|
İslam Dünyasının Düşmanları
MÜSLÜMANLARIN KARŞISINDAKİ
ANTİ-İSLAMİ ENTERNASYONAL
Kitabın ilerleyen bölümlerinde İslam dünyasının dört
bir yanını ülke ülke inceleyecek ve dünya Müslümanlarına
yapılan baskı ve zulümleri göreceğiz. Ancak bundan önce,
İslam dünyasına yönelen saldırıların kökenleri hakkında
bazı temel tespitlerde bulunmak gerekir.
İslam dünyası denen coğrafya, nüfusunun büyük bölümü
Müslüman olan ülkeleri kapsar. Bu coğrafya, en Batı'da
Afrika'nın Atlas Okyanusu kıyılarında yer alan Fas'a
ve Moritanya'ya kadar uzanmaktadır. En Doğu'da ise Pasifik
Okyanusu kıyılarındaki Endonezya'ya kadar varır. Bu
büyük coğrafyada yaşayan farklı milletlerden yaklaşık
1 milyar Müslümanın büyük bölümü, son iki yüzyıl içinde,
sırf "Müslüman" kimliklerinden dolayı, çeşitli saldırı,
baskı, terör ve hatta katliamlarla yüzyüze kalmıştır.
Çünkü pek çok Müslüman, Müslüman olmayan, dahası İslam'a
nefretle bakan yönetimlerin hakimiyeti altında yaşamak
zorunda bırakılmıştır.
Bugün İslam dünyasına baktığımızda; Bosna-Hersek'te,
Cezayir'de, Tunus'ta, Eritre'de, Mısır'da, Afganistan'da,
Keşmir'de, Doğu Türkistan'da, Çeçenistan'da, Tayland'da,
Filipinler'de, Burma'da ya da Sudan'da dünya Müslümanlarının
ezilmeye, baskı altına alınmaya ve yok edilmeye çalışıldığını
açıkça görebiliriz. Bu sayılan coğrafyalardaki Müslümanlar
görünüşte farklı düşmanlarla karşı karşıyadırlar. Bosna'da
Sırplar, Keşmir'de Hindular, Kafkaslar'da Ruslar, Cezayir,
Mısır, Fas gibi ülkelerde de baskıcı rejimler tarafından
Müslümanlar hedef alınmaktadırlar. Ama her nedense,
birbirinden bağımsız gibi gözüken bu İslam-karşıtı güçler,
hep benzer mantıklarla hareket etmekte, benzer stratejiler
izlemekte ve benzer yöntemler kullanmaktadırlar. İşte
bu noktada karşımıza söz konusu güçlerin ortak bir yönü
olan "dinden uzak kimlikleri" çıkar.
Allah'ın varlığını inkar eden, -başta tahrif edilmemiş
tek hak din İslam olmak üzere- İlahi dinleri kendi kurdukları
din dışı (seküler) sistemler için büyük bir düşman olarak
gören ve bu nedenle de dine ve dindarlara karşı çok
şiddetli bir savaş açan bu güçler dinsiz ideolojileri
temsil etmektedirler. Bu nedenle de Müslümanların karşılarındaki
düşman gerçekte Sırplar, Hindular ya da baskıcı rejimler
değil, dünya üzerinde mevcut bulunan din dışı anlayıştır.
Bugün devam eden İslam karşıtı savaşın temeli de dinsizlikle
beslenmekte ve kökenleri çok eskilere dayanmaktadır.
SÖMÜRGECİLİK VE İSLAM DÜŞMANLIĞI
İslam dünyası her zaman bu durumda değildi. Bundan
birkaç asır önce, İslam dünyasını Müslüman imparatorluklar
yönetiyordu. 1700'lerin başında İslam dünyasının neredeyse
tamamına hakim olan üç büyük imparatorluk bulunuyordu:
Hindistan'da Mogul İmparatorluğu vardı. İran ve çevresinde
Safavi Devleti hüküm sürüyordu. Üçüncü ve en büyük imparatorluk
ise, tüm Balkan Yarımadası'nı, Anadolu'yu, Mezopotamya'yı,
Arap Yarımadası'nı ve Kuzey Afrika'yı yöneten büyük
Osmanlı Devleti'ydi.
Fransa, İngiltere, İtalya
gibi sömürgeci devletler tarafından işgal edilen
İslam topraklarında Müslüman halka karşı çok acımasız
işkenceler uygulandı, toplu katliamlar gerçekleştirildi.
|
Ancak bu üç imparatorluk zamanla yok oldu. Mogul İmparatorluğu
zayıfladı, küçüldü ve sonunda yıkıldı. Ardından tüm
Hint Yarımadası İngiliz sömürgeciliğinin kontrolüne
geçti. (Hindiçini olarak bilinen bölge de, Fransızlar
tarafından sömürgeleştirildi.) Orta Asya'ya hakim olan
Safavi Devleti, İngiltere ve Rusya'nın hakimiyetine
girdi. İslam imparatorluklarının en büyüğü ve güçlüsü
olan Osmanlı ise, 19. yüzyıldan itibaren kademeli olarak
küçültüldü. Osmanlı'nın Batı'daki toprakları, Rusya'nın
ve Rusya'nın kışkırttığı Balkan devletlerinin eline
geçti. Ortadoğu, Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika ise,
İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar tarafından istila
edildi. I. Dünya Savaşı bittiğinde, dünya üzerindeki
Müslümanların çok büyük bir bölümü, Müslüman olmayan
yönetimlerin hakimiyetinde yaşar hale gelmişlerdi.
Bu yönetimler, sömürgecilerdi. İngiltere ve Fransa
gibi klasik sömürgecilere, 1920'lerde Sovyet Rusya ve
Faşist İtalya da katıldı. Bu ülkelerin her biri, İslam
dünyasının bir bölümünü işgal etti ve sömürdü. Müslüman
halka karşı ise en acımasız katliam ve işkenceleri uygulamaktan
çekinmedi. İngiltere ve Fransa, Ortadoğu, Kuzey Afrika
ve Uzakdoğu'daki Müslümanları "yönetiyor", daha doğrusu
Müslüman ülkelerin doğal kaynaklarını kendi ulusal menfaatleri
için kullanıyorlardı. Sovyet Rusya, tüm Kafkasya ile
Orta Asya'yı ele geçirdi ve bu bölgelerdeki Müslümanları
komünist rejimin baskısı altında köleleştirdi. Libya'yı
1911 yılında işgal etmiş olan İtalya, 1930'larda da
Habeşistan'a karşı kanlı bir işgale girişti.
İngiltere ve Fransa'nın Ortadoğu politikasının önemli
bir özelliği, bölgeyi kendi menfaat ilişkilerine uygun
yapay devletlere bölmekti. Ortadoğu'daki bu yapay düzenleme,
bir türlü bitmek bilmeyecek çatışmaların da tohumuydu.
Bu iki Avrupalı sömürgeci güç, II. Dünya Savaşı'nın
ardından Ortadoğu'yu terk etmek zorunda kaldılar. Ama
arkalarında kendilerinden çok daha acımasız, saldırgan
ve yıkıcı bir sömürgeci güç bıraktılar: İsrail.
Çok kısa bir biçimde özetlediğimiz bu tablonun geneline
baktığımızda, İslam dünyasının 19. yüzyılın başlarından
itibaren, dış güçler tarafından hedef alındığını açıkça
görürüz. Dünya Müslümanları geçen 200 yıllık süre boyunca,
bu güçler tarafından işgal edilmiş, sömürgeleştirilmiş,
baskı ve zulüm görmüştür. Bu güçlerin İslam dünyasında
kurdukları kukla yönetimler de Müslümanlara bir o kadar
zulmetmiştir ve hala da zulmetmeye devam etmektedirler.
Ayrıca dış güçler, İslam dünyasına yabancı olan birtakım
ideolojileri (aşırı milliyetçilik, faşizm veya komünizm)
Müslüman toplumlara empoze etmişler, bu ideolojilerle
kışkırttıkları bazı kimseleri de Müslüman toplumların
geneline karşı kullanmışlardır.
İSLAM'A DÜŞMAN İDEOLOJİLERİN TEMELİ
İslam dünyasına yönelen düşmanları analiz ettiğimizde,
bu düşmanların üç temel fikri kökeni olduğunu görürüz:
1) Batı emperyalizmi: Örneğin, yukarıda değindiğimiz
İngiliz ve Fransız sömürgeciliği.
2) Faşizm/Aşırı milliyetçilik: Örneğin, İtalyan faşizmi,
İsrail ya da İslam dünyasında iç savaşlar çıkaran çeşitli
faşizan gruplar.
3) Komünizm: Örneğin, Sovyet Rusya, Kızıl Çin, Kızıl
Khmer dönemi Kamboçya, Afgan komünistleri ve Ortadoğu'daki
çeşitli komünist örgütler.
Dikkat edilirse, her üç etken de, 19. yüzyılda ortaya
çıkmış ve 20. yüzyılda gelişmiş fikirlere dayanmaktadır.
Aşırı milliyetçilik ve onu izleyen faşizm, tamamen 19.
yüzyılda ortaya çıkmış, ilk büyük uygulamalarını da
20. yüzyılda ortaya koymuş ideolojilerdir. Komünizm,
19. yüzyılda Marx ve Engels tarafından ortaya atılan
diyalektik materyalist teoriyle başlamış, dünya üzerindeki
ilk komünist rejim de ancak 1917'de Rusya'da kurulmuştur.
Bir tek Batı sömürgeciliğinin daha önceki yüzyıllara
uzandığı söylenebilir, ancak daha öncesinde sınırlı
bir ekonomik girişim olan sömürgeciliğin, felsefi ve
ideolojik temelleri olan global bir siyaset haline gelmesi
19. yüzyılda olmuştur.
Bu ise, bizlere İslam dünyasının düşmanının şu veya
bu millet veya medeniyet (örneğin Batı medeniyeti) değil,
asıl olarak söz konusu milletleri veya medeniyetleri
eli kanlı birer zalim haline getiren "ideolojiler" olduğunu
gösterir. Bu ideolojiler 19. yüzyılda dünyanın büyük
bölümüne hakim olmuş ve hakim olduğu her coğrafyaya
zulüm ve vahşet götürmüştür. İslam dünyasını işgal eden,
parçalayan, yağmalayan, köleleştiren, katliamdan geçiren
güçler, aslında bu ideolojilerdir.
Üstte saydığımız üç temel ideolojiye baktığımızda ise,
hepsinin temelinde Batı'nın "dinsizleşmesinin" yattığını
görürüz. Her üç temel ideoloji de, Batı dünyasının Allah
inancından ve dinden uzaklaşıp, materyalist bir dünya
görüşünü benimsemesiyle ortaya çıkmıştır.
Bu teşhisi doğrulayan çok önemli bir gerçek, her üç
ideolojinin de, "ateizmin bilimsel temeli" olarak gösterilen,
dünya tarihinde ilk kez ateist ve dinsiz felsefenin
"objektif gerçek" olarak lanse edilmesine imkan sağlayan
Darwin'in evrim teorisine dayanmasıdır.
DARWINİZM, SÖMÜRGECİLİK VE FAŞİZM
BAĞLANTISI
Darwinizm, sömürgeciliğin sözde bilimsel temeli olmuştur.
Çünkü Darwin, insan ırklarını ileri sürdüğü hayali evrim
süreci içinde farklı basamaklara yerleştirmiştir. Avrupalı
Beyaz Adam'ı en ileri ırk saymış, Asyalı ve Afrikalı
kavimleri ise neredeyse maymunlarla aynı düzeyde göstermiştir.
Dahası, tüm insanlığın daimi bir çatışma ve yaşam mücadelesi
sürdürdüğünü, bu mücadele içinde Batı'nın kazanmasının
ve diğerlerini köleleştirmesinin "doğanın kanunu" olduğunu
öne sürmüştür. Darwin, İnsanın Türeyişi adlı kitabında
şöyle yazmıştır:
Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte,
medeni insan ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden
silecekler ve onların yerine geçecekler. Öte yandan
insansı maymunlar da… kuşkusuz elimine edilecekler.
Böylece insan ile en yakın akrabaları arasındaki boşluk
daha da genişleyecek…1
Darwin'in yaşam mücadelesi
kavramı, emperyalizm kadar ırkçılık, komünizm
ve faşizm için de önemli bir ilham kaynağı olmuştur.
|
Darwin bu ilginç sonuca "yaşam mücadelesi" kavramıyla
varmıştı. Bu iddiasına göre yaşam mücadelesi içinde
zayıf bireyler elenirken, güçlü ve uygun yapıya sahip
bireyler de seçilip hayatta kalıyorlardı. Dahası, bu
mücadelenin evrimsel gelişme için gerekli olduğunu,
yani bazı insan ırklarının yok edilmesinin insanlığın
gelişmesini sağlayacak bir süreç sayıldığını savunmuştu.
"Sosyal Darwinizm" olarak anılan bu bilim dışı hurafeler,
dönemin ilkel bilim düzeyi içinde büyük kabul görmüş
ve Avrupa emperyalizminin temel meşruiyet kaynağı haline
gelmiştir. Kısacası Darwinizm, emperyalizmin "bilimsel"
temelidir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Darwin'in
Türk Düşmalığı, Vural Yayıncılık, 1999)
Sosyal Darwinizm, emperyalizm kadar ırkçılık, aşırı
milliyetçilik ve faşizmin de kaynağıdır. Faşizmin kurucuları
sayılan 19. yüzyıl teorisyenlerinin hepsi (örneğin Friedrich
Nietzsche, Heinrich von Treitschke, Francis Galton,
Ernst Haeckel) Darwin'in evrim teorisinden ve özellikle
"yaşam mücadelesi" kavramından şiddetle etkilenmiş kimselerdir.
İlk faşist rejimi kuran İtalyan diktatör Mussolini,
gençlik yıllarında Darwin'i öven makaleleriyle dikkat
çekmiş koyu bir Darwinist'tir. Hitler'in ve diğer Nazi
kurmaylarının yazılarında, Sosyal Darwinizm'den ilham
aldıkları çok açık olarak görülmektedir. (Ayrıntılı
bilgi için bkz. Harun Yahya, Darwinizm'in
Kanlı İdeolojisi: Faşizm, Vural Yayıncılık,
2001)
KOMÜNİST İDEOLOJİNİN İSLAM DÜŞMANLIĞI
Darwinizm komünizmin de temelidir. Bu gerçek, komünizmin
iki kurucusu olan Marx ve Engels tarafından açıklıkla
ifade edilmiştir. Her ikisi de koyu birer ateist olan
Marx ve Engels, dini inançların yok edilmesini komünizm
açısından zorunlu görüyorlardı ve evrim teorisinin de
bu hedefe hizmet ettiğini anlamışlardı.
Engels, Darwin'in kitabı yayınlanır yayınlanmaz Marx'a
şöyle yazdı: "Şu anda kitabını okumakta olduğum Darwin,
tek kelimeyle muhteşem."2
Marx ise 19 Aralık 1860 tarihinde Engels'e yazdığı cevabında
şöyle diyordu: "Bizim görüşlerimizin doğal tarih temelini
içeren kitap, işte budur."3
Marx, bir başka sosyalist dostu Lasalle'a 16 Ocak 1861'de
yazdığı mektupta ise, "Darwin'in yapıtı büyük bir yapıttır.
Tarihteki sınıf mücadelesinin doğa bilimleri açısından
temelini oluşturuyor."4
diyerek, evrim teorisinin komünizm için önemini açıklıyordu.
Komünizme ilave yorumlar getiren Lenin, Troçki, Stalin,
Mao gibi diktatörler de Darwin'e olan ideolojik bağlılıklarını
hem ifade etmişler hem de fiili olarak göstermişlerdir.
Evrim teorisi tüm komünist rejimlerde eğitimin ve hatta
tarım politikalarının temeli haline gelmiş, tüm komünist
akımlar aradıkları fikri temeli Darwinizm'de bulmuşlardır.
Darwin'in evrim teorisini benimseyen komünist ideoloji
için toplum bir "havyan sürüsü"dür. İnsan ise "insan–hayvan-makine"
arasında kalan cansız, ruhsuz, donuk bir varlıktır ve
değersizdir. "Zaten sürüde çok var, bir tane kaybolsa
birşey olmaz" mantığı geçerlidir. Çalışamayan ya da
sakat olanlar sürüden atılır, ölüme terk edilir. Hastalıklı
ve zararlı olarak kabul edilir. Af, merhamet, vefa duygusu
yoktur. İnsanlar öldükten sonra yok olacaklarına inandıkları
için, yaşama dört elle vahşice sarılırlar. Herkesi düşman
ve kendi yaşam mücadelesinde rakip gördükleri için,
her hareketi kendi aleyhlerinde yorumlar ve kin tutarlar.
İşte böyle her türlü insani ve manevi değerden, güzel
ahlaktan uzak bir toplum oluşturan komünist ideoloji
doğal olarak dine düşmandır. Çünkü dinin getirdiği güzel
ahlak, sevgi, şefkat, merhamet, fedakarlık, yardımlaşma,
affedicilik gibi özellikler komünizmin hedeflediği modele
uymamaktadır. Marx, Engels, Lenin, Stalin, Troçki, Mao
veya bir başka komünist ideoloğun yazılarına bakıldığında,
bunun açıkça ifade edildiği görülebilir. Marx, kendince
dini"halkın afyonu" olarak tanımlamış ve sözde "fakir
halk kesimlerini uyutmak için yönetici sınıf tarafından
oluşturulan bir kültür" diye tarif etmiştir. Dahası,
komünizme ulaşmak için de dini inançların yok edilmesi
gerektiğini öne sürmüştür.
Lenin, 1905 yılında Novaya Zihn dergisinde yayınlanan
"Sosyalizm ve Din" başlıklı yazısında ise dini sözde
dağıtılması gereken bir "sis" olarak tanımlamış ve dine
karşı komünistlerce yürütülmesi gereken bir ateizm propagandası
tarif etmiştir. Yine Lenin, 1909 yılında Rus Sosyal
Demokrat Partisi'nin (sonraki Komünist Parti) lideri
olarak kaleme aldığı ve Proleterya dergisinde yayınlanan
"Proleterya Partisinin Din Konusundaki Tutumu" başlıklı
makalede şunları yazar:
Marx ve Engels'in çeşitli kereler tekrarladıkları
gibi Marksizm'in felsefi temeli, Fransa'daki 18. yüzyıl
maddeciliğinin ve Almanya'daki Feuerbach (19. yüzyılın
ilk yarısı) maddeciliğinin tarihsel geleneklerini benimsemiş
olan, tamamen ateist ve dine karşı tavırdaki diyalektik
maddeciliktir... "Din halkı uyutmak için kullanılan
afyondur." Marx'ın bu sözü din konusundaki Marksist
görüşün temel taşıdır.5
Oysa Marx bu sözüyle dine olan düşmanlığını ifade etmekte
ve din konusundaki cahilliğini gözler önüne sermektedir.
Onun dine yönelik bu ifadeleri gerçekleri ifade etmemektedir.
Çünkü Allah insanlara düşünmeyi, araştırmayı emreder.
İnsanları düşünmemeye, söylenenleri hiç düşünmeden bir
hayvan sürüsü gibi uygulamaya yönelten ise komünizm
gibi dinsiz ideolojilerdir. Düşünmeyen insanın gerçeklerden
tamamen uzak kalacağı ve yanlışlarla, yanılgılarla dolu
bir hayat süreceği açıktır. İnsanın, dünyanın yaratılış
amacını ve kendisinin yeryüzünde bulunuş amacını kavraması
"düşünmekle" mümkün olur. Çünkü Allah herşeyi bir amaçla
yaratmıştır. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilir:
Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında
bulunanları bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye
yaratmadık. Biz onları yalnızca hak ile yarattık. Ancak
onların çoğu bilmezler. (Duhan Suresi, 38-39)
Dolayısıyla her insanın başta kendisinin, daha sonra
evrende gördüğü herşeyin ve yaşamı boyunca karşılaştığı
her olayın yaratılış amacını düşünmesi gerekir. Düşünmeyen
bir insan gerçekleri ancak öldükten sonra Allah'ın huzurunda
hesap verirken anlar, ama artık çok geç kalmıştır. Allah
bize dünya hayatında fırsat vermişken düşünmek ve düşündüklerimizden
sonuç çıkararak gerçekleri görmek ahiret hayatımızda
bizlere büyük bir kazanç sağlayacaktır. Bu nedenle Allah,
elçileri ve kitapları aracılığı ile tüm insanları, kendilerinin
ve tüm evrenin yaratılışı hakkında düşünmeye çağırmıştır:
Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar
mı? Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları
ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak
yaratmıştır. Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı
inkar ediyorlar. (Rum Suresi, 8)
Dine düşman olan kişiler ise -komünist liderler gibi-
insanları dinden uzaklaştırmak için türlü iftiralar
atar, dinin düşünmeyi engellediğini öne sürerler. Ancak
buraya kadar anlattıklarımızdan ve Kuran ayetlerinden
de anlaşıldığı gibi din, bu iftiraların aksine insanlara
düşünmeyi emreder.
SONUÇ
Kısacası, İslam dünyasının düşmanı olan üç ideolojinin
de, aynı kaynaktan, 19. yüzyılda Batı dünyasını ele
geçiren dinsiz kültürden çıkmış olduğu aşikardır.
Bu durum, dinsizliğe karşı yürütülecek fikri mücadelenin
ne kadar önemli olduğunu bize bir kez daha göstermektedir:
Dinsizlik sadece insanların imanlarını yok ederek onların
ahiretlerini mahvetmeye çalışan bir güç değildir. Aynı
zamanda, dünyayı da mahvetmeyi, bir karmaşa ve savaş
alanına çevirmeyi hedeflemektedir. Müslümanları ise
bu karmaşa ve savaş ortamında en büyük hedef olarak
belirlemektedir.
Dolayısıyla dinsizliğe karşı fikri mücadele, hem büyük
bir imani hizmet hem de dünyayı saran "fitne"ye karşı
verilecek büyük bir "moral savaşı"dır. Halen dünyanın
dört bir yanında, dinsiz sistemler tarafından ezilen
pek çok Müslümanın var oluşu, bize bu mücadelenin ne
kadar önemli olduğunu hatırlatan bir gerçektir. Dinsizliğe
(ve dinsizliğin dayanakları olan felsefe, ideoloji ve
Darwinizm gibi sözde bilimsel teorilere) karşı kazanılacak
her fikri zafer, aynı zamanda dünyadaki mazlum Müslümanlara
yardım anlamını taşıyan bir moral zaferidir.
|