KİTAPLAR  |  FİLMLER  |  SES KASETLERİ  |  MAKALELER  |  ANA SAYFA.

ARAMA


Sosyal Darwinizmin Neticesi
SOYKIRIM VAHŞETİ

NAZİLER, MİLYONLARCA YAHUDİYİ, ÇİNGENEYİ VE ÖZÜRLÜYÜ NASIL KATLETTİ?
NAZİZM VE SİYONİZM ARASINDAKİ
GİZLİ ANLAŞMA NEYDİ?

 


BİRİNCİ BÖLÜM

 Nazilerle - Radikal Siyonistler Arasındaki İş Birliğinin
Anlatılmamış Öyküsü

1935 yılının başlarında, Almanya'nın Bremerhaven Limanı'ndan Filistin'in Hayfa kentine gitmek üzere bir yolcu gemisi denize açıldı. Sancak kısmında İbranice harflerle geminin adı yazıyordu: Tel-Aviv. Ancak geminin direğinde dalgalanan bayrak, ortasında gamalı haç yer alan Nazi bayrağıydı. Benzer bir paradoks, geminin sahipleri ve kullanıcıları için de geçerliydi. Tel-Aviv gemisinin sahibi Cermen topraklarındaki Siyonist hareketin önde gelenleri arasında yer alan bir Alman Yahudisiydi. Gemiyi kullanan ise Nasyonal Sosyalist (Nazi) Partisi'nin bir üyesiydi.

Gemideki yolculardan biri, on yıllar sonra Tel-Aviv'in içinde bulunduğu konumu "metafizik bir çelişki" olarak yorumlayacaktı. Oysa Tel-Aviv gemisinde simgeleşen Nazi- radikal Siyonist iş birliği hiçbir şekilde bir çelişki oluşturmuyordu. Aksine, gemi, resmi tarihi yazanların bizlerden özenle gizlemeye çalıştıkları bir gerçeğin küçük bir örneğiydi. Peki ilk duyulduğu anda inanılması zor gelen bu garip ittifakın mantığı nedir? Bu sorunun cevabını bulmak için biraz gerilere uzanmak gerekiyor.

Diasporadan Siyonizme

Tarihin en eski uluslarından biri olan Yahudiler, MS 70 yılına dek, asırlardır Filistin ve çevresinde yaşıyorlardı. 70 yılında Roma orduları Filistin'i ve Kudüs'ü ele geçirdiler, ulusun en önemli sembollerinden biri sayılan Kudüs'teki Süleyman Mabedi'ni yıktılar ve Yahudilerin çoğunu da ülkeden sürdüler. O tarihten sonra da, Yahudiler için asırlar sürecek olan diaspora dönemi başladı. Dünyanın farklı köşelerine dağıldılar. Çok sayıda Yahudi, başta İspanya ve Doğu Avrupa olmak üzere Avrupa'nın farklı köşelerine yerleşti. Burada dikkat çekici olan, Yahudilerin dağıldıkları ülkelerde hemen hiç asimile olmamalarıydı.

Yahudilerin asimile olmayışlarının iki ayrı nedeni vardı. Birincisi, Muharref Tevrat'a eklenmiş olan "seçilmiş halk" inancı nedeniyle bazı Yahudilerin kendilerini diğer toplumlardan üstün görmeleriydi. Kendilerini üstün bir halk olarak algıladıkları için, diğer "aşağı" ırklara karışmak, onların içinde erimek söz konusu Yahudilere kabul edilemez bir boyun eğiş gibi geliyordu. Asimile olmayışlarının son derece önemli bir ikinci nedeni ise, yanlarında yaşadıkları toplumların Yahudilere bakış açısıydı. Özellikle Avrupalılar, Yahudilere pek sıcak bakmıyorlardı. Hıristiyanlar Ortaçağ boyunca, Yahudilere ciddi bir antipati beslediler. Katolik Avrupa düzeni Yahudileri, Yahudiler de Katolik Avrupa düzenini sevmediler.

Bu durum Yahudilere ilginç bir sosyolojik konum kazandırdı. Kurulu düzenden memnun değildiler ve daha da önemlisi bu düzeni değiştirmek için kullanılabilecek bir güce sahiptiler. Bu güç, özellikle paraydı. Paranın kaynağı ise, Ortaçağ ve Yeniçağ boyunca Avrupalı Yahudilerin büyük çoğunluğunun bir numaralı mesleği olan tefecilikti. Kilise, Hıristiyan inancına göre haram olan faizle borç verme işini, yani tefeciliği kendi bağlılarına yasaklamıştı. Oysa Yahudi olmayanlara faizle borç vermek, yasak olmak bir yana, Yahudi inanışının önemli hususlarından biriydi. Avrupalı Yahudiler, bu noktadan hareketle Ortaçağ boyunca tefecilikle özdeşleştiler. Babadan oğula aktarılan bu meslek sayesinde de, büyük bir para birikimine kavuştular. Öyle ki, Ortaçağ'ın sonlarında Yahudi tefeciler prenslere, hatta krallara faizle borç verir hale gelmişlerdi.

Bazı Yahudilerin elde ettiği bu ekonomik güç, az önce de belirttiğimiz gibi, Avrupa'daki kurulu düzenin yıkılması için kullanıldı. Bu Yahudiler, Ortaçağ'ın sonlarında başlayan ve Protestan Reformu ile doruğa çıkan Kilise aleyhtarı hareketlere destek oldular. Jan Huss, Luther, Calvin, Zwingli gibi Katolik Kilisesi'ne karşı doktrinler geliştiren din adamlarının birtakım Yahudilerle iyi ilişkiler içinde olması ve Katolik Kilisesi'nin bunları "yarı-Yahudi" ya da "gizli-Yahudi" olarak tanımlaması bunun birer örneğidir.

Protestan Reformu Katolik Kilisesi'nin gücünü azalttı ve özellikle Kuzey Avrupa ülkelerinde Yahudilere birtakım haklar ve ayrıcalıklar kazandırdı. Ama kendilerini "seçilmiş halk" olarak tanımlayan ve tüm diğer uluslardan üstün gören Yahudilerin bir kısmı için bu yeterli değildi. Söz konusu Yahudiler ekonomik güce sahiptiler, fakat siyasi güçten yoksundular. Siyasi güç Kilise, krallar ve aristokrasi arasında paylaşılıyordu. Bu noktada bazı Yahudilerin bu üç sınıfa da dahil olmayan yeni bir sosyal sınıfın, yani yaygın deyimle burjuvazinin önemli bir parçası haline geldiğini söyleyebiliriz. Öyle ki, 18. ve 19. yüzyılda kimi Yahudi bankerler Avrupa'nın en önemli ekonomik gücü haline geldiler. Özellikle Rothschild hanedanının elde ettiği ekonomik güç, 19. yüzyılda efsanevi bir boyuta ulaşmış, Rothschildler Avrupa'nın ekonomik imparatorları olarak anılır olmuşlardır.

Ortaçağ'da başlayan Protestan reformu ile Kilise aleyhtarı hareketler güç kazandı. Luther (sağda) ve Calvin (solda), reform hareketinin öncüsü olan din adamlarının başında geliyorlardı. Reformist din adamlarının en dikkat çeken özelliklerinden biri de, bazı Yahudilerle olan yakın ilişkileriydi.

İçinde Yahudilerin bu denli önemli bir yer tuttuğu burjuvazi sınıfının siyasi güce kavuşması, bilindiği gibi, Fransız Devrimi ve onu izleyen reform ve devrimlerle gerçekleşti. Fransız Devrimi'nin alt yapısını oluşturan Aydınlanma akımının önde gelen düşünürleri, dinin toplum hayatında yönetici bir rol oynamasına karşı çıkmışlar, ayrıca monarşi rejimini kötüleyerek demokrasiyi savunmuşlardı. Yaşanan gelişmeler Yahudilerin Hıristiyanlarla tamamen eşit haklara sahip olmasına olanak sağlıyordu. Nitekim Fransız Devrimi'ni izleyen dönemde, Yahudiler Avrupa'nın dört bir yanında Hıristiyanlarla eşit haklar elde etmeye başladılar. Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğunda, olması gerektiği gibi, Yahudiler üzerindeki hukuki ve toplumsal kısıtlamalar kaldırıldı. Avrupa'da artık Yahudiler de düzen içinde Hıristiyanlarla eşit haklara sahip olmuşlardı. Artık onlar da devlet kademelerinde yükselebilir, siyasi güce el uzatabilirlerdi. Nitekim öyle de oldu. İlk kez İngiltere'de bir Yahudi, banker Rothschild, Lordlar Kamarası'na girdi. Bir süre sonra bir başka Yahudi, Benjamin Disraeli İngiltere Başbakanlığı koltuğuna oturdu. Bu arada Hıristiyan kültürünün toplum içindeki etkisi eridikçe, Avrupa toplumlarında Yahudilere karşı eskiden beridir var olan ön yargı ve antipatiler de eriyordu. Özellikle başta İngiltere olmak üzere Kuzey Avrupa ülkelerinde geleneksel Yahudi antipatisinin yerine, Yahudilere karşı sempatiyle bakan ve onların "haklarını" savunan bir akım gelişti.

Bu "haklar"ın başında da, Yahudilerin asırlardır en büyük rüyası olan "Filistin'e dönüş" projesi geliyordu. Evet, Yahudiler Romalılar tarafından Filistin'den sürüldükleri 70 yılından sonra, hiçbir zaman bu topraklara olan duygusal bağlarını yitirmemişlerdi. Avrupa'da yaşadıkları uzun yüzyıllar boyunca, aslında yabancı bir toprakta yaşadıklarını, bir gün mutlaka ana yurtlarına döneceklerini düşünmüşlerdi. Yılbaşlarında yaptıkları ayinlerde hep "gelecek yıl Kudüs'te!" temennisinde bulunurlardı. Büyük çoğunluğu kendilerini "seçilmiş halk" olarak gördükleri için, herhangi bir toprak üzerinde değil, Muharref Tevrat'a göre "Tanrı'nın Yahudiler için seçtiği" Kenan diyarında, yani Filistin ve çevresinde yaşamaları gerektiğini düşünüyorlardı.


Dönemin İngiliz Dış İşleri Bakanı James Arthur Balfour tarafından yayınlanan "Balfour Deklarasyonu", Siyonizme verdiği destekle, Ortadoğu'da bir Yahudi Devleti kurulmasının temelini attı.
Üstte solda Arthur Balfour ve yayınladığı Deklarasyon görülmektedir:

Burada şunu belirtmek gerekir ki, Yahudilerin atalarının topraklarına duydukları manevi bağlılık ve bu topraklarda yaşamak için duydukları istekler son derece meşru duygu ve taleplerdir. Ancak yanlış olan, bu talep uğruna bu topraklarda yüzyıllardır yaşayan insanları yurtlarından sürmek, onları işkencelere uğratmak, onlara karşı zor ve şiddet kullanmaktır. Filistin toprakları Müslümanların ve Yahudilerin birarada yaşayabilecekleri kadar geniş topraklardır. Nitekim Osmanlı yöntemi altında 400 yıl boyunca Müslümanlar ve Yahudiler (ve elbette Hıristiyanlar) birarada huzur ve güvenlik içinde yaşamışlar, diledikleri gibi ibadetlerini yerine getirmişlerdir. Bu huzur ve güvenliği bozan, bölgede sonradan etki göstermeye başlayan din ahlakına uygun olmayan ideolojilerdir. Gerçek din ahlakının yaşanmaya başlanmasıyla, yarım yüzyıldan uzun bir süredir beklenen barışın yeniden kalıcı olarak tesis edilmesi mümkün olacaktır.

Siyasi Siyonizmin Ortaya Çıkışı

Yahudiler asırlar boyunca Filistin'e dönüşün, ancak Mesih adını verdikleri bir kurtarıcı sayesinde mümkün olacağını düşünmüşlerdi.

Oysa 19. yüzyılın ortalarında iki haham bu konuya farklı bir yorum getirdi. Yahudilerin siyasi güce kavuştuklarını ve Avrupa'nın da Yahudilere yardım etmeye hazır olduğunu gören bu iki haham, Judah Alkalay ve Zevi Hirsch Kalisher, Yahudilerin Mesih'i beklemelerine gerek olmadığını öne sürdüler. Onlara göre Yahudiler kendi ekonomik ve siyasi güçlerini kullanarak ve büyük Avrupa devletlerinin desteğini alarak Filistin'e dönebilirlerdi. Bu hareket, Mesih'in geliş sürecinin de ilk aşaması olurdu.

Bu iki hahamın yaptığı yorum, bir süre sonra dindar olmayan, ancak ırk bilinci sayesinde kendilerini Yahudi hisseden genç milliyetçilere etki etti. Bunların en önemlisi kuşkusuz Theodor Herzl adlı genç Avusturyalı gazeteciydi. Herzl, iki hahamın yaptığı öneriyi aktif bir siyasi harekete dönüştürerek siyasi Siyonizm hareketini kurdu. Siyonizm, adını Kudüs'teki kutsal Siyon dağından almıştı ve uzun bir program sonucunda tüm dünya Yahudilerini Filistin'e döndürmeyi amaçlıyordu. Herzl, 1898 yılında İsviçre'nin Basel kentinde I. Siyonist Kongre'yi topladı. Burada Dünya Siyonist Örgütü kuruldu. Bu örgüt, İsrail'in kuruluşuna dek Siyonizm hareketini sabır ve inatla yürütecekti.

Siyonizm, içinde bulunulan dönemin milliyetçi hareketlerinin de etkisiyle ortaya çıkıp gelişmişti. Ancak belirlenen hedefleri gerçekleştirmek için bazı Siyonistler tarafından uygulanacak olan yöntemler -ileride de ele alınacağı gibi- hiçbir vicdan sahibi tarafından kabul edilemeyecek, hatta pek çok Siyonist tarafından bizzat reddedilecek hususlar içermekteydi.

Örgütün iki büyük hedefi vardı; Filistin'i Yahudi yerleşimi için uygun hale getirmek ve başta Avrupadakiler olmak üzere diasporadaki Yahudileri buraya göç ettirmek. Birinci hedef, 1917 yılında büyük bir aşama kaydetti. İngiliz hükümeti, ünlü Balfour Deklarasyonu'nu yayınlayarak I. Dünya Savaşı ile Osmanlı'nın elinden almış olduğu Filistin'de bir "Yahudi vatanı" kurma hedefini desteklediğini açıkladı. Bu, Siyonistler için büyük bir başarıydı. Dünyanın en büyük askeri ve politik gücü olan İngiltere açıkça onları desteklediğini ilan etmişti. Deklarasyon, Siyonizmi kuru bir hayal olarak gören pek çok kişiye bunların arasında çok sayıda Yahudi de vardı hareketin gerçekte ne denli güçlü olduğunu gösterdi.

Ancak aynı başarı Siyonistlerin ikinci hedefi, yani diaspora Yahudilerini Filistin'e transfer etme hedefi için geçerli değildi. Bu durum, Siyonistlerin karşısına büyük bir problem çıkardı. Dünya Siyonist Örgütü'nün tüm çağrılarına rağmen diaspora Yahudileri, özellikle de Siyonistlerin en çok önem verdikleri Avrupa Yahudileri, Filistin'e göç projesine sırt çevirdiler.

Bu sırt çevirişin nedeni basit bir umursamazlık değildi. Bu nedenle çözümü de basit olmayacaktı.

Siyonizmin Karşılaştığı Asimilasyon Sorunu

Avrupa Yahudilerinin Siyonizmin göç çağrısına sırt çevirmelerinin nedeni, yaklaşık bir yüzyıldır içinde bulundukları asimilasyon süreciydi.

Asimilasyon, az önce sözünü ettiğimiz Yahudilerin Hıristiyanlarla eşit haklar kazanması sürecinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Önceki sayfalarda Yahudilerin, Ortaçağ boyunca birtakım kısıtlamalar altında bir tür ikinci sınıf insan statüsünde yaşadıklarına değinmiştik. Yahudi liderler bu kısıtlamalar kalktığı zaman Yahudilerin politik güce kavuşacaklarını ve böylece üstünlük iddialarını ve Filistin'e göç projelerini gerçeğe dönüştürebileceklerini düşünmüşlerdi. Bu nedenle de Katolik Avrupa düzeninin yıkılması için çabalamışlardı. Böylece geleneksel Kilise-monarşi düzeninin yıkılmasında ve yerine modernizmin gelmesinde önemli rol oynadılar.

Ancak modernizmin hiç hesaplamadıkları bir etkisi oldu. Avrupa toplumlarında Yahudiler üzerindeki bazı kısıtlamalar ortadan kalkarken, Yahudileri kapalı bir toplum halinde asırlar boyu asimile olmadan tutan temel faktörlerden biri de ortadan kalkmış oluyordu. İşte bu noktada Yahudiler asimile olmaya, yani içinde bulundukları Avrupa toplumlarının içinde erimeye başladılar. Yahudiler Hıristiyanlarla eşit hale gelmeye başladıkça, Yahudi oldukları bilincinden de uzaklaşıyorlardı. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Batılı ülkelerdeki Yahudilerin önemli bir bölümü asimilasyondan paylarını almış durumdaydılar. Kendilerini İngilizlerden, Almanlardan ya da Fransızlardan ayrı bir ulus olarak değil, Musevi inancına bağlı İngilizler, Almanlar ya da Fransızlar olarak algılamaya başlamışlardı.

Resimde, İsrail Devleti'nin ilk Başbakanı David Ben Gurion 14 Mayıs 1948'de İsrail'in bağımsızlığını ilan ederken görülmektedir.

Oysa bazı Siyonistler çok farklı düşünüyorlardı. Onlara göre Yahudilik bir inanç meselesinden öte, bir ırk meselesiydi. Yahudiler Avrupalı ırklardan tamamen farklı bir ırka, Sami ırkına bağlıydılar ve dolayısıyla Avrupalılar içinde asimile olmaları kabul edilemezdi. Onların gözünde "Musevi Alman" ya da "Musevi Fransız" kavramı bir safsatadan ibaretti. Yahudiler ister Musevi inancına bağlı olsunlar, isterse ateist olsunlar -ki bazı Siyonist gruplar içinde ateistlerin sayısı hayli yüksekti- Avrupalılardan ya da başka herhangi bir ırktan kesin çizgilerle ayrılmış insanlardı. Bu nedenle de Yahudilerin diğer ırklar arasına karışarak yaşamaları patolojik bir durumdu. Yahudiler mutlaka kendilerine ait bir devlete sahip olmalıydılar. Bu devletin yeri de, ulusun geleneksel vatanı olan Filistin olmalıydı.

Peki tedavi nasıl yapılabilirdi? Bunun kolay bir iş olmadığı kısa sürede ortaya çıktı. Çünkü asimilasyonu savunan (asimilasyonist) Yahudiler, ırkçı Siyonistlerin telkinlerine birbiri ardına sert cevaplar vermeye başladılar. Asimilasyonist Yahudi örgütlerinin birçoğu, bu Siyonist iddiaları şiddetle reddeden açıklamalar yaptı. Kendilerinin yalnızca dini bir cemaat olduklarını, bunun dışında yaşadıkları ülkenin sadık birer yurttaşı olduklarını, Filistin çöllerine göç etmeye de hiç niyetleri olmadığını ilan ettiler. Theodor Herzl, Avrupa'da Siyonizm propagandasına giriştiği sırada, Amerika'da Pittsburg Konferansı toplanıyor ve "Reforme Edilmiş Yahudiliğin Sekiz Prensibi" isimli bir bildiri kabul ediliyordu. Asimilasyonist Amerikalılar, bu bildiriyle dünyaya şunları ilan ediyordu:

Peki tedavi nasıl yapılabilirdi? Bunun kolay bir iş olmadığı kısa sürede ortaya çıktı. Çünkü asimilasyonu savunan (asimilasyonist) Yahudiler, Siyonistlerin telkinlerine birbiri ardına sert cevaplar vermeye başladılar. Asimilasyonist Yahudi örgütlerinin birçoğu, Siyonist iddiaları şiddetle reddeden açıklamalar yaptı. Kendilerinin yalnızca dini bir cemaat olduklarını, bunun dışında yaşadıkları ülkenin sadık birer yurttaşı olduklarını, Filistin çöllerine göç etmeye de hiç niyetleri olmadığını ilan ettiler. Theodor Herzl, Avrupa'da Siyonizm propagandasına giriştiği sırada, Amerika'da Pittsburg Konferansı toplanıyor ve "Reforme Edilmiş Yahudiliğin Sekiz Prensibi" isimli bir bildiri kabul ediliyordu. Asimilasyonist Amerikalılar, bu bildiriyle dünyaya şunları ilan ediyordu:

Biz, kendimizi bir millet olarak değil, bir din topluluğu olarak kabul ediyoruz... Dolayısıyla ne Kudüs'e geri dönmeyi, ne Aoron'un çocuklarının kurban dininin yeniden düzenlemesini, ne de bir Yahudi Devleti'nin kuruluşunu destekliyoruz... 1

Bu ve benzeri eylemler sonucunda, radikal Siyonistler asimilasyonist ırkdaşlarını yalnızca sözle ikna edemeyeceklerini kısa sürede anladılar. Peki Yahudilere diğer ırklardan ayrı bir ırk oldukları, Avrupa toplumları içinde aslında birer yabancı oldukları nasıl ispat edilebilirdi? Modernizm öncesinde bu sorun kendiliğinden halloluyordu; Avrupalılar Yahudilere antipati duyuyor ve Yahudiler üzerine koydukları kısıtlamalar ile dolaylı olarak Yahudi kimliğinin korunmasına katkıda bulunuyorlardı. Avrupa toplumları asimilasyona karşıydılar ve bu da Yahudilerin asimile olmasını engelliyordu. Ancak şimdi Yahudilere karşı antipati beslemek ve kısıtlama getirmek mümkün değildi.

Ama başka bir şey bulunabilirdi : Asimilasyonu durduracak bir ideolojiden yararlanılabilirdi.

19. Yüzyıl Irkçılığı ve Modern Antisemitizm

İşte bu noktada bazı Siyonistler çok önemli bir şey keşfettiler: Avrupa toplumları içinde Yahudilerin asimile olmasına şiddetle karşı çıkan sapkın bir ideoloji hızla güçleniyordu. Bu sapkın ideoloji, Darwin'in evrim teorisiyle güç bulan modern ırkçılıktı. 19. yüzyılda Avrupa'nın dört bir yanında hayli sayıda ırkçı düşünür yetişmişti. Bu kişiler, insanoğlunun farklı ırklardan oluşmuş olmasını herşeyden çok önemsiyor ve insanın en önemli kimliğinin de ırkı olduğunu sanıyorlardı. Bir ırkın karşı karşıya olduğu en büyük tehlikenin ise, diğer ırklarla karışarak "saflığını" yitirmesi olduğu yanılgısını öne sürüyorlardı.

Bu arada başta Alman ırkçıları olmak üzere pek çok ırkçı düşünür, bir yandan da antisemit düşünceler geliştirdiler. Aryan ve Sami ırkları arasındaki farktan söz eden bu ırkçı düşünürler, Yahudilerin, kendi ırkları arasında yaşayarak, ırklarının "saflığını" bozduklarını söylüyorlardı. Onlara göre, Yahudiler tecrit edilmeli ve kendi ırklarıyla karışmaları önlenmeliydi. Bu kimselerin Yahudileri tecrit etmeye yönelik düşüncelerinden güç bulan fanatik Yahudi aleyhtarlığına ise, "modern antisemitizm" dendi.

Bu antisemitizm sözde "modern"di; çünkü Ortaçağ'ın aksine, Yahudilere dinleri nedeniyle değil, ırkları nedeniyle antipati duyuyordu. Özellikle Yahudilerin elde ettikleri servete paralel olarak yükselen antisemitizm, 19. yüzyılın sonundaki ünlü Dreyfus olayı ile doruğa tırmandı.

1800'lerin sonlarında yaşanan Dreyfus olayı, Avrupa'da güçlenen antisemitizmin önemli örneklerindendir. Alman askeri ateşesine bilgi sızdırmak ve casusluk yapmakla suçlanan Alfred Dreyfus adlı Fransız subayı, lehine pek çok delil olmasına rağmen Yahudi olması nedeniyle mahkum edilmişti.

Bu noktada çok ilgi çekici bir gerçekle karşılaşıyoruz: Yahudilerin asimilasyonundan rahatsız olanlar, yalnızca Avrupalı ırkçılar değildi. Yahudilerin asimilasyonundan rahatsız olan, Avrupalı ırkçılardan başka, ikinci bir grup daha vardı. Bu grup, önceki sayfalarda değindiğimiz gibi, Yahudilerin Avrupalı halklar içinde asimile olmaya başlamasından, "Yahudi ırkı" adına rahatsız olanlardı. Yani Yahudiliği bir din değil, sadece bir milli birlik olarak gören bazı Siyonistler...

Ortaya ilginç bir tablo çıkmıştı. Bir taraf, Yahudilerin kendi ırklarına karışmamasını istiyordu. Öteki taraf ise, kendi ırkları olan Yahudi ırkını, diğer ırklardan ayrı tutabilmenin ve sözde "Yahudi bilinci"ni koruyabilmenin derdindeydi.

Görüldüğü gibi, yapmak istedikleri aslında aynı şeydi. Peki neden bu işi hep birlikte yapmasınlardı?

Bu soruya ilk açık cevap Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl'den geldi.

Herzl'in Antisemitizm Kartı

Yahudilerin önlenemeyen bir asimilasyon sürecine girmiş olmaları ve dolayısıyla Siyonizmin ısrarlı çağrılarına sırt çevirmeleri, bazı Siyonistleri antisemitlerle iş birliği yapmaya yöneltti. Bu kararı uygulamaya koyan kişi, hareketin ilk lideri olan Theodor Herzl'di. Theodor Herzl, çok iyi fark etmişti ki, Yahudileri bulundukları ülkelerden ayrılarak İsrail'e göç etmeye zorlamak için Siyonizmin "Yahudi düşmanlığı"na ihtiyacı vardı. Bu nedenle, göçe ikna planı bu temel üzerine kurulmalıydı.

1903'te Kichinev'de katledilen Yahudilerin, Kudüs'te sergilenen bir fotoğrafı.

Bu arada, 19. yüzyıldaki ırkçılığa paralel olarak doğan antisemitizm, zaten, çoğu Yahudinin, bundan böyle Avrupa'da hiçbir kısıtlama altında kalmadan yaşayacakları yönündeki umutlarını yok etmeye başlamıştı. Theodor Herzl, bu konuyu ısrarla işleyerek, antisemitizmin bir tür hastalık olduğunu, bu hastalığın tedavisinin bulunmadığını, Yahudiler için tek kesin kurtuluşun Filistin'de bir devlet kurmak olduğunu ilan edecekti. Herzl'in "Yahudiler ve Yahudi olmayanlar kalıtımsal olarak uyum içinde birarada yaşayamazlar" şeklindeki tezi, aslında Yahudi aleyhtarı ırkçıların teziyle büyük bir paralellik gösteriyordu.

Herzl işte bu nedenle kendi tezi ile Avrupalı antisemit ırkçılar arasındaki büyük paralelliğe değinerek şöyle demişti: "Antisemitizm, bizim isteklerimize şahane bir yardımcı olacaktır."

Herzl, "Bütün antisemitler bizim en yakın dostlarımızdır" diyordu. Böylelikle göç kolaylaşacaktı. Herzl, 9 Haziran 1895'te günlüğüne şöyle not düşüyordu: "Ülkesindeki Yahudilerin orayı terk etmesi için, önce Çar'la görüşeceğim, sonra Alman Kayzeri'yle, sonra Avusturyalılarla, sonra da Fas'taki Yahudiler için Fransızlarla."2

Herzl, Yahudileri göç ettirmek için yalnızca diplomatik temaslarla yetinmedi. Ünlü Fransız düşünür Roger Garaudy, Türkçe'ye Siyonizm Dosyası adıyla çevrilen kitabında, Herzl'in bu politikası ile ilgili olarak şunları söylüyor:

Herzl'e göre Yahudiler ayrı bir din ve ayrı bir kültür yerine ayrı bir devlet meydana getirmek amacıyla, içinde bulundukları diğer uluslardan ayrılmalıdırlar. Bu amaca ulaşmak için Herzl konuştuğu herkese karşı, Yahudilerin teşkil ettikleri tehlikeyi anlatmak ve bir an önce çıkıp gitmeleri gerektiğini izah etmek için en aşırı kelimeleri kullanmaktan çekinmemiştir. Herzl, Almanya Dış İşleri Bakanı Von Blow ve II. Guillaume, Rus İç İşleri Bakanı Plehve ve Çar II. Nicola ve en ileri Yahudi düşmanlarına karşı hep aynı dili kullanmıştır. 1903 Nisanı'nda Yahudilere karşı en korkunç katliamlardan biri olan Kichinev katliamının sorumlusu Plehve, bunların arasında en zalim olanıdır. Mayıs ayında Plehve'ye mektup yazan Herzl, Siyonizmin ihtilali önleyici bir antidot olduğunu ileri sürüyordu. Plehve bu mektuba Ağustos ayında cevap vererek, Herzl'den Siyonist hareketin kendisini desteklediğine dair bir mektup istedi. Plehve bu mektubu aldı. Mektupta Yahudilerin göç etmesini sağlayacak bir Siyonizm akımının destekleneceği vaat ediliyordu.3

Herzl, Rus İç İşleri Bakanı Plehve'ye, eğer Yahudilerin Filistin'e gönderilmesine yardım ederse, o dönemde Çar'a karşı düzenlenen Bolşevik ayaklanmasında büyük rol oynayan Yahudileri ikna edeceğini ve Bolşevik ayaklanmasını bastırabileceğini vaat etmişti. Herzl'in uygulamaya koyduğu antisemitlerle iş birliği yönündeki plan, bu tarihten itibaren birtakım Yahudi liderlerin en sık kullandığı yöntem haline gelecekti.


Üstte solda, Bolşevik İhtilali'nin önde gelen isimleri Stalin ve Troçki Kızıl Meydan'da halka hitap ederken görülmektedir. Üstte sağda ise, İhtilal döneminde kullanılan pek çok propaganda posterinden biri yer almaktadır.

Böylece Herzl antisemitik hareketlerin en hararetli savunucusu olmuştu. Fransız yazar Roger Garaudy şunları yazıyor:

Herzl, 1895'te kitabını yayınlamadan önce onu eleştirenlerden biri yüzüne karşı şunları söylüyordu: 'Yahudileri korkunç bir zarara soktunuz. 'Herzl, buna şöyle cevap vermekten çekinmiyordu: 'Bütün Yahudi düşmanları içinde en büyük olmaya hak kazanıyorum... Yahudi düşmanları bizim en ileri dostlarımız olacaklar... Yahudi düşmanı ülkeler en yakın müttefiklerimiz arasına girecekler...

Theodor Herzl çok iyi bilmektedir ki, Yahudileri bulundukları ülkelerden kaçarak İsrail'e göç etmeye ikna etmek için, siyasi Siyonizmin 'Yahudi düşmanlığı' kavramına ihtiyacı vardır. Herzl'in bu fikrinin, bazı siyasi Siyonizm savunucuları tarafından, bugünlere kadar nasıl değişmez bir temel olarak korunduğunu ilerde göreceğiz.

Bu davranış, Yahudileri içlerinde yaşadıkları halkın yabancısı olarak göstermek, böylece 'Yahudi düşmanlığının' en çok ihtiyaç duyduğu gıdayı ona sunmak ve göçü hızlandırmak için işkence iddialarına kuvvet kazandırmaktır. Herzl'in Yahudi düşmanlığının kabarmasından korkmak bir yana, onu hareketlendirmek için giriştiği çabaların sırrı buradadır. Bununla birlikte Herzl'e yönelen uyarıların da ardı arkası kesilmemiştir.

Avusturya Parlamentosu Başkanı, Baron Johann Von Cholemski, Herzl'e şunları yazıyordu:

Eğer eğiliminizin ve propagandanızın emeli Yahudi düşmanlığını körüklemekse, bunda başarılı olacaksınız. Tamamıyla inandım ki, böyle bir propagandanın sonucunda Yahudi düşmanlığı çığ gibi büyüyecek ve siz ırkınızı bir katliama doğru sürükleyeceksiniz.4


Siyasi Siyonizmin kurucusu olan Theodor Herzl, Yahudileri asimilasyondan kurtarmanın ve onları Filistin'e göçe ikna edebilmenin ancak antisemitizmin güçlenmesiyle mümkün olacağını öne sürmüştü.

Herzl ve diğer bazı Siyonistler, antisemit ırkçılarla, az önce sözünü ettiğimiz ortak paydada anlaşıyorlardı. Çünkü bu Siyonistler Yahudilerin hepsini toplayıp Filistin'e götürmek için bunun tek çözüm olduğuna inanıyorlardı ve bu, ırklarını Yahudilerle karışmaktan kurtarıp "saf" olarak korumak isteyen ırkçılar için de mükemmel bir çözümdü. Öyle ki, sonradan Deutsch-Soziale Blätter adını alacak olan ve bir Yahudi aleyhtarı yayın olarak kabul edilen Antisemitische Correspondenz dergisinin yayımcısı, ünlü antisemit Theodor Fritsch, I. Siyonist Kongre'nin toplanmasını alkışlıyor ve Kongre'ye "Yahudilerin bir an önce Almanya'dan ayrılarak Filistin'e yerleşmeleri tasarısının uygulanması için en iyi dileklerini" gönderiyordu.

Yahudilerin yaşadıkları ülkelerde kendilerini huzurlu hissetmelerinin Siyonizme zarar vereceğini düşünen Theodor Herzl, Garaudy'nin yazdığına göre, bu görüşünü şöyle ifade ediyordu: "Yahudiler, uzun bir dönem süresince kendilerinin güvenlik içinde yaşadıklarına inanırlarsa, herhangi bir toplumun içinde eriyebilirler. Bu gerçek, hiçbir zaman bize yarar sağlamayacaktır."

Bu yüzden, birtakım Siyonist liderlerin görüşlerine göre alınması gereken ilk önlem, bu ülkelerde Yahudi düşmanlığını kışkırtmaktı. Daha sonra da, Yahudileri bu psikolojik gerilim içinde tutarak, onları provokatif saldırılarla sürekli huzursuz etmek gerekiyordu. Tüm bu uygulamaların neticesinde söz konusu Siyonist liderlerin beklentisi ise, Yahudi halkı güvenli yerlerde yaşamadıklarına ve sadece "Kutsal Topraklar'a" göç ederek kurtulabileceklerine ikna etmekti.

Herzl, antisemitizmi körüklemek için çok ilginç bir yöntem daha denemiş ve günlüğüne, antisemitleri bir "Yahudi komplosu"nun varlığına inandıracak ve onları Yahudi toplumlarına karşı kışkırtacak ifadeler eklemişti. 1922 ve 1923 yıllarında, Almanya'da Herzl'in günlüğünün üç cildi yayınlanmıştı. Avusturyalı yazar ve Österreichische Wochenschrift gazetesinin yayıncısı Joseph Samuel Bloch, Herzl'i yakından tanımış bir kişi olarak günlük hakkında şunları yazıyordu:

Rothschild ve Baron Hirsch'e yazılan ve Yahudilerin bulundukları ülkelerde kurulu iktidarlara karşı baş kaldırdıklarını ve ihtilallere katıldıklarını öne süren iddia, Yahudi halkı yok etmek için yeterli bir sebeptir. Herzl, Yahudilerin düşmanlarına, 'Yahudi problemini' halletmek için en sağlam temeli göstermiştir. Onlara gelecekteki çalışmalarında izleyecekleri yolu tarif etmiştir. Bu yüzden bu 'günlük' korkunç bir belgedir.5

Herzl, yaşamını yitirdiği 1904 yılına dek antisemitizmi körüklemek ve antisemitlerle ittifaklar kurmak için uğraştı. Ancak bu çabaları pek önemli bir sonuç doğurmadı. Avrupalı Yahudilerin çoğu, Kutsal Topraklar'a göç etmemekte direndiler.

Radikal Siyonizme Karşı Yahudi Direnişi!..

Herzl'in kurduğu ve onun 1904'deki ani ölümünden sonra giderek daha da büyüyen Dünya Siyonist Örgütü (World Zionist Organization WZO), kendine bir numaralı hedef olarak Yahudileri Filistin'e götürmeyi belirlemişti. Ancak örgütün birçok ülkede Yahudilere yönelik yaptığı tüm teşviklere rağmen, göçler beklenen düzeyde gerçekleşmiyordu. Hatta, 1925 yılından sonra göçlerde ani bir düşüş bile gözlemlenmişti. Bu da yetmiyormuş gibi, göç edenlerden geri dönenlere bile rastlandı. 1926-31 yılları arasında, yılda ortalama 3.200 Yahudi Filistin'i terk ediyordu. 1932 yılında Filistin'de 770.000 Arap nüfusa karşılık, 181.000 Yahudi nüfusu vardı. Araplar hala bu bölgede ezici çoğunluktaydı. Siyonist liderler, bu kadar az bir Yahudi nüfusu ile devlet kuramayacaklarını çok iyi biliyorlardı.

Özellikle Almanya, Fransa ve Amerika gibi ülkelerde yaşayan Yahudiler zenginleşmiş ve elde ettikleri yüksek yaşam düzeyini ve kurulu düzenlerini bırakıp, Filistin topraklarına göç etmeyi göze alamamışlardı.


Yahudiler Avrupa'nın pek çok ülkesinde "getto"larda yaşamak zorunda bırakılıyorlardı. Resimde ise, Polonya'daki bir gettoyu terk edip göç etmeye zorlanan Yahudiler görülmektedir.

Yahudi halkının ırkçı Siyonizm'in göç çağrılarına karşı açtığı bu direnişe, dünyaca ünlü, dönemin tanınmış pek çok Yahudisi de katılıyordu; fizikçi Albert Einstein, filozof Martin Buber, Kudüs İbrani Üniversitesi birinci başkanı Profesör Judah Magnes gibi... Entelektüel Yahudilerin yanı sıra, geniş Yahudi halk kitleleri de, bazı Siyonist liderler tarafından dayatılan göçe karşı çıkıyorlardı. Rusya'da küçük bir kesim dışında neredeyse bütün Yahudiler ırkçı Siyonizmi reddettiler. Gidenlerin bir bölümü de, Filistin'deki yaşam koşullarının umdukları gibi çıkmaması karşısında, Rusya'ya geri döndü.

1920'lerde, Siyonist liderler , 1917'de yayınlanan ve Filistin'de bir Yahudi devletine yeşil ışık yakan Balfour Deklarasyonu'nun Filistin'e göçü hızlandıracağını sanmışlardı. Oysa ilerleyen yıllarda, yapılan hesapların isabetsiz olduğuna, büyük bir hayal kırıklığı yaşayarak şahit olacaklardı. 1920'lerde Filistin'deki Yahudi nüfus iki katına çıkarak 160.000'e ulaştı. Fakat göç edenlerin sayısı sadece 100.000 kadardı ve bunların %75'i de Filistin'de kalmadı. Yani göçlerin toplamı yılda 8.000 civarındaydı. Hatta 1927 yılında sadece 2.710 kişi geldi ve 5.000 kişi de ayrıldı. 1929'da ise Filistin'e gelenler ile gidenlerin sayısı aynı orandaydı.

En kısa sürede en fazla Yahudiyi, zorla da olsa, bir şekilde Filistin'e getirmeyi hedefleyen radikal Siyonizm açısından, yaşanan bu olumsuz gelişme, gerçekten de dev bir fiyaskoydu. WZO'nun yoğun propagandasına rağmen, Kutsal Topraklar'a göç faaliyeti çok zayıf kalmıştı. 19. yüzyılın sonunda Filistin'de 50.000'den az Yahudi yaşamaktaydı. Bu rakam, Filistin halkının %7'sini oluşturmaktaydı. Bununla birlikte, 1917 Balfour Bildirisi'nden iki sene sonra, nüfus hala 65.000'in üzerine çıkamamıştı. 1920 ile 1932 arasında geçen 12 yıl içinde, sadece 118.378 Yahudi bir şekilde Filistin'e getirtilmişti ki, bu da dünya Yahudi toplumunun yüzde biri bile değildi.

Belli ki bu iş böyle olmayacaktı. Göçe direnen Yahudi toplumunu ikna etmek için, bir-iki antisemit hareket yetmiyordu. Bu nedenle, bazı radikal Siyonist liderler, Herzl'in açılışını yaptığı ilginç yöntemi daha etkin bir biçimde kullanma yoluna gittiler. Yahudileri, özellikle de kurulması hedeflenen İsrail Devleti için gerekli oldukları düşünülen "kalifiye" Avrupa Yahudilerini daha çok "rahatsız" etmek gerekiyordu. Yani, antisemitizm daha da güçlenmeliydi.

Radikal Siyonizm ve Nazizm'in İdeolojik Akrabalığı

Herzl'in Yahudilerin asimilasyon sürecini durdurmak ve tersine çevirmek için antisemitlerle ittifak yapma teorisi, onu izleyen bazı Siyonistler tarafından Avrupa'nın, hatta dünyanın farklı ülkelerinde bulunan ırkçılara karşı kullanıldı. Ancak bunlar içinde en önemli olanı kuşkusuz Alman ırkçılarıdır. Nazi hareketinin öncüleri olan Alman ırkçıları, hem siyasi güçleri hem de ideolojik katılıkları sayesinde radikal Siyonistlerin aradıkları müttefik modeline tamamen uyuyorlardı. İki taraf arasındaki ideolojik paralellik ise doğrusu oldukça çarpıcıydı

Yüzyılın başından itibaren Dünya Siyonist Örgütü (WZO) tarafından sürekli olarak tekrarlanan Filistin'e göç çağrısı, ancak çok az sayıdaki Yahudi'den kabul gördü. Avrupa Yahudilerinin önemli bir bölümü asimilasyon sürecine dahil olmuşlardı ve rahat evlerini bırakıp sonu belli olmayan bir maceraya atılmak istemiyorlardı. Gidenler, dini ya da ulusal duyguları güçlü olan idealist Yahudilerdi. Üstte, WZO lideri Chaim Weizmann, Filistin'e gitmek üzere olan bir grup genç ve idealist Yahudi göçmen ile birlikte.

Kendisini anti-Siyonist bir Yahudi olarak tanımlayan Amerikalı tarihçi Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators (Diktatörler Devrinde Siyonizm) adlı kitabında, radikal Siyonistler ile antisemitler arasındaki ittifakın bilinmeyen tarihini gözler önüne serer. Brenner'ın vurguladığı gibi, söz konusu Siyonistler ile antisemit ırkçılar arasındaki yakınlık, daha Siyonizm hareketinin ilk yıllarında kendini göstermeye başlamıştır. Örneğin Siyonist hareketin Herzl'den sonra ikinci adamı olan Max Nordau, 21 Aralık 1903 günü Fransa'nın ünlü antisemiti Eduard Drumont ile bir söyleşi yapmış ve biri Yahudi, diğeri de Fransız şovenizmini temsil eden bu iki ırkçı arasındaki konuşmalar, Drumont'un La Libre Parole adlı antisemitik gazetesinde yayınlanmıştır. Nordau şöyle demektedir: "Siyonizm bir din değil, tamamen bir ırk sorunudur ve bu konuda hiç kimseyle Bay Drumont ile olduğum kadar fikir birliği içinde değilim".

Brenner'ın kitabın başında dikkat çektiği konulardan biri, Alman ırkçıları ile radikal Siyonistler arasındaki ideolojik paralelliktir. Buna göre, I. Dünya Savaşı öncesinde Alman entelektüel çevrelerinde hızla yaygınlaşan Blut und Boden (Kan ve Toprak) fetişizmi, ırkçı Siyonistlerin iddialarıyla tam bir uyum içindedir. Bu ideolojiye göre, Alman ırkı kendine has bir kana (Blut) sahipti ve kendine ait bir toprak (Boden) üzerinde yaşamalıydı. Yahudiler Alman kanından değildiler, Alman halkının (Volk) bir parçası olamazlardı ve dolayısıyla Alman toprakları üzerinde yaşamaya hak sahibi değillerdi. Brenner'ın vurguladığı gibi, ırkçı Siyonistler Blut und Boden ırkçılarının tüm argümanlarını içtenlikle desteklemişlerdi. Radikal Siyonistlere göre de Yahudiler Alman halkının (Volk) bir parçası değildi, dolayısıyla Alman kanıyla karışmamalı, yani Almanlarla evlenmemeliydiler. Yapmaları gereken en doğru şey ise, kendi öz topraklarına (Boden) dönmekti; yani Filistin'e.

Kuşkusuz bu Siyonistler Alman ırkçılığının iddialarını paylaşırken, antisemitizmi de onaylamış oluyorlardı. Çünkü madem Yahudiler Alman halkının bir parçası değillerdi, Alman ırkçıları Yahudileri tecrit etmek istemekte haklıydılar, onları sürmek istemekte de haklıydılar. Radikal Siyonist düşünceye göre, antisemitizmin varlığı, Yahudilerin kendi suçuydu. Kendilerine ait olmayan bir toprak üzerinde ısrarla yaşayarak, kendilerine yabancı bir ırka karışmaya çalışarak Yahudiler, kendileri antisemitizmi kışkırtıyorlardı. Suç antisemitlerin değil, asimile olan Yahudilerin suçuydu. Yıllar sonra Chaim Greenberg adlı bir radikal Siyonist, Jewish Frontier adlı Siyonist yayın organında bu ilginç mantığı şöyle özetleyecekti: "İyi bir Siyonist olmak için bir parça antisemit olmak gerekir"..6

Lenni Brenner bu konuda şöyle diyor:

Eğer bir insan ırk saflığı kavramına inanıyorsa, bir başkasının ırkçılığını reddedemez. Ve eğer bir ırkın ancak ve ancak kendi geleneksel vatanında rahat edebileceğini düşünüyorsa, başkalarının da kendi toprakları üzerindeki 'yabancı' ırkları temizlemesine karşı çıkamaz. 7

Naziler ve radikal Siyonistler arasındaki ideolojik akrabalığa Texas Üniversitesi'nde çalışan Amerikalı tarih profesörü Francis R. Nicosia da The Third Reich and the Palestine Question (III. Reich ve Filistin Sorunu) adlı kitabında değinmektedir. Nicosia'ya göre, radikal Siyonistler yalnızca Nazilerle değil, onların öncüleri olan 19. yüzyıl ırkçıları ile de büyük bir ideolojik yakınlığa sahipti. Arthur de Gobineau bunlardan biriydi. 1902 yılında, Dünya Siyonist Örgütü (WZO) tarafından yayınlanan Die Welt gazetesinde, Gobineau'nun düşüncelerini öven ve onun Yahudilerin ırk saflığına olan hayranlığını saygıyla karşılayan yazılar yayınlanmıştı. I. Dünya Savaşı öncesi dönemde, önde gelen bazı Siyonistler Elias Auerbach ve Ignaz Zollschan, Gobineau ve Houston S. Chamberlain gibi ırkçı felsefecilerin teorilerinin ateşli savunucuları olmuşlardı.8

Francis Nicosia, antisemitlerin Siyonizme olan sempatilerine de dikkat çeker. Durum öylesine ilginçtir ki, antisemitler henüz 19. yüzyılın başlarında, yani siyasi Siyonizmin aktif biçimde var olmadığı bir sırada Avrupa Yahudilerinin Filistin'e transferini, yani Siyonizmi savunmuşlardır. Faşizmin öncüsü sayılan ırkçı Alman düşünürü Johann Gottlieb Fichte bunlardan biridir. Alman Volksgeist'ının (ulusal ruh) sağlamlaştırılması için başta Yahudiler olmak üzere tüm azınlıkların temizlenmesini savunan Fichte, Yahudilerin Almanlar ile aynı sosyal haklara sahip olmalarını bir felaket olarak görmüş ve Yahudi sorununun tek çözümünün de bu ırkın topluca Filistin'e transfer edilmesi olabileceğini yazmıştır. Fichte'nin bu düşünceleri, yüzyılın sonlarında hızla çoğalan takipçileri tarafından da aynen benimsenecektir. Eugen Dühring, bunlardan biridir.9

Antisemitlerin Siyonizme olan bu sempatisi, I. Dünya Savaşı sonrası Almanya'da (Weimar Cumhuriyeti döneminde) de devam etmiştir. Nicosia, Weimar Cumhuriyeti'ndeki; Wilhelm Stapel, Hans Blüher, Max Wundt ve Johann Peperkorn gibi önde gelen antisemitlerin, Siyonizmin Yahudi sorunu için en iyi çözüm olduğu yönündeki düşüncelerine dikkat çeker.

Burada bir noktanın açıklığa kavuşturulması gerekir. Siyonizm, yalnızca Filistin'e göç etmek isteyen Yahudilere destek ve yardımcı olan bir akım olarak değerlendirildiğinde, bu durumda bir olağanüstülük yoktur. Bu amaçla yola çıkan bir grubun desteklenmesi de olağan kabul edilebilir. Ancak antisemitler ve radikal Siyonistler arasındaki iş birliği çok tehlikeli planlar ve hedefler içermektedir. Öncelikle her iki grup arasındaki ortak nokta, din ahlakına hiçbir şekilde uygun olmayan, ırkçılıktır. Bu iki grup birbirini ırkçı amaçlar doğrultusunda desteklemiş, bunun için gerektiğinde şiddete başvurmaktan kaçınmamışlardır. Radikal Siyonistlerin hedeflerine ulaşabilmek için destekledikleri aşırı grupların uygulamalarından en çok mağdur olan da yine kendi soydaşları olmuştur. Ve ırkçı Siyonistler bu mağduriyeti çoğu zaman görmezlikten gelmişler, hatta ilerleyen tarihlerde - kitabın diğer bölümlerinde ele alınacağı üzere- kendileri bizzat mağduriyetin kaynağı olmuşlardır.

Radikal Siyonizm ile Nazizmin İş Birliği Günleri

Siyonizm ile, Yahudi düşmanlığıyla yüklü olan Alman ırkçılığının arasında akrabalık olduğunu söylediğinizde, bunu ilk duyan kişi büyük olasılıkla bunun mantıksal bir çelişki olduğunu düşünecektir. Bu iş birliği, Siyonizmin ırkçı ve radikal yorumlarını savunan kanadıyla Naziler arasındadır. Az önce göz attığımız bilgilerin bize gösterdiği gibi, iki taraf arasında hedef birliği söz konusuydu. Bu Siyonistlerden biri olan Jacob Klatzkin, 1925 yılındaki bir yazısında bu mantığı şöyle açıklamıştı:

Eğer bizler antisemitizmin haklı bir hareket olduğunu kabul etmezsek, kendi milliyetçiliğimizin haklılığını reddetmiş oluruz. Eğer bizim halkımız kendi öz kimliğini korumak ve kendine ait yaşam tarzını sürdürmek istiyorsa, o halde aralarında yaşadığı uluslar içinde bir yabancıdır. Dolayısıyla, kendi ulusal bütünlüklerini korumak için bize karşı savaşmak onların hakkıdır... Bize düşen görev, Yahudilerin sosyal haklarını azaltmak isteyen antisemitlere karşı mücadele etmek değil, Yahudilerin sosyal haklarını artırmak (dolayısıyla onları asimile etmek) isteyen dostlarımıza karşı mücadele etmektir.10

Radikal Siyonizmin antisemitizme olan sempatisi, kuşkusuz en başta bu hareketin beyni olan Dünya Siyonist Örgütü (World Zionist Organization, WZO)'nün bazı saflarında yaygındı. WZO'nun Herzl'den sonraki ikinci lideri olan Chaim Weizmann -ki daha sonra İsrail'in ilk Devlet Başkanı oldu- antisemitizme olan sempatisini sık sık vurgulamıştı. 1912 yılında Alman Yahudilerine yaptığı bir konuşmada "her ülke, eğer mide ağrıları çekmek istemiyorsa, ancak belirli sayıda Yahudi'yi hazmedebilir" demiş ve eklemişti; "Almanya'nın zaten gereğinden çok fazla Yahudisi var". 1914'de İngiliz Dış İşleri Bakanı Lord Balfour'la yaptığı bir söyleşi sırasında ise şöyle demişti: "Kültürel antisemitlerle tamamen aynı fikirdeyiz. Bizce de 'Musevi inancına sahip Almanlar' kavramı son derece rahatsız edici, demoralize edici bir fenomendir." 11

WZO'nun bazı kesimlerinde hakim olan bu düşünce yapısı, örgütün Almanya kolu olan Almanya Siyonist Federasyonu (Zionistische Vereinigung für Deutschland ZVfD)'ndaki bazı kimseler tarafından da paylaşılıyordu. ZVfD, o yıllarda Almanya'daki iki büyük Yahudi örgütünden biriydi. Yahudi İnanışına Bağlı Alman Yurttaşları Merkez Birliği (Centralverein CV) ise asimilasyonist Yahudilerin kurduğu diğer Yahudi örgütüydü. ZVfD ve CV doğal olarak pek çok konuda anlaşamıyorlardı. Birisi Yahudilerin bir ırk, diğeri ise yalnızca dini bir cemaat olduğu inancındaydı.


Dünya Siyonist Örgütü lideri Chaim Weizman ve İngiltere Dış İşleri Bakanı Lord Balfour

En büyük anlaşmazlık konusu ise antisemitizm hakkındaydı. CV'ye bağlı asimilasyonistler için, antisemitizm olabilecek en büyük tehlikeydi. Almanya'daki mutlu hayatlarını tehdit eden bu virüsü yok etmek için ellerinden gelen herşeyi yaptılar. Asıl virüsün asimilasyonizm olduğunu düşünen bazı Siyonistler ise antisemitizmin yükselişinden endişe duymak bir yana, bunu son derece olumlu bir gelişme olarak algılıyorlardı. ZVfD'nin önce genel sekreteri sonra da başkanı olan Kurt Blumenfeld, antisemitizm hayranı Yahudilerin başında geliyordu.

Blumenfeld, Brenner'ın ifadesiyle "Almanya'nın Ari ırka ait olduğunu ve bir Yahudinin Almanya'da resmi bir görev almasının bir başka halkın işlerine tecavüz olduğunu savunan antisemit görüşü tamamen kabul ediyordu."12

Sözünü ettiğimiz Alman antisemitleri, Nazilerdi elbette. Naziler 1920'li yılların hemen başında Alman sokaklarında görünmeye başlandılar. Hitler, etrafına topladığı eğitimsiz, saldırgan, psikolojik yönden dengesiz, ırkçı, sadist ve zorba çapulcularla birlikte bu yıllarda ünlü Birahane Darbesi'ni denedi. Sokak gücü olarak kurulan SA'lar (Sturm Abteilung-Yıldırım Kıtaları) siyasi muhalifleri hedef almaya başladılar.

İşte Nazi hareketinin doğduğu bu yıllarda, Nazi- radikal Siyonist iş birliği de başladı. Radikal Siyonistler, az önce değindiğimiz gibi, Naziler ve benzeri antisemitlere sürekli yakınlaşmaya çalışıyorlardı. Hitler de karşı tarafa anlamlı mesajlar gönderdi. Nazi önderi, Francis Nicosia'nın da dikkat çektiği gibi, 1920'lerin başında Yahudi sorunu ile ilgili olarak yaptığı konuşmaların tümünde, çözümün yalnızca Yahudilerin Almanya dışına transfer edilmesi ile mümkün olabileceğinden söz etmişti. Hitler'in bu çizgisi, Yahudilere sokak saldırıları (pogromlar) düzenlemekten başka bir şey bilmeyen kaba ve cahil antisemitlerden oldukça farklıydı. 6 Nisan 1920'de Münih'te yaptığı bir konuşmada, Yahudi cemaatine karşı bir pogrom kampanyası başlatmaktansa, nasyonal sosyalizmin tüm enerjisini Yahudilerin Almanya'dan çıkarılması için kullanması gerektiğinden söz etmişti. Hatta bunun nasıl yapılabileceği konusunda da açık bir mesaj veriyordu. "Gerekirse bunun için şeytanla iş birliği yaparız" diyordu. Bununla, elbette ki ırkçı Siyonistlerle ittifakı kastetmişti. 29 Nisan'da yaptığı bir konuşmada ise, aynen şöyle diyordu: "Son Yahudi Almanya'dan çıkartılıncaya kadar mücadelemizi sürdüreceğiz."13 Nazi lideri, 16 Eylül 1919 tarihli bir mektubunda ise şunları yazıyordu:


Nazi ideoloğu Alfred Rosenberg, Almanya'daki Yahudileri ülkeden çıkarmak için Siyonistlerle iş birliği yapma gereğinden henüz 1920 yılında söz etmişti.

Duygusal dürtüler üzerine kurulu olan antisemitizm, kendisini her zaman için pogromlar yoluyla ifade edecektir. Oysa, rasyonel bir antisemitizm, Yahudilere verilen sosyal hakların iptali ve Yahudilerin ülkeden çıkarılması için planlı ve sistemli bir program uygulamak zorundadır.14

Hitler'in sözünü ettiği Yahudilerin Almanya dışına çıkarılması işlemi, Nazilerin en önemli ideoloğu Alfred Rosenberg tarafından da hedef olarak belirlendi ve en önemlisi, Rosenberg bu iş için radikal Siyonizmle iş birliği yapılması fikrinin mimarı oldu. Nazi ideoloğu, henüz 1919 yılında yayınladığı Die Spur'da "Siyonizm, Almanya'daki Yahudilerin ülke dışına çıkartılarak Filistin'e gönderilmesi için aktif şekilde desteklenmelidir" diye yazmıştı.15  Lenni Brener kitabında konuyla ilgili olarak, "Rosenberg'in, Almanya'daki Yahudilerin toplumdan izole edilmesi ve ikinci aşamada da Filistin'e yollanması için radikal Siyonizmle iş birliği yapma görüşünün Nazilerin iktidara gelişi ile birlikte gerçek bir ittifaka dönüştüğünü" söyler.16

Gerçekten de öyle oldu. Koyu bir Alman ırkçılığı ve ona bağlı bir antisemitizmle yoğrulmuş olan Nazi hareketi, bilindiği gibi 1929 ekonomik krizi, Weimar Cumhuriyeti'nin zayıflığı ve Alman toplumunun sosyo-psikolojik durumu gibi faktörlerin birleşmesiyle önce siyasi gündemin merkezine sonra da 1933 yılında iktidara oturdu. Nazilerin bu zaferi, bazı Siyonistleri sanki kendileri iktidara gelmiş kadar sevindirmişti.

Nazilerin İlk Yılları ve Radikal Siyonistler


Yahudi ve Almanların birbirine karışmaması gereken iki ayrı ırk olduğu yönündeki Nazi düşüncesi, siyonistlerce de aynen benimseniyordu. Siyonist-Nazi ittifakı bu temel üzerinde yükseldi. Yanda Hitler, iktidara yürüdüğü günlerde, SA'ları ile birlikte bir tören sırasında.

Nazilerin iktidara geldiği sıralarda Alman Yahudileri ülke nüfusunun %0.9'unu oluşturuyorlardı. Ancak ekonomik yönden çok daha önemliydiler. Çoğunun refah seviyesi yüksekti. %60'ı iş adamı ya da profesyoneldi. Diğerleri ise esnaf, din adamı, öğrenci ya da çok az sayıdaki işçilerden oluşuyordu. Sayıları az olmasına karşın, yine de Almanya'nın en önemli ırksal azınlığı durumundaydılar ve bu Yahudilerden kurtularak Alman ırkını saf hale getirmek, Nazi politikasının önde gelen hedeflerinden biriydi. Irk saflığı Naziler için o kadar önemliydi ki, Hitler "ideal" vasıflardaki Alman genç kız ve erkeklerini "üreme çiftlikleri"ne doldurup yeni bir üstün Ari nesil yaratmaya bile çalışacaktı. Irkın saf tutulabilmesi için de Yahudilerin Almanlardan tecrit edilmesi ve ikinci aşamada da ülkeden çıkarılması gerekiyordu.

Dikkat edilirse, bu radikal Siyonistlerin de istediği şeydi. Bu nedenle Nazi hareketinin henüz iktidara yürüdüğü sıralarda iki taraf arasında ilginç ilişkiler kurulmaya başlandı. Bu ilişkilerin en çarpıcılarından biri, ZVfD yönetim kurulundan Kurt Tuchler ile üst düzey SS'lerden Baron Leopold Itz Edler von Mildenstein arasında kurulmuştu. Tuchler, Mildenstein'a radikal Siyonizmin Nazi hareketine ne kadar paralel olduğu konusunda uzun bir brifing vermiş ve onu, radikal Siyonizmi öven bir yazı dizisini Nazi yayın organlarında bastırması için ikna etmişti. SS subayı Mildenstein bununla kalmayıp Tuchler ile birlikte Filistin'e bir gezide bulunmayı da kabul etmişti. Hitler'in iktidara gelişinden sonra radikal Siyonist Tuchler ile SS Mildenstein yanlarına eşlerini de alarak altı ay süren bir Filistin gezisine çıktılar. Mildenstein gezi dönüşü yazdığı yazılarda radikal Siyonizme övgüler yağdırmaya devam etti.17 İyi niyet ziyaretleri de Nazi iktidarının ilk aylarında gerçekleşti. Mart 1933'te Hermann Goering, radikal Siyonist liderlerden oluşan bir Yahudi heyeti ile görüştü.

Radikal Siyonistlerin Nazilere karşı geliştirdikleri bakış açısını en iyi gösteren eylem ise, 21 Haziran 1933 günü ZVfD tarafından Nazi yönetimine gönderilen memorandumdu. 1962 yılına kadar gün ışığına çıkmamış olan bu belgede, radikal ve ırkçı Siyonistler açık açık iş birliği teklif ediyorlardı Nazilere. Uzun mektubun bazı ilginç satırları şöyleydi:

...Irk esası üzerine kurulan yeni Alman Devleti içinde bizler de kendi cemaatimizi genel yapıya uydurmak ve bize ayrılacak olan sahada Babayurdu (Almanya) için faydalı olmak istiyoruz. Bizim Yahudi milliyetçiliğine olan bağlılığımız, Alman ulusunun nasyonal ve ırksal gerçekleri ile büyük bir ilişki ve uyum içindedir. Çünkü bizler de karışık evliliğe (Almanlar ve Yahudiler arasındaki evliliklere) karşıyız ve Yahudi toplumunun kan saflığının korunmasını savunuyoruz... Dolayısıyla bizim burada tarifini yaptığımız ve adına konuştuğumuz bilinçli Yahudilik, yeni Alman Devleti içinde uygun bir yer bulabilir... Bizler, cemaat bilincine sahip olan Yahudilerle Alman Devleti arasında dürüst ve samimi bir iş birliği kurulabileceğine inanıyoruz. Siyonizm, pratik amaçları için Yahudilere düşman olan bir yönetimin dahi desteğini kazanma ümidindedir.18

Lenni Brenner bu memorandum hakkında şöyle diyor:

Alman Yahudilerine karşı açık bir ihanet olan bu belgede, Alman Siyonistleri Nazilere oldukça hesaplı bir ittifak önermektedirler. Bu iş birliğinin nihai amacı bir Yahudi Devleti kurmaktır. Nazilere söylenen şey ise basittir: Size karşı asla savaşmayacağız, yalnızca size karşı koyanlarla savaşacağız.19

Memorandumu kaleme alan radikal Siyonist ekipte yer alan haham Joachim Prinz, sonraki yıllarda neden böyle bir şey yaptıklarını şöyle anlatmıştır:

Dünyada Yahudi sorununun çözümü için Almanya kadar çaba gösteren bir başka ülke daha yoktu. Yahudi sorununun çözümü? Bu bizim Siyonist rüyamızdı zaten! Biz hiçbir zaman Yahudi sorununun varlığını reddetmedik ki! Disimilasyon. Bu bizim en büyük istediğimizdi zaten!...20

Prinz'in de belirttiği gibi, Naziler ve radikal Siyonistleri yaklaştıran faktörlerin başında "Yahudi sorunu"nun varlığına olan inançları geliyordu. Her iki taraf Avrupalı Yahudilerin varlığını bir sorun olarak algılıyor, Yahudilerin Yahudi-olmayanlarla birarada yaşamalarının mümkün olmadığını düşünüyordu. Buna karşın asimilasyonist Yahudiler böyle bir sorunun varlığını bile kabul etmek istemiyorlardı. Bu ise, radikal Siyonistlerin gözünde açık bir ihanetti. Bu nedenle de Yahudi sorununun şiddetle çözülmesi, bu sorunun varlığını bile kabul etmeyen, kimliğini yitirmiş Yahudilerin zorla yola getirilmesi gerektiğinden söz etmeye başladılar. ZVfD'nin haftalık yayın organı Judische Rundschau'da asimilasyonistleri yerden yere vuran yazılar çıkmaya başladı. Derginin editörü Robert Weltsch, bir keresinde şöyle yazmıştı:


Almanya Siyonist Federasyonu (ZVfD) yetkilileri, 19. Siyonist Kongre'de. Resmin en solundaki kişi, ZVfD'nin lideri ve Hitler'le yapılan ittifakın önde gelen mimarı Kurt Blumenfeld.

Tarihin kriz dönemlerinde Yahudi halkı hep kendi suçlarının cezasını çekmiştir. En önemli dualarımızdan birinde 'günahlarımız yüzünden yurdumuzdan sürüldük' ifadesi kullanılır... Bugün de Yahudiler Theodor Herzl'in (göç) çağrısını duymazlıktan gelmiş oldukları için suçludurlar... Yahudiliklerini onurla ifade etmedikleri, Yahudi sorununu hasıraltı etmeye çalıştıkları için suçludurlar ve Yahudiliği geriletmiş olmanın cezasını çekmelidirler.21

Radikal Siyonistlerin mantığı açıktı: Asimilasyonist Yahudiler kendilerinin çağrısını umursamamakla ve kendi ırksal kimliklerini reddetmekle büyük bir günah işlemişlerdi ve bunun cezasını da radikal Siyonistlerin müttefiki olan Nazilerin baskısı ile ödeyeceklerdi. Nitekim Judische Rundschau'da asimilasyonistlere şiddetle saldıran yazılar çıkarken, bir yandan da Nazizmin haklılığını anlatan yazılar çıkıyordu. ZVfD Genel Sekreteri Kurt Blumenfeld, Nisan 1933'teki bir yazısında şöyle diyordu: "Bu topraklarda yabancı bir ırk olarak yaşayan bizler, Alman ulusunun ırksal bilincine ve ırksal çıkarlarına büyük bir saygı göstermekle yükümlüyüz."22 Radikal Siyonist haham Joachim Prinz ise, Siyonistlerin ancak kendileri gibi birer ırkçı olan Nazilerle anlaşabileceğini şöyle anlatıyordu: "Ulusun ve ırkın saflığı prensipleri üzerine kurulmuş olan bir devlet, aynı prensiplere inanan Yahudilere ancak saygı duyacaktır."23

Naziler iktidara gelmelerinden kısa bir süre sonra Yahudilerin bazı toplumsal haklarını kısıtlayan yasalar çıkardılar. Ancak bu politika radikal Siyonistleri hiç rahatsız etmedi. Zaten Naziler de çıkardıkları bu anti-asimilasyonist yasalarla aslında Yahudilere iyilik ettiklerini düşünüyorlardı. Nazilerin basın sorumlusu A.I. Berndt, Siyonist yayın organı Judische Rundschau'ya verdiği bir demecinde şöyle diyordu:

Çıkarılan yeni (antisemit) kanunlar Yahudiler için de yararlı ve motive edicidir. Almanya Yahudi azınlığa kendi öz yaşam tarzını yaşama fırsatı vermekle, Yahudiliğe ulusal karakterini güçlendirmesi için yardımcı olmakta ve iki halk arasındaki ilişkilerin doğru bir zemine oturtulmasına katkıda bulunmaktadır.24

İşte bu mantık üzerinde tarihin en garip ittifaklarından biri olan Nazi-radikal Siyonist ittifakı şekillendi. Nazi iktidarının ilk aylarında iyi niyet gösterileri ile başlayan ilişkiler, kısa bir süre sonra son derece somut ve organize bir iş birliğine dönüşecekti.

Radikal Siyonistler, Nazilerin taşıdıkları Yahudi antipatisinin çok iyi farkındaydılar ve bunun tehlike olduğunu düşünmek bir yana, bunun daha da artmasını istediler. Nazilerin Alman Yahudileri aleyhine çıkardıkları her kanun onları daha da fazla memnun etti. Brenner şöyle diyor:

Naziler Yahudiler üzerindeki vidayı sıkıştırdıkça, Siyonistlerin Nazilerle ittifak yapma yönündeki inançları daha da sağlamlaştı. Onlara göre, Naziler Yahudileri Alman toplumundan ne denli çok dışlarlarsa, Yahudilerden kurtulmak için Siyonizme de o kadar çok ihtiyaç duyacaklardı.25

Alman Yahudilerine Hitler'e Oy Verme Çağrısı!

Şimdiye dek sık sık Naziler konusunda asimilasyonistlerle radikal Siyonistler arasında çok açık bir ayrım olduğunu, radikal Siyonistlerin Nazileri birer müttefik olarak görürken asimilasyonist Yahudilerin nasyonal sosyalizme karşı nefret beslediklerini vurguladık. Bu iki taraf arasındaki fark, Almanya Siyonist Federasyonu (ZVfD) ile asimilasyonist Alman Yahudilerinin kurduğu Yahudi İnanışına Bağlı Alman Yurttaşları, Merkez Birliği (CV) örgütlerinin Nazilere yönelik düşünce ve uygulamalarından açıkça görülmektedir. Radikal Siyonistler ile asimilasyonistler arasındaki bu büyük fark, Nazi Almanyası'ndan başka ülkelerdeki faşist rejimlere karşı da belirmiştir. İlerleyen sayfalarda bunlara değineceğiz. Genel bir kural olarak, radikal Siyonistlerin faşist çevrelerle çok iyi anlaştığını, asimilasyonistlerin ise bu gruplara tepki duyduğunu söyleyebiliriz.

Ancak bu kuralın da istisnaları vardır; asimilasyonist Yahudiler içinde de, özellikle sol tehlikeden rahatsız olan burjuvazi arasında, faşistlerle ittifak kuran ya da en azından ittifak arayışına girenler olmuştur. Almanya'da asimilasyonist Yahudilerin kurduğu CV'den sonra ikinci önemli örgüt olan Ulusal Alman Yahudileri Birliği (Verband nationaldeutscher Juden VnJ) bunun en belirgin örneğidir. 1934 yılında, VnJ yönetimi Hitler'in iktidarını sağlamlaştırmak için etkili bir kampanya başlattı. New York Times, 18 Ağustos 1934 tarihli sayısının 2. sayfasında yaptığı haberde bu kampanyayı haber veriyor ve VnJ'nin "tüm Alman Yahudilerini Hitler'in Başbakanlığı için oy vermeye davet eden" tebliğini aynen yayınlıyordu:

Biz 1921 yılında kurulmuş Ulusal Alman Yahudileri Derneği olarak, savaşta olsun, barışta olsun kendi çıkarlarımızı Alman halkının ve Alman vatanının çıkarları üstünde tutmayız. Bu nedenle bize sıkıntı getirse de 1933 Ocağı'nda Hitler'i iktidara getiren ayaklanmayı selamlıyoruz... Hitler'in Başbakanlığını ve hareketinin özündeki tarihsel önemindeki büyüklüğü tamamen onaylıyoruz. Alman Ulusu'na manen ve maddeten bağlı olan Yahudiler olarak bizler, Almanya'dan başka bir ulus tanımayız. Hitler'in Başbakanlığını ve Başbakanlık kurumlarının birlikteliğini destekliyoruz ve kendini Alman hisseden tüm Yahudilerin 19 Ağustos'da Hitler'e evet oyu vermelerini ısrarla tavsiye ederiz 26

Anti-Nazi Boykotun Radikal Siyonist Desteğiyle Aşılması

VnJ bir istisnaydı kuşkusuz. Onun taşıdığı Nazi sempatisinin asimilasyonist Yahudilerin çoğunluğu için de geçerli olduğunu söylemek kuşkusuz mümkün değildi. Almanya'dakilerin yanında diğer Batılı ülkelerdeki asimilasyonistler de Hitler'in Alman lideri oluşunu büyük bir tedirginlikle izlediler. Ve radikal Siyonist soydaşlarının iş birliği girişimlerinin aksine, Nazilere karşı koyabilmek için yollar aramaya başladılar. Faşizme karşı çıkan diğer gruplarla birlikte Nazilere karşı etkili bir eylem yapma arayışına girdiler.

Nazi aleyhtarı boykot bu şekilde doğdu. İlk kez Jewish War Veterans (JWV) adlı New Yorklu asimilasyonist bir Yahudi örgütü, 19 Mart 1933 günü Alman mallarına boykot uygulanması çağrısında bulundu ve dört gün sonra da Nazi aleyhtarı büyük bir protesto mitingi düzenledi. Bu kıvılcım gittikçe büyüdü ve asimilasyonistler Non-Sectarian Anti-Nazi League adlı Anti-Nazi Birliği'ni kurdular ve tüm Amerikalıları Nazi mallarını boykot etmeye çağırdılar. Boykot bir süre sonra Avrupa'ya sıçradı ve oldukça da etkili oldu. Bu, atılım yapmaya çalışan Alman endüstrisi için hiç de olumlu bir gelişme değildi. Nazilerin en büyük iki pazarı Amerika ve Avrupa'ydı ve bu iki pazarda da asimilasyonistlerin başını çektiği boykot, Alman mallarının satışını ciddi biçimde düşürüyordu.

Nazilerin iktidara gelmesinin hemen ardından, başta Amerika olmak üzere Batılı demokrasilerde etkili bir Nazi aleyhtarı boykot başladı. Asimilasyonist Yahudiler, solcular ve liberaller tarafından başlatılan boykot, Nazi mallarının satışını büyük ölçüde düşürdü ve Reich ekonomisini sıkıntıya soktu. Bu zor günlerde Nazilere boykotu aşmak için yardım edenler ise, radikal Siyonistlerdi. Yanda, boykot gösterileri sırasında Chicago'da yakılan bir Nazi bayrağı.

İşte bu noktada birileri Nazilerin yardımına koştu ve Nazi ekonomisinin içine girdiği darboğazı büyük ölçüde genişletti. Peki kimlerdi bunlar?..

Radikal Siyonistler elbette. Evet, asimilasyonist Yahudiler Nazi ekonomisini çökertmek için boykot kampanyaları düzenlerken, radikal Siyonistler bu ilginç müttefiklerine yardım eli uzatmışlardı.

Aslında radikal Siyonistler Nazi yanlısı çabalarını henüz boykot başlamadan önce başlatmışlardı. Yahudi örgütleri tarafından boykot ilanı ile ilgili yapılan tüm öneriler, söz konusu Siyonistler tarafından ısrarla reddedilmişti.


Amerikan Yahudi Kongresi Başkanlarından Stephen Wise

Dünya Siyonist Örgütü (WZO) de, önce boykotun ilanını engellemeye çalıştı. Bunu başaramayınca da Nazi dostlarının ekonomik sıkıntısını çözebilmek için uğraştı. Brenner şöyle diyor: "WZO, yalnızca Alman mallarını satın almakla kalmadı, onların satışına aracılık etti ve hatta Hitler ve onu destekleyen sanayiciler için yeni müşteriler buldu."27

WZO yönetimindeki bir kısım kimselerin böyle davranmasının nedeni, Hitler'i kendileri için sözde bir lütuf olarak algılamalarıydı. Radikal Siyonizmin Hitler sayesinde büyük bir destek elde ettiğini, onun sayesinde ırk bilinçlerini yitirmiş Yahudilerin akıllanıp Filistin'e göç edeceklerini düşünüyorlardı. Dönemin etkin radikal Siyonistlerinden dünyaca ünlü yazar Emil Ludwig, WZO'nun bakış açısını şöyle ifade ediyordu:

Hitler adı belki birkaç yıl sonra unutulacak olabilir. Ama Filistin'de muhteşem bir Hitler anıtı dikileceğine eminim... Yahudiliklerini yitirmiş olan binlerce Yahudi, onun sayesinde kimliklerine geri döndürülebilmiştir. Bu yüzden ben şahsen ona karşı büyük minnettarlık besliyorum.28

Yine ünlü radikal Siyonistlerden biri olan Chaim Nachman Bialik ise "Hitlerizm, asimilasyonun pençesindeki Alman Yahudiliğini yok olmaktan kurtarmıştır" diyor, Hitler'le olan ideolojik akrabalığını da vurgulayarak "aynı Hitler gibi ben de kan düşüncesinin gücüne inanıyorum" diye ekliyordu.29

WZO saflarında mücadele eden İtalyan Yahudisi Enzo Sereni de benzer ifadelerde bulunmuştu. "Hitler'in antisemitizmi Yahudilerin kurtuluşuna yarayacak" diyordu. Bir keresinde ise şu sözleri söylemişti:

Filistin'i inşa etmek için Almanya'daki Yahudilerin karşılaştığı sıkıntıları kullanmamız hiç de utanılacak bir şey değildir. Eski liderlerimizin ve öncülerimizin bize öğrettiği bir şeydir bu: Diasporadaki Yahudilerin başına gelen felaketleri yeniden inşa için kullanmak.30

Radikal Siyonistler Alman Yahudilerinin karşı karşıya kaldığı "Nazi çözümü"nden o denli memnundular ki, bunu başka ülkelerdeki asimilasyonist Yahudilerin yola getirilmesi için de kullanmayı düşünüyorlardı. Amerikalı haham Abraham Jacobson, 1936 yılındaki bir konuşmasında ırkçı Siyonistlerin söz konusu mantığına tepki göstererek şöyle diyordu:

Kim bilir kaç kere, Siyonizme tepkisiz kalan Amerikalı Yahudilerin de yola gelmek için bir Hitler'e ihtiyacı olduğu şeklindeki pervasız lafları duyduk. Söylediklerine göre ancak o zaman Yahudiler, Filistin'e gitmeye ikna olurmuş...31

Nazilere bu denli sıcak bakan radikal Siyonistlerin onlarla ekonomik iş birliğine de girmesi kadar doğal bir şey olamazdı. Öyle de oldu. İki taraf arasındaki en büyük ekonomik iş birliği, Alman Yahudilerinin mal varlıkları ile birlikte Filistin'e transferini öngören Ha'avara adlı göç antlaşmasıydı. (İlerleyen satırlarda buna daha ayrıntılı olarak değineceğiz) Bu anlaşmaya paralel olarak söz konusu Siyonistler, Alman mallarının Filistin'de satılmasını sağladılar. Bir süre sonra işler daha da büyüdü. WZO, Nazi gemilerini kullanarak Belçika ve Hollanda'ya portakal ihraç etmeye başladı. 1936 yılında ise, WZO yetkilileri Alman mallarını İngiltere'de satmaya başladılar.

Radikal Siyonist-Nazi iş birliği bu kadarla da kalmamıştı. Bazı Siyonistler, Alman silah yapımcılarına döviz kaynağı da sağlamışlardı. Albert Norden, So Werden Kriege Gemacht? isimli kitabında ayrı bir Nazi-radikal Siyonist ticari bağlantısını ortaya koyuyordu. Norden, Almanya için stratejik önemi olan hammaddelerin, Siyonist International Nickel Trust adlı şirket vasıtasıyla sağlandığına dikkat çekiyordu. Birkaç Siyonist sermayedarın denetiminde olan bu şirket, kapitalist ülkelerdeki nikel üretiminin %85'ine sahip durumdaydı. Hitler'in iktidara gelmesinden bir yıl sonra, IG Farben Industrie adlı Alman şirketi ile söz konusu şirket arasında bir antlaşma imzalandı. Antlaşma gereğince, Almanya'nın nikel üretiminin yarıdan fazlasının, International Nickel Trust tarafından karşılanması öngörülüyordu. Almanya böylece %50 oranında döviz tasarruf etmiş oldu.

 
   
     

1. Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, İstanbul, Pınar Yayınları, 1983, s. 148.
2. Anikam Nachmani, Greece, Turkey and Zionism, s. 55.
3. Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, s. 118.
4. Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, s. 119-120.
5. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators: A Reappraisal, Chicago, 1983, s. 24.
6. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators: A Reappraisal., s. 25.
7. Francis Nicosia, The Third Reich and the Palestine Question, Austin: University of Texas Press, 1985, s. 18.
8. Francis Nicosia, The Third Reich and the Palestine Question, Austin: University of Texas Press, 1985, s. 20.
9. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 30.
10. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 34.
11. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 30.
12. Francis Nicosia, The Third Reich and the Palestine Question, s. 22.
13. Francis Nicosia, The Third Reich and the Palestine Question, s. 17.
14. Francis Nicosia, The Third Reich and the Palestine Question, s. 25.
15. Francis Nicosia, The Third Reich and the Palestine Question, s. 25.
16. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 45.
17. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 48-49.
18. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 49.
19. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 47.
20. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 50.
21. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 51.
22. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 52.
23. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 54.
24. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 54.
25. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 58.
26. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 59.
27. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 59.
28. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 60.
29. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 71.
30. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 61.
31.Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, The Jewish Anti-Nazi Boycott and the Zionist-Nazi Trade Agreement.

 

© 2008 Harun Yahya. www.harunyahya.org
Bu sitede yayınlanan tüm materyali, siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin kopyalayabilir ve çoğaltabilirsiniz.