KİTAPLAR  |  FİLMLER  |  SES KASETLERİ  |  MAKALELER  |  ANA SAYFA

ARAMA


İSRAİL'İN DÜNYA
EGEMENLİĞİ POLİTİKASI


Kitabın Büyütülmüş Kapağı
Kitabın PDF formatını buradan yükleyebilirsiniz.
Kitabın Word metnini buradan yükleyebilirsiniz.

SADDAM HÜSEYİN'İN İÇ YÜZÜ

İlerleyen satırlarda, Saddam Hüseyin'i iktidara getiren ve iktidarda kalmasını sağlayan sürecin arka planını ele alacağız. Ancak bundan önce, Irak'a düzenlenen askeri operasyonu ve son gelişmeleri göz önünde bulundurarak, bazı önemli hususların üzerinde durmak gerekmektedir.


Saddam, Stalin'e duyduğu hayranlığı açıkça ifade etmekten çekinmiyordu.

Bu satırlar yazılırken, Irak'a yapılan askeri operasyonun en önemli hedefi Saddam Hüseyin'i iktidardan indirmek olarak açıklanmaktadır. Kuşkusuz her ne gerekçe ile olursa olsun meselenin savaş yoluyla halledilmek istenmesi yanlıştır. Nitekim her geçen gün artan can kayıpları, savaşın hiç başlamamış olması gereken kötü bir seçim olduğunu göstermektedir. Ancak öte yandan, Saddam Hüseyin'in de Irak'a ve bölgeye zarar veren ve iktidardan inmesi gereken bir diktatör olduğu gerçeğini görmek gerekir.

Saddam Hüseyin, 1960'lı yıllarda Arap dünyasını sarmış olan "Arap sosyalizmi" akımının yanlış bir yola sürüklediği pek çok insandan biridir. Arap sosyalizmi, aşırı bir milliyetçilik ve fanatik bir üçüncü dünya solculuğunu birleştiren ve esas olarak da Sovyetler Birliği'nden destek gören bir hareketti. Sovyetler Birliği'nin Stalinist rejimi ve öğretisi, Arap sosyalistlerinin de dünya görüşüne damga vurdu. Bu nedenle saldırgan, baskıcı ve savaşçı bir siyaset geliştirdiler. Saddam, bu yanlış ideolojinin Irak'taki temsilcisi olan Baas Partisi'nin önde gelen bir militanıydı. Gençlik yıllarında örgütlediği Cihaz Hanin adlı terör çetesi aracılığıyla Baas karşıtı siyasi grup ve kişilere karşı çeşitli suikastler düzenledi. Baas'ın 1963'teki ilk darbesinden sonra, Saddam'ın yönetiminde bir "sorgu merkezi" kurulmuş ve burada pek çok insana korkunç işkenceler yapılmıştı. Saddam'ın yeni "işkence yöntemleri" geliştirdiği biliniyordu.

Kapıldığı Stalinist ideolojinin etkisiyle acımasız bir kişilik geliştiren Saddam Hüseyin, iktidarı boyunca da acımasız yöntemler kullandı. 1980'de İran'ı işgal ederek 8 yıl sürecek çok kanlı bir savaş başlattı. 10 yıl sonra bu kez Kuveyt'i işgal etti. Ülke içinde de kendisine muhalif olarak gördüğü kişi ve gruplara karşı vahşet uyguladı. 1988 yılında Kuzey Irak'taki Halepçe köyüne karşı kimyasal silahlarla düzenlediği ve 5 bin masum insanın feci şekilde ölümüyle saldırı, Saddam rejiminin insanlık suçlarından biriydi.

Tüm bunlar, Sadddam'ın Irak'a liderlik yapabilecek vasıfta bir insan olmadığını göstermektedir. Bir liderden beklenen, kendi halkına huzur, güvenlik, mutluluk ve refah sağlaması, komşularına ve dünyaya da istikrar ve barış getirmesidir. Buna tamamen aykırı bir tablo çizen Saddam, Irak yönetiminden gitmelidir.

Ancak her insana olduğu gibi ona da adaletle ve anlayışla davranılmalıdır. Savaş sonrasında yapılması gereken Saddam'ı bir tür canavar olarak göstermek değil, onu şiddet ve acımasızlığa yönelten ideolojiyi ve şartları çözümlemek ve bunların düzeltilmesi için çaba göstermektir. Saddam'ı kanlı bir diktatör yapan, kapıldığı radikal Baas ideolojisi ve her türlü sorunun güçle ve hatta kanla çözülmesi gerektiğini varsayan faşizan kültürdür. Bu ideolojinin ve bu kültürün Arap dünyasından temizlenmesi, bunun yerine İslam ahlakının gerektirdiği gibi merhametli, sevgi dolu, insancıl, medeni bireyler ve kitleler yetişmesi için çok kapsamlı bir eğitim ve aydınlanma politikası yürütülmelidir. Unutmamak gerekir ki, söz konusu çatışmacı ideoloji ve kültür, sadece Bağdat'ta değil, Ortadoğu'nun daha başka pek çok yerinde, hatta kimi zaman İslam adı altında ortaya çıkmaktadır. Bunun çözümü ise, gerçek İslam'ın insanlara etkili bir biçimde anlatılmasıdır.

Saddam ve İran-Irak Savaşı


İki Müslüman ülke arasında yaklaşık 8 yıl devam eden ve binlerce insanın ölümüne sebep olan İran-Irak Savaşı, Saddam'ın aniden İran'a saldırması ile başlamıştı.

1980 yılının 22 Eylül günü, çok az kimse tarafından beklenmekte olan bir savaş başladı. Bağdat'taki Baas rejiminin diktatörü Saddam Hüseyin'in emri ile, Irak ordusu, önceden hiç bir uyarı yapmadan, aniden İran sınırına saldırdı. Irak birlikleri, karşı tarafın hazırlıksız olmasının da etkisiyle, kısa sürede İran içinde önemli bir mesafe kat ederek petrol bölgesi Abadan'a kadar vardı. 24 Eylül günü, Abadan'daki dünyanın en büyük petrol rafinerisi alevler içindeydi.

Aslında Saddam Hüseyin'in başlattığı bu ani saldırıdan önce aylardır sürmekte olan bir sınır anlaşmazlığı vardı iki ülke arasında. Hatta saldırıdan bir hafta kadar önce Irak, 1975'te İran ile imzaladığı sınır anlaşmasını iptal ettiğini açıklamıştı. Kısacası iki ülke arasında gerilim oluşmuştu, ama yine de çok az kimse Saddam'ın bu denli radikal bir karar alıp İran'a saldıracağını bekliyordu.

Bu "çok az kimse"nin çok önemli bir bölümü de, Washington'da ya da Batı Kudüs'te ikamet ediyordu: Saddam, İsrail'deki ve ABD'deki bazı güç merkezleriyle gizli bir iş birliği içinde başlatmıştı İran-Irak Savaşı'nı.


İran Şahı Rıza Pehlevi

Bu ilginç durum, İran'daki rejimle yakından ilgiliydi. Saddam'ın İran'a saldırmasından 1.5 yıl kadar önce çok önemli bir olay yaşanmıştı Tahran'da; İran Şahı Rıza Pehlevi, Ayetullah Humeyni'nin liderliğindeki devrimciler tarafından tahtından indirilmiş ve hemen ardından ülkede bir "İslam Cumhuriyeti" kurulmuştu. Bu durum, Saddam'a önemli bir konum sağlamıştı: İran'a karşı bir "kart" olarak kullanılabilecekti. Amerikalı yazarlar Adel Darwish ve Gregory Alexander, bu durumu şöyle özetliyorlar:

Şah'ın devrilmesi, Saddam Hüseyin'e Batı ile verimli bir iş birliği yapma imkanı verdi ve o da bunu iyi değerlendirdi. Irak, Batı'nın verdiği silah ve yüksek teknoloji sayesinde bölgesel jandarma misyonunu yüklendi.131

Saddam'ın 22 Eylül 1980'de İran'a başlattığı saldırıyı beklemekte olan "çok az kimse"nin çoğunun Washington ya da Batı Kudüs'te oturması, işte bu durumun bir sonucuydu.

Nitekim Saddam, İran'a saldırmak için dolaylı yoldan Batı'daki bazı önemli merkezlere danışmıştı.

Ve tüm bunlar olurken, İsrailliler devre dışı değildiler kuşkusuz.

İran'ın eski devlet başkanı Abdül-Hasan Beni Sadr'ın verdiği bilgiye göre, 1980 yazında, İsrailli askeri uzmanlar, Iraklı subaylar ve Şah yanlısı İranlı sürgünler ile Paris'te bir araya gelerek, İran'a Irak tarafından düzenlenecek olan saldırının planı hakkında gizli istişare görüşmeleri yapmışlardı.132 Peki ama İsrail, nasıl bu denli hızlı bir biçimde Bağdat rejimiyle "müttefik" haline gelebilmişti? Irak, Yahudi devletini çevreleyen "Arap denizi"nin en önemli unsurlarından biri olarak bilinirdi her zaman. İktidardaki Baas Partisi ise, güçlü anti-İsrail söylemiyle tanınırdı.

Oysa Irak Baas Partisi'nin ve en son lideri Saddam Hüseyin'in İsrail konusundaki muhalif tavrı, gerçekte sadece göstermelikti.

Saddam Rejimi ve İsrail Arasındaki Gizli İttifak

Irak, 1958 yılına dek I. Dünya Savaşı sonrasından kalma Batı yanlısı bir monarşi tarafından yönetiliyordu. Bu, İsrail'in Ortadoğu vizyonuna uygun bir rejimdi. Ancak 50'li yıllardaki siyasi hareketlenme en sonunda Irak'ı da etkiledi. Ülkenin hükümdarı Kral Faysal, Albay Abdülkerim Kasım tarafından Temmuz 1958'de askeri bir darbe ile iktidardan düşürüldü ve bazı bakanları ile birlikte idam edildi. Bir Arap milliyetçisi olan Kasım, Soyvetler Birliği ve yerel komünistlerle yakın ilişki içindeydi. Öte yandan, Mısır lideri Nasır'a da yakındı. Tüm bunlar, İsrail açısından yeterince tedirgin ediciydi.


Albay Kasım

Ancak Kasım iktidarda fazla kalamadı. 1963 Şubatında bir saray darbesi sonucu iktidardan düşürüldü. Darbeyi düzenleyen ekip, kendilerine "Baas" (Diriliş) Partisi adı veren bir grup subay ve sokak militanından oluşuyordu. Bu militanların arasında, darbe günü Albay Kasım'ı öldürmek için görevli olan altı kişilik timin de üyesi olan genç bir adam dikkat çekiyordu: Saddam Hüseyin el-Tıkriti, yani Tıkritli Saddam Hüseyin. Asker olmamasına karşın sürekli üniforma ile gezen bu genç ve hırslı adam, darbenin hemen ardından Baas yönetimi tarafından terör ve suikastlerden sorumlu özel bir grubun başına getirildi. İlk yaptığı iş ise, darbe muhaliflerini sorgulamak için yeni ve etkili işkence yöntemleri geliştirmek oldu. Baas'ın saray darbesi ile doğan bu iktidarı aynı yılın Kasım ayında sona erince, Saddam Hüseyin'in işkence merkezi ortaya çıkarılmıştı.

Baas'ın on aydan az süren kısa iktidarı, yine bir darbe ile sona ermişti. Darbeyi yapanlar ise, Baas'ın devirmiş olduğu Albay Kasım'ın çizgisini koruyan solculardı. Yönetime Abdül-Salim Arif geçti. Irak Arap Sosyalist Birliği'ni kuran Arif, 1966'da bir uçak kazasında ölünce yerini kardeşi Abdül-Rahman aldı. Ancak Baas yeraltında örgütlenmeye devam ediyordu. Ve 17 Temmuz 1968'de ikinci bir darbe daha gerçekleştirdi. Bu seferki darbe, kalıcıydı.

Bu ikinci Baas darbesinin lideri Ahmed Hasan el-Bekir'di. İkinci lider görünümündeki kişi ise, kısa süre sonra perde arkasındaki gerçek lider haline gelecek olan "işkence uzmanı"ydı: Saddam Hüseyin. Saddam rejimin kilit noktalarına kendi akrabalarını yerleştirerek ve siyasi rakiplerini tasviye ederek zamanda tüm siyasi gücü elinde toplayacaktı.

Irak'ta 1968'de iktidarı ele geçiren Baas Partisi, 1940 yılında Michel Eflak ve Salah Bitar adlı iki öğretmen tarafından Şam'da kurulmuştu. Baas; Marksizm, 19. yüzyıl Alman milliyetçiliği ve geleneksel Arap milliyetçiliğinin karışımı niteliğindeki bir ideolojiye ve hem sosyalist hem faşist bir siyasi metoda sahipti. Nitekim Irak'ta iktidara geldikten sonra da "solcu-faşist" bir program uygulayarak kanlı bir rejim kurdu. Devlet Başkanı el-Bekir ve Başkan Yardımcısı Saddam Hüseyin'in emri ile, Bağdat'taki Tahrir meydanının elektrik direklerine çok sayıda eski bakan, siyasetçi ve "ajan" olduğu iddia edilen rejim muhalifi asıldı. Baas rejimi kanlıydı ve bunun en büyük sorumlularından biri de Saddam Hüseyin'di.


Nasır yönetimi ile FKÖ'nün arasının açılmasında, Bağdat'ın izlediği stratejinin büyük payı vardı. Resimde Nasır, henüz iktidara gelmeden önceki dönemde görülüyor.

Baas'ın önemli bir özelliği de, "Nasırist" ya da bir başka deyişle "Nasırcı" olmayışıydı. Oysa 1958'den 68'e kadar -1963'teki kısa Baas dönemi hariç- ülkeyi yönetenler, "Nasırist" tanımına tam tamına uyuyorlardı.133 Nasırizm, Mısır liderinin Pan-Arabik ideolojisinin benimsenmesini ve İsrail'in de baş düşman olarak belirlenmesini öngörüyordu. Iraklı Baasçılar, Pan-Arabizm'den çok Irak milliyetçiliğine dayalı bir ideolojiye sahiptiler. Nasırizm'in ikinci özelliğini, yani İsrail karşıtlığını ise dillerinden düşürmüyorlardı, oysa gerçekler biraz farklıydı.

Nasır'ın 1967 Savaşı'nda (Altı Gün Savaşı) uğradığı büyük yenilgi, Mısır liderinin Arap dünyasındaki itibarını önemli ölçüde zedelemişti. Irak'taki Nasırist yönetimin bir yıl sonraki Baasçı bir darbe ile devrilmesinde ise, Nasırizmin bu itibar kaybının önemli bir rolü vardı. Adel Darwish ve Gregory Alexander'ın deyimiyle, "İsrail'in zaferi, Baasçıların Irak'ta iktidarı ele geçirmelerinde çok büyük bir faktördü."134 Yani Irak Baasçıları ile İsrail'in çıkarları uyuşuyordu.

Bu elbette planlı bir durum değildi, ama başka göstergeler, Irak Baasçıları ile İsrail arasında fiili bir yakınlaşma olduğunu gösteriyordu. Baas Partisi, henüz iktidarı ele geçirmeden 7 ay önce, Kasım 1967'de, İsrail'in işgal ettiği topraklardan çekilmesini öngören 242 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararını reddettiğini açıklamıştı. Bu, İsrail'le aynı siyaseti izlemek anlamına geliyordu.

1970 yılında ise, Irak'ın Baas hükümeti, ABD Dışişleri Bakanı William Rogers tarafından öne sürülen üç aylık ateşkes planının Mısır tarafından kabul edilişini şiddetle kınamıştı. Oysa bu ateşkes Mısır açısından son derece gerekliydi. Bu üç aylık sürede, Ruslar, Mısır ordusunu karadan havaya atılan SA2, SA-3 ve SA-6 füzeleriyle tahkim etmişlerdi. Bu ateşkesin ardından da, İsrail Mısır'a karşı aylardır sürdürdüğü yıpratma savaşını kesmek zorunda kalacaktı.135 Bu konuda da Irak Baasçıları İsrail ile aynı çizgide hareket etmişlerdi.

Bağdat yönetimi, Mısır ile FKÖ'nün arasının açılmasının da baş sorumlusuydu. Baas rejimi, Mısır'ın söz konusu üç aylık ateşkes planını kabul etmesini "ihanet" olarak göstermiş ve FKÖ'yü de bu nedenle Mısır'ı protesto etmeye çağırmıştı. FKÖ'nün bu provokasyondan etkilenmesinin ardından, Mısır-FKÖ ilişkileri aniden bozuldu. Kahire Radyosu'nun bir parçası haline gelmiş olan Filistin'in Sesi Radyosu kapatıldı. Nasır'ın FKÖ'ye yüz çevirdiğini gören Ürdün Kralı Hüseyin de durumu fırsat bilerek ülkesinde yaşayan ve rejimi için tehdit olarak görmeye başladığı Filistinli mültecilere karşı büyük bir saldırı başlattı. Sonradan "Kara Eylül" olarak adlandırılan operasyonda, binlerce Filistinli, Ürdün birlikleri tarafından katledildi.136

Saddam'ın Akıl Dışı Fanatizmi, Sahte Dindarlığı ve İsrail Bağlantısı

Tüm bu olaylarda, Bağdat, son derece akıl dışı fanatik bir çizgiyi savunarak sözde düşman saydığı İsrail'in elini güçlendiren sonuçlar meydana getirmişti. Buna karşın, siyasi muhaliflerinin ve eski Baasçıların sık sık vurguladıkları gibi, Baas rejiminin kendisi, hiç bir zaman İsrail'e karşı bir tehdit oluşturmadı ve Arap-İsrail savaşlarına hiç bir ciddi katkıda bulunmadı.137 Saddam'ın önce el-Bekir'le paylaştığı sonra da tek başına yönettiği bu rejim, Arapların İsrail'e karşı birlik oldukları her durumda, bu birliğe aykırı hareket etti. Bu birliğin liderliği için Irak milliyetçiliği adına Mısır'la çekişmeye çalışırken, İsrail'in gözünde aslında belli ölçüde olumlu bir imaj elde ediyordu.

Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, Körfez Savaşı'nın ardından kaleme aldığı ikinci kitabında, Saddam'ın Batı Kudüs'teki bu ilginç görüntüsünü tanımlarken, Irak diktatörünün İsrail tarafından iktidarda tutulmak istendiğini, çünkü "uluslararası politika açısından tümüyle akıl dışı" ve İsrail tarafından kullanılabilecek "faydalı bir aptallık yapmaya oldukça yatkın" olduğunu yazacaktı.138

Saddam'ın kişisel kibir duygusu da İsrail'e yarayan eylemler doğuruyordu. Bunun bir örneği, Irak gizli servisinin, 1969 yılında FKÖ lideri Yaser Arafat'a karşı düzenlediği suikast girişimiydi. Bunun girişimin nedeni, Saddam'a göre, Arafat'ın kendisinden fazla popüler hale gelmesiydi. Arafat'ın el-Fetih örgütüne katılan ve İsraille savaşırken ölen Iyad Abdülkadir adlı Iraklı gencin Bağdat'taki cenaze töreni, Saddam'ı çok rahatsız etmişti. Törende Saddam ve Baas kelimeleri hiç anılmamış, ama sürekli FKÖ el-Fetih ve Arafat lehinde coşkulu tezahüratlar yapılmıştı. Kısa bir süre sonra Arafat, Filistin davasını anlatan uzun bir konuşma yaptı ve Irak'ın davaya yaptığı "büyük destek"ten hiç söz etmedi. Bu Saddam'ı sinirlendirmişti. Birkaç gün sonra, Arafat'ın arabasına patlayıcı dolu bir kamyon çarptı. FKÖ lideri suikastten kurtuldu ve olaydan sonra yaptığı açıklamada "Siyonist ajanlar" tarafından saldırıya uğradığını söyledi. Ancak kulislerde bombalı saldırının ardında Bağdat'ın olduğu biliniyordu.139

Aslında tüm bunlar, Saddam'ın İslam ahlakına ne kadar aykırı bir tutum içinde olduğunu gösteriyordu. Saddam, etkisi altında kaldığı din dışı ideolojinin ve faşizan kültürün etkisiyle zalim ve acımasız bir karakter geliştirmişti. Tuzağına düştüğü bu akımlar onu, çıkarlarına uygun gördüğü durumda, İsrail'le ve Amerika'daki İsrail lobisiyle de iş birliği yapabilecek ve bu iş birliği gereğince masum insanların hayatına mal olacak kanlı savaşlar çıkarabilecek bir konuma getirmişti. Irak'ın 1980'de İran'a, 1990'da ise Kuveyt'e yaptığı saldırılar bu durumun birer örneği idi. Tüm bunları yaparken zaman zaman İslamiyet'e sığınmaya ve kendini dindar bir Müslüman gibi göstermeye çalışması ise, şüphe verici bir durumdu.

1991'deki Körfez Savaşi'nda İsrail'in Rolü

Saddam Hüseyin, 1 Ağustos 1990 günü ani bir saldırıyla Kuveyt'i işgal etti. Böylece uluslararası bir kriz doğdu.

Bu krizi körükleyen güçlerin başında ise İsrail geliyordu. ABD'nin Kuveyt işgalinin hemen ardından takındığı anti-Irak söylemi en ısrarlı destekleyen ülkeydi. Hatta İsrailliler ABD'yi ılımlı bile buluyorlar, daha sert bir politika istiyorlardı. Amerikalı yazarlar Cockburn'lere göre; "İsrailliler, ABD'ye 'Saddam'ın gözünün yaşına bakmayın' mesajları yolluyorlardı." Öyleki İsrail Cumhurbaşkanı Haim Herzog, Amerikalılar'a nükleer silah kullanmalarını bile tavsiye etmişti.140 Öte yandan, ABD'deki İsrail lobisi de Irak'a karşı geniş kapsamlı bir saldırı düzenlenmesi için var gücüyle çalışıyordu. Tüm bu durum, Amerika'da, Irak'a karşı düzenlenmesi düşünülen saldırının gerçekte İsrail çıkarları adına planlandığı düşüncesini yaygınlaştırdı. Ünlü köşe yazarı Patrick Buchanan, bu düşünceyi, "Washington'da Irak'a karşı bir savaş açmamızı savunan yegane güç, İsrail ve onun buradaki 'ağlama duvarı' (yani lobisi)dir" diyerek özetliyordu.141

Öte yandan, İsrail konu hakkında ciddi bir propaganda kampanyası da başlatmıştı. Bu kampanya daha çok el altından yürütüldüğü için de, Mossad devreye girmişti. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, bu konuda önemli bilgiler aktarır. Ostrovsky'e göre, İsrail, Körfez Krizi'nin başlamasından bile çok daha önce Amerika ile Saddam'ı savaştırmak istiyordu. Öyleki, İsrail bu yöndeki planını İran-Irak Savaşı'nın hemen ardından uygulamaya koymuştu. Ostrovsky'nin yazdığına göre, Mossad'ın LAP-LohAma Psicologit (Psikolojik Savaş) bölümü, çeşitli dezinformasyonlarla (yalan haber) bu konuda etkili bir kampanya başlatmıştı. Saddam'ı tüm dünya barışına yönelik büyük bir tehdit olarak göstermeye yönelikti bu kampanya.142 Ostrovsky, şöyle diyor:

Mossad liderleri, eğer Saddam'ı yeterince korkunç göstermeyi başarırlarsa ve onun Körfez petrolü için bir tehlike olduğu -ki Saddam daha önce bu konuda bir güvence olarak algılanıyordu- düşüncesini yerleştirebilirlerse, ABD ve müttefiklerini Saddam'a saldırtabileceklerini hesaplıyorlardı.143

Daha o dönemlerde Saddam Hüseyin'in bölgenin geleceği için bir tehlike olduğu ve iktidardan indirilmesi gerektiği açıkça görülmekteydi. Ne var ki, Siyonistler Saddam karşıtı propagandayı başlattıklarında, bölge halklarının güvenliğini değil, Siyonizmin çıkarlarını gözetiyorlardı. Bu nedenle, gerektiğinde Saddam gibi bir diktatörle iş birliği yapıyor, gerektiğinde onu iktidardan indirmek için amansız bir mücadele başlatıyorlardı. Oysa gerçekten Irak halkının ve bölgenin güvenliğini düşünenlerin asıl yapmaları gereken, Saddam'ı şiddet ve acımasızlığa yönelten ideolojiyi ve şartları çözümlemek ve bunların düzeltilmesi için çaba göstermekti.

Siyonistler ise sadece Saddam'ın devrilmesi ile ilgiliydiler ve bu konuda o denli kararlıydılar ki, 4 Aralık 1990 günü, İsrail Dışişleri Bakanı David Levy, Amerikan Büyükelçisi William Brown'ı diplomatik dille tehdit etmiş, ABD'nin "Körfez Krizi'nin başlangıcında verdiği tüm sözlerini tutmasını", yani Irak'a saldırmasını istemişti. Levy'e göre, eğer ABD Irak'a saldırmazsa, İsrail bu işi kendi başına gerçekleştirecekti.144 Ancak İsrail açısından savaşı ABD'ye yaptırmak ve de savaşın tümüyle dışında kalmak çok avantajlıydı. Nitekim öyle de oldu.

Ancak İsrailliler ABD'nin savaş planlarına aktif olarak katıldılar. Çöl Fırtınası harekatını planlayan ABD kurmayları, İsraillilerden "Saddam'ı yaralamanın en iyi yolunun ailesini, özel korumalarını ya da yakınlarını vurmak olduğu" yönünde taktikler aldılar.145

Körfez Savaşı sırasında yaklaşık 175 bin Irak askeri, Amerikalılar tarafından esir alındı. Yukarıda bu esirlerin bir kısmı görülmektedir. Ayrıca bu savaş, Irak'ı büyük bir fakirlik ve yokluğun içine itti.

Ostrovsky'nin yukarıda anlattığı Mossad kaynaklı propaganda ise, Körfez Savaşı için gerekli olan kamuoyunu oluşturdu. Savaşın fitili de yine Mossad'ın "gönüllü ajanları" tarafından ateşlenmişti. Kongre üyelerinin Saddam'a karşı savaşa ikna edilmesi için Yahudi lobisinden Tom Lantos'un yönetimindeki Hill and Knowlton lobi şirketi dramatik bir senaryo yazmıştı. Turan Yavuz, olayı şöyle anlatıyor:

9 Ekim 1990. Hill and Knowlton lobi şirketi Kongre'de 'Irak'ın Vahşetleri' başlığı altında bir oturum düzenliyor. Lobi şirketi tarafından oturuma getirilen bazı 'görgü tanıkları' Iraklı askerlerin yeni doğmuş çocukları hastane odalarında öldürdüğünü öne sürüyor. Bir 'görgü tanığı' vahşeti tüm detaylarıyla anlatıyor ve Iraklı askerlerin bir hastanede 300 yeni doğmuş çocuğu öldürdüğünü söylüyor. Söz konusu bilgiler, Kongre üyelerini hayli rahatsız ediyor. Bu da Başkan Bush'un işine yarıyor. Ancak sonra anlaşılıyor ki, Hill and Knowlton lobi şirketinin kongre önüne getirdiği 'görgü tanığı' aslında Kuveyt'in Washington'daki Büyükelçisinin kızıdır. Buna rağmen kızın söyledikleri Kongre üyelerinin Saddam Hüseyin'e 'Hitler' lakabı takmasına yol açacaktır.146

İncelediğimiz tüm bu bilgiler, bizi tek bir sonuca götürüyordu: ABD'nin Irak'a karşı savaşa girmesinde İsrail etkisinin önemli bir rolü vardı.

Saddam'ın İktidarda Kalmasının ve Kürt Devleti Kurulmamasının Nedeni


Körfez Savaşı'nda Irak Kuveyt'ten çıkarıldı, ama Saddam Hüseyin iktidarda kalmaya devam etti.

1991 yılındaki Körfez Savaşı, İsrail'in Ortadoğu stratejisine uygun olarak başladı. Yahudi devleti, Irak'ın vurulmasını uzun zamandır istiyordu ve Saddam'ın Kuveyt'i işgal etmesi, ABD'yi buna ikna etmek için bulunmaz bir gerekçe olmuştu. Bu sağlanırsa, İsrail'in Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurma hayali gerçekleşebilirdi.

Ancak bilindiği gibi Körfez Savaşı'nın ardından Irak parçalanmadı. Kuzey'de bir Kürt devleti kurulmadı. ABD, Saddam'ı iktidardan düşürme hedefinden vazgeçti. Savaşın ardından toparlanan Saddam rejimi, ülkenin toprak bütünlüğünü yeniden sağladı.

Peki neden? Eğer Körfez Savaşı İsrail'in Ortadoğu stratejisine uygun olarak gelişmiş olsaydı, neden sonucunda İsrail'in on yıllardır hedeflediği Kürt devleti kurulmamıştı?

Sorunun cevabı, Irak'ın kuzeyiyle değil, güneyiyle ilgiliydi.

ABD'nin Körfez Savaşı'ndan hemen sonra Saddam'a karşı ayaklanan Kürtleri desteklemekte gösterdiği ihtiyat, Kürtler konusundaki bir tereddütten çok, Şiiler hakkındaki kaygılardan kaynaklanmaktaydı.

Saddam'ın ordularının yenilgisi üzerine ayaklanan muhalifler, yalnızca ülkenin kuzeyindeki Kürtleri değil, aynı zamanda güneyindeki Şiiler'i de içeriyordu. Bağdat yönetimi, bu iki cephede birden fiili çatışma halindeydi. Dolayısıyla, Kürtler'e verilecek büyük bir Amerikan desteği, ister istemez Şiiler'i de başarıya götürecekti. Şii demek aynı zamanda "İran etkisi" demek olduğu için de, ABD Saddam'ın ayaklanmaları bastırmasını bekledi. Kısacası, Körfez Savaşı'nın ardından hemen bir Kürt devleti kurulmamasının nedeni, "İran etkisi" korkusuydu.

Peki ABD'yi bu "İran etkisi"ne karşı bu kadar hassas davranmaya yönelten etken neydi?

Yine aynı adres: İsrail. İran'ı kendisine yönelik en büyük tehdit olarak gören Yahudi devleti, Kürt devleti projesini bu tehdidi göz önünde bulundurarak gerçekleştirmemeye ve gerekirse bu projeyi bekletmeye hazırdı. Oded Yinon'un 1982 tarihli raporu Irak'ın kuzey, orta ve güney olarak üçe bölüneceğini öngörmüştü, ama Tahran'daki rejim nedeniyle çoktan bu bölünmenin güney kısmından vazgeçilmiş, kuzeydeki kısım ise ancak bu rejime avantaj sağlamadığı sürece desteklenir hale gelmişti.

Turan Yavuz, ABD'nin Körfez Savaşı sonrasındaki politikasında İsrail'in söz konusu yaklaşımının etkisini şöyle anlatıyor:

1960'lardan bu yana Irak'taki muhalefet ile gizli temaslarını sürdüren İsrail, Körfez Savaşı sonrası Irak'a yönelik yeni bir tedirginlik içine girmişti... Şimdi tedirginlik, ayaklanmaların başarıya ulaşması konusunda idi. Kuzey'de Kürt ayaklanmasının başarıya ulaşması, Güney'de Şii ayaklanmasının da başarıya ulaşması anlamına geliyordu. Güney'de Şiilerin kontrolü ele geçirmeleri ve İslami hareketin yayılması, İsrail için Saddam'ın Scud füzelerinden daha tehlikeli bir gelişme idi. Bu yüzden İsrail tarafından Washington'a yönlendirilen mesaj trafiği de Washington'ın ayaklanmaları desteklememesi ve Irak'ın toprak bütünlüğünün parçalanmasına izin verilmemesi şeklindeydi.147

Ve doğal olarak bu yaklaşım, Saddam'ı da Bağdat'ın vazgeçilmez hakimi olarak tescil ediyordu. Kısacası Saddam, 1980'li yıllardaki misyonunu, yani İran'a karşı "taşeron" işlevini korumaya devam edecekti. Kürt devleti ise, bu stratejik yaklaşım içinde, yani bir İran etkisine izin vermeden ve hatta İran etkisine karşı bir rol ifa edecek şekilde büyütülecekti.

Newsweek Eylül 1992'de "A Dangerous Game in the Gulf: If Iraq is Dismembered, Who Will Stand up to Iran" (Körfez'de Tehlikeli Oyun: Irak Parçalanırsa, İran'a Karşı Kim Duracak?) başlıklı haberinde bu konuyu vurgulamış ve İsrail lobisinin önemli ismi Martin Indyk'in "Irak parçalandığında güneyinin İran'ın kontrolüne geçmesinden endişeliyiz" şeklinde özetlenebilecek açıklamalarını aktarmıştı.148

Kısacası 1991'deki Körfez Savaşı İsrail'in Ortadoğu hesaplarına uygun olarak gelişti ve sonuçlandı. 2003'teki Irak Savaşı da yine İsrail'in Ortadoğu hesaplarına uygun olarak planlandı...

 
    


131. Adel Darwish & Gregory Alexander, Unholy Babylon, s. 59
132. Dilip Hiro, The Longest War, s. 71
133. Michael Field, Inside the Arab World, s. 99
134. Adel Darwish & Gregory Alexander, Unholy Babylon, s. 57
135. Adel Darwish & Gregory Alexander, Unholy Babylon, s. 57
136. Adel Darwish & Gregory Alexander, Unholy Babylon, s. 57
137. Adel Darwish & Gregory Alexander, Unholy Babylon, s. 57
138. Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception, s. 247
139. Adel Darwish & Gregory Alexander, Unholy Babylon, s. 207
140. Adel Darwish & Gregory Alexander, Unholy Babylon, s. 207
141. Adel Darwish & Gregory Alexander, Unholy Babylon, s. 353-354
142. Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception, s. 247, 252-254
143. Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception, s. 254
144. Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 356
145. Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 357
146. Turan Yavuz, ABD'nin Kürt Kartı, s. 307
147. Turan Yavuz, ABD'nin Kürt Kartı, 165-166
148. Newsweek, 21 Eylül 1992.
© 2004 Harun Yahya. www.harunyahya.org
Bu sitede yayınlanan tüm materyali, siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin kopyalayabilir ve çoğaltabilirsiniz.
danisma@harunyahya.org