|
GİRİŞ
Herşeyden önce, bu kitapta ele alınan
"terör" kavramının günlük lisanda kullanılan terör kavramından
daha geniş bir kapsamı olduğuna dikkat çekmek yerinde
olur. Güncel Türkçe'deki terör kavramı, genellikle kurulu
düzene karşı yürütülen ideolojik ve silahlı mücadeleyi
ifade etmektedir. Oysa terör, en geniş anlamda, yoğun
ve sistematik bir korkuyu ve bu korkuya neden olabilecek
her türlü şiddet eylemini içerir. Bu nedenle, kurulu
düzene karşı terör uygulanabildiği gibi, kurulu düzen
tarafından da terör uygulanabilir. Ancak her iki durumda
da terörün kendisine yöneldiği hedef, dolaylı ya da
doğrudan halkın kendisi olmaktadır.
Bir terör örgütü, halkı kendi yanına çekebilmek
için terör uygular: Elde edeceği korkunun kendisine
güç vereceğini, bu güç sayesinde de halkı, ya da çoğu
kez halkın bir bölümünü kendisine destekçi kılabileceğini
hesaplar. Gerilla savaşının temelini oluşturan "kurtarılmış
bölge" kavramı da budur: Örgütün uyguladığı terörden
dolayı dehşete kapılan insanlar, güvenliği yine örgüte
sığınmakta bulurlar. Bu zoraki taraftarlar, merkezi
otoriteden bağımsızlaştırılmış, yani sözde "kurtarılmış"
toprak parçaları oluştururlar. Hedef "kurtarılmış bölge"lerin
giderek yayılması ve sonuçta tüm ülkenin ele geçirilmesidir.
Çin Devrimi'nin lideri Mao Tse-Tung tarafından geliştirilen
ve uygulanan bu gerilla savaşı teorisi, Mao'nun ardından
dünyanın çeşitli bölgelerindeki terör örgütleri tarafından
da kullanılmıştır. Aynı yöntemin kırsal alanda değil
de, şehirde yürütülen versiyonu ise, Vladimir I. Lenin'in
çizdiği yolu izler.
Bu sözünü ettiğimiz terör türü, "terör"
dendiğinde ilk anlaşılan şeydir ve genellikle "sol terör"
olarak tanımlanır.
Ancak bir de Üçüncü Dünya ülkelerinde rastlanan ve kurulu düzenin kendisi tarafından uygulanan bir "faşist terör" vardır. Aslında buradaki mantık, sol terördeki mantığın bir "makro" uygulamasından başka bir şey değildir. Kurulu düzenin sahibi olan devlet, baskıcı bir devlettir; toplumu adaletsiz bir biçimde yönetmekte, yöneticiler kendi menfaatleri için her türlü yolsuzluğu uygulamaktadır. Ve bu yüzden yönetim çeşitli toplumsal muhalefetlerle karşı karşıyadır. Bu muhalefetlerin belki bir kısmı da üstte değindiğimiz türden bir "sol terör"ü kendisine yöntem olarak benimsemiştir. Bu durumda, söz konusu devlet, muhalefetten daha güçlü olduğunu kanıtlamak için yine aynı formülü kullanır: Terör uygular ki, halk kendisinden korksun. Ve bu korku ona güç sağlasın.
"Üçüncü Dünya" olarak tanımlanan coğrafyadaki
devletlerin önemli bir bölümü bu tarif ettiğimiz "terörist
devlet" tanımına uyarlar. Belki her yıl "terörist devletler"
listeleri yayınlayan büyük devletlerle işbirliği içindedirler
ve bu yüzden adları bu listelerde geçmez. Ama belki
de o listelerin tepesine konan devletlerden çok daha
teröristtirler.
Büyük devletler ise, kendilerini başka
devletleri "terörist" ilan edecek kadar terörden ari
sayarlar, çünkü kendi terör evrelerini aşmışlardır.
Terörü, kuruluş aşamalarında uygulamışlar ve bu sayede
istedikleri gibi -yani genelde homojen- bir toplum elde
etmişlerdir ve artık onu gerekli görmemektedirler. (Fransız sosyolog Ernest Renan'ın da belirttiği gibi, Batı'daki
ulus-devletlerin hemen hepsi, toplumlarını homojenleştirmelerine
yaramış olan toplu katliamların ve "techir"lerin ürünleridirler.1)
Üçüncü Dünya faşizmi, henüz bu evrenin içinde olduğu
için terörü kullanmaktadır. Buna karşılık, modern Batılı
devletlerin önemli bir bölümü, toplumu yönlendirmek
için çok daha sofistike bir yöntem olan propaganda ve
eğitimi kullanırlar.
Ancak kimi zaman söz konusu Batılı kapitalist
devletlerin de teröre başvurdukları olur. Bunu kuşkusuz
Üçüncü Dünya'nın otoriter rejimleri gibi açık açık yapmazlar.
Aksine, son derece gizli bazı "terör timleri" oluştururlar.
Bunların amacı, kurulu düzenin bekasına, o düzen tarafından
konmuş olan kuralları gizlice çiğneyerek yardımcı olmaktır.
Batılı kapitalist devletlerin uyguladığı
bu "gizli devlet terörü"nün iki farklı stratejik amacı
olur genellikle: Birincisi, tehlikeli rejim muhaliflerinin
ortadan kaldırılması ya da susturulmasıdır. Özellikle
de düşüncelerinin rejim için tehlike oluşturduğu düşünülen
entellektüeller ile siyasi parti ya da sivil toplum
liderleri hedef alınır. İkincisi ise, toplum üzerinde
etki yaratacağı kestirilen hedeflere yapılacak saldırılarla,
toplumu istenen biçimde yönlendirmektir. Yani provokasyon.
Provokasyonlarda kimi zaman önemli bir toplumsal figür
öldürülür, kimi zaman da rastgele toplu cinayetler işlenir,
örneğin kalabalık bir merkez bombalanır ya da topluluk
üzerine rastgele ateş açılır. Burada amaç, ölenleri
öldürmüş olmak değildir; ölenleri kullanarak toplumun
düşüncesini değiştirmektir. Çoğu provokasyon, "sakıncalı"
görülen bir adresin üzerine suç atmak için yapılır.
Kısacası, terör, hem devlete karşı savaşanlar,
hem de bazı devletler tarafından etkili bir yöntem olarak
dünyanın dört bir köşesinde uygulanmaktadır. Amaçlar
farklıdır, ama izlenen yöntem ortaktır.
Ancak bu noktada terörün çok ilginç bir
özelliği dikkat çeker. Terörü bir yöntem olarak benimseyenler,
kimi zaman giderek birbirleri ile pragmatik bir ittifak
içine girmektedirler. Çünkü terör, ilk başta bir "ideal"
için başlatılmış olsa da, giderek bir mesleğe, hatta
kimi zaman oldukça karlı bir mesleğe dönüşebilmektedir.
Terörü uygulayanlar, özellikle de devlet adına uygulayanlar,
ellerindeki silahın kendilerine sağladığı birtakım "rant"ları
elde etmektedirler. Bu noktada, artık idealler kaybolur.
Terörün varlığının koruması bizzat bir amaç haline gelir.
Terörün varlığının korunması için de,
bir karşı-terörün varlığının korunması şarttır. Eğer
sol teröristler olmasa, sağ teröristlerin varlığının
bir anlamı kalmaz çünkü. Eğer "devleti yıkmak için çalışan
komünist teröristler" yoksa, o komünistlere karşı el
altından ya da açık açık savaş yürütsünler diye kurulan
sağ terör timleri, varlık nedenlerini yitirmiş olurlar.
İşte bu yüzden, terörizmin dünyası son
derece karmaşık ve muğlaktır. Hiç umulmadık ilişkiler
hiç umulmadık gruplar arasında yaşanabilir. İstihbarat
örgütleri ile terörist gruplar arasında, ya da zıt görünen
terörist grupların kendi aralarında beklenmedik bağlantılar
kurulabilir.
Ve bu kitap, terör dünyasının perde arkasında
yaşanan bu umulmadık ve beklenmedik bağları gözler önüne
sermektedir.
İSRAİL BAĞLANTISININ ANLAMI
Kitabı okumaya başlayan okuyucular hemen
göreceklerdir: Bu kitapta diğer herhangi bir terör odağından
daha fazla, İsrail kaynaklı özellikle de başta Mossad
olmak üzere İsrail gizli servislerinden kaynak bulan
teröre dikkat çekmektedir. Diğer terör odakları ele
alınırken de, bunların sahip oldukları İsrail bağlantısı
özellikle vurgulanmaktadır.
Bu nedenle, neden İsrail üzerinde bu denli
durulduğu sorusuna açıklık getirmek gerekiyor. Öncelikle
terörün kullanımı ile ilgili iki önemli prensibi vurgulamakta
yarar var.
Birincisi; terörün gerçek kaynağının devlet
bazında oluşudur. Evet dünyanın dört bir yanında "terör
örgütleri" vardır, ama bu örgütlerin uyguladığı terörün
arkasında devletler vardır. Bir ülkede etkili bir biçimde
terör uygulayan bir örgüt, mutlaka başka devlet ya da
devletler tarafından destekleniyordur. Modern çağın
yegane siyasi birimi devlet olduğuna göre, terör örgütlerini
devletlerden bağımsız ve kendi başlarına ayakta duran
odaklar olarak düşünmek doğru olmaz. Terör örgütleri,
belki kendi içlerinde belirli bir ideolojiye hizmet
ettiklerini düşünüyor olabilirler, ama gerçekte devletler
arası güç mücadelelerinin birer aracısıdırlar.
Dolayısıyla eğer uluslararası terörün
kaynakları aranacaksa, bu kaynakların devletler bazında
aranması gerekir.
Eğer bir devlet kendisine yöntem olarak
terörü benimsiyorsa, bu onun siyasi bir rahatsızlık
ya da beklenti içinde olduğunu gösterir. Bir başka deyişle,
eğer bir devlet teröre başvuruyorsa, ya kendisini tehdit
altında hissetmektedir ya da ulaşmak istediği büyük
bir siyasi hedef vardır, örneğin siyasi bir hegemonyanın
peşindedir. Buna karşın, kendisini tehdit altında hissetmeyen,
hegemonik hesapları da olmayan bir devletin teröre başvurması
beklenmez. Örneğin İsveç gibi "kimseyle başı belada
olmayan" bir devletin, teröre eğilim göstermesi pek
olası değildir.
Bu iki prensibi göz önünde bulundurarak
dünya siyasetine bir göz attığımızda ise, İsrail'in
oldukça müstesna bir yere sahip olduğunu görürüz. Çünkü
İsrail, terörü bir yöntem olarak benimseyebilecek devletlerin
iki temel özelliğine fazlasıyla sahiptir. Kendisini
tehdit altında hissetmektedir; çünkü düşman bir Müslüman-Arap
coğrafyasının ortasında 4 milyonluk nüfusuyla daimi
bir yaşam mücadelesi içindedir. Ayrıca büyük bir siyasi
hedefi vardır; kurulduğu günden bu yana, hem söz konusu
tehdidi bertaraf edebilmek, hem de kendisine "vaadedildiğine"
inandığı toprakları ele geçirmek için Ortadoğu'da siyasi
ve hatta askeri bir hegemonya kurmak için çabalamaktadır.
Bu iki faktör, İsrail'i, terörü bir yöntem
olarak benimsemeye yatkın devletler listesinin en başlarına
açık bir biçimde yerleştirir.
En az bunun kadar önemli olan bir başka
nokta ise şudur: İsrail, geniş çapta bir terör programı
uygulayabilecek bir güce de sahiptir. Yahudi Devleti'nin
Ortadoğu'daki gücü tartışılmaz. Ancak bunun da ötesinde,
stratejik hesapları Latin Amerika'dan Uzakdoğu Asya'ya
kadar uzanmaktadır (bunu kitabın içinde inceleyeceğiz).
Çünkü İsrail, kendi stratejik geleceğinin, yalnızca
içinde yaşadığı bölgenin şartları tarafından değil,
aynı zamanda tüm bir dünya sistemi tarafından belirleneceğini
düşünmektedir. Ve bu nedenle de anılan dev coğrafya
içinde, İsrailli profesör Benjamin Beit-Hallahmi'nin
"İsrail'in dünya savaşı" dediği büyük mücadeleyi yürütmektedir.2
Bir diğer önemli nokta ise, İsrail'in
bu "dünya savaşı"nın son derece örtülü bir biçimde yürütmesidir.
Terörün kaynağı olmak için en az İsrail kadar önemli
"gerekçe"lere sahip olan ABD'nin uluslararası terördeki
rolü, daha kolay ve açık bir biçimde görülebilir. Ancak
İsrail, uluslararası terördeki rolünü çok daha ustaca
gizleyebilmektedir. Bunu yapabilmek için kullandığı
en büyük araç ise, "Yahudi Soykırımı" efsanesinin kendisine
kazandırdığı dokunulmazlık kalkanıdır.
İşte tüm bu nedenlerden dolayı, mantıksal
bir analiz, bizi İsrail'in uluslararası terörde önemli
fakat çok az farkedilen bir rolü olduğu sonucuna vardırmaktadır
ki, kitabın içinde incelenen somut verilerin ortaya
koyduğu tablo da bunu doğrulamaktadır.
Kitabın içinde sık sık vurgulayacağımız
İsrail bağlantısının anlamı ve gerekçesi de budur.
MASONİK BAĞLANTI
Kitabı okuyanlar, İsrail kadar bir diğer
terör kaynağının daha sık sık anıldığını göreceklerdir:
Masonluk, özellikle de örgütün İtalya'da deşifre edilmiş
kolu olan P2 Locası.
Bu durum, bazıları tarafından ilk başta
yadırganabilir. Çünkü bu örgütün, hümanistik prensiplere
bağlı bir elit kulübü olduğunu ve terörle pek bir ilgisi
olamayacağını düşünebilirler.
Oysa söz konusu örgüt, büyük siyasi hedeflere
sahiptir ve bu nedenle de, tarih boyunca olduğu gibi
bugün de terörle ilişkilidir. Kuşkusuz bu durum örgütün
üyelerinin hepsi tarafından bilinmez, aksine çoğu bu
durumdan habersizdirler. Terör bağlantısını kuranlar
örgütü yöneten çekirdek kadrodur, bağlantıdan habersiz
olan diğerlerini ise daha "legal" amaçlar için kullanmaktadırlar.
Terör bağlantısı, sıradan mason localarından değil,
çekirdek kadronun oluşturduğu özel ve izole localardan
yürütülür ki, İtalya'daki P2 Locası buna bir örnektir.
Masonluk üzerinde durmamızın bir diğer
önemli nedeni ise, örgütü yöneten çekirdek kadronun,
bir yandan da uluslararası terörün etkili odağı olan
İsrail'le yakın ilişki içinde oluşudur. Masonluk, İsrail
kurulmadan çok daha önceleri Yahudi sermayesiyle ve
Yahudi politik gücüyle ittifak yapmış bir örgüttür.
Felsefi bir ortak zemin üzerinde gelişen ittifak, iki
tarafından ortak düşmanı olan kurulu dinlere karşı büyük
bir mücadele vermiş ve günümüze kadar da kesintisiz
sürmüştür. İki güç arasındaki bu tarihsel ittifak, daha
önceki bazı çalışmalarımızda çok ayrıntılı biçimde incelenmişti.3
Örgüt, özellikle örgütün P2 benzeri localarda
bir araya gelen çekirdek kadrosu, bugün de dünyadaki
Yahudi sermayesiyle ve Yahudi politik gücüyle ve buna
bağlı olarak da İsrail'le yakın ilişki içindedir. Ve
İsrail'in uyguladığı global terörde önemli bir aracılık
görevi üstlenmektedir. Kitabın içinde bunun örneklerini
inceleyeceğiz.
TERÖRÜN PERDE ARKASI
Tüm bunların ardından, Terörün Perde Arkası'nın
İçeriği hakkında biraz önbilgi vermekte yarar var.
Kitap, İsrail gizli servisini inceleyen
bir bölümle başlıyor. Bu bölümde Mossad'ın çeşitli eylemlerinin
bilinmeyen yönleri ve örgütün diğer gizli servislerle
olan ilişkileri konu ediniliyor.
İkinci bölüm, Vatikan'ı konu ediyor. Katolik
dünyasının merkezinin nasıl masonlar tarafından dejenere
edildiği, "33 günlük Papa" I. Jean Paul'ün örgüt tarafından
nasıl ortadan kaldırıldığı ve Vatikan'daki bu masonik
etkinin Papalığın Yahudiler'e ve İsrail'e olan tavrına
nasıl etki ettiği inceleniyor.
Üçüncü bölüm, mafyanın ve silah tüccarlarının
bilinmeyen dünyasından bazı önemli bilgiler veriyor.
Amerika'daki mafya dünyasının İsrail'le olan ilişkileri
ve İsrail'in Yahudi silah tüccarları aracılığıyla çeşitli
terör örgütleri ile kurduğu bağlantılar ortaya konuyor.
Dördüncü bölüm, P2 Mason Locası skandalı
ile ilgili. Locanın İsrail'le ve Mossad'la olan ilişkilerine
değinerek başlanan araştırma, P2'nin ülke içinde ulaştığı
inanılmaz gücü ve yürüttüğü kirli işleri tüm açıklığı
ile ortaya seriyor.
Beşinci bölüm, ünlü Gladio örgütü ile
ilgili. İtalya'da ortaya çıkartılan ve "rejimin bekası"
adına bir çok cinayet ve sabotaj gerçekleştiren ve sayısız
yasadışı faaliyet yürüten "kontrgerilla" örgütünün P2
Locası ile olan ilişkisi, P2 üzerinden kurulan Mossad
bağlantısı ve mafya bağlantısı ele alınıyor.
Altıncı bölüm, öncekilerden çok daha farklı
bir konuya el atarak, dünyanın dört bir yanındaki "antisemit
terör"ün perde arkasında kalan bazı şok edici gerçekleri
gösteriyor. İsrail'in, "Yahudi kimliğinin bekası için
Yahudi düşmanlığına gerek vardır" mantığı ile antisemitizmi
nasıl körüklediği ve el altından desteklediğinin örnekleri
ortaya konuyor.
Bundan sonraki iki bölüm ise, devlet terörüne
kaynaklık eden iki temel ideolojiyi bunların somut örneklerini
inceliyor. Yedinci bölüm, Faşizm ile ilgili. Konu, Faşizmin
felsefesinin terörle olan "bire-bir" ilişkisi ve çeşitli
faşizm örneklerinin teröre olan bağlılıkları. Ayrıca,
kitabın genelinde olduğu gibi, bu bölümde de "perde
arkası"nda kalan İsrail bağlantısı inceleniyor.
Sekizinci bölümdeki konu ise, öteki uçta
yer alan Komünist terör. Marksizmin teorik gelişimi
ve SSCB'deki uygulanışında kalıtımsal olarak yer alan
terör geleneği vurgulanırken, bir yandan da söz konusu
ideolojinin terörün malum uluslararası kaynakları ile
ilişkisi ele alınıyor.
Kitapta ortaya konan ilişkiler, bazı okuyucular
tarafından ilk anda kabul edilmek istenmeyebilir. Bu
kuşkusuz belirli bir "dünya görüşü" ve kazanılmış entellektüel
alışkanlıklar ile ilişkilidir. Eğer bir insan, dünyadaki
sosyo-politik sistemin tam da göründüğü gibi olduğuna
ve hiçbir "gizli yanı" bulunmadığına sıkı sıkıya inanıyorsa,
bu kitabı yadırgaması doğaldır. Ama bu önyargıdan kurtularak
objektif bir biçimde kitabı değerlendirmesini öneririz.
Çünkü ortaya konan bağlantılar, bir hayli
"beklenmedik" de olsalar, son derece somuttur.
YAHUDİLİK VE SİYONİZM HAKKINDA ÖNEMLİ
BİR AÇIKLAMA
Kitabın ilerleyen bölümlerinde, bazı Yahudilerin, batıl
birtakım geleneklerin veya radikal Siyonist ideolojinin
etkisi altında kalarak, gerçekleştirdikleri faaliyetlere
ve geleceğe dair çeşitli planlarına yer verilmektedir.
Bu batıl görüşlerden etkilenen kişiler zaman zaman İsrail
derin devleti içine de sızmakta, hatta kimi zaman İsrail'in
iç ve dış politikasında yönlendirici rol üstlenebilmektedirler.
Ancak bu kitapta bulunan bilgiler nedeniyle çeşitli
yanlış anlamalar olmasını engellemek için, bazı konulara
açıklık getirmekte de fayda vardır.
İlk olarak belirtilmesi gereken husus, burada yer alan
bilgilerin tüm Yahudileri kapsayan konular olmadığıdır.
Yahudilerin büyük çoğunluğu söz konusu faaliyetlerden,
bu faaliyetlerin arka planlarından ve asıl hedeften
haberdar olmadığı gibi, çok büyük bir çoğunluğu da bu
uygulamalara karşı çıktıklarını sık sık ifade etmektedirler.
Dolayısıyla, kitabın ilerleyen bölümlerinde eleştirilen,
hiçbir şekilde Yahudi toplumunun geneli değildir.
Eleştirilen husus, Kitabı Mukaddes'e birtakım yanlış
anlamlar yükleyerek şiddeti ve acımasızlığı sözde makulleştirmeye
çalışan batıl gelenekler ve bu geleneklere dayanarak,
diğer insanları ikinci sınıf olarak gören, onları haksızlık
ve zulme uğratmayı normal karşılayan fundamentalist
dünya görüşüdür. Bunun yanı sıra, sosyal Darwinist ve
işgalci bir ideoloji olan radikal Siyonizm'dir. Bilindiği
üzere, Siyonizm 19. yüzyılın ortalarında, yurtları olmayan
Yahudilerin vatan sahibi olmasını savunan bir ideoloji
olarak ortaya çıkmıştır. Ancak zaman içerisinde pek
çok ideolojide olduğu gibi Siyonizm de dejenarasyona
uğramış, bu haklı talep, uygulamada şiddet ve teröre
başvuran, aşırı güçlerle ittifak eden radikal bir anlayışa
dönüşmüştür. Bu nedenle üzerinde durulması, deşifre
edilmesi ve karşışında her türlü fikri tedbirin alınması
gereken tehlike de radikalizmdir.
Samimi olarak iman eden Yahudiler ve Müslümanların
birbirleriyle olan ilişkileriyse, hoşgörü, saygı ve
merhamet çerçevesinde olmalıdır. Zira bu, Kuran-ı Kerim'de
Allah'ın Müslümanlara bildirdiği bir ahlak ve tavırdır.
Kuran Ahlakına Göre Müslümanların Yahudilere Tavrı
Allah Kuran'da Yahudiler ve Hıristiyanları, Kitap
Ehli olarak bildirmiş ve Müslümanların Kitap Ehli'ne
karşı tutumlarının nasıl olması gerektiğini detaylı
olarak açıklamıştır. Kitap Ehli, temeli Allah'ın vahyine
dayanan ahlaki kıstaslara, haram ve helal kavramlarına
sahiptir. Kuran ahlakına ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetine
göre Müslümanların, Yahudilerden ve Hıristiyanlardan
iman edenlere sevgi, şefkat, hoşgörü ve saygıyla yaklaşmaları
gerekir. Müslümanların Yahudilere ve Hıristiyanlara
çağrısı ise Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
"Bize ve size indirilene iman ettik; bizim İlahımız
da, sizin İlahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuz."
(Ankebut Suresi, 46)
Bu çağrı, Müslümanların Kitap Ehli'ne bakış açısını
açık ve net bir şekilde ortaya koymaktadır: Hepimiz
bir olan Allah'a iman etmekte, Rabbimiz'in göndermiş
olduğu elçileri sevmekte ve saymakta, Allah'ın koyduğu
sınırlara uymakta, kutsal kitaplarımızda bildirilen
ahlakı yaşamaktayız. Dolayısıyla da, birbirimize anlayış,
merhamet, sevgi ve saygıyla yaklaşmakla yükümlüyüz.
Hepimiz Aynı Peygamberleri Seviyor ve Sayıyoruz
Müslümanlar gönderilmiş tüm peygamberlere iman ederler.
Rabbimiz'in geçmişteki peygamberlere göndermiş olduğu
kitaplara inanırlar. Bir ayette bu gerçek şöyle bildirilmiştir:
De ki: "Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim,
İsmail, İshak, Yakup ve torunlarına indirilene, Musa'ya,
İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman
ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayrılık gözetmeyiz.
Ve biz O'na teslim olmuşlarız." (Al-i İmran Suresi,
84)
Hz. Adem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yusuf,
Hz. Harun, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Yahya, Hz. İsa
ve Hz. Musa Yahudiler ve Hıristiyanlar için ne kadar
önemli ise, Müslümanlar için de o kadar önemlidir.
Yahudilerin bizim de Peygamberimiz olan Hz. Musa’ya
saygı duymaları, binlerce yıldır ona sımsıkı bağlı olmaları,
samimi Müslümanlar için çok değerlidir. Aynı şekilde
Hıristiyanların Hz. İsa’ya duydukları büyük sevgi, içten
bağlılık da Müslümanlar için çok önemlidir. Hz. Yakub’a,
Hz. İshak’a, Hz. İsmail’e, Hz. İbrahim’e, Hz. Lut’a,
Hz. Eyüb’e, Hz. Musa’ya, Hz. İsa’ya, Hz. Yahya’ya saygı
ve sevgi duyan insanlar, doğal olarak Müslümanların
sevgi ve muhabbet duyacağı, anlayış ve şefkatle yaklaşacağı
insanlardır. Bunun aksi kesinlikle mümkün değildir.
Allah samimi olarak iman eden Kitap Ehli'nin ahlakını
Kuran-ı Kerim'de şu şekilde bildirmektedir:
Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehli'nden bir topluluk
vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini
okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar, Allah'a ve ahiret
gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan
sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih
olanlardandır. (Al-i İmran Suresi, 113-114)
Salih Müslümanlara düşen de, bu güzel ahlakı yaşayan
insanları şefkat ve merhametle kucaklamak, saygı ve
anlayış göstermektir. Dolayısıyla, bir kez daha hatırlatmak
gerekir ki, Müslümanların Yahudilere bakış açısı Kuran'da
bildirilen ve Peygamber Efendimiz (sav)'in de uyguladığı
bu ahlak üzerinedir. Gerçek din ahlakına uygun olmayan
radikal Siyonizmin veya birtakım batıl geleneklerin
yanlışlarının ortaya konuluyor olması, hatalı uygulamaların
eleştirilmesi, bu gerçeği değiştirmez.
|