaptığı açıklamada
"yeni lider Vojislav Kostunitsa'nın da şiddetli
bir milliyetçi ve en az Miloseviç kadar komünist olduğunu"
ifade ediyordu. Zivalc, dünya basınına yansıyan ve batılı
ülkelerin yöneticileri tarafından alkışlanan bu devrimi
sadece bir koltuk değişikliği olarak niteliyor, Sırbistan'da
demokratik bir yönetime geçileceği yönünde bir inanca
kesinlikle sahip olmadıklarını söylüyor. Kısacası Boşnaklar
yeni lideri en az Miloseviç kadar tehlikeli görüyorlar
ve yeni gelişmelere çok temkinli yaklaşıyorlar.
Aslında yeni lider Kostunitsa hakkında şu an herkes
çok az şey biliyor. Ancak bilinen çok az şey onun gerçek
yüzünü gözler önüne sermeye yetiyor. 1990'lı yılların
başında "Sırpları, Hırvatlara ve Bosna Hersek yönetimine
karşı milliyetçi duygularını göstermeye" çağıran
yeni lider, Sırp milliyetçilerinin politikalarını şiddetle
destekliyor. Üstelik Miloseviç'in aksine tam bir Sırp
olması nedeniyle Sırp milliyetçilerinden çok büyük bir
destek görüyor. (Miloseviç baba tarafından Karadağlı
idi) Kostunitsa on binlerce masum insanın katili olarak
tanınan ve savaş suçlusu ilan edildikten sonra ortadan
kaybolan "Bosna kasabı" Radovan Karadziç'i
gönülden destekliyor. Hatta savaşı bitiren Dayton anlaşmasına
da şiddetle karşı. Karşı çıkmasının nedeni ise bazı
bölgelerde daha fazla toprak ve daha fazla yetki talep
etmesi. NATO'nun son operasyonunu ise radikal söylemlerle
eleştiriyor. Sadece bu bilgiler dahi Sırbistan'da köklü
bir değişimin olmayacağını kanıtlıyor.
Miloseviç'in rahat ve direnişsiz bir şekilde çekilmesi
de Kostunitsa hakkında bazı soru işaretleri oluşmasına
neden oldu. Özellikle de ilk günden itibaren savaş suçlusu
ilan edilen Miloseviç'i Lahey Uluslararası Savaş Suçları
Mahkemesi'ne vermeyeceğini söylemesi, Miloseviç'e can
güvenliği ve dokunulmazlık garantisi vermek için çaba
sarf etmesi bir "danışıklı döğüş" olduğu yönündeki
şüpheleri daha da körükledi. Adeta aralarında bir anlaşma
varmışcasına, her türlü tepkiyi göze alarak yapılan
bu açıklamalar, Miloseviç'in politik hayatının bitmediğinin
ilk işaretlerini verdi.
İkiyüzlülük Politikası
İşte o gün Miloseviç'e bir şans tanınmasını isteyenler,
bugün yeni ihtilali sevinç içinde karşılıyorlar. O gün
tepkisiz kalanlar bugün sanki geçmişte Miloseviç'e hiç
destek olmamış gibi davranıyorlar. O gün Müslüman halkın
kendisini savunmasına izin vermeyenler, bugün Miloseviç'i
savaş suçlusu ilan etmenin yeterli olacağını düşünüyorlar.
O gün insani yardım yapmak için dahi parmağını oynatmayanlar,
şimdi Miloseviç'e siyasette yer olduğunu ima ediyorlar.
Ve o gün masum çocukların vahşiçe katledilmesini izlemekle
yetinenler, bugün yeni lideri alkışla karşılıyorlar.
İşte bu iki yüzlülük Yugoslavya'da hiçbir değişiklik
olmadığı yönündeki kanaatleri güçlendiriyor. Belki sahnenin
önündeki kişiler değişecek, ama Sırp politikası aynı
şekilde devam edecektir. Şu an oluşturulmaya çalışılan
sempati rüzgarı da insanları aldatma amacıyla yapılan
girişimlerden başka birşey değildir. Miloseviç'in düşüşü,
kendisini 80'li yılların başından bu yana destekleyen
Batılı güç merkezlerinin stratejik hesaplarında da ciddi
bir karmaşa oluşturmayacaktır, zaten bu düşüşü planlayanlar
da bizzat kendileridir. Kukla liderlerin düşmesi, yerlerine
yenileri bulunduğu sürece, hiçbir zaman büyük bir sorun
olmamıştır zaten.
Dileğimiz, sadece Müslüman oldukları için bu vahşi
soykırımla karşı karşıya kalan Bosna halkının aynı saldırganlıkla
bir kez daha yüz yüze geldiklerinde, tüm İslam dünyasından,
daha da büyük, bilinçli ve somut bir destek bulmalarıdır.
|