| GİRİŞ
İsrail küçük bir ülkedir. Yahudi vatandaşlarının sayısı
4.5 milyonu geçmez. Yüzölçümü, Türkiye'deki ortalama
büyüklükteki bir ilin büyüklüğü kadardır. Çevresinde
yer alan üç küçük bölgeyi (Batı Şeria, Gazze Şeridi
ve Golan Tepeleri), 1967 yılından bu yana işgal altında
tutmakta, ancak bu sınırlı işgali bile devam ettirmekte
zorlanmaktadır. 1967'deki Altı Gün Savaşı'ndan itibaren
devam eden, 1987'de başlayan İntifada (Ayaklanma) hareketi
ile de iyice yükselen Arap direnişi, İsrail her ne kadar
güçlü ve kendinden emin gibi gözükmeye çalışsa da, İsrail
toplumunu yıpratmış, bir tür "ulusal sinir bozukluğu"
meydana getirmiştir. Son yıllarda İsrailli sivillere
karşı bazı radikal Arap grupları tarafından düzenlenen
-ve kınadığımız- intihar saldırıları, İsrail toplumundaki
gerilimi, endişeyi ve huzursuzluğu doruk noktasına çıkarmıştır.
İsrail'in bu korkuları yersiz değildir. Çünkü bu küçük
devlet, tarihsel ve sosyolojik olarak oldukça zor bir
durumdadır: Ezici çoğunluğu Müslüman Araplardan oluşan
Ortadoğu'da, tek başına işgalci bir güç durumundadır.
İsrail'in dört bir yanı, yıllar boyunca savaştığı, barışsa
bile dostluk kuramadığı ve ileride yeniden savaşması
son derece muhtemel olan halklarla doludur. Arapların
toplam nüfusunun 200 milyonu aştığı düşünülürse, 4.5
milyon Yahudinin bu coğrafyada kendini güvensiz hissetmesinin
nedeni daha iyi anlaşılır.
İsrail'in barış ve güvenlik
içinde olmasının en temel koşulu, İsrail yönetiminin
Siyonist felsefenin etkisinden tamamen kurutulmasıdır. |
Bu halkların İsrail'e olan tepkisinin ise haksız olmadığını
hemen belirtmek gerekir. İsrail, kendisine karşı duyulan
nefreti, Siyonizmin etkisiyle ortaya çıkarmış ve büyütmüştür.
Siyonistler Ortadoğu'ya girdikleri günden itibaren Arapların
topraklarını gasp etmeyi, Arap halklarını sürmeyi ve
gerekirse katliama uğratmayı hedef olarak belirlemiş,
bu hedefi ısrarla uygulamışlardır. Daha 1920'lerde Siyonist
liderlerden Vladimir Jabotinsky, Siyonizmin hedefinin
Araplarla Yahudiler arasında "Demirden Duvar" örmek
olduğunu açıklamıştı. Yani İsrail'i kuran Siyonist hareketin
yaklaşımı, baştan beridir Araplarla barış içinde ve
dostça yaşamak değil, onların yurtlarını gasp etmek
üzerine kuruluydu. Elbette bunun temelinde, Siyonizmin,
19. yüzyılın aşırı milliyetçi, sömürgeci ve Sosyal Darwinist
dogmalarının üzerine inşa edilmiş olması vardı. Ne var
ki, Siyonizm yanılgısında kapılan bazı Yahudiler bu
gerçeği fark edemiyor, Siyonizmin, kendilerini bir vatana
kavuşturacak masum bir ideoloji olduğunu sanıyorlardı.
Vatan olarak gördükleri topraklarda yaşayan yerli halkın
ne olacağı sorusunu ise ya hiç sormuyorlar, ya da kendilerine
anlatılan aldatmacalar nedeniyle yaşanan dramın boyutlarını
kavrayamıyorlardı.
Siyonizmin bu projesinin -yani Ortadoğu'ya dışarıdan
girip, buradaki Müslüman Arap topraklarını gasp ederek
bir devlet kurma projesini- tarihte tek bir örneği daha
vardır: Haçlılar. Haçlılar da Ortadoğu'ya dışarıdan
girerek Filistin'i işgal etmiş, buradaki Müslüman halka
karşı terör ve katliam uygulamış, Kudüs merkezli bir
devlet kurmuş ve güçlü bir askeri organizasyonla bir
süre bu coğrafyada ayakta kalabilmeyi başarmıştır. Ama
söz konusu süre uzun değildir: 1099 yılında kurulan
Haçlı Krallığı, 1187'deki Hıttin Savaşı ile Kudüs'ü
ve sahip olduğu toprakların tamamına yakınını yitirmiş,
bir yüzyıl kadar Güney Lübnan'da kıyı şeridinde tutunduysa
da, 1291 yılındaki nihai yenilgi ile birlikte tamamen
sona ermiştir. Haçlılar, arkalarında güçlü bir Avrupa
olmasına rağmen Ortadoğu'da tutunamamışlar, kalıcı olamamışlardır.
İsrail'in geleceği üzerinde düşünen herkes -başta İsraillilerin
kendileri olmak üzere- Haçlıların bu tarihsel örneğini
aklında tutar. Haçlılar ile İsrail'in arasında pek çok
paralellik vardır ve herkesin merakı bu paralelliğin
İsrail'in akıbeti için de geçerli olup olmayacağıdır.
Müslümanlar, Yahudiler ve
Hıristiyanlar kutsal topraklarda asırlarca birarada
huzur ve güvenlik içinde yaşamışlardır. Bu barış
ortamı bugün de aynı şekilde inşa edilebilir.
|
Burada hemen belirtmek gerekir ki, bizim temennimiz
bu değildir. Allah'ın Kuran'da emrettiği; Ehli Kitaba
karşı hoşgörü, sorunların barışçı yollarla çözülmesi,
yeryüzünde bozgunculuğun ve kan dökülmesinin engellenmesi
gibi İlahi hükümler gereğince, Ortadoğu'da görmeyi temenni
ettiğimiz tablo, İsrail'in Yahudi halkının da Ortadoğu'da
Müslümanlar -ve Hıristiyanlar- ile birlikte barış içinde
yaşamasıdır. İsrail'in Yahudi halkının Filistin'in bir
bölümünde, atalarının topraklarında yaşama hakkına sahip
oldukları da bir gerçektir. Ancak bu hakkın, başka hakların
(örneğin Filistinlilerin haklarının) çiğnenmeden yaşanmasının
tek yolu, İsrail'in, işgalci, sömürgeci ve saldırgan
Siyonist ideolojinin yerine, Filistinli Arapların da
haklarını gözeten bir devlet felsefesi edinmesidir.
Uzun vadede bölgenin kurtuluşu ise, bir zamanlar Ortadoğu'ya
barış ve istikrar getirmiş olan "Osmanlı
modeli"nin yeniden egemen olması, farklı toplumların
birbirlerinin inaçlarına ve haklarına saygı göstererek,
düşmanlıktan uzak biçimde aynı toprakları paylaşmalarıdır.
Bu esas üzerine bir "Ortadoğu Birliği" kurulabilir.
Ancak bu kitapta Ortadoğu'nun geleceğine dair bu gibi
temenni ve tahminlere kapsamlı olarak yer verilmeyecektir.
Çünkü konu, uzun vadede neler olacağı değil, İsrail'in
şu anda ne yapmakta olduğudur. Bu kitabın başlığından
da anlaşıldığı gibi, "İsrail'in -diğer bir deyişle Siyonizmin-
dünya egemenliği siyasetini" ortaya çıkarmaktır.
Buraya kadar anlattığımız gerçekler, ilk başta söz
konusu başlıkla çelişkili gibi durabilir. Küçük bir
nüfusa, küçük bir toprak parçasına sahip olan ve var
olup olmama korkusu taşıyan bir devlet nasıl olur da
"dünya egemenliği" politikası izleyebilir?
Evet gerçekten de bu durum ilk bakışta çelişkili gibi
gözükmektedir. Ama gerçek tam da budur.
Sebebi ise şöyle özetlenebilir: İsrail'in var olup
olmama korkusu, onu tüm Ortadoğu'yu etkileyecek bir
strateji uygulamaya yöneltmektedir. Ortadoğu'ya egemen
olmak, bu hayati coğrafyaya şekil verebilmek içinse,
bir "dünya egemenliği", yani dünyaya yön veren karar
mekanizmalarına hakimiyet gerekmektedir.
Bu karar mekanizmalarının tamamına yakını ise, Atlantik'in
öteki yakasında, dünyanın tek süper gücü olan Amerika
Birleşik Devletleri'ndedir.
İsrail, ABD üzerindeki güçlü lobisini kullanarak, Amerika'nın
global siyasetini kendi stratejik çıkarlarına göre yönlendirmek
istemektedir. İsrail'in Ortadoğu'da ihtiyaç duyduğu
düzenleme ne ise, Washington'daki İsrail lobisi, bu
düzenlemeyi Amerika'ya yaptırmaya çalışmaktadır. Geçtiğimiz
on yıllar içinde ABD'nin Ortadoğu politikasının hep
İsrail lehine gelişmesinin nedeni budur. Bu kitabın
yazıldığı günlerde dünya gündeminin bir numaralı konusu
olan ABD-Irak Savaşı projesinin ardındaki en büyük etken
de, yine İsrail'in Ortadoğu stratejisinin ABD politikaları
üzerindeki etkisidir.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde bu gerçeği birlikte
inceleyeceğiz. İlk bölümde, İsrail'in neden daimi bir
"yok olma korkusu" yaşadığını daha detaylı olarak ele
alacağız. İkinci bölümde, bu "yok olma korkusu"nun İsrail'e
nasıl bir Ortadoğu stratejisi izlettiğini göreceğiz.
Üçüncü bölümde ise, bu strateji ile günümüzdeki Irak
Savaşı projesi arasındaki ilişkiyi gözler önüne sereceğiz.
|