| SADDAM HÜSEYİN'İN İÇ YÜZÜ
İlerleyen satırlarda, Saddam Hüseyin'i iktidara getiren
ve iktidarda kalmasını sağlayan sürecin arka planını
ele alacağız. Ancak bundan önce, Irak'a düzenlenen askeri
operasyonu ve son gelişmeleri göz önünde bulundurarak,
bazı önemli hususların üzerinde durmak gerekmektedir.
Saddam, Stalin'e duyduğu
hayranlığı açıkça ifade etmekten çekinmiyordu.
|
Bu satırlar yazılırken, Irak'a yapılan askeri operasyonun
en önemli hedefi Saddam Hüseyin'i iktidardan indirmek
olarak açıklanmaktadır. Kuşkusuz her ne gerekçe ile
olursa olsun meselenin savaş yoluyla halledilmek istenmesi
yanlıştır. Nitekim her geçen gün artan can kayıpları,
savaşın hiç başlamamış olması gereken kötü bir seçim
olduğunu göstermektedir. Ancak öte yandan, Saddam Hüseyin'in
de Irak'a ve bölgeye zarar veren ve iktidardan inmesi
gereken bir diktatör olduğu gerçeğini görmek gerekir.
Saddam Hüseyin, 1960'lı yıllarda Arap dünyasını sarmış
olan "Arap sosyalizmi" akımının yanlış bir yola sürüklediği
pek çok insandan biridir. Arap
sosyalizmi, aşırı bir milliyetçilik ve fanatik
bir üçüncü dünya solculuğunu birleştiren ve esas olarak
da Sovyetler Birliği'nden destek gören bir hareketti.
Sovyetler Birliği'nin Stalinist rejimi ve öğretisi,
Arap sosyalistlerinin de dünya görüşüne damga vurdu.
Bu nedenle saldırgan, baskıcı ve savaşçı bir siyaset
geliştirdiler. Saddam, bu yanlış ideolojinin Irak'taki
temsilcisi olan Baas Partisi'nin önde gelen bir militanıydı.
Gençlik yıllarında örgütlediği Cihaz Hanin adlı terör
çetesi aracılığıyla Baas karşıtı siyasi grup ve kişilere
karşı çeşitli suikastler düzenledi. Baas'ın 1963'teki
ilk darbesinden sonra, Saddam'ın yönetiminde bir "sorgu
merkezi" kurulmuş ve burada pek çok insana korkunç işkenceler
yapılmıştı. Saddam'ın yeni "işkence yöntemleri" geliştirdiği
biliniyordu.
Kapıldığı Stalinist ideolojinin etkisiyle acımasız
bir kişilik geliştiren Saddam Hüseyin, iktidarı boyunca
da acımasız yöntemler kullandı. 1980'de İran'ı işgal
ederek 8 yıl sürecek çok kanlı bir savaş başlattı. 10
yıl sonra bu kez Kuveyt'i işgal etti. Ülke içinde de
kendisine muhalif olarak gördüğü kişi ve gruplara karşı
vahşet uyguladı. 1988 yılında Kuzey Irak'taki Halepçe
köyüne karşı kimyasal silahlarla düzenlediği ve 5 bin
masum insanın feci şekilde ölümüyle saldırı, Saddam
rejiminin insanlık suçlarından biriydi.
Tüm bunlar, Sadddam'ın Irak'a liderlik yapabilecek
vasıfta bir insan olmadığını göstermektedir. Bir liderden
beklenen, kendi halkına huzur, güvenlik, mutluluk ve
refah sağlaması, komşularına ve dünyaya da istikrar
ve barış getirmesidir. Buna tamamen aykırı bir tablo
çizen Saddam, Irak yönetiminden gitmelidir.
Ancak her insana olduğu gibi ona da adaletle ve anlayışla
davranılmalıdır. Savaş sonrasında yapılması gereken
Saddam'ı bir tür canavar olarak göstermek değil, onu
şiddet ve acımasızlığa yönelten ideolojiyi ve şartları
çözümlemek ve bunların düzeltilmesi için çaba göstermektir.
Saddam'ı kanlı bir diktatör yapan, kapıldığı radikal
Baas ideolojisi ve her türlü sorunun güçle ve hatta
kanla çözülmesi gerektiğini varsayan faşizan kültürdür.
Bu ideolojinin ve bu kültürün Arap dünyasından temizlenmesi,
bunun yerine İslam ahlakının gerektirdiği
gibi merhametli, sevgi dolu, insancıl, medeni bireyler
ve kitleler yetişmesi için çok kapsamlı bir eğitim ve
aydınlanma politikası yürütülmelidir. Unutmamak
gerekir ki, söz konusu çatışmacı ideoloji ve kültür,
sadece Bağdat'ta değil, Ortadoğu'nun daha başka pek
çok yerinde, hatta kimi zaman İslam adı altında ortaya
çıkmaktadır. Bunun çözümü ise, gerçek İslam'ın insanlara
etkili bir biçimde anlatılmasıdır.
Saddam ve İran-Irak Savaşı
İki Müslüman ülke arasında
yaklaşık 8 yıl devam eden ve binlerce insanın
ölümüne sebep olan İran-Irak Savaşı, Saddam'ın
aniden İran'a saldırması ile başlamıştı.
|
1980 yılının 22 Eylül günü, çok az kimse tarafından
beklenmekte olan bir savaş başladı. Bağdat'taki Baas
rejiminin diktatörü Saddam Hüseyin'in emri ile, Irak
ordusu, önceden hiç bir uyarı yapmadan, aniden İran
sınırına saldırdı. Irak birlikleri, karşı tarafın hazırlıksız
olmasının da etkisiyle, kısa sürede İran içinde önemli
bir mesafe kat ederek petrol bölgesi Abadan'a kadar
vardı. 24 Eylül günü, Abadan'daki dünyanın en büyük
petrol rafinerisi alevler içindeydi.
Aslında Saddam Hüseyin'in başlattığı bu ani saldırıdan
önce aylardır sürmekte olan bir sınır anlaşmazlığı vardı
iki ülke arasında. Hatta saldırıdan bir hafta kadar
önce Irak, 1975'te İran ile imzaladığı sınır anlaşmasını
iptal ettiğini açıklamıştı. Kısacası iki ülke arasında
gerilim oluşmuştu, ama yine de çok az kimse Saddam'ın
bu denli radikal bir karar alıp İran'a saldıracağını
bekliyordu.
Bu "çok az kimse"nin çok önemli bir bölümü de, Washington'da
ya da Batı Kudüs'te ikamet ediyordu: Saddam, İsrail'deki
ve ABD'deki bazı güç merkezleriyle gizli bir iş birliği
içinde başlatmıştı İran-Irak Savaşı'nı.
İran Şahı Rıza Pehlevi |
Bu ilginç durum, İran'daki rejimle yakından ilgiliydi.
Saddam'ın İran'a saldırmasından 1.5 yıl kadar önce çok
önemli bir olay yaşanmıştı Tahran'da; İran Şahı Rıza
Pehlevi, Ayetullah Humeyni'nin liderliğindeki devrimciler
tarafından tahtından indirilmiş ve hemen ardından ülkede
bir "İslam Cumhuriyeti" kurulmuştu. Bu durum, Saddam'a
önemli bir konum sağlamıştı: İran'a karşı bir "kart"
olarak kullanılabilecekti. Amerikalı yazarlar Adel Darwish
ve Gregory Alexander, bu durumu şöyle özetliyorlar:
Şah'ın devrilmesi, Saddam Hüseyin'e
Batı ile verimli bir iş birliği yapma imkanı verdi ve
o da bunu iyi değerlendirdi. Irak, Batı'nın verdiği
silah ve yüksek teknoloji sayesinde bölgesel jandarma
misyonunu yüklendi.131
Saddam'ın 22 Eylül 1980'de İran'a başlattığı saldırıyı
beklemekte olan "çok az kimse"nin çoğunun Washington
ya da Batı Kudüs'te oturması, işte bu durumun bir sonucuydu.
Nitekim Saddam, İran'a saldırmak için dolaylı yoldan
Batı'daki bazı önemli merkezlere danışmıştı.
Ve tüm bunlar olurken, İsrailliler devre dışı değildiler
kuşkusuz.
İran'ın eski devlet başkanı Abdül-Hasan
Beni Sadr'ın verdiği bilgiye göre, 1980 yazında, İsrailli
askeri uzmanlar, Iraklı subaylar ve Şah yanlısı İranlı
sürgünler ile Paris'te bir araya gelerek, İran'a Irak
tarafından düzenlenecek olan saldırının planı hakkında
gizli istişare görüşmeleri yapmışlardı.132
Peki ama İsrail, nasıl bu denli hızlı bir biçimde Bağdat
rejimiyle "müttefik" haline gelebilmişti? Irak, Yahudi
devletini çevreleyen "Arap denizi"nin en önemli unsurlarından
biri olarak bilinirdi her zaman. İktidardaki Baas Partisi
ise, güçlü anti-İsrail söylemiyle tanınırdı.
Oysa Irak Baas Partisi'nin ve en son lideri Saddam
Hüseyin'in İsrail konusundaki muhalif tavrı, gerçekte
sadece göstermelikti.
Saddam Rejimi ve İsrail Arasındaki Gizli İttifak
Irak, 1958 yılına dek I. Dünya Savaşı sonrasından kalma
Batı yanlısı bir monarşi tarafından yönetiliyordu. Bu,
İsrail'in Ortadoğu vizyonuna uygun bir rejimdi. Ancak
50'li yıllardaki siyasi hareketlenme en sonunda Irak'ı
da etkiledi. Ülkenin hükümdarı Kral Faysal, Albay Abdülkerim
Kasım tarafından Temmuz 1958'de askeri bir darbe ile
iktidardan düşürüldü ve bazı bakanları ile birlikte
idam edildi. Bir Arap milliyetçisi olan Kasım, Soyvetler
Birliği ve yerel komünistlerle yakın ilişki içindeydi.
Öte yandan, Mısır lideri Nasır'a da yakındı. Tüm bunlar,
İsrail açısından yeterince tedirgin ediciydi.
Albay Kasım |
Ancak Kasım iktidarda fazla kalamadı. 1963 Şubatında
bir saray darbesi sonucu iktidardan düşürüldü. Darbeyi
düzenleyen ekip, kendilerine "Baas" (Diriliş) Partisi
adı veren bir grup subay ve sokak militanından oluşuyordu.
Bu militanların arasında, darbe günü Albay Kasım'ı öldürmek
için görevli olan altı kişilik timin de üyesi olan genç
bir adam dikkat çekiyordu: Saddam Hüseyin el-Tıkriti,
yani Tıkritli Saddam Hüseyin. Asker olmamasına karşın
sürekli üniforma ile gezen bu genç ve hırslı adam, darbenin
hemen ardından Baas yönetimi tarafından terör ve suikastlerden
sorumlu özel bir grubun başına getirildi. İlk yaptığı
iş ise, darbe muhaliflerini sorgulamak için yeni ve
etkili işkence yöntemleri geliştirmek oldu. Baas'ın
saray darbesi ile doğan bu iktidarı aynı yılın Kasım
ayında sona erince, Saddam Hüseyin'in işkence merkezi
ortaya çıkarılmıştı.
Baas'ın on aydan az süren kısa iktidarı, yine bir darbe
ile sona ermişti. Darbeyi yapanlar ise, Baas'ın devirmiş
olduğu Albay Kasım'ın çizgisini koruyan solculardı.
Yönetime Abdül-Salim Arif geçti. Irak Arap Sosyalist
Birliği'ni kuran Arif, 1966'da bir uçak kazasında ölünce
yerini kardeşi Abdül-Rahman aldı. Ancak Baas yeraltında
örgütlenmeye devam ediyordu. Ve 17 Temmuz 1968'de ikinci
bir darbe daha gerçekleştirdi. Bu seferki darbe, kalıcıydı.
Bu ikinci Baas darbesinin lideri Ahmed Hasan el-Bekir'di.
İkinci lider görünümündeki kişi ise, kısa süre sonra
perde arkasındaki gerçek lider haline gelecek olan "işkence
uzmanı"ydı: Saddam Hüseyin. Saddam rejimin kilit noktalarına
kendi akrabalarını yerleştirerek ve siyasi rakiplerini
tasviye ederek zamanda tüm siyasi gücü elinde toplayacaktı.
Irak'ta 1968'de iktidarı ele geçiren Baas Partisi,
1940 yılında Michel Eflak ve Salah Bitar adlı iki öğretmen
tarafından Şam'da kurulmuştu. Baas; Marksizm, 19. yüzyıl
Alman milliyetçiliği ve geleneksel Arap milliyetçiliğinin
karışımı niteliğindeki bir ideolojiye ve hem sosyalist
hem faşist bir siyasi metoda sahipti. Nitekim Irak'ta
iktidara geldikten sonra da "solcu-faşist" bir program
uygulayarak kanlı bir rejim kurdu. Devlet Başkanı el-Bekir
ve Başkan Yardımcısı Saddam Hüseyin'in emri ile, Bağdat'taki
Tahrir meydanının elektrik direklerine çok sayıda eski
bakan, siyasetçi ve "ajan" olduğu iddia edilen rejim
muhalifi asıldı. Baas rejimi kanlıydı ve bunun en büyük
sorumlularından biri de Saddam Hüseyin'di.
Nasır yönetimi ile FKÖ'nün
arasının açılmasında, Bağdat'ın izlediği stratejinin
büyük payı vardı. Resimde Nasır, henüz iktidara
gelmeden önceki dönemde görülüyor. |
Baas'ın önemli bir özelliği de,
"Nasırist" ya da bir başka deyişle "Nasırcı" olmayışıydı.
Oysa 1958'den 68'e kadar -1963'teki kısa Baas dönemi
hariç- ülkeyi yönetenler, "Nasırist" tanımına tam tamına
uyuyorlardı.133 Nasırizm, Mısır liderinin
Pan-Arabik ideolojisinin benimsenmesini ve İsrail'in
de baş düşman olarak belirlenmesini öngörüyordu. Iraklı
Baasçılar, Pan-Arabizm'den çok Irak milliyetçiliğine
dayalı bir ideolojiye sahiptiler. Nasırizm'in ikinci
özelliğini, yani İsrail karşıtlığını ise dillerinden
düşürmüyorlardı, oysa gerçekler biraz farklıydı.
Nasır'ın 1967 Savaşı'nda (Altı Gün
Savaşı) uğradığı büyük yenilgi, Mısır liderinin Arap
dünyasındaki itibarını önemli ölçüde zedelemişti. Irak'taki
Nasırist yönetimin bir yıl sonraki Baasçı bir darbe
ile devrilmesinde ise, Nasırizmin bu itibar kaybının
önemli bir rolü vardı. Adel Darwish ve Gregory Alexander'ın
deyimiyle, "İsrail'in zaferi, Baasçıların Irak'ta iktidarı
ele geçirmelerinde çok büyük bir faktördü."134
Yani Irak Baasçıları ile İsrail'in çıkarları uyuşuyordu.
Bu elbette planlı bir durum değildi, ama başka göstergeler,
Irak Baasçıları ile İsrail arasında fiili bir yakınlaşma
olduğunu gösteriyordu. Baas Partisi, henüz iktidarı
ele geçirmeden 7 ay önce, Kasım 1967'de, İsrail'in işgal
ettiği topraklardan çekilmesini öngören 242 sayılı BM
Güvenlik Konseyi kararını reddettiğini açıklamıştı.
Bu, İsrail'le aynı siyaseti izlemek anlamına geliyordu.
1970 yılında ise, Irak'ın Baas hükümeti,
ABD Dışişleri Bakanı William Rogers tarafından öne sürülen
üç aylık ateşkes planının Mısır tarafından kabul edilişini
şiddetle kınamıştı. Oysa bu ateşkes Mısır açısından
son derece gerekliydi. Bu üç aylık sürede, Ruslar, Mısır
ordusunu karadan havaya atılan SA2, SA-3 ve SA-6 füzeleriyle
tahkim etmişlerdi. Bu ateşkesin ardından da, İsrail
Mısır'a karşı aylardır sürdürdüğü yıpratma savaşını
kesmek zorunda kalacaktı.135 Bu konuda
da Irak Baasçıları İsrail ile aynı çizgide hareket etmişlerdi.
Bağdat yönetimi, Mısır ile FKÖ'nün
arasının açılmasının da baş sorumlusuydu. Baas rejimi,
Mısır'ın söz konusu üç aylık ateşkes planını kabul etmesini
"ihanet" olarak göstermiş ve FKÖ'yü de bu nedenle Mısır'ı
protesto etmeye çağırmıştı. FKÖ'nün bu provokasyondan
etkilenmesinin ardından, Mısır-FKÖ ilişkileri aniden
bozuldu. Kahire Radyosu'nun bir parçası haline gelmiş
olan Filistin'in Sesi Radyosu kapatıldı. Nasır'ın FKÖ'ye
yüz çevirdiğini gören Ürdün Kralı Hüseyin de durumu
fırsat bilerek ülkesinde yaşayan ve rejimi için tehdit
olarak görmeye başladığı Filistinli mültecilere karşı
büyük bir saldırı başlattı. Sonradan "Kara Eylül" olarak
adlandırılan operasyonda, binlerce Filistinli, Ürdün
birlikleri tarafından katledildi.136
Saddam'ın Akıl Dışı Fanatizmi, Sahte Dindarlığı ve
İsrail Bağlantısı
Tüm bu olaylarda, Bağdat,
son derece akıl dışı fanatik bir çizgiyi savunarak sözde
düşman saydığı İsrail'in elini güçlendiren sonuçlar
meydana getirmişti. Buna karşın, siyasi muhaliflerinin
ve eski Baasçıların sık sık vurguladıkları gibi, Baas
rejiminin kendisi, hiç bir zaman İsrail'e karşı bir
tehdit oluşturmadı ve Arap-İsrail savaşlarına hiç bir
ciddi katkıda bulunmadı.137 Saddam'ın
önce el-Bekir'le paylaştığı sonra da tek başına yönettiği
bu rejim, Arapların İsrail'e karşı birlik oldukları
her durumda, bu birliğe aykırı hareket etti. Bu birliğin
liderliği için Irak milliyetçiliği adına Mısır'la çekişmeye
çalışırken, İsrail'in gözünde aslında belli ölçüde olumlu
bir imaj elde ediyordu.
 |
Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky,
Körfez Savaşı'nın ardından kaleme aldığı ikinci kitabında,
Saddam'ın Batı Kudüs'teki bu ilginç görüntüsünü tanımlarken,
Irak diktatörünün İsrail tarafından iktidarda tutulmak
istendiğini, çünkü "uluslararası
politika açısından tümüyle akıl dışı" ve İsrail
tarafından kullanılabilecek "faydalı
bir aptallık yapmaya oldukça yatkın" olduğunu
yazacaktı.138
Saddam'ın kişisel kibir duygusu da
İsrail'e yarayan eylemler doğuruyordu. Bunun bir örneği,
Irak gizli servisinin, 1969 yılında FKÖ lideri Yaser
Arafat'a karşı düzenlediği suikast girişimiydi. Bunun
girişimin nedeni, Saddam'a göre, Arafat'ın kendisinden
fazla popüler hale gelmesiydi. Arafat'ın el-Fetih örgütüne
katılan ve İsraille savaşırken ölen Iyad Abdülkadir
adlı Iraklı gencin Bağdat'taki cenaze töreni, Saddam'ı
çok rahatsız etmişti. Törende Saddam ve Baas kelimeleri
hiç anılmamış, ama sürekli FKÖ el-Fetih ve Arafat lehinde
coşkulu tezahüratlar yapılmıştı. Kısa bir süre sonra
Arafat, Filistin davasını anlatan uzun bir konuşma yaptı
ve Irak'ın davaya yaptığı "büyük destek"ten hiç söz
etmedi. Bu Saddam'ı sinirlendirmişti. Birkaç gün sonra,
Arafat'ın arabasına patlayıcı dolu bir kamyon çarptı.
FKÖ lideri suikastten kurtuldu ve olaydan sonra yaptığı
açıklamada "Siyonist ajanlar" tarafından saldırıya uğradığını
söyledi. Ancak kulislerde bombalı saldırının ardında
Bağdat'ın olduğu biliniyordu.139
Aslında tüm bunlar, Saddam'ın
İslam ahlakına ne kadar aykırı bir tutum içinde olduğunu
gösteriyordu. Saddam, etkisi altında kaldığı
din dışı ideolojinin ve faşizan kültürün etkisiyle zalim
ve acımasız bir karakter geliştirmişti. Tuzağına düştüğü
bu akımlar onu, çıkarlarına uygun gördüğü durumda, İsrail'le
ve Amerika'daki İsrail lobisiyle de iş birliği yapabilecek
ve bu iş birliği gereğince masum insanların hayatına
mal olacak kanlı savaşlar çıkarabilecek bir konuma getirmişti.
Irak'ın 1980'de İran'a, 1990'da ise Kuveyt'e yaptığı
saldırılar bu durumun birer örneği idi. Tüm bunları
yaparken zaman zaman İslamiyet'e sığınmaya ve kendini
dindar bir Müslüman gibi göstermeye çalışması ise, şüphe
verici bir durumdu.
1991'deki Körfez Savaşi'nda İsrail'in Rolü
Saddam Hüseyin, 1 Ağustos 1990 günü ani bir saldırıyla
Kuveyt'i işgal etti. Böylece uluslararası bir kriz doğdu.
Bu krizi körükleyen
güçlerin başında ise İsrail geliyordu. ABD'nin Kuveyt
işgalinin hemen ardından takındığı anti-Irak söylemi
en ısrarlı destekleyen ülkeydi. Hatta İsrailliler ABD'yi
ılımlı bile buluyorlar, daha sert bir politika istiyorlardı.
Amerikalı yazarlar Cockburn'lere göre; "İsrailliler,
ABD'ye 'Saddam'ın gözünün yaşına bakmayın' mesajları
yolluyorlardı." Öyleki İsrail Cumhurbaşkanı Haim Herzog,
Amerikalılar'a nükleer silah kullanmalarını bile tavsiye
etmişti.140 Öte yandan, ABD'deki
İsrail lobisi de Irak'a karşı geniş kapsamlı bir saldırı
düzenlenmesi için var gücüyle çalışıyordu. Tüm bu durum,
Amerika'da, Irak'a karşı düzenlenmesi düşünülen saldırının
gerçekte İsrail çıkarları adına planlandığı düşüncesini
yaygınlaştırdı. Ünlü köşe yazarı Patrick Buchanan, bu
düşünceyi, "Washington'da Irak'a karşı bir savaş açmamızı
savunan yegane güç, İsrail ve onun buradaki 'ağlama
duvarı' (yani lobisi)dir" diyerek özetliyordu.141
Öte yandan, İsrail konu hakkında
ciddi bir propaganda kampanyası da başlatmıştı. Bu kampanya
daha çok el altından yürütüldüğü için de, Mossad devreye
girmişti. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, bu konuda
önemli bilgiler aktarır. Ostrovsky'e göre, İsrail, Körfez
Krizi'nin başlamasından bile çok daha önce Amerika ile
Saddam'ı savaştırmak istiyordu. Öyleki, İsrail bu yöndeki
planını İran-Irak Savaşı'nın hemen ardından uygulamaya
koymuştu. Ostrovsky'nin yazdığına göre, Mossad'ın LAP-LohAma
Psicologit (Psikolojik Savaş) bölümü, çeşitli dezinformasyonlarla
(yalan haber) bu konuda etkili bir kampanya başlatmıştı.
Saddam'ı tüm dünya barışına yönelik büyük bir tehdit
olarak göstermeye yönelikti bu kampanya.142
Ostrovsky, şöyle diyor:
Mossad liderleri, eğer Saddam'ı
yeterince korkunç göstermeyi başarırlarsa ve onun Körfez
petrolü için bir tehlike olduğu -ki Saddam daha önce
bu konuda bir güvence olarak algılanıyordu- düşüncesini
yerleştirebilirlerse, ABD ve müttefiklerini Saddam'a
saldırtabileceklerini hesaplıyorlardı.143
Daha o dönemlerde Saddam Hüseyin'in bölgenin geleceği
için bir tehlike olduğu ve iktidardan indirilmesi gerektiği
açıkça görülmekteydi. Ne var ki, Siyonistler Saddam
karşıtı propagandayı başlattıklarında, bölge halklarının
güvenliğini değil, Siyonizmin çıkarlarını gözetiyorlardı.
Bu nedenle, gerektiğinde Saddam gibi bir diktatörle
iş birliği yapıyor, gerektiğinde onu iktidardan indirmek
için amansız bir mücadele başlatıyorlardı. Oysa gerçekten
Irak halkının ve bölgenin güvenliğini düşünenlerin asıl
yapmaları gereken, Saddam'ı şiddet ve acımasızlığa yönelten
ideolojiyi ve şartları çözümlemek ve bunların düzeltilmesi
için çaba göstermekti.
Siyonistler ise sadece Saddam'ın
devrilmesi ile ilgiliydiler ve bu konuda o denli kararlıydılar
ki, 4 Aralık 1990 günü, İsrail Dışişleri Bakanı David
Levy, Amerikan Büyükelçisi William Brown'ı diplomatik
dille tehdit etmiş, ABD'nin "Körfez Krizi'nin başlangıcında
verdiği tüm sözlerini tutmasını", yani Irak'a saldırmasını
istemişti. Levy'e göre, eğer ABD Irak'a saldırmazsa,
İsrail bu işi kendi başına gerçekleştirecekti.144
Ancak İsrail açısından savaşı ABD'ye yaptırmak ve de
savaşın tümüyle dışında kalmak çok avantajlıydı. Nitekim
öyle de oldu.
Ancak İsrailliler ABD'nin savaş
planlarına aktif olarak katıldılar. Çöl Fırtınası harekatını
planlayan ABD kurmayları, İsraillilerden "Saddam'ı yaralamanın
en iyi yolunun ailesini, özel korumalarını ya da yakınlarını
vurmak olduğu" yönünde taktikler aldılar.145
|
Körfez
Savaşı sırasında yaklaşık 175 bin Irak askeri,
Amerikalılar tarafından esir alındı. Yukarıda
bu esirlerin bir kısmı görülmektedir. Ayrıca bu
savaş, Irak'ı büyük bir fakirlik ve yokluğun içine
itti. |
Ostrovsky'nin yukarıda anlattığı Mossad kaynaklı propaganda
ise, Körfez Savaşı için gerekli olan kamuoyunu oluşturdu.
Savaşın fitili de yine Mossad'ın "gönüllü ajanları"
tarafından ateşlenmişti. Kongre üyelerinin Saddam'a
karşı savaşa ikna edilmesi için Yahudi lobisinden Tom
Lantos'un yönetimindeki Hill and Knowlton lobi şirketi
dramatik bir senaryo yazmıştı. Turan Yavuz, olayı şöyle
anlatıyor:
9 Ekim 1990. Hill and Knowlton lobi
şirketi Kongre'de 'Irak'ın Vahşetleri' başlığı altında
bir oturum düzenliyor. Lobi şirketi tarafından oturuma
getirilen bazı 'görgü tanıkları' Iraklı askerlerin yeni
doğmuş çocukları hastane odalarında öldürdüğünü öne
sürüyor. Bir 'görgü tanığı' vahşeti tüm detaylarıyla
anlatıyor ve Iraklı askerlerin bir hastanede 300 yeni
doğmuş çocuğu öldürdüğünü söylüyor. Söz konusu bilgiler,
Kongre üyelerini hayli rahatsız ediyor. Bu da Başkan
Bush'un işine yarıyor. Ancak sonra anlaşılıyor ki, Hill
and Knowlton lobi şirketinin kongre önüne getirdiği
'görgü tanığı' aslında Kuveyt'in Washington'daki Büyükelçisinin
kızıdır. Buna rağmen kızın söyledikleri Kongre üyelerinin
Saddam Hüseyin'e 'Hitler' lakabı takmasına yol açacaktır.146
İncelediğimiz tüm bu bilgiler, bizi tek bir sonuca
götürüyordu: ABD'nin Irak'a karşı savaşa girmesinde
İsrail etkisinin önemli bir rolü vardı.
Saddam'ın İktidarda Kalmasının ve Kürt Devleti Kurulmamasının
Nedeni
Körfez Savaşı'nda Irak Kuveyt'ten
çıkarıldı, ama Saddam Hüseyin iktidarda kalmaya
devam etti. |
1991 yılındaki Körfez Savaşı, İsrail'in Ortadoğu stratejisine
uygun olarak başladı. Yahudi devleti, Irak'ın vurulmasını
uzun zamandır istiyordu ve Saddam'ın Kuveyt'i işgal
etmesi, ABD'yi buna ikna etmek için bulunmaz bir gerekçe
olmuştu. Bu sağlanırsa, İsrail'in Kuzey Irak'ta bir
Kürt devleti kurma hayali gerçekleşebilirdi.
Ancak bilindiği gibi Körfez Savaşı'nın ardından Irak
parçalanmadı. Kuzey'de bir Kürt devleti kurulmadı. ABD,
Saddam'ı iktidardan düşürme hedefinden vazgeçti. Savaşın
ardından toparlanan Saddam rejimi, ülkenin toprak bütünlüğünü
yeniden sağladı.
Peki neden? Eğer Körfez Savaşı İsrail'in Ortadoğu stratejisine
uygun olarak gelişmiş olsaydı, neden sonucunda İsrail'in
on yıllardır hedeflediği Kürt devleti kurulmamıştı?
Sorunun cevabı, Irak'ın kuzeyiyle değil, güneyiyle
ilgiliydi.
ABD'nin Körfez Savaşı'ndan hemen sonra Saddam'a karşı
ayaklanan Kürtleri desteklemekte gösterdiği ihtiyat,
Kürtler konusundaki bir tereddütten çok, Şiiler hakkındaki
kaygılardan kaynaklanmaktaydı.
Saddam'ın ordularının yenilgisi üzerine ayaklanan muhalifler,
yalnızca ülkenin kuzeyindeki Kürtleri değil, aynı zamanda
güneyindeki Şiiler'i de içeriyordu. Bağdat yönetimi,
bu iki cephede birden fiili çatışma halindeydi. Dolayısıyla,
Kürtler'e verilecek büyük bir Amerikan desteği, ister
istemez Şiiler'i de başarıya götürecekti. Şii demek
aynı zamanda "İran etkisi" demek olduğu için de, ABD
Saddam'ın ayaklanmaları bastırmasını bekledi. Kısacası,
Körfez Savaşı'nın ardından hemen bir Kürt devleti kurulmamasının
nedeni, "İran etkisi" korkusuydu.
Peki ABD'yi bu "İran etkisi"ne karşı bu kadar hassas
davranmaya yönelten etken neydi?
Yine aynı adres: İsrail. İran'ı kendisine yönelik en
büyük tehdit olarak gören Yahudi devleti, Kürt devleti
projesini bu tehdidi göz önünde bulundurarak gerçekleştirmemeye
ve gerekirse bu projeyi bekletmeye hazırdı. Oded Yinon'un
1982 tarihli raporu Irak'ın kuzey, orta ve güney olarak
üçe bölüneceğini öngörmüştü, ama Tahran'daki rejim nedeniyle
çoktan bu bölünmenin güney kısmından vazgeçilmiş, kuzeydeki
kısım ise ancak bu rejime avantaj sağlamadığı sürece
desteklenir hale gelmişti.
Turan Yavuz, ABD'nin Körfez Savaşı sonrasındaki politikasında
İsrail'in söz konusu yaklaşımının etkisini şöyle anlatıyor:
1960'lardan bu yana Irak'taki muhalefet
ile gizli temaslarını sürdüren İsrail,
Körfez Savaşı sonrası Irak'a yönelik yeni bir tedirginlik
içine girmişti... Şimdi tedirginlik, ayaklanmaların
başarıya ulaşması konusunda idi. Kuzey'de Kürt ayaklanmasının
başarıya ulaşması, Güney'de Şii ayaklanmasının da başarıya
ulaşması anlamına geliyordu. Güney'de Şiilerin kontrolü
ele geçirmeleri ve İslami hareketin yayılması, İsrail
için Saddam'ın Scud füzelerinden daha tehlikeli bir
gelişme idi. Bu yüzden İsrail tarafından Washington'a
yönlendirilen mesaj trafiği de Washington'ın ayaklanmaları
desteklememesi ve Irak'ın toprak bütünlüğünün parçalanmasına
izin verilmemesi şeklindeydi.147
Ve doğal olarak bu yaklaşım, Saddam'ı da Bağdat'ın
vazgeçilmez hakimi olarak tescil ediyordu. Kısacası
Saddam, 1980'li yıllardaki misyonunu, yani İran'a karşı
"taşeron" işlevini korumaya devam edecekti. Kürt devleti
ise, bu stratejik yaklaşım içinde, yani bir İran etkisine
izin vermeden ve hatta İran etkisine karşı bir rol ifa
edecek şekilde büyütülecekti.
Newsweek Eylül 1992'de "A Dangerous
Game in the Gulf: If Iraq is Dismembered, Who Will Stand
up to Iran" (Körfez'de Tehlikeli Oyun: Irak Parçalanırsa,
İran'a Karşı Kim Duracak?) başlıklı haberinde bu konuyu
vurgulamış ve İsrail lobisinin önemli ismi Martin Indyk'in
"Irak parçalandığında güneyinin İran'ın kontrolüne geçmesinden
endişeliyiz" şeklinde özetlenebilecek açıklamalarını
aktarmıştı.148
Kısacası 1991'deki Körfez Savaşı İsrail'in Ortadoğu
hesaplarına uygun olarak gelişti ve sonuçlandı. 2003'teki
Irak Savaşı da yine İsrail'in Ortadoğu hesaplarına uygun
olarak planlandı...
|