| İSRAİL'İN
ORTADOĞU STRATEJİSİ
Önceki bölümde, Arap dünyasını 1950'lerin başından
itibaren dönüştürmeye başlayan radikalizasyon dalgasından
söz etmiştik. İsrail, bu dalganın kendisinde uyandırdığı
endişeye karşı kayıtsız kalmadı. Yahudi devleti, aksine,
giderek radikalleşen Ortadoğu'da hayatta kalabilmek
için çok geniş kapsamlı bir beka stratejisi geliştirdi.
Strateji, Ortadoğu ülkelerinin pasifleştirilmesini öngörüyordu.
Bunun için yapılması gereken iki önemli işten biri,
Ortadoğu'nun bir sömürge bölgesi olarak kalmasını sağlamaktı.
İngilizlerin Mısır'ı terk etmesini engellemeyi amaçlayan
Lavon Olayı, bu büyük planın başarısız bir parçasıydı
yalnızca.
Benjamin Beit-Hallahmi |
Ben-Gurion, Ekim 1956'da Fransa ve İsrail liderleri
arasında yapılan Sevr Konferansı'nda ortaya attığı Ortadoğu
"yerleşim" planında şöyle bir öneri getirmişti:
Ürdün'ün var olma hakkı yoktur
ve bölünmelidir. Ürdün ırmağının doğu yakası Irak'a
katılacaktır ve Arap mültecileri buraya yerleşecektir.
Batı Şeria, özerk bir bölge olarak İsrail'e verilecektir.
Lübnan, Hıristiyan bölümünün dengesini bozan Müslüman
bölgelerden kurtarılacaktır. Irak, Doğu Şeria ve Güney
Arap Yarımadası İngilizlerin olacaktır. Süveyş Kanalı
milletlerarası olacak ve Kızıldeniz boğazları İsrail
kontrolü altına alınacaktır.34
Kısacası Ben-Gurion, Ortadoğu'nun
İsrail açısından güvenli hale getirilmesi için bazı
bölgelerin İsrail tarafından işgal edilmesini, bazı
bölgelerin de İngiltere gibi Batılı güçler tarafından
yeniden sömürgeleştirilmesini istiyordu. Bölge tekrar
sömürgeleştirilecek ve İsrail bu işin gerçekleşmesine
yardım edecekti. Hayfa Üniversitesi'nden Benjamin Beit-Hallahmi,
bu konuda şöyle diyor: "1950'lerin ilk yıllarından itibaren,
İsrail liderleri Üçüncü Dünya'da ve Ortadoğu'da kolonileşmenin
yıkılmasına yönelik olarak yapılan her hareketin İsrail
için bir tehdit unsuru olduğunun farkındaydılar ve buna
göre davranıyorlardı."35
İsrail'in Batı Emperyalizmine
İhtiyacı
Anti-emperyalist hareketlere karşı sömürgeci güçlerin
desteklenmesi, İsrailliler açısından yalnızca politik
bir strateji değil, aynı zamanda sosyolojik ve psikolojik
bir dünya görüşüydü. İsrail, içinde yaşadığı "Üçüncü
Dünya"ya nefret ve endişe ile bakıyor, bu dünyayı asırlardır
sömürmüş olanları ise doğal bir müttefik olarak görüyordu.
Bu bakış açısı, aslında henüz İsrail kurulmadan bile
Siyonist liderlerin zihnine egemendi. Sağ-kanat Siyonizmin
kurucusu ve lideri Vladimir Jabotinsky, şöyle demişti:
Nasır halkının arasında
dolaşırken |
Siyonizmin esas amacı tüm Akdeniz'i
Avrupa ellerinde tutmaktır... Bu durumda, örneğin Suriye'nin
bağımsızlığı söz konusu bile olamaz... Bu konu Fransa,
İtalya ve İngiltere tarafından anlayışla karşılanacaktır,
çünkü kendi koloni imparatorluklarının korunmasına yöneliktir...
Biz her türlü Doğu-Batı çatışmasında Batı'dan yana oluruz...
Biz bugün bu kültürün en sadık ve önde gelen taşıyıcılarıyız.
İngiliz İmparatorluğunun yayılması bizim İngilizlerden
bile daha çok işimize gelir.36
Ben-Gurion ise,
aynı mantığı koruyarak Ocak 1957'de şöyle diyordu: "Bizim
varlığımız ve güvenliğimiz açısından, bir Avrupa ülkesinin
dostluğu tüm Asya insanlarının görüşlerinden daha önemlidir."37
İsrailli gazeteci A. Schweitzer ise Moşe Dayan'ın "vizyonunu"
şöyle özetliyordu: "Ona göre, Yahudi halkının bir görevi
vardır, özellikle de İsrailli olanların. İsrail, dünyanın
bu yanında, Nasır'ın Arap milliyetçiliğinin başlattığı
akımlara karşı Batı'nın bir uzantısı olarak kaya gibi
sert olmalıdır."38
Nitekim Nasır kısa süre içinde ABD ve İngiltere ile
sürdürdüğü sıcak ilişkileri kesti ve giderek Sovyetler
Birliği'ne yanaştı. Bu durum, "sömürgeciler" ile İsrail'i
fazla zaman geçmeden müttefik haline getirdi. İsrail'in,
Nasır'ın 1956 yılında Süveyş Kanalı'nın millileştirme
girişiminin ardından İngiltere ve Fransa ile birlikte
düzenlediği askeri saldırı, "sömürgecilerle ittifak"
stratejisinin fiiliyata geçmiş haliydi.
"Sömürgecilerle ittifak" stratejisinin en somut ve
verimli sonucu ise, 1950'li ve 60'lı yıllarda İsrail
ile Fransa arasında kurulan iş birliği oldu.
İsrail-Fransa İttifakı ve Cezayir'in
Bağımsızlığı
Cezayir'in Bağımsızlık Savaşı
sırasında, yaklaşık 1.5 milyon Cezayirli hayatını
kaybetti. Müslümanları acımasızca katleden Fransız
birlikleri, İsrail askerleri tarafından eğitilmişti.
|
Bu dönemde İsrail,
Fransa'ya sömürgelerini koruması için çok büyük bir
destek verdi. Hallahmi'ye göre; "Fransa da, İsrail de
Kuzey Afrika ve Ortadoğu'daki dekolonizasyon (sömürgeden
kurtulma) hareketlerini durdurmayı hedefliyordu. Böylece
iki ülkenin arasında Şimon Peres'in deyimiyle 'ebedi
bir dostluk' oluştu."39 Cezayir'den
Hindiçini'ne kadar uzanan bir coğrafyada, Fransa'nın
sömürge yönetimlerini ayakta tutmak için İsrail ve Fransa
tarafından, Hallahmi'nin deyimiyle "Avrupa hegemonyası
için birleşik cephe" kurulmuştu.40
Cezayir'de hayatını kaybedenler,
büyük çoğunluğunu kadınlar ve çocukların oluşturduğu
sivil halktı. |
Bu "birleşik cephe"nin en önemli parçası Cezayir'deydi.
Uzun zamandır bir Fransız sömürgesi olan Cezayir'in
halkı, 1954 yılında büyük bir ayaklanma, daha doğrusu
bir "bağımsızlık savaşı" başlatmıştı. 1962'ye kadar
süren savaş, yaklaşık 1.5 milyon Cezayirli Müslümanın
yaşamına mal oldu. Fransa Cezayir Müslümanlarına karşı
çok korkunç cinayetler, işkenceler, kitle katliamları
gerçekleştirdi.
İsrail, 1954 yılındaki ayaklanmadan
önce de Cezayir'deki gelişmeleri çok yakından izliyordu.
Özellikle İsrail gizli servisi Mossad (ha-Mossad le-Modiin
ule-Tafkidim Meyuhadim; "İstihbarat ve Özel Görevler
Enstitüsü"), Cezayir'de gelişen bağımsızlık hareketini
yakın takibe almıştı.
Haim Herzog |
Ayaklanma ile birlikte İsrail, Fransız sömürge yönetimine
aktif destek vermeye başladı. İsrailli askeri uzmanlar,
gerilla savaşı konusunda tecrübesiz olan Fransız birliklerine,
özellikle de gerilla savaşında helikopter kullanımı
konusunda, eğitim verdiler. Fransız birliklerini eğitmek
için iki İsrailli general Cezayir'e gitmişti. Bu iki
general de oldukça tanıdıktı: Yitzhak Rabin ve Haim
Herzog, yani 90'lı yıllarda İsrail'de Başbakanlık ve
Devlet Başkanlığı koltuğuna oturan iki önemli isim.41
Ayaklanmanın son dönemlerinde de
İsrail'in Fransızlara verdiği büyük destek sürdü. İsrail,
S. Steven'ın The Spymasters of Israel (İsrail'in Usta
Casusları) adlı kitabında bildirdiğine göre, Fransızlar'ın
kurduğu "kontrgerilla" örgütü OAS'a (Organisation de
l'Armée Secrète; "Gizli Ordu Örgütü") da büyük yardımlarda
bulunmuştu. "1961 ve 1962'de İsrail'in, Cezayir'de Fransız
kontrolü sağlamaya çalışan Fransız yerlilerinin aşırı
sağcı örgütü olan Fransız OAS hareketini desteklediğine
dair birçok rapor vardı".42 Cezayir
tam bağımsızlığını kazanıp, Birleşmiş Milletler'e katıldığında
da, sadece İsrail Cezayir'in kabulü aleyhinde oy kullanmıştı.
İsrail'in Dostu Olan Ortadoğu
Kralları
İsrail, Arap dünyasını pasifleştirmeye çalışırken,
sömürgecilerle yaptığı söz konusu ittifakın yanında
bir ikinci taktik daha kullanmıştı; Arap monarşilerinin
ayakta tutulması. Çünkü bu monarşiler de, neredeyse
sömürgeciler kadar, "uygun"dular İsrail'in Ortadoğu
vizyonuna ve beka stratejisine.
İsrail,
bu muhafazakar monarşilerin yönetimleriyle hep iyi anlaşmıştı.
Irak Başbakanı, Mossad'ın kendisine verdiği rüşvet karşılığında
ülkesindeki Yahudilerin İsrail'e göç etmesinde kolaylıklar
göstermişti. İran Şahı'nın Başbakanı Muhammed Said ise,
İsrail'i resmen tanımak için 400 bin dolarlık rüşvet
almıştı.43 Benzer rüşvetler, benzer
ya da farklı işler için Suriye liderine de dağıtılmıştı.44
Tümüyle bir "etkisiz eleman" olan Mısır Kralı Faruk
da Yahudi devletinin Ortadoğu vizyonuna uygun düşüyordu.
CIA ile iyi ilişkileri olan Ürdün Kralı Hüseyin de aynı
vizyona uygun bir liderdi.45
İsrail, Nasır'ın başlattığı ve Baas Partisi ile devam
eden radikalizasyon dalgasına karşı, bu monarşilerin
ayakta kalmasını kuşkusuz tercih ederdi. Nitekim bazılarının
ayakta kalabilmesi için yoğun çaba gösterdi.
Fas Kralı Hasan, bunun en ilginç
örneklerinden biriydi. İsrailliler, 1950'lerin sonundan
bu yana Kral'ın iktidarda kalmasına destek oldular,
rejim muhaliflerini temizlemesine yardım ettiler. Fas
ve İsrail arasındaki örtülü iş birliği, 1966'da ortaya
çıktı ve büyük bir enternasyonal krizin doğmasına sebep
oldu: Kriz, Fransa, Fas ve İsrail'in karıştığı Ben Barka
Olayı'ydı. Mehdi Ben Barka, sürgünde yaşayan ve Hasan
rejimi tarafından ölüme mahkum edilmiş Fas'lı bir muhalifti.
Fas gizli servis şefi General Muhammed Oufkir, 1965'de
kraldan Ben Barka'yı ortadan kaldırmak için emir aldı
ve derhal Mossad'dan yardım istedi. Mossad, Ben Barka'nın
Paris'teki kaçırılma olayını organize etti. Daha sonra
da Ben Barka öldürüldü. Fas gizli servisi o zamandan
beri Mossad'la hep yakın ilişkiler içinde oldu.46
İsrail, 1975'den
beri Batı Sahara bölgesinde bağımsızlıklarını ilan etmeye
çalışan "Polisario" asileriyle yaptığı savaşta da Fas
Kralı Hasan'a yardım etti.47 Ayrıca,
Washington'daki lobisini kullanarak Amerikan Kongresi'nde
Fas lehinde baskı ve propaganda yaptı. İsrailliler bu
konuda özellikle ABD Kongresi'nin Yahudi üyelerinden
Stephen Solarz'ı devreye soktular.48
Aynı
Fas Kralı Hasan gibi, Ürdün Kralı Hüseyin de neredeyse
yarım yüzyıl süren iktidarı boyunca İsraillilerden büyük
destek gördü. Ronald Payne'in Mossad: Israel's Most
Secret Service (Mossad: İsrail'in Çok Gizli Servisi)
adlı kitabında yazdığına göre, İsrail gizli servisi,
1950'li ve 60'lı yıllarda kendisine karşı düzenlenen
darbe girişimlerini önceden haber vererek Kral Hüseyin'in
iktidarda kalmasına yardımcı olmuştu.49
İsrail gizli servislerinin Kral Hüseyin'in iktidarını
ayakta tutmak için gösterdikleri çaba, Le Monde'un Yahudi
yazarı Marek Halter'in Kral'a yazdığı açık mektupta
ise şöyle anlatılıyordu: "... İsrail'e ve İsrail gizli
servisine güvendiniz. Nisan 1957'de, Temmuz 1958'de,
Mart 1959'da, Ağustos 1960'da, Temmuz 1966'da, Nisan
1967'de... her seferinde sizi Mossad kurtardı".50
Ürdün Kralı da Yahudi devletinden gördüğü bu yardımları
karşılıksız bırakmamış, Ürdün gizli servisi Muhaberat'ın
Mossad'a çeşitli konularda yardımcı olmasını sağlamıştı.
İsrailli gazeteciler Dan Raviv ve Yossi Melman'a göre,
"Muhaberat, Mossad'a Arap dünyasının kapılarını açmıştı".51
İsrail'in Arap Dünyasını Çevreleme
Stratejisi
İsrail'in 1950'lerin başında tasarladığı ve uygulamaya
koyduğu söz konusu iki politika, yani sömürgecilerle
ittifak ve monarşilerin yaşatılması, pek başarılı olmadı.
Yahudi devleti, ne Ortadoğu'daki monarşilerin büyük
bölümünün birbiri ardına bir "domino etkisi" içinde
yıkılmalarını engelleyebildi, ne de yüzyılın ilk yarısında
Ortadoğu'yu yönetmiş olan Batılı sömürgeci güçlerin
bölgede tutunabilmesini sağlayabildi.
Yahudi devletini kuran ve ilk iki on yılını düzenleyen
David Ben-Gurion ve kurmayları, bu noktada daha gerçekçi
ve tutarlı bir "beka stratejisi" belirme ihtiyacı duydular.
İsrail'in, bir "Müslüman Arap denizi" tarafından bir
"ada" gibi çevrelendiği bir gerçekti. Bu durumda yapılacak
şey, o Müslüman Arap denizinin ötesine uzanmak, bu denizin
"çevresindeki" ülkelerle ittifak imkanları aramaktı.
"Çevre stratejisi" adı verilen bu plan, İran ve Etiyopya
gibi Arap Ortadoğusu'nun çevresindeki Arap olmayan ülkelerle
ittifaklar kurmayı öngörüyordu.
İsrail ve İran Şahı Arasındaki
Kanlı İttifak
1958 yılında David Ben-Gurion, Şah
Rıza Pehlevi'ye "Hür Dünya"ya yönelen tehdide karşı
yakın bir ittifak kurmayı öneren bir mektup yazdı. Amerika'nın
bölgedeki en iyi dostu olan Şah, doğal olarak, olumlu
bir yanıt verdi. İttifak hiç zaman kaybetmeden başlatıldı;
Aralık 1958'de İran hükümetinin Tel-Aviv temsilciliği
ve İsrail'in Tahran elçiliği genişletildi. İlerleyen
yıllarda iş birliği büyüdü. Amerikalı siyaset bilimci
E. A. Bayne, iki ülkenin arasındaki yakın iş birliğinin
bir portresini çizerken İran'ın "Arap boykotuna rağmen
İsrail'in petrol ihtiyacının büyük bir kısmını karşıladığına"
dikkat çekmiş ve şöyle demişti: "Ayrıca, pek bilinmese
de, İran, İsrail ordu personeliyle yakın askeri bağlantılar
içindedir... İran-İsrail programının çapı genelde gizli
tutulmaktadır."52
İran Şahı Rıza Pehlevi
|
İsrail Şah'a, baskıcı rejimini ayakta
tutabilmesi için de yardım ediyordu. İran ve İsrail
arasında kurulan askeri iş birliği hem silah satışını
hem de İsrailli uzmanların İranlı subaylara kara savaşı,
istihbarat, karşı istihbarat ve hava savaşı konularında
eğitim verilmesini içeriyordu. Şah'ın acımasızlığıyla
ünlü gizli servisi Savak, (Sazmani-Amniyat Va Kisvar;
"Devlet İstihbarat ve Güvenlik Örgütü") Mossad'dan önemli
yardımlar almıştı. İsrailliler, özellikle işkence teknikleri
konusunda eğitmişlerdi Savak'ı.53 Ocak 1963'de İsrail
Genel Kurmay Başkanı Zvi Tzur, Tahran'a resmi ve halk
bilgisine açık bir gezi yaptı. Bu gezi, iki ülke arasındaki
ittifakın ve bu ittifak içindeki askeri iş birliğinin
rolünün arttığının açık bir göstergesiydi. 1964'de İran,
İsrail'den büyük bir miktar Uzi hafif makineli tüfeği
satın aldı.54
Şah'ın İsrail ile
bağlantılar kurmaya karar vermesinin sebeplerinden biri
de Amerikan Yahudileri'nin Amerikan Kongresi'nde İran
çıkarlarını gözetmesine yardım edebileceğini farketmiş
olmasıydı. Hallahmi bu konuda "Washington'daki efsanevi
İsrail lobisi birçok Üçüncü Dünya rejiminin ilgisini
çekmiştir ve Amerikan kamuoyuyla sorunları olan Şah
da İsrail'i Amerika'daki politik arenada çok güçlü gören
diğer yöneticilerden farklı değildir" diyor.55
Nitekim Yahudi devleti, Şah'ın Batı'daki imajını düzeltme
işini de üzerine almıştı. Batı ve özellikle de Amerikan
basınındaki Yahudi güdümü, İsrail'e Şah lehinde propaganda
yapma imkanını veriyordu. Öyleki Şah, kendini tamamen
İsrail'e bağlı hissediyordu. Mossad'ın eski Afrika şefi
David Kimche'nin anlattığına göre, Şah, kendisi hakkında
Amerikan, hatta Batı basınında en ufak olumsuz bir haber
çıktığında hemen telefona sarılıyor ve "niçin buna izin
verdiniz" diye soruyordu.56
İsrail ve Etiyopya'nın "Anti-İslami"
İttifakı
Haile Selassie yönetimi
Eritreli Müslümanlara büyük zulüm uyguladı. |
Çevre stratejisi içinde yer alan Etiyopya ile de çok
yakın ilişkiler kuruldu. Hatta resmi olmasa da, son
derece etkili bir Etiyopya-İsrail askeri ittifakından
söz edilebilirdi. Kendine "İmparator" sıfatı veren ve
eski ismi Ras Tafari'den esinlenerek "Rastafarianizm"
adlı yeni bir din kuran Haile Selassie, Yahudi devletinin
yakın dostlarından biri haline geldi.
Etiyopya ile İsrail arasındaki ittifak, en çok Eritre
konusu üzerinde yoğunlaşmıştı. Etiyopya'nın kuzeyinde
yer alan Eritre bölgesi, Osmanlı devrinden sonra, önce
İtalyanların yönetimine geçmiş, 1952'de ise Birleşmiş
Milletler tarafından Etiyopya ile federal bir çatı altında
birleştirilmişti. 14 Kasım 1962'de ise Etiyopya "İmparatoru"
Selassie, Eritre'yi -hiçbir özel statü tanımadan- Etiyopya
topraklarına kattığını ilan etti. Eritre'nin önemli
bölümü Müslüman olan halkı bunu kabul etmedi ve sonuçta
kanlı bir iç savaş başladı. Selassie, "teröre karşı
mücadele" adı altında Eritreli Müslümanlara karşı büyük
bir baskı ve işkence politikası başlattı. Selassie'nin
kanlı rejimi 1974'e kadar sürdü; o yıl "İmparator" Marksist
bir askeri darbe sonucunda devrildi ve Albay Mengistu
Haile Mariam yeni sosyalist rejimin lideri oldu. Ancak
Eritre'ye uygulanan baskı politikası değişmedi; Etiyopyalı
"güvenlik güçleri", Eritre'de bağımsızlık isteyen Müslümanları
katletmeye devam ettiler.
 |
Eritreli Müslümanlara karşı uyguladığı
bu politika ile "anti-İslami" bir stratejik konum ve
kimlik kazanan Etiyopya yönetiminin, aynı konum ve kimliğe
sahip olan Yahudi devleti ile stratejik bir ittifak
içine girmesinden daha doğal bir şey olamazdı. Nitekim
Benjamin Beit-Hallahmi'ye göre de, Etiyopya ile İsrail
arasındaki "çok yakın" ilişkiler "anti-İslami" bir temele
dayanıyordu.57
Etiyopya ile İsrail
arasındaki ilişkiler ilk olarak 1952'de kurulan sivil
ticaret bağlarıyla başladı. 1956 Süveyş savaşından kısa
bir süre sonra bir İsrail temsilcisi, Haile Selassie
ve yardımcıları ile görüşmek için Etiyopya'yı ziyaret
etti. 1958'de İsrail'in çevre stratejisi gereği "resmi"
olarak başlayan Etiyopya-İsrail ittifakı, en üst düzeyde
devam ediyordu ve Hallahmi'nin ifadesiyle, "bölgede
radikalizasyonu ve Pan-Arabizmi durdurma" mantığı üstüne
kurulmuştu.58 İsrailli profesöre göre;
"bu ittifakın arkasında yatan ideolojik temel, Etiyopyalılar'ın,
İsraillileri de yine kendileri gibi "Müslümanlarla savaş
halindeki bir halk" olarak görmeleriydi."59
Haim Bar-Lev |
Bu ideolojik temel üzerine kurulu
olan Etiyopya-İsrail ittifakı, İsrail'in uzman sayıldığı
alanları da içeriyordu; silah yardımı ve "halk hareketlerini
bastırma" konusunda destek. Etiyopya ordusu, İsrail'den
gelen askeri birlikler tarafından destekleniyordu. İsrailli
askeri uzmanlar, Etiyopyalı komando birliklerini ve
karşı-gerilla (kontrgerilla) timlerini eğitmişti. Hatta
Eritre'deki ayaklanmaları bastırmak için "Acil Durum
Polisi" adlı 3.100 kişilik bir kontrgerilla timi özel
olarak İsrail uzmanlarının eğitiminden geçmişti. Hallahmi'ye
göre, "İsrail ve Etiyopya, Eritre Kurtuluş Cephesi'ne
karşı girişilen ortak bir savaşın iki partneriydi."60
Mengistu Haile Mariam |
Haile Selassie döneminde çok sayıda İsrail üst düzey
yetkilisi Etiyopya'ya ziyaretlerde bulundu. 1971'de
General Haim Bar-Lev komutasındaki askeri uzmanlar Etiyopya'ya
gittiler. Daha sonra Etiyopya, Bab-ül Mendep boğazına
yakın ve dolayısıyla stratejik önemi yüksek iki adayı,
Halep ve Fatıma adalarını İsrail donanmasının kullanımına
açtı. İlerleyen yıllarda Haim Ben-David ve Abraham Orly
adlı iki İsrailli general Etiyopya ile gizli askeri
ilişkileri daha da ilerlettiler.
İsrail ajanları Haile Selassie'ye,
ülke içindeki iktidarını koruması için de büyük destek
olmuştu. İsrail ordusu eski üst düzey yetkilisi General
Matityahu Peled'e göre, Addis Ababa'daki gizli polis
üzerinde etki sahibi olan İsrailli ajanlar sayesinde
Haile Selassie üç ayrı darbe girişiminden kurtulmuştu.61
Ancak 1974'deki güçlü Marksist darbeye karşı İsrail
ajanları fazla bir müdahalede bulunmadılar. Çünkü Selassie'yi
indirip yerine Albay Mengistu Haile Mariam'ı oturtan
darbe onların istediği standartlara uygun bir yönetim,
yani "anti-İslami" bir rejim olacak ve Eritre'ye karşı
yürütülen savaşı devam ettirecekti.
Mengistu'nun liderliğindeki
yeni Marksist rejim İsrail'le olan ittifakı sürdürdü.
1977 yılında yine İsrailli uzmanların Etiyopyalı kontrgerilla
timlerini eğittiği ve Etiyopya rejimine silah sevkiyatı
yaptığı ortaya çıkmıştı. Hallahmi'nin ifadesiyle "Etiyopya
ile İsrail arasında devam eden ilişki, iki ülkenin de
bölgedeki İslami gruplara olan karşıtlığına dayanıyordu."62
Anti-İslami temel üzerine oturan bu iş birliği, 1990'lara
dek sürdü. 1990 yılına gelindiğinde İsrail, "ayrılıkçı
militanlara" karşı kullanması için Etiyopya rejimine
misket bombaları yolluyordu.63 İsrail'in
Eritre'ye karşı yürüttüğü bu örtülü savaş, ancak Eritre
bağımsızlık hareketinin İslami bir kimlikten uzaklaşmasından
sonra sona erdi.
Çevre Stratejisine Genel Bir
Bakış
Selahaddin Eyyubi |
Baştan beri incelediğimiz tüm bu İsrail-İran ve İsrail-Etiyopya
ilişkileri, Yahudi devletinin çevre stratejisinin 1960'lı
ve 70'li yıllarda gayet iyi işlediğini gösteriyordu.
Ama bu strateji, İsrail'in "bekası" için yine de yeterli
değildi.
İşte bu nedenle Yahudi devleti, "beka stratejisini"
yalnızca söz konusu çevre stratejisi ile sınırlandırmadı.
Aksine, çevre stratejisi, "beka stratejisi"nin yalnızca
bir parçasıydı. Çünkü çevre stratejisi, yalnızca Arap
dünyasının kuşatılmasını öngörüyordu. Fakat İsrail,
Ortadoğu'da "baki" kalabilmek için, Arap dünyasının
bizzat kendisini de hedeflemesi, bölgeyi bir şekilde
düzenlemesi gerektiğini düşünüyordu.
 |
Haçlı seferlerinin tarihsel tecrübesi bu noktada bir
kez daha Yahudi devletine yol gösterdi. Haçlılar, Ortadoğu'daki
Müslümanlar birbirleri ile çekiştikleri, parçalanmış
olarak kaldıkları sürece varlıklarını korumuşlar, Müslümanlar
Selahaddin Eyyubi önderliğinde birleştiklerinde ise
bozguna uğramışlardı. Dolayısıyla Yahudi devleti, muhtemel
bir "Hıttin"den sakınmak için, kendisini çevreleyen
Müslüman-Arap dünyasının birleşmesini kesinlikle engellemesi
gerektiğini düşünüyordu. Dahası, Pax Ottomana'nın sonundan
beridir bölünmüş halde olan o dünyayı, mümkün olduğunca
daha da bölmesi, daha da küçük parçalara ayırması gerektiğini
hesaplıyordu. İsrailli stratejistlere göre, Arap ülkeleri,
bir tür İslami ya da Pan-Arabik bir "Enternasyonal"
altında birleşmek bir yana, kendi mevcut "ulusal" birliklerini
bile koruyamamalı, daha küçük parçalar oluşturacak şekilde
dağılmalı, parçalara ayrılmalıydılar.
Kısacası, İsrail, siyaset sanatının en eski yöntemlerinden
biri olan divide et impera (böl ve yönet) düsturunu
Ortadoğu'ya uyarlamak istiyordu. İsrailliler, bunun,
Ortadoğu'yu kendileri açısından güvenlikli kılabilecek
olan yegane uzun vadeli düzenleme olduğunu düşündüler.
İsrail'in söz konusu stratejisine geçmeden önce, önemli
bir gerçeği tekrar hatırlatmak gerekir: İsrail'in tüm
varlığını savaşa endeksleyen bu strateji, gerçekte yanlıştır.
İsrail, Arap ülkeleri ile savaşmadan, onları parçalamaya
veya istikrarsızlığa sürüklemeye çalışmadan da Ortadoğu'da
varlığını sürdürebilir. Bunun sırrı, barıştır. Eğer
adil, gerçek ve kalıcı bir barış kurulursa, bu hem İsrailli
Yahudiler hem de Araplar için en iyi çözüm olacaktır.
Allah'a ve O'nun peygamberlerine inanan Kitap Ehli Yahudiler
ile Müslümanlar, tarihte olduğu gibi, yine Ortadoğu'da
barış ve hoşgörü içinde yaşayabileceklerdir. Ancak İsrail
barışı değil savaşı tercih etmiş ve bu nedenle de hem
Ortadoğu'daki Müslüman halklara hem de kendi halkına
büyük acılar yaşatmıştır. İsrail'in bundan vazgeçmesi
-ve sivil İsraillileri bombalayacak kadar koyu bir düşmanlığa
bürünmüş olan bazı radikal Arapların da çatışmadan vazgeçmeleri-
durumunda, umulur ki Ortadoğu'da her üç dinin inananlarına
huzur getirecek bir barış kurulabilecektir.
İsrail'in Ortadoğu Ülkelerini
Parçalama Stratejisi
Oded Yinon |
İsrail'in beka stratejisinin parçalarından biri olan
çevre stratejisi, açık açık ilan edilmiş bir politikaydı.
Yahudi devleti, kendisine stratejik olarak yakın gördüğü
ülkelerle yakınlaşmak istemişti ve bunu gizli tutmak
için de bir gerek yoktu.
Oysa beka stratejisinin daha da önemli olan bir diğer
parçası, bu denli rahat ve açık bir biçimde ifade edilebilecek
bir içeriğe sahip değildi. Çünkü bu parça, İsrail'in
Arap devletlerini nasıl parçalayabileceği sorusuna cevap
arıyordu ve böyle bir planı diplomatik alanda ifade
etmesi kuşkusuz büyük bir skandal olurdu. Bu nedenle,
beka stratejisinin bu parçası, gizlice tasarlandı ve
uygulamaya kondu.
Eğer gerekli fikri mücadele
yapılmazsa, Siyonistler bugüne kadar işgal etmiş
oldukları topraklarda yok ettikleri hayatlarla
yetinmeyecek, hep daha fazlasını talep edeceklerdir.
|
Ancak siyasette zaman zaman görüldüğü gibi, bu konuda
da bazı "sızıntı"lar oldu ve beka stratejisinin bu gizli
parçası ile ilgili bazı bilgiler, dolaylı da olsa İsrail
devlet aygıtının dışına çıkıp dış dünyaya ulaşabildi.
İsrail Dışişlerinde eski bir görevli olan Oded Yinon'un,
1982 yılında Dünya Siyonist Örgütü'ne bağlı Enformasyon
Dairesi'nin İbranice yayın organı Kivunim'de yazdığı
bir rapor, işte bu "sızıntı"ların en önemlisiydi. "1980'lerde
İsrail İçin Strateji" başlığını taşıyan yazı, İsrail'in
tüm Ortadoğu'yu kendi beka stratejisi uyarınca düzenlemeyi,
tüm bir bölgeyi "hayat sahası" haline getirmeyi hedeflediğini
gösteriyordu çünkü.
Siyonist ideoloji yarım
asırdan uzun bir süredir Ortadoğu'da kan dökmektedir.
Akan kanın ve gözyaşının son bulması için, İsrail'in
bu ideolojiden vazgeçmesi şarttır. |
Yinon'un raporu, Ortadoğu ülkelerinin demografik yapısını
kendine temel alıyordu. Yinon'a göre Ortadoğu ülkelerinin
hepsinde, dini veya etnik yönden azınlık durumunda olan
gruplar vardı ve İsrail bu ülkeleri iç karışıklığa sürüklemek
ve sonunda da parçalamak için bu azınlıklar arasındaki
anlaşmazlıkları körükleyebilir, bunları çatışmaya dönüştürebilirdi.
Yinon, şöyle yazıyordu:
Müslüman Arap alemi, buralarda
yaşayan insanların dilek ve arzuları hiç dikkate alınmadan
yabancılar tarafından biraraya getirilmiş, iskambil
kağıtlarından yapılma geçici bir ev gibidir. Keyfi olarak
19 devlete bölünmüştür. Her biri birbirine düşman azınlıklardan
ve etnik gruplardan oluşturulmuştur. Dolayısıyla bugün
her Müslüman Arap devleti, içten etnik toplumsal çöküntü
tehdidi altındadır; bazılarında iç savaş başlamıştır
bile.64
Peki böylesine karışık bir Ortadoğu'da İsrail'in beka
stratejisi ne olacaktır? Cevap basittir; böl ve yönet,
yani bu yapay devletlerin parçalanıp çözülmelerini sağlamak.
Yinon, her Arap ülkesine sırayla değinir ve nasıl parçalanabilecekleri
konusunda fikir yürütür.
Lübnan ve Suriye'nin Parçalanması
Planı
Siyonistlerin planı, Lübnan
ve Suriye'nin parçalanmasını içermektedir. |
Oded Yinon söz konusu raporunda ilk olarak, 1975'ten
beri -İsrail'in de kışkırtmasıyla- süren iç savaş nedeniyle
zaten fiili olarak parçalanmış olan Lübnan'a değinir:
1967'den beri İsrail işgali
altında bulunan Golan Tepeleri |
Lübnan zaten fiilen var olan beş
bölgeye bölünecektir. Bu bölgeler, bir Maruni-Hıristiyan
bölgeyi, bir Müslüman bölgesini, bir Dürzi bölgesini
ve bir Şii bölgesiyle Haddad'ın milisleri aracılığıyla
İsrail'in denetimi altındaki bölgeyi içerecektir.65
Yinon, Lübnan'ı kendisine model alarak, diğer Arap
ülkelerinin nasıl parçalanabileceği konusunda şunları
yazar:
Lübnan'ın beş bölgeye bölünmesi,
Mısır, Suriye, Irak ve Arap Yarımadası dahil bütün Arap
alemi için emsaldir ve o yolda da ilerlenmektedir. Sonradan
Suriye ve Irak'ın da Lübnan'da olduğu gibi etnik ve
dini bakımdan ayrı ayrı bölgelere bölünmesi, İsrail'in
uzun vadede doğu cephesindeki birinci hedefidir. Kısa
vadedeki hedefi ise bu devletlerin askeri gücünün zayıflatılmasıdır.66
Yinon, Suriye hakkındaki öngörüsünü şöyle detaylandırır:
Suriye etnik yapısına uygun olarak,
bugünkü Lübnan'da olduğu gibi çeşitli devletlere ayrılacaktır.
Böylece kıyıda bir Şii Alevi devleti, Halep bölgesinde
bir Sünni devleti, Şam'da buna düşman bir başka Sünni
devleti ve Havran, kuzey Ürdün ve belki bizim Golan'da
bir Dürzi devleti. Böyle bir devletleşme uzun vadede
bölgede barış ve güvenliğin garantisi olacaktır ve bu
hedef bugün artık erişebileceğimiz kadar yakındır.67
Yinon, Suriye'nin parçalanmasının bölgede "barış ve
güvenliğin garantisi" olacağını söylemekle, kuşkusuz
İsrail'in "yok edilme korkusu"ndan kurtuluşunu kastetmektedir.
Yinon gibi radikaller, Yahudi devletinin bekasının,
ancak Arap devletlerinin çözülüp parçalanması ile mümkün
olabileceği yanılgısına kapılmıştır çünkü.(Rapordan,
İsrail'in zamanı geldiğinde Golan Tepeleri'ndeki işgalini
sona erdirebileceği de anlaşılmaktadır. Yinon'un "bizim"
diye tanımladığı Golan'ın, birleşik bir Suriye'ye olmasa
da, parçalanmış bir Suriye'nin "bakiye"lerinden birine
İsrail tarafından verilebileceği görülmektedir.)
Yinon, Suriye'nin bu tür bir çözülmeye nasıl sürüklenebileceği
konusunda fikir yürütürken, ülkedeki Alevi azınlık iktidarının
yarattığı gerilime dikkat çeker:
Bugün Suriye ordusunun büyük
bölümü Sünnidir, ama başlarında Alevi subaylar vardır.
Irak ordusu ise ağırlıklı olarak Şiidir, ama subayları
Sünnidir. Bunun uzun vadedeki önemi büyüktür ve bunun
içindir ki, ordunun sadakati uzun ömürlü olamaz... İktidardaki
güçlü askeri rejim (Hafız Esad rejimi) dışında, Suriye'nin
temelde Lübnan'dan hiçbir farkı yoktur. Nitekim bugün
Sünni çoğunluk ile iktidardaki Alevi azınlık (nüfusun
yalnızca %15'i) arasında sürmekte olan gerçek iç savaş
içteki sorunun vahimliğini gözler önüne sermektedir.68
Irak'ın Parçalanması Planı
Irak'ın Kuveyt'i işgali
ile başlayan Körfez Savaşı sırasında, petrol kuyularının
yakılması büyük maddi kayba neden olmuştu. |
Ve, aslında Suriye'den de öncelikli olan bir hedef
vardır Yahudi devletinin önünde; Irak'ın parçalanması.
Yinon, henüz 1982 yılında -1991'deki Körfez Savaşı'nın
ardından fiili olarak gerçekleşecek olan- "Irak'ın parçalanması"
senaryosunu şöyle çizmektedir:
Irak bir yandan petrol bakımından zengin, öte yandan
da içte bölük pörçük bir ülke olarak, İsrail için sağlam
bir hedef olmaya adaydır. Irak'ın bölünmesi bizim için
Suriye'nin bölünmesinden çok daha önemlidir...
Irak, çoğunluğun Şii, yönetici
azınlığın ise Sünni olmasına karşın özde komşularından
farklı olmayan bir ülkedir. Nüfusun %65'nin iktidara
hiçbir siyasi katılımı yoktur. İktidar, %20'lik bir
seçkin tabakanın elindedir. Ayrıca, kuzeyde büyük bir
Kürt azınlık vardır. İktidardaki rejimin elinden petrol
gelirleri ve ordu alındığında Irak'ın gelecekteki durumu,
Lübnan'ın geçmişteki durumundan farklı olmayacaktır....
Irak etnik ve mezhebi temeller üzerine bölünecektir;
kuzeyde bir Kürt devleti; ortada bir Sünni ve güneyde
Şii devleti.69
Bu senaryonun 1991'deki Körfez Savaşı'ndan sonra kısmen
uygulandığını, Irak'ın resmi olarak olmasa da fiili
olarak üçe bölündüğünü hatırlatmaya gerek yoktur sanırız.
Bu kitabın yazıldığı sıralarda yaşanan Irak-ABD savaşının
da, yine böyle bir parçalanmayı ateşleyebilecek olduğu
gerçeği ise, somut bir tehlikedir. Bu konudaki gerçekleri,
kitabın bir sonraki bölümünde detaylı olarak inceleyeceğiz.
İsrail'in Mısır, Sudan, Ürdün
ve Körfez Ülkeleri Üzerindeki Hesapları
Oded Yinon'un söz konusu raporunda, "batı cephesi"nin
en önemli unsuru olan Mısır'a da değinilir. Mısır, söz
konusu raporun yazılmasından üç yıl önce imzalamış olduğu
Camp David Anlaşması ile İsrail'in Arap dünyasındaki
yegane müttefiki haline gelmiş görünümündedir. Oysa
çok ilginçtir, raporda Mısır'a hiçbir "dostane" yaklaşım
yoktur. Mısır da, Suriye ya da Irak gibi, "parçalanacaklar"
listesindedir. İsrail'in Mısır'ı parçalamakla ulaşması
öngörülen başlıca hedef ise, Mısır'ı "67 sonrası sınırlara
itmek", yani tüm Sina Yarımadası'nı alıp Nil nehrine
kadar varmaktır. Tüm bunlar, Camp David'in gerçek bir
barış değil, zaman kazanmak için kullanılan geçici bir
"ateşkes" olduğunu göstermektedir. Yinon şöyle yazar:
Bugünkü iç siyasal görünümüyle
Mısır tam bir ölüdür; hele hele, Müslüman ve Hıristiyan
alemleri arasındaki gitgide derinleşen uçurumu da göz
önüne alırsak, bu daha da doğrudur. Mısır'ı farklı coğrafi
bölgelere ayırmak, İsrail'in 1980'lerde batı cephesinde
güttüğü başlıca siyasi hedeftir... İsrail uzun vadede,
ekonomik açıdan olsun, enerji rezervi olarak olsun,
stratejik öneme sahip olan Sina üzerinde denetimi yeniden
sağlamak için doğrudan veya dolaylı harekete geçmek
zorunda kalacaktır. Mısır içteki sorunları nedeniyle
askeri stratejik bir sorun yaratmamaktadır. Dolayısıyla,
1967 Savaşı sonrasındaki yerine itilebilir.70
Yinon, raporunun devamında Mısır'ın nasıl bölüneceğini
anlatırken, bu olayın gerçekleşmesinin Kuzey Afrika'da
bir domino etkisi oluşturacağını iddia eder. Özellikle
de Mısır'ın güneyindeki Sudan, İsrail'in "beka için
parçalama" planında önemli bir yer tutmaktadır:
Mısır birden çok iktidar odağına
bölünmüştür. Eğer Mısır parçalanırsa, Libya, Sudan ve
hatta daha uzaktaki devletler de bugünkü biçimleriyle
varlıklarını sürdürmeyip Mısır'ı izleyeceklerdir. Yukarı
Mısır'da, çok sınırlı güce sahip ve merkezi hükümetten
yoksun birtakım zayıf devletlerin yanıbaşında kurulacak
bir Hıristiyan Kopt devleti tasarısı, ancak barış anlaşması
ile ertelenebilen, fakat uzun vadede kaçınılmaz görünen
bir tarihsel gelişmenin anahtarıdır.
Bugün Müslüman Arap dünyasındaki en parçalanmış
devlet olan Sudan, birbirine düşman dört gruptan oluşur.
Arap olmayan Afrikalılar, paganlar, Hıristiyanlar ve
bunların oluşturduğu çoğunluk üzerinde bir azınlık egemenliği
kurmuş olan Sünni Müslüman Araplar. Öte yandan Mısır'da
ülke genelinde çoğunluğu oluşturan Sünni Müslüman Araplara
karşılık Yukarı Mısır'da yedi milyonluk güçlü bir Hıristiyan
azınlık yaşamaktadır. Bunların hepsi kendi devletlerini
kurmak isteyeceklerdir ve bu da Mısır'da ikinci bir
"Hıristiyan Lübnan" yaratacaktır.71
Yinon, Mısır hakkındaki bu tehlikeli
kehanetlerinin ardından, Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn
gibi petrol zengini ülkelerin de istikrarsız bir yapıya
sahip olduklarını, İsrail'in de kışkırtmasıyla kaosa
sürüklenebileceklerini ve dolayısıyla İsrail için engel
oluşturma gibi bir ihtimallerinin olmadığını ileri sürer.
Ürdün'den söz ederken de, ülke içindeki Filistinlilerin
potansiyel bir istikrarsızlık unsuru olduğunu iddia
eder ve şöyle der: "Ürdün, uzun vadede değil ama, kısa
vadede yakın bir stratejik hedeftir. Ürdün'ün bugünkü
yapısıyla uzun süre var olabilmesi mümkün değildir ve
İsrail'in politikası da, savaşta ve barışta Ürdün'ün
bugünkü rejiminin tasfiye edilip, iktidarın Filistinli
çoğunluğa devredilmesine yönelik olarak işletilmelidir."72
Çünkü, Yinon'un iddiasına göre, Ürdün'deki Filistinliler'in
iktidara gelmeleri ülkeyi tam bir kaosa sürükleyecektir.
Kuşkusuz böyle bir durumda "Lübnan örneği" yeniden tekrarlanabilir,
ülke İsrail işgaline maruz kalabilir.
Parçalama Stratejisinin Geçerliliği
Oded Yinon'un 1982 yılında "İsrail İçin Strateji" başlığı
altında yazdığı tüm bu senaryoya baktığımızda, çok ciddi,
kapsamlı ve uzun vadeli bir "Ortadoğu stratejisi" ortaya
çıkmaktadır. Bu, aynı zamanda İsrail'in beka stratejisidir.
Yahudi devletinin Ortadoğu'da baki kalabilmek, Haçlıların
akıbetinden kurtulabilmek, asla bir "Hıttin" yaşamamak
için tüm Ortadoğu'yu yeniden düzenlemesi öngörülmektedir.
Ortadoğu'nun, Yahudi devletine güvenlik ve istikrar
sağlayacak bir "hinterland", bir tür "hayat sahası"
haline gelmesi hedeflenmektedir. Ancak unutmamak gerekir
ki, bütün bölgeyi yeniden inşa etmeye kalkışmak, üstelik
bunun için farklı gruplar arasında çatışmayı kışkırtmak,
ülkeleri parçalamak, asla güvenlik ve istikrar getirmeyecektir.
Huzur ve istikrar ancak, insancıl, adil ve ılımlı bir
politika izlenerek inşa edilebilir.
Bu noktada önemli bir soru ortaya çıkar: Yinon'un yazdıkları,
acaba İsrail devlet aygıtının gerçek ve geçerli stratejisi
midir, yoksa kendi hayalgücünün mü ürünüdür?
Bu soru, konuyla
ilgili önemli isimler tarafından ele alınmıştır ve hemen
hepsi de Yinon'un yazdıklarının İsrail'deki "derin devlet"in
gerçek stratejisi olduğu konusunda hemfikirdir. Kudüs
İbrani Üniversitesi profesörü Israel Shahak, Yinon'un
raporunu temel alarak yazdığı The Zionist Plan for the
Middle East (Ortadoğu İçin Siyonist Plan) adlı çalışmasında,
raporda yazılanların İsrail'in uzun vadeli stratejisinin
bir özeti olduğunu vurgular.73 Rapor
üzerine eğilen bir diğer ünlü isim, Yahudi asıllı Amerikalı
dilbilim profesörü ve siyaset yorumcusu Noam Chomsky
de aynı görüştedir. Bertrand Russel Barış Vakfı eski
genel sekreteri Ralph Schoenman ise, Oded Yinon'un söz
konusu raporunun sıradan bir belge olmadığını, "İsrail'de
gerek ordu, gerekse haberalma örgütünün üst kademelerine
egemen olan düşünce yapısını" sergilediğini söylemektedir.74
Bunu teyid eden en açık kanıt ise, yaşanmış somut olaylardır.
Sözünü ettiğimiz "beka için parçalama" stratejisi, Oded
Yinon'un 1982'de yazdığı raporu ile dışarıya sızmıştır
belki, ama gerçekte 1950'lerin ortalarından beri Yahudi
devletinin gündemindedir ve zaman zaman fiili bir politikaya
da dönüşmüştür. İsrail'in Arap ülkelerindeki ayaklanma
ve iç savaşlarda oynadığı gizli rol, bunu göstermektedir.
Lübnan İç Savaşında İsrail'in
Rolü
Lübnan'ın parçalanması,
Ben Gurion'un günlüğünde İsrail'in hedeflerinden
biri olarak anlatılmaktaydı. |
Lübnan Falanjları'nın kurucusu
Pierre Cemayel |
Beka için parçalama stratejisi, gerçekte çevre stratejisiyle
eş zamanlı olarak İsrail'in gündemine girmişti. David
Ben-Gurion ve diğer İsrail kurmayları, Arap ülkelerini
dışardan kuşatmak için İran ve Etiyopya ile ittifak
başlatırken, bir yandan da daha örtülü bir biçimde bu
Arap ülkelerindeki iç savaşlara ve azınlık isyanlarına
müdahil olmaya başladılar. Benjamin Beit-Hallahmi'ye
göre, "yıllar geçtikçe, çevre stratejisi; Lübnan'daki
Falanjistlerle, Yemen'deki Kralcılarla, Güney Sudan'daki
ayaklanmacılarla ve Irak'taki Kürtlerle kurulan ilişkileri
de beraberinde getirdi." Çevre stratejisinin bu gizli
türevi, yine Hallahmi'ye göre, "Arap-olmayan ya da Müslüman-olmayan
azınlıkların siyasi bağımsızlık ve İsrail'le iş birliği
için teşvik edilmesi"ni öngörüyordu. (Oded Yinon'un
raporunda ortaya konan görüşler, 1950'lerin sonunda
başlatılan beka için parçalama stratejisinin daha gelişmiş
bir versiyonuydu aslında.)
İsrail'in müdahil olduğu, hatta mimarlığını
yaptığı iç savaşların başında Lübnan'daki kanlı çatışma
geliyordu. İsrail, başta da belirttiğimiz gibi, Arap
ülkelerini istikrarsızlığa itebilmek için Arap-olmayan
ya da Müslüman-olmayan azınlıklarla ilişki kurmayı hedefliyordu.
Lübnan nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan Hıristiyan
Maruniler ise, bu özelliklerin her ikisine sahip bir
topluluk olarak Yahudi devleti için doğal bir müttefik
konumundaydılar. Bu uygunluğun belirginliğinden olacak,
Marunilerle bir ittifak yapma düşüncesi, henüz İsrail
kurulmadan önce, 1920'lerde Siyonist kaynaklarda belirmişti.
Sağ kanat Siyonizmin öncüsü Vladimir Jabotinsky, o yıllarda
Siyonizmle ittifak içinde olan Hıristiyan bir Lübnan
kurulmasını hayal ediyordu. Sol kanat Siyonizmin lideri
olan David Ben-Gurion'un 24 Mayıs 1948 tarihli günlüğünde
ise, Lübnan'da güney sınırı Litani ırmağı olan bir "Hıristiyan
devleti"nden bahsediliyordu. Gurion'un 11 Haziran 1948
tarihli günlüğünde ise, Lübnan'da bir "Hıristiyan isyanı"
çıkarmanın da İsrail'in savaş hedeflerine dahil olduğu
belirtilmişti.75
İsrail'in "beka için parçalama"
stratejisi kapsamında yaşanan Lübnan iç savaşı,
binlerce masum insanın hayatını kaybetmesine neden
oldu. Ortadoğu'nun en gelişmiş şehirlerinden biri
olan Beyrut yakılıp yıkıldı. Lübnan'da yaşananlar,
Siyonistlerin şiddet yanlısı politikalarını değiştirmeleri
gerektiğini gösteren bir başka önemli delildir.
|
Bu misyonu üstlenecek lider ise Avrupa'da
okumuş bir Lübnanlı eczacı olan Pierre Cemayel'di. Cemayel,
1936'da Nazi Almanyası'na yaptığı ve kendisine büyük
bir "ilham" veren gezisinin ardından ülkesine dönmüş
ve Lübnan Falanjları adlı faşist bir parti kurmuştu.
("Falanj" kelimesi, Hitler ve Mussolini tarafından desteklenen
İspanya diktatörü Franco'nun kurduğu faşist partinin
isminden geliyordu.) Uyuşturucu ticareti sayesinde kısa
sürede kirli bir finans gücüne ulaşan Falanjlar, 1940'larda
güçlü bir milis örgütü de kurdular. İsrail, bu "doğal
müttefik"leriyle ilk fiili bağlantısını 1948 Savaşı
sırasında kurdu. 1951'de Lübnan'da yapılan seçimlerde
de Falanjların kampanyasına gizlice para yardımında
bulundu.76
İki taraf arasındaki asıl büyük askeri ilişki 70'li
yıllarda kurulacaktı, ama ondan önce de Marunilerle
ittifak fikri hep İsraillilerin zihninde yerini korudu.
David Ben-Gurion, 27 Şubat 1954'te Moşe Sharett'e yazdığı
bir mektupta Lübnan'da bir Maruni devleti kurulmasının
İsrail dış politikasının en önemli hedeflerinden biri
olması gerektiğini belirtti ve bunu başarmak için harcama
yapmayı ve gizli operasyonlar düzenlemeyi önerdi. İsrail
ordu komutanı Moşe Dayan ise 16 Mayıs 1955'de, "İsrail'in
kendini Marunilerin kurtarıcısı olarak ilan edecek bir
Lübnanlı subay bulması veya satın alması" gerektiğini
söylüyordu.
Dayan'a göre, bunun ardından İsrail
Lübnan'ı işgal edebilir, İsrail'le ittifak içinde olan
bir Hıristiyan rejim oluşturulabilir ve sonra da Lübnan'ın
Litani nehrine kadar olan güney kısmı Yahudi devleti
tarafından ilhak edilebilirdi.77
İsrail ordusunun desteği
ile Sabra ve Şatilla mülteci kamplarına saldıran
Lübnanlı milisler tarihte eşine az rastlanır bir
katliam gerçekleştirdiler. |
1975'te Lübnan'da iç savaş patlak
verdiğinde, bu kez Pierre Cemayel'in oğlu olan Beşir
Cemayel tarafından yönetilmekte olan Falanjlar, kendilerine
en iyi müttefik olarak yine İsrail'i buldular. Özellikle
Mossad'ın ikinci şefi David Kimche ve Ariel Şaron aracılığıyla
kurulan ilişkiler, Falanjistlere para, silah ve askeri
eğitim aktarılmasıyla sonuçlandı. Falanjistler, İsrail'in
kendilerine Amerikan desteği sağlayacağına da yürekten
inanıyorlardı. Beşir Cemayel bir keresinde, "Bazı insanlar
İsrail'in ABD'nin bir kolonisi olduğunu sanıyorlar.
Tam tersine, ABD İsrail'in bir kolonisidir, bunu nasıl
anlayamıyorlar" demişti.78
Bu arada Moşe Dayan'ın planı, biraz
daha değişik bir biçimde de olsa, 1976'da Saad Haddad
adındaki bir Lübnan binbaşısı tarafından yönetilen bir
kukla örgüt olan Güney Lübnan Ordusu'nun ortaya çıkmasıyla
gerçek oldu. 1976'dan itibaren yüzlerce Falanjist askeri
İsrail'de, İsrail paraşütçüleriyle yan yana eğitim gördüler.
İsrail, 1975 ve 77 yılları arasında Falanjist ordusuna
askeri malzeme temin etmek için 150 milyon dolar harcadı.79
Ve sonra da tüm bu hazırlıkların
sonucu geldi: İsrail ordusu 1982 yazında Lübnan'ı işgal
etti. Falanjistlerin önceden terör ve katliam yoluyla
"boşalttığı" yolda ilerleyerek Beyrut'a kadar ulaştı
ve kenti kuşatıp bombalayarak Filistin Kurtuluş Örgütü'nü
buradaki karargahından sürdü. Bunun ardından, ülkedeki
İsrail işgali devam ederken, 23 Ağustos 1982 günü ülkede
Başkanlık seçimi yapıldı. İsrail'in tehditleri, rüşvetleri
ve Lübnan parlamentosunun bazı üyelerini tek tek toplayıp
oy kullanmaları için meclise getiren İsrail helikopterleri
sayesinde, Beşir Cemayel Lübnan Devlet Başkanı seçildi.
Ancak Cemayel seçimden üç hafta sonra bir bombalı suikastle
öldürüldü. Bunun üzerine, İsrail ve Falanjistler ortak
bir intikam operasyonuna giriştiler. Sabra ve Şatilla
göçmen kamplarındaki yaklaşık 3 bin Filistinli sivile
karşı girişilen korkunç katliam bu sırada gerçekleşti.
İsrail ordusu kampların etrafını çevirdi, Falanjistler
de iki gün süren insan avı sırasında kamptaki tüm Filistinlileri
kadın-çocuk ayrımı yapmadan vahşice öldürdüler. İsrail
Genelkurmay Başkanı Rafael Eitan, sözde "iyi iş başardıklarını"
söyleyerek Falanjistleri kutladı ve toplu mezar kazmaları
için onlara buldozer yolladı.80
İsrail daha sonra Lübnan'dan kademeli olarak çekildi.
Ancak Lübnan, Yahudi devletinin "beka için parçalama"
stratejisinin bir hedefi olarak hala istikrardan uzak
bir ülke durumunda.
Yemen ve Umman İç Savaşlarında
İsrail'in Rolü
İsrail, bölgedeki diğer
pek çok iç çatışmada olduğu gibi, Yemen iç savaşında
da aktif rol oynadı. |
Soğuk Savaş boyunca Yemen, Kuzey ve Güney olmak üzere
iki ayrı devlete bölünmüş durumdaydı. Güney Yemen, önceleri
İngiltere tarafından yönetilen Batı yanlısı ılımlı bir
ülkeydi, sonradan bir Sovyet müttefiki haline geldi.
Kuzey Yemen ise 1962 yılına dek İmam Ahmed adlı bir
diktatörün egemenliğindeydi. Ülkedeki kabileleri ağır
vergilere bağlayan İmam Ahmed, onları kontrolü altında
tutabilmek için ilginç bir yöntem de bulmuştu; her kabilenin
önde gelen bir kaç ismi, o kabilenin çıkaracağı muhtemel
bir isyanı önlemek için İmam'ın sarayında rehine olarak
tutulur, dış gezilere bile onun yanında götürülürlerdi.
Bu geleneksel monarşinin ordu içinde ciddi muhalifleri
vardı ve bu muhaliflerin en büyük destekçisi de, Arap
dünyasındaki monarşilerin tümünü yıkıp yerlerine radikal
rejimler kurmak isteyen Mısır lideri Nasır'dı. Mısır
istihbaratı, İmam Ahmed'i öldürmek için başarısız bir
kaç suikast girişimde bile bulunmuştu. Bunları atlatan
İmam Ahmed, Eylül 1962'de hastalanarak öldü ve tahtını
oğluna bıraktı. Ancak genç kral henüz idareyi ele alamadan
ordudaki "Nasırcı" subaylar bir darbe düzenleyerek monarşiyi
devirip bir cumhuriyet kurduklarını ilan ettiler. Genç
kral, kuzeye, Suudi Arabistan sınırına sığındı ve oradaki
kabilelerden ve asıl olarak da Nasırcı dalgayı endişe
ile izlemekte olan Suudi Arabistan'dan destek buldu.
Ve Nasırcı cuntaya karşı bir iç savaş başlattı.

Dış güçler tarafından kışkırtılan
iç çatışmalar Yemen'de, hem can hem de mal kaybına
neden oldu.
|
Savaş çok kısa zamanda uluslararası bir boyut kazandı.
Sovyetler Birliği ve Mısır, darbeci subaylara havadan
askeri yardım ulaştırmaya başladı. Buna karşılık ABD
de CIA aracılığıyla devreye girmekte gecikmedi. İsrail
ise, Yemen'deki bu savaşı ABD'den daha da fazla önemsiyordu
ve çok ilginç bir yöntem kullanarak savaşa müdahil oldu.
İsrail'in, Yemen'deki Kralcılara
destek olabilmek için kullandığı bu ilginç yöntem, Yemenli
Yahudiler "kartı"ydı. Söz konusu Yahudiler, devletin
kurulmasının ardından İsrail'e göç ettirilen doğulu
Yahudi cemaatlerinin en önemlilerinden birini oluşturuyorlardı.
1948 ile 1950 yılları arasındaki "Sihirli Halı Operasyonu"
ile yaklaşık 50 bin tanesi İsrail'e getirilmişti. İşte
bu Yahudilerin aralarından özenle seçilen bazı "yetenekli"ler,
Yemen iç savaşına İsrail adına müdahale etmek için eski
ülkelerine geri gönderilmeye başlandılar. Amerikalı
yazarlar Cockburnler'in deyimiyle "eski yurttaşlarına
modern silahların nasıl kullanılacağını öğretmek için"
geri dönüyorlardı.81
Kabus İbn-i Said
|
Modern silahların nasıl kullanılacağını
öğretmek için geri dönen bu yerel Yahudilerle birlikte
çok sayıda "modern silah" da gönderiliyordu elbette.
Gönderilen silahlar İsrail yapımıydı, ama Yahudi devletinin
Araplar arasındaki bir savaşa karıştığının farkedilmesinin
ne büyük bir skandal oluşturacağı bilindiği için, bu
durum özenle gizlenmişti. Silahlar önce İran'a yollanılıyor,
burada yeniden etiketlenip, Farsça yazılı sandıklara
doldurulup öyle gönderiliyorlardı Yemen'e. Bu arada
Yemen'e geri dönen eski Yemenli yeni İsrailli Yahudiler
de kimliklerini gizlemek için özel bir özen gösteriyorlardı.82
1970 yılında Kralcılar iç savaşı kazandılar. Hallahmi'nin
belirttiği gibi, bu, Yemen Kralı'nın olduğu kadar İsrail'in
de hanesine yazılacak bir zaferdi aynı zamanda.
Ancak 1970 yılı, Yemen'in biraz doğusunda
İsrail için yeni bir cephe açtı. O yıl Umman'da iktidarı
oldukça otoriter bir lider olan Sultan Kabus İbn-i Said
ele geçirmişti. Baskıcı ve muhafazakar bir rejim kuran
Kabus, İsrail'in monarşilere duyduğu geleneksel sempatinin
bir gereği olarak, Tel-Aviv'de olumlu bir imaja sahipti.
Ancak iktidara oturduktan kısa bir süre sonra, Sultan'ın
krallığı güneydeki Dofar eyaletinde gelişen radikal
bir gerilla örgütü tarafından tehdit edilmeye başladı.
Umman Halk Kurtuluş Cephesi adlı örgüte karşı verdiği
savaşta Sultan'a en büyük destek ise, ABD ile birlikte
İsrail'den geldi. Benjamin Beit-Hallahmi'ye göre, iki
taraf arasındaki ittifak, "Ortadoğu'nun en az bilinen
sırlarından biri"ydi ve "iki tarafın ortak çıkarlarından
ve dünyaya bakış açılarındaki paralellikten" kaynak
buluyordu.83 Kabus da İsrail'in yardımları
sayesinde, iç savaşı kazandı.
İsrail ve Sudan İç Savaşı
Hartum rejimine karşı ayaklanma
başlatan Anya-Nya örgütünün gerillaları İsrail'de
özel eğitime tabi tutulmuşlardı. İç savaş, açlık
ve fakirlik gibi önemli sorunlarla mücadele eden
Sudan'ın sorunlarının daha da büyümesine neden
oldu. |
Mısır'ın güneyinde yer alan Sudan, İsrail'in çevre
stratejisinin örtülü yönüne -yani "beka için parçalama"
stratejisine 1960'ların hemen başında hedef olmaya başladı.
Çünkü o yıllarda, Müslüman Arapların denetimindeki Hartum
yönetimine karşı bir iç savaş patlak vermişti ülkede.
15 milyonluk nüfusun 6 milyonunu oluşturan ve ülkenin
güneyinde yerleşik olan Hıristiyanlar, Hartum rejimine
karşı büyük bir ayaklanma başlattılar. Anya-Nya adlı
örgüt tarafından yönetilen ve kısa sürede bir iç savaş
halini alan çatışma, Yahudi devletine, beka stratejisini
uygulamak için bulunmaz bir fırsat vermişti.
İsrail, Hartum rejimi ile Anya-Nya
arasındaki iç savaşa 60'ların ikinci yarısında dahil
oldu. 1972'ye dek süren çatışma boyunca, güneyli gerillalara
silah ve askeri eğitim sağladı. Gerillalarla kurulan
ilk temaslar, Uganda, Etiyopya, Kongo (Zaire) ve Çad
gibi komşu ülkelerdeki İsrail Büyükelçilikleri aracılığıyla
gerçekleşmişti. Torit'teki İsrail misyonu aracılığıyla
kurulan temasın ardından, 30 kadar seçkin Anya-Nya gerillası
gizlice İsrail'e götürüldüler ve askeri eğitimden geçirildiler.
Anya-Nya ile İsrail arasındaki ilişkileri düzenleyen
kişi ise, o sıralar Kampala'daki İsrail Büyükelçiliği'nin
başında bulunan Uri Lubrani idi.84
İsrail'in Anya-Nya'ya
yaptığı yardım giderek büyüdü. 1971 yılında Hartum'da
mahkemeye çıkartılan Rolf Steiner adlı bir Anya-Nya
militanı, itirafları sırasında İsrail'in gerillalara
yardım ulaştırabilmek amacıyla Uganda-Sudan sınırını
rahatlıkla kullanmak için Uganda hükümeti ile anlaşmaya
vardığını açıklamıştı.85 Steiner,
gerillalara etkili bir biçimde yardım eden tek ülkenin
İsrail olduğunu da belirtmişti.86
Hartum yönetimi
ile Anya-Nya arasında 1972 yılında yapılan Addis Ababa
Anlaşması, iç savaşı sona erdirdi. Bu tarihten 1985
yılına dek süren Cafer Numeyri rejimi ise İsrail'le
yakın ilişkiler içine girdi. Numeyri, İsrail'in Ortadoğu
vizyonuna uygun bir liderdi çünkü. 13 Mayıs 1982'de
Kenya'da İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron ve Adnan
Kaşıkçı ile "İran'daki İslami rejimi Mossad kontrollü
bir darbe ile devirebilme" konulu gizli bir görüşme
yapmıştı.87 Numeyri rejimi sırasında,
ayrıca, Mossad Hartum'da bir istasyon kurmuş ve Sudan
gizli servisi ile yakın bir iş birliği sağlamıştı.88
Numeyri dönemi, Sudan'ın
İsrail ile yakınlaştığı bir dönem oldu. |
Ancak Numeyri'nin devrilmesi ve Sudan'ın 1989 yılında
Hasan el-Turabi önderliğindeki İslami hareketin kontrolü
altına geçmesinin ardından, Anya-Nya hareketi yeniden
silaha sarıldı. Bu kez SPLA (Sudan Halk Kurtuluş Ordusu)
adı altında ve John Garang adlı eski bir gerillanın
liderliğinde örgütlenen hareket, Sudan yönetimi ile
masaya oturmak için "İslam kanunlarının yürürlükten
kaldırılması" şartını öne sürdü, parlamento böyle bir
ön şartı kabul etmeyince de kanlı bir iç savaş başlattı.
İslami
rejime karşı yeniden başlayan ayaklanmanın en büyük
destekçisi ise eskiden olduğu gibi yine İsrail'di. Turabi,
ayrılıkçıların silahları hangi yollardan sağladığı sorusuna
"Ne yazık ki İsrail ve bazı komşularımız bizimle savaşmaları
için Garang'ı silahlandırıyor" demişti.89
Zamanla ortaya çıkan bilgiler, Hıristiyan ayaklanmacılara
Protestan ve Anglikan kiliseleri tarafından tabutlar
içinde getirilen silahların asıl kaynağının İsrail olduğunu
ortaya çıkardı. 1994 yazında ortaya çıkan bir habere
göre Tel-Aviv'den havalanan silah dolu bir Boeing 707,
Uganda'daki Entebbe havaalanına inmiş ve karayolu aracılığıyla
taşıdığı yüklü miktardaki silahı, Sudan Halk Kurtuluş
Ordusu'na ulaştırmıştı.90 Bu arada
John Garang birliklerinin İsrail'de eğitildiği de ortaya
çıktı.91 Yahudi devleti, Hartum'daki
rejime karşı, bir kez daha Güney Sudan kartını oynuyordu.
İsrail ve Çad İç Savaşı
Çad iç savaşında, binlerce
Müslüman Çad çöllerinde ölüme terk edildi. |
İsrail'in müdahil olduğu Afrika'daki iç savaşların
bir diğeri de Çad'da yaşanmıştı. İsrail, burada da Müslümanlara
karşı Hıristiyan güçleri kullanmıştı. 1980'de başlayan
Çad iç savaşında, ülke Sudan'da olduğu gibi kuzeydeki
Müslümanlar ile güneydeki Hıristiyan ve paganlar arasında
bölünmüştü. Kuzeyli Müslümanların lideri Goukouni Oueddi
idi. Güneyli Hıristiyan/pagan ittifakın başında da Hissen
Habré yer alıyordu.
Hissen Habre |
İsrail, CIA ile birlikte Habré güçlerini
desteklemiş ve onlara Sovyet yapımı silahlar vermişti.
1983'de Çad'da İsrail askeri danışmanlarının bulunduğuna
dair birkaç ayrı kaynaktan alınan raporlar yayınlandı.
İsrail'in çok yakın bir dostu olan Zaire diktatörü Mobutu
da devreye girmiş ve Habré birlikleri ile İsrail arasındaki
bağlantının rahat işlemesini sağlamıştı. Ağustos 1983'de
ise İsrailli askeri uzmanların 2.500 Zaire askeriyle
birlikte Habré güçlerini desteklemek üzere Çad'a geldiği
ortaya çıktı. Fransız kaynaklarına göre, 1983-1984 çatışmalarında
Çad'da on iki İsrail askeri danışmanı bulunuyordu ama
Müslümanlar tarafından yakalanmamaları için 1984'de
bölgeden uzaklaştırılmışlardı.92 Ancak
İsrail'in tüm bu çabaları beklediği sonucu vermedi.
Çad iç savaşı, 1990 yılında Müslümanların zaferi ile
sona erdi. İsrail'in desteklediği Hissen Habré ise beraberinde
milyonlarca dolar olduğu halde, ülkeyi terketmek zorunda
kaldı.
İsrail'in Azınlıkları Kışkırtma
Stratejisi
Yahudi devletinin Ortadoğu'daki tüm bu iç savaşlardaki
rolü kuşkusuz son derece önemli bir stratejik anlam
taşımaktadır. Lübnan, Yemen, Umman, Çad ve Sudan'daki
iç savaşların hepsinde de "İsrail parmağı"nın var oluşu,
bizlere "beka için parçalama" stratejisinin ne denli
gerçekçi olduğunu ve İsrailliler tarafından ne denli
ısrarlı bir biçimde uygulandığını göstermektedir.
Anlaşılmaktadır ki, Ortadoğu ülkelerindeki her iç çatışma,
Batı Kudüs'te büyük bir stratejik fırsat olarak görülmektedir.
Ortadoğu ülkelerindeki bu iç çatışmalar bir ülkenin
parçalanmasına neden olabilir -ki İsrail'in de en büyük
amacı budur. Bunun yanı sıra, parçalanma ile sonuçlanmasa
bile, her iç çatışma en azından istikrarsızlık meydana
getirir ve ülkeleri zayıflatır. Etrafındaki Müslüman/Arap
ülkelerin istikrarsızlaşması ve güçsüzleşmesi ise, Batı
Kudüs açısından önemli -ancak bir o kadar da yanlış-
bir stratejik hedeftir.
İsrail'in beka için parçalama stratejisinden vazgeçmesi,
ancak komşularına karşı dostane bir bakış açısı geliştirmesi
ile mümkün olacaktır. Komşularını sürekli bir tehdit
unsuru olarak görmekten vazgeçen bir İsrail, hem kendi
toplumuna huzur sağlayacak hem de bölgenin istikrara
kavuşmasına aracı olacaktır. Böylece başlatılan barış
süreçleri de, "vakit kazanmak için" değil, gerçekten
barışın inşa edilmesi için değerlendirilebilir. İsrail,
gerçek bir barışa yönelmediğini sürece Ortadoğu devletlerinin
içindeki azınlıkları "kart" olarak görmeye ve kışkırtmaya
devam edecektir.
Ve işte baştan beridir tüm bu anlattıklarımız, bugün
Ortadoğu'nun en önemli kanayan yaralarından biri olan
ve Türkiye için de önemli bir sorun oluşturan Kürt sorunu
ile de yakından ilgilidir.
İngiliz araştırmacılar J. Bloch ve
P. Fitzgerald, British Intelligence and Covert Action
(İngiliz İstihbaratı ve Gizli Operasyon) adlı kitaplarında,
Güney Sudanlı Hıristiyanların stratejik açıdan Iraklı
Kürtlere benzediğini ve aynı onlar gibi dış güçler tarafından
istikrarsızlık unsuru olarak kullanıldığına dikkat çekerler.93
Gerçekten de Güney Sudan ayaklanmasını "en etkili biçimde"
destekleyen İsrail, 1960'ların başından bu yana Irak'ı
rahatsız etmekte olan Kürt sorununun başlıca kışkırtıcısıdır.
Bir sonraki bölümde, bu konuyu inceleyeceğiz. Ancak
bundan önce, son olarak, İsrail'in Ortadoğu stratejisinde
yeri bulunan ve bizleri çok yakından ilgilendiren bir
ülkeyi daha belirtmek gerekir. Bu ülke, Kıbrıs'tır.
İsrail'in Kıbrıs Üzerindeki Hesapları
Toprakları İsrail'in "Tevratsal sınırlar"ı içinde yer
alan ülkelerden biri de Kıbrıs'tır. Hem bu nedenle,
hem de Filistin'e yönelik stratejik öneminden dolayı
Kıbrıs, Yahudiler için tarih boyunca önemli bir yere
sahip olmuştur. İsrail'in kurulmasından önce Filistin'e
giden bir basamak, İsrail kurulduktan sonra da askeri
yönden ve istihbarat açısından değerli bir koz olarak
görülmüştür.
Kıbrıs'a
yönelik Yahudi ilgisinin ilk somut örneği, Osmanlı'nın
Kıbrıs'ı fethi sırasında görülür. Çetin Yetkin'in Türkiye'de
Yahudiler adlı kitabında yazdığına göre, o dönemde Saray'da
danışman olarak bulunan eğitimli bir Yahudi olan Yasef
Nassi "Kıbrıs Kralı" olabilmek istemiştir.94
Bundaki amacı ise, adanın "bir Yahudi yerleşim merkezi
haline getirilmesi"dir.95 Yasef Nassi'den
sonra adaya merak saran bir başka Yahudi, 19. yüzyılın
sonlarında İngiltere Başbakanlığı koltuğuna oturan Benjamin
D'Israeli olur. D'Israeli, çok sayıda Romanyalı Yahudi'nin
Kıbrıs'a transfer edilmesini sağlar.96
Ancak Kıbrıs'ın Yahudiler açısından taşıdığı önem,
asıl olarak Siyonist hareketin ada üzerindeki talepleriyle
ortaya çıkar. Siyasi Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl,
Kıbrıs ile ilgili düşüncelerini Siyonist hareketin finansörlerinden
Lord Rothschild'e Temmuz 1902'de şöyle dile getirir:
Kıbrıs'ı düzene sokmalıyız ve
bir gün İsrail'in üzerine gitmeliyiz ve kuvvetle almalıyız.
Kıbrıs'tan Müslümanlar gider, Rumlar iyi bir fiyata
topraklarını satar, Atina'ya veya Girit'e göç eder.
Filistin Yahudiler için çok küçük, bu nedenle Filistin'e
yakın bir yer sağlamamız gerekiyor. Filistin'e Kıbrıs
ve El Arish de dahil edilmelidir.97
Bu doğrultuda, Kıbrıs'taki Yahudi
nüfusunu artırmak için çeşitli yöntemler denenir. 1897'de
İngiliz Hükümeti'nin isteğiyle JCA (Jewish Colonization
Association-Yahudi Kolonileşme Birliği), İngiltere'den
33 Rus Yahudi ailesini 3 koloni kurarak Kıbrıs'a yerleştirir.
1900-1906 yılları arasında da Siyonist önderlerden Warburg,
Kıbrıs'ta Yahudi zirai yerleşimi ve köyleri oluşturulması
konularıyla yakından ilgilenir ve JCA'yı bu amacında
destekler.98
İlerleyen yıllarda da Siyonist hareket, Kıbrıs'ı müstakbel
topraklarına katma planları yapar. Roger Garaudy, bu
planlara şöyle değiniyor:
Churchill & Neville
Chamberlain |
Daha 1937'de Ben Gurion, İsrail'in
sınırlarını Kitab-ı Mukaddes'ten bakarak çiziyordu.
Ona göre İsrail toprağı beş bölümden meydana geliyordu:
Litani'ye kadar Güney Lübnan. Bu bölüme Ben Gurion 'Batı
İsrail'in kuzey kısmı' diyor. Güney Suriye, Ürdün, Filistin,
ki buna da 'İngiliz manda toprağı' diyor. Ve Sina. Ben
Gurion kuzey sınırının da Suriye'nin Humus şehri yakınlarından
geçmesini istiyordu. Zira (Tevrat'ın) 'Sayılar' kitabına
göre (34/1-2-8), buranın 'Kenan' ilinin kuzey sınırı
olması lazımdı. 'Kitab'a daha çok bağlı Siyonistler
ise 'Hama' şehrinin bugünkü 'Halep' olduğunu ileri sürüyorlardı.
Diğer bazıları ise bu şehrin Türkiye'de bulunduğunu
iddia etmekteydiler... Haham Adin Shteinsalz, 'İsrail'in
Kıbrıs adası üzerindeki tarihi hakları'ndan söz etmişti.
1956'da Ben Gurion, İsrail Meclisi'nde alkışlar arasında
Sina'nın 'David ve Solomon krallarının krallığına ait'
olduğunu ilan etmişti...99
Kıbrıs üzerinde o dönemdeki en kapsamlı, en ayrıntılı
ve en ırkçı Siyonist plan ise 1939'da yapıldı. Kıbrıs
uzmanı, Dışişleri Eski Bakanı Şükrü Sina Gürel'in de
ifade ettiğine göre, "Yahudi Sorununa Bir Çözüm" adını
taşıyan bu plan, 11 Mart 1939'da üç Yahudi lider tarafından
İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain, Sömürgeler
Bakanı Anthony Eden ve Amirallik 1. Lord'u Winston Churchill'e
sunuldu. Gürel şöyle yazar:
II. Dünya Savaşı sırasında
Avrupa'dan kaçan Yahudilerin bir kısmı İngilizler
tarafından Kıbrıs'a gönderildiler. |
Bu plana göre Kıbrıs'taki Rum
nüfusu boşaltılarak Selanik'in bir bölgesine yerleştirilecekti.
Selanik'teki Yahudiler ise Kıbrıs'a aktarılacaktı. Böylece
Kıbrıs'ta Yahudilere yer açılacak ve Selanikli Yahudiler,
Kıbrıs'ta oluşacak yeni Yahudi topluluğunun çekirdeğini
oluşturacaklardı. Tüm transfer giderleri Yahudi finansörler
tarafından karşılanacaktı. Rumlar da Selanik'e transfer
edilerek "Enosis" fikri yerine getirilmiş oluyordu.
Bu yolla Rumlar da memnun ediliyordu. 1939'dan başlayarak
Kıbrıs'ta Yahudi göçü kanunlaştırıldı ve uygulamaya
geçildi.100
II. Dünya Savaşı sonunda da Kıbrıs, Filistin'e Yahudi
transferinde bir aracı işlevi gördü. İngiltere, Avrupa'dan
Yahudiler'i zorla gemilere bindirerek Kıbrıs'taki toplama
kamplarına yolladı. Toplam sayıları 1946'dan 1948'e
kadar 51.500 kişiydi. İsrail kurulunca bunlar topluca
İsrail'e göç ettirildiler. Avrupa'dan getirilip Kıbrıs'a
yerleştirilen bu Yahudiler, burada düzenli gruplar halinde
eğitilmeye başladılar. Çoğu Araplarla savaşmak için
kurulan silahlı Siyonist örgüt Haganah'a katıldı.
İsrail kurulduktan sonra da Kıbrıs Mossad açısından
çok önemli bir yer haline geldi. Ronald Payne Israel's
Most Secret Service (İsrail'in En Gizli Servisi) adlı
kitabında şöyle yazıyor:
Hiç şüphesiz, Mossad ajanları
Kıbrıs'ta çalışır haldeydi. Bu ada, II. Dünya Savaşı'nda
istihbarat ve planlama konularında coğrafi bir merkez
oluşturuyordu... Öbür taraftan da Kıbrıs'ta istihbarat
servisine haber sağlayan bir İsrail Büyükelçiliği vardı
ki, Arap dünyasına yakın yerdeki adayı dinleme merkezi
olarak kullanıyordu.101

Filistin topraklarına göç
eden Yahudiler, önce Kıbrıs'ta bir süre kalmış,
daha sonra da gemilerle Filistin'e taşınmışlardır.
|
21 Eylül 1986 tarihli Nokta ise şöyle yazıyordu:
Adada, ada halkından çok casus yaşıyor ve bunların
çoğunluğu da Mossad ajanları. Kıbrıs, İsrail'in bölgedeki
gözü ve kulağı niteliğindeki en önemli organı durumunda.
Mossad'ın yüzlerce casusu adada faaliyet gösteriyor...
Ayrıca İsrail Larnaka ve Limasol limanları aracılığıyla
Lübnan'daki falanjistlere silah yardımında bulunuyor.
Rıbhi Halloum'un, Palestine Through Documents (Belgelerle
Filistin) adlı kitabında bildirdiğine göre, (ss. 61-62)
Güney Kıbrıs Mossad'ın ana faaliyet alanlarından birini
oluşturuyordu. 1972 ile 1988 arasında Mossad Güney Kıbrıs'ta
dört önemli cinayet işlemişti.
Hürriyet'in 16 Mart 1981 tarihli sayısındaki bir haberde
ise şöyle yazıyordu:
Güney Kıbrıs'ı üs haline getiren
İsrail Gizli Servisi bazı üst düzey Rum liderlerinin
de ortaklığı ile Lefkoşe'de bir şirket kurdu. Şirketin
adı: Securities Services Ltd... Adresi ise, Archbishop
Makarios Caddesi No: 15, Lefkoşe. Ticaret Yasası hükümlerine
göre kurulmuş yasal bir ticari şirket... Bu şirket güvenlik
ihtiyacı içinde olanlara özel muhafızlar sağlıyor. Bir
Rum gazeteci ele geçirdiği belgelerle, bu şirketin gerçekte
İsrail Gizli Servisi'nin bir kolu olduğunu açıklayıverdi...
Mossad Ortadoğu'ya yönelik tüm istihbaratı bu şirket
yoluyla sağlıyordu. Bu Mossad ajanı 'Rum pazarlamacılar'
Arap ülkelerini dolaşıyorlar. Milyarder Arap şeyhlerine,
hayatlarını korumak için çok iyi eğitilmiş muhafızların
gerekliliği konusunda ikna edici sözler söylüyorlar.
Milyarder Araplar, 'Ben kendi güvenliğimi kendim seçtiğim
ya da kendi yetiştirdiğim muhafızlarla sağlarım' dedi
mi, başka ikna yöntemlerini sahneliyorlar... Örneğin
suikast girişimi filan gibi... Amaç milyarderi öldürmek
değil tabii... Çevresindeki muhafızların beş para etmediğini
ona göstermek ve hayatının tehlikede olduğuna inandırmak.
Ardından çok yüksek ücretlerle korunmasını üstlenmek.
Sonrası kolay, Amerika, İngiliz, Fransız, Avusturyalı
çok özel koşullarla eğitilmiş korumalar artık milyarder
Arapların yakın çevresindeler. Bu korumaların uyrukları
değişik ama, aslında tümü İsrail asıllı. Dahası, İsrail
Gizli Servisi'nin en yetenekli, en gözde ajanları.102
Kıbrıs Rum kesimi, Makarios
döneminde İsrail ile iyi ilişkiler kurmuştu. |
Bu haberde, Kıbrıs
Rum Kesimi'nin pek çok açıdan İsrail için bir "koz"
olduğunu göstermektedir. Bu nedenle de İsrail, çeşitli
yöntemlerle Rumları desteklemiştir. Makarios döneminde
kurulan "iyi ilişkiler"103, İsrailli
30 uzman gerilla eğitimcisinin Kıbrıs'ta ada Rumlarını
gerilla savaşı konusunda eğitmesiyle gelişmiştir.104
İki taraf arasındaki ilişkiler halen devam etmektedir.
Buna silahlandırma da dahildir. 29 Şubat 1996 tarihli
Milliyet'te yer alan "İsrail savaş sanayi yetkilileri,
Rum temsilciler Meclisi Savunma Komitesi üyeleriyle
temas kurarak, İsrail'in silah deposunu kendilerine
açabileceğini bildirdiler" şeklindeki haber, bunun bir
işaretidir.
Öte yandan ABD'de Kıbrıs sorununun "çözümü" için görev
alan ve hemen her zaman Rumlardan yana tavır alan isimlerin
ağırlıklı olarak Yahudi lobisine bağlı olmaları dikkat
çekicidir. Ronald Reagan döneminde 3 yıl Kıbrıs özel
sorumlusu olan ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard
Haas, ABD'nin Kıbrıs Özel Koordinatörü Nelson Ledsky,
Carter'ın Kıbrıs konusundaki özel temsilcisi Clark Clifford,
George Harris, CIA Ortadoğu Masası şefi Ellen Laipson
ya da Richard Hoolbroke söz konusu İsrail yanlısı Amerikalı
Yahudiler arasında ilk akla gelenlerdir.
Bu arada İsrail, son dönemde Kıbrıs Rum Yönetimi'nin
Avrupa Birliği'ne girmesi çabalarına verdiği destekle
dikkat çekmektedir. Kıbrıs'taki iki ayrı devleti zoraki
bir biçimde birleştirmek ve böylece adayı Rum egemenliği
altına sokmak amacını güden bu plan, KKTC Cumhurbaşkanı
Rauf Denktaş'ın vurguladığı gibi, KKTC'ye karşı tasarlanan
bir tuzaktır aslında. İsrail, işte bu planı desteklemektedir.
Konuyla ilgili bir gazete haberi şöyledir:
İsrail hükümetinin, özel ilgi
gösterdiği Kıbrıs sorununun Rum tarafı lehine çözülmesi
için, anahtar olarak kabul edilen ülkeler nezdinde girişimde
bulunduğu kaydediliyor. Atina, Bonn, Paris ve Washington'daki
İsrail Büyükelçilerinin Kıbrıs sorunuyla ilgili temaslarda
bulunduklarını belirten Simerini, İsrail'in Kıbrıs'ın
Avrupa Birliği'ne tam üyelik konusunun ileriye götürülmesinin
gerekliliğini savunduğunu yazdı. Tel Aviv'in, Kıbrıs'ın
AB'ye kısa sürede katılması yönündeki ısrarının ardında
bölgedeki güvenlik sistemini güçlendirme kaygısının
yattığı bildiriliyor. Kıbrıs'ın AB üyeliğinin
bölgesel güvenlik için uygun olduğu görüşünü taşıyan
İsraillilerin... Türkiye'nin adanın kuzey bölümünü veya
bütün Kıbrıs'ı denetleyebilecek bir çözüm şekline sıcak
bakmadıkları ifade ediliyor. İsrail'in bu planının
ardında, Türkiye'nin kendisi gibi bölgesel bir süper
güç adayı olmasının yattığı ve Kıbrıs'ta Ankara varlığının
yasallaşması halinde Tel-Aviv'in bölgeye yönelik bütün
planlarının altüst olmasından endişe ettiği kaydediliyor.
Bu arada, Atina'daki İsrail Büyükelçisinin de yoğun
bir faaliyet içinde bulunduğu ve Yunanlı yetkililerle
odak noktası Kıbrıs olmak üzere sık sık temaslarda bulunduğu
bildirildi.105
Bu arada İsrail, "Türkiye ile yaptığı
askeri anlaşmanın Kıbrıs Rum kesimini olumsuz yönde
etkilemeyeceği ve güvenliğini tehlikeye sokmayacağı
yönünde Rum yönetimine "güvence" vermiştir.106
Tüm bunlar, İsrail'in Ortadoğu stratejisi içinde Kıbrıs'ın
da önemli bir yeri olduğunu göstermektedir. Dahası,
İsrail'in, bu hedeflerin ifası için de kendisine ortak
olarak Kıbrıs Rum Kesimi'ni seçtiği anlaşılmaktadır.
Bu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerinde büyük baskılar
uygulandığı şu dönemde, göz ardı edilmemesi gereken
bir gerçektir. |