KİTAPLAR  |  FİLMLER  |  SES KASETLERİ  |  MAKALELER  |  ANA SAYFA

ARAMA


İSRAİL'İN DÜNYA
EGEMENLİĞİ POLİTİKASI


Kitabın Büyütülmüş Kapağı
Kitabın PDF formatını buradan yükleyebilirsiniz.
Kitabın Word metnini buradan yükleyebilirsiniz.

İSRAİL'İN ORTADOĞU STRATEJİSİ

Önceki bölümde, Arap dünyasını 1950'lerin başından itibaren dönüştürmeye başlayan radikalizasyon dalgasından söz etmiştik. İsrail, bu dalganın kendisinde uyandırdığı endişeye karşı kayıtsız kalmadı. Yahudi devleti, aksine, giderek radikalleşen Ortadoğu'da hayatta kalabilmek için çok geniş kapsamlı bir beka stratejisi geliştirdi. Strateji, Ortadoğu ülkelerinin pasifleştirilmesini öngörüyordu. Bunun için yapılması gereken iki önemli işten biri, Ortadoğu'nun bir sömürge bölgesi olarak kalmasını sağlamaktı. İngilizlerin Mısır'ı terk etmesini engellemeyi amaçlayan Lavon Olayı, bu büyük planın başarısız bir parçasıydı yalnızca.


Benjamin Beit-Hallahmi

Ben-Gurion, Ekim 1956'da Fransa ve İsrail liderleri arasında yapılan Sevr Konferansı'nda ortaya attığı Ortadoğu "yerleşim" planında şöyle bir öneri getirmişti:

Ürdün'ün var olma hakkı yoktur ve bölünmelidir. Ürdün ırmağının doğu yakası Irak'a katılacaktır ve Arap mültecileri buraya yerleşecektir. Batı Şeria, özerk bir bölge olarak İsrail'e verilecektir. Lübnan, Hıristiyan bölümünün dengesini bozan Müslüman bölgelerden kurtarılacaktır. Irak, Doğu Şeria ve Güney Arap Yarımadası İngilizlerin olacaktır. Süveyş Kanalı milletlerarası olacak ve Kızıldeniz boğazları İsrail kontrolü altına alınacaktır.34

Kısacası Ben-Gurion, Ortadoğu'nun İsrail açısından güvenli hale getirilmesi için bazı bölgelerin İsrail tarafından işgal edilmesini, bazı bölgelerin de İngiltere gibi Batılı güçler tarafından yeniden sömürgeleştirilmesini istiyordu. Bölge tekrar sömürgeleştirilecek ve İsrail bu işin gerçekleşmesine yardım edecekti. Hayfa Üniversitesi'nden Benjamin Beit-Hallahmi, bu konuda şöyle diyor: "1950'lerin ilk yıllarından itibaren, İsrail liderleri Üçüncü Dünya'da ve Ortadoğu'da kolonileşmenin yıkılmasına yönelik olarak yapılan her hareketin İsrail için bir tehdit unsuru olduğunun farkındaydılar ve buna göre davranıyorlardı."35

İsrail'in Batı Emperyalizmine İhtiyacı

Anti-emperyalist hareketlere karşı sömürgeci güçlerin desteklenmesi, İsrailliler açısından yalnızca politik bir strateji değil, aynı zamanda sosyolojik ve psikolojik bir dünya görüşüydü. İsrail, içinde yaşadığı "Üçüncü Dünya"ya nefret ve endişe ile bakıyor, bu dünyayı asırlardır sömürmüş olanları ise doğal bir müttefik olarak görüyordu. Bu bakış açısı, aslında henüz İsrail kurulmadan bile Siyonist liderlerin zihnine egemendi. Sağ-kanat Siyonizmin kurucusu ve lideri Vladimir Jabotinsky, şöyle demişti:


Nasır halkının arasında dolaşırken

Siyonizmin esas amacı tüm Akdeniz'i Avrupa ellerinde tutmaktır... Bu durumda, örneğin Suriye'nin bağımsızlığı söz konusu bile olamaz... Bu konu Fransa, İtalya ve İngiltere tarafından anlayışla karşılanacaktır, çünkü kendi koloni imparatorluklarının korunmasına yöneliktir... Biz her türlü Doğu-Batı çatışmasında Batı'dan yana oluruz... Biz bugün bu kültürün en sadık ve önde gelen taşıyıcılarıyız. İngiliz İmparatorluğunun yayılması bizim İngilizlerden bile daha çok işimize gelir.36

Ben-Gurion ise, aynı mantığı koruyarak Ocak 1957'de şöyle diyordu: "Bizim varlığımız ve güvenliğimiz açısından, bir Avrupa ülkesinin dostluğu tüm Asya insanlarının görüşlerinden daha önemlidir."37 İsrailli gazeteci A. Schweitzer ise Moşe Dayan'ın "vizyonunu" şöyle özetliyordu: "Ona göre, Yahudi halkının bir görevi vardır, özellikle de İsrailli olanların. İsrail, dünyanın bu yanında, Nasır'ın Arap milliyetçiliğinin başlattığı akımlara karşı Batı'nın bir uzantısı olarak kaya gibi sert olmalıdır."38

Nitekim Nasır kısa süre içinde ABD ve İngiltere ile sürdürdüğü sıcak ilişkileri kesti ve giderek Sovyetler Birliği'ne yanaştı. Bu durum, "sömürgeciler" ile İsrail'i fazla zaman geçmeden müttefik haline getirdi. İsrail'in, Nasır'ın 1956 yılında Süveyş Kanalı'nın millileştirme girişiminin ardından İngiltere ve Fransa ile birlikte düzenlediği askeri saldırı, "sömürgecilerle ittifak" stratejisinin fiiliyata geçmiş haliydi.

"Sömürgecilerle ittifak" stratejisinin en somut ve verimli sonucu ise, 1950'li ve 60'lı yıllarda İsrail ile Fransa arasında kurulan iş birliği oldu.

İsrail-Fransa İttifakı ve Cezayir'in Bağımsızlığı


Cezayir'in Bağımsızlık Savaşı sırasında, yaklaşık 1.5 milyon Cezayirli hayatını kaybetti. Müslümanları acımasızca katleden Fransız birlikleri, İsrail askerleri tarafından eğitilmişti.

Bu dönemde İsrail, Fransa'ya sömürgelerini koruması için çok büyük bir destek verdi. Hallahmi'ye göre; "Fransa da, İsrail de Kuzey Afrika ve Ortadoğu'daki dekolonizasyon (sömürgeden kurtulma) hareketlerini durdurmayı hedefliyordu. Böylece iki ülkenin arasında Şimon Peres'in deyimiyle 'ebedi bir dostluk' oluştu."39 Cezayir'den Hindiçini'ne kadar uzanan bir coğrafyada, Fransa'nın sömürge yönetimlerini ayakta tutmak için İsrail ve Fransa tarafından, Hallahmi'nin deyimiyle "Avrupa hegemonyası için birleşik cephe" kurulmuştu.40


Cezayir'de hayatını kaybedenler, büyük çoğunluğunu kadınlar ve çocukların oluşturduğu sivil halktı.

Bu "birleşik cephe"nin en önemli parçası Cezayir'deydi. Uzun zamandır bir Fransız sömürgesi olan Cezayir'in halkı, 1954 yılında büyük bir ayaklanma, daha doğrusu bir "bağımsızlık savaşı" başlatmıştı. 1962'ye kadar süren savaş, yaklaşık 1.5 milyon Cezayirli Müslümanın yaşamına mal oldu. Fransa Cezayir Müslümanlarına karşı çok korkunç cinayetler, işkenceler, kitle katliamları gerçekleştirdi.

İsrail, 1954 yılındaki ayaklanmadan önce de Cezayir'deki gelişmeleri çok yakından izliyordu. Özellikle İsrail gizli servisi Mossad (ha-Mossad le-Modiin ule-Tafkidim Meyuhadim; "İstihbarat ve Özel Görevler Enstitüsü"), Cezayir'de gelişen bağımsızlık hareketini yakın takibe almıştı.


Haim Herzog

Ayaklanma ile birlikte İsrail, Fransız sömürge yönetimine aktif destek vermeye başladı. İsrailli askeri uzmanlar, gerilla savaşı konusunda tecrübesiz olan Fransız birliklerine, özellikle de gerilla savaşında helikopter kullanımı konusunda, eğitim verdiler. Fransız birliklerini eğitmek için iki İsrailli general Cezayir'e gitmişti. Bu iki general de oldukça tanıdıktı: Yitzhak Rabin ve Haim Herzog, yani 90'lı yıllarda İsrail'de Başbakanlık ve Devlet Başkanlığı koltuğuna oturan iki önemli isim.41

Ayaklanmanın son dönemlerinde de İsrail'in Fransızlara verdiği büyük destek sürdü. İsrail, S. Steven'ın The Spymasters of Israel (İsrail'in Usta Casusları) adlı kitabında bildirdiğine göre, Fransızlar'ın kurduğu "kontrgerilla" örgütü OAS'a (Organisation de l'Armée Secrète; "Gizli Ordu Örgütü") da büyük yardımlarda bulunmuştu. "1961 ve 1962'de İsrail'in, Cezayir'de Fransız kontrolü sağlamaya çalışan Fransız yerlilerinin aşırı sağcı örgütü olan Fransız OAS hareketini desteklediğine dair birçok rapor vardı".42 Cezayir tam bağımsızlığını kazanıp, Birleşmiş Milletler'e katıldığında da, sadece İsrail Cezayir'in kabulü aleyhinde oy kullanmıştı.

İsrail'in Dostu Olan Ortadoğu Kralları

İsrail, Arap dünyasını pasifleştirmeye çalışırken, sömürgecilerle yaptığı söz konusu ittifakın yanında bir ikinci taktik daha kullanmıştı; Arap monarşilerinin ayakta tutulması. Çünkü bu monarşiler de, neredeyse sömürgeciler kadar, "uygun"dular İsrail'in Ortadoğu vizyonuna ve beka stratejisine.

İsrail, bu muhafazakar monarşilerin yönetimleriyle hep iyi anlaşmıştı. Irak Başbakanı, Mossad'ın kendisine verdiği rüşvet karşılığında ülkesindeki Yahudilerin İsrail'e göç etmesinde kolaylıklar göstermişti. İran Şahı'nın Başbakanı Muhammed Said ise, İsrail'i resmen tanımak için 400 bin dolarlık rüşvet almıştı.43 Benzer rüşvetler, benzer ya da farklı işler için Suriye liderine de dağıtılmıştı.44 Tümüyle bir "etkisiz eleman" olan Mısır Kralı Faruk da Yahudi devletinin Ortadoğu vizyonuna uygun düşüyordu. CIA ile iyi ilişkileri olan Ürdün Kralı Hüseyin de aynı vizyona uygun bir liderdi.45

İsrail, Nasır'ın başlattığı ve Baas Partisi ile devam eden radikalizasyon dalgasına karşı, bu monarşilerin ayakta kalmasını kuşkusuz tercih ederdi. Nitekim bazılarının ayakta kalabilmesi için yoğun çaba gösterdi.

Fas Kralı Hasan, bunun en ilginç örneklerinden biriydi. İsrailliler, 1950'lerin sonundan bu yana Kral'ın iktidarda kalmasına destek oldular, rejim muhaliflerini temizlemesine yardım ettiler. Fas ve İsrail arasındaki örtülü iş birliği, 1966'da ortaya çıktı ve büyük bir enternasyonal krizin doğmasına sebep oldu: Kriz, Fransa, Fas ve İsrail'in karıştığı Ben Barka Olayı'ydı. Mehdi Ben Barka, sürgünde yaşayan ve Hasan rejimi tarafından ölüme mahkum edilmiş Fas'lı bir muhalifti. Fas gizli servis şefi General Muhammed Oufkir, 1965'de kraldan Ben Barka'yı ortadan kaldırmak için emir aldı ve derhal Mossad'dan yardım istedi. Mossad, Ben Barka'nın Paris'teki kaçırılma olayını organize etti. Daha sonra da Ben Barka öldürüldü. Fas gizli servisi o zamandan beri Mossad'la hep yakın ilişkiler içinde oldu.46

İsrail, 1975'den beri Batı Sahara bölgesinde bağımsızlıklarını ilan etmeye çalışan "Polisario" asileriyle yaptığı savaşta da Fas Kralı Hasan'a yardım etti.47 Ayrıca, Washington'daki lobisini kullanarak Amerikan Kongresi'nde Fas lehinde baskı ve propaganda yaptı. İsrailliler bu konuda özellikle ABD Kongresi'nin Yahudi üyelerinden Stephen Solarz'ı devreye soktular.48

Aynı Fas Kralı Hasan gibi, Ürdün Kralı Hüseyin de neredeyse yarım yüzyıl süren iktidarı boyunca İsraillilerden büyük destek gördü. Ronald Payne'in Mossad: Israel's Most Secret Service (Mossad: İsrail'in Çok Gizli Servisi) adlı kitabında yazdığına göre, İsrail gizli servisi, 1950'li ve 60'lı yıllarda kendisine karşı düzenlenen darbe girişimlerini önceden haber vererek Kral Hüseyin'in iktidarda kalmasına yardımcı olmuştu.49 İsrail gizli servislerinin Kral Hüseyin'in iktidarını ayakta tutmak için gösterdikleri çaba, Le Monde'un Yahudi yazarı Marek Halter'in Kral'a yazdığı açık mektupta ise şöyle anlatılıyordu: "... İsrail'e ve İsrail gizli servisine güvendiniz. Nisan 1957'de, Temmuz 1958'de, Mart 1959'da, Ağustos 1960'da, Temmuz 1966'da, Nisan 1967'de... her seferinde sizi Mossad kurtardı".50 Ürdün Kralı da Yahudi devletinden gördüğü bu yardımları karşılıksız bırakmamış, Ürdün gizli servisi Muhaberat'ın Mossad'a çeşitli konularda yardımcı olmasını sağlamıştı. İsrailli gazeteciler Dan Raviv ve Yossi Melman'a göre, "Muhaberat, Mossad'a Arap dünyasının kapılarını açmıştı".51

İsrail'in Arap Dünyasını Çevreleme Stratejisi

İsrail'in 1950'lerin başında tasarladığı ve uygulamaya koyduğu söz konusu iki politika, yani sömürgecilerle ittifak ve monarşilerin yaşatılması, pek başarılı olmadı. Yahudi devleti, ne Ortadoğu'daki monarşilerin büyük bölümünün birbiri ardına bir "domino etkisi" içinde yıkılmalarını engelleyebildi, ne de yüzyılın ilk yarısında Ortadoğu'yu yönetmiş olan Batılı sömürgeci güçlerin bölgede tutunabilmesini sağlayabildi.

Yahudi devletini kuran ve ilk iki on yılını düzenleyen David Ben-Gurion ve kurmayları, bu noktada daha gerçekçi ve tutarlı bir "beka stratejisi" belirme ihtiyacı duydular. İsrail'in, bir "Müslüman Arap denizi" tarafından bir "ada" gibi çevrelendiği bir gerçekti. Bu durumda yapılacak şey, o Müslüman Arap denizinin ötesine uzanmak, bu denizin "çevresindeki" ülkelerle ittifak imkanları aramaktı. "Çevre stratejisi" adı verilen bu plan, İran ve Etiyopya gibi Arap Ortadoğusu'nun çevresindeki Arap olmayan ülkelerle ittifaklar kurmayı öngörüyordu.

İsrail ve İran Şahı Arasındaki Kanlı İttifak

1958 yılında David Ben-Gurion, Şah Rıza Pehlevi'ye "Hür Dünya"ya yönelen tehdide karşı yakın bir ittifak kurmayı öneren bir mektup yazdı. Amerika'nın bölgedeki en iyi dostu olan Şah, doğal olarak, olumlu bir yanıt verdi. İttifak hiç zaman kaybetmeden başlatıldı; Aralık 1958'de İran hükümetinin Tel-Aviv temsilciliği ve İsrail'in Tahran elçiliği genişletildi. İlerleyen yıllarda iş birliği büyüdü. Amerikalı siyaset bilimci E. A. Bayne, iki ülkenin arasındaki yakın iş birliğinin bir portresini çizerken İran'ın "Arap boykotuna rağmen İsrail'in petrol ihtiyacının büyük bir kısmını karşıladığına" dikkat çekmiş ve şöyle demişti: "Ayrıca, pek bilinmese de, İran, İsrail ordu personeliyle yakın askeri bağlantılar içindedir... İran-İsrail programının çapı genelde gizli tutulmaktadır."52


İran Şahı Rıza Pehlevi

İsrail Şah'a, baskıcı rejimini ayakta tutabilmesi için de yardım ediyordu. İran ve İsrail arasında kurulan askeri iş birliği hem silah satışını hem de İsrailli uzmanların İranlı subaylara kara savaşı, istihbarat, karşı istihbarat ve hava savaşı konularında eğitim verilmesini içeriyordu. Şah'ın acımasızlığıyla ünlü gizli servisi Savak, (Sazmani-Amniyat Va Kisvar; "Devlet İstihbarat ve Güvenlik Örgütü") Mossad'dan önemli yardımlar almıştı. İsrailliler, özellikle işkence teknikleri konusunda eğitmişlerdi Savak'ı.53 Ocak 1963'de İsrail Genel Kurmay Başkanı Zvi Tzur, Tahran'a resmi ve halk bilgisine açık bir gezi yaptı. Bu gezi, iki ülke arasındaki ittifakın ve bu ittifak içindeki askeri iş birliğinin rolünün arttığının açık bir göstergesiydi. 1964'de İran, İsrail'den büyük bir miktar Uzi hafif makineli tüfeği satın aldı.54

Şah'ın İsrail ile bağlantılar kurmaya karar vermesinin sebeplerinden biri de Amerikan Yahudileri'nin Amerikan Kongresi'nde İran çıkarlarını gözetmesine yardım edebileceğini farketmiş olmasıydı. Hallahmi bu konuda "Washington'daki efsanevi İsrail lobisi birçok Üçüncü Dünya rejiminin ilgisini çekmiştir ve Amerikan kamuoyuyla sorunları olan Şah da İsrail'i Amerika'daki politik arenada çok güçlü gören diğer yöneticilerden farklı değildir" diyor.55 Nitekim Yahudi devleti, Şah'ın Batı'daki imajını düzeltme işini de üzerine almıştı. Batı ve özellikle de Amerikan basınındaki Yahudi güdümü, İsrail'e Şah lehinde propaganda yapma imkanını veriyordu. Öyleki Şah, kendini tamamen İsrail'e bağlı hissediyordu. Mossad'ın eski Afrika şefi David Kimche'nin anlattığına göre, Şah, kendisi hakkında Amerikan, hatta Batı basınında en ufak olumsuz bir haber çıktığında hemen telefona sarılıyor ve "niçin buna izin verdiniz" diye soruyordu.56

İsrail ve Etiyopya'nın "Anti-İslami" İttifakı


Haile Selassie yönetimi Eritreli Müslümanlara büyük zulüm uyguladı.

Çevre stratejisi içinde yer alan Etiyopya ile de çok yakın ilişkiler kuruldu. Hatta resmi olmasa da, son derece etkili bir Etiyopya-İsrail askeri ittifakından söz edilebilirdi. Kendine "İmparator" sıfatı veren ve eski ismi Ras Tafari'den esinlenerek "Rastafarianizm" adlı yeni bir din kuran Haile Selassie, Yahudi devletinin yakın dostlarından biri haline geldi.

Etiyopya ile İsrail arasındaki ittifak, en çok Eritre konusu üzerinde yoğunlaşmıştı. Etiyopya'nın kuzeyinde yer alan Eritre bölgesi, Osmanlı devrinden sonra, önce İtalyanların yönetimine geçmiş, 1952'de ise Birleşmiş Milletler tarafından Etiyopya ile federal bir çatı altında birleştirilmişti. 14 Kasım 1962'de ise Etiyopya "İmparatoru" Selassie, Eritre'yi -hiçbir özel statü tanımadan- Etiyopya topraklarına kattığını ilan etti. Eritre'nin önemli bölümü Müslüman olan halkı bunu kabul etmedi ve sonuçta kanlı bir iç savaş başladı. Selassie, "teröre karşı mücadele" adı altında Eritreli Müslümanlara karşı büyük bir baskı ve işkence politikası başlattı. Selassie'nin kanlı rejimi 1974'e kadar sürdü; o yıl "İmparator" Marksist bir askeri darbe sonucunda devrildi ve Albay Mengistu Haile Mariam yeni sosyalist rejimin lideri oldu. Ancak Eritre'ye uygulanan baskı politikası değişmedi; Etiyopyalı "güvenlik güçleri", Eritre'de bağımsızlık isteyen Müslümanları katletmeye devam ettiler.

Eritreli Müslümanlara karşı uyguladığı bu politika ile "anti-İslami" bir stratejik konum ve kimlik kazanan Etiyopya yönetiminin, aynı konum ve kimliğe sahip olan Yahudi devleti ile stratejik bir ittifak içine girmesinden daha doğal bir şey olamazdı. Nitekim Benjamin Beit-Hallahmi'ye göre de, Etiyopya ile İsrail arasındaki "çok yakın" ilişkiler "anti-İslami" bir temele dayanıyordu.57

Etiyopya ile İsrail arasındaki ilişkiler ilk olarak 1952'de kurulan sivil ticaret bağlarıyla başladı. 1956 Süveyş savaşından kısa bir süre sonra bir İsrail temsilcisi, Haile Selassie ve yardımcıları ile görüşmek için Etiyopya'yı ziyaret etti. 1958'de İsrail'in çevre stratejisi gereği "resmi" olarak başlayan Etiyopya-İsrail ittifakı, en üst düzeyde devam ediyordu ve Hallahmi'nin ifadesiyle, "bölgede radikalizasyonu ve Pan-Arabizmi durdurma" mantığı üstüne kurulmuştu.58 İsrailli profesöre göre; "bu ittifakın arkasında yatan ideolojik temel, Etiyopyalılar'ın, İsraillileri de yine kendileri gibi "Müslümanlarla savaş halindeki bir halk" olarak görmeleriydi."59


Haim Bar-Lev

Bu ideolojik temel üzerine kurulu olan Etiyopya-İsrail ittifakı, İsrail'in uzman sayıldığı alanları da içeriyordu; silah yardımı ve "halk hareketlerini bastırma" konusunda destek. Etiyopya ordusu, İsrail'den gelen askeri birlikler tarafından destekleniyordu. İsrailli askeri uzmanlar, Etiyopyalı komando birliklerini ve karşı-gerilla (kontrgerilla) timlerini eğitmişti. Hatta Eritre'deki ayaklanmaları bastırmak için "Acil Durum Polisi" adlı 3.100 kişilik bir kontrgerilla timi özel olarak İsrail uzmanlarının eğitiminden geçmişti. Hallahmi'ye göre, "İsrail ve Etiyopya, Eritre Kurtuluş Cephesi'ne karşı girişilen ortak bir savaşın iki partneriydi."60


Mengistu Haile Mariam

Haile Selassie döneminde çok sayıda İsrail üst düzey yetkilisi Etiyopya'ya ziyaretlerde bulundu. 1971'de General Haim Bar-Lev komutasındaki askeri uzmanlar Etiyopya'ya gittiler. Daha sonra Etiyopya, Bab-ül Mendep boğazına yakın ve dolayısıyla stratejik önemi yüksek iki adayı, Halep ve Fatıma adalarını İsrail donanmasının kullanımına açtı. İlerleyen yıllarda Haim Ben-David ve Abraham Orly adlı iki İsrailli general Etiyopya ile gizli askeri ilişkileri daha da ilerlettiler.

İsrail ajanları Haile Selassie'ye, ülke içindeki iktidarını koruması için de büyük destek olmuştu. İsrail ordusu eski üst düzey yetkilisi General Matityahu Peled'e göre, Addis Ababa'daki gizli polis üzerinde etki sahibi olan İsrailli ajanlar sayesinde Haile Selassie üç ayrı darbe girişiminden kurtulmuştu.61 Ancak 1974'deki güçlü Marksist darbeye karşı İsrail ajanları fazla bir müdahalede bulunmadılar. Çünkü Selassie'yi indirip yerine Albay Mengistu Haile Mariam'ı oturtan darbe onların istediği standartlara uygun bir yönetim, yani "anti-İslami" bir rejim olacak ve Eritre'ye karşı yürütülen savaşı devam ettirecekti.

Mengistu'nun liderliğindeki yeni Marksist rejim İsrail'le olan ittifakı sürdürdü. 1977 yılında yine İsrailli uzmanların Etiyopyalı kontrgerilla timlerini eğittiği ve Etiyopya rejimine silah sevkiyatı yaptığı ortaya çıkmıştı. Hallahmi'nin ifadesiyle "Etiyopya ile İsrail arasında devam eden ilişki, iki ülkenin de bölgedeki İslami gruplara olan karşıtlığına dayanıyordu."62 Anti-İslami temel üzerine oturan bu iş birliği, 1990'lara dek sürdü. 1990 yılına gelindiğinde İsrail, "ayrılıkçı militanlara" karşı kullanması için Etiyopya rejimine misket bombaları yolluyordu.63 İsrail'in Eritre'ye karşı yürüttüğü bu örtülü savaş, ancak Eritre bağımsızlık hareketinin İslami bir kimlikten uzaklaşmasından sonra sona erdi.

Çevre Stratejisine Genel Bir Bakış


Selahaddin Eyyubi

Baştan beri incelediğimiz tüm bu İsrail-İran ve İsrail-Etiyopya ilişkileri, Yahudi devletinin çevre stratejisinin 1960'lı ve 70'li yıllarda gayet iyi işlediğini gösteriyordu. Ama bu strateji, İsrail'in "bekası" için yine de yeterli değildi.

İşte bu nedenle Yahudi devleti, "beka stratejisini" yalnızca söz konusu çevre stratejisi ile sınırlandırmadı. Aksine, çevre stratejisi, "beka stratejisi"nin yalnızca bir parçasıydı. Çünkü çevre stratejisi, yalnızca Arap dünyasının kuşatılmasını öngörüyordu. Fakat İsrail, Ortadoğu'da "baki" kalabilmek için, Arap dünyasının bizzat kendisini de hedeflemesi, bölgeyi bir şekilde düzenlemesi gerektiğini düşünüyordu.

Haçlı seferlerinin tarihsel tecrübesi bu noktada bir kez daha Yahudi devletine yol gösterdi. Haçlılar, Ortadoğu'daki Müslümanlar birbirleri ile çekiştikleri, parçalanmış olarak kaldıkları sürece varlıklarını korumuşlar, Müslümanlar Selahaddin Eyyubi önderliğinde birleştiklerinde ise bozguna uğramışlardı. Dolayısıyla Yahudi devleti, muhtemel bir "Hıttin"den sakınmak için, kendisini çevreleyen Müslüman-Arap dünyasının birleşmesini kesinlikle engellemesi gerektiğini düşünüyordu. Dahası, Pax Ottomana'nın sonundan beridir bölünmüş halde olan o dünyayı, mümkün olduğunca daha da bölmesi, daha da küçük parçalara ayırması gerektiğini hesaplıyordu. İsrailli stratejistlere göre, Arap ülkeleri, bir tür İslami ya da Pan-Arabik bir "Enternasyonal" altında birleşmek bir yana, kendi mevcut "ulusal" birliklerini bile koruyamamalı, daha küçük parçalar oluşturacak şekilde dağılmalı, parçalara ayrılmalıydılar.

Kısacası, İsrail, siyaset sanatının en eski yöntemlerinden biri olan divide et impera (böl ve yönet) düsturunu Ortadoğu'ya uyarlamak istiyordu. İsrailliler, bunun, Ortadoğu'yu kendileri açısından güvenlikli kılabilecek olan yegane uzun vadeli düzenleme olduğunu düşündüler.

İsrail'in söz konusu stratejisine geçmeden önce, önemli bir gerçeği tekrar hatırlatmak gerekir: İsrail'in tüm varlığını savaşa endeksleyen bu strateji, gerçekte yanlıştır. İsrail, Arap ülkeleri ile savaşmadan, onları parçalamaya veya istikrarsızlığa sürüklemeye çalışmadan da Ortadoğu'da varlığını sürdürebilir. Bunun sırrı, barıştır. Eğer adil, gerçek ve kalıcı bir barış kurulursa, bu hem İsrailli Yahudiler hem de Araplar için en iyi çözüm olacaktır. Allah'a ve O'nun peygamberlerine inanan Kitap Ehli Yahudiler ile Müslümanlar, tarihte olduğu gibi, yine Ortadoğu'da barış ve hoşgörü içinde yaşayabileceklerdir. Ancak İsrail barışı değil savaşı tercih etmiş ve bu nedenle de hem Ortadoğu'daki Müslüman halklara hem de kendi halkına büyük acılar yaşatmıştır. İsrail'in bundan vazgeçmesi -ve sivil İsraillileri bombalayacak kadar koyu bir düşmanlığa bürünmüş olan bazı radikal Arapların da çatışmadan vazgeçmeleri- durumunda, umulur ki Ortadoğu'da her üç dinin inananlarına huzur getirecek bir barış kurulabilecektir.

İsrail'in Ortadoğu Ülkelerini Parçalama Stratejisi


Oded Yinon

İsrail'in beka stratejisinin parçalarından biri olan çevre stratejisi, açık açık ilan edilmiş bir politikaydı. Yahudi devleti, kendisine stratejik olarak yakın gördüğü ülkelerle yakınlaşmak istemişti ve bunu gizli tutmak için de bir gerek yoktu.

Oysa beka stratejisinin daha da önemli olan bir diğer parçası, bu denli rahat ve açık bir biçimde ifade edilebilecek bir içeriğe sahip değildi. Çünkü bu parça, İsrail'in Arap devletlerini nasıl parçalayabileceği sorusuna cevap arıyordu ve böyle bir planı diplomatik alanda ifade etmesi kuşkusuz büyük bir skandal olurdu. Bu nedenle, beka stratejisinin bu parçası, gizlice tasarlandı ve uygulamaya kondu.



Eğer gerekli fikri mücadele yapılmazsa, Siyonistler bugüne kadar işgal etmiş oldukları topraklarda yok ettikleri hayatlarla yetinmeyecek, hep daha fazlasını talep edeceklerdir.

Ancak siyasette zaman zaman görüldüğü gibi, bu konuda da bazı "sızıntı"lar oldu ve beka stratejisinin bu gizli parçası ile ilgili bazı bilgiler, dolaylı da olsa İsrail devlet aygıtının dışına çıkıp dış dünyaya ulaşabildi. İsrail Dışişlerinde eski bir görevli olan Oded Yinon'un, 1982 yılında Dünya Siyonist Örgütü'ne bağlı Enformasyon Dairesi'nin İbranice yayın organı Kivunim'de yazdığı bir rapor, işte bu "sızıntı"ların en önemlisiydi. "1980'lerde İsrail İçin Strateji" başlığını taşıyan yazı, İsrail'in tüm Ortadoğu'yu kendi beka stratejisi uyarınca düzenlemeyi, tüm bir bölgeyi "hayat sahası" haline getirmeyi hedeflediğini gösteriyordu çünkü.


Siyonist ideoloji yarım asırdan uzun bir süredir Ortadoğu'da kan dökmektedir. Akan kanın ve gözyaşının son bulması için, İsrail'in bu ideolojiden vazgeçmesi şarttır.

Yinon'un raporu, Ortadoğu ülkelerinin demografik yapısını kendine temel alıyordu. Yinon'a göre Ortadoğu ülkelerinin hepsinde, dini veya etnik yönden azınlık durumunda olan gruplar vardı ve İsrail bu ülkeleri iç karışıklığa sürüklemek ve sonunda da parçalamak için bu azınlıklar arasındaki anlaşmazlıkları körükleyebilir, bunları çatışmaya dönüştürebilirdi. Yinon, şöyle yazıyordu:

Müslüman Arap alemi, buralarda yaşayan insanların dilek ve arzuları hiç dikkate alınmadan yabancılar tarafından biraraya getirilmiş, iskambil kağıtlarından yapılma geçici bir ev gibidir. Keyfi olarak 19 devlete bölünmüştür. Her biri birbirine düşman azınlıklardan ve etnik gruplardan oluşturulmuştur. Dolayısıyla bugün her Müslüman Arap devleti, içten etnik toplumsal çöküntü tehdidi altındadır; bazılarında iç savaş başlamıştır bile.64

Peki böylesine karışık bir Ortadoğu'da İsrail'in beka stratejisi ne olacaktır? Cevap basittir; böl ve yönet, yani bu yapay devletlerin parçalanıp çözülmelerini sağlamak. Yinon, her Arap ülkesine sırayla değinir ve nasıl parçalanabilecekleri konusunda fikir yürütür.

Lübnan ve Suriye'nin Parçalanması Planı


Siyonistlerin planı, Lübnan ve Suriye'nin parçalanmasını içermektedir.

Oded Yinon söz konusu raporunda ilk olarak, 1975'ten beri -İsrail'in de kışkırtmasıyla- süren iç savaş nedeniyle zaten fiili olarak parçalanmış olan Lübnan'a değinir:


1967'den beri İsrail işgali altında bulunan Golan Tepeleri

Lübnan zaten fiilen var olan beş bölgeye bölünecektir. Bu bölgeler, bir Maruni-Hıristiyan bölgeyi, bir Müslüman bölgesini, bir Dürzi bölgesini ve bir Şii bölgesiyle Haddad'ın milisleri aracılığıyla İsrail'in denetimi altındaki bölgeyi içerecektir.65

Yinon, Lübnan'ı kendisine model alarak, diğer Arap ülkelerinin nasıl parçalanabileceği konusunda şunları yazar:

Lübnan'ın beş bölgeye bölünmesi, Mısır, Suriye, Irak ve Arap Yarımadası dahil bütün Arap alemi için emsaldir ve o yolda da ilerlenmektedir. Sonradan Suriye ve Irak'ın da Lübnan'da olduğu gibi etnik ve dini bakımdan ayrı ayrı bölgelere bölünmesi, İsrail'in uzun vadede doğu cephesindeki birinci hedefidir. Kısa vadedeki hedefi ise bu devletlerin askeri gücünün zayıflatılmasıdır.66

Yinon, Suriye hakkındaki öngörüsünü şöyle detaylandırır:

Suriye etnik yapısına uygun olarak, bugünkü Lübnan'da olduğu gibi çeşitli devletlere ayrılacaktır. Böylece kıyıda bir Şii Alevi devleti, Halep bölgesinde bir Sünni devleti, Şam'da buna düşman bir başka Sünni devleti ve Havran, kuzey Ürdün ve belki bizim Golan'da bir Dürzi devleti. Böyle bir devletleşme uzun vadede bölgede barış ve güvenliğin garantisi olacaktır ve bu hedef bugün artık erişebileceğimiz kadar yakındır.67

Yinon, Suriye'nin parçalanmasının bölgede "barış ve güvenliğin garantisi" olacağını söylemekle, kuşkusuz İsrail'in "yok edilme korkusu"ndan kurtuluşunu kastetmektedir. Yinon gibi radikaller, Yahudi devletinin bekasının, ancak Arap devletlerinin çözülüp parçalanması ile mümkün olabileceği yanılgısına kapılmıştır çünkü.(Rapordan, İsrail'in zamanı geldiğinde Golan Tepeleri'ndeki işgalini sona erdirebileceği de anlaşılmaktadır. Yinon'un "bizim" diye tanımladığı Golan'ın, birleşik bir Suriye'ye olmasa da, parçalanmış bir Suriye'nin "bakiye"lerinden birine İsrail tarafından verilebileceği görülmektedir.)

Yinon, Suriye'nin bu tür bir çözülmeye nasıl sürüklenebileceği konusunda fikir yürütürken, ülkedeki Alevi azınlık iktidarının yarattığı gerilime dikkat çeker:

Bugün Suriye ordusunun büyük bölümü Sünnidir, ama başlarında Alevi subaylar vardır. Irak ordusu ise ağırlıklı olarak Şiidir, ama subayları Sünnidir. Bunun uzun vadedeki önemi büyüktür ve bunun içindir ki, ordunun sadakati uzun ömürlü olamaz... İktidardaki güçlü askeri rejim (Hafız Esad rejimi) dışında, Suriye'nin temelde Lübnan'dan hiçbir farkı yoktur. Nitekim bugün Sünni çoğunluk ile iktidardaki Alevi azınlık (nüfusun yalnızca %15'i) arasında sürmekte olan gerçek iç savaş içteki sorunun vahimliğini gözler önüne sermektedir.68

Irak'ın Parçalanması Planı


Irak'ın Kuveyt'i işgali ile başlayan Körfez Savaşı sırasında, petrol kuyularının yakılması büyük maddi kayba neden olmuştu.

Ve, aslında Suriye'den de öncelikli olan bir hedef vardır Yahudi devletinin önünde; Irak'ın parçalanması. Yinon, henüz 1982 yılında -1991'deki Körfez Savaşı'nın ardından fiili olarak gerçekleşecek olan- "Irak'ın parçalanması" senaryosunu şöyle çizmektedir:

Irak bir yandan petrol bakımından zengin, öte yandan da içte bölük pörçük bir ülke olarak, İsrail için sağlam bir hedef olmaya adaydır. Irak'ın bölünmesi bizim için Suriye'nin bölünmesinden çok daha önemlidir...

Irak, çoğunluğun Şii, yönetici azınlığın ise Sünni olmasına karşın özde komşularından farklı olmayan bir ülkedir. Nüfusun %65'nin iktidara hiçbir siyasi katılımı yoktur. İktidar, %20'lik bir seçkin tabakanın elindedir. Ayrıca, kuzeyde büyük bir Kürt azınlık vardır. İktidardaki rejimin elinden petrol gelirleri ve ordu alındığında Irak'ın gelecekteki durumu, Lübnan'ın geçmişteki durumundan farklı olmayacaktır.... Irak etnik ve mezhebi temeller üzerine bölünecektir; kuzeyde bir Kürt devleti; ortada bir Sünni ve güneyde Şii devleti.69

Bu senaryonun 1991'deki Körfez Savaşı'ndan sonra kısmen uygulandığını, Irak'ın resmi olarak olmasa da fiili olarak üçe bölündüğünü hatırlatmaya gerek yoktur sanırız. Bu kitabın yazıldığı sıralarda yaşanan Irak-ABD savaşının da, yine böyle bir parçalanmayı ateşleyebilecek olduğu gerçeği ise, somut bir tehlikedir. Bu konudaki gerçekleri, kitabın bir sonraki bölümünde detaylı olarak inceleyeceğiz.

İsrail'in Mısır, Sudan, Ürdün ve Körfez Ülkeleri Üzerindeki Hesapları

Oded Yinon'un söz konusu raporunda, "batı cephesi"nin en önemli unsuru olan Mısır'a da değinilir. Mısır, söz konusu raporun yazılmasından üç yıl önce imzalamış olduğu Camp David Anlaşması ile İsrail'in Arap dünyasındaki yegane müttefiki haline gelmiş görünümündedir. Oysa çok ilginçtir, raporda Mısır'a hiçbir "dostane" yaklaşım yoktur. Mısır da, Suriye ya da Irak gibi, "parçalanacaklar" listesindedir. İsrail'in Mısır'ı parçalamakla ulaşması öngörülen başlıca hedef ise, Mısır'ı "67 sonrası sınırlara itmek", yani tüm Sina Yarımadası'nı alıp Nil nehrine kadar varmaktır. Tüm bunlar, Camp David'in gerçek bir barış değil, zaman kazanmak için kullanılan geçici bir "ateşkes" olduğunu göstermektedir. Yinon şöyle yazar:

Bugünkü iç siyasal görünümüyle Mısır tam bir ölüdür; hele hele, Müslüman ve Hıristiyan alemleri arasındaki gitgide derinleşen uçurumu da göz önüne alırsak, bu daha da doğrudur. Mısır'ı farklı coğrafi bölgelere ayırmak, İsrail'in 1980'lerde batı cephesinde güttüğü başlıca siyasi hedeftir... İsrail uzun vadede, ekonomik açıdan olsun, enerji rezervi olarak olsun, stratejik öneme sahip olan Sina üzerinde denetimi yeniden sağlamak için doğrudan veya dolaylı harekete geçmek zorunda kalacaktır. Mısır içteki sorunları nedeniyle askeri stratejik bir sorun yaratmamaktadır. Dolayısıyla, 1967 Savaşı sonrasındaki yerine itilebilir.70

Yinon, raporunun devamında Mısır'ın nasıl bölüneceğini anlatırken, bu olayın gerçekleşmesinin Kuzey Afrika'da bir domino etkisi oluşturacağını iddia eder. Özellikle de Mısır'ın güneyindeki Sudan, İsrail'in "beka için parçalama" planında önemli bir yer tutmaktadır:

Mısır birden çok iktidar odağına bölünmüştür. Eğer Mısır parçalanırsa, Libya, Sudan ve hatta daha uzaktaki devletler de bugünkü biçimleriyle varlıklarını sürdürmeyip Mısır'ı izleyeceklerdir. Yukarı Mısır'da, çok sınırlı güce sahip ve merkezi hükümetten yoksun birtakım zayıf devletlerin yanıbaşında kurulacak bir Hıristiyan Kopt devleti tasarısı, ancak barış anlaşması ile ertelenebilen, fakat uzun vadede kaçınılmaz görünen bir tarihsel gelişmenin anahtarıdır.

Bugün Müslüman Arap dünyasındaki en parçalanmış devlet olan Sudan, birbirine düşman dört gruptan oluşur. Arap olmayan Afrikalılar, paganlar, Hıristiyanlar ve bunların oluşturduğu çoğunluk üzerinde bir azınlık egemenliği kurmuş olan Sünni Müslüman Araplar. Öte yandan Mısır'da ülke genelinde çoğunluğu oluşturan Sünni Müslüman Araplara karşılık Yukarı Mısır'da yedi milyonluk güçlü bir Hıristiyan azınlık yaşamaktadır. Bunların hepsi kendi devletlerini kurmak isteyeceklerdir ve bu da Mısır'da ikinci bir "Hıristiyan Lübnan" yaratacaktır.71

Yinon, Mısır hakkındaki bu tehlikeli kehanetlerinin ardından, Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn gibi petrol zengini ülkelerin de istikrarsız bir yapıya sahip olduklarını, İsrail'in de kışkırtmasıyla kaosa sürüklenebileceklerini ve dolayısıyla İsrail için engel oluşturma gibi bir ihtimallerinin olmadığını ileri sürer. Ürdün'den söz ederken de, ülke içindeki Filistinlilerin potansiyel bir istikrarsızlık unsuru olduğunu iddia eder ve şöyle der: "Ürdün, uzun vadede değil ama, kısa vadede yakın bir stratejik hedeftir. Ürdün'ün bugünkü yapısıyla uzun süre var olabilmesi mümkün değildir ve İsrail'in politikası da, savaşta ve barışta Ürdün'ün bugünkü rejiminin tasfiye edilip, iktidarın Filistinli çoğunluğa devredilmesine yönelik olarak işletilmelidir."72 Çünkü, Yinon'un iddiasına göre, Ürdün'deki Filistinliler'in iktidara gelmeleri ülkeyi tam bir kaosa sürükleyecektir. Kuşkusuz böyle bir durumda "Lübnan örneği" yeniden tekrarlanabilir, ülke İsrail işgaline maruz kalabilir.

Parçalama Stratejisinin Geçerliliği

Oded Yinon'un 1982 yılında "İsrail İçin Strateji" başlığı altında yazdığı tüm bu senaryoya baktığımızda, çok ciddi, kapsamlı ve uzun vadeli bir "Ortadoğu stratejisi" ortaya çıkmaktadır. Bu, aynı zamanda İsrail'in beka stratejisidir. Yahudi devletinin Ortadoğu'da baki kalabilmek, Haçlıların akıbetinden kurtulabilmek, asla bir "Hıttin" yaşamamak için tüm Ortadoğu'yu yeniden düzenlemesi öngörülmektedir. Ortadoğu'nun, Yahudi devletine güvenlik ve istikrar sağlayacak bir "hinterland", bir tür "hayat sahası" haline gelmesi hedeflenmektedir. Ancak unutmamak gerekir ki, bütün bölgeyi yeniden inşa etmeye kalkışmak, üstelik bunun için farklı gruplar arasında çatışmayı kışkırtmak, ülkeleri parçalamak, asla güvenlik ve istikrar getirmeyecektir. Huzur ve istikrar ancak, insancıl, adil ve ılımlı bir politika izlenerek inşa edilebilir.

Bu noktada önemli bir soru ortaya çıkar: Yinon'un yazdıkları, acaba İsrail devlet aygıtının gerçek ve geçerli stratejisi midir, yoksa kendi hayalgücünün mü ürünüdür?

Bu soru, konuyla ilgili önemli isimler tarafından ele alınmıştır ve hemen hepsi de Yinon'un yazdıklarının İsrail'deki "derin devlet"in gerçek stratejisi olduğu konusunda hemfikirdir. Kudüs İbrani Üniversitesi profesörü Israel Shahak, Yinon'un raporunu temel alarak yazdığı The Zionist Plan for the Middle East (Ortadoğu İçin Siyonist Plan) adlı çalışmasında, raporda yazılanların İsrail'in uzun vadeli stratejisinin bir özeti olduğunu vurgular.73 Rapor üzerine eğilen bir diğer ünlü isim, Yahudi asıllı Amerikalı dilbilim profesörü ve siyaset yorumcusu Noam Chomsky de aynı görüştedir. Bertrand Russel Barış Vakfı eski genel sekreteri Ralph Schoenman ise, Oded Yinon'un söz konusu raporunun sıradan bir belge olmadığını, "İsrail'de gerek ordu, gerekse haberalma örgütünün üst kademelerine egemen olan düşünce yapısını" sergilediğini söylemektedir.74

Bunu teyid eden en açık kanıt ise, yaşanmış somut olaylardır. Sözünü ettiğimiz "beka için parçalama" stratejisi, Oded Yinon'un 1982'de yazdığı raporu ile dışarıya sızmıştır belki, ama gerçekte 1950'lerin ortalarından beri Yahudi devletinin gündemindedir ve zaman zaman fiili bir politikaya da dönüşmüştür. İsrail'in Arap ülkelerindeki ayaklanma ve iç savaşlarda oynadığı gizli rol, bunu göstermektedir.

Lübnan İç Savaşında İsrail'in Rolü


Lübnan'ın parçalanması, Ben Gurion'un günlüğünde İsrail'in hedeflerinden biri olarak anlatılmaktaydı.

Lübnan Falanjları'nın kurucusu Pierre Cemayel

Beka için parçalama stratejisi, gerçekte çevre stratejisiyle eş zamanlı olarak İsrail'in gündemine girmişti. David Ben-Gurion ve diğer İsrail kurmayları, Arap ülkelerini dışardan kuşatmak için İran ve Etiyopya ile ittifak başlatırken, bir yandan da daha örtülü bir biçimde bu Arap ülkelerindeki iç savaşlara ve azınlık isyanlarına müdahil olmaya başladılar. Benjamin Beit-Hallahmi'ye göre, "yıllar geçtikçe, çevre stratejisi; Lübnan'daki Falanjistlerle, Yemen'deki Kralcılarla, Güney Sudan'daki ayaklanmacılarla ve Irak'taki Kürtlerle kurulan ilişkileri de beraberinde getirdi." Çevre stratejisinin bu gizli türevi, yine Hallahmi'ye göre, "Arap-olmayan ya da Müslüman-olmayan azınlıkların siyasi bağımsızlık ve İsrail'le iş birliği için teşvik edilmesi"ni öngörüyordu. (Oded Yinon'un raporunda ortaya konan görüşler, 1950'lerin sonunda başlatılan beka için parçalama stratejisinin daha gelişmiş bir versiyonuydu aslında.)

İsrail'in müdahil olduğu, hatta mimarlığını yaptığı iç savaşların başında Lübnan'daki kanlı çatışma geliyordu. İsrail, başta da belirttiğimiz gibi, Arap ülkelerini istikrarsızlığa itebilmek için Arap-olmayan ya da Müslüman-olmayan azınlıklarla ilişki kurmayı hedefliyordu. Lübnan nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan Hıristiyan Maruniler ise, bu özelliklerin her ikisine sahip bir topluluk olarak Yahudi devleti için doğal bir müttefik konumundaydılar. Bu uygunluğun belirginliğinden olacak, Marunilerle bir ittifak yapma düşüncesi, henüz İsrail kurulmadan önce, 1920'lerde Siyonist kaynaklarda belirmişti. Sağ kanat Siyonizmin öncüsü Vladimir Jabotinsky, o yıllarda Siyonizmle ittifak içinde olan Hıristiyan bir Lübnan kurulmasını hayal ediyordu. Sol kanat Siyonizmin lideri olan David Ben-Gurion'un 24 Mayıs 1948 tarihli günlüğünde ise, Lübnan'da güney sınırı Litani ırmağı olan bir "Hıristiyan devleti"nden bahsediliyordu. Gurion'un 11 Haziran 1948 tarihli günlüğünde ise, Lübnan'da bir "Hıristiyan isyanı" çıkarmanın da İsrail'in savaş hedeflerine dahil olduğu belirtilmişti.75


İsrail'in "beka için parçalama" stratejisi kapsamında yaşanan Lübnan iç savaşı, binlerce masum insanın hayatını kaybetmesine neden oldu. Ortadoğu'nun en gelişmiş şehirlerinden biri olan Beyrut yakılıp yıkıldı. Lübnan'da yaşananlar, Siyonistlerin şiddet yanlısı politikalarını değiştirmeleri gerektiğini gösteren bir başka önemli delildir.

Bu misyonu üstlenecek lider ise Avrupa'da okumuş bir Lübnanlı eczacı olan Pierre Cemayel'di. Cemayel, 1936'da Nazi Almanyası'na yaptığı ve kendisine büyük bir "ilham" veren gezisinin ardından ülkesine dönmüş ve Lübnan Falanjları adlı faşist bir parti kurmuştu. ("Falanj" kelimesi, Hitler ve Mussolini tarafından desteklenen İspanya diktatörü Franco'nun kurduğu faşist partinin isminden geliyordu.) Uyuşturucu ticareti sayesinde kısa sürede kirli bir finans gücüne ulaşan Falanjlar, 1940'larda güçlü bir milis örgütü de kurdular. İsrail, bu "doğal müttefik"leriyle ilk fiili bağlantısını 1948 Savaşı sırasında kurdu. 1951'de Lübnan'da yapılan seçimlerde de Falanjların kampanyasına gizlice para yardımında bulundu.76

İki taraf arasındaki asıl büyük askeri ilişki 70'li yıllarda kurulacaktı, ama ondan önce de Marunilerle ittifak fikri hep İsraillilerin zihninde yerini korudu. David Ben-Gurion, 27 Şubat 1954'te Moşe Sharett'e yazdığı bir mektupta Lübnan'da bir Maruni devleti kurulmasının İsrail dış politikasının en önemli hedeflerinden biri olması gerektiğini belirtti ve bunu başarmak için harcama yapmayı ve gizli operasyonlar düzenlemeyi önerdi. İsrail ordu komutanı Moşe Dayan ise 16 Mayıs 1955'de, "İsrail'in kendini Marunilerin kurtarıcısı olarak ilan edecek bir Lübnanlı subay bulması veya satın alması" gerektiğini söylüyordu.

Dayan'a göre, bunun ardından İsrail Lübnan'ı işgal edebilir, İsrail'le ittifak içinde olan bir Hıristiyan rejim oluşturulabilir ve sonra da Lübnan'ın Litani nehrine kadar olan güney kısmı Yahudi devleti tarafından ilhak edilebilirdi.77

İsrail ordusunun desteği ile Sabra ve Şatilla mülteci kamplarına saldıran Lübnanlı milisler tarihte eşine az rastlanır bir katliam gerçekleştirdiler.

1975'te Lübnan'da iç savaş patlak verdiğinde, bu kez Pierre Cemayel'in oğlu olan Beşir Cemayel tarafından yönetilmekte olan Falanjlar, kendilerine en iyi müttefik olarak yine İsrail'i buldular. Özellikle Mossad'ın ikinci şefi David Kimche ve Ariel Şaron aracılığıyla kurulan ilişkiler, Falanjistlere para, silah ve askeri eğitim aktarılmasıyla sonuçlandı. Falanjistler, İsrail'in kendilerine Amerikan desteği sağlayacağına da yürekten inanıyorlardı. Beşir Cemayel bir keresinde, "Bazı insanlar İsrail'in ABD'nin bir kolonisi olduğunu sanıyorlar. Tam tersine, ABD İsrail'in bir kolonisidir, bunu nasıl anlayamıyorlar" demişti.78

Bu arada Moşe Dayan'ın planı, biraz daha değişik bir biçimde de olsa, 1976'da Saad Haddad adındaki bir Lübnan binbaşısı tarafından yönetilen bir kukla örgüt olan Güney Lübnan Ordusu'nun ortaya çıkmasıyla gerçek oldu. 1976'dan itibaren yüzlerce Falanjist askeri İsrail'de, İsrail paraşütçüleriyle yan yana eğitim gördüler. İsrail, 1975 ve 77 yılları arasında Falanjist ordusuna askeri malzeme temin etmek için 150 milyon dolar harcadı.79

Ve sonra da tüm bu hazırlıkların sonucu geldi: İsrail ordusu 1982 yazında Lübnan'ı işgal etti. Falanjistlerin önceden terör ve katliam yoluyla "boşalttığı" yolda ilerleyerek Beyrut'a kadar ulaştı ve kenti kuşatıp bombalayarak Filistin Kurtuluş Örgütü'nü buradaki karargahından sürdü. Bunun ardından, ülkedeki İsrail işgali devam ederken, 23 Ağustos 1982 günü ülkede Başkanlık seçimi yapıldı. İsrail'in tehditleri, rüşvetleri ve Lübnan parlamentosunun bazı üyelerini tek tek toplayıp oy kullanmaları için meclise getiren İsrail helikopterleri sayesinde, Beşir Cemayel Lübnan Devlet Başkanı seçildi. Ancak Cemayel seçimden üç hafta sonra bir bombalı suikastle öldürüldü. Bunun üzerine, İsrail ve Falanjistler ortak bir intikam operasyonuna giriştiler. Sabra ve Şatilla göçmen kamplarındaki yaklaşık 3 bin Filistinli sivile karşı girişilen korkunç katliam bu sırada gerçekleşti. İsrail ordusu kampların etrafını çevirdi, Falanjistler de iki gün süren insan avı sırasında kamptaki tüm Filistinlileri kadın-çocuk ayrımı yapmadan vahşice öldürdüler. İsrail Genelkurmay Başkanı Rafael Eitan, sözde "iyi iş başardıklarını" söyleyerek Falanjistleri kutladı ve toplu mezar kazmaları için onlara buldozer yolladı.80

İsrail daha sonra Lübnan'dan kademeli olarak çekildi. Ancak Lübnan, Yahudi devletinin "beka için parçalama" stratejisinin bir hedefi olarak hala istikrardan uzak bir ülke durumunda.

Yemen ve Umman İç Savaşlarında İsrail'in Rolü


İsrail, bölgedeki diğer pek çok iç çatışmada olduğu gibi, Yemen iç savaşında da aktif rol oynadı.

Soğuk Savaş boyunca Yemen, Kuzey ve Güney olmak üzere iki ayrı devlete bölünmüş durumdaydı. Güney Yemen, önceleri İngiltere tarafından yönetilen Batı yanlısı ılımlı bir ülkeydi, sonradan bir Sovyet müttefiki haline geldi. Kuzey Yemen ise 1962 yılına dek İmam Ahmed adlı bir diktatörün egemenliğindeydi. Ülkedeki kabileleri ağır vergilere bağlayan İmam Ahmed, onları kontrolü altında tutabilmek için ilginç bir yöntem de bulmuştu; her kabilenin önde gelen bir kaç ismi, o kabilenin çıkaracağı muhtemel bir isyanı önlemek için İmam'ın sarayında rehine olarak tutulur, dış gezilere bile onun yanında götürülürlerdi.

Bu geleneksel monarşinin ordu içinde ciddi muhalifleri vardı ve bu muhaliflerin en büyük destekçisi de, Arap dünyasındaki monarşilerin tümünü yıkıp yerlerine radikal rejimler kurmak isteyen Mısır lideri Nasır'dı. Mısır istihbaratı, İmam Ahmed'i öldürmek için başarısız bir kaç suikast girişimde bile bulunmuştu. Bunları atlatan İmam Ahmed, Eylül 1962'de hastalanarak öldü ve tahtını oğluna bıraktı. Ancak genç kral henüz idareyi ele alamadan ordudaki "Nasırcı" subaylar bir darbe düzenleyerek monarşiyi devirip bir cumhuriyet kurduklarını ilan ettiler. Genç kral, kuzeye, Suudi Arabistan sınırına sığındı ve oradaki kabilelerden ve asıl olarak da Nasırcı dalgayı endişe ile izlemekte olan Suudi Arabistan'dan destek buldu. Ve Nasırcı cuntaya karşı bir iç savaş başlattı.


Dış güçler tarafından kışkırtılan iç çatışmalar Yemen'de, hem can hem de mal kaybına neden oldu.

Savaş çok kısa zamanda uluslararası bir boyut kazandı. Sovyetler Birliği ve Mısır, darbeci subaylara havadan askeri yardım ulaştırmaya başladı. Buna karşılık ABD de CIA aracılığıyla devreye girmekte gecikmedi. İsrail ise, Yemen'deki bu savaşı ABD'den daha da fazla önemsiyordu ve çok ilginç bir yöntem kullanarak savaşa müdahil oldu.

İsrail'in, Yemen'deki Kralcılara destek olabilmek için kullandığı bu ilginç yöntem, Yemenli Yahudiler "kartı"ydı. Söz konusu Yahudiler, devletin kurulmasının ardından İsrail'e göç ettirilen doğulu Yahudi cemaatlerinin en önemlilerinden birini oluşturuyorlardı. 1948 ile 1950 yılları arasındaki "Sihirli Halı Operasyonu" ile yaklaşık 50 bin tanesi İsrail'e getirilmişti. İşte bu Yahudilerin aralarından özenle seçilen bazı "yetenekli"ler, Yemen iç savaşına İsrail adına müdahale etmek için eski ülkelerine geri gönderilmeye başlandılar. Amerikalı yazarlar Cockburnler'in deyimiyle "eski yurttaşlarına modern silahların nasıl kullanılacağını öğretmek için" geri dönüyorlardı.81


Kabus İbn-i Said

Modern silahların nasıl kullanılacağını öğretmek için geri dönen bu yerel Yahudilerle birlikte çok sayıda "modern silah" da gönderiliyordu elbette. Gönderilen silahlar İsrail yapımıydı, ama Yahudi devletinin Araplar arasındaki bir savaşa karıştığının farkedilmesinin ne büyük bir skandal oluşturacağı bilindiği için, bu durum özenle gizlenmişti. Silahlar önce İran'a yollanılıyor, burada yeniden etiketlenip, Farsça yazılı sandıklara doldurulup öyle gönderiliyorlardı Yemen'e. Bu arada Yemen'e geri dönen eski Yemenli yeni İsrailli Yahudiler de kimliklerini gizlemek için özel bir özen gösteriyorlardı.82

1970 yılında Kralcılar iç savaşı kazandılar. Hallahmi'nin belirttiği gibi, bu, Yemen Kralı'nın olduğu kadar İsrail'in de hanesine yazılacak bir zaferdi aynı zamanda.

Ancak 1970 yılı, Yemen'in biraz doğusunda İsrail için yeni bir cephe açtı. O yıl Umman'da iktidarı oldukça otoriter bir lider olan Sultan Kabus İbn-i Said ele geçirmişti. Baskıcı ve muhafazakar bir rejim kuran Kabus, İsrail'in monarşilere duyduğu geleneksel sempatinin bir gereği olarak, Tel-Aviv'de olumlu bir imaja sahipti. Ancak iktidara oturduktan kısa bir süre sonra, Sultan'ın krallığı güneydeki Dofar eyaletinde gelişen radikal bir gerilla örgütü tarafından tehdit edilmeye başladı. Umman Halk Kurtuluş Cephesi adlı örgüte karşı verdiği savaşta Sultan'a en büyük destek ise, ABD ile birlikte İsrail'den geldi. Benjamin Beit-Hallahmi'ye göre, iki taraf arasındaki ittifak, "Ortadoğu'nun en az bilinen sırlarından biri"ydi ve "iki tarafın ortak çıkarlarından ve dünyaya bakış açılarındaki paralellikten" kaynak buluyordu.83 Kabus da İsrail'in yardımları sayesinde, iç savaşı kazandı.

İsrail ve Sudan İç Savaşı


Hartum rejimine karşı ayaklanma başlatan Anya-Nya örgütünün gerillaları İsrail'de özel eğitime tabi tutulmuşlardı. İç savaş, açlık ve fakirlik gibi önemli sorunlarla mücadele eden Sudan'ın sorunlarının daha da büyümesine neden oldu.

Mısır'ın güneyinde yer alan Sudan, İsrail'in çevre stratejisinin örtülü yönüne -yani "beka için parçalama" stratejisine 1960'ların hemen başında hedef olmaya başladı. Çünkü o yıllarda, Müslüman Arapların denetimindeki Hartum yönetimine karşı bir iç savaş patlak vermişti ülkede. 15 milyonluk nüfusun 6 milyonunu oluşturan ve ülkenin güneyinde yerleşik olan Hıristiyanlar, Hartum rejimine karşı büyük bir ayaklanma başlattılar. Anya-Nya adlı örgüt tarafından yönetilen ve kısa sürede bir iç savaş halini alan çatışma, Yahudi devletine, beka stratejisini uygulamak için bulunmaz bir fırsat vermişti.

İsrail, Hartum rejimi ile Anya-Nya arasındaki iç savaşa 60'ların ikinci yarısında dahil oldu. 1972'ye dek süren çatışma boyunca, güneyli gerillalara silah ve askeri eğitim sağladı. Gerillalarla kurulan ilk temaslar, Uganda, Etiyopya, Kongo (Zaire) ve Çad gibi komşu ülkelerdeki İsrail Büyükelçilikleri aracılığıyla gerçekleşmişti. Torit'teki İsrail misyonu aracılığıyla kurulan temasın ardından, 30 kadar seçkin Anya-Nya gerillası gizlice İsrail'e götürüldüler ve askeri eğitimden geçirildiler. Anya-Nya ile İsrail arasındaki ilişkileri düzenleyen kişi ise, o sıralar Kampala'daki İsrail Büyükelçiliği'nin başında bulunan Uri Lubrani idi.84

İsrail'in Anya-Nya'ya yaptığı yardım giderek büyüdü. 1971 yılında Hartum'da mahkemeye çıkartılan Rolf Steiner adlı bir Anya-Nya militanı, itirafları sırasında İsrail'in gerillalara yardım ulaştırabilmek amacıyla Uganda-Sudan sınırını rahatlıkla kullanmak için Uganda hükümeti ile anlaşmaya vardığını açıklamıştı.85 Steiner, gerillalara etkili bir biçimde yardım eden tek ülkenin İsrail olduğunu da belirtmişti.86

Hartum yönetimi ile Anya-Nya arasında 1972 yılında yapılan Addis Ababa Anlaşması, iç savaşı sona erdirdi. Bu tarihten 1985 yılına dek süren Cafer Numeyri rejimi ise İsrail'le yakın ilişkiler içine girdi. Numeyri, İsrail'in Ortadoğu vizyonuna uygun bir liderdi çünkü. 13 Mayıs 1982'de Kenya'da İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron ve Adnan Kaşıkçı ile "İran'daki İslami rejimi Mossad kontrollü bir darbe ile devirebilme" konulu gizli bir görüşme yapmıştı.87 Numeyri rejimi sırasında, ayrıca, Mossad Hartum'da bir istasyon kurmuş ve Sudan gizli servisi ile yakın bir iş birliği sağlamıştı.88


Numeyri dönemi, Sudan'ın İsrail ile yakınlaştığı bir dönem oldu.

Ancak Numeyri'nin devrilmesi ve Sudan'ın 1989 yılında Hasan el-Turabi önderliğindeki İslami hareketin kontrolü altına geçmesinin ardından, Anya-Nya hareketi yeniden silaha sarıldı. Bu kez SPLA (Sudan Halk Kurtuluş Ordusu) adı altında ve John Garang adlı eski bir gerillanın liderliğinde örgütlenen hareket, Sudan yönetimi ile masaya oturmak için "İslam kanunlarının yürürlükten kaldırılması" şartını öne sürdü, parlamento böyle bir ön şartı kabul etmeyince de kanlı bir iç savaş başlattı.

İslami rejime karşı yeniden başlayan ayaklanmanın en büyük destekçisi ise eskiden olduğu gibi yine İsrail'di. Turabi, ayrılıkçıların silahları hangi yollardan sağladığı sorusuna "Ne yazık ki İsrail ve bazı komşularımız bizimle savaşmaları için Garang'ı silahlandırıyor" demişti.89 Zamanla ortaya çıkan bilgiler, Hıristiyan ayaklanmacılara Protestan ve Anglikan kiliseleri tarafından tabutlar içinde getirilen silahların asıl kaynağının İsrail olduğunu ortaya çıkardı. 1994 yazında ortaya çıkan bir habere göre Tel-Aviv'den havalanan silah dolu bir Boeing 707, Uganda'daki Entebbe havaalanına inmiş ve karayolu aracılığıyla taşıdığı yüklü miktardaki silahı, Sudan Halk Kurtuluş Ordusu'na ulaştırmıştı.90 Bu arada John Garang birliklerinin İsrail'de eğitildiği de ortaya çıktı.91 Yahudi devleti, Hartum'daki rejime karşı, bir kez daha Güney Sudan kartını oynuyordu.

İsrail ve Çad İç Savaşı


Çad iç savaşında, binlerce Müslüman Çad çöllerinde ölüme terk edildi.

İsrail'in müdahil olduğu Afrika'daki iç savaşların bir diğeri de Çad'da yaşanmıştı. İsrail, burada da Müslümanlara karşı Hıristiyan güçleri kullanmıştı. 1980'de başlayan Çad iç savaşında, ülke Sudan'da olduğu gibi kuzeydeki Müslümanlar ile güneydeki Hıristiyan ve paganlar arasında bölünmüştü. Kuzeyli Müslümanların lideri Goukouni Oueddi idi. Güneyli Hıristiyan/pagan ittifakın başında da Hissen Habré yer alıyordu.


Hissen Habre

İsrail, CIA ile birlikte Habré güçlerini desteklemiş ve onlara Sovyet yapımı silahlar vermişti. 1983'de Çad'da İsrail askeri danışmanlarının bulunduğuna dair birkaç ayrı kaynaktan alınan raporlar yayınlandı. İsrail'in çok yakın bir dostu olan Zaire diktatörü Mobutu da devreye girmiş ve Habré birlikleri ile İsrail arasındaki bağlantının rahat işlemesini sağlamıştı. Ağustos 1983'de ise İsrailli askeri uzmanların 2.500 Zaire askeriyle birlikte Habré güçlerini desteklemek üzere Çad'a geldiği ortaya çıktı. Fransız kaynaklarına göre, 1983-1984 çatışmalarında Çad'da on iki İsrail askeri danışmanı bulunuyordu ama Müslümanlar tarafından yakalanmamaları için 1984'de bölgeden uzaklaştırılmışlardı.92 Ancak İsrail'in tüm bu çabaları beklediği sonucu vermedi. Çad iç savaşı, 1990 yılında Müslümanların zaferi ile sona erdi. İsrail'in desteklediği Hissen Habré ise beraberinde milyonlarca dolar olduğu halde, ülkeyi terketmek zorunda kaldı.

İsrail'in Azınlıkları Kışkırtma Stratejisi

Yahudi devletinin Ortadoğu'daki tüm bu iç savaşlardaki rolü kuşkusuz son derece önemli bir stratejik anlam taşımaktadır. Lübnan, Yemen, Umman, Çad ve Sudan'daki iç savaşların hepsinde de "İsrail parmağı"nın var oluşu, bizlere "beka için parçalama" stratejisinin ne denli gerçekçi olduğunu ve İsrailliler tarafından ne denli ısrarlı bir biçimde uygulandığını göstermektedir.

Anlaşılmaktadır ki, Ortadoğu ülkelerindeki her iç çatışma, Batı Kudüs'te büyük bir stratejik fırsat olarak görülmektedir.

Ortadoğu ülkelerindeki bu iç çatışmalar bir ülkenin parçalanmasına neden olabilir -ki İsrail'in de en büyük amacı budur. Bunun yanı sıra, parçalanma ile sonuçlanmasa bile, her iç çatışma en azından istikrarsızlık meydana getirir ve ülkeleri zayıflatır. Etrafındaki Müslüman/Arap ülkelerin istikrarsızlaşması ve güçsüzleşmesi ise, Batı Kudüs açısından önemli -ancak bir o kadar da yanlış- bir stratejik hedeftir.

İsrail'in beka için parçalama stratejisinden vazgeçmesi, ancak komşularına karşı dostane bir bakış açısı geliştirmesi ile mümkün olacaktır. Komşularını sürekli bir tehdit unsuru olarak görmekten vazgeçen bir İsrail, hem kendi toplumuna huzur sağlayacak hem de bölgenin istikrara kavuşmasına aracı olacaktır. Böylece başlatılan barış süreçleri de, "vakit kazanmak için" değil, gerçekten barışın inşa edilmesi için değerlendirilebilir. İsrail, gerçek bir barışa yönelmediğini sürece Ortadoğu devletlerinin içindeki azınlıkları "kart" olarak görmeye ve kışkırtmaya devam edecektir.

Ve işte baştan beridir tüm bu anlattıklarımız, bugün Ortadoğu'nun en önemli kanayan yaralarından biri olan ve Türkiye için de önemli bir sorun oluşturan Kürt sorunu ile de yakından ilgilidir.

İngiliz araştırmacılar J. Bloch ve P. Fitzgerald, British Intelligence and Covert Action (İngiliz İstihbaratı ve Gizli Operasyon) adlı kitaplarında, Güney Sudanlı Hıristiyanların stratejik açıdan Iraklı Kürtlere benzediğini ve aynı onlar gibi dış güçler tarafından istikrarsızlık unsuru olarak kullanıldığına dikkat çekerler.93 Gerçekten de Güney Sudan ayaklanmasını "en etkili biçimde" destekleyen İsrail, 1960'ların başından bu yana Irak'ı rahatsız etmekte olan Kürt sorununun başlıca kışkırtıcısıdır.

Bir sonraki bölümde, bu konuyu inceleyeceğiz. Ancak bundan önce, son olarak, İsrail'in Ortadoğu stratejisinde yeri bulunan ve bizleri çok yakından ilgilendiren bir ülkeyi daha belirtmek gerekir. Bu ülke, Kıbrıs'tır.

İsrail'in Kıbrıs Üzerindeki Hesapları

Toprakları İsrail'in "Tevratsal sınırlar"ı içinde yer alan ülkelerden biri de Kıbrıs'tır. Hem bu nedenle, hem de Filistin'e yönelik stratejik öneminden dolayı Kıbrıs, Yahudiler için tarih boyunca önemli bir yere sahip olmuştur. İsrail'in kurulmasından önce Filistin'e giden bir basamak, İsrail kurulduktan sonra da askeri yönden ve istihbarat açısından değerli bir koz olarak görülmüştür.

Kıbrıs'a yönelik Yahudi ilgisinin ilk somut örneği, Osmanlı'nın Kıbrıs'ı fethi sırasında görülür. Çetin Yetkin'in Türkiye'de Yahudiler adlı kitabında yazdığına göre, o dönemde Saray'da danışman olarak bulunan eğitimli bir Yahudi olan Yasef Nassi "Kıbrıs Kralı" olabilmek istemiştir.94 Bundaki amacı ise, adanın "bir Yahudi yerleşim merkezi haline getirilmesi"dir.95 Yasef Nassi'den sonra adaya merak saran bir başka Yahudi, 19. yüzyılın sonlarında İngiltere Başbakanlığı koltuğuna oturan Benjamin D'Israeli olur. D'Israeli, çok sayıda Romanyalı Yahudi'nin Kıbrıs'a transfer edilmesini sağlar.96

Ancak Kıbrıs'ın Yahudiler açısından taşıdığı önem, asıl olarak Siyonist hareketin ada üzerindeki talepleriyle ortaya çıkar. Siyasi Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl, Kıbrıs ile ilgili düşüncelerini Siyonist hareketin finansörlerinden Lord Rothschild'e Temmuz 1902'de şöyle dile getirir:

Kıbrıs'ı düzene sokmalıyız ve bir gün İsrail'in üzerine gitmeliyiz ve kuvvetle almalıyız. Kıbrıs'tan Müslümanlar gider, Rumlar iyi bir fiyata topraklarını satar, Atina'ya veya Girit'e göç eder. Filistin Yahudiler için çok küçük, bu nedenle Filistin'e yakın bir yer sağlamamız gerekiyor. Filistin'e Kıbrıs ve El Arish de dahil edilmelidir.97

Bu doğrultuda, Kıbrıs'taki Yahudi nüfusunu artırmak için çeşitli yöntemler denenir. 1897'de İngiliz Hükümeti'nin isteğiyle JCA (Jewish Colonization Association-Yahudi Kolonileşme Birliği), İngiltere'den 33 Rus Yahudi ailesini 3 koloni kurarak Kıbrıs'a yerleştirir. 1900-1906 yılları arasında da Siyonist önderlerden Warburg, Kıbrıs'ta Yahudi zirai yerleşimi ve köyleri oluşturulması konularıyla yakından ilgilenir ve JCA'yı bu amacında destekler.98

İlerleyen yıllarda da Siyonist hareket, Kıbrıs'ı müstakbel topraklarına katma planları yapar. Roger Garaudy, bu planlara şöyle değiniyor:


Churchill & Neville Chamberlain

Daha 1937'de Ben Gurion, İsrail'in sınırlarını Kitab-ı Mukaddes'ten bakarak çiziyordu. Ona göre İsrail toprağı beş bölümden meydana geliyordu: Litani'ye kadar Güney Lübnan. Bu bölüme Ben Gurion 'Batı İsrail'in kuzey kısmı' diyor. Güney Suriye, Ürdün, Filistin, ki buna da 'İngiliz manda toprağı' diyor. Ve Sina. Ben Gurion kuzey sınırının da Suriye'nin Humus şehri yakınlarından geçmesini istiyordu. Zira (Tevrat'ın) 'Sayılar' kitabına göre (34/1-2-8), buranın 'Kenan' ilinin kuzey sınırı olması lazımdı. 'Kitab'a daha çok bağlı Siyonistler ise 'Hama' şehrinin bugünkü 'Halep' olduğunu ileri sürüyorlardı. Diğer bazıları ise bu şehrin Türkiye'de bulunduğunu iddia etmekteydiler... Haham Adin Shteinsalz, 'İsrail'in Kıbrıs adası üzerindeki tarihi hakları'ndan söz etmişti. 1956'da Ben Gurion, İsrail Meclisi'nde alkışlar arasında Sina'nın 'David ve Solomon krallarının krallığına ait' olduğunu ilan etmişti...99

Kıbrıs üzerinde o dönemdeki en kapsamlı, en ayrıntılı ve en ırkçı Siyonist plan ise 1939'da yapıldı. Kıbrıs uzmanı, Dışişleri Eski Bakanı Şükrü Sina Gürel'in de ifade ettiğine göre, "Yahudi Sorununa Bir Çözüm" adını taşıyan bu plan, 11 Mart 1939'da üç Yahudi lider tarafından İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain, Sömürgeler Bakanı Anthony Eden ve Amirallik 1. Lord'u Winston Churchill'e sunuldu. Gürel şöyle yazar:


II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa'dan kaçan Yahudilerin bir kısmı İngilizler tarafından Kıbrıs'a gönderildiler.

Bu plana göre Kıbrıs'taki Rum nüfusu boşaltılarak Selanik'in bir bölgesine yerleştirilecekti. Selanik'teki Yahudiler ise Kıbrıs'a aktarılacaktı. Böylece Kıbrıs'ta Yahudilere yer açılacak ve Selanikli Yahudiler, Kıbrıs'ta oluşacak yeni Yahudi topluluğunun çekirdeğini oluşturacaklardı. Tüm transfer giderleri Yahudi finansörler tarafından karşılanacaktı. Rumlar da Selanik'e transfer edilerek "Enosis" fikri yerine getirilmiş oluyordu. Bu yolla Rumlar da memnun ediliyordu. 1939'dan başlayarak Kıbrıs'ta Yahudi göçü kanunlaştırıldı ve uygulamaya geçildi.100

II. Dünya Savaşı sonunda da Kıbrıs, Filistin'e Yahudi transferinde bir aracı işlevi gördü. İngiltere, Avrupa'dan Yahudiler'i zorla gemilere bindirerek Kıbrıs'taki toplama kamplarına yolladı. Toplam sayıları 1946'dan 1948'e kadar 51.500 kişiydi. İsrail kurulunca bunlar topluca İsrail'e göç ettirildiler. Avrupa'dan getirilip Kıbrıs'a yerleştirilen bu Yahudiler, burada düzenli gruplar halinde eğitilmeye başladılar. Çoğu Araplarla savaşmak için kurulan silahlı Siyonist örgüt Haganah'a katıldı.

İsrail kurulduktan sonra da Kıbrıs Mossad açısından çok önemli bir yer haline geldi. Ronald Payne Israel's Most Secret Service (İsrail'in En Gizli Servisi) adlı kitabında şöyle yazıyor:

Hiç şüphesiz, Mossad ajanları Kıbrıs'ta çalışır haldeydi. Bu ada, II. Dünya Savaşı'nda istihbarat ve planlama konularında coğrafi bir merkez oluşturuyordu... Öbür taraftan da Kıbrıs'ta istihbarat servisine haber sağlayan bir İsrail Büyükelçiliği vardı ki, Arap dünyasına yakın yerdeki adayı dinleme merkezi olarak kullanıyordu.101


Filistin topraklarına göç eden Yahudiler, önce Kıbrıs'ta bir süre kalmış, daha sonra da gemilerle Filistin'e taşınmışlardır.

21 Eylül 1986 tarihli Nokta ise şöyle yazıyordu:

Adada, ada halkından çok casus yaşıyor ve bunların çoğunluğu da Mossad ajanları. Kıbrıs, İsrail'in bölgedeki gözü ve kulağı niteliğindeki en önemli organı durumunda. Mossad'ın yüzlerce casusu adada faaliyet gösteriyor... Ayrıca İsrail Larnaka ve Limasol limanları aracılığıyla Lübnan'daki falanjistlere silah yardımında bulunuyor.

Rıbhi Halloum'un, Palestine Through Documents (Belgelerle Filistin) adlı kitabında bildirdiğine göre, (ss. 61-62) Güney Kıbrıs Mossad'ın ana faaliyet alanlarından birini oluşturuyordu. 1972 ile 1988 arasında Mossad Güney Kıbrıs'ta dört önemli cinayet işlemişti.

Hürriyet'in 16 Mart 1981 tarihli sayısındaki bir haberde ise şöyle yazıyordu:

Güney Kıbrıs'ı üs haline getiren İsrail Gizli Servisi bazı üst düzey Rum liderlerinin de ortaklığı ile Lefkoşe'de bir şirket kurdu. Şirketin adı: Securities Services Ltd... Adresi ise, Archbishop Makarios Caddesi No: 15, Lefkoşe. Ticaret Yasası hükümlerine göre kurulmuş yasal bir ticari şirket... Bu şirket güvenlik ihtiyacı içinde olanlara özel muhafızlar sağlıyor. Bir Rum gazeteci ele geçirdiği belgelerle, bu şirketin gerçekte İsrail Gizli Servisi'nin bir kolu olduğunu açıklayıverdi... Mossad Ortadoğu'ya yönelik tüm istihbaratı bu şirket yoluyla sağlıyordu. Bu Mossad ajanı 'Rum pazarlamacılar' Arap ülkelerini dolaşıyorlar. Milyarder Arap şeyhlerine, hayatlarını korumak için çok iyi eğitilmiş muhafızların gerekliliği konusunda ikna edici sözler söylüyorlar. Milyarder Araplar, 'Ben kendi güvenliğimi kendim seçtiğim ya da kendi yetiştirdiğim muhafızlarla sağlarım' dedi mi, başka ikna yöntemlerini sahneliyorlar... Örneğin suikast girişimi filan gibi... Amaç milyarderi öldürmek değil tabii... Çevresindeki muhafızların beş para etmediğini ona göstermek ve hayatının tehlikede olduğuna inandırmak. Ardından çok yüksek ücretlerle korunmasını üstlenmek. Sonrası kolay, Amerika, İngiliz, Fransız, Avusturyalı çok özel koşullarla eğitilmiş korumalar artık milyarder Arapların yakın çevresindeler. Bu korumaların uyrukları değişik ama, aslında tümü İsrail asıllı. Dahası, İsrail Gizli Servisi'nin en yetenekli, en gözde ajanları.102


Kıbrıs Rum kesimi, Makarios döneminde İsrail ile iyi ilişkiler kurmuştu.

Bu haberde, Kıbrıs Rum Kesimi'nin pek çok açıdan İsrail için bir "koz" olduğunu göstermektedir. Bu nedenle de İsrail, çeşitli yöntemlerle Rumları desteklemiştir. Makarios döneminde kurulan "iyi ilişkiler"103, İsrailli 30 uzman gerilla eğitimcisinin Kıbrıs'ta ada Rumlarını gerilla savaşı konusunda eğitmesiyle gelişmiştir.104

İki taraf arasındaki ilişkiler halen devam etmektedir. Buna silahlandırma da dahildir. 29 Şubat 1996 tarihli Milliyet'te yer alan "İsrail savaş sanayi yetkilileri, Rum temsilciler Meclisi Savunma Komitesi üyeleriyle temas kurarak, İsrail'in silah deposunu kendilerine açabileceğini bildirdiler" şeklindeki haber, bunun bir işaretidir.

Öte yandan ABD'de Kıbrıs sorununun "çözümü" için görev alan ve hemen her zaman Rumlardan yana tavır alan isimlerin ağırlıklı olarak Yahudi lobisine bağlı olmaları dikkat çekicidir. Ronald Reagan döneminde 3 yıl Kıbrıs özel sorumlusu olan ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Haas, ABD'nin Kıbrıs Özel Koordinatörü Nelson Ledsky, Carter'ın Kıbrıs konusundaki özel temsilcisi Clark Clifford, George Harris, CIA Ortadoğu Masası şefi Ellen Laipson ya da Richard Hoolbroke söz konusu İsrail yanlısı Amerikalı Yahudiler arasında ilk akla gelenlerdir.

Bu arada İsrail, son dönemde Kıbrıs Rum Yönetimi'nin Avrupa Birliği'ne girmesi çabalarına verdiği destekle dikkat çekmektedir. Kıbrıs'taki iki ayrı devleti zoraki bir biçimde birleştirmek ve böylece adayı Rum egemenliği altına sokmak amacını güden bu plan, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın vurguladığı gibi, KKTC'ye karşı tasarlanan bir tuzaktır aslında. İsrail, işte bu planı desteklemektedir. Konuyla ilgili bir gazete haberi şöyledir:

İsrail hükümetinin, özel ilgi gösterdiği Kıbrıs sorununun Rum tarafı lehine çözülmesi için, anahtar olarak kabul edilen ülkeler nezdinde girişimde bulunduğu kaydediliyor. Atina, Bonn, Paris ve Washington'daki İsrail Büyükelçilerinin Kıbrıs sorunuyla ilgili temaslarda bulunduklarını belirten Simerini, İsrail'in Kıbrıs'ın Avrupa Birliği'ne tam üyelik konusunun ileriye götürülmesinin gerekliliğini savunduğunu yazdı. Tel Aviv'in, Kıbrıs'ın AB'ye kısa sürede katılması yönündeki ısrarının ardında bölgedeki güvenlik sistemini güçlendirme kaygısının yattığı bildiriliyor. Kıbrıs'ın AB üyeliğinin bölgesel güvenlik için uygun olduğu görüşünü taşıyan İsraillilerin... Türkiye'nin adanın kuzey bölümünü veya bütün Kıbrıs'ı denetleyebilecek bir çözüm şekline sıcak bakmadıkları ifade ediliyor. İsrail'in bu planının ardında, Türkiye'nin kendisi gibi bölgesel bir süper güç adayı olmasının yattığı ve Kıbrıs'ta Ankara varlığının yasallaşması halinde Tel-Aviv'in bölgeye yönelik bütün planlarının altüst olmasından endişe ettiği kaydediliyor. Bu arada, Atina'daki İsrail Büyükelçisinin de yoğun bir faaliyet içinde bulunduğu ve Yunanlı yetkililerle odak noktası Kıbrıs olmak üzere sık sık temaslarda bulunduğu bildirildi.105

Bu arada İsrail, "Türkiye ile yaptığı askeri anlaşmanın Kıbrıs Rum kesimini olumsuz yönde etkilemeyeceği ve güvenliğini tehlikeye sokmayacağı yönünde Rum yönetimine "güvence" vermiştir.106

Tüm bunlar, İsrail'in Ortadoğu stratejisi içinde Kıbrıs'ın da önemli bir yeri olduğunu göstermektedir. Dahası, İsrail'in, bu hedeflerin ifası için de kendisine ortak olarak Kıbrıs Rum Kesimi'ni seçtiği anlaşılmaktadır. Bu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerinde büyük baskılar uygulandığı şu dönemde, göz ardı edilmemesi gereken bir gerçektir.

 
    


34. Yehoshafat Harkabi, Israel's Fateful Hour, s. 5
35. Yehoshafat Harkabi, Israel's Fateful Hour, s. 5
36. Lenni Brenner, The Iron Wall, s 75-77
37. M. Medzini, "Reflections on Israel's Asian Policy"; M. Curtis & S. A. Gitelson, Israel and The Third World, s. 75
38. A. Schweitzer, "Moshe Dayan: Between Leadership and Loneliness", Ha'aretz, 12 Aralık 1958; Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 5
39. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 7
40. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 8
41. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 45
42. E. Crosbie, The Tacit Alliance, s. 107
43. Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 102
44. Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 51.
45. David Blum, The CIA: A Forgotten History, s. 98
46. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 46
47. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 47
48. M. Zak, "Following the Summit", Ma'ariv, 25 Temmuz 1986; Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 47
49. Ronald Payne, Mossad: Israel's Most Secret Service, s. 171
50. Şalom, 16 Ocak 1991
51. E. A. Bayne, Four Ways of Politics, s. 247
52. Dan Raviv, Yossi Melman, Every Spy a Prince, s. 213
54. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 11
55. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 10-11
56. Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, 102
57. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 52
58. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 50
59. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 52
60. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 51
61. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 52
62. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 52
63. Andrew Cockburn, Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 108
64. Israel Shahak, The Zionist Plan for the Middle East, s. 5
65. Israel Shahak, The Zionist Plan for the Middle East, s. 8
66. Israel Shahak, The Zionist Plan for the Middle East, s. 9
67. Israel Shahak, The Zionist Plan for the Middle East, s. 9
68. Israel Shahak, The Zionist Plan for the Middle East, s. 5
69. Israel Shahak, The Zionist Plan for the Middle East, s. 4
70. Israel Shahak, The Zionist Plan for the Middle East, s. 8
71. Israel Shahak, The Zionist Plan for the Middle East, s. 4
72. Israel Shahak, The Zionist Plan for the Middle East, s. 9-10
73. Israel Shahak, The Zionist Plan for the Middle East, s. 9-10
74. Ralph Schoenman, Siyonizm'in Gizli Tarihi, s. 103
75. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 20
76. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 20
77. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 20
78. Andrew Cockburn, Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 326
79. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 20-21
80. Andrew Cockburn, Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 333
81. Andrew Cockburn, Leslie Cockburn, Dangerous Liaison s. 129
82. Andrew Cockburn, Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 129
83. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 18
84. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 48
85. "Le Procès du Mercenaire olf Steiner", Le Monde, 11 Ağustos 1971
86. "Seuls les Israeliens Aident Effectivement les Rebelles Sud-Soudenais", Le Monde, 12 Ağustos 1971
87. Dan Raviv & Yossi Melman, Every Spy A Prince, s. 260-62
88. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 48
89. Nehir (aylık dergi), Kasım 1993.
90. Washington Report on Middle Affairs, Haziran 1994
91. Yörünge (haftalık dergi), 8 Aralık 1991
92. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 68
93. J. Bloch & P. Fitzgerald, British Intelligence and Covert Action, s. 159.
94. Çetin Yetkin, Türkiye'de Yahudiler, s. 86
95. Ahmet Gazioğlu, Kıbrıs'ta Türkler 1570-1878, s. 10
96. Encyclopædia Judaica, Cilt 5, s. 1181
97. Şükrü Gürel, Siyonist Plan ve Kıbrıs Milletlerarası Müstemleke Türk Yıllığı 1979, s. 83-95
98. Encyclopædia Judaica, Cilt 15, s. 1394 ve Cilt 16, s. 287
99. Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, s. 31-32
100. Şükrü Gürel, Siyonist Plan ve Kıbrıs Millet-lerarası Müstemleke Türk Yıllığı 1979, s. 83-95
101. Ronald Payne, Israel's Most Secret Service, s. 260
102. Hürriyet, 16 Mart 1981
103. Le Monde, 17 Temmuz 1974
104. Cumhuriyet, 24 Eylül 1974
105.Gündem 95 Yıllık,1 Mayıs 1995, Sayı 8
106. Yeni Yüzyıl, 21 Mayıs 1996.
© 2004 Harun Yahya. www.harunyahya.org
Bu sitede yayınlanan tüm materyali, siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin kopyalayabilir ve çoğaltabilirsiniz.
danisma@harunyahya.org