| FAŞİZMİN ÖTEKİ ÖRNEKLERİ
Şimdiye dek incelediğimiz bilgiler, bizlere Nazizmin
homoseksüel kimliğini ve bu kimliğe kaynaklık eden neo-Pagan
ideolojisini açık bir biçimde gösterdi. Ancak vurgulanması
gereken önemli bir nokta vardır: Neo-Paganizm ve maskülen
homoseksüellik, faşizmin yalnızca Nasyonal Sosyalist
versiyonunun değil, diğer çok ülkede ve pek çok kültürde
ortaya çıkan hemen hemen tüm versiyonlarının ortak özelliği
konumundadır. Nazizmin iktidara yürüdüğü yıllarda, bazı
solcu gazeteler "homoseksüelliğin tüm faşist ideolojinin
temel ve karakteristik bir özelliği" olduğu yorumunu
yapmışlardır ki, bunda haklıdırlar.47
Pink Swastika'da faşizmin Almanya dışındaki bazı önemli
örneklerine değinilir ve bunların liderliğinde yoğun
biçimde homoseksüellerin var olduğuna dikkat çekilir.
Örneğin II. Dünya Savaşı öncesi Fransa'sında gelişen
Nazi sempatizanı faşizan Radikal Sosyalist Parti'nin
lideri Edouard Pfeiffer ünlü bir homoseksüeldir. Tarihçi
Costello, "Pfeiffer'ın Paris'te eşine az rastlanır derece
azgın bir homoseksüel olduğunu ve özel hayatının oğlan
çocuklarını ya da genç erkekleri baştan çıkarmaktan
ibaret olduğunu" yazar.48
İngiltere'de kurulan Nazi yanlısı Anglo-German Fellowship'in
(AGF, Alman İngiliz Dostluk Derneği) en önemli iki lideri,
yani Guy Francis de Money Burgess and Captain John Robert
da birer homoseksüeldirler.49
Bu tür ortak özellikler, 1930'lı yıllarda homoseksüelliğin
Sovyetler Birliği'nde "faşist sapıklık" olarak tanımlanmasına
yol açar. Maxim Gorky dönemin bakış açısını şöyle özetler:
"Bugünlerde son derece yaygın bir slogan var; homoseksüelliğin
kökünü kazırsan faşizmi de yok edersin".50
Faşizmin ABD'deki gelişimi de yine homoseksüellerin
tekelinde olmuştur. Almanya'daki maskülen homoseksüellerin
kurduğu İnsan Hakları Derneği'nin Amerikan versiyonu,
yine aynı adla (Society for Human Rights) 10 Aralık
1924'te Chicago'da kurulur. Başında da Alman asıllı
bir Amerikalı olan Henry Gerber vardır. Friendship and
Freedom (Dostluk ve Özgürlük) adlı homoseksüellik yanlısı
bir dergi çıkarırlar. Ancak bir yıl sonra ortaya çıkan
bir skandal derneğin kapatılmasına yol açar. Çünkü Başkan
Gerber, Başkan Yardımcısı President Al Menninger ve
bir kaç yönetim kurulu üyesi ile birlikte bir erkek
çocuğunu iğfal etmek suçundan tutuklanırlar. İhbarı
yapan kişi, Menninger'in karısıdır. The Chicago Examiner
olayı "Strange Sex Cult Exposed" (Garip Sex Tarikatı
Ortaya Çıkarıldı) başlığı ile haber dizisi yapar. Ancak
verilen rüşvetler ve çevirilen benzeri dolaplarla Gerber
ve adamları davanın düşmesini sağlarlar. Gerber, "Engizisyoncu
zihniyet" tarafından hedef alındıklarını ancak adaletin
yerini bulduğunu söyler.51
İlerleyen yıllarda Gerber, Hıristiyanlığı insan özgürlüğünün
karşısındaki en büyük engel olarak tanımlar ve neo-Pagan
görüşler seslendirmeye başlar. Öte yandan Nasyonal Sosyalizme
büyük bir sempati beslemektedir, özellikle de Roehm'e
ve adamlarına övgüler yağdırır.
Pink Swastika, Gerber'in başlattığı homo-faşist hareketin
ABD'deki gelişimini inceler ve Amerika'daki radikal
sağ hareketlerdeki homoseksüellik arasındaki ilginç
ilişkileri ortaya koyar.52
Ortaya çıkan sonuç aynıdır: ABD'deki faşist gruplarda
da homoseksüellik karakteristik bir özellik durumundadır.
NEO-PAGANİZMİN VE HOMOSEKSÜELLİĞİN
KAÇINILAMAZ BİRLİKTELİĞİ
Tüm bu önceki sayfalarda incelediğimiz faşizm-homoseksüellik
ilişkisine bakarak bazı temel sonuçlara varmak mümkündür.
Öncelikle faşizmin homoseksüellikle olan ilişkisinin
temelinde yatan asıl faktörün neo-Paganizm olduğuna
değinmek gerekir. Çünkü faşizmin yücelttiği kavramlar,
iki büyük ilahi din yani Hıristiyanlık ve İslam tarafından
yasaklanan ya da önemsizleştirilen kavramlardır. Bunların
başında ırkçılık gelir. Başta da belirttiğimiz gibi,
insanın ait olduğu ırka ya da kabileye şiddetli bir
bağlılık duyması, Pagan toplumlarda son derece yaygın
ve meşru olduğu halde, fakat Hıristiyanlık ve İslam
tarafından bir tür sapkınlık olarak görülmüştür. Hele
bir ırkın ya da bir kabilenin bir diğerine üstün olduğu
yönündeki iddialar, Pagan dünyasında çok olağan oldukları
halde, ilahi dinlere göre birer safsatadırlar. Çünkü
ilahi dinlerde insanları değerlendirirken kullanılan
tek kıstas, onun soyu ya da diğer maddesel özellikleri
değil, sadece inancı ve ahlakıdır.
Faşizmin bir diğer temel özelliği olan şiddet ve savaş
da yine Pagan değerlerdir. İlahi dinlerde hedef şiddetten
ve savaştan arındırılmış bir toplum ve dünya kurmaktır.
Savaş, bu hedefe doğru ilerlerken gerektiğinde son çare
olarak başvurulacak bir yöntem olabilir ancak. Oysa
Pagan toplumlarında savaş başlı başına bir değerdir.
Bir kabilenin, ırkın ya da halkın, şerefini ve gücü
yaptığı savaşlardan ve ürettiği ölülerden aldığına inanılır.
Bu inancın en sembolik ifadesi, kanın kutsallaştırılmasıdır.
Kan dökülmesi, ister düşmanın kanı isterse o halkın
kendi evlatlarının kanı olsun, kutsal bir eylem olarak
görülür. Bu nedenle, bir toprağın "kanla sulanması"nın
onu başlı başına kutsal bir değer haline getirdiği düşünülür.
(Kanın kutsallığına olan bu Pagan inanç, yine en belirgin
olarak Naziler'de görülür. Hitler'in 1923 yılındaki
başarısız darbe girişimi sırasında yaralanan Nazilerin
kanlarıyla ıslanmış olan bir parti bayrağı, adeta bir
puta dönüştürülmüştür. "Kan Bayrağı" (Blutfahne) adı
verilen bu bayrak olduğu gibi muhafaza edilmiş, ve her
Nazi töreninde en kutsal sembol olmuştur. Hatta Nazi
partisinin onbinlerce yeni bayrağı Blutfahne'ye sürülmüş
ve ondaki "kutsal" gücün böylece bu yeni bayraklara
da geçtiği düşünülmüştür.53
Kuşkusuz tüm bu Pagan değerlere inanan, ırkçılığa,
şiddete, kan dökmeye karşı psikolojik bir eğilime sahip
olan, acı çekmekten ve acı çektirmekten tatmin olan
bir insan, ilahi dinlerin ortaya koyduğu ahlaki değerleri
benimseyemez. Aradığı "barbar Conan" tiplemelerini,
ilahi dinlerin örnek olarak gösterdiği insanların, yani
peygamberlerin arasında bulamaz. İlahi dinlerin temelinde
yer alan merhamet, huzur, sükun, teslimiyet gibi ahlaki
değerler onda hiçbir karşılık bulamaz, aksine onu sıkarlar.
Bu durumda, aradığı kahramanları Pagan kültüründe bulması
son derece doğaldır.
Homoseksüellik ise işte bu yüzden faşizmin doğal bir
parçasıdır. Çünkü Pagan toplumlarının neredeyse tümünde
yaygın olan ve onay gören bir sapmadır bu; Paganizmin
ayrılmaz bir parçasıdır. Homoseksüelliğin teorik savunucularından
Judy Grahn şöyle yazar:
Şamanizmin pek çok yönü homoseksüel bir içeriğe sahipti,
kendilerine tapınılan tanrılar ve ruhların büyük bölümü
homoseksüellikle ilişkiliydiler. Tahiti'de homoseksüel
tapınma için özel tanrılar vardı. Japonya'daki eski
Şinto tapınaklarındaki çizimlerde, aynı eski Romalıların
Baccanalia'larında olduğu gibi toplu homoseksüel seks
ayinleri resmediliyordu. Antik Çin'in Büyük Ana Tanrıçası
Kwan-Yin'e, homoseksüel ilişkiyi de içeren farklı seks
ritüelleri ile tapınılırdı. İspanyol kaşifler Orta Amerika'ya
ve Yukatan'a geldiklerinde, birbirleri ile homoseksüel
ilişkiye giren yaygın bir Pagan rahip tarikatına rastlamışlardı.
Taşlara kazanmış kabartmalarda ise homoseksüel ilişki
kutsal bir ayin olarak gösteriliyordu. Eski Babil'deki
ve Sümer'deki tapınaklarda da homoseksüel rahip tarikatları
yer alırdı.54
Hıristiyan yazar George Grant ise Pagan toplumlarındaki
cinsel sapmayı şöyle anlatır:
Roma'nın yanısıra, eski Mısır, Pers, Kartaca, Babil
ve Asur devletlerinin hemen hepsinde pederastik (olgun
erkekler ile erkek çocuklar arasında cinsel ilişki)
gelenekleri vardı. Bunun yanında, eski Moğol, Tatar,
Hun, Töton, Kelt, İnka, Aztek, Maya, Ming, Kenan ve
Zulu imparatorluk ya da devletlerinin hepsinde, gayr-ı
ahlakilik, yozlaşma ve cinsel sapkınlıklar kutsanıyordu.55
Şiddet, kan ve ırk ya da kabile bilinci adına Pagan
kültürüne geri dönenler, doğal olarak bu "gayr-ı ahlakiliğe,
yozlaşmaya ve cinsel sapkınlıklar"a da dönmüş oluyorlardı.
Bu nedenle faşizm, hem "homoseksüelleştirici" hem de
homoseksüelleri cezbedici bir özellik kazandı. Bir ırkın
üstünlüğü savunanlar, ırklar arasında mücadeleyi yüceltenler,
kendilerini maskülen homoseksüelliğin psikolojik atmosferine
sokmuş oluyorlardı. Hatta, bir yoruma göre, bu durum
sırf ırkların değil, ulusların mücadelesini savunanlar
için de geçerliydi. Tarihçi Warren Johansson, şöyle
yazıyordu: "Disiplin, yoldaşlık ve bireyin ırk adına
kendisini feda etme isteği, tüm bunlar erkeksi toplumun
homoerotik altyapısı tarafından belirlenen kavramlardır."
56 Nazi ideolojisinin
"maskülen toplum" kuramına önemli katkı sağlayan Alman
psikiyatrist Professor Hans Blueher daha da ileri giderek
"erkek homoseksüelliğinin her tür ırksal devlet formunun
temelinde yatan önemli bir faktör olduğunu" öne sürüyordu.57
FAŞİZMİN BARBAR VE İLKEL KARAKTERİ
Şimdiye dek faşizmin neo-pagan kimliğine yoğun biçimde
atıfta bulunduk ve bu kimliğin yarattığı faşist karakterinin
şiddet, kan dökücülük, ırkçılık ya da cinsel sapıklık
gibi bazı unsurlarına değindik. Ancak bu konuyu bitirmeden
önce neo-Paganizm tarafından belirlenen faşist karakterinin
daha derinlemesine bir tarifini yapmakta yarar var.
Faşist karakterinin en belirgin vasıflarından biri,
"Pagan" teriminin de ifade ettiği cahillik ve zihinsel
azgelişmişliktir. Pagan terimi, aslında ilk olarak Hıristiyanlığın
yayılmaya başladığı dönemlerde köylüler ya da göçebeler
için kullanılmıştır; çünkü Hıristiyanlık şehirlerde
yayılmış, şehrin kültürel derinliğinden uzak kalan köylüler
ve göçebeler ise uzun süre eski çok Tanrılı dinlerini
muhafaza etmişlerdir. Bu nedenle, Pagan terimi, çok
Tanrılılığı ifade ettiği gibi, aynı zamanda bir kültürel
geriliği de ifade eder.
Kuşkusuz bir insan sadece içinde bulunduğu kültürel
düzeye göre değerlendirilmez, çünkü kültürel yönden
gelişmiş olan şehirlerde de her türlü "ahlaksız" çıkabilir,
ya da kültürel yönden geri sayılabilecek olan köylerde
de pek çok üstün ahlaklı insan var olabilir. Ancak yine
de, şehirli kültürde yetişmiş insanların, köylü ya da
göçebe toplumlarda yetişmiş insanlara göre ilahi dinleri
kavramaya daha eğilimli olduğunu söylemek mümkündür.
Nitekim Kuran'da, "bedevi"lerin "inkar ve nifak" bakımından
şiddetli olduklarını ve "Allah'ın sınırlarını tanımamaya
daha elverişli" oldukları haber verilir. (Tevbe, 97)
Faşizm, işte bu nedenle neo-Pagan ya da paralel bir
tanımla "neo-Bedevi" insanların ideolojisidir. Yine
aynı nedenle, diğer siyasi ideolojilerle karşılaştırılamayacak
kadar entellektüel yönden sığ bir ideolojidir. Boş birtakım
sembollere, efsanelere, içgüdüsel sloganlara dayanır.
Bu zihinsel sığlık içinde yer alan bir insanın, "derin
bir kavrayış" (Hicr Suresi, 75) gerektiren İlahi Dini
anlaması mümkün değildir kuşkusuz. Bu nedenle, ya Nazizm'de
olduğu gibi dini açıkça reddedecek, ya da Mussolini
Faşizminde olduğu gibi onu kendi kafasında bir kaç basit
slogana indirecek ve kendi sefil zihinsel boyutu içine
çekecektir.
Faşist, neo-Pagan ve dolayısıyla "neo-Bedevi" olduğu
için, sanat, estetik ya da temizlik gibi İlahi Din tarafından
övülen kavramlara çok yabancıdır. Faşistlerin dış görünümlerine,
içinde yaşamayı seçtikleri ortamlara, kullandıkları
sembollere ya da söylemlere bakıldığında, tam anlamıyla
bir ilkellik göze çarpar. Pis, bakımsız, çirkin, izbe
mekanlarda yaşamaktan, bu gibi yerlerde toplanmaktan
rahatsız olmaz, aksine zevk alırlar. Dahası, sanat ve
estetiğe karşı da -bunlardan pek bir şey anlamadıkları
için- garip bir öfke ve nefret duyarlar. Bu nedenle
faşist her zaman için barbardır; yıkmayı, parçalamayı,
yağmalamayı, öldürmeyi bilir. Bazen kendi dar ufku ve
ilkel zihni içinde bir tür "sanat" geliştirir; ancak
bu sözde sanat, gerçekte barbarlığını yansıtan ya da
meşrulaştıran ilkel bir sembolizmden başka bir şey değildir.
Faşist, kendisini çok cesur ve gözüpek bir insan olarak
gösterir her zaman. Oysa "cesaret" olarak tanımladığı
içgüdüsü, gerçekte cahilliğinin ve düşüncesizliğinin
ona verdiği bir vurdumduymazlıktan başka bir şey değildir.
Gerçekten cesur bir insan, içinde bulunduğu durumu akılcı
bir biçimde analiz eden, kavrayan ve sonra da paniğe
kapılmadan gerekli tepkileri veren insandır. Faşistin
cesaret dediği şey ise, içinde bulunduğu durumu analiz
edemeyişinden kaynaklanır. Bunun en bariz örneği, diğer
yandaşlarıyla birlikte iken aşırı derecede cesur -daha
doğrusu küstah ve saldırgan- davranmaları, tek başlarına
kaldıklarında ise son derece korkak ve karaktersiz bir
üslup kullanmalarıdır. Güven ve cesaretleri "sürü psikolojisi"nin
bir sonucudur çünkü; "sürü"den ayrı kalınca da şiddetli
bir güvensizlik ve korkuya kapılırlar.
Faşistin bu ilkel zihinsel yapısının doğal sonucu,
kaba kuvvete karşı büyük bir hayranlık duymalarıdır.
İlahi Din tarafından övülen ahlaki erdemleri -aklı,
adaleti, içtenliği, ince düşünceliliği, doğallığı vb.-
kavrayamadıkları için, sadece ve sadece kaba kuvvetin
cazibesinden etkilenirler. Bu nedenle de, İlahi Dinin
insanlara öğrettiği en önemli prensiplerden biri olan
"kuvvet haktadır" kuralını, "hak kuvvettedir" şeklinde
tersten yorumlarlar. Askeri, siyasi ya da ekonomik güce
sahip olan ve bu gücü de insanları ezmek için kullananlar,
faşistleri kendilerine hayran bırakırlar. Faşizmin,
özellikle Üçüncü Dünya ülkelerinde, kendisinden daha
büyük siyasi güçlerin -örneğin ABD'nin, askeri cuntaların,
uyuşturucu kartellerinin ya da mafyanın- emrine girmesi
ve onların "taşeronu" haline gelmesinin en temel psikolojik
nedeni budur.
Faşizmin bu son özelliği, onun dünyanın önemli sosyo-politik
güç merkezlerinden biri olan Siyonizm'le de ilginç bir
yakınlaşma içine sokmaktadır. 19. yüzyılın sonunda doğan
Siyasi Siyonizm hareketi ve onun ürünü olan İsrail Devleti,
faşistlerin hep özendikleri güçlü, acımasız ve baskıcı
karaktere yoğun bir biçimde sahiptir. Dahası, Siyasi
Siyonizm ve İsrail Devleti, aynı faşistler gibi ırkçı
bir ideolojiye sahiptirler. Bu iki temel paralellik,
20. yüzyılda faşizm ile Siyonizm arasında pek bilinmeyen
ancak son derece etkili ve geniş kapsamlı bir ittifakın
gelişmesine neden olmuştur.
O nedenle, şimdi de faşistler ile Siyonistler arasındaki
bu az bilinen ilişkiyi incelemek gerekmektedir.
"SİYONİST BAĞLANTISI"
Bu bölümün başında faşizmin üç tane son derece önemli
ancak gözlerden kaçan temel özelliği olduğuna değinmiş
ve bunları inceleyeceğimizi söylemiştik. Bu özelliklerin
ilk ikisini, neo-Paganizm ve homoseksüelliği önceki
sayfalarda gözden geçirdik. Şimdi üçüncü ve belki de
en örtülü özelliğe bakabiliriz.
Önceki sayfalarda faşizmin ve ırkçılığın iki büyük
ilahi dinle, yani Hıristiyanlık ve İslam'la olan uyuşmazlığına
değinirken, Yahudilik'ten hiç söz etmememiz dikkat çekmiş
olabilir Bu kasıtlı bir ayırımdır. Çünkü Yahudilik,
Hıristiyanlık ve İslam'dan çok temel bir noktada ayrılmaktadır
ve de bu durum, onun ırkçılıkla olan ilişkisini diğer
iki dinden çok daha farklı hale getirmektedir.
Irkçılık İslam ya da Hıristiyanlıkla çatışmıştır, çünkü
her iki din de evrenseldirler; hiçbir insan ırkını,
kabilesini, halkını ya da ulusunu bir diğerinden ayırmaz
ve birbirlerine üstün tutmazlar. Ancak Yahudilik, İslam
ve Hıristiyanlığın (hatta Uzakdoğu dinlerinin de) aksine,
tüm insanlara seslenen ve onları doğruya ulaştırmayı
hedefleyen bir din değildir. Tam aksine, Yahudilik,
Yahudi ırkına ait bir dindir: Yahudi ırkından olmayanlar,
Yahudi dinine kabul edilmezler. Dolayısıyla, yalnızca
inanca dayanan diğer dinlerin aksine, Yahudilik inanç
ve ırk özelliğinin bir araya gelmesiyle oluşur.
Bunun da ötesinde, Yahudilik, bir de "üstün ırk" kavramı
içerir. Yahudi geleneğindeki inanca göre, Yahudi ırkı,
"Tanrı'nın seçilmiş halkı"dır ve diğer ırklardan üstündürler.
Diğer ırklar, Yahudilerden aşağıdırlar. Yeryüzünün ve
özellikle de Kutsal Topraklar'ın gerçek sahipleri de
Yahudilerdir. Yine Yahudi inancına göre, bir gün Mesih
geldiğinde, Yahudilerin diğer ırklara olan üstünlükleri
eyleme geçirilmiş ve tüm ırklar Yahudilerin üstünlüklerini
tanımış olacaklardır.
Kısacası, Yahudi dini ırkçıdır. Başka hiçbir büyük
dinde rastlanmayan bir biçimde, ırkçılıkla bütünleşmiş,
hatta ırkçılık üzerine kurulmuş bir dindir. Bu nedenle
de, bir müslümanın "din" kavramından anladığı şeyle
Yahudilik arasında çok büyük farklar vardır. Bir müslüman
"din" denilince İslam'ı anlar. İslam, insana acizliğini
hatırlatan, onu hırs ve ihtiraslarından vazgeçmeye çağıran,
ona dünyanın geçici süsünü değil ahireti hedef gösteren,
onu ırk, soy, kabilecilik gibi ilkel saplantılardan
kurtulmaya çağıran bir dindir. Yahudilik ise bunun tam
tersidir: Kendisine inananlara "üstün ırk" oldukları
telkinini yapar, onları "dünyayı ele geçirmeye ve sömürmeye"
teşvik eder, diğer ırklara karşı nefret aşılar. Yahudiliğin
ahiret diye bir hedefi de yoktur: Hahamların elinde
"tashih"e uğrayan Tevrat'ta, "cennet" ve "cehennem"
kelimesi bile geçmez. Yahudilik yalnıza bu dünyayı tanıyan
bir dindir.
Bu nedenle de, ırkçılık ideolojisi ile din arasında
yaşanan büyük çatışma, Yahudilikle ırkçılık arasında
yaşanmamıştır.
Tam aksine, 19. yüzyıl ırkçılığı, Yahudilere karşı
ilginç bir sempati geliştirmiştir. Çünkü ırkçıların
yapmak istedikleri, "saf ırklar" üretmektir: Kendi ırklarının
diğer ırklarla karışmamasına çalışmaktadırlar. Hiç kimse,
başka ırktan yani "dışarıdan" birisiyle evlenmemelidir
ki, ırkın saflığı bozulmasın.
IRKÇILARIN SEMİTİK İLHAMLARI
Üstte belirttiğimiz nedenlerden ötürü, 19. yüzyıl ırkçıları
Yahudi geleneğinin "değerini" keşfettiler. Çünkü Yahudilik,
ırkçıların yapmak istedikleri şeyi, yüzyıllardır yapıyordu.
Yahudi dini, binlerce yıldır ırklar arasında "üstünlük-alçaklık"
olduğu safsatasını savunuyordu. Aynı şekilde ırkçıların
elde etmek istediği "saf ırk" modeli de binlerce yıldır
yalnızca Yahudiler tarafından başarıyla korunuyordu.
"Irk-dışı evlilik" yapmak, Yahudi toplumunun binlerce
yıldır en büyük yasaklarından biriydi. Bu nedenle, ırkçı
düşüncenin önde gelen kuramcıları Yahudi kaynaklarına
yöneldiler ve Yahudi geleneğine büyük bir hayranlık
beslemeye başladılar.
Örneğin ırkçı doktrinerlerin en önde gelenlerinden
biri olan ve İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine adlı
kitabıyla ünlenen Arthur de Gobineau, bunlardan biriydi.
İnsan ırklarını bir "merdiven" teorisi ile sınıflara
ayıran ve merdivenin en alt basamağına siyahları yerleştiren
Gobineau, bu ırkın, "insanlığın en aşağı örneğini oluşturduklarını"
öne sürüyor ve "bu ırk en geri zeka düzeyini aşamamıştır"
diyordu. İkinci olarak "sarı ırk"ın varlığından söz
eden Gobineau, bu ırkın da siyahlardan daha gelişmiş
olmasına rağmen, yine de güçsüz ve iradesiz olduklarını
iddia ediyordu. Irkçı ideolog, "beyaz ırk"ın üstünlüğünü
ise şöyle anlatıyordu: "Güzeli eksiksiz anlatmak mümkün
olmadığı için, onun karakteristikleri bu kadar kısa
özetlenemez... Onur, bu ırkın eyleminin özgün dinamiğini
oluşturur". Gobineau, bu ayrımın ardından, "beyaz ırk"ın
diğerlerinden kesin olarak üstün olduğunu ve bu üstünlüğü
politik alanda yansıtmasının (yani ötekilere tahakküm
etmesinin) de gayet doğal olduğunu söylüyordu.
Ve işin en ilginç yanı, Gobineau'nun bu ırkçı safsatalarına
dayanak olarak M. Tevrat'ı kullanmasıydı. Fransız Akademisyen
François de Fontette, Gobineau'nun ırkları ayırırken,
Tevrat'taki "Nuh'un oğulları" kıssasını kendine referans
olarak aldığını bildiriyor.58
Tevrat'a sonradan eklenmiş olan bu efsane, bilindiği
gibi, Hz. Nuh'un soyunun bir bölümünün lanetli olduğunu
ve bu soydan gelen ırkların (ki Araplar buna dahildir)
aşağılık ve lanetli ırklar olduğunu telkin eder. Yine
aynı kaynakta bildirildiğine göre, Gobineau, etkisinde
kaldığı Tevrat'ın asıl sahiplerini de övmekten geri
kalmıyor ve Yahudileri "özgün, güçlü, zeki ve insanlığa
tüccar kadar hekim de vermiş bir halk" olarak tanımlıyordu.59
19. yüzyılda mantar gibi çoğalan ırkçıların ilginç
özelliklerinden biri de, az önce belirttiğimiz gibi,
Yahudilerin "ırklarını koruma" yeteneğine duydukları
hayranlıktı. Yahudilerin bu "başarı"sına hayran olanların
başında da Alman ırkçılığını en önemli kuramcısı (ve
Hitler'in de akıl babası) olan Houston S. Chamberlain
geliyordu. François de Fontette, "üstünlüklerini yeniden
üretmek için Kan Yasası'nı uygulamakta gösterdikleri
beceriden dolayı Yahudiler, Chamberlain'in hayranlığına
mazhar olmuşlardır. (Chamberlain'e göre) Onlar, ana
kaynağı el değmemiş durumda korumuşlardır, ona bir damla
bile yabancı kan karıştırmamıştır" diyor.60
Kısacası, başta Hitler olmak üzere 20. yüzyıl faşistlerine
yol gösteren 19. yüzyıl ırkçıları, Yahudi geleneğine
hayran oldular ve bir anlamda Yahudileri taklid etmek
istediler. Buna karşın, resmi tarihte bilinen, başta
Hitler olarak 20. yüzyıl faşistlerinin Yahudilerle aralarının
hiç de iyi olmadığı, hatta Yahudilere karşı "soykırım"
uyguladıkları şeklindedir. Oysa gerçekler oldukça farklıdır.
NAZİ-SİYONİST İŞBİRLİĞİ
19. yüzyıl ırkçılarının ve onları izleyen 20. yüzyıl
faşistlerinin Yahudilere yaklaşımında ilginç bir ikilem
vardır: Bu kişiler "saf ırk" oluşturmadaki becerilerinden
dolayı Yahudilere hayrandırlar, ancak Yahudilerin kendi
ırklarına karışmasını kesinlikle istememektedirler.
Çünkü Yahudiler, Avrupa'nın neredeyse bütün ülkelerinde
en büyük azınlık durumundadırlar ve ırkçıların en çok
korktukları şey de, bu Yahudilerin Avrupalı toplumlar
içinde asimile olup, "ırk saflığını" bozmalarıdır. Örneğin
Naziler, 1935 yılında yayınladıkları Nuremberg kanunları
ile, Almanların Yahudilerle evlenmesini, hatta cinsel
ilişkiye girmesini yasaklamışlardır. Benzeri bir biçimde,
tüm avrupa faşistlerinin ortak noktası, en büyük azınlık
olan Yahudileri "tecrit" etmek olmuştur (aynı "tecrit"
politikası Çingeneler gibi başka azınlıklara da uygulanmıştır).
İşte resmi tarih, bu noktadan yola çıkarak, Naziler
ve benzeri ırkçı/faşistlerin gözüdönmüş birer "Yahudi
düşmanı" olduklarını anlatır. Oysa gerçek çok farklıdır:
Naziler ve benzeri faşistler, o dönemde Yahudi toplumu
içinde büyük bir güce ulaşmış olan Siyonistlerle işbirliği
yapmışlardır!
Naziler ile Siyonistler arasındaki işbirliği rasyonel
bir zemine oturuyordu: Avrupalı ırkçılar, Yahudilerin
kendi ırklarına karışıp asimile olmasını istemiyordu.
İlginçtir, aynı hedef Siyonistlerce de paylaşılıyordu:
Siyonistlerin en büyük sorunu, Yahudilerin gittikçe
daha da artan bir hızla "ırk bilinçlerini" yitirmeleri
ve Avrupalı toplumlar içinde asimile olmaya başlamış
olmalarıydı. Zaten bu nedenle, Siyonistlerin 20. yüzyılın
başından beridir uygulamaya çalıştıkları Yahudileri
Filistin'e göç ettirme projesi büyük bir başarısızlığa
uğramıştı. Avrupalı Yahudilerin önemli bir bölümü, "anavatan"
olarak içinde yaşadıkları ülkeleri (Almanya, Fransa
vb.) kabul ettiklerini ve Filistin'e göç etmek istemediklerini
ortaya koymuşlardı.
İşte bu noktada Siyonistler, kendi halklarını göçe
ikna etmek için ırkçı/faşistlerle işbirliği yapmaları
gerektiğini düşündüler. Siyonizm'in kurucusu olan Theodor
Herzl'in "Antisemitizm, bizim isteklerimize şahane bir
yardımcı olacaktır" şeklindeki sözü bu planı ifade ediyordu.
Nazi-Siyonist ilişkisi bu çerçevede gelişti.
Naziler iktidara gelmeden önce de, Dünya Siyonist Örgütü'nün
Almanya kolu olan Almanya Siyonist Federasyonu (ZVfD)
arasında karşılıklı görüşmeler ve anlaşmalar olmuştu.
Siyonistler, Naziler'le yaptıkları görüşmelerde, Almanya'daki
Yahudi sorununun tek çözümünün bu Yahudilerin Filistin'e
göç ettirilmesi olduğunu söylüyorlardı. Eğer Naziler
Siyonizm'e destek olurlarsa, hem ülkedeki Yahudilerden
kurtulmuş olacaklar, hem de Siyonistleri destekleyen
büyük Yahudi sermayedarlardan önemli finansal destekler
bulacaklardı. Bu oldukça mantıklı bir ittifak önerisiydi.
Nazizm'in ideoloğu Alfred Rosenberg, Siyonistlerle işbirliği
yapmanın yararlarından henüz 1920'lerin başında söz
ediyordu.
Naziler 1933 yılında iktidara geldiler ve ittifak tam
anlamıyla kuruldu. Siyonistler, Naziler'den, ülkedeki
Yahudilere "Yahudi" olduklarını tekrar hatırlatmalarını
istiyorlardı. Naziler çeşitli Yahudi aleyhtarı kanun
ve eylemlerle bu isteği severek yerine getirdiler. 1935
yılında çıkartılan Nuremberg Kanunları, Yahudileri Alman
toplumundan tümüyle izole etme amacını güdüyordu; Yahudilerin
resmi dairelerde çalışmaları ve Almanlarla evlenmeleri
kesin olarak yasaklanmıştı. Siyonistler ise bu kanuni
düzenlemeden dolayı Hitler'e övgüler yağdırıyorlardı.
Dönemin etkin Siyonistlerinden dünyaca ünlü yazar Emil
Ludwig, Siyonistlerin bakış açısını şöyle ifade ediyordu:
Hitler adı belki bir kaç yıl sonra unutulacak olabilir.
Ama Filistin'de muhteşem bir Hitler anıtı dikileceğine
eminim... Yahudiliklerini yitirmiş olan binlerce Yahudi
onun sayesinde kimliklerine geri döndürülebilmiştir.
Bu yüzden ben şahsen ona karşı büyük minnettarlık besliyorum.61
Yine ünlü Siyonistlerden biri olan Chaim Nachman Bialik
ise "Hitlerizm, asimilasyonun pençesindeki Alman Yahudiliğini
yokolmaktan kurtarmıştır" diyor, Hitler'le olan ideolojik
akrabalığını da vurgulayarak "aynı Hitler gibi ben de
kan düşüncesinin gücüne inanıyorum" diye ekliyordu.
Naziler ile Siyonistler arasındaki ittifakın en somut
sonuçlarından biri, ülkedeki Yahudilerin güvenli bir
biçimde Filistin'e transfer edilmesini sağlayan Ha'avara
adlı göç anlaşmasıydı. Bu anlaşma uyarınca, bir Alman
Yahudisi Filistin'e göç etmek istediğinde bütün mallarını
Almanya'da satıp özel bir bankaya devrediyor, Filistin'e
vardığında ise aynı bankanın Tel Aviv şubesinden parasını
eksiksiz geri alabiliyordu. 1933-41 yılları arasında
60 bin Alman Yahudisi bu anlaşma ile Filistin'e transfer
edildi ki, bu o dönem Filistin'deki Yahudi nüfusunun
% 15'ini oluşturuyordu. Ha'avara'nın ekonomik sonuçları
da oldukça önemliydi. İngiliz Tarihçi Edwin Black'e
göre, "Ha'avara Filistin'de ekonomik bir patlama yaratarak,
İsrail Devleti'nin kuruluşuna büyük bir katkıda bulundu".
Siyonistler bu denli iyi bir ittifak içinde oldukları
Naziler'e büyük bir ekonomik destek de verdiler. Bu
destek hem Hitler'in iktidarından önce, hem de iktidar
yıllarında gerçekleşti. Siyonistler büyük Yahudi sermayedarları
devreye sokarak öncelikle cılız bir siyasi hareket olan
Nasyonal Sosyalizm'i iktidara taşıdılar. Hitler'in iktidara
oturmasının ardından da, Alman ekonomisinin içinde bulunduğu
ekonomik darboğazın aşılmasında Dünya Siyonist Örgütü
ve örgütün devreye soktuğu Yahudi sermayedarlar büyük
rol oynadı.
Nazi-Siyonist ittifakı ile ilgili bu bilgiler, Soykırım
Yalanı adlı kitabımızda çok daha kapsamlı bir biçimde
ele alındığı için burada fazla detaya girilmedi. Söz
konusu çalışmada, gerek Naziler'in gerekse başta Mussolini
İtalyası olmak üzere dönemin diğer pek çok faşist rejiminin
Siyonistler kurdukları gizli ilişkiler incelenmişti.
Dahası, "Yahudi Soykırımı" efsanesinin, özellikle de
gaz odaları iddialarının içyüzü ortaya çıkarılmıştı.
Ortaya çıkan gerçek şudur; "Yahudi Soykırımı", toplama
kamplarındaki kötü şartlar ve tifüs salgını sonucunda
bazı Yahudi tutukluların yaşamlarını yitirmelerinden
ibarettir. Nazilerin Yahudileri imha etmeye kalktıkları
ve bu iş için "gaz odaları" kurdukları iddiası ise,
İsrail devletini kurmak için uluslararası destek bulmaya
çalışan Siyonistlerin geliştirdiği propaganda amaçlı
bir yalandır.
Çünkü her ikisi de aynı ırkçı ideolojiye bağlı olan
ve aynı ırkçı projeyi -Yahudi ve Alman "ırk"larını birbirinden
izole etme projesini- uygulamak için yola çıkan Naziler
ile Siyonistler arasında hiçbir uyuşmazlık olmamıştır.
|