|
7. BÖLÜM
FAŞİZM
Kitabın giriş bölümünde terör teriminin tanımını yaparken
şöyle demiştik: "terör, en geniş anlamda, yoğun ve sistematik
bir korkuyu ve bu korkuya neden olabilecek her türlü
şiddet eylemini içerir". Bu tanıma önemli bir nokta
daha eklemek gerekiyor. Terörün iki farklı türü olduğundan
söz edilebilir çünkü: Biri ekonomik ya da siyasi çıkarlar
adına uygulanan terör, öteki ise bir ideoloji adına
yapılan terördür. Birincisine en iyi örnek, mafya örgütlerinin
son tahlilde karlarını "maksimize" etmek için uyguladıkları
terör, ikincisine en iyi örnek ise kendisini "devrimci"
olarak tanımlayan ve "halkın kurtuluşu" gibi ideolojik
söylemlerle savaşan solcu gerillaların terörüdür ("şehir"
ya da "kır" gerillaları).
Birincisinde sadece ve sadece güç istenir; terörü uygulayanlar
kendi kişisel ekonomik ya da politik güçlerini artırmak
ya da korumak peşindedirler. İkincisinde de güç arayışı
esastır, ama bu güç, bir ideoloji adına istenmektedir.
Bu iki terör türünün arasında bir yerlerde bir terör
türünün olup olmadığını merak edip de siyasi tarihe
bir göz atarsak, ilk göze çarpan şey "faşist" ya da
"aşırı sağcı" şeklinde nitelenen terör türü olacaktır.
Faşist terör, ideolojik terörle ideolojik olmayan terörün
arasında bir yerlerdedir, çünkü sahip olduğu ideolojik
söyleme karşın, önemli bir bölümü kendisini uygulayanların
çıkar beklentilerinden ve bir de "içgüdüsel" eğilimlerinden
kaynak bulmaktadır.
Bir başka ifadeyle şöyle denebilir: Faşist terör, belirli
bir ideolojinin adına yapılmaktadır. Bu ideolojinin
en önemli unsuru ise ırkçılıktır. Ancak faşist terörün
ardında, sadece bir ideolojik gerekçe yatmaz. Çünkü
faşist terörü uygulayanlar, çoğu kez bu terörden önemli
bir çıkar da elde ederler. Dolayısıyla, çoğu faşist
örgütlenmede, ideoloji çıkarları kamufle etmek için
kullanılır. Önce terör uygulanır, sonra da bu terörü
sözde meşrulaştırıcı bir ideolojik söylem üretilir.
Bu nedenle, faşist ideolojik söylemler çoğu kez son
derece sığ ve ilkeldir.
Bunun yanında, faşistlerde "terör için terör" olarak
özetlenebilecek psikoloji vardır. Kaba kuvvete karşı
içgüdüsel bir hayranlık duymaktadırlar ve bu kuvvetin
ifadesi olan şiddet eylemlerine, bu eylemler her hangi
bir rasyonel amaç taşımasalar da, büyük bir sempati
beslerler. Bu noktada terör, bir araç değil, başlı başına
bir amaçtır; faşistin ruhundaki şiddet eğilimini tatmin
eder çünkü.
Bu bölümde söz konusu faşist terörün bazı tarihsel
örneklerine göz atacak ve bu örneklerin ortaya koyduğu
standart "faşist portresi"ni inceleyeceğiz. Bunu yaparken
de, özellikle bu faşist portresinin çoğu kez gözlerden
uzak kalan üç ilginç özelliğini ele alacağız. Bu özellikler
sırasıyla; neo-Paganizm, cinsel sapkınlık ve "Siyonist
bağlantısı"dır.
PAGANİZM VE HIRİSTİYANLIK
Faşizmin ideolojik altyapısının en önemli unsurunu
ırkçılığın oluşturduğu söylenebilir. Tarihsel ve güncel
faşizm örneklerine bakıldığında, hepsinin de merkezinde
ırkçı ya da en azından aşırı milliyetçi bir söylem bulmak
mümkündür. Faşizm adına uygulanan her türlü şiddet eylemi
de bu ırkçı söyleme dayandırılarak meşrulaştırılmaya
çalışılır. Örneğin "etnik temizlik" uygulanır; çünkü
bir etnik grup faşistlerin ait oldukları ırkın "saflığını"
bozmakta ya da o ırka ait addedilen topraklar üzerinde
yaşamaktadır. İllegal eylemler, cinayetler işlenir ve
bunlar "ırkın ya da ulusun geleceğini korumak" gibi
sözde kutsal amaçlara adanır.
Dolayısıyla faşizmin köklerini ırkçılıkta aramak, ırkçılığın
nasıl ortaya çıktığına bakarak faşizmi analiz etmek
gerekir.
Irkçılığı ele aldığımızda ilk söylenmesi gereken şey
ise, bunun modern bir hastalık olduğudur. Modernizm
öncesi çağlarda da ırkçılığın bazı yerel örnekleri görülmüştür
belki -özellikle de Yahudilerde- ama bu ideolojinin
yaygınlaşması ve pek çok topluma bulaşması, modernizmle
birlikte gerçekleşmiştir.
Modernizmin ırkçılığa kaynaklık eden temel özelliği
ise, dini toplumsal yaşamın dışına çıkarmış olması,
bir başka deyişle din-dışı bir toplum kurmasıdır.
Modernizm öncesi çağda, yani Avrupa için konuşmak gerekirse
Hıristiyanlığın topluma egemen olduğu eski zamanlarda,
ırkçılık kendisine hayat sahası bulamıyordu. Bunun en
büyük nedeni ise, Hıristiyanlığın -aynı İslam gibi-
evrensel bir din olması ve insanlar arasındaki ırk,
dil, renk gibi farklılıkları önemsizleştirmesiydi. Hıristiyanlık,
bunun da ötesinde, faşizmin diğer temel ideolojik kaynaklarını,
yani örneğin şiddetin yüceltilmesini, savaşın kutsanmasını,
ölmenin ve öldürmenin başlı başına bir değer olarak
algılanmasını da tamamen engelleyen bir kültürel çevre
oluşturmuştu.
Oysa bu kültürel çevre, Hıristiyanlığın egemenliğinden
önce Avrupa'da mevcuttu. Hıristiyanlık gelmeden önce,
Avrupalı toplumlar, ait oldukları Hint-Avrupa kültürünün
temel özelliklerini taşıyorlardı. Hint-Avrupa kültürünün
en temel özelliği ise, pagan yani çok Tanrılı dinlere
sahip olmasıydı. Avrupalılar, ibadet ettikleri bu ilahların
kendilerine hayatın farklı yönlerinde yol gösterdiğine
ve yardım ettiklerine inanıyorlardı. Bu ilahların en
önemlileri arasında ise, hemen her pagan toplumda savaş
tanrıları yer alırdı.
Pagan inancında savaş tanrılarına gösterilen bu rağbet,
bu kültürde şiddetin kutsanmasının bir sonucuydu. Pagan
kavimler birer barbar toplumuydular ve daimi bir savaş
atmosferi içinde yaşıyorlardı. Kavim adına öldürmek,
kan dökmek kutsal bir görev sayılıyordu ve bunun sonucunda
da bu inancı desteklesin diye bir çok "savaş tanrısı"
üretmişlerdi.
Dolayısıyla şiddetin ya da vahşetin hemen her türü,
pagan dünyasında kendisine meşru bir yer bulabiliyordu.
Şiddeti yasaklayan, bunun gayr-i ahlaki olduğunu söyleyen
elle tutulur hiçbir öğreti, bir kanun ya da bir "şeriat"
yoktu. Pagan dünyasının rakipsiz hakimi olan Roma, insanların
vahşi hayvanlara parçalatıldıkları ya da ölümüne dövüştürüldükleri
arenaların diyarıydı. Kuzeyli barbar pagan kavimler
ise, bir yandan birbirlerini kırıp geçiriyor, bir yandan
da Roma'yı yağmalamaya çalışıyorlardı. Kısacası, kuvvetin,
yalnızca ve yalnızca kaba kuvvetin geçerli olduğu, dahası
bu kuvvetin her türlü kullanımının ahlaki sayıldığı,
hatta ciddi bir ahlak kavramının bile var olmadığı bir
dünyaydı pagan dünyası.
Ancak bu pagan dünyası, Roma'nın Hıristiyanlığı resmi
din olarak kabul etmesi ile birlikte çok güçlü bir etkinin
altına girmeye başladı. Hint-Avrupa geleneğinin barbar
kültürü, Sami kültürünün içinden çıkıp gelen İlahi kaynaklı
bir öğreti tarafından kuşatıldı. Roma'nın çökmesiyle
birlikte ise, o zamana kadar Avrupa'daki örgütlenmesini
büyük ölçüde tamamlamış olan Hıristiyan Kilisesi pagan
dünyasına egemen oldu.
Hıristiyanlık, barbar pagan dünyasına hiç tanımadığı
bazı kavramları getirdi. Öncelikle, çok ilahlı dinler
birer birer eriyerek, Hz. İsa tarafından insanlara vaz'edilen
tek İlahlı Hak Din'in içinde yok olmaya başladılar.
Böylece pagan dünyası, ahlak ve şeriatla tanıştı. "Öldürmeyeceksin"
hükmünü içeren On Emir'le aydınlandı. (Aslında Hıristiyanlık
pagan dünyasında yayılırken bir yandan da taviz vererek
o dünyanın bazı özelliklerini kabul edip kendi içine
aldı ve böylece belli ölçüde dejenere oldu. Ama yine
de İlahi kaynaklı Hak Din'in bazı temel özellikleri
Hıristiyanlık sayesinde pagan Avrupa'ya taşınmış oluyordu.)
İşte pagan dünyasının şiddeti kutsayan, savaşçı, barbar,
kan dökmeye eğilimli kültürü de Hıristiyanlığın bu büyük
fethi ile birlikte ortadan kalktı.
Kilise'nin yönettiği Avrupa'da bin yıl boyunca ırkçılık
yoktu. Ulus kavramı bile yoktu, insanlar kendilerini
bir ulusun üyesi olarak değil, Allah'ın kulları olarak
kabul ediyorlardı. O dönemde Avrupa kıtasına "Avrupa"
değil, "Christendom" (Hıristiyanya) deniyordu. Kilise,
farklı renklerdeki insanların da aşağı bir ırk olarak
kabul edilmelerine kesinlikle karşı çıkıyordu.
Örneğin Yeni Dünya'nın keşfinden sonra Amerika'ya giden
yağmacılar yerlilerin "bir tür hayvan" oldukları düşüncesini
yaymaya ve böylece kıtayı kolaylıkla sömürüp-yağmalamaya
çalışırken, Katolik otoriteleri buna şiddetle karşı
çıkmışlardı. Bunun en ünlü örneği, Chiapas piskoposu
Bartolome de Las Casas'ın yerlilerin "gerçek birer insan"
olduğunu savunmuş olmasıdır. Bu nedenle Las Casas "yerlilerin
havarisi" olarak anılmaya başlamıştı. Aynı şekilde,
Dominiken rahip Fray Antonio Montesinos da 1511 yılında
San-Domingo kilisesinde sömürgecilerin uygulamalarını
lanetlememiş ve "masum bir halka uyguladığınız vahşet
nedeniyle hepiniz ölümcül bir günah içindesiniz. Bunlar
insan değil mi?" diyerek onları suçlamıştı. Daha sonra,
1537'de, Papa III. Paul de, yayınladığı Sublimis Deus
adlı fermanında sömürgeci vahşetini lanetlemiş, Kızılderililerin
gerçek insanlar ("veros homines") olduklarını, onları
köle düzeyine indirgemek küstahlığını gösterenlere rağmen,
iman sahibi olma yeteneğine haiz insanlar olduklarını
ilan etmişti.
Ancak Kilise'nin Avrupa toplumların üzerindeki egemenliği,
asırlar süren ve; Hümanizm, Protestanlık, Aydınlanma,
Fransız Devrimi gibi aşamalardan geçen bir sekülerleşme
(dinden kopuş) süreci içinde yok oldu. Avrupa, artık
eskisi gibi "Christendom" olarak anılmıyordu; aksine
Hıristiyanlık her geçen gün gücünü daha da yitiriyor
ve büyük bir sosyal bir güçten "ahlaki öğreti" konumuna
iniyordu.
Peki ama Hıristiyanlığın ortadan kaldırılmasıyla doğacak
boşluk nasıl doldurulacaktı?
Bu soruya farklı ideolojiler farklı cevaplar verdiler.
Marksizm ya da liberalizm "akıl" ve "bilim" kavramlarını
yeni bir din olarak benimsemeye başladı. Dinin asırlardır
üstlendiği yol göstericilik misyonunun bu kez insan
aklı ve deneysel bilgi tarafından ele alınacağına inanıyorlardı.
Ancak bazı ideologlar, bu "akıl ve bilim" efsanesinin
yanına, bir de biraz daha antik bir öğreti bulmaya karar
verdiler, modern topluma anlam ve kimlik kazandırabilmek
için. Bu antik öğreti, 15 asır önce Hıristiyanlık tarafından
tarihin raflarına kaldırılmış olan Paganizmdi.
FAŞİSTLER YA DA NEO-PAGANİSTLER
Faşizmin öncüleri, kurdukları ideolojik sistemin temel
dayanaklarını antik Pagan dininde buldular. Hıristiyanlık,
ırkçılığı ortadan kaldırmakla ve şiddete karşı çıkan
barışçı bir ahlak getirmekle, faşizmin temellerini yok
etmişti; bu temellerin yeniden kurulması için de Hıristiyanlık
öncesine dönmek şarttı.
Bu eğilimin en önemli temsilcilerinden biri, faşizmin
de en büyük kuramcılarından biri sayılan Friedrich Nietzsche
idi. Nietzsche, Hıristiyanlığa karşı büyük bir nefret
duyuyor, bu dinin Alman ırkının ruhunda (volkgeist)
var olan savaşçı ve dolayısıyla sözde asil özü yok ettiğine
inanıyordu. Deccal (Anti-Christ) adlı kitabıyla Hıristiyanlığa
saldırmış, Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı kitabıyla da eski
Pagan kültürünün içeriğini savunmuştu. Nietzsche, ırkçılığın
da öncülüğünü yapıyor, insanları basit, sefil insanlar
ve üstün-insanlar olarak ikiye ayırıyordu. Nietzsche'nin
açtığı yolda ilerleyen faşizm, kısa süre içinde Nazizm'i
üretmekte gecikmeyecekti.
Faşist ideolojinin hayal ettiği ideal devlet kavramı
da aslında Pagan kültüründen geliyordu. Tarihin en kapsamlı
totaliterizm tasvirlerin biri, Platon'un Devlet adlı
kitabında ortaya koyduğu modeldi. Platon, bu kitabı
yazarken o dönemde Yunan yarımadasının en önemli şehir
devletlerinden biri olan Sparta'yı model olarak benimsemişti.
Askerler tarafından yönetilen otoriter bir rejime sahip
olan Sparta'daki en yüce ideal ise savaştı.
Dolayısıyla, faşizmin ideologları hem ideolojilerinin
psikolojik temellerini hem de ulaşmak istedikleri modeli
Pagan kültüründe buldular. Bunun sonucu ise, Hıristiyanlığa
karşı büyük bir nefret ve geniş çaplı bir neo-Paganizm
hareketiydi. Eski bir Pagan sembolü olan gamalı haç,
bu nedenle faşizmin en ünlü sembolü haline geldi.
Almanya'da Nazi ideolojisinin gelişiminde en büyük
rollerden biri olan ve Aryan ırkı ile ilgili teorilerin
gerçek babası sayılan Jorg Lanz von Liebenfels, gamalı
haçı ilk kez kullanan kişiydi. Lanz'ın kurduğu Ordo
Novi Templi adlı örgüt, tamamen Paganizmin yeniden doğuşuna
adamıştı kendini. Lanz, Cermen Pagan dininin Tanrı'larından
biri olan "Wotan"a taptığını açıkça ilan etmişti. Ona
göre Wotanizm, Cermen halkının özgün diniydi ve ancak
bu dine dönmekle kurtulabilirlerdi. Gamalı Haçı ise,
Wotan'ın sembolü olduğu için seçtiğini söylüyordu. Ordo
Novi Templi tarafından yayınlanan derginini adı ise
Ostara idi; yani Wotan'ın eşi olduğu düşünülen dişi-tanrı.
Lanz ve benzeri neo-Pagan ideologların açtığı yolda
ilerleyen Nazizm, neo-Paganizmi geniş ölçüde topluma
da empoze ettiği. Nazilerin en önemli ideoloğu olan
Alfred Rosenberg, Hıristiyanlığın, Hitler önderliğinde
kurulan yeni Alman Krallığı (III. Reich) için gerekli
olan spritüel enerjiyi sağlayamadığını, bu nedenle Alman
ırkının antik pagan dinine geri dönülmesini açık açık
savunmuştu. Rosenberg'e göre, Naziler iktidara geldiklerinde
Kiliseler'deki İnciller ve haç sembolleri kaldırılmalı,
yerlerine gamalı haçlar, Hitler'in Kavgam adlı kitabı
ve Alman yenilmezliğini temsil eden kılıçlar yerleştirilmeliydi.
Hitler Rosenberg'in bu görüşlerini benimsedi, ancak
toplumdan büyük tepki alacağını düşünerek söz konusu
yeni Alman dini teorisini uygulamaya geçirmedi.1
Ancak yine de önemli neo-Paganizm uygulamaları yaşandı
Nazi rejimi sırasında. Hitler'in iktidarı ele geçirmesinden
bir süre sonra, Hıristiyanlıktaki kutsal günler ve bayramlar
yok olmaya ve yerlerine Pagan dininin kutsal günleri
konmaya başlandı. Evlilik törenlerinde "Yer Ana" ya
da "Gök Baba" gibi Pagan tanrılarına seslenilir oldu.
Haç sembolleri ve her türlü Hz. İsa resmi kademeli bir
biçimde okullardan ve hastanelerden çıkarıldı. 1935
yılında okullarda öğrencilere Hıristiyan duaları yaptırılması
yasaklandı. Ardından Hıristiyanlıkla ilgili derslerin
tamamı kaldırıldı.
SS Şefi Heinrich Himmler, Nazi rejiminin Hıristiyanlığa
bakışını şöyle ifade ediyordu: "Bu din, tarih içinde
taşınmış olan en büyük veba mikrobudur. Ve ona öyle
muamele etmek gerekir".2
Nazizmin ideolojik ve "ruhsal" temelini oluşturan bu
neo-Pagan uyanış, daha az derecelerde de olsa, diğer
tüm faşist modellerin ortak noktasıydı. Mussolini de
antik Roma kültürünü canlandırmaya kalkmıştı. Ayrıca,
Neron'un mirasına özenerek kendisini yarı-Tanrı Sezar
statüsüne çıkarmaya çalıştı. Milizia Fascista adlı resmi
dergi, Faşist İtalya vatandaşlarına şu çağrıyı yapıyordu:
"Tanrıyı sevmekten bir an bile geri kalma. Ama unutma
ki, İtalya'nın Tanrısı Duce'dir".3
Mussolini sözde "Tanrı"lığını sadece lafta bırakmamış
bunu aynı zamanda koyduğu kanunlarla da uygulamaya geçirmeye
çalışmıştı. İbrahimi dinlerin temelinde yer alan "On
Emir"e karşı, "Faşist On Emir"i yazdırmıştı. Bu neo-Pagan
On Emir'in 8. maddesi "Duce her zaman haklıdır" hükmünü
içeriyordu.4
Bu yarı Tanrı Duce çılgınlığı İtalyan toplumunda gerçekten
etkili olmuştu. Maria Macciocchi'nin Faşizmin Analizi'nde
yazdığına göre;
Güneyli köylü kadınları "Mussolini Tanrı-İnsan" diyorlardı
ve Duce'nin harman dövmesine bakarak şöyle haykırıyorlardı:
"Tanrı bize ekmek veriyor, bunu bize harmanda döğüyor,
bizde onu koruyoruz".5
Mussolini, genç nesli faşist sisteme uygun bir şekilde
yetiştirmek için "Balilla" adlı bir çocuk örgütü kurmuştu.
Balilla'nın "Credo"su (temel inançları-"amentü"sü) "Kutsal
Papa'nın şahsında faşizme inanıyorum" diye başlıyor,
"Mussolini'nin dehasına iman ederim" sözleri ile devam
ediyordu.6
Bu örnekten de anlaşıldığı gibi, Mussolini'nin dini
otoriteye yaklaşımı Nazizm'den biraz farklıydı. Aslında
her iki faşizm versiyonu da temelde aynı amaca sahiptiler;
ideolojilerinin antik Pagan kültürüne dayandırılarak
meşrulaştırılması. Ancak bu neo-Paganizmi uygularken
Nazizm Kilise'ye büyük bir baskı uygulamıştı. Buna karşın,
Mussolini Kilise'ye biraz daha ılımlı yaklaşmış, ve
böylece bu kurumu faşizme destek verecek hale getirmeye
çalışmıştı.
Aradaki bu yöntem farklılığı, Nazizm'in İtalyan faşizminden
daha güçlü olmasının bir sonucuydu aslında. Hitler,
Kilise'yi açıkça ezmekten çekinmeyecek kadar büyük bir
otoriteye sahipti. Oysa Mussolini, bu denli radikal
bir girişimi göze alamadı; hem Hitler kadar güçlü değildi,
hem de Kilise'nin gücü İtalya'da Almanya'ya göre çok
daha büyüktü.
Oysa Mussolini'nin din düşmanlığı, 1915'de Lausanne
Halk Sarayı'nda şunları söylemesine yol açacak kadar
keskindi: "Allah yoktur; din, bilim karşısında bir saçmalıktır.
İnsanlar için bir hastalıktır".7
İktidara gelmesinden önceki yıllarda da La Lima adlı
gazetede "gerçek dinsiz" takma adıyla dine açıkça saldıran
yazılar yazmıştı.
Faşizm ile ilgili bu bilgilerin ardından sonuç olarak
şunu söylemek mümkündür: Faşizm, Hıristiyanlık ve İslam
gibi evrensel dinlerle hiçbir şekilde bağdaşamaz. Bu
nedenle de, tüm faşistler neo-Pagan bir ideolojik ve
psikolojik temele sahiptirler. Kimi zaman bu neo-Paganizmi
Hıristiyanlığa ya da İslam'a uyumlu bir görüntü altında
sürdürürler. Ancak dinin içini boşaltıp onu neo-Paganizme
kılıf yapmaktan başka bir anlam taşımayan bu sahte dindarlık,
faşizmin her türlüsünün Nazizm kadar din aleyhtarı olduğu
gerçeğini değiştirmez.
Ve bu gerçek, bizi çok daha ilginç bazı sonuçlara ulaştırır.
Faşizm, neo-Paganizmi benimserken, doğal olarak dini
ahlakı reddedip Pagan kültürlerindeki "ahlak" anlayışını
benimsemiş olmaktadır. Bu söz konusu Pagan ahlakı, ilahi
dinlerce şiddetli bir biçimde yasaklanan pek çok gayr-ı
ahlaki hatta sapkın davranışı serbest kılmakta, hatta
kimi zaman desteklemektedir.
Faşizm ile homoseksüellik arasındaki çok ilginç ve
son derece örtülü ilişkinin kökeninde de bu gerçek yatmaktadır.
Almanya'da "Ultra-Masculen" HOMOSEKSÜELLİĞİN Doğuşu
20. yüzyılın başında Almanya, "cinsel özgürlük" akımının
dünyadaki en önemli kalesi durumundaydı. Alman toplumunun
Hıristiyanlıktan hızlı kopuşu, cinsel ahlakın da hızla
erimesine yol açmış ve eskiden sapıklık sayılan pek
çok anormal "cinsel tercih" rahatlıkla uygulanır hale
gelmişti. Bunların başında da homoseksüellik geliyordu.
Almanya'daki bu atmosfer içinde hızla gelişen homoseksüellik,
kısa sürede örgütlenmeye de başladı. Bu işin önderliğini
yapan ilk önemli isim, Karl Heinrich Ulrichs (1825-1895)
adlı bir avukattı. 14 yaşındayken 30 yaşlarındaki bir
Alman erkek tarafından iğfal edilen Ulrichs, bir süre
sonra, bu olayın ruhunda var olan homoseksüelliğin ortaya
çıkmasına yarayan bir şans olarak yorumlamaya başlamıştı.
Bunun ardından da homoseksüelliği meşrulaştırmaya yönelik
ideolojik bir taban yaratmaya çalıştı. Homoseksüelliğin
iradi bir sapıklık değil, bazı insanların doğasında
var olan kalıtımsal bir özellik olduğu şeklindeki açıklamayı
ilk kez o ortaya attı ve geliştirdi. Bu durumu, "bir
erkeğin bedeninin bir kadının ruhunu taşıması" olarak
yorumluyordu. 1862 yılında bu "erkek bedenli kadın ruhlu
üçüncü cins"i tanımlamak için de, eski Yunan kaynaklarından
bulduğu "Uranien" terimini ortaya attı. Ve Almanya'daki
homosekseüller kısa süre içinde kendilerini "Uranienler"
olarak tanımlamakta gecikmediler.
Ulrichs'in "teorik" çalışması 1895'teki ölümünün ardından
daha da büyük bir yaygınlık kazandı. Komünist Manifesto'dan
esinlenerek ortaya atılan "dünyanın tüm Uranienleri
birleşin!" sloganı Almanya'da çoğalmaya başlayan "gay
bar"larında sık sık duyulur oldu. I. Dünya Savaşı'nın
ardından kurulan Weimar Cumhuriyeti'nde ise, homoseksüeller
Avrupa'da ilk kez varlıklarını açıkça duyurdular ve
toplum tarafından "tanınmak" istediler. Münih ve Berlin,
dünyanın en önemli "homoseksüel merkezleri" olarak anılıyorlardı.
Ulrichs'in ardından homoseksüel hareketin liderliğini
üstelenen kişi ise Magnus Hirschfeld (1868-1935) adlı
ünlü Yahudi bir fizikçiydi. Hirschfeld, kendisi gibi
homoseksüel olan, Max Spohr ve Erich Oberg'le birlikte,
Bilimsel-Hümaniter Komite'yi (Wissenschaftlich-Humanitares
Komitee) kurdu. BHK'nın iki temel amacı vardı:
1. Ulrihcs'in felsefesini ve çalışmalarını geliştirmek
ve
2. Alman toplumunda homoseksüelliğin legal ve normal
bir davranış olarak kabul edilmesini sağlamak; bu amaçla
da Alman Ceza Kanunu'ndaki homoseksüelliği yasaklayan
175. maddeyi kaldırmak.
Bilimsel-Hümaniter Komite'nin lideri Hirschfield, "travesti"
kelimesini de ilk kez kullanan ve lügatlara sokan kişiydi.
Bununla, kadın kıyafetleri giyen erkekleri kast ediyor
ve bu tavırlarıyla ruhlarındaki "feminenliği" (dişiliği)
ifade ettiklerini savunuyordu. Hirschfield, 1919 yılında
ise Berlin Seks Araştırma Enstitüsü'nü kurdu. Derneğin
amacı, homoseksüellik hakkında araştırmalar yapmak ve
bu davranışın "normal" olduğunu bilimsel yöntemlerle
sözde ispatlamaktı.
Ancak BHK ve Enstitü çatısı altında gelişen tüm bu
homoseksüel örgütlenme, 1900'lü yılların başından itibaren
farklı bir homoseksüel fraksiyon tarafından şiddetle
eleştiriliyordu. Bu ikinci tür homoseksüeller, BHK çevresindeki
homoseksüelleri "feminen homoseksüeller" olarak tanımlıyor,
kendilerini ise "maskülen (erkek) homoseksüeller" olarak
adlandırıyorlardı. En çok karşı çıktıkları şey, "erkek
bedeninde kadın ruhu" teorisiydi. Bunun basit ve aşağı
bir davranış olduğunu savunuyor, buna karşı kendi homoseksüelliklerinin
ahlaki yönden en üstün cinsel davranış olduğunu öne
sürüyorlardı.
Bu "maskülen" ya da "maço" homoseksüellerin "erkek
bedeninde kadın ruhu" teorisine karşı çıkmalarının nedeni
ise, aslında kadın karakterini aşağı görmeleriydi. Onlara
göre kadın; zayıflığın, güçsüzlüğün, başarısızlığın,
köleliğin temsilcisiydi. Buna karşılık erkek; gücü,
iktidarı, mükemmelliği temsil ediyordu. Feminen homoseksüellere,
kadınsılaştıkları için antipati duyuyorlardı. Kendi
homoseksüelleklerini ise, "erkekler arasındaki sevgi"
olarak adlandırmışlardı.
Bu "maskülen homoseksüellik akımının öncüsü, Adolf
Brand adlı bir Almandı. 1896 yılında, Der Eigene (Özgün)
adlı dünyanın ilk homoseksüel dergisini yayınlamaya
başlayarak sesini duyurmuştu. Der Eigene'nin sayfalarına
bakıldığında, BHK çevresindeki feminen üslubun tam aksine,
son derece "maço" bir üslup göze çarpıyordu. En önemli
nokta ise, bu maço üslupla ifade edilen ideolojik söylemdi:
Şiddetli bir nasyonalist, ırkçı ve antisemit eğilim
vardı Der Eigene'de. (Ancak bu antisemitizm, ilerde
inceleyeceğimiz gibi, Siyonistlerle Alman ırkçıları
arasında kurulacak olan ittifakın da temelini oluşturacaktı).
Tarihçi George L. Mosse, bu konuda şunları yazıyor:
Der Eigene'nin hemen her sayısında ve her sayfasında
ırkçı ideolojiye rastlamak mümkündü. Derginin 1926 yılında
yayınlamaya başladığı Rasse und Schonheit (Irk ve Güzellik)
adlı ekten çok daha önceleri bile, Cermen ırkının erkeksi
karakteri sık sık vurgulanıyordu. Elele tutuşmuş ve
çırılçıplak kaslı bedenlere sahip Alman erkeklerinin
resimleri, Almanya'daki belirgin doğal güzelliklerin
önünde poz vermiş şekilde yayınlanıyorlardı. Brand'in
yazdığı "Üstün Adam" adlı bir şiirde ise Alman ırkının
erkeksi güzelliği vurgulanırken, Yahudilerin feminen
karakterinden bahseden antisemit ifadeler kullanılıyordu.
Efeminen homoseksüel hareketin lideri olan Magnus Hirschfield'ın
bir Yahudi oluşu da Der Eigene'de sık sık vurgulanıyordu.8
Der Eigene çevresinde örgütlenen maskülen homoseksüeller,
kurmakta oldukları ırkçı homoseksüellik için gerekli
olan ilhamı da, ırkçılığın bizzat kendisi gibi, antik
Pagan kültüründe buldular. Özellikle de, maskülen homoseksüelliğin
tarihteki en önemli merkezi olan Eski Yunan, bu faşizan
homoseksüeller için ideal bir model haline geldi.
Neo-Paganizm ve HOMOSEKSÜELLİK
Önceki sayfalarda Pagan kültürünün Hıristiyanlık tarafından
nasıl etki altına alındığını ve asırlar boyu tarih dışında
tutulduğuna değinmiştik.
Hıristiyan ahlakı, Yahudi şeriatının kaynağını oluşturan
İlahi hükümlere dayanıyordu. Bu ilahi kurallar, insan
hayatını fıtrata uygun bir biçimde düzenliyor ve gayrı-fıtri
sapmaları da şiddetli bir biçimde yasaklıyordu. Gerek
Yahudilik gerekse Hıristiyanlık tarafından yasaklanan
-ve daha sonra da İslam tarafından yasaklanacak olan-
bu sapmaların en önemlilerin biri ise homoseksüellikti.
Eski Ahit yasakladığı cinsel sapkınları sayarken "kadınla
yatar gibi erkekle yatmayacaksın; menfur şeydir" hükmünü
veriyor ve devam ediyordu: "Bu şeylerin hiçbiri ile
kendinizi murdar etmeyin, çünkü önünüzden kovmakta olduğum
milletler bütün bu şeylerle murdardırlar." (Levililer,
18/22, 24)
Gerçekten de Pagan toplumlar, her türlü cinsel sapıklıkla
"murdar"dılar. Bunların arasında en uç noktaya gidenlerin
biri ise, eski Yunan'daki şehir devletleriydi. Atina'da,
Sparta'da ve diğer Grek şehir devletlerinde homoseksüellik
gayet doğal, meşru bir ilişki olarak görülüyor, hatta
üstün bir sevgi biçimi olarak yüceltiliyordu. Hem de,
tam maskülen homoseksüellerin istediği biçimde, yani
"erkek sevgisi" mantığında...
Özellikle Sparta, Thebes ve Crete şehir devletlerindeki
askeri bürokrasi, bu "erkek sevgisi"nin en yoğun olarak
yaşandığı topluluklardı. Askerler, birbirleriyle cinsel
ilişkiye girerek güçlerini artırdıklarına inanırlardı.
İÖ 50-120 yıllarında yaşayan tarihçi Chaeronea'lı Plutarch,
Thebes kentinin ordusundaki en seçkin askerlerden oluşan
300 kişilik özel savaşçı birliğin gerçekte "150 çift
sevgili"den oluştuğunu yazıyordu.9
Sparta'da ise, 12 yaşına gelen güçlü erkek çocuklarının
hepsi orduya alınır ve ilk iş olarak da ordudaki tecrübeli
askerler tarafından iğfal edilirlerdi. Bu "erkek sevgisi"nin
Sparta'nın "ultra-maskülen" kültürünün ve kan dökmeye
tutkun ordusunun en büyük güç kaynağı olduğuna inanılıyordu.
Crete ordusunda da benzeri bir uygulama vardı; orduya
alınan genç çocuklar, "savaşçı ruhu"nu kazanmaları için
iki ay boyunca tecrübeli bir askeri denetimine verilir
ve bu süre boyunca onunla cinsel ilişkiye girerdi.10
İşte Eski Ahit'e göre "murdar" (pis, iğrenç) olan bu
Pagan kültürü, Almanya'da gelişen maskülen homoseksüellik
akımına en büyük ilham kaynağı oldu. Bu akımın öncüsü
olan Adolf Brand, 1902 yılında, erkek çocuklarına olan
cinsel düşkünlükleri ile tanınan Wilhelm Jansen ve Benedict
Friedlander ile birlikte, Özgünler Derneği'ni (Gemeinschaft
der Eigenen) kurdu. Friedlander, 1904 yılında "Uranien
Erotizminin Yeniden Doğuşu" (Renaissance des Eros Uranios)
adlı bir kitap yayınladı. Kitabın kapağında yarı çıplak
bir Yunan genci resmi yer alıyordu. Friedlander, amaçlarının
ne olduğunu da kitabın içinde şöyle açıklıyordu:
Pozitif hedefimiz, Helen şövalyeliğinin yeniden uyandırılması
ve toplum tarafından tanınmasıdır... Helen Şövalyeliği
sevgisi ile de, erkekler arasındaki yakın sevgiyi, özellikle
de farklı yaştaki erkekler arasındaki ilişkileri kastediyoruz.11
Neo-Paganizm, maskülen homoseksüelliğin en önemli kaynağıydı.
James Steakley'in The Homosexual Emancipation Movement
in Germany adlı kitabında yazdığına göre, Özgünler Derneği,
antik Yunan ve Rönesans İtalyası'nı kendisine model
olarak alırken, Hıristiyan ahlakını da homoseksüel ilişkiyi
yasakladığı için lanetliyordu.12
Nazizm'in homoseksüel boyutunu anlatan The Pink Swastika
(Pembe Gamalı Haç) kitabının yazarları Lively ve Abrams'a
göre, Özgünler Derneği'nin amacı, Almaya'yı Judeo-Hıristiyan
medeniyetinden kopararak bir Greko-Urenien medeniyetine
dönüştürmekti.13
Ve bu neo-Pagan homoseksüellik, ırkçılıkla da elele
gidiyordu. Özgünler Derneği'nin fikirleri çerçevesinde
1923'te kurulan İnsan Hakları Derneği adlı örgütün lideri
Kurt Hildebrandt, Norm, Entartung, Verfall (İdeal, Dejenerasyon,
Yıkım) adlı kitabında en üstün ırkın, maskülen homoseksüeller
tarafından oluşturulan ırk olduğunu savunmuştu. Buna
göre, ırkın devamı için kadınlarla "üreme amaçlı" ilişkiler
kurulmalı, ancak "ultra-maskülen" bir ırk elde etmek
için gerçek cinsel "sevgi" erkekler arasında yaşanmalıydı.
Hildebrandt, feminen homoseksüellere ise, ırkı kadınsılaştıran
ve böylece onu dejenere eden parazitler gözüyle bakıyordu.
Hildebrandt'ın ortaya koyduğu bu teorik çerçeve, aslında
Nazi partisinin ideolojik çerçevesinden başka bir şey
değildi.
NAZİZM'İN "MASKÜLEN HOMOSEKSÜEL"
ÖNCÜLERİ
Nazizm, baştan beri anlattığımız "maskülen homoseksüel"
akımın ve bu akımla paralel olarak gelişen neo-Paganizmin
siyasi arenadaki temsilcisi olarak doğru ve gelişti.
Bu gerçek, Scott Lively ve Kevin Abrams tarafından kaleme
alınan ve 1995'te yayınlanan The Pink Swastika: Homosexuality
in the Nazi Party (Pembe Gamalı Haç: Nazi Partisinde
Homoseksüellik) adlı kitapta ortaya konan geniş kapsamlı
araştırma ile bugün ispatlanmış bulunuyor.
Nazi Partisi'nin bu gizli kimliği, Almanya'daki aşırı
sağ örgütlenmelerin geleneğinden kaynak buluyordu. Konuyla
ilgili tarihçilerin çoğunun kabul ettiği gibi, Naziler,
kendilerinden önce kurulan Wandervogel ve Freikorps
gibi sosyal hareketlerden devşirmişlerdi elemanlarının
çoğunu. Wandervogel ("Dolaşan Kuşlar"), yüzyılın başında
Almanya'da kurulan ve izciliğe benzeyen bir gençlik
örgütüydü. Üye olan gençler, o yılların natüralist akımlarına
uygun olarak birlikte "doğa gezileri"ne katılırlardı.
Bu hareketin önemli bir özelliği ise, içinde çok yoğun
bir homoseksüellik yaşanmasıydı. Gerek harekete üye
olan gençler arasında, gerekse da büyük yaşlardaki grup
liderleri ile gençler arasında homoseksüel ilişkiler
inanılmayacak derecede yaygındı.14
Öte yandan Wandervogel, faşist söylemin de ilk temsilcisiydi.
Yoğun bir aşırı milliyetçi propaganda yapılıyordu örgütte.
Sağ eli kaldırarak verilen Nazi selamı (Sieg Heil) ve
Naziler tarafından kullanılacak olan terminolojinin
önemli bir bölümü, ilk önce Wandervogel arasında gelişmişti.15
Faşist söylemi Wandervogel'den devralarak daha da radikal
hale getiren sosyal hareket ise, I. Dünya Savaşı'nın
hemen ardından kurulan Freikorps (Hür Birlikler) oldu.
Freikorps, komünistlere karşı Almanya'yı kurtarma adı
altında biraraya gelen askerler tarafından kurulan para-militer
bir örgüttü. İşsiz güçsüz sokak serserilerini de saflarına
dahi eden bu "Hür Birlikler", son derece saldırgan ve
şiddet yanlısıydılar, siyasi rakiplerine karşı da büyük
bir terör uyguladılar. Halka karşı da mafyalaşma eğilimi
gösterdiler.
Ve aynı Wandervogel gibi önemli bir özellikleri vardı;
büyük bölümü homoseksüeldi. Tarihçi Graber'in yazdığına
göre, özellikle "Freikorps liderlerinin çoğu homoseksüeldi,
bazı gönüllü birliklerde de homoseksüel ilişkiler son
derece yaygındı".16
Hitler, Nazi Partisi'nin saflarını oluştururken, Freikorps'tan
kalan mirası kullandı.
Sturm Abteilung ya da "Kahverengİ HomoseksÜeller"
En ünlü Freikorps liderlerinden biri Gerhard Rossbach'tı.
Ve Rossbach aktif bir homoseksüeldi. Kendi birliklerindeki
askerlerle sık sık ilişkiye girerdi. Bunların arasından
özellikle de Teğmen Edmund Heines ile çok yakındı. Ancak
Heines, bir süre sonra çok daha ünlü birisinin "yakını"
oldu: Ernst Roehm.17
Roehm, Nazi partisinin kurulmasında ve gelişmesinde
en büyük role sahip olan ilk iki kişiden biriydi; ötekisi
ise Adolf Hitler'di. Sert, acımasız, disiplinli bir
görüntü çizen ve büyük bir örgütleme yeteneğine sahip
olan Roehm, ilk başından beri Nazi hareketinin para-militer
örgütlenmesini üstlendi. 1920'lerin başında kurulan
Sturm Abteilung (Yıldırım Kıtaları) adıyla kurulan ve
SA'lar olarak anılmaya başlanan örgütü kurdu. SA'lar,
Naziler'in iktidara yürüyüşündeki en önemli etkendi
belki de; tüm siyasi rakipler SA'lar tarafından düzenlenen
kanlı saldırılarla pasifize edildiler.
Nazi Almanya'sının tarihi konusunda tartışmasız en
önemli uzmanlardan biri olan William Shirer, The Rise
and Fall of the Third Reich (III. Reich'ın Yükseliş
ve Çöküşü) adlı ünlü kitabında, Roehm'ü şöyle tanımlar:
"fıçı gibi bir bir cüsseye, kalı bir enseye, büyük gözlere
ve yara iziyle işaretlenmiş bir yüze sahip olan profesyonel
bir askerdi... ve erken Nazi liderlerinin çoğu gibi,
o da bir homoseksüeldi." 18
Roehm "gay bar"larda sık sık boy gösterirdi, sadece
homoseksüellerin gittiği özel hamamlara da çok rağbet
ederdi. SA'ları kurarken de homoseksüelleri seçmek için
özel bir özen gösterdi. Harekete katılanların çoğu,
homoseksüelliklerine az önce değindiğimiz "Weimar Cumhuriyeti'nin
ilk günlerinde solculara karşı çarpışan eski askerlerin
oluşturduğu silahlı çapulcu grupları"ndan yani Freikorps
saflarından geliyordu.19
Nitekim SA'ların ilk toplantılarını yaptıkları merkez
de, Münih'teki ünlü bir "gay bar" olan Bratwurstglock'tu.
Nazi Partisi'nin ilk toplantılarının bazıları da yine
burada düzenlenmişti.20
SA'lar, Alman faşizmine ilham veren "maskülen homoseksüel"lerin
en ideal örneklerini oluşturuyorlardı. Tarihçi Fuchs'a
göre, "bu ordu benzeri örgütün en önemli fonksyonu Naziler'in
siyasi rakiplerine karşı terör uygulamaktı, ve Hitler,
bu işin en iyi homoseksüeller tarafından gerçekleştirildiğine
inanıyordu." 21
Hitler gerçekten de onlara çok güveniyordu, Mein Kampf
(Kavgam)da, SA'ların "başarılı" bir saldırısını şöyle
anlatmıştı:
Hofbrauhaus'un lobisine girdiğimde saat sekize çeyrek
vardı. Ve sabotaj hakkında artık hiçbir kararsızlık
yaşamıyordum... Salon çok kalabalıktı... kapıları yavaşça
kapattım ve sonra da adamlarıma hazır olmaları emrini
verdim. Kırkbeş ya da kırkaltı kişiydiler... Saldırı
Bölümü'ndendiler, o günden sonra ise SA'lar olarak bilineceklerdi.
Ve saldırıya başladılar. Sekiz ya da on kişilik kurt
sürüleri gibi, düşmanların üzerine saldırdılar, sonra
bir daha, bir daha... Beş dakika içinde her yer kanla
dolmuştu. Bunlar gerçek birer erkekti ve onlara minnettardım.22
SA'lar saldırı kadar işkencede de uzmandılar. Berlin'deki
SA karargahı Hedemannstrasse'nın dördüncü katında gizli
bir SA işkence odası bulunuyordu. Bir süre sonra burası
polis tarafından keşfedilmiş ve içerdekiler kurtarılmışlardı.
İçeriye girenlerin biri, ortamı şöyle anlatıyordu:
Bulduğumuzda kurbanlar açlıktan yarı ölmüş durumdaydılar.
İtiraf ettirmek için günlerce dar dolaplarda tutuluyorlardı,
"sorguya çekme, ya dövmekten ya da demir sopalarla ve
kırbaçlarla aşağılanmaktan ibaretti" dedi bize. Bu yaşayan
iskeletlerin bazıları pis kamışlar üzerinde iltihaplı
yaralarıyla yan yana yatıyorlardı.23
Homoseksüel yazar Rowse, SA'ları şöyle anlatır: "Onlarınki,
homoseksüelliğin çok maskülen bir şekliydi. Erkek bir
dünyada yaşıyorlardı, kadın yoktu hiç. Tüm dünyaları
kamplardan, çatışmalardan ve güç gösterilerinden ibaretti.
Ve birbirleri ile rahatlıyorlardı." 24
SA'lar, giydikleri kahverengi üniformalar nedeniyle
"Kahverengi Gömlekliler" olarak da anılıyorlardı. Ancak
aralarındaki ilişkiler ortaya çıktıkça, siyasi rakipleri
onları "Kahverengi Homoseksüller" olarak tanımlamaya
başladılar25 Sosyal
Demokrat ya da Komünist gazeteler, SA'ların ve özellikle
de liderleri Ernst Roehm'ün homoseksüelliğini aleyhte
propaganda malzemesi olarak kullanmaya başladılar. Bunun
üzerine Hitler, Roehm'ün bir süre ortalıktan yok olmasına
karar verdi; SA lideri 1925'te Bolivya'ya gitti ve "ortalık
sakinleşinceye kadar" üç yıl orada kaldı.
SA lideri Roehm, homoseksüelliğe felsefi bir temel
kazandırmaya da çalışıyordu. Tarihci Snyder'e göre,
"homoseksüelliğin en erdemli insan davranışı olarak
kabul edileceği bir sosyal düzen tasarlıyordu... bu
nedenle homoseksüelliğini zaman zaman açık açık belirtmekten
çekinmez, (SA'daki) diğer homoseksüel dostlarına da
aynı şeyi yapmalarını tavsiye ederdi." 26
Peki acaba kendisine en büyük dava arkadaşı olarak
Roehm gibi açık bir homoseksüeli seçen ve SA gibi en
önemli örgütlenmesini de homoseksüellerle dolduran Hitler'in
pozisyonu neydi?
ADOLF HİTLER'İN İLHAM KAYNAKLARI
VE CİNSEL EĞİLİMLERİ
Hitler'in öncelikle ideolojik ilhamları tümüyle homoseksüellere
dayanıyordu. Nazi liderinin büyük hayranlık duyduğu
ve kendisiyle özdeşleştirdiği isimlerin başında, "Prusya
militarizminin kurucusu" olan Büyük Frederick (1712-1786)
gelirdi. Prusya devletini kurduğu güçlü ve demir disiplinli
ordu sistemi ile güçlendiren ve işgal ettiği topraklarla
bir imparatorluğa dönüştüren Frederick, "maskülen homoseksüellik"
akımının da en önemli temsilcilerinden biriydi. Ünlü
bir homoseksüel olan Frederick27,
öte yandan kadınlara karşı büyük bir nefret duyuyordu.
Alman tarihçi Igra'ya göre:
Frederick kadınların tümünden nefret ederdi. "Die frau"
kelimesi onun gözünde her zaman için basit ve aşağılayıcı
bir sıfattı... Bir kraliçeye sahip olması gerektiği
için bir evlilik yapmıştı, ama hiçbir zaman gerçek bir
koca hayatı yaşamamıştı. Öte yandan ordusundaki askerleri
de hep bekar kalmaya zorlamıştı. Orduda eski Alman (Töton)
şövalyelerine ve Tapınak (Tampliye) şövalyelerine has
olan cinsel bozulmaların yayılmasına da destek olmuştu.28
Frederick'in savaşı bir siyaset aracı olarak değil
de, kendi içinde kutsal bir varlığa ve amaca sahip bir
kavram olarak görüyordu. Savaş, başlı başına kutsal
bir şeydi ona göre.
Bu fikirlerin Frederick'ten de ünlü bir savunucusu
yaşıyordu yine 19. yüzyılda; Friedrich Nietzsche. Şiddeti
ve ırkçılığı meşrulaştıran teorileriyle ün kazanan Nietzsche,
aynı Frederick gibi militarist bir "erkek uygarlığı"
istiyor ve kadınlardan nefret ediyordu. Kadınları "köle
ahlakı"nın en iyi temsilcileri olarak algılıyordu; onlar
ancak üreme işine yarayabilecek bir tür alt-insan sınıfıydılar.29
Nietzsche hiçbir zaman evlenmemişti ve dahası bir kadınla
cinsel ilişkiye girdiğine dair hiçbir kayıt yoktu. Ancak
cinsel ilişki sonucunda bulaşan bir virüs nedeniyle
44 yaşında aklını yitirerek ölmüştü. Sigmund Freud'a
ve Carl Jung'a göre, bu virüsü İtalya Cenova'daki bir
homoseksüel randevuevinde kapmıştı.30
Savaşı yücelten, kadın karakterini aşağılayan ve ırkçılığı
körükleyen Nietzsche, "maskülen homoseksüelliğin" en
büyük ideoloğu olarak tarihe geçti. Onu bir yol gösterici
edinen insanların başında da Hitler geliyordu. İktidara
geldiğinde, Alman gençliğinin Nietzsche'nin doktrinleri
ile eğitilmesini sağlamak için Friedrich Nietzsche zum
Gedachiniserbaut (Friedrich Nietzsche'yi Anma Merkezi)ni
açtı.
Nietzsche'nin yakın bir dostu ve yine Hitler'in çok
büyük ilham kaynaklarından biri olan besteci Richard
Wagner de bir homoseksüeldi. 1903 yılında Hans Fuchs'un
yazdığı Richard Wagner und die Homosexua1itat (Richard
Wagner ve Homoseksüellik) adlı kitapta anlatıldığına
göre, Wagner sanatı homoseksüel özgürlüğün bir aracı
olarak görüyordu.31
Tüm bunlar, Hitler'in homoseksüelliğe karşı en azından
son derece sempatik yaklaştığını göstermektedir. Homoseksüel
kişilere rahatça hayranlık besleyebilmesinin ve kurduğu
hareketi homoseksüellerle doldurmakta sakınca görmemesinin
anlamı budur.
Peki acaba Hitler'in kendisi de bir homoseksüel miydi?
Bu konuya kesin bir evet cevabı vermek zor. Ancak bu
yönde ciddi bazı işaretlerin var olduğunu da belirtmek
gerek. Ancak bir daha da önemli bir nokta daha var:
Hitler, homoseksüellikten daha da öte bazı cinsel sapmalara
sahipti.
Hitler'in psikolojik dünyası ile ilgili araştırma yapan
iki ünlü isme, Waite ve Langer'a göre, Hitler'de çok
az insanda rastlanan bir cinsel sapma vardı; koprofillik,
yani insan dışkısından tahrik olma. Her iki araştırmacıya
göre de, Hitler bu sapıklığını hayatı boyunca dört sevgilisiyle
de paylaşmak istemişti. Ve belki bu nedenle bu dört
kadının hepsi de Hitler'le olan beraberliklerinin ardından
intihar girişiminde bulundular, ikisi başardı.32
Aslında Hitler'in bir homoseksüel olabileceğini, ya
da en azından yaşamının bir döneminde homoseksüel ilişkilere
girdiğini gösteren kanıtlara rastlamak da mümkündü.
Lagner'in yazdığına göre, gençlik yıllarında eşcinsel
ilişkiler için kendilerini kiralayan insanların kaldığı
bir otelde kalıyor ve belki de bu nedenle polis kayıtlarına,
bir "cinsel sapık" olarak geçiyordu.33
Hiçbir zaman normal (heteroseksüel) insanların yanında
rahat edememiş, rahatlığı her zaman homoseksüellerin
yanında bulmuştu. Langer, Hitler'in "çıplak erkek bedenlerini
seyretmekten büyük bir haz aldığını" belirtiyor.34
Ve şöyle ekliyor:
Hitler'in normal kişilerden çok, eşcinsellerin yanında
rahat ettiği doğrudur. Strasser'ın belirttiğine göre,
kişisel koruyucularının hepsi eşcinseldir. Rauschning,
Hitler'in eşcinsel eşi olduklarını söyleyen iki oğlana
rastladığını belirtmiştir. Hitler'in, eşcinsellerin,
arkadaşları için kullandıkları "Bubi" adını kullandığı
büyük bir olasılıkla doğrudur.35
Kısacası, faşizmin "spritüel" enerjisini oluşturan
neo-Paganizmin önemli bir parçası olan cinsel sapmaların,
Hitler'de de var olduğunu söylemek mümkündür. SA'ların
homoseksüel kimliği, Führer'leri ile uygun düşmektedir.
Kaldı ki Hitler'in diğer kurmaylarına bakıldığında,
Nazi Partisi'nin adeta bir "eşcinseller klanı" olduğu
ortaya çıkmaktadır:
NAZİ ELİTİNİN SAPKIN CİNSEL EĞİLİMLERİ
Amerikalı tarihçi Richard Grunberger, The 12 Year Reich:
A Social History of Nazi Germany adlı kitabında 1936
yılında Nazi partisinin önde gelenlerinin çoğunun katıldığı
bir kutlama törenini anlatır. Hitler'in propaganda bakanı
Goebbels'in konuşmasıyla başlayan partinin özelliği
ise, sonunda bir "orji"ye dönüşmesidir. Grunberg şöyle
yazar:
Goebbels'in konuşma yaptığı alana bir süre sonra ellerinde
meşaleler taşıyan genç oğlanlar girdiler. Dizlere kadar
uzanan beyaz dar pantalonlar, kollarında danteller bulunan
beyaz saten gömlekler giymişler, kafalarına da rokoko
tarzı lüleli peruklar takmışlardı... Bir süre sonra
Nazi kodamanları bu görüntüden o denli etkilendiler
ki, törenin gidişatına hiç aldırış etmeden peruklu oğlanların
üzerlerine atladılar. Çoğu tuttukları oğlanlarla birlikte
otların arasına daldı. Masalar devrildi, meşaleler söndü.
Kargaşada bir Nazi subayı kendisine seçtiği oğlanla
birlikte suya düştü ve boğulmaktan zar zor kurtarıldı.36
Muhtemelen Goebbels'in de katıldığı ve homoseksüel
seks partisine dönen bu tören, Nazi kurmaylarının cinsel
yaşamlarının doğal bir parçasıydı aslında. Önde gelen
Nazilerin neredeyse tümü, ya açıkça homoseksüeldiler
ya da homoseksüel olduklarına dair önemli mesajlar veriyorlardı.
Örneğin hareketin ilk yıllarından itibaren çoğu kez
Hitler'den sonra ikinci adam olarak görülen Hava Kuvvetleri
Komutanı Herman Goering, "tırnaklarını boyamayı ve yanaklarına
allık sürmeyi çok seviyordu".37
1941 yılında İngiltere'ye yaptığı "barış uçuşu"na dek
Nazi elitinin en önemli beş-altı isminden biri olan
Rudolf Hess ise ünlü bir homoseksüeldi; Berlin'in homoseksüel
barlarında "Matmazel Anna" (Fraulein Anna) olarak anılırdı.38
Ayrıca; Hitler Jugend (Hitler Gençliği) örgütünün lideri
olan Baldur von Schirach açık bir biseksüeldi. Hitler'in
yaveri Wilhelm Bruckner'in de biseksüel olduğu söyleniyordu.
Reich'ın Maliye Bakanı Walther Funk ise "adı çıkmış
bir homoseksüel ya da Hjalmar Schacht'ın ifadesine göre
"bir homoseksüel ve alkolik"ti.39
Hitler'in Kara Kuvvetleri Komutanı Freiherr Werner von
Fritsch homoseksüel ilişki sırasında yakalanmış ve Askeri
Mahkemede yargılanmış, ancak "üstten" gelen bir emirle
suçsuz bulunmuştu.40
Tüm bu isimlerin hepsinden daha önemli bir konuma sahip
olan, Hitler'den sonra Almanya'nın ikinci en güçlü adamı
sayılan SS Şefi "Reichsführer" Heinrich Himmler de -Naziler
arasındaki en heteroseksüel kişi olarak bilinmesine
rağmen- sapkın cinsel eğilimlere sahipti. Hitler'in
özel film yapımcısı olan Walter Frenz, Nazi elitiyle
birlikte Doğu cephesine yaptığı bir gezide, "Himmler'in
erkek çocuklara olan cinsel ilgisine dair çok belirgin
kareler" yakalamıştı.41
Himmler'in sağ kolu sayılan ve Ari ırkın en saf ve
eksiksiz temsilcisi olarak görülen Gestapo şefi Reinhard
Heydrich de aynı sapkınlığı paylaşıyordu. Heydrich,
manevi babası saydığı Count Ernst von Eberstein'ın oğlu
Freidrich Karl von Eberstein'la çok yakın dosttu. Ancak
Karl von Eberstein ünlü bir homoseksüeldi. Ve Eberstein
ile Heydrich arasındaki ilişki, sıradan bir dostluk
değil, bir "aşk ilişkisi"ydi.42
Nasyonal sosyalizmin şiddete olan içgüdüsel bağlılığı,
Nazilerin cinsel yaşamlarındaki patolojik bozukluklarla
parallellik arzetmektedir.
Ancak resmi tarihin Naziler hakkında anlattıkları bundan
farklı bir tablo çizer. Naziler, bir homoseksüel güruhu
olarak değil de, aksine koyu homoseksüel düşmanları
olarak bilinirler. Çünkü bu kimliklerini gizlemek için
geniş kapsamlı bir propagada programı uygulamışlardır.
"HOMOSEKSÜEL SOYKIRIMI" EFSANESİNİN
İÇYÜZÜ
Naziler'in homoseksüelliği ile ilgili olarak önceki
sayfalarda değindiğimiz bilgilerin yalnızca çok küçük
bir kısmı resmi tarihte yer alırlar; Ernst Roehm ve
SA ile ilgili olanlardır. Bunun nedeni, Nazilerin kendi
homoseksüelliklerini gizlemek için çok yoğun bir anti-homoseksüel
söylem kullanmaları, bir siyasi hesaplaşma olan "Roehm'ün
tasviyesi" olayını ise anti-homoseksüel bir zemine oturtarak
propaganda malzemesi haline getirmeleridir.
Roehm, SA'ların başına geçtiği günden itibaren giderek
artan bir gücün sahibi olmuştu. Ancak parti içindeki
önemli bir grup -ki bunların başında Himmler, Goering
ve Heydrich geliyordu- Roehm'ün başına buyruk tavırlarından
ve gücünden rahatsızdılar. Bunların Hitler üzerinde
yaptıkları "lobi" etkili oldu. Hitler, Roehm'ün ve ordudaki
bir grup subayın kendisine karşı bir komplo düzenlemekte
olduklarına inandı. Sonuçta, Haziran 1934'deki bir hafta
sonu, sonradan "Uzun Bıçaklar Gecesi" olarak anılacak
olan büyük tasviye gerçekleştirildi. Bir kaç gün içinde
başta Roehm ve diğer bazı SA liderleri olmak üzere yaklaşık
1.000 kişi öldürüldü.
Hitler, bu tasviyeyi "Nazi partisine sızan homoseksüel
sapıkların tasviyesi" olarak yorumlayacaktı bir süre
sonra. Çünkü SA'lar, homoseksüellikleri en "ayyuka çıkmış"
kesimiydi Nazi örgütlenmesinin. Bu durum, onların tasviyesine
meşru bir kılıf bulabilmek için son derece elverişliydi.
Ancak bu kanlı tasviyenin homoseksüellikle ilgisi yoktu;
olay tamamen politikti.43
Dahası, tasviyede homoseksüeller öldürülmüştü; ama onları
öldürenlerin çoğu da yine homoseksüellerdi. Öte yandan,
homoseksüel oldukları bilinen ama Hitler'e karşı komplonun
içinde olmadıkları düşünülen pek çok SA lideri de tasviyeden
kurtulmuştu.44
Ancak ortada yine de önemli bir nokta vardır: Roehm
tasviyesinin amacı politik de olsa, sonuçta Naziler
anti-homoseksüel bir söyleme sahiptiler. Nitekim bir
süre sonra bu söylemi eyleme dökecekler ve homoseksüelleri
toplama kamplarına göndermeye başlayacaklardı.
Nazilerin kendi homoseksüellekleri ile çelişkili gözüken
bu durumun açıklaması, The Pink Swastika'da gayet tutarlı
bir biçimde yapılır. Önceki sayfalarda Almanya'daki
homoseksüel hareketin gelişiminden söz ederken "efemine"
homoseksüellerle "maskülen" homoseksüeller ("Femmes"
ve "Butches") arasındaki keskin ayrımı vurgulamıştık.
Nazilerin anti-homoseksüel söylem ve eylemleri, işte
bu ayrımın bir sonucuydu gerçekte.
Maskülen homoseksüellik, kendi cinsel sapıklığını "erkeksi
bir ırkın kurulması"nın temel dayanağı olarak görür
ve yüceltirken, efemine homoseksüelliğe de ırkı "kadınsılaştırdığı"
için son derece karşıydı. Naziler bu mantığı daha da
radikalleştirdiler ve efemine homoseksüellerin toplumdan
tecrit edilmesi -yani toplama kamplarına konması- gerektiğini
savunmaya başladılar.
İktidara geldiklerinde ise eyleme geçmekte gecikmediler.
Önceki sayfalarda değindiğimiz Seks Araştırma Enstitüsü
ilk büyük hedefti. Efemine homoseksüelliğin Almanya'daki
en önemli temsilcisi olan Magnus Hirschfeld tarafından
kurulan ve tüm efemineler ("Femmes") tarafından merkez
olarak kabul edilen enstitü, 6 Mayıs 1943 günü ani bir
saldırıya uğradı ve yerle bir edildi. Bu hareket, Naziler
tarafından "homoseksüellik virüsüne indirilen büyük
darbe" olarak gösterilmişti halka. Oysa kast edilen
virüs yalnızca efemine homoseksüellikti. Ancak bir taşla
pek çok kuş vurulmuştu; Naziler hem bu istenmeyen tür
homoseksüellere darbe indirmiş, hem de toplum gözünde
homoseksüelliğe izin vermeyen "ahlaklı" insanlar görüntüsü
elde etmişlerdi. (Bu görüntü bir yıl sonra gerçekleştirilecek
olan Roehm tasviyesi ile pekiştirilecekti). Bunların
yanında bir "kuş" daha vardı enstitü baskını ile vurulan:
Naziler, kendi homoseksüellikleri ile ilgili bilgileri
de ortadan kaldırmış oluyorlardı. Enstitünün Başkan
Yardımcısı Ludwig L. Lenz, olayın bu yönünü daha sonra
şöyle anlatıyor:
Enstitüde toplumun farklı kesimlerinden gelen insanların
cinsel eğilimleri ile ilgili terapiler uygulanıyordu.
Bunların arasında Nazi partisi üyelerinin sayısı ise
oldukça kabarıktı. İşte enstitümüzün yeni rejim tarafından
kurban olarak seçilmesinin en büyük nedeni buydu: Çok
şey biliyorduk. Elimizdeki bilgileri açıklamamız tibbi
prensiplere uygun olmazdı kuşkusuz, ama şunu söyleyebilirim..
1933'te Almanya'nın kaderini ellerine alan insanların
% 10'u bile cinsel yönden normal (heteroseksüel) değildiler.
Bu insanların çoğu hakkında enstitümüzde kalın dosyalar
vardı. Onlarla ilişkiye girdikten sonra fizyolojik ya
da psikolojik sorunlar yaşayan ve terapiye gelen adamların
anlattıkları hikayelerin kayıtları vardı... Hatırladıklarım
arasında, Breslu'daki bir Nazi partisi lideri ile cinsel
ilişkiye girdikten sonra anal kaslarında ciddi bir yırtılma
yaşayan 13 yaşındaki bir erkek çocuğu ya da Berlin'deki
çok üst düzey bir Naziyle girdiği ilişki yüzünden benzeri
anal bölgesinde ilthaplanma (rectal gonorrhea) yaşayan
genç bir erkeği sayabilirim... Nazi liderlerini ilgilendiren
bu ve benzeri olaylar hakkında elimizde biriken materyal
-toplam olarak kırk bin itiraf ya da biyografik mektup
vardı elimizde- enstitünün Naziler tarafından yok edilmesinin
en büyük nedeniydi.45
Amerikalı tarihçiler Burleigh ve Wipperman'ın The Racial
State: Germany 1933-1945 adlı kitaplarında yazdıklarına
göre, enstitüyü basan Nazilerin ellerinde, özellikle
arayıp bulmaları gereken materyalleri gösteren "listeler"
vardı ve araştıra sonucunda iki kamyon dolusu kitap
ve evrak götürmüşlerdi.46
Enstitüden çıkarılan -ve içlerinde Nazi liderlerinin
homoseksüelliği ile ilgili pek çok dosyanın yer aldığı-
bu belgeler, 10 Mayıs 1933 günü Nazilerin ünlü kitap
yakma törenlerinin birinde topluca imha edildiler.
Bu olayın ve onu izleyen Roehm tasviyesinin ardından
efemine homoseksüellere uygulanan baskı daha da şiddetlendi.
İlk toplama kampı olan Dachau'ya götürülenler arasında,
komünistlerin yanında bu istenmeyen tür homoseksüeller
de vardı. Savaş yıllarında kurulacak olan Auschwitz,
Treblinka, Sobibor, Majdanek gibi büyük toplama kamplarına
da, Yahudiler, Çingeneler, Ruslar, komünistler, savaş
esirleri gibi grupların yanında, kollarına pembe bantlar
bağlanan efemine homoseksüeller vardı. Bu "homoseksüel
soykırımı", hem Nazilerin kendi homoseksüelliklerinin
gizlenmesi hem de Arı ırkın "maskülen" kimliğini bozdukları
için gerçekten istenmeyen bu efeminelerin tasviye edilmesi
açısından son derece yararlı bir taktik manevraydı.
|