|
FİLİSTİN
İŞGALCİ İSRAİL YÖNETİMİNİN
TERÖR POLİTİKASI
Osmanlı döneminde 400 yıl boyunca farklı din, dil ve
kültürlere sahip halkların, huzur ve güvenlik içinde
yaşadıkları Filistin topraklarında, yıllardır büyük
bir kargaşa ve zulüm yaşanmaktadır. Bugün hala tüm acımasızlığı
ile devam eden katliam ve kıyımlar, bölgenin İngiliz
hakimiyetine girmesi ile başlamış ve bağımsız bir Yahudi
Devleti'nin kurulması ile iyice hız kazanmıştır.
Bölgede yaşanan olayların temelinde, Filistin topraklarının
her üç din için de kutsal topraklar olarak görülmesi
yatmaktadır. Ancak Siyonist görüşün savunucuları bu
kudsiyeti barış ve huzur içinde muhafaza etmek yerine,
diğer halkları yok etmeyi hedefleyen bir politika izlemişlerdir.
Siyonist düşünceye göre Yahudiler Allah tarafından seçilmiş
"üstün bir ırk"tır ve diğer tüm dünya halkları Yahudilere
boyun eğmekle yükümlüdür. Siyonizm için "üstün ırk"
inancı kadar "vaat edilmiş topraklar" inancı da son
derece önemlidir. Bu inanca göre Yahudiler Allah'ın
kendilerine vaat ettiği kutsal topraklarda yaşamalıdırlar.
Nil'den Fırat'a kadar bir alanı içine alan bu kutsal
toprakların merkezini ise başta Kudüs olmak üzere Filistin
toprakları oluşturur. Siyonizme göre vaat edilmiş topraklarda
yaşamak Yahudilerin en doğal hakkıdır ve buna engel
olmak isteyenlere karşı her türlü şiddet ve baskı uygulanabilir.
İşte günümüzde Filistin'de yaşanan adaletsizlik ve haksızlıkların,
İsrail Devleti'nin Filistin halkına karşı uyguladığı
şiddet ve baskı politikasının temelinde bu ırkçı inanç
ve görüş yatmaktadır.
Yahudiler için Filistin toprakları üzerinde bağımsız
bir "Yahudi Devleti" kurulması kutsal bir misyondur.
1948 yılının Mayıs ayında gerçekleştirilen bu misyonun
sürekliliğinin korunması ise bir başka önemli hedeftir.
İsrail Devleti'nin yöneticilerine göre bu sürekliliğin
korunması ancak, Filistin topraklarında Yahudi nüfusunun
artırılması ve Yahudilerin yaşadığı alanların genişletilmesi
ile mümkündür. Bunun sağlanabilmesi için de Filistin
halkı ya tamamen bu topraklardan sürülmeli ya da yok
edilmelidir. İşte bu inançla İsrail Devleti 50 yılı
aşkın bir süredir Filistin halkına karşı etnik bir soykırım
yürütmektedir.
FİLİSTİN HALKININ SÜRGÜN EDİLMESİ
Siyonistler
Filistin topraklarında bağımsız bir Yahudi Devleti kurmaya
karar verdiklerinde karşılaştıkları ilk sorunlardan
biri bu topraklarda yaşayan Yahudi nüfusun azlığı idi.
1900'lerin başında Filistin'deki Yahudi nüfusu %10'un
altında idi. Siyonistlerin çalışmaları ile 1920'lerde
100.000 olan Yahudi göçmen sayısı, resmi kayıtlara göre
1930'larda 232 bine ulaştı. 1939'a gelindiğinde toplam
1,5 milyon olan Filistin nüfusunun 445 bini Yahudi idi.
Bundan yirmi yıl önce %10'dan daha az olan nüfus oranı,
1939'da %30'a ulaşmıştı. Nüfusla birlikte Yahudi yerleşim
alanları da büyük bir hızla genişledi. 1939'da Yahudilerin
sahip oldukları toprak miktarı 1920'li yıllarla kıyaslandığında
iki katına çıktı. 1947 yılına gelindiğinde ise Filistin'de
630 bin Yahudi, 1 milyon 300.000 Filistinli vardı. BM
tarafından Filistin'in taksim edildiği 29 Kasım 1947'den
İsrail Devleti'nin kurulduğu 15 Mayıs 1948'e kadar İsrailliler
Filistin topraklarının önemli bir bölümünü ele geçirdi.
Bu esnada Filistin köylerine yapılan baskınlar ve katliamlar
sonucunda 500 kadar kent, kasaba ve köyde yaşayan 950
bin Filistinlinin sayısı 138 bine düştü. Bunların büyük
bir bölümü öldürülmüş, bir bölümü de sürgün edilmişti.
İleride İsrail ordusunu oluşturacak olan Siyonist terör
örgütleri Müslüman köylerine ve kasabalarına gece baskınları
düzenliyorlar ve Müslümanları kurşuna dizip, geçtikleri
yerleri yakıp yıkıyorlardı. Bu şekilde 1948 ve 49 yıllarında
yaklaşık 400 Filistin köyü haritadan silindi. Filistinlilerin
geride bıraktıkları mallarına ise "Ülke Dışında Yaşayan
Mal Sahiplerinin Mülkleri Yasası" ile Yahudiler tarafından
el konuldu. 1947'den önce Filistin topraklarının %6'sına
sahip olan Yahudiler, devlet resmen kurulduğunda tüm
toprakların yaklaşık %90'ını ele geçirmişlerdi.9
Filistinli Araplara sadece Gazze Şeridi ve Batı Şeria
olarak bilinecek iki ayrı bölge kaldı.
Görüldüğü gibi gelen her Yahudi kafilesi Müslüman
Filistin halkı için zulüm, baskı ve şiddet anlamı taşıyordu.
Çünkü Siyonist örgütler yeni gelenleri yerleştirmek
için Filistin halkını asırlardır yaşadıkları topraklardan
baskı ve zor kullanarak sürüp çıkartıyor ve göçe zorluyorlardı.
Hatta Göçmen Dairesi Başkanı Joseph Weitz 1940'da yaptığı
bir konuşmada, "Şu anda bu topraklar arasında iki ayrı
halka yer yoktur. Eğer Araplar bu küçücük ülkede yaşayacaklarsa
hedefimize asla varamayacağız. Öyleyse Arapları buradan
uzaklaştırıp, komşu ülkelere sürmeliyiz, hem de hepsini"
diyordu.10 Dönemin
Tel Aviv Belediye Başkanı General Shlomo Lahat ise,
"Filistinliler bu topraklarda köle olarak yaşamayı kabul
edinceye kadar katliamı sürdürmeliyiz" sözleri ile Siyonistlerin
Filistin halkına bakış açısını dile getiriyordu.11
MÜLTECİ KAMPLARI
Binlerce yıldır yaşadıkları yerlerden Yahudiler tarafından
zorla sürülüp çıkarılan Filistinli Müslümanların büyük
bir çoğunluğu halen mülteci kamplarında yaşamlarını
sürdürmektedir. Şu anda kamplarda ve Lübnan, Ürdün gibi
komşu ülkelerde mülteci konumunda yaşayan Filistinlilerin
sayısı 3.5 milyonu bulmaktadır.

İşine gitmek veya yakın bir
mülteci kampında yaşayan akrabalarını ziyaret
etmek maksadıyla yola çıkan bir Filistinli için,
10-15 dakikadan uzun sürmeyecek yolculuklar
adeta bir işkenceye dönüşür. Çünkü sık aralıklarla
kurulmuş olan kontrol noktalarında, İsrail askerleri
tarafından sözlü ve fiili tacizlere uğrarlar.
|
Mültecilerin Sığındığı Yerler
|
BÖLGE
|
KAMPLARDA
|
KAMPLAR
DIŞINDA
|
TOPLAM
|
|
ÜRDÜN
|
238.188
|
1.050.009
|
1.288.197
|
|
BATI ŞERİA
|
131.705
|
358.707
|
517.412
|
|
GAZZE
|
362.626
|
320.934
|
683.560
|
|
LÜBNAN
|
175.747
|
170.417
|
346.164
|
|
SURİYE
|
83.311
|
253.997
|
337.308
|
|
TOPLAM
|
991.577
|
2.181.064
|
3.172.641
|
Filistinlilerin, mülteci kamplarında ve İsrail'in işgali
altındaki bölgelerde yaşamak zorunda bırakıldıkları
koşullar ise son derece çetindir. Bu insanlar en temel
ihtiyaçlarını karşılamakta bile zorlanmakta, elektriği
ve suyu İsrail Devleti izin verdiği müddetçe kullanabilmekte,
geçimlerini sağlayabilmek için kilometrelerce yol gidip
oldukça düşük maaşlarla çalışmakta ve böyle bir ortamda
ayakta kalma mücadelesi vermektedirler. İşine gitmek
veya yakın bir mülteci kampında yaşayan akrabalarını
ziyaret etmek maksadıyla yola çıkan bir Filistinli için,
10-15 dakikadan uzun sürmeyecek yolculuklar ise son
derece sıkıntı verici bir hale dönüşmektedir. Çünkü
sık aralıklarla kurulmuş olan kontrol noktalarında Filistinliler,
sürekli kimlik kontrolünden geçirilmekte ve her kontrolde
sözlü ve fiili tacize uğramaktadırlar. Üstelik İsrail
askerleri zaman zaman "güvenlik" gerekçesiyle yolları
kapadığı için işlerine, istedikleri herhangi bir yere
ve hatta hasta olmalarına rağmen hastaneye bile gidememektedirler.
Tüm bunların yanı sıra hergün öldürülme, yaralanma veya
tutuklanma korkusu içinde yaşamlarını sürdürmektedirler.
Çünkü mülteci kamplarında yaşayan halk, özellikle geceleri,
sık sık çevredeki Yahudi yerleşim birimlerinde yaşayan
fanatik İsraillilerin silahlı saldırısına maruz kalmaktadır.
İsrail Hayfa Üniversitesi'nde psikoloji profesörü olan
Benjamin Beit Hallahmi, The Israeli Connection (İsrail
Bağlantısı) adlı kitabında, Gazze Şeridi'nde yaşayan
Müslümanların içinde bulunduğu durumu ve İsrail'in buradakilere
bakış açısını şöyle dile getirmektedir:
Binlerce yıldır yaşadıkları
yerlerden Yahudiler tarafından zorla sürülüp çıkarılan
Filistinlilerin büyük bir çoğunluğu, halen mülteci
kamplarında yaşamlarını sürdürüyor. Şu anda mülteci
konumunda yaşayan Filistinlilerin sayısı 3.5 milyonu
bulmaktadır. Bu kamplar sürekli olarak İsrail
Devleti'nin tacizlerine, baskınlarına ve bombalı
saldırılarına uğramaktadır
|
Bu satırların yazıldığı sırada İsrail işgali altındaki
Gazze Şeridi'nin nüfusu 525.000 ve km2 başına 2.150
kişi düşüyor. Sağlığı yerinde olan çoğu Gazzeli 8 yaşından
itibaren ortalama İsrail ücretlerinin %40 altındaki
ücretlerle İsrail'de çalışmaya başlıyor. Gelir vergisi
ve sosyal güvenlik vergisi ödüyorlar, ama hiçbir haktan
faydalanamıyorlar. Çünkü vatandaşlık hakları yok...
İsrail anlayışına göre Gazze çaresizliğin ve fakirliğin
sembolüdür. Ama Gazze vatandaşlarına acıma yoktur, çünkü
onlar düşmandır...12
Mülteci kamplarındaki kötü koşullara daha yakından
göz atabilmek için Amerikan vatandaşı bir Filistinlinin
bu kamplara yaptığı ziyaret sırasında edindiği izlenimlere
kısaca yer vermekte fayda vardır. Yasemin Subhi Ali
isimli bu tıp öğrencisinin, 1999 yılında Şatilla Kampı'na
yaptığı ziyarete dair izlenimleri şu şekildedir:

Filistin
halkı İsrail kuvvetlerinin acımasız saldırılarının
yanı sıra, çok büyük bir ekonomik sıkıntı, açlık
ve susuzlukla da mücadele etmektedir.
|
Yol boyunca sivil savaşın ve yıllarca süren İsrail
işgalinin neticesi yıkıntıları seyrettim. Kamp denilen
yerin bir kapısı, bir girişi ve bir çıkışı olacağını
tahmin ediyordum. Oysa yoktu. Gerek de yoktu. Kamp ile
çevresindeki yerleşimler arasında, bu çevre de çok yaşanılır
bir yer olmadığı halde, öylesine bariz bir medeniyet
ve şehirleşme farkı vardı ki, buranın hedefimizdeki
kamp olduğunu hemen anladım. Mülteci kampları ile alakalı
duyduğum ve çoğunu abartı zanettiğim bütün sefalet manzaraları
gözlerimin önünde akıyordu. Yol denen şey çöp, moloz,
taş yığınları arasında manevra yapan birşeydi... Bugün
kalabalık dükkanlarla dolu olan caddenin ara sokaklarında
kurşun izlerini, barut yanıklarını sergileyen binalar
ve biraz ötede kamp sakinlerinin bir anıt dikmelerine
bile izin verilmemiş olan bir mezarlık o kötü hatırayı
(yaklaşık 2.000 Müslümanın katledildiği Sabra ve Şatilla
katliamı) canlı tutuyordu.13
SİVİL HALKA KARŞI YÜRÜTÜLEN SOYKIRIM
İsrail Devleti'nin ideolojisinin temelini terör oluşturmaktadır.
Bu terörden en çok nasibini alan da doğal olarak bölgede
yaşayan Müslüman halktır. Filistinli Müslümanlar yaklaşık
yarım asırdır, hiçbir gerekçe gösterilmeden evlerinden
çıkarılmakta, kurşunlanmakta, saldırıya uğramakta, evleri
başlarına yıkılmakta, tarlaları ve bahçeleri yok edilmekte,
işkenceye ve şiddete maruz kalmaktadırlar. Filistin
topraklarında yaşanan manzara, bu ülkede İsrail Devleti
tarafından her yönüyle büyük bir soykırım yürütüldüğünü
gözler önüne sermektedir.
Filistin'de saldırıya uğrayan, üzerlerine ateş açılan,
bombardımana tutulan çocukların, gençlerin ve kadınların
ancak çok az bir kısmı dünya medyasına yansımaktadır.
Nüfusunun %70'i gençlerden oluşan Filistin'de çocuklar
da 1948'den bu yana işgal ile birlikte göçü, sürgünü,
gözaltıları, hapis ve katliamları yaşamaya başladılar.
Kendi topraklarında ikinci sınıf insan muamelesi gördüler.
Tahammülü zor koşullar altında mücadele etmeyi öğrendiler.
Ariel Şaron'un Ekim 2000'deki provokatif Mescid-i Aksa
ziyaretiyle başlayan Aksa İntifadası'nda da hayatını
kaybedenlerin %50'sini 16 yaşın altındaki çocuklar oluşturuyordu.
Yaralıların %60'ı 18 yaşın altındaydı. Çatışmaların
halen yoğun olarak sürdüğü bölgelerde ise her gün en
az 5 çocuk ölmekte ve 10'un üzerinde çocuk da yaralanmaktadır.
Aksa İntifadası'nda yaşanan insanlık dışı manzaraları
gazeteci-yazar Ruth Anderson, Filistin'de yayınlanan
The Palestine Chronicle'da şöyle aktarmaktadır:
Hiç kimse yeni evli bir Filistinlinin sadece protesto
için sokağa çıkıp, şehit olarak eşini dul bıraktığını
duymadı bile. Kim Filistinli gençlerin barbarca katledilmeden
önce kollarının ya da kafataslarının parçalandığından
haberdar? Ya da hangi Amerikan vatandaşı, sekiz yaşındaki
küçük Filistinlinin İsrailli askerler tarafından kurşunlanarak
öldürüldüğünü biliyor? Yahudi yerleşimcilerin ellerindeki
çeşitli silahları nereden temin ettiğini ve Barak hükümeti
tarafından cesaretlendirilerek, Filistin köylerini basıp,
tarlaları yerle bir ettiğini, Filistinli sivilleri katlettiğini
kim anlatıyor? Filistinli bebeklerin evlerinde uyurken
hava bombardımanı sırasında öldüğünü ya da güvenli bir
yere götürülmeye çalışılırken İsrail askerleri tarafından
kurşun yağmuruna tutulduğunu bilen var mı? Herkes çok
iyi biliyor ki bebekler taş atamaz. Herkes bunu biliyor,
sadece İsrailliler ve Amerikalılar nedense bilmiyor!"14
Filistin'de yaşanan tüm bu insanlık dışı manzaralara
karşı dönemin Başbakanı Ehud Barak'ın verdiği cevap
ise İsrail Devleti'nin anlayışını yansıtması bakımından
oldukça dikkat çekicidir:
Bana Gazze'de, Batı Şeria'da ve diğer mıntıkalardaki
çatışmaların nasıl dineceğini sormayın. Filistinli kalabalıklara
karşı her türlü aracı kullanmak meşrudur. Kaç Filistinlinin
öldüğü beni alakadar etmez. Benim için önemli olan halkımın
emniyetidir.15
İsrail ordusunun generallerinden E. Eytan'ın verdiği
cevap ise çok daha düşündürücüdür:
Yaptığımız hiçbir şeye pişman değiliz. Biz halkımızın
ve askerlerimizin emniyeti için herşeyi kullanmaya hazırız.
Filistinli göstericilere karşı askerlere silah kullanma
emri verilmiştir. Özellikle göğüs ve başlara vurularak
halkın kalbine korku verilmelidir.16
ARŞİVLERDE
KALAN BİR FOTOĞRAF
İsrailliler katliamlarını
tüm dünyanın gözü önünde gerçekleştiriyor.
ZAMAN, 2/10/00
|
İsrailli yetkililerin yukarıdaki ifadeleri, zalimliklerinin
de en açık ifadelerindendir. Rakamlar İsrail askerlerinin
kendilerine verilen bu emirleri eksiksiz olarak yerine
getirdiğini göstermektedir. Filistin Sağlık Örgütü'nün
hazırladığı rapora göre Aksa İntifadası'nda hayatını
kaybeden 400'den fazla kişinin %34'ü 18 yaşından küçüktür.
Ancak asıl önemli olan, ölenlerin %47'sinin gösterilere
veya çatışmalara katılmamış kişiler olmasıdır. Batı
Şeria'da yaralananların %38'i gerçek kurşunlarla yaralanmıştır
ve bunların da %75'i vücudunun üst kısmından yaralanmıştır.
Gazze Şeridi'nde ise yaralananların %40'ı gerçek kurşunlardan
yaralanmış ve bunların da %61'i vücudunun üst kısmından,
yani göğsünden vurulmuştur. Yaralıların toplam sayısı
10 bini geçmiştir. 1.500 kişide ise kalıcı sakatlıklar
meydana gelmiştir. Bunun yanı sıra yaralıların tedavi
edildiği hastaneler de sık sık saldırıya uğramıştır.
Toplam 1.450 kişi gözaltına alınmıştır ve bu kişilerden
750'si hala İsrail hapisanelerinde bulunmaktadır.
Toplam
2.760 bina ağır hasar görmüştür. Bunlardan 773'ü sivil
Filistinlilerin evleridir ve bu evlerden 180'i tamamen
yıkılmıştır. Hasar gören binalar arasında 29 cami, 12
kilise ve 44 su deposu bulunmaktadır. 41 okul tamamen
kullanılamaz hale gelmiştir, hatta bu okullardan 4 tanesi
İsrailliler tarafından askeri depo olarak kullanılmaktadır.
30 okul binası ise İsrail askerleri tarafından yakılmış,
bu durum yaklaşık 400 bin dolarlık bir hasara neden
olmuştur. Aksa İntifadası'nın ilk iki ayında ise okuldan
evlerine dönen 45 öğrenci öldürülmüştür.17
Tüm bu rakamlar açık bir gerçeği göstermektedir: İsrail
Devleti, Filistin halkına karşı bilinçli ve sistemli
bir yok etme politikası uygulamaktadır. Yukarıdaki rakamlar
İsrail askerlerinin silahlarını, güvenlik gerekçesi
ile etkisiz hale getirme amaçlı değil, öldürme ve sakat
bırakma amaçlı kullandıklarını göstermektedir. Hayatını
kaybedenlerin ve sakat kalanların büyük çoğunluğu başından,
göğsünden veya arkadan vurulmuştur. Sadece etkisiz hale
getirmeyi amaçlayan bir askerin karşı tarafı başından
ve göğsünden, üstelik de arkasını dönüp kaçarken vurmayacağı
açıktır.
İsrail askerleri yıllardır
çocuk denecek yaştaki Filistinli gençleri, savunmasız
insanları gözlerini kırpmadan, vahşice öldürüyorlar.
|
Kuşkusuz Filistin topraklarında yaşanan olaylar ile
ilgili verilebilecek çok fazla örnek, söylenecek çok
söz, yapılacak çok yorum vardır. Ancak unutulmaması
gereken gerçek, tüm bu yaşananlar karşısında vicdanlı
insanların üzerine düşen sorumluluktur. Filistin'de
yaşanan olaylar bir Arap-İsrail savaşından çok daha
öte anlamlar ifade etmektedir. Herşeyden önce Filistin'de
hakları ve toprakları zorla gaspedilmiş Müslüman halk,
önemli bir hak arayışı içerisindedir. Söz konusu mücadelenin
geçtiği topraklar tüm İslam alemi tarafından kutsal
kabul edilen topraklardır. Aslında Filistin halkı da
tüm Müslüman aleminin mülkü olan Kudüs topraklarını
terk etmemek için direnmektedir. İşte bu yüzden Filistin
topraklarında devam eden bu büyük zulme dayanak sağlayan
ideolojilerle fikri mücadele etmek, bir çözüm yolu bulmak
tüm iman edenlerin üzerine düşen bir sorumluluktur.
Vicdan sahibi her insanın bu gerçeği düşünmesi ve bir
çıkış yolu bulmak için çaba sarf etmesi gerekmektedir.
Bu çıkış yolu ise -kitabın diğer bölümlerinde de ifade
ettiğimiz gibi- Kuran ahlakının insanlar arasında yaygın
bir şekilde yaşanmasıdır. Gerek Filistin topraklarında
gerekse savaşların ve çatışmaların yaşandığı pek çok
ülkede barış ve huzur ancak bu yolla sağlanabilir. Çünkü
Kuran ahlakının emrettiği adalet, yardımlaşma, merhamet,
sevgi, şefkat, fedakarlık, affedicilik gibi özellikler
yeryüzüne hakim olursa, bunun sonucunda kesin olarak
adaletli, barış dolu ve güvenli bir ortam oluşacaktır.
|
Hayatını
Kaybedenlerin Yaş Dağılımı
|
Sayı
|
%
|
Vurulma
Noktaları
|
Sayı |
% |
|
15
yaşından küçükler
|
60
|
14.9
|
Baş
ve boyun (Arkadan vurulan 9 kişi dahil)
|
154 |
41.8 |
|
16-18
yaş
|
75
|
18.7
|
Göğüs
(Arkadan vurulan 12 kişi dahil)
|
117 |
31.8 |
|
19-29
yaş
|
176
|
43.8
|
Karın
|
32 |
8.7 |
|
30-39
yaş
|
50
|
12.4
|
Genel
tüm vücut
|
61 |
16.6 |
|
40-49
yaş
|
18
|
4.5
|
Kol
|
4 |
1.1 |
|
50
üstü
|
23
|
5.7
|
|
|
|
Aksa İntifadası'ndaki
ölümlerin oranlarını ve vurulma noktalarını gösteren
tablo. Bu tablodan İsrail askerlerinin özellikle
gençleri ve çocukları hedef aldıkları, öldürmek
amacıyla göğüs ve baş bölgelerine ateş ettikleri
anlaşılıyor.
|
Allah "Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden
ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun.
Kurtuluşa erenler işte bunlardır." (Al-i İmran Suresi,
104) ayetiyle tüm inananlara verilen bu şerefli sorumluluğa
dikkat çekmiştir. O halde tüm Müslümanların yapmaları
gereken, Allah'ın hoşnut olacağı ahlakı bizzat yaşamak,
insanlara anlatmak, Kuran ahlakını tüm dünyaya tebliğ
etmektir.
  
 
İsrail'in Kudüs Camii
yakınındaki asırlardır kapalı duran bir tüneli
açması üzerine çıkan olaylarda Filistin Maliye
Bakanı İsrailli askerlerin sopalı saldırısına
uğramıştı. (en üst sağda) Filistin halkının yarım
asırdan uzun zamandır devam eden haklı mücadelesini
İsrail askerleri bombalarla, mermilerle ve sopalarla
durdurmaya çalışıyorlar.
|
|