Önsöz
Soğuk Savaş yıllarında dış politika
üretmek oldukça kolaydı. Dünya, iki kutuplu bir istikrar
zeminine oturmuştu. Bağlı olduğunu kutup, size bazı
dış politika misyonları ve avantajları verirdi, siz
de ona göre davranırdınız. Bu stratejik tablo, dış
politikayı sabitleştirmiş, adeta zamanın akışını yavaşlatmıştı.
On yıl önceki stratejik tablo ile on yıl sonraki stratejik
tablo arasında ciddi bir farklılaşma olmazdı. Bu pozisyonda,
Türkiye gibi ülkelerin Dışişleri Bakanlıklarına düşen
iş, resmi yazışmaları, diplomatik temasları düzenlemekten,
kısacası "kırtasiyecilik"ten öteye gitmezdi.
Oysa Soğuk Savaş'ın bitmesiyle birlikte
dünyanın stratejik tablosu çok hızlı bir değişim sürecine
girdi. Bu süreç, özellikle Türkiye'yi yakından ilgilendiriyordu.
Çünkü Türkiye'nin üç dış politika yönünden ikisinde,
yani Balkanlar ve Kafkasya-Orta Asya'da, köklü bir
rejim değişikliği yaşandı. Sovyetler Birliği sınırları
ya da etki alanı içindeki cumhuriyetler bağımsızlıklarını
elde ettiler. Dahası, bu cumhuriyetler, "Türk kimliği"
ya da "Osmanlı mirası" nedeniyle Türkiye ile yakın
tarihsel ve kültürel bağlara sahiptiler. Bu noktadan
hareketle, Türkiye'nin bu iki zıt yönde, Balkanlar
ve Kafkasya-Orta Asya yönlerinde stratejik bir açılım,
bir etki alanı oluşturması hayalleri yeşerdi. "Adriyatik'ten
Çin'e Türk dünyası" sözleri, bu hayalin ifadesiydi.
Ancak sözkonusu "Adriyatik'ten Çin'e"
hayalleri, somut politikalarla desteklenemedi. Çünkü
Türkiye Soğuk Savaş sonrası dünyaya hazırlıksız yakalanmıştı.
Kendisine "hayat sahası" oluşturması için gerekli
olan strateji üretim gücüne sahip değildi. Bunun en
açık örneği Azerbaycan'da yaşandı (halen de yaşanıyor):
Rusya, sahip olduğu güçlü ve atak devlet mekanizmasını,
örneğin başarılı gizli servisini kullanarak Azerbaycan'da
darbe yaptırdı; Türkiye'ye yakın olan iktidarı değiştirip,
kendisine yakın olanı getirdi. Türkiye ise bir karşı-hamle
yapacak güç, bilgi ve deneyime sahip değildi. Bir
başka ülkede "darbe yaptırmak" ya da o darbeyi engellemek
gibi bir kavram, Türk dış politikasına yön veren zihinler
için çok yabancıydı.
Balkanlar'da da umulan "etki alanı"
yaratılamadı. Türkiye'nin Bosna-Hersek krizindeki
rolü Batı'nın çizdiği sınırların dışına çıkamadı.
Türkiye, uluslararası topluluğu harekete geçirmek
için BM ya da NATO koridorlarında umutsuzca dolaşmaktan
başka ciddi bir şey yapamadı. Bosna'nın asıl ihtiyacını,
yani silahı ise-bölgeyle hiç bir tarihsel bağı olmayan
ve dolayısıyla Türkiye'ye göre çok daha uzak ve dezavantajlı
kalması gereken-büyük ölçüde İran karşıladı. Sonunda
ABD, Türkiye'nin umutsuz diplomatik girişimlerinin
hiç bir payı olmadan, yalnızca kendi hesapları sonucunda
krize el koydu. Bu hesapların içinde, Clinton'ın seçim
endişelerinden de öte, "Bosna'yı İran etkisine kaptırmama"
düşüncesi ağırlıklı olarak yer alıyordu. Sonuçta,
bugün Bosna'da bir ABD-İran kutuplaşması yaşanıyor.
Türkiye'nin adı ise anılmıyor bile.
Kısacası Türk dış politika mekanizması,
dünyadaki yeni stratejik oluşum içinde oldukça "acemi"
kaldı. Soğuk Savaş döneminin "kırtasiyecilik" misyonunu
aşıp, içinde bulunduğu bölgeyi kendi çıkarları için
düzenlemeye çalışan bir "bölgesel güç" haline gelemedi.
(Bunda, Türkiye'nin 1990'ların başından bu yana içinde
bulunduğu siyasi istikrarsızlığın ve ekonomik krizlerin
de kuşkusuz büyük bir rolü vardır).
Ancak Türkiye'nin önündeki fırsat henüz
kaçmış değildir.
Bu fırsatı değerlendirebilmek için de,
hem devlet hem de toplum olarak Soğuk Savaş sonrası
dünyanın şartlarını iyi kavramak ve buna uygun bir
"milli strateji" belirlemek şarttır. Türkiye, devlet
ve toplum olarak, Osmanlı'nın mirasını taşıdığının
bilincine varır ve dış dünyayı bu bilince uygun bir
biçimde değerlendirmeye başlarsa, sözkonusu "milli
strateji" şekillenir. Bir kez şekillendikten sonra
da, gerçeğe dönüşmesi yalnızca bir "konjonktür meselesi"
olur.
MİLLİ STRATEJİ, devlet ve toplum düzeyinde
gerçekleşmesi gereken sözkonusu zihinsel değişikliği
harekete geçirmek için hazırlandı. Kitap içindeki
makaleler, Türk dış politikasının bazı temel meselelerine
yeni bir vizyon ile yeni bakış açıları getirmektedir.
Hedef, Türkiye'nin daha güçlü, daha
etkili ve kendi kimliğine daha çok sahip bir ülke
olmasıdır.