|
TÜRKLER İLE MÜSLÜMANLAR ARASINDAKİ
İLK MÜNASEBETLER
Buraya kadar bahsi geçen Türk toplulukları, savaşlar
ve göçler sonucunda Moğolistan'dan Tuna boylarına kadar
uzanan oldukça geniş bir bölgeye yayılmışlar; pek çok
farklı kültür ve inançlara sahip halklar ile tanışma
imkanı bulmuşlardır. Bu durum onların çeşitli dinlerin
etkisinde kalmalarına neden olmuştur. Bununla birlikte,
ilerleyen sayfalarda anlatılacağı gibi, Türkler asıl
kimliklerini Müslümanlık ile bulmuşlar; yüzyıllar boyunca
İslamiyet'in koruyuculuğunu ve bayraktarlığını yapmışlardır.
Türkler'in güneye ve batıya doğru gerçekleştirdikleri
göçlerin başlıca nedeni ekonomikti. Batıya göç eden
Türkler, İran'da Sasani İmparatorluğu engeli ile karşılaşınca
daha ileriye gidemediler. Bunlardan bir kısmı İran'a
yakın bölgelerde yerleşirken, bazıları Hindistan'a doğru
yöneldiler.
Sasani İmparatorluğu, belirli bir süre Türkler ile
Müslümanlar arasında bir set teşkil etmiş; Arap ordularının
Yermuk (634), Kadisiye (635) ve Nihavend (641) Savaşlarının
ardından İran'ı ele geçirmeleriyle ortadan kaldırılmıştır.
Buralarda yerleşik bulunan Türkler, önceleri Araplar'la
mücadele etmişlerse de, Talas Savaşı'nda (751) Çinlilere
karşı Araplar'ın yanında yer almışlardır. Savaş sonrasında
Çin'in Orta Asya'dan çekilmesiyle bölgeye Araplar hakim
olmuşlardır. Bu tarihten itibaren de Türkler'in hak
din olan Müslümanlığı tanıma imkanı doğmuştur.
Türkler'in Araplar ile yakınlaşması sonucunda, Maveraünnehir
bölgesindeki Türkler Müslümanlığı kabul etmeye başladılar.
Ancak, ilk Müslüman Türk Milleti bu bölgedekiler değil,
İtil boyunda yaşayan Türkler'in oluşturduğu Bulgarlar
oldu.
10. yüzyılın başında İtil Bulgarları ile Abbasiler
arasında diplomatik ilişkiler kuruldu. İtil Bulgarları
İlteberi, yani hükümdarı Almış'ın isteği üzerine, Bağdat'taki
Abbasi Halifesi kendisine din adamı ve askeri uzmanlardan
oluşan bir heyet gönderdi. Müslüman heyetin İtil'e ulaşmasının
ardından İtil Bulgarları 922 yılında topluca Müslüman
oldular. Böylece İtil (Volga) Bulgarları ilk Müslüman
Türk devleti oldu. O yıllarda Hazar Hanları Museviliği,
Uygurlar Maniciliği, Doğu Avrupa'daki Türkler Hıristiyanlığı
kabul etmişlerdi.
Tarihçilerin yazdıklarına
göre, Cuma hutbelerinde "Allah'ım, Bulgar İlteberini
doğru yola götür" deniyordu. Hükümdar, babası Müslüman
olmadığı için onun adının yerine Abdullah adını kullandı.10
Bulgar Türkleri o sırada eski örf ve adetlerini, bazıları
İslam'a uymasa da devam ettiriyorlardı. Diğer taraftan
Müslümanlığın şartlarını yerine getirme konusunda da
çok kararlı idiler. Nitekim Başkurt Türkleri o sırada
Hıristiyan olacakken Bulgarlar bunu engellediler.11
Diğer bir gelişme, Maveraünnehir bölgesinde yer alan
şehirlerdeki Müslüman Türk nüfusunun artması oldu. Buralarda
yaşayan Türkler, maddi imkanlarının çoğunu İslam dinini
yaymak amacıyla harcıyorlardı. "Putperest" dedikleri
soydaşlarını hak yola çevirmek üzere onların ülkelerine
akın eden Türkler'e maddi yardımda bulunuyor, onların
yiyecek gibi ihtiyaçlarını karşılıyorlardı. Aynı dönemde
göçebe Karluk ve Oğuz boylarının kitleler halinde Müslüman
oldukları görülüyordu. Göze çarpan bir nokta da, Müslüman
Türkler'in yoğun oldukları şehirlerde, Müslüman Türk
alimlerin tarih sahnesinde görünmeye başlamalarıydı.
Türkler'in İslamiyet'i tanımalarında etkili olan sadece
Müslüman heyetler değildi. Bu süreçte Müslüman tüccarlar,
dervişler ve Abbasi ordularında görevli Müslüman Türk
askerler de önemli görevler üstlendiler. 19. yüzyılın
ortalarında Abbasi ordularında çok sayıda Türk vardı.
Bu tarihte, Türkler Bizans sınırında görev alarak Hıristiyanlara
karşı İslam dünyasını korumaya; aynı zamanda da İslamiyet'i
yakından öğrenmeye başladılar. Kahraman Türk akıncıları
unutulmaz başarılar kazandılar; Battal Gazi Destanı
şanlı tarihimizin önemli yapraklarından biri oldu.
Şöyle özetlenebilir ki, Türkler'in Müslümanlığa geçişleri
10. yüzyıla kadar yavaş, bu tarihten sonra ise büyük
bir hızla gerçekleşmiştir.
TÜRKLER NASIL TANINIYORLARDI?
Türkler'in İslamiyet'i kabul etmeye
başladıkları dönemler hakkında günümüze ulaşan eserlerin
sayısı oldukça azdır. Dolayısıyla İslam dünyasında Türkler'in
nasıl tanındıklarına ilişkin bilgilerimiz sınırlıdır.
Zeki Velidi Togan tarafından yayınlanan İbn-i Fadlan
Seyahatnamesi bazı ipuçları vermektedir. İbn-i Fadlan,
başkanlığını yaptığı Abbasi elçilik heyetiyle bazı Türk
boylarını ziyaret etmiş ve gözlemlerini kaleme almıştır.
Diğer bir kaynak olan, Ebu Dülef Seyahatnamesi de bununla
benzer görüşler içermektedir.12
780-869 yılları
arasında yaşamış Arap edibi ve düşünürü Cahiz'in Hilafet
Ordusu Menkıbeleri ve Türkler'in Faziletleri gibi çalışmaları
bulunmaktadır.13 Türkler'in Faziletleri
isimli eser Türkler'in karakteri hakkında yazılmış ilk
kitaptır. Söz konusu eserde Türkler, düzeni seven, kabiliyetli,
aynı zamanda da mütevazı insanlar olarak tanıtılmıştır.
Cahiz, "Türk tek başına bütün bir cemiyet demektir"
diyerek Türkler'in üstün niteliklerine işaret etmiştir.14
Aynı kitapta, Türkler'in at üzerinde geçirdikleri zamanın
yerde ve uykuda geçirdikleri zamandan çok daha fazla
olduğu; ok atma ve ata hakim olma yetenekleri belirtilmiştir.
Bunların yanı sıra, diğer milletlerin meziyetleri sayılırken
Türkler'in askerlikte en ileri seviyede olduklarına
dikkat çekilmiştir.
Söz konusu kitapta Cahiz, Türkler hakkında övgü dolu
ifadeler kullanmıştır:
"Savaş sanatı Türk'e bilgi, tecrübe,
siyaset ve sair yüksek vasıflar kazandırmıştır. Türk
daima sözünde durur ve hile bilmez. Türk Hakanı hileyi
sadece savaşta da olsa yapmak zorunda kaldığını üzülerek
belirtir ve iki yüzlü olanları daima en kötü insan sayar...
Arap ordularını Türkler kadar titreten başka bir Millet
yoktur. Türkler daima soylarıyla iftihar ederler, vatanlarına
ve dillerine çok bağlıdırlar. Düşmanları esir alınca
onlara iyilik ve ikram eder, alicenaplık gösterirler."
15
Türk tarihinin anlatıldığı bir kaynakta, o çağlarda,
İslam dünyasının Türkler'e yaklaşımı şöyle anlatılır:
"Araplar Maveraünnehir'e geldikleri
zaman Türkler'in yüksek ahlaki meziyetlere, büyük bir
idarecilik ve askerlik maharetine sahip olduklarını
görmüşlerdi. Bunların şöhreti ta uzak İslam beldelerine
kadar yayılıyor, herkes Türkler'den bahsediyordu. Müslümanlar
arasında, Türkler İslamiyet'e girdikleri takdirde artık
hiçbir gücün İslam'a karşı çıkamayacağı inancı doğmuştu.
Nitekim birçokları vaktiyle Hazreti Muhammed'in Türkler'le
ilgili övgülü ve müjdeli sözler söylediğini rivayet
ediyor, hatta bazı Kuran ayetlerinde Türkler'in ima
edildiği söyleniyordu."16
İSLAMİYET VE TÜRKLER
Türkler, İslam'ı hiçbir zorlama olmaksızın ve büyük
bir içtenlikle kabul ettiler. Bu, tüm tarihçilerin kesinlikle
üzerinde ittifak ettikleri bir konudur. Böyle bir gelişmede,
onların Gök-Tanrı dinleriyle Müslümanlık arasında birtakım
benzerliklerin bulunması önemli rol oynamıştır.
Eski Türkler, inandıkları yaratıcıyı
"Tengri" olarak isimlendiriyorlardı. Tanrı'nın tek olduğuna
ve herşeyi yarattığına inanıyorlardı. Öldükten sonra,
iyi insanların "uçmağ" denilen cennete, kötülerin ise
"tamu" olarak adlandırılan cehenneme gideceklerini düşünüyorlardı.
Kadere inanırlardı. İbn-i Fadlan'ın yazdıklarına göre,
Türkler'de zina ve eşcinsellik yasaktı; hırsızlık yapanlar
ağır cezalara çarptırılırlardı; iyilik yapmaya son derece
riayet edilirdi.17 Tüm bunlar Türkler'in
Müslüman oluşlarını hızlandıran ve kolaylaştıran etkenlerdi.
Türkler tarih boyunca çeşitli dinlere girmişlerdir.
Buna rağmen İslamiyet dışındaki dinlere girenler Türklüklerini
koruyamamış; diğer kültür ve dinler içinde eriyip gitmişlerdir.
İslam dini, milli yapıya uygun olduğu içindir ki Türkler
kitleler halinde bu dini kabul etmişler ve milli varlıklarını
muhafaza etmişlerdir. Diğer bir deyişle İslam, bütün
Türkler'i birleştiren bir din olmuştur. Bu gerçekler,
Türk Tarihinden Yapraklar isimli eserde şöyle ifade
edilmiştir:
"Türkler, Müslüman dinini samimi
olarak, kendi istekleriyle, hiçbir zorlama ve dış baskı
olmaksızın kitle halinde kabul edince, tarihlerinin
yeni bir devresine ayak basmış oluyorlardı. Bu yeni
devre, 10. asırdan önceki asgari 1200 yıllık devreden
daha da şanlıydı. Müslümanlık, Türk milli bünyesi için
uygun bir din haline geldi. Türkler, Müslüman olma suretiyle
Türklüklerini kemale erdirmiş, adeta tamamlamışlardı."18
Türkler arasında Müslümanlık, daha çok tarikatlar ve
kendini dine adamış hizmet ehli insanlar vesilesiyle
yayılmıştır. Başka dinlerin de yaygın olduğu Maveraünnehir
bölgesinde, Müslüman alim, hukukçu ve bilim adamlarının
yetişmesi ve çoğalması İslamiyet'in yayılmasına hız
kazandırmıştır. Bu sırada medreseler kurulmuş; "yüksek
İslam" adı verilen yazılı geleneğe bağlı İslam anlayışı
ve yorumu uygulanmıştır.
İlk Kuran tercümeleri 10. yüzyılda
Farsça çevirisiyle karşılaştırılarak satır aralarına
yazılmıştır. Müslümanlığın kabulünden sonra, Kuran'ın
yazılı tercümeleri, Türkçe yazı dilinin gelişmesine
ve yaygınlaşmasına da katkıda bulunmuştur.19
Türkler'in İslam dinini kabul etmeleri önemli bir gelişmeye
daha vesile olmuştur. İslamiyet, Türkler'in bayraktarlığında
dünyaya yayılmış; bu durum da dünya tarihini şekillendirecek
pek çok oluşuma öncülük etmiştir. Profesör Erol Güngör
bu gerçeğin altını şöyle çizmiştir:
"Türkler İslam'ı kendileri için bir milli din haline
getirdiler, bütün benlik ve samimiyetleriyle bu dine
sarılarak on birinci yüzyıldan itibaren İslam dünyasının
bütün düşman kuvvetlere karşı korunması işini tek başına
yüklendiler.
İslamiyet devrine kadar Türkler her
türlü yüksek meziyete sahip olan, fakat henüz dünyada
kendi yerini tam bulamamış olan bir milletti. İslam,
onun yolunu aydınlatan bir ışık oldu ve Türk Milleti
bu ışığı takip ettikçe hep yükseldi."20
TOLUNOĞLULLARI, İHŞİDOĞULLARI
VE SACOĞULLARI
Bilindiği gibi, tarihte Türkler tarafından kurulan
ve yönetilen, fakat halkının çoğunluğu Türk olmayan
devletler vardır. Bunlar arasında Tolunoğulları, İhşidoğulları
ve Sacoğulları devletlerinin ayrı bir önemi vardır.
Söz konusu üç devletin kurucuları Müslüman Türkler'dir.
Abbasi Halifeliği sınırları içerisinde biraraya gelen
müstakil ilk Türk devletinin kurucusu, Oğuz Türkleri'nden
cesaret ve bilgisi ile nam salmış Tolun Ahmed'dir. 868
yılında Mısır Valisi olan Ahmed, burayı başarıyla yönetirken
aynı zamanda kuvvetli bir ordu kurmuş, Bağdat ile arası
açılınca bağımsızlığını ilan etmiştir. Mısır'ın ekonomisini
düzeltip halkı yoksulluktan kurtardığı için burada oldukça
sevilmiştir. Yerine geçen oğlu Humareveyh zamanında
devletin sınırları Toroslar ve Irak'a kadar genişlemiştir.
Ancak onun ardından gelenler iyi yönetim gösterememişler;
bunun sonucunda Abbasi kuvvetleri 905 yılında Mısır'a
girerek Tolunoğulları yönetimine son vermişlerdir.
Mısır'da kurulan ikinci Türk devleti İhşidoğulları
Devleti'dir. (935-969) Kurucusu Mısır Valisi İhşid'dir.
O yıllarda İhşidoğulları'nın sınırları Mısır'dan Suriye'ye
kadar olan bölgeyi kapsamıştır. Ölümünden sonra oğulları
başa geçtiyse de, çıkan iç karışıklıklardan faydalanan
Fatimiler bu devleti yıkmışlardır.
Sacoğulları Devleti'nin kurucusu Abbasilerin Azerbaycan
ve Ermenistan Valisi Afşın'dır. Sacoğulları yaklaşık
kırk yıl bu bölgede, Abbasilerden bağımsız bir devlet
olarak varlığını sürdürmüştür.
KARAHANLI DEVLETİ
9. yüzyılda Karahanlılar, Orta Asya'da belirgin bir
güce sahiplerdi. 10. yüzyılda Satuk Buğra Han'ın İslamiyet'i
devletin resmi dini ilan etmesiyle, Karahanlı Devleti
Orta Asya'daki ilk Müslüman Türk devleti oldu. Satuk
Buğra Han ile birlikte 200.000 Türk ailesi de İslamiyet'i
kabul etti.21 Böylelikle
Orta Asya'daki güçler dengesinde İslamiyet yerini almış
oldu.
Karahanlılar, İslamiyet'i sadece seçmekle kalmamış;
onun diğer Türk boylarına duyurulması görevini de üstlenmişlerdir.
Bu dönemde özellikle Kaşgar bölgesinde, kapsamlı İslami
çalışmalar yapılmış ve eşsiz eserler yazılmıştır. Dönemin
en önemli kitapları arasında, Yusuf Has Hacib'in Kutadgu
Bilik (Mutlu Kılan Bilgi) adlı eseri ve Kaşgarlı Mahmud'un
Divan-ı Lügat-it Türk isimli eserleri sayılabilir. Birinci
eser devlet yönetimi, ikincisi de dil bilimi alanında
türlerinin ilk örnekleri olmuştur.
İslamiyet, Türkler'e yeni ufuklar açtı. 11. yüzyıl,
Türkler'in İslam dünyasında gün geçtikçe güçlendiği
bir dönem oldu. Tarihçilerin aktardığına göre, Hazreti
Muhammed'in Müslüman Araplara "İleride bu ümmetin efendisi
Türkler olacaktır" dediğine dair rivayetler dilden dile
dolaşıyordu. Kaşgarlı Mahmud'un kitabının başında Türkler'e
hakimiyet verildiği, herkesin Türkler'e muhtaç olduğu
ve bu nedenle Türkçe öğrenmesi gerektiği yazmaktaydı.
Karahanlılar devri özellikle Türk kültür ve sanat tarihi
bakımından önem taşır. Bu dönemde, yerleşim merkezlerinde
camiler, köprüler, kervansaraylar ve benzeri yapılar
inşa edilmiş; eğitim kurumları açılmış; Buhara ve Semerkant
bilim merkezi durumuna gelmiş; Türk dili de büyük bir
gelişme olanağı bulmuştur.
İlk Türk mutasavvıfı Ahmed Yesevi Karahanlılar zamanında
yaşadı. Ahmed Yesevi ve halefleri, Orta Asya'da İslamiyet'e
çağıran elçiler oldular; bu topraklarda İslamiyet'in
yayılması için büyük çaba harcadılar. Anadolu Türk evliyalarının
çoğu Ahmed Yesevi'den eğitim aldı. Ahmed Yesevi ve onun
ardından gelenler Türkçeyi yaygın olarak kullandılar;
böylece Türkler'in İslamiyet'i tanımalarına unutulmaz
katkılarda bulundular. Bunun Türk Birliği'nin kurulması
yolundaki önemli kilometre taşlarından birisi olduğu
açıktır.
Karahanlı Devleti 13. yüzyılın ilk çeyreğine kadar
ayakta kaldı; bu tarihteki Moğol istilaları sonucunda
yıkıldı.
GAZNELİLER
Gazneliler
Devleti, adını Doğu Afganistan'da bulunan başkentleri
Gazne'den almış; çağının en güçlü devletlerinden biri
olmuştur. 997 yılında Gazneli Mahmud'un iktidara gelmesiyle
en parlak çağını yaşamıştır. Gazneli Mahmud Müslümanlığı
yayma konusundaki çabalarıyla herkesin takdirini kazanmış;
devletin sınırlarını Toharistan ve Maveraünnehir'den
Pencap'a, Multan'a ve Sind'in bir bölümüne kadar genişletmiştir.
Hindistan'a 17 kez sefer düzenlemiş ve Kuzey Hindistan'ı
topraklarına katmıştır. Bölge insanları büyük oranda
İslamiyet'i seçmişler; böylece günümüzdeki Pakistan
Devleti'nin temeli atılmıştır.
Gazneli Mahmud'un İslamiyet'i tebliğ etme yolundaki
çalışmaları Bağdat'taki halife tarafından da desteklenmiş
ve ona "Sultan" unvanı verilmiştir. Türk tarihinde sultan
unvanını ilk defa o kullanmıştır. Şüphesiz Gazneli Mahmud
Türk-İslam tarihinin en büyük şahsiyetlerinden biridir.
Aynı devirde, ünlü Türk düşünürü Ebu Reyhan el-Biruni,
Gazne'de çalışmalarını sürdürmüştür. Bu gelişme, söz
konusu dönemin Türk-İslam kültür tarihinin en önemli
çağlarından birisi olarak anılmasında rol oynamıştır.
Firdevsi'nin "Şehname"si de yine bu dönemde Sultan Mahmud'a
sunulan yapıtlar arasındadır.
Sultan Mahmud'un ardından yerine oğlu Sultan Mesud
geçmiştir. Dandanakan Savaşı'nda Gazneliler, Tuğrul
ve Çağrı Beyler komutasındaki Oğuz kuvvetlerine yenilmiş
ve Selçuklu hakimiyetine girmişlerdir.
OĞUZLAR
Türk Milleti'nin her devirde en büyük bölümünü oluşturan
Oğuzlar, siyaset ve medeniyet sahasında da en büyük
rolü oynamışlardır. İslamiyet'i seçmelerinden önce Göktürk
Devleti'ni; İslamiyet'le tanışmalarından sonra Harzemşahlar,
Akkoyunlu ve Karakoyunlular Devletlerini, Selçuklu ve
Osmanlı İmparatorluklarını kuranlar Oğuzlar'ın soyundandır.
Oğuz adı, kabile, boy anlamı da bulunan ok sözünden
eski Türkçede çoğul eki olan "z" ekiyle türetilmiştir.
24 boy halinde yaşayan Oğuzlar, boy yapılarını her gittikleri
yere taşımışlardır.
Oğuzlar'ın 24 boyu, Oğuz Han'ın Gün, Ay, Yıldız, Gök,
Dağ ve Deniz adlarındaki altı oğlunun ve bu altı oğlun
her birinin dörder oğlunun soyundan türemiştir. 24 boyun
on ikisi Bozoklar, on ikisi Üçoklar şeklinde adlandırılmıştır.
Bozoklar'ın sembolü yay, Üçoklar'ın sembolü ok olmuştur.
(Bugün Türkiye'de yaşayan Türkler'in soy ağaçlarına
bakılırsa, çoğunun 24 Oğuz boyundan birine mensup olduğu
görülür. Türkiye'deki birçok yer adı ve buralarda yaşayanların
isimleri de Oğuz boylarının isimleridir.)
Bozoklar, Oğuz Han'ın Gün Han, Ay Han ve Yıldız Han
adlı oğullarından meydana gelmişlerdir: Kayılar, Bayatlar,
Alkaevliler, Karaevliler, Yazırlar, Dodurgalar, Dögerler,
Yaparlılar, Avşarlar, Beğdililer, Kızıklar, Karkınlar.
Üçoklar, Oğuz Han'ın Gök Han, Dağ Han ve Deniz Han
adlı oğullarından meydana gelmişlerdir: Bayındırlar,
Peçenekler, Çavuldurlar, Çepniler, Salurlar, Eymürler,
Alayuntlular, Yüregirler, İğdirler, Büğdüzler, Yıvalar
ve Kınıklar.
Peçenekler'i önlerine katarak Doğu Avrupa'ya yönelen
Oğuzlar, kalabalık topluluklar oluşturdular; Uz veya
Guz şeklinde adlandırıldılar. Ruslar ise bunlara doğrudan
doğruya Türk adını verdiler. Peçenekler'in ardından
göçlerine devam eden Uzlar'ın büyük bir kısmı 1064 yılında
Tuna'yı aşarak Balkanlar'a geçti; diğer bir bölümü bugünkü
Ukrayna'nın güneyinde yerleşti. Bunlardan bazıları Karakalpak
adıyla tanındılar. 11. yüzyıl ortalarında Balkanlar'da
yurt tutan Uz topluluklarının bir bölümü Vardar Ovası'ndaki
başka Türk unsurlarla karışarak, buranın tam bir Türk
yurdu olmasını sağladılar. Uzlar'ın kalan kısmı Dobruca'da
yerleşerek, bugünkü Gagauzlar'ın temelini meydana getirdiler.
BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİ
Oğuzlar'ın Aral Gölü ile Hazar Denizi arasındaki bölgede
yerleşen kısmı, tarihte yepyeni bir çığır açtı. İslam
dininin Oğuzlar arasında yaygın duruma gelmesiyle diğer
Türk boyları onları Türkmen şeklinde isimlendirdiler.
Büyük Selçuklu hükümdarı
Alparslan'ın kumandanlığında
kazanılan Malazgirt Meydan Savaşı'yla beraber
Anadolu'nun kapıları Türkler'e tamamen açılmıştır.
|
Selçuk Bey, Dukak Bey'in oğluydu; Oğuzlar'ın Üçoklar
dalından Kınıklar boyundandı. Selçuk Bey'in torunları
olan Tuğrul ve Çağrı Beyler döneminde Oğuzlar, 1040
yılında, Dandanakan'da Gaznelileri yenerek Büyük Selçuklu
Devleti'ni kurdular. Daha sonra İran'ı fethedip, Doğu
Anadolu'nun kapılarına dayandılar. Tuğrul Bey ile Çağrı
Bey'in kesin bir birlik ve beraberlik içinde hareket
etmeleri, başarılarındaki en önemli etken oldu. Tuğrul
Bey, halife tarafından Sultan olarak tanındı; sağlığında
Sünni İslam dünyasını tek bir çatı altında topladı.
Ölümünün ardından yerine, Çağrı Bey'in oğlu Alparslan
geçti.
Alparslan hiç tartışmasız Türk tarihinin en önemli
isimlerinden biridir. Türk tarihinde bir dönüm noktası
olan, Anadolu'nun kapılarını açan Malazgirt Zaferi'nin
(1071) mimarıdır. Alparslan, büyük bir devlet adamı
ve komutan olmasının yanında üstün ahlakıyla da tanınır.
Şu satırlar onun seciyesini anlatması açısından anlamlıdır:
"Büyük Kumandan Alparslan'ın saray mutfağında her gün
elli koyun veya keçi kesilerek fakirlere dağıtılmaktaydı.
Sultan'ın divanında sayılamayacak kadar çok fakir kimselerin
isimleri kayıtlı olup bunlara muntazaman maaşları verilmekteydi.
O Koca Sultan bazen tevafuk eseri hasta ve fakir bir
kimseyi gördüğü zaman, son derece hassasiyete kapılarak
teessüründen ağlayıp derhal yardımına koşmaktaydı."
22
Bizanslılar'ın Malazgirt Savaşı'ndan sonra yapılan
anlaşmaya uymaması nedeniyle Sultan Alparslan komutanlarına
Anadolu'nun tamamen fethedilmesi emrini verdi. Alparslan'ın
yerine geçen Melikşah zamanında da bu fetih hareketleri
devam ettirildi. Kutalmışoğlu Süleyman Bey ve kardeşi
Mansur gibi hanedan üyeleri ile Artuk Bey, Tutak, Danişment
Gazi, Mengücek, Ebulkasım gibi isimlerin komutasındaki
Türkmenler Anadolu içlerine akınlar düzenlediler. Anadolu'nun
fatihi olan bu değerli komutanlar veya oğulları hakim
oldukları bölgelerde kendi devletlerini kurdular. Bunlar,
Anadolu'da kurulan ilk Türk devletleridir. Melikşah'ın
1092'de öldürülmesinden sonra, bu Türkmen beylikleri
daha bağımsız hareket etmişlerse de çoğu siyasi bakımdan
Irak Selçukluları'na bağlı kaldılar. Anadolu'nun Türkleşmesinde
önemli rol oynayan ilk Türk devletleri, genellikle küçük,
mahalli yapıdaydılar. Ancak Saltuklular, Danişmentliler,
Mengücükler ve Artuklular diğerlerinden daha güçlüydüler.
Zamanla Anadolu Selçukluları, diğerleri üzerinde hakimiyet
kurarak, Anadolu'da Türk birliğini sağladılar.
Melikşah ve veziri Nizam-ül Mülk döneminde, Selçuklu
İmparatorluğu en parlak yıllarını yaşadı. Ancak her
ikisinin de öldürülmesinin ardından gelişen bazı olaylar
Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun dağılmasını hızlandırdı.
Bunlardan en önemlileri, taht mücadeleleri ile Hıristiyan
dünyasının ortak harekete geçmesi sonucunda düzenlenen
Haçlı Seferleri oldu.
MALAZGİRT ZAFERİ
Alparslan'ın Büyük Selçuklu tahtına geçmesiyle birlikte,
Anadolu'ya yapılan akınlar tekrar hız kazandı. Bu akınlarda
Orta ve Güney Anadolu baştan başa geçilerek birçok şehir
alındı. Alparslan'ın bir amacı da Mısır'ı fethederek
İslam dünyasındaki ayrılıkçı hareketlere son vermekti.
Ancak o sıralarda başka bir durum ortaya çıktı.
Aynı yıllarda Bizans'ta iç karışıklıklar hüküm sürmekteydi.
Bizans, Türk akınları karşısında aciz kalmıştı. Yeni
imparator Romanos Diogenes Anadolu'yu kaybetmekte olduklarının
farkına varınca bu gelişmeyi durdurmak ve Türkler'i
Anadolu'dan çıkarmak amacıyla Anadolu'ya geçti; Selçuklular'a
karşı büyük bir ordu kurma çalışmalarına başladı. Anadolu'ya
iki sefer düzenledi, bazı tahribatlar verdi, ancak imparatorun
amacı Türkler'e son ve kesin bir darbe vurmaktı. Bu
nedenle, Ermeni, Gürcü; ücretli Frank, Norman, Rus askerleri;
Türk soyundan Uz ve Peçenek kuvvetlerinden oluşan 200
bin kişilik büyük bir ordu hazırladı.
Hazırlıkların ardından Bizans ordusu doğuya doğru sefere
çıktı. Bu sırada Alparslan, Mısır seferine çıkmış, kuvvetleriyle
Halep'i kuşatmıştı. Bizans ordusunun ilerleyişini duyunca
süratle geri dönmeye karar verdi. Yaşlı ve yorgun askerlerini
bırakarak emrindeki genç ve dinç kuvvetlerle Malazgirt
yakınlarına geldi. Birkaç kez barış teklif ettiyse de
bunu Alparslan'ın korkusuna yorumlayan Romanos Diogenes
barışı reddetti; artık savaş kaçınılmazdı.
Tarihi kaynaklara göre Bizans'ın 200 binlik ordusuna
karşı, Selçuklu kuvvetleri 50 bin kadardı. İki ordu
Malazgirt Ovası'nda mevzilendiler.
İslam ülkelerinin her köşesinde, Alparslan'ın zafer
kazanması için hutbe okunuyor, dua ediliyordu. Sultan
Alparslan 26 Ağustos 1071 Cuma günü sabahı etkileyici
ve coşkulu bir konuşma yaptı:
"Kumandanlarım, askerlerim! Biz ne
kadar az olursak olalım, onlar ne kadar çok olursa olsunlar,
daha fazla bekleyemeyiz. Bütün Müslümanların minberlerde
bizim için dua ettiği şu saatlerde kendimi düşman üzerine
atmak istiyorum. Ya muzaffer olur gayeme ulaşırım, ya
şehit olur cennete girerim... Askerlerim! İşte atımın
kuyruğunu bağladım. Bir er gibi savaşa gireceğim. Üzerimde
sultanlık belirtisi hiçbir şey yoktur. Şehit olursam,
üzerimdeki şu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum
göklere çıkacaktır... Ya Rabbi! Seni kendime vekil ediyor,
azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve Senin uğrunda
savaşıyorum. Ey Tanrım, niyetim halistir, bana yardım
et. Sözlerimde yalan varsa beni kahret." 23
Halife de bütün camilerde okunmak üzere her tarafa
gönderdiği hutbesinde şöyle dua etmişti:
"Allah'ım, Müslümanlığın bayraklarını yükselt ve hayatlarını
sana kulluk uğrunda esirgemeyen mücahitlerini yalnız
bırakma; Alparslan'ı düşmanlarına muzaffer kıl ve askerlerini
meleklerin ile teyit eyle!.."
Alparslan, askerlerine hitabının ardından kılıcını
ve gürzünü kuşanarak ordusunun başına geçti. Alparslan
sayıca çok üstün olan Bizans kuvvetlerine karşı, Türk
savaş taktiği olan "Turan taktiği"ni başarıyla uyguladı.
Askerlerin bir kısmı savaş alanının iki yanındaki tepelerde
pusuya yattı. Diğer kuvvetler önce düşmana saldırdı,
sonra da kaçar gibi yaparak geri çekildiler. Türkler'in
bozguna uğradığını zanneden Bizans kuvvetleri disiplinsiz
bir şekilde Selçuklu kuvvetlerini takibe başladı ve
merkezden epey ayrıldılar. Pusuya doğru çekilen Bizans
ordusu, bu tuzağı geç fark etti. Geri çekilmeye çalıştıkları
sırada Ermeniler ve bazı yedek kuvvetler savaş alanından
kaçtılar. Bizans ordusundaki Uzlar ve Peçenekler de
Türkler'in safına geçtiler. Tam anlamıyla çembere alınan
Bizans ordusu, akşama kadar süren Türk hücumlarıyla
adeta yok edildi; Diogenes de yaralı olarak ele geçirildi.
Alparslan, imparatorun umduğunun aksine ona çok iyi
muamele etti, saygı gösterdi ve onunla bir anlaşma yaparak
serbest bıraktı.
Malazgirt Zaferi sonuçları itibarıyla hem Türk tarihi,
hem de dünya tarihi bakımından çok büyük bir önem taşımaktadır.
Böylece Anadolu kapıları Türkler'e tamamen açılmıştır.
Anadolu'nun çeşitli yerlerinde irili ufaklı Müslüman
Türk devletleri ortaya çıkmış; Türkiye Cumhuriyeti'ne
kadar uzanan Türkiye tarihi başlamıştır. Artık Anadolu,
ebediyen Türk ülkesi olmuştur. Bu zaferle, Türkler'in
İslam dünyasındaki prestiji ve liderliği daha da güçlenmiştir.
Malazgirt Zaferi, Avrupa'da da derin izler bırakmıştır.
Bizans'ın yenilmesi üzerine kendilerini de tehlikede
gören Hıristiyan Avrupa, Türkler'e karşı ittifaklar
kurmuştur. Diğer bir ifadeyle, Haçlı ittifakı aslında
bu zafere bir tepki olarak doğmuştur. Haçlı Seferleriyle
Türk ilerleyişi durdurulmak istenmiştir.
TÜRKLER ANADOLU'DA NASIL KARŞILANDI?
Anadolu, Türkler tarafından fethedilmeden önce Bizans
hakimiyeti altındaydı. Ermeniler, Gürcüler, Süryaniler
ve Yakubiler gibi topluluklar Bizans idaresi altında
yaşıyorlardı. Ancak halk, yönetimden memnun değildi;
siyasi, ekonomik ve dini yönden baskı görüyordu. Ağır
vergi yükü halkın belini bükmüştü. Baskı politikasına
direnen azınlıkların ya köyleri yıkılıp yakılıyor ya
da mallarına el konuluyordu. Ortodoksluk dışındaki mezheplere
mensup Hıristiyanlar bile büyük zulüm gördüler; tehditlerle
Ortodoks mezhebini kabul etmeye zorlandılar.
Müslüman Türk Devletleri,
tarih boyunca hakimiyetleri altındaki topraklarda
gayrimüslimlere adaletle davranmış ve hürriyetlerini
sağlamışlardır. Bunun farkına varan Ermeni ve
Rum azınlıklar da Anadolu'ya barış ve huzur getiren
Türkler'in yönetimini
tercih etmişlerdir.
|
Türkler'in Anadolu'ya ayak basışı, Bizans boyunduruğu
altında inleyen azınlıklar için bir kurtuluş umuduydu.
Bu gerçeği ilk fark edenler Ermeniler oldu. Nitekim
Malazgirt Savaşı'nda Bizans kuvvetlerindeki Ermenilerin
savaş alanını terk etmeleri, Diogenes'i zor durumda
bırakmış ve Türkler'in savaşı kazanmasında önemli rol
oynamıştı. Ermeniler ne kadar doğru hareket ettiklerini
Türkler'in Anadolu'yu fethetmelerinin ardından daha
iyi anladılar. Alparslan ve Melikşah onlara topraklarını,
haklarını ve özgürlüklerini iade ettiler.
Ermeni Patriği Basile'nin Selçuklu Sultanı Melikşah'ın
vefatının ardından yazdıkları, Anadolu Ermenileri'nin
Müslüman Türkler'e bakış açısını en güzel şekilde ortaya
koymaktadır:
"Her tarafta barış ve hakimane bir
idare kurdu. Bütün hükümdarlardan daha akıllı ve kudretli
idi. Bildiklerimizin hepsinden de daha adil olduğundan
kimseye keder vermedi. Yüksek fikirleri, adil ahlakı
ve şefkati ile kendisini herkese sevdirdi. Böylece harp
ve şiddetle değil, gönülleri kazanmak suretiyle hiçbir
hükümdarın elde edemediği memleketlere sahip oldu. Eğer
ömrü vefa etse idi, çok süratle artan kudreti dolayısıyla,
Avrupa'yı da devletinin hudutları içerisine alacaktı."
24
Daha da ilginci, Anadolu'da yaşayan azınlıkların yanı
sıra Rumlar'ın da Türkler'in yönetimini tercih etmeleriydi.
Gün geçtikçe artan sorunlardan bunalan Rumlar da Ermeniler
gibi, bölgeye adalet ve barış getiren Türkler'e sıcaklık
duymaya başlamışlardı:
"Türkler'in pek geniş olan dini müsamahaları
ve Müslüman, Hıristiyan farkı gözetmeden tatbik ettikleri
adilane hükümet sistemi de Bizans tiranlarından bıkmış
olan Rum ve Ermeni ahalisi için Türk hakimiyetini tercih
sebeplerindendi."25
Kısacası Türkler Anadolu'da kurtarıcı olarak karşılandılar.
Şunu da eklemek gerekir ki savaşlar, salgın hastalıklar,
Bizans'ın zorbalıkları ve tehcir (zorla göç ya da hicret
ettirme) politikası nedeniyle Anadolu'da nüfus oldukça
azalmıştı. Böylece Türkler adeta terk edilmiş olan,
tarım ve hayvancılığa son derece elverişli Anadolu topraklarında
yerleşmeye başladılar. 13. yüzyıldaki Moğol baskısı
sebebiyle ikinci bir göç dalgası daha yaşandı. Böylece
Anadolu'nun Türkleşmesi tamamlanmış oldu.
OSMANLI İMPARATORLUĞU VE GAYRİMÜSLİMLER
Selçuklular, Anadolu'ya gelen Kayı Türkleri'ni Bizans
sınırına yerleştirmişlerdi. İşte böyle ortaya çıkan
Osmanlı Beyliği bu avantajı iyi kullanarak kısa sürede
büyük bir devlet haline geldi. Anadolu Selçuklu Devleti'nin
yıkıldığı sırada, Bizans topraklarındaki Osmanlı fetihleri
devam ediyor; Bizans'ın Hıristiyanlar üzerindeki etkinliği
günden güne azalıyordu. Bizans valilerinin siyasi, dini
ve ekonomik baskılarından bunalan azınlıklar bir kurtuluş
yolu arıyorlardı. Bu yıllarda, Bilecik, Yarhisar, İnegöl
ve Köprühisar bölgeleri Osmanlı yönetimindeydi. Buralardaki
azınlıkların temel hak ve özgürlüklerine herhangi bir
müdahalede bulunulmuyor; azınlıklar dinlerini ve geleneklerini
özgürce yaşayabiliyorlardı. Osmanlı Devleti'nin, toprakları
üzerinde yaşayanlara gösterdiği şefkatli tavır kısa
zamanda etrafta duyuldu. İşte bu durum, Bizans tarafından
ezilen insanlar için bir kurtuluş oldu; hatta birçok
şehrin hiçbir direnç göstermeden Osmanlı idaresine geçmelerine
yol açtı.
Osmanlı Devleti, idaresi
altındaki azınlıkların temel hak ve özgürlüklerine
herhangi bir müdahalede bulunmamış,
dinlerini ve geleneklerini özgürce yaşamaları
için gerekli ortamı sağlamıştır.
|
Örneğin, Bursa'nın fethi bu şekilde oldu. Civar yerleşim
merkezlerindeki adil ve merhametli idareden etkilenen
Rumlar, Bursa'nın fethi sırasında Osmanlı akıncılarına
karşı koymadılar. Orhan Gazi'nin "neden teslim oldunuz?"
sorusuna Bursa Rumları'nın verdiği cevap bu gerçeğin
dile getirilişiydi:
"Senin baban nice zamandır Bursa'nın
köylerini zaptedip kendine bağladı, onlar rahat ve emniyet
içinde yaşarlarmış. Biz de onların rahatlığına heves
ettik." 26
Türk tarihçiliğinin en önemli isimlerinden Dimitri
Kantemir'in Osmanlı İmparatorluğu'nun Yükseliş ve Çöküş
Tarihi adlı eserinde, İznik'in Osmanlı yönetimine geçişiyle
ilgili şu ifadelere yer verilir:
"İznik şehri ahalisi kendisine (Orhan
Gazi'ye) elçiler gönderir ve hayatlarının bağışlanması
ve İstanbul'a gitmeleri için izin verilmesi isteğinde
bulunurlar. Orhan Bey de beklenilmeyen bir yüce gönüllülükte
bulunarak, salt sağ-salim gitmelerine izin vermekle
kalmaz, beraberlerinde götürebilecekleri kadar mal ve
eşyalarını da almalarına müsaade eder. Orhan Bey'in
bu merhametli davranışı karşısında duygulanan İznik
halkı, malikane ve evlerinde özgür kalmayı ve gönüllü
olarak Osmanlı Devleti'ne haraç vermeyi yeğlerler… Orhan
Bey'in uyruğuna karşı olan bu yüce gönüllülüğü ve insanlığının
ünü, bütün komşu ülkelere yıldırım hızıyla yayılıverir.
O kadar ki, içlerinden birçoğu kuşatma korkusundan kaçan
salt İznikliler değil, Türk kuvvetlerinin henüz erişemediği
öteki kent ahalisi de yığın halinde İznik'e gelmeye
başlarlar. Bunun sonucu İznik'in nüfusu bir yıldan az
bir zaman içinde İstanbul'la yarışacak kadar çoğalır."
27
Osmanlılar'ın yüksek seciyelerinin ve ahlaklarının
önemli bir sonucu da Hıristiyanlar arasında İslamiyet'in
hızla yayılması olmuştur. Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman
Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılan bölgelerdeki
pek çok Hıristiyan, Türk-İslam ahlakının üstün vasıflarından
etkilenerek Müslümanlığı tercih etmiştir. Hatta bazı
tekfurlar kendi istekleriyle Osmanlı hakimiyeti ile
birlikte Müslümanlığı da kabul etmişlerdir. Bunlardan
biri olan Köse Mihal, Osman Gazi ile Orhan Gazi'nin
yanında üst düzey bir görev almıştır.
TÜRK-İSLAM ADALETİ RUMELİ TOPRAKLARINDA
Türkler'in Anadolu'da hakimiyeti ele almalarının öncesinde
Anadolu'da yaşanan toplumsal bunalımın benzeri Rumeli'de
de yaşanıyordu. Halk yönetime karşı toplumsal bir patlamanın
eşiğine gelmişti. Gerek Bizans yönetimi gerekse derebeylerin
gaddar politikaları sonucunda, günlük hayat adeta bir
işkence halini almıştı. Ortodoks ve Katolikler arasında
mezhep çatışmaları sürerken, Bogomil mezhebine bağlı
olan Boşnaklar iki mezhebin baskısı altında eziliyorlardı.
Rumeli'ye giden Osmanlı ordusunun başında Orhan Gazi'nin
oğlu Süleyman Paşa bulunuyordu. Kısa bir zaman içinde
Balkan ülkelerinin tamamı Osmanlı topraklarına katıldı.
Yöneticilerinden memnun olmayan halk Osmanlı ordusunu
sevinç gösterileriyle karşıladı. Osmanlılar'ın Balkanlar'da
ilerleyişinin kolay gerçekleşmesi şüphesiz tebaasına
gösterdiği merhamet ve adalet ile yakından ilgilidir:
"13. yüzyılın sonlarında ve 14. yüzyılın
başlarında Bizans şehirleri ekonomik ve siyasal bakımdan
parçalanmıştı. Rakip hükümdarlar ve savaşçı asilzadelerin
idaresinde sosyal ve dini kavgalarla yıpranmış olan
Balkan Yarımadası istilaya elverişli idi. Türkler ülkeyi
ele geçirince, toprağı yoksul köylülere dağıttıkları
için halk onları kurtarıcı gibi karşıladı. Büyük toprak
sahiplerini ortadan kaldıran Türkler, Balkanlar'da derebeyliğe
son verip küçük çiftçilere geniş imkanlar tanıdılar.
Toprağa kavuşan köylü, Türk idaresini memnuniyetle kabul
edip sadakatle bağlandı. Hem Katolik hem de Yunan Ortodoksların
zulmüne uğramış olan Bogomil mezhebinden birçok kişi
Türkler'e bir kurtarıcı gözü ile baktılar."28
Osmanlı'nın Balkanlar'a adım atışı beraberinde sadece
ekonomik alanda değil dini yaşamda da büyük bir rahatlık
ortamı getirdi. Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan
çeşitli dinlere mensup insanlar gerçek anlamda ilk defa
inanç ve ibadet hürriyetine sahip oldular.
BALKAN MİLLETLERİNİN GERÇEK KORUYUCULARI:
TÜRKLER
Balkan milletleri bugün varlıklarını sürdürüyorlarsa;
bunun tek nedeni, Osmanlı Devleti'nin onları zorla Türkleştirme
ve Müslümanlaştırma siyaseti izlememesidir. Diğer bir
deyişle, Balkan halkları Türkler'e minnet borçludurlar.
Osmanlılar'ın Balkanlar'daki uygulamaları Türk-İslam
ahlak, kültür, adalet ve hoşgörüsünün unutulmaz örnekleri
olmuştur. Çeşitli dinlere ve milletlere mensup olan
halkların kültür ve geleneklerini korumalarına izin
verilmiş; özgürce yaşamaları garanti altına alınmıştır.
Romanya eski Adliye Nazırlarından Constantin Dissescu,
Romenlerin Türkler'e duydukları hisleri şöyle dile getirmiştir:
"Kim ne derse desin, biz Romenler
bugünkü mevcudiyetimizi Türkler'in ulvi cenabına borçluyuz.
İdareleri altına aldıkları milletlere karşı hakiki bir
şefkat, mürüvvet ve müsamahakarlık ile muamele, onların
dillerine, milli ve dini müesseselerine müsaade etmemiş
olsaydılar, onların yerine biz herhangi bir komşu milletin
tahakkümü altına girmiş bulunsaydık, bu anda yeryüzünde
bir tek Romen kalmazdı." 29
Balkanlar'da Bizans ve derebeylerine tepki olarak Osmanlı
yönetimi altına kendi istekleriyle giren Bulgar halkı,
Türkler'in Balkanlar'a girişini sevinçle karşılayan
milletler arasındaydı. Dışarıda Bizanslılar, Sırplar
ve Macarlar, içerideyse kendi kralları tarafından ezilen
Bulgarlar çareyi Osmanlı idaresinde buldular ve milli
varlıklarını muhafaza ettiler:
"Bulgaristan Türkler'in idaresine
geçtikten sonra Bulgarların sesleri bir daha çıkmadı.
Çünkü halk, Bulgar kralları idaresinde görmedikleri
rahatı, huzuru ve sükunu Türk idaresinde bulmuşlardı."30
Yunan milletinin başka toplumlar içinde kaybolup gitmemesinde
Türkler'in rolü, tarihçi Nikos Bees tarafından şöyle
ifade edilir:
"Türk hakimiyeti devrinde Mora'da
Yunanlılığın bekasına hizmet eden amiller (etkenler)
arasında Osmanlılar'ın bahşetmiş olduğu siyasi haklar
büyük rol oynamıştır." 31
Yüzyıllar boyunca Arnavutlar, Elenler ve Slavlar'la
sürekli bir mücadele içinde olmuşlardır. Arnavutlar'ın
yok olmaktan kurtulmasının iki temel nedeni vardır:
Osmanlı Devleti'nin Balkanlar'da adil bir düzen kurması
ve Arnavutlar'ın Müslümanlığı kabul etmeleri.
Profesör Tayyip Gökbilgin'in şu yorumu aslında konuyu
çok güzel özetlemektedir:
"Batı dünyasının hiçbir yerinde ayrı
bir dine hatta bir mezhebe tahammül edemeyen ve yaşatmayan
sistem, Osmanlı Devleti'nde de mevcut olsaydı, bugün
ne Sırp ne Bulgar ne de Yunan vs. ismine rastlanmazdı.
Tarihin muhtelif devirlerinde isimlerini bırakarak kendileri
kaybolan veya başka milletler içinde eriyen kavimler
gibi olurlardı." 32
BOŞNAKLAR VE TÜRKLER
Balkanlar'da yaşayan Boşnaklar Bogomil mezhebine bağlıydılar.
Bu mezhep Hıristiyanlığın dejenere olmuş unsurlarının
çoğunu reddediyordu. Bu durum Katolik ve Ortodoksların
büyük tepkisine neden oluyordu. Türkler'in Balkanlar'a
gelmeleri büyük zulüm gören Boşnaklar için bir umut
ışığı oldu. Bogomil mezhebine mensup olan Boşnaklar
Türkler'in Balkanlar'a hakim olmasıyla birlikte Katolik
ve Ortodokslarla eşit haklara sahip duruma geldiler:
"15. asırda Bogomillerin çektikleri
sıkıntılar o kadar dayanılması imkansız bir dereceye
varmıştı ki, artık bundan kurtulmak için Türkler'den
yardım talebinde bulunmuşlardı. Çünkü Bosna Kralı ve
rahipleri, saldırılarını evvelce misli görülmemiş dereceye
vardırmışlardı… 1462'de Sultan II. Mehmet Bosna'yı ele
geçirdiği sırada oranın Katolikleri krallarını terk
etmişlerdi. Kralın makamının bulunduğu Bobovaç şehri
kalesinin anahtarları Bogomil mensuplarından olan vali
tarafından Türkler'e teslim edildi. Diğer şehirlerle
kaleler de buna uyduklarından bir hafta zarfında yetmiş
kadar kasaba padişahın hakimiyeti altına geçti... Türk
fetihleri başladığı sırada Bogomiller toplu olarak İslam'a
geldiler." 33
Bosna-Hersek'in fethi ile birlikte Türkler'e yakınlık
duyan Boşnaklar kitleler halinde İslam dinini kabul
etmeye başladılar. 15. yüzyılın sonlarında Boşnaklar'ın
tamamı Müslümanlığı kabul etmişti.
Boşnaklar Müslüman olduktan sonra Osmanlı yönetiminde
önemli görevler aldılar. Osmanlı tarihindeki dokuz sadrazam,
çok sayıda komutan, vali ve devlet adamı Boşnak asıllıydı.
Bosna Ordusu, hem Avrupa seferlerinde Osmanlı ordusunun
yanında yer alıyor, hem de Osmanlı İmparatorluğu'nun
en uç karakolu olarak Batıya karşı koruyuculuk görevini
üstleniyordu.
Burada üzerinde durulması gereken tarihi bir gerçek
daha vardır. O dönemde, Katolikler tarafından ezilen
Ortodoks Sırplar da Türkler'in Balkan topraklarına adım
atmasından rahatsızlık duymuyorlardı. Türkler'in kendi
inançlarını istedikleri gibi yaşamalarına izin vereceklerinden
eminlerdi. Öyle de oldu. Türk adalet ve hoşgörüsü üç
asır boyunca Sırp topraklarında hüküm sürdü. Sırplar,
Türk yönetiminden duydukları memnuniyeti onlarla birlikte
savaşlara katılarak ve vergilerini ödeyerek gösterdiler.
TÜRKLER'İN DİĞER MÜSLÜMAN MİLLETLERE
YAPTIKLARI YARDIMLAR
İspanya'nın güneydoğusunda kurulan Endülüs Devleti,
uzun bir süre Müslümanların diğer halklarla birlikte
huzur ve refah içinde yaşamalarına imkan sağlamış; İslam
medeniyetinin Avrupa'da tanınmasına ve yayılmasına büyük
katkıda bulunmuştu. Endülüs Müslümanları Hıristiyan
saldırıları karşısında yok olma tehlikesi ile karşı
karşıya kalınca, Sultan II. Beyazıt'a elçi göndererek
acil yardım talep ettiler. II. Beyazıt bu duruma kayıtsız
kalmadı ve derhal Kemal Reis'i görevlendirdi. Kemal
Reis komutasındaki askerler İspanya sahillerine çıkarma
yaparak İspanya Kralına göz dağı verdiler. Ayrıca binlerce
Müslüman Kuzey Afrika'daki güvenli topraklara taşındı
ve İspanyollar'ın zulmünden kurtarıldı.
16. yüzyılın başında Portekizliler'in
Hint Denizi'nde boy göstermeleri nedeniyle buradaki
bazı Müslüman devletler zor durumda kalmışlardı. Bunlardan
birisi Gucurat Devleti'ydi. 1530 yılında, Portekiz saldırıları
üzerine Gucurat hükümdarı, Kanuni Sultan Süleyman'dan
yardım istedi. Bunun üzerine Hint Seferi'ne çıkılarak,
Portekizlilere karşı Gucurat Müslümanlarına askeri yardımda
bulunuldu. Yine aynı bölgede yaşayan Ace Müslümanları
da Portekiz tehdidine karşı İstanbul'dan yardım istediler,
Osmanlı Padişahını tanıdıklarını bildirdiler. Kanuni,
Ace Müslümanlarının bu isteğine de olumlu cevap vererek
Lütfi Bey ve bir topçu birliğini bölgeye yardıma gönderdi.
Bu tarihten itibaren Osmanlı sınırları resmi olarak
olmasa da fiili olarak Güneydoğu Asya'ya kadar uzanmış
oldu.34
Doğu Afrika sahillerinde yaşayan zenci Müslümanlar
1584 yılında yine kurtarıcı olarak gördükleri Türkler'den
yardım istemişlerdi. Bu çağrıya gösterilen icabet, Türkler'in
hamiyetperverliklerinin sayısız örneğinden birisi oldu.
Ali Bey, emrindeki Osmanlı birlikleri ile Aden'e hareket
etti. Tüm Kenya sahillerini Müslüman azınlıklara karşı
tehlike oluşturan unsurlardan temizledi:
"Osmanlı Türkleri bu ülkelerin imdadına
tam zamanında koşmamış olsalardı, buralar şüphesiz sömürgeci
kahyalar tarafından istila edilmekle kalmayacak, bu
istila İslam dini için de en büyük bir darbe olacaktı.
Bundan böyle İslamiyet'in Orta ve Batı Afrika'da yayılması
şöyle dursun, Kuzey Afrika'da bile (Endülüs Müslümanları
misali) İslam varlığı büyük bir tehlikeye düşecekti.
Belki de silinip gidecekti... Bugün sayıları milyonlarla
ifade edilen Müslüman Afrikalıların nerede olursa olsun,
Osmanlı Türkleri'ne karşı büyük bir minnet borcu vardır."
35
Dünyanın dört bir yanında mazlum
halkların yardımına koşan Osmanlı İmparatorluğu, Rus
tehdidine karşı Kırım Tatarları'nın tek sığınağı olmuştu.
Sıcak denizlere inmeye çalışan Ruslar'ın saldırıları
nedeniyle yok olma tehlikesine maruz kalan Kırım Tatarları
Osmanlı himayesine sığındılar. Bunun ardından Karadeniz
adeta bir "Türk Gölü" haline geldi;36
üç yüzyıl boyunca da bu niteliğini korudu.
Kafkasya eski tarihlerde de birçok ırk ve dinden insanın
yaşadığı bir bölgeydi. Kafkasya'daki Çerkezler'in yardımına
koşan yine Osmanlı oldu. 19. yüzyılın ortalarında Rus
zulmüne ve saldırılarına dayanamayarak bölgeyi terk
etmek zorunda kalan Çerkez Müslümanlarına kapılarını
sadece Osmanlı İmparatorluğu açtı. Bu yıllarda 1.5 milyon
Çerkez, Osmanlı topraklarının çeşitli yerlerinde yerleştirildi.
Osmanlılar, Türkistan'daki Türkler'e yardım amacıyla
ellerinden geleni yapmışlardır. Bununla birlikte bazı
imkansızlıklar bu yardımın belirli bir düzeyde kalmasına
neden olmuştur.
OSMANLI TOPRAKLARINDAKİ YAHUDİLERİN
DURUMU
Yahudiler ile Türkler arasındaki ilk ilişkiler Büyük
Selçuklu Devleti döneminde kuruldu. O çağlarda Yahudiler,
Bizans'ın ekonomik ve dinsel baskılarından kaçarak kitleler
halinde Türk topraklarına göç ettiler. Bundan sonra
Türk topraklarındaki Yahudiler, hemen her dönem dünyanın
diğer yerlerindeki Yahudilere kıyasla daha iyi koşullarda
yaşadılar.
Osmanlı Devleti kurulduğunda Bursa'da kalabalık bir
Yahudi toplumu vardı. Bursa'nın fethinden sonra Yahudiler
kendi dini liderleri tarafından yönetilme hakkına kavuştular.
Türkler'in Balkanlar'a yerleşmeleri Yahudi azınlık
tarafından memnuniyetle karşılandı. Türk adalet ve hoşgörüsünün
namını duyan Balkan Yahudileri, fetihlerin ardından
Osmanlı topraklarına göç etmeye başladılar. Aynı dönemde
Başhaham İshak Safetti, Avrupa'daki Yahudilere Osmanlı
topraklarına göç etmeleri yönünde çağrıda bile bulundu.
Söz konusu davette, Başhaham şu ifadelere yer veriyordu:
"Beni dinleyiniz: Museviler, dünyanın
hiçbir yerinde Türkiye'de olduğu kadar rahat edemez…
Bu memleket içinde kendi yaşamlarımızı daha rahat düşünür,
istediklerimizi yapabiliriz. Hayalinizden ne geçiyorsa...
bütün bunları Türkler'in yanında yapabilirsiniz. Size
kimse dokunmaz… Şimdi tembellik etmeyiniz, rahat yere
geliniz... Bundan başka, bu memleketin faydaları ve
halkının iyiliği Almanya'da bulunmaz." 37
Avrupa'dan Türk beldelerine en büyük Yahudi göçü 1492
yılında gerçekleşti. Endülüs Devleti yıkılınca korumasız
kalan yüz binlerce Yahudi, Osmanlı Padişahı Sultan II.
Beyazıt'ın verdiği izinle Osmanlı yönetimindeki şehirlere
yerleştiler. 1492 yılı Yahudi tarihi açısından bir dönüm
noktası oldu.
Yahudilerin Türkler'e karşı duyduğu minnettarlık, Yahudi
yazar Avram Galanti tarafından özlü bir biçimde şöyle
ifade edilir:
"Dünyanın hiçbir memleketinin Yahudileri,
Türkiye Yahudileri kadar himaye görmemiştir. Yahudiler
bunu biliyor ve Yahudi tarihi de bunu altın harflerle
yazıyor." 38
Yahudilerin kültürlerini ve dinlerini
muhafaza etmesine izin verildiği Osmanlı topraklarında
böylece Yahudi nüfusu hızla çoğaldı. 16. yüzyılın sonunda
sadece İstanbul'da yaklaşık 150.000 Yahudi özgür bir
şekilde yaşamaktaydı.39
OSMANLI'NIN ÜSTÜN SECİYESİ
"Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye", şüphesiz, Türk-İslam
medeniyetinin bir şaheseridir; yüzyıllar boyunca üç
kıtaya hükmetmiş, dünya tarihinin en uzun ömürlü ve
en büyük devletlerinden biri olmuştur. Osmanlı'yı böylesine
etkili ve görkemli kılan unsurlar hem devletin üstün
askeri gücü, hem de Osmanlı padişah ve yöneticilerinin
adalet, hoşgörü gibi güzel özellikleriydi.
Tarihe araştırmacı ve ön yargısız bir gözle bakıldığında,
şu gerçek bütün çarpıcılığıyla ortaya çıkar: Osmanlı'yı
"cihan devleti" haline getiren unsurların başında temelini
dayandırdığı ve gücünü aldığı manevi değerler vardır.
Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar uzanan geniş toprakları
asırlarca hakimiyeti altında tutan güç, Türk Milleti'nin
özünde var olan ve Türkler'in İslam'ı kabul etmesiyle
birlikte asıl kimliğini bulan ahlak anlayışıdır.
Osmanlı Devleti'nin kurucusu
Osman Gazi'nin
portresi
|
Osmanlı Devleti'nin uçsuz bucaksız sınırları içinde
farklı dinler, mezhepler, ırklar, diller ve kültürlere
sahip olan milyonlarca insan barış ve huzur içinde yaşamışlardır.
Bunun nedeni Osmanlı'nın zora ve baskıya değil, adalet
ve hoşgörüye dayalı yönetim modeli olmuştur. Gerek padişahlar
gerekse devletin önde gelen yöneticileri Türk kültürüyle
yoğrulmuş, İslam terbiyesi almış, her zaman hakkın ve
haklının yanında olan insanlardan oluşmuştur. Osmanlı
Devleti tarihteki diğer büyük devletler gibi almak değil,
vermek düsturuyla yola çıkmış; gittiği ülkelere refah
ve medeniyet götürmüştür. İşte bu nedenledir ki Osmanlı
Devleti dünya tarihinde eşine az rastlanır, örnek alınacak
bir model teşkil etmiştir.
Osmanlı Devleti, söz konusu yüce değerler üzerine bina
edilmiştir. Osman Bey'in nesilden nesile, dilden dile
aktarılan şu rüyası oldukça anlamlıdır:
"Bu rüyaya göre, Şeyh'in koynundan
çıkan bir ay Osman Gazi'nin koynuna girer; aynı anda
göbeğinde bir ağaç biter ve gölgesi bütün dünyaya yayılır;
ağacın altından dağlar yükselir ve dağlardan da ırmaklar
akmaya başlar. Bu rüyasını Şeyh Edebalı'ya anlatan Osman
Gazi'ye Şeyh'in cevabı aynen şöyledir: "Hak Te'ala sana
ve nesline padişahlık verecek. Mübarek olsun. Kızım
da senin helalin olacak." 40
Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman
Bey, vefat ederken oğlu Orhan Bey'e "Tanrı buyruğundan
başka iş işleme" şeklinde öğüt vermiştir.41
Osman Bey, vasiyetinde bahsi geçen gerçekleri şöyle
dile getirmiştir:









Osmanlı padişahları, yönetimini
ele aldıkları tüm topraklarda adaletli oldular
ve bu sayede asırlar boyunca dini, dili farklı
insanlar arasında barış
ve hoşgörü ortamı yaşandı.
|
"Hayatın endişeleri senden uzak dursun. Seni çevreleyen
kutlulukla asla müstebit (zorba) olma, bakışlarını zalimlikten
kaçır. Adaleti geliştir ve yeryüzüne süs yap...
Hıristiyan krallar ile hakka dayanan dostluklar kur.
Alimleri daima şereflendir; böylece ilahi adaleti sağlamlaştırmış
olursun; ve nerede olursa olsun bir adamın alim olduğunu
duyarsan onu servete boğ, onu yükselt ve şefaatini esirgeme.
Orduların ve servetin seni hiçbir zaman kibirli yapmasın.
Etrafında daima kanunla aydınlatılmış kişiler bulunsun
ve kanunun, kralları ayakta tutan tek temel olduğuna
inanarak, onu daima darbelerden koru. İlahi kanun bizim
tek gayemiz olmalıdır; attığımız her adımda Tanrı'ya
biraz daha yaklaşalım.
Ne boş teşebbüsler ne de verimsiz kavgalarda vaktini
geçirme; çünkü yanlış ihtiraslar dünya imparatorluğunun
sonu olur. Bana gelince, ben iman gücünü yaymak için
çalıştım. Sen ise benim arzularımı tamamlayacaksın.
Bulunacağın mevki, senin herkese karşı büyük bir lütufla
davranmanı gerektiriyor. Halkına karşı pek çok ödevin
var; ona karşı iyilik ve bağışlama ile davranırsan hanlık
unvanına layık olursun.
Durmadan tebaana karşı nasıl iyilik
yapacağım diye düşüneceksin. Ancak o zaman Tanrı'nın
teveccühünü kazanırsın." 42
|