|
Hitler'in Radikal Siyonist Finansörleri
Batılı ülkelerdeki büyük bazı Siyonist sermayedarlar da Hitler'e önemli finansal destekler verdiler. Kimi zaman WZO'nun aracılığıyla gerçekleşen bu finansal destekler, Nazi Almanyası'nın güçlenmesinde çok büyük pay sahibiydi. Hitler'e bazı Yahudiler tarafından verilen bu destek daha sonrasında başta Yahudiler olmak üzere pek çok insan için büyük bir kabusa dönüşmüştür. Bir kısım Yahudilerin radikal görüşlerini hayata geçirebilmek, bir kısmının da sırf maddi gelir elde edebilmek için izledikleri bu politika pek çok soydaşlarının hayatlarına mal olmuştur.
Hitler'in bilinmeyen bağlantıları çeşitli kaynaklarda detaylı olarak yer almaktadır. Bu kaynaklara göre, Hitler'in finansmanında önemli bir rol oynayan isimlerden birisi; Amerika'nın önde gelen zenginlerinden Clarence Dillon (1882-1979) 'dır. Samuel ve Bertha Lapowski (ya da Lapowitz) adlı iki Amerikalı Yahudi'nin çocuğu olarak dünyaya gelen Dillon, I. Dünya Savaşı sırasında ünlü Yahudi finansör Bernard Baruch'un "sağ kolu" olarak çalışmıştır. Hitler'le ilişkiler ise II. Dünya Savaşı öncesi yıllarda kurulmuştur. Dillon, Reich'ın savaşa hazırlanmasına büyük katkılarda bulunmuştur.
Hitler'in destekçileri arasında Yahudi Samuel hanedanı tarafından kurulan ünlü petrol şirketi Royal Dutch Shell de yer almaktadır. Şirketin yöneticisi Sir Henry Deterding ile Nazilerin ünlü isimlerinden Alfred Rosenberg arasında Mayıs 1933'te Deterding'in İngiltere'deki Windsor Kalesi'nin 1 mil yakınındaki büyük evinde gizli bir görüşme gerçekleşmiştir. Daha sonra da süren ilişkiler sonucunda Yahudi Samuel ailesi, Deterding aracılığıyla Hitler'e toplam 30 milyon pound aktarmıştır.
Tüm bu bilgiler, bizlere Nazi hareketi ile birtakım Yahudiler, daha doğrusu radikal Siyonizmi benimsemiş Yahudi sermayedarlar arasında çok yakın bir ilişki olduğunu, Alman "Führer"inin bu sermayedarlar tarafından finanse edildiğini göstermektedir. İlginçtir, Hitler de bu gerçeği kabul etmiş ve söz konusu Yahudiler tarafından finanse edildiğini itiraf etmiştir. II. Dünya Savaşı öncesi dönemde Hitler'in yakın dostları arasında yer alan Hermann Rauschning, Hitler M'a Dit (Hitler Bana Dedi ki) adlı kitabında Nazi liderinden şu cümleyi aktarır: "Yahudiler bana mücadelemde önemli katkılarda bulundular. Hareketimizde çok sayıda Yahudi beni mali olarak destekledi."32
Her ne kadar bu kitap radikal grupların kaynak olarak kullandıkları ve kendi sapkın görüşlerine temel edindikleri bir eser olsa da, bu bilgi çok dikkat çekicidir.
|
Hitler M'a Dit,
1939 yılındaki basılışından hemen bir sene sonra,
Ali Naci Karacan tarafından Türkçeye Hitler Bana
Dedi ki ismiyle tercüme edilmişti. Hitler'in en
yakın arkadaşlarından Hermann Rauschning tarafından
yazılan bu kitapta geçen itiraf, Hitler'in radikal siyonist
finans çevrelerinden büyük destek aldığını gösteriyor. |
|
Kısacası Hitler, radikal Siyonist sermayedarlardan önemli finansal destekler almıştır ve bu da WZO ve onun Almanya kolu olan ZVfD içindeki bazı isimlerle kurduğu iş birliğinin bir hediyesidir. En büyük Yahudi düşmanı olarak tanıdığımız Hitler ile bazı Yahudiler arasında kurulmuş olan bu ilişkiler, anti-Nazi boykotun aşılmasında ve Nazi Almanyası'nın bir endüstri devi olarak savaşa girmesinde önemli rol sahibidir.
İngiliz Hükümeti asimilasyonist Yahudilerin teşvikiyle
anti-Nazi boykotu destekleme kararı aldığında, ülkedeki
en büyük Hitler sempatizanı olan İngiliz Faşistler Birliği
(British Union of Fascist BUF) lideri Sir Oswald Mosley,
yayın organı Blackshirt'te şöyle yazmıştı:
Şimdi biz zavallı Yahudileri korumak
için Almanya ile olan ticaretimizi kesiyoruz öyle mi?..
Ama Yahudiler kendileri, Almanlarla birlikte çok karlı
işler yapıyorlar. Almanya ile olan dostça ilişkilerimizi
kesmek isteyenler için bundan iyi bir cevap olamaz herhalde.33
Radikal Siyonistlerin Nazi Almanyası ile birlikte yaptıkları "karlı iş"lerin en önemlisi ise, az önce de belirttiğimiz gibi, Alman Yahudilerini Filistin'e transfer etmek için imzalanan göç anlaşmasıdır. Bu anlaşma, Naziler ile radikal ırkçı Siyonistler arasındaki ittifakın en önemli sonuçlarından biri sayılabilir.
Alman Yahudilerini Göç Ettirmek
İçin Yapılan Radikal Siyonist-Nazi Anlaşması
Başta da belirttiğimiz gibi, radikal Siyonistlerin Nazilerden bekledikleri en büyük eylem, Alman Yahudilerinin Filistin'e göçünün sağlanmasıydı. Naziler de ülkelerindeki Yahudi azınlıktan bir an önce kurtulmak istiyorlardı. Bu amaçla Nazilerin iktidara gelmesinden çok kısa bir süre sonra, Alman Yahudilerinin Filistin'e göçünü mümkün kılacak ilginç bir göç anlaşması imzalandı. WZO'ya bağlı Anglo-Filistin Bankası ile Reich Maliye Bakanlığı arasındaki anlaşma, hem Yahudilerin mal varlıklarıyla birlikte Filistin'e transfer edilmesine imkan veriyor, hem de Alman sanayi mallarının satışı için pazar yaratmış oluyordu. İrlandalı tarihçi ve politikacı Conor Cruise O'Brien, anlaşmanın detaylarını şöyle anlatıyor:
 |
Solda,
Yahudileri Filistin topraklarına transfer etmekle
sorumlu olan iki Gestapo elemanı görülmekte. Pillar
of Fire isimli propaganda kitabında yer
alan bu fotoğrafın alt yazısında şunlar yazıyor:
"The Saturday Evening Post isimli Amerikan dergisinin
bir muhabiri, Gestapo birliklerinin Yahudileri tedirgin
ettiklerini ve onları Almanya'yı terk etmemeleri
durumunda bir toplama kampına göndermekle tehdit
ettiklerini yazdı. Çaresiz kalan Yahudiler, "Nereye
gidebiliriz?" diye sorduklarında ise "Filistin'e!"
diye cevap veriyordu Gestapo. Ayrılmayı kabul edenlere,
transfer parası ve vize sağlama işleminde yardımcı
olunuyordu..." |
Anglo-Filistin Bankası ile Alman İktisat Bakanlığı
arasında 25 Ağustos 1933'de imzalanan anlaşma aracılığıyla
Yahudi mal varlığı, Filistin'de gerekli şeylerin satın
alınması amacıyla kullanılacaktı. Bu anlaşma Yahudilerin
resmi yoldan göçünün ana dayanağı oldu. Naziler ve Siyonistler,
Yahudilerin Almanya'dan Filistin'e mallarının bir bölümüyle
göç etmelerini sağlamak için beraber çalıştılar.
1933 yılında Anglo- Filistin Bankası, Tel-Aviv'de Trust
and Transfer Office Ha'avara Ltd. adlı bir şirket kurdu.
Dört Yahudi bankerin önderliğinde Hamburg'dan Max Warburg
ile M. M. Warburg, Berlin'den Siegmund Wassermann ile
A. E. Wassermann Berlin'de bu şirketin bir uzantısı
kuruldu. Berlin'deki söz konusu Yahudilere ait olan
Palastina Treuhandstelle zur Beratung Deutscher Juden
isimli bu şirkete verilen görev ise, Filistin'e göç
etmek isteyen Alman Yahudileri'nin Alman makamlarındaki
sorunlarını halletmekti.
1933-1939 arasında 50.000 Yahudi
Ha'avara vasıtasıyla Almanya'yı terkederek Filistin'e
göç etti. Yine, 1933-1939 arasında 63 milyon sterline
yakın bir sermaye Filistin'e transfer edildi... 1933-1939
arasında yürürlükte olan gerçek Alman politikası da,
Filistin'deki Yahudileri Araplara karşı desteklemekti.34
Ha'avara adlı göç anlaşması ile hem bir kısım Siyonistlerin en büyük hedefi olan Filistin'e Yahudi göçü gerçekleştirilmiş, hem de boykot nedeniyle sıkıntıda olan Nazi ekonomisi rahatlatılmış oluyordu. Göç eden Yahudilerin mal varlığı ile Alman sanayi ürünleri satın alınıyor, bunlar Filistin'de satılıyor ve elde edilen karla da göç eden Yahudinin Almanya'da bıraktığı para karşılanıyordu.
Dünya Siyonist Örgütü'nde bazı kesimler, Yahudi boykotunu kırmakla kalmadı, aynı zamanda Nazi mallarının Ortadoğu ve Kuzey Avrupa'daki en büyük dağıtımcısı oldu. WZO, Tel-Aviv'de, kurduğu Trust and Transfer Office Ha'avara adlı şirketle, Filistin'e getirilen Alman mallarının temel satış hakkını aldı. Alman-Yahudi zenginlerinden temin edilecek parayla, büyük miktarlarda Nazi malı satın alınacaktı. Böylece WZO, Ortadoğu bölgesinde, Nazilerin geniş pazar olanaklarına kavuşmasını sağlamış oldu. Döviz işlemleriyle ilgilenen Alman Bürosu, 7 Aralık 1937'de, şunu açıklıyordu: "Dış satıma dayalı transfer işlemleri, Filistin'e 1933'ten beri 70 milyon altın mark kar getirmiştir."

Nazilerin antisemitizm politikası, gerçekten de radikal Siyonistlerin hesapladığı gibi Alman Yahudilerini ülkeden göç etmeye zorladı. Irkçı Siyonistler ile Naziler arasında uygulamaya konan göç anlaşması ise, ülkeden çıkmak isteyen Yahudilerin, herhangi bir yanlış adrese değil, Filistin'e gitmelerini garanti altına alıyordu. Üstte, 1939 yılında, Almanya'daki resmi göç büroları önünde Filistin'e göç etmeye çalışan Yahudiler görülmekte.
|
Radikal Siyonist liderler ile Nazilerin arasında var olan bu ilişkiler, özellikle de Ha'avara göç anlaşması, başka birçok kitapta da uzun uzadıya incelenmiştir. Örneğin: Lenni Brenner Zionism in the Age of Dictators (Diktatörler Çağında Siyonizm)'da Ha'avara göç anlaşmasını anlatır. İsrail'de Moshe Shanfield tarafından yayınlanan The Holocaust Victims Accuse, Documents and Testimony on Jewish Criminals (Soykırıma Maruz Kalanlar Suçluyor, Yahudi Kriminaller Hakkında Belgeler ve İfadeler) ya da Amerikalı tarihçi Francis R. Nicosia tarafından kaleme alınan The Third Reich and the Palestine Question (III. Reich ve Filistin Sorunu) isimli kitaplarda da Naziler ve radikal Siyonistler arasındaki göç anlaşması konu edilmektedir.
Wilhelmstrasse'nin gizli arşivleri de, Hitler İmparatorluğu
ile Yahudi Ajansı arasında, Alman Yahudilerinin Filistin'e
göçlerini kolaylaştırmak amacıyla bir antlaşma imzalandığını
ortaya koymaktadır. Alman Dış İşleri Bakanlığı'na ait
22 Haziran 1937 tarihli bu belge, Nazilerin ön ayak
olmasıyla bir Yahudi Devleti'nin kurulabileceğini şöyle
not eder:
İç politika koşullarının dikte ettirdiği
bu Alman tedbiri, hiç kuşkusuz Yahudiliğin Filistin'de
kuvvetlenmesine yardım edecek ve bu ülkede bir Yahudi
devletinin kuruluşuna yardımcı olacaktır. 35
Aynı belgede Yahudi göçünün Hitler tarafından koordine
edildiği, Alman diktatörünün konu ile özel olarak ilgilendiği
de vurgulanmaktadır.
Bugün bunlar pek çok kişiye şaşırtıcı gelen bilgilerdir. Bunun nedeni, tarihin bu ilginç ittifakının resmi tarih tarafından özenle gizlenmiş olmasıdır. İş birliğinin en hızlı biçimde yürütüldüğü yıllarda bile radikal Siyonistler ve Naziler bu ittifakı gizli tutmak için çalışmışlar ve iki taraf arasındaki ilişkiler dünya kamuoyunun gözlerinden gizli tutulabilmiştir. Yalnızca bazı söylentilerin dolaşması engellenememiştir. Amerikalı yazar Edward Tivnan, ülkesindeki Yahudi lobisinin politik gücünü incelediği The Lobby: Jewish Political Power in US Foreign Policy (Lobi: ABDDış Politikasında Yahudilerin Siyasi Gücü) adlı kitabında, bir kısım Siyonistler ile Nazilerin yaptığı ittifak ile ilgili olarak 1930'ların sonunda Amerikalı Yahudiler arasında söylentiler dolaştığını ve bunun büyük bir huzursuzluk doğurduğunu not ediyor. 36
Göç anlaşması 1933'ten savaşın patlak verdiği 1939 yılına dek kesintisiz uygulamada kalmıştır. Göç işleminin 1939'da durmuş olmasının nedeni de, iki taraf arasındaki herhangi bir anlaşmazlık değil, savaş şartlarının Alman gemilerinin İngiliz mandası olan Filistin'e gidişini mümkün kılmayışıdır. Bu dönem boyunca da 60 bine yakın Alman Yahudisi Filistin'e transfer edilmiştir.

Yahudileri, Alman toplumundan tümüyle izole eden
Nürnberg kanunları, bazı aşırı görüşlü Siyonistlerin Nazilere olan
güven ve inancını daha da artırmıştı. Üstte, Hitler,
Nürnberg'te yapılan gövde gösterilerinden birinde. |
Aralık 1937'de Alman İç İşleri Bakanlığı tarafından yayınlanan bir rapor, Ha'avara'nın sonuçlarını şöyle anlatmaktadır:
Ha'avara anlaşmasının Filistin'in 1933 yılından bu yana yaşadığı hızlı gelişimde çok büyük payı olduğuna kuşku yoktur. Anlaşma sayesinde Filistin'e hem en büyük para kaynağı, hem de en zeki ve entelektüel göçmenler yöneltilmiştir. Ülkenin gelişimi için gerekli olan makinelerin ve endüstri ürünlerinin büyük kısmı da yine Ha'avara ile ulaştırılmıştır.37
Anlaşmayı sekteye uğratan tek şey, II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesidir. Aksi halde Nazi- radikal Siyonist iş birliğiyle yürütülen Yahudi göçünün artarak devam edeceğine kuşku yoktur. Nitekim 1938 ve 39 yıllarında göç eden Yahudi sayısı eskiye oranla daha da artmıştır. 10 bin Alman Yahudisinin ise Ekim 1939'da Filistin'e transfer edilmesine karar verilmiş, ancak Eylül ayında savaşın başlamasıyla bu "rezervasyon" iptal edilmiştir. Ha'avara uygulaması 1941'e kadar kesintili olarak sürmüştür. Sonuçta 1933-41 yılları arasında 60 bin Alman Yahudisi Nazi-radikal Siyonist iş birliği ile Filistin'e transfer edilmiştir ki, bu da o dönem Filistin'deki Yahudi nüfusunun %15'ini oluşturmaktadır. Ha'avara'nın ekonomik sonuçları da, az önce vurguladığımız gibi, oldukça önemlidir. Tarihçi Edwin Black, Ha'avara'yı konu edinen The Transfer Agreement (Transfer Sözleşmesi) adlı kitabında Ha'avara'nın Filistin'de "ekonomik bir patlama yaratarak, İsrail Devleti'nin kuruluşuna büyük bir katkıda bulunduğunu" yazmaktadır. 38
Nürnberg Kanunları ve 'Juden
Raus! Auf Nach Palastina! '
Naziler Alman Yahudilerini göç ettirmek için Siyonistlerle
ortak programlar düzenlerken, bir yandan da yine Siyonistlerin
tasdiki ile Alman Yahudilerinin ırk bilincini artıracak
politikalar uyguladılar. Lenni Brenner, Zionism in the
Age of Dictators'da Nazilerin ırkçı politikalarının
Siyonistleri ne denli sevindirdiğini sık sık vurgular.
Örneğin Nazilerin 1935'te yayınladığı Almanlar ve Yahudiler
arasındaki evlilikleri yasaklayan Nürnberg kanunları
bunların başında gelmektedir.
 
Nazilerin propaganda sorumlusu Goebbels (solda)
Der Angriff adlı Nazi yayın organında radikal Siyonizmi
öven uzun bir yazı dizisi yayınlatmış, ayrıca
bir yüzünde gamalı haç, öteki yüzünde de altı
köşeli Siyon yıldızının yer aldığı bir madalyon
ısmarlamıştı. SS Güvenlik Servisi Şefi Heydrich
de radikal Siyonizm yanlısı Nazilerdendi. (sağda) |
1935 Eylülü'nde açıklanan Nürnberg kanunları, Yahudilerin
Alman toplumundan çok keskin bir biçimde izole edilmesine
yöneliktir. "Alman Kanı ve Onurunun Korunması Yasası"
başlıklı düzenleme ile Yahudiler Alman yurttaşlığından
çıkarılmış ve sosyal haklardan mahrum paryalar haline
getirilmişlerdir. Yahudilerin resmi dairelerde çalışmaları,
öğretmenlik, gazetecilik, çiftçilik yapmaları, radyo,
tiyatro ve filmlerde yer almaları yasaklanmıştır. Yahudiler
ile Almanlar arasındaki evlilik ve hatta cinsel ilişki
de yasaklar arasındadır. Yasaklar arasında, bir Yahudinin
Alman bayrağı dalgalandırması da vardır. Tüm bunlar,
Yahudilerin kesinlikle Alman olmadıklarını düşünen bir
zihniyetin ürünüdür. Bu zihniyet, en az Naziler kadar
Siyonistler tarafından da paylaşılmaktadır.
Brenner, Nürnberg kanunları ile ilgili
olarak o dönemin Alman gazetecilerinden Alfred Berndt'in
ilginç bir yorumunu aktarır. Bernt, bu kanunların yayınlanmasından
yalnızca iki hafta önce Dünya Siyonist Örgütü'nün (WZO)
tüm dünya Yahudilerine yönelik bir deklarasyon yayınladığını
ve onları nerede yaşarlarsa yaşasınlar, ayrı bir millet,
farklı bir halk olduklarını unutmamaya çağırdığını hatırlatmış
ve şöyle demiştir: "Hitler'in yaptığı şey, Yahudilere
ırksal bir azınlık statüsü vererek WZO'nun isteğini
yerine getirmek olmuştur." Lenni Brenner, bu nedenle
Nazi Almanyası'nda yalnızca "iki bayrağın dalgalanmasına
izin verildiğini" söyler: Gamalı haçla süslü Nazi bayrağı
ve ortasında Siyon yıldızı bulunan mavi-beyaz Siyonist
bayrağı! 39 O sıralar Amerikalı Siyonist
lider Haham Stephen Wise, kendi yayın organı Congress
Bulletin'de konu hakkında şu yorumu yapmıştır:
Hitlerizm, en büyük hedefi olan Alman
ulusunu içindeki Yahudi elementten kurtarma isteği sayesinde
Siyonizmle olan 'akrabalığını' keşfetti. Bu nedenle
Siyonizm, Nazi Partisi dışında, Reich sınırları içindeki
tek legal parti haline geldi. Siyonist bayrak da, Nazi
bayrağı dışında, Reich sınırları içinde legal olarak
dalgalanabilen tek bayrak oldu.40
Lenni Brenner, Naziler'in konu hakkındaki
politikalarını "philo-Zionism" (Siyonizm sevgisi, Siyonizm
taraftarlığı) olarak adlandırarak hemen her konuda Siyonistlere
destek olduklarını yazar. Örneğin Naziler, Yahudilerin
asimilasyondan kurtulmaları ve kendi ırksal kimliklerinin
bilincinde olmaları için çeşitli kanunlar çıkarmıştır.
6 Aralık 1936 tarihinde yayınlanan bir kanun, hahamların
sinagoglardaki ayinlerde Almanca kullanmaları yasaklamış
ve daha da önemlisi, İbranice kullanılması zorunluluğunu
getirmiştir. Bu, tüm dünya Yahudilerini Filistin'e toplayarak
hepsini artık ölmeye başlayan bir dil olan İbraniceyi
konuşmaya zorlayan Siyonistler için büyük bir destektir
elbette.41
Nazilerin Alman Yahudilerine ırk bilinci kazandırmak
için yaptıkları çalışmalar bununla sınırlı değildir.
Brenner'ın yazdığına göre, 1934 Baharı'nda Nazi Almanyası'nın
Hitler'den sonraki en güçlü adamı olan SS Şefi Heinrich
Himmler'e yakın kurmayları tarafından bir rapor sunulur.
Durum Raporu-Yahudi sorunu başlıklı raporda, Alman Yahudilerinin
önemli bir kısmının hala kendilerini "Alman" olarak
hissettikleri bildirilmekte ve bu sorunun çözümü için
de bazı yöntemler önerilmektedir. Bu yöntemler nedir
dersiniz? Brenner şöyle yazıyor:

SS Subayı von Mildenstein'ın Nazi yayın organı
Der Angriff'teki radikal Siyonizmi öven yazı dizisi; "Bir
Nazi Filistin'e Gitti" |
Raporda Yahudilerin 'Alman' kalmakta
gösterdikleri direncin kırılması için, onların kültürel
kimliklerinin vurgulanması gerektiği yazılıydı. Bunun
için de sistemli bir biçimde özel 'Yahudi okulları'
açılması, İbranice sanat ve müzik faaliyetlerinin teşvik
edilmesi, sportif faaliyetler düzenlenmesi öneriliyordu.42
Brenner'ın yazdığına göre, 27 Ekim 1938 gecesi Hanofer kentinde Yahudilere karşı yapılan gösteri sırasında Hitler'in SA'ları tarafından "Juden Raus! Auf nach Palästina!", yani "Yahudiler defolun! Doğruca Filistin'e!" sloganı ısrarla kullanılmış ve daha sonra da bu slogan tüm ülkeye yayılmıştı. Bu slogan, tüm Yahudileri Almanya'dan çıkarıp Filistin'e yollamak isteyen bazı Siyonistlerle Nazilerin ne denli iyi anlaştıklarının çok özlü bir ifadesidir.
SS-Radikal Siyonist İş Birliği
Nazi Partisi ve devlet aygıtı içinde en radikal, en fanatik ve en acımasız kadronun, Hitler'e bağlı devlet-üstü bir örgütlenme olan SS'ler olduğu sık sık söylenir. Schutzstaffel (Koruma Birlikleri) isminin baş harfleriyle anılan SS'ler, Hitler'in emri ile Heinrich Himmler tarafından örgütlenmiş ve Nazi sisteminin beyin kadrosu olarak işlev görmüştür.
Lenni Brenner SS'lerin birtakım Siyonistlerle olan ilişkilerini ise şöyle anlatıyor:
1934 yılında SS örgütü Nazi Partisi içindeki en Siyonist-yanlısı kanat haline geldi. Öteki Naziler onların Yahudilere karşı fazla 'yumuşak' olduklarını söylüyorlardı. SS subayı Baron von Mildenstein, 6 aylık Filistin gezisinden ateşli bir Siyonist sempatizanı olarak dönmüştü. Kısa süre sonra SS'lerin Güvenlik Servisi'ndeki Yahudi departmanının başına getirildi. İbranice öğrenmeye ve İbranice plaklar dinlemeye başladı; Siyonist dostu Kurt Tuchler ile Filistin'e yaptığı gezi sırasında dinlediği Yahudi müziklerini çok sevmişti. SS karargahında Siyonizmin Almanya'daki hızlı ve sevindirici gelişimini gösteren haritalar asılıydı.43
Mildenstein radikal Siyonizmi öven yazılar yazmakla kalmadı, Goebbels'i ikna etti ve Der Angriff (Hücum) adlı önde gelen Nazi yayın organında ırkçı Siyonizmi öven 12 bölümlük bir yazı dizisi yayınlanmasını sağladı. Bu dizi Der Angriff'in 26 Eylül-9 Ekim sayılarında yayınlandı. Yazı dizisinde ırkçı Siyonizmin Filistin'deki çabalarına uzun övgüler yapılıyordu. Yazılanlara göre radikal Siyonizm, SS'lere Yahudi sorununun nasıl çözüleceğini göstermişti. "Toprak kendisini reforme etmiş, bu yeni Yahudi bambaşka bir Yahudi olacak" diyordu Mildenstein. Baron'un bu keşfini kutlamak üzere Goebbels, bir yüzünde gamalı haç, öteki yüzünde de altı köşeli Siyon yıldızının yer aldığı bir madalyon yaptırdı.44
Mayıs 1935'te ise o sıralar SS Güvenlik Servisi'nin şefi olan Reinhardt Heydrich, SS'lerin Das Schwarze Korps adlı resmi yayın organında ırkçı Siyonizmi öven bir yazı yazdı. Heydrich, Yahudiler arasında iki temel grup (asimilasyonistler ve Siyonistler) olduğunu ve radikal Siyonistlerin de kendileri gibi ırk düşüncesine sahip olduğunu yazıyordu. Ona göre asimilasyonistler tehlikeliydi, ama ırkçı Siyonistlerle iş birliği yapmak çok makuldü. Yazısının sonunda söz konusu kendisi gibi düşünen Yahudilere duygusal mesajlar vermişti:
Filistin'in binlerce yıldır hasret olduğu kızlarına ve oğullarına kavuşacağı zaman uzak değildir. Onlara tüm iyi dileklerimizle birlikte resmi desteğimizi de sunuyoruz.45
SS'ler Adına Casusluk Yapan Siyonistler
ve Siyonistlere Gönderilen SS Silahları!..
Kısa süre sonra SS'ler ile silahlı Yahudi örgütlerinden bazıları arasında da yakın ilişkiler kuruldu. Bu örgütlerin en önemlisi, WZO'ya bağlı olan Jewish Agency'nin Filistin'deki silahlı kolu olan Haganah'tı. (Haganah, İsrail Devleti'nin kurulmasıyla birlikte İsrail Ordusu'nun çekirdeğine dönüşmüştür. Moshe Dayan, Yithzak Rabin gibi İsrail liderleri eski birer Haganah üyesidirler.) 1937 yılında Haganah ile SS'lerin Güvenlik Servisi SD (Sicherheitsdienst) arasında gizli görüşmeler başladı. 26 Şubat'ta Haganah'ın Filistin'deki ajanlarından Feivel Polkes, gizlice Berlin'e geldi ve SD'nin Yahudi göçü sorumlusu olan SS Subayı Adolf Eichmann ile görüştü. Eichmann, üstü olan Baron von Mildenstein gibi ateşli bir radikal Siyonizm yanlısıydı; Herzl'in kitaplarını okuyor ve bir yandan da İbranice öğreniyordu. Eichmann ile Polkes arasındaki görüşmelerin kayıtları, Eichmann'ın üstü olan Franz-Albert Six'e bir rapor halinde sunulmuştu. Savaş sonrasında SS arşivlerinde bulunan bu belgeye göre, Polkes, radikal Siyonistlerin Nazilere yeni petrol kaynakları bulabileceklerini söylemiş ve Almanya'dan Filistin'e düzenlenen Yahudi göçünün daha da artarak devamını istemişti. Six, Polkes'un söylediklerinden hoşlanmış ve birtakım Siyonistlerle olan ilişkilerin daha da genişletilmesi gerektiğine karar vermişti. SS komutanı, konu hakkındaki düşüncelerini şöyle yazıyordu:
 |
Dünya
Siyonist Örgütü (WZO), Filistin'de Araplara karşı
savaşmak için Haganah adlı silahlı bir örgüt kurmuştu.
Yanda 1938'de çekilmiş bir fotoğrafta Haganah'ın
özel seçilmiş bir birliğinin üç önemli lideri:
(soldan sağa) Moşe Dayan, Yithzak Sadeh ve Yigal
Allon. Haganah, İsrail Devleti'nin kuruluşunun
ardından İsrail Ordusu'nun çekirdeğini oluşturdu.
Dayan ve Allon ise, ilerleyen yıllarda Dış İşleri
Bakanlığına kadar yükseldiler. Tüm bunların yanında,
Haganah hakkında bilinmeyen bir şey vardı: Örgüt,
Araplara karşı kullandığı silahların bir kısmını
Nazilerden temin ediyordu. |
Almanya'dan göç eden Yahudilerin başka herhangi bir ülkeye değil de, yalnızca ve yalnızca Filistin'e gitmelerini sağlayacak bazı düzenlemeler yapabiliriz. Bu tür bir eylem tamamen Alman çıkarlarına uygun sonuçlar doğuracaktır. Zaten Gestapo'nun son düzenlemeleri de bu yöndedir. Polkes'un sözünü ettiği Filistin'de bir Yahudi çoğunluğu oluşturma hedefi de bu düzenlemeler sayesinde gerçeğe dönüştürülebilir.46
Polkes'un Berlin'de yaptığı bu görüşmelerin "iade-i ziyaret"i de aynı yıl içinde gerçekleşti. 2 Ekim 1937 günü Romania adlı bir yolcu gemisi Hayfa limanına vardı. Yolcu listesinde gemide iki Alman "gazeteci"nin var olduğu yazıyordu. Oysa bu gazeteciler iki kıdemli SS subayıydı: Herbert Hagen ve Adolf Eichmann. Gemiden iner inmez Filistin'deki Nazi ajanlarından Reichert ile, birkaç saat sonra da Haganah'taki dostları Feivel Polkes ile buluştular. Polkes iki SS'i yeni kurulan bir kibutza götürdü. (Kibutz: İsrail'in ilk yıllarında İsrail'e göç edenYahudiler tarafından kurulan komünal tarım çiftlikleri.) Eichmann gördüklerinden çok etkilenmişti. Yıllar sonra Arjantin'de teybe aldığı anılarında Polkes ile yaptığı gezinin izlenimlerini şöyle anlatıyordu:
Yahudi kolonicilerin yurtlarını inşa edişlerine hayran olmuştum. Ben de bir idealist olduğum için, yaşama azim ve hırsları beni çok etkilemişti. Daha sonraki yıllarda karşılaştığım Yahudilere hep şunu söyledim: Eğer ben de bir Yahudi olsaydım, mutlaka fanatik bir Siyonist olurdum. Başka bir ihtimal düşünemiyorum. Hiç kuşku yok, Siyonistlerin en ateşlisi ben olurdum. 47
Haganah üyesi Polkes ile SS'ler arasındaki bu görüşme sırasında Polkes da önemli sözler söylemişti. "Aşırı milliyetçi Yahudi çevrelerinde, radikal Alman politikasına karşı büyük bir sempati var. Bu sayede Filistin'de bir Yahudi çoğunluk oluşturulabileceği konuşuluyor" diyen Polkes, Şubat ayında Berlin'e yaptığı ziyaret sırasında da, sözünü ettiği Naziler adına casusluk önerisini belirtmişti.
SS'ler ile radikal Siyonistler arasındaki yakın ilişkiler, kuşkusuz en üst düzeyde, yani "Führer" düzeyinde de geçerliydi. 1938 yılının ilk günlerinden birinde, yıllardır Naziler ile radikal Siyonistler arasında aracılık yapan Otto von Henting, söz konusu Siyonist dostlarını arayarak "Führer konuyla yakından ilgilenerek Filistin'e göçü yavaşlatan tüm engellerin kaldırılması için acil bir emir verdi" müjdesini vermişti.
 
Radikal Siyonistler SS'lerle kurdukları iş birliğini devam
ettirirken, masum Yahudilerin pek çoğu Nazi zulmüne
maruz kalmaktaydı. |
Naziler bazı Siyonistlere verdikleri destekte o denli ileri gitmişlerdi ki, Filistin'de Araplara karşı savaşan militanlara silah bile veriyorlardı. Amerikalı tarihçi Francis R. Nicosia, The Third Reich and the Palestine Question adlı kitabında, Dünya Siyonist Örgütü'nün Filistin'deki silahlı kolu olan Haganah'a, SS'ler tarafından Araplara karşı kullanmaları için silah yardımı yapıldığını yazar."48
Yahudilerin Kaçışının Radikal Siyonistlerce Engellenişi
Lenni Brenner Zionism in the Age of Dictators'da şöyle diyor:
Alman Yahudilerinin önemli bir bölümünü Filistin'e istemediklerine göre, Siyonistlerin bu kardeşleri için başka güvenli sığınaklar buldukları sanılabilir. Ama hiç de öyle olmamıştır.49
Gerçekten de radikal Siyonistler, Alman Yahudilerinin Nazi zulmünden kurtulmaları için hiçbir şey yapmamışlardır. Yahudi soykırımı söylentilerinin ayyuka çıktığı dönemlerde bile radikal Siyonistlerin tavrında hiçbir değişiklik olmamıştır. Hatta bu durum, konuyla ilgili çevrilen pek çok filmde de ele alınmıştır.
Ünlü Yahudi yazar Elie Wiesel de, David Wyman'ın L'Abandon des Juifs (Yahudilerin Terk Edilişi) isimli kitabı için yazdığı önsözde, bazı Siyonist liderlerin Yahudi halkı kurtarmamasından dolayı, "galeyana gelenler"dendir:
Yahudiler terk edilmişti... Üzücü ve insanı galeyana getirecek başka bir sonuç daha vardı: Büyük Yahudi organizasyonları, Yahudi cemaatinin önemli şahsiyetleri bir kurtarma cephesi kurmayı istememişlerdi.
David S. Wyman da, Elie Wiesel'in görüşlerini kitabının ilerleyen sayfalarında tasdik eder:
Amerikan Yahudi cemaatlerinin hiçbiri Avrupa'daki Yahudileri kurtarmak için bir operasyondan bahsetmediler. Hiçbiri, özellikle Yahudi cemaatleri, Yahudileri kurtarmak istemiyorlardı... B'nai B'rith, 1943 Ocağı'nda Pittsburg'da yapılan toplantıda, Yahudilerin kurtarılması yolunda yapılan tüm propagandaların, Filistin'de Yahudi Devleti kurulması yolunda bir propagandaya dönüştürülmesini istedi...
1938 yılında WZO'nun Weizmann'dan sonraki ikinci adamı (ve sonradan İsrail'in ilk Başbakanı olacak olan) David Ben Gurion, İngiltere'deki "Sosyalist İşçiler Toplantısı"nda yaptığı konuşmada, bu radikal Siyonist mantığı şöyle açıklar:
Bilsem ki, Almanya'daki bütün Yahudi çocuklarını kurtarmak için ya hepsi İngiltere'ye nakledilecek ya da yarısı İsrail'e götürülecek; ben ikinci şıkkı seçerim.50
Aslında işin en ilginç yanı radikal Siyonistlerin Yahudileri kurtarmak için bir şey yapmamış olmaları değildir. Asıl ilginç olan şey, radikal Siyonistlerin Yahudilerin Almanya'dan Filistin harici üçüncü ülkelere göç etmelerini de engellemiş olmalarıdır.
1943 yılında, Alman Yahudilerinin kurtuluşunu engellemek için ünlü bir radikal Siyonist ortaya atılır: Haham Stephen Wise. Siyonizmin Amerika'daki baş sözcüsü olan Wise, Birleşik Devletler Kongresi'nde, "Avrupa'da ölümle karşı karşıya kalan Yahudileri kurtarma tasarısı"nın aleyhinde bir konuşma yapar. Yine aynı Haham Stephen Wise, 1938 yılında, Amerikan Yahudi Kongresi'nin (AJC) lideri olarak yazdığı bir mektupta, Yahudi halka Amerika'ya göç hakkı tanınmamasını savunur. Wise, "Yahudilere Amerika'da sığınma hakkı tanıyacak" herhangi bir yasa değişikliğine de karşı olduğunu söyler.
Aynı Amerika gibi İngiltere'nin kapıları da yine radikal Siyonistler tarafından Alman Yahudilerine kapatılır:
Zor durumda olan Yahudilere, Britanya topraklarında sığınma hakkı sağlanması için, İngiliz Parlamentosu'nun 277 üyesi kendi hükümetlerine bir çağrıda bulundular. Ne var ki, Yahudi olmayanların, Yahudileri kurtarmak isteği ile yaptığı bu teklif, Siyonist liderlerin hışmına uğradı: 27 Ocak 1943 yılında, İngiliz Parlamentosu'ndaki yüzü aşkın Hıristiyan parlamenter, Yahudileri kurtarmak için neler yapabileceklerini tartışırken, bir Siyonist sözcü kalkıp bu önergeye esasta karşı olduklarını, çünkü önergenin Filistin'in sömürgeleştirilebilmesi için, gereken hazırlıkları içermediğini söyleyebilmişti.51
 |
HAHAM
DOV MICHAEL WEISSMANDEL radikal Siyonistlere şöyle seslenmişti:
"Yahudi kardeşlerimiz! Sizler olanları böylesine
soğukkanlı bir suskunlukla seyredebildiğinize
göre, insan değilsiniz ve sizler de katilsiniz,
çünkü Yahudi insanlarının yok edilmesini şu an,
şu saat durdurabilecek, ya da geciktirebilecek
iken kollarınızı bağlamış oturuyor ve hiçbir şey
yapmıyorsunuz. Sizler kardeşlerimiz, İsrailoğulları,
yoksa aklınızı mı yitirdiniz? Bizleri saran cehennemin
farkında değil misiniz? Paralarınızı kimlere saklıyorsunuz?
Katillere mi?" |
Aslında radikal Siyonistlerin, Yahudilerin Nazilerden kaçışını engellemelerinin de basit bir mantığı vardır. Eğer Amerika ya da İngiltere kapıları Yahudilere açılsa, ırkçı Siyonistlerin istemedikleri vasıfsız Alman Yahudileri yanında, Filistin'e göç ettirmeye çalıştıkları vasıflı Yahudiler de büyük olasılıkla bu ülkelere yöneleceklerdir. Bu nedenle hedef kitleyi Filistin'e götürebilmek için, diğer Alman Yahudilerini Nazi baskısı altında yaşamaya mahkum ederler.
Ve kuşkusuz bu hareket kendi halklarına karşı işledikleri bir ihanettir. Bunu görenlerden birisi, Slovakyalı Haham Dov Michael Weissmandel, bu konuda önemli yorumlar yapmıştır. Weissmandel, savaş dönemi boyunca Yahudilerin Nazi baskısından kurtarılması için çabalar, ama çabaları Siyonistler tarafından baltalanır. Hele (radikal Siyonistlerin yaydığı) Yahudi soykırımı söylentileri üzerine Weissmandel iyice çileden çıkar. Bunun üzerine, 1944 yılının Temmuzu'nda radikal Siyonist liderlere yazdığı mektupta şöyle isyan eder:
Neden şu ana kadar hiçbir şey yapmadınız? Bu korkunç ihmalin sorumlusu kim? Siz değil misiniz? Yahudi kardeşlerimiz! Sizler olanları böylesine soğukkanlı bir suskunlukla seyredebildiğinize göre, insan değilsiniz ve sizler de katilsiniz, çünkü Yahudi insanlarının yok edilmesini şu an, şu saat durdurabilecek ya da geciktirebilecek iken kollarınızı bağlamış oturuyor ve hiçbir şey yapmıyorsunuz. Sizler kardeşlerimiz, İsrailoğulları, yoksa aklınızı mı yitirdiniz? Bizleri saran cehennemin farkında değil misiniz? Paralarınızı kimlere saklıyorsunuz? Katillere mi?52
Weissmandel'in sezgileri güçlüydü. Gerçekten de radikal Siyonistler "paralarını katillere saklıyor", yani önceki sayfalarda incelediğimiz gibi, Nazilere büyük finansal destekler veriyorlardı. Bir Yahudi devleti kurabilmek için Yahudi düşmanlarıyla iş birliği yapmanın, onların Yahudiler üzerinde uyguladıkları baskıları desteklemenin gerektiğine inanıyorlardı. Kendi soydaşlarına baskı yapsınlar diye Nazilere kolaylıkla para verebiliyorlardı.
Mussolini ve İtalyan Faşizminin
Radikal Siyonistlerle İlişkileri
Radikal Siyonizm yalnızca Alman antisemitleri, yani Naziler ile ittifak yapmakla kalmadı. Hareket, Avrupa'nın, hatta dünyanın dört bir yanındaki Yahudileri Filistin'e götürmek istiyordu. Bu nedenle 1930'lu ve 40'lı yıllarda Almanya dışında daha pek çok ülkede bazı Siyonistler ile faşist güçler arasında gizli ilişkiler kurulmuştur. Bunun en ilginç örneklerinden biri de, Hitler'in en önemli müttefiki olan Mussolini'dir.
1920'lerin başında İtalya'nın başına geçerek "faşizm" adını verdiği totaliter bir sistem uygulamaya başlayan Mussolini, Akdeniz'le ve dolayısıyla Ortadoğu'yla yakından ilgileniyordu. Habeşistan'ı işgal etmesinin nedenlerinden biri, eski Roma İmparatorluğu'nun toprakları üzerinde yeni bir İtalyan etkinliği oluşturmaktı. Bu noktada Mussolini'nin Filistin sorununu görmezlikten gelmesi mümkün değildi. Öyle de oldu. Faşist diktatör, Filistin'le de ilgilendi ve radikal Siyonistlerin safında yer tuttu. Radikal Siyonizmin önemli bir güç olduğunun farkındaydı ve bunun hamiliğini İngiltere'den devralmayı hesaplıyordu.

Mussolini, Hitler'in en büyük müttefikiydi. Aynı ideolojiyi savunuyorlardı. Birlikte "Çelik Paktı"nı oluşturmuşlar ve II. Dünya Savaşı'nda birbirlerini desteklemişlerdi. Birbirine bu denli paralel olan iki faşistin radikal Siyonizm konusundaki politikaları da birbirinin aynı oldu. Mussolini de, aynı Hitler gibi radikal Siyonizmi destekledi. Öyle ki Siyonist Betar Örgütü'nün militanları, "Duce"nin Karagömlekliler denen faşist birlikleri ile birlikte askeri eğitim yapmışlardı.
|
Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators'da, Mussolini ile radikal Siyonizmin her iki kanadı arasındaki ilişkileri ayrıntılı olarak anlatır. Buna göre, ilginç noktaların başında, Mussolini'nin partisindeki Yahudiler vardır. Faşist hareketin kurucuları arasında 5 İtalyan Yahudisi vardır. Mussolini ilerleyen yıllarda İtalyan Ticaret Bankası Banca Commerciale Italiana'nın başına da bir Yahudiyi getirmiştir. Mussolini'nin Dış İşleri Bakanlığı'nı yapmış olan iki isim, Sidney Sonnino ve Carlo Schanzar da Yahudi asıllıdırlar.
1920'li yılların ikinci yarısında Dünya Siyonist Örgütü (WZO)'nün bazı temsilcileri ile Mussolini arasında bazı görüşmeler yapılmıştır. Ancak bu görüşmelerle ilgili açık tutanaklar yoktur. Mussolini ile görüşmeler yapan Weizmann da bu konuyu ört-bas etmeye çalışmıştır. Lenni Brenner, kitabının 39. Sayfasında, Weizmann'ın anılarında Mussolini ile ilgili bilgilerin "kasıtlı olarak örtülü ve hatta yanlış yönlendirici" olduğunu söyler. Ancak Mussolini ile Weizmann'ın oldukça iyi anlaştıklarına kuşku yoktur. 17 Eylül 1926 günü Weizmann Roma'ya "Duce" ile görüşmeye çağrılmış, Mussolini görüşmede radikal Siyonistlere Filistin'de ekonomik yardım sözü vermiş, hemen ardından da İtalyan basınında radikal Siyonizmi öven yazılar yayınlanmıştır. Bir ay sonra bu kez WZO'nun ikinci adamı Nahum Sokolow İtalyan diktatör ile görüşmüş ve Mussolini radikal Siyonizme olan desteğini bir kez daha vurgulamıştır.
Mussolini'nin Dünya Siyonist Örgütü'nden ayrılan bazı Siyonistlerle olan ilişkileri ise daha da kapsamlı ve verimliydi. Brenner, hem Zionism in the Age of Dictators hem de The Iron Wall: Zionist Revisionism from Jabotinsky to Shamir adlı kitaplarında bu ilginç ilişkileri anlatır. Buna göre, söz konusu Siyonistler, WZO'dan ayrıldıklarında İngiltere yerine kendilerine yeni bir müttefik aradılar. İtalya bu iş için en uygun adresti. Jabotinsky, İtalya ile ittifak içinde yeni bir Akdeniz düzeni hayal ediyordu. 1935'te verdiği bir demeçte, "Biz bir Yahudi İmparatorluğu istiyoruz, Akdeniz'de bir İtalyan İmparatorluğu olduğu gibi, doğuda da bir Yahudi İmparatorluğu olmalıdır" demişti... Bu "Yahudi İmparatorluğu" Filistin ile beraber Ürdün'ü de içerecek, Mısır'ı ve Irak'ı da kısmen kapsayacak sınırlara sahip olacaktı. Kendisini Mazzini ya da Garibaldi'nin Yahudi versiyonu olarak görüyordu.
Mussolini de Jabotinsky önderliğindeki Siyonistlere büyük sempati duyuyordu. Onları "Siyon'un faşistleri" olarak tanımlamıştı. Kasım 1934'te, Mussolini'nin emriyle, faşist partisinin milis gücü olan Karagömlekliler'e ait olan Civitavecchia'daki bir askeri eğitim merkezinde, revizyonistlerin milis gücü olan Betar'a özel bir bölüm ayrıldı. Betar militanları bu askeri merkezde Karagömlekliler'le birlikte uzun süre eğitim gördüler ve daha sonra Irgun saflarında savaşmak için Filistin'e gönderildiler.

Üstte, Mussolini, 1934 yılında Bari kentinde kurulan radikal Siyonistlerin ağırlıkta olduğu merkeze yaptığı bir ziyaret sırasında. "Duce"nin önündeki afişte şunlar yazılı: "Siyonist rönesansa layık olması amacıyla Filistin'de saf ve güçlü bir Yahudi jenerasyonu doğuyor".
|
Jabotinsky ve taraftarları faşizme iyice ısınmışlardı. Hareketin önde gelen isimlerinden Abba Achimeir ve Wolfgang von Weisl, Jabotinsky'nin kendi "Duce"leri olduğunu söylüyorlardı. Jabotinsky, kendi liderliğinde düzenlenen Siyonist Kongre'nin, faşist İtalya'nın Trieste kentinde yapılmasını istemişti; bunun Batı kamuoyundan fazla tepki toplayacağı düşünüldüğü için kongreden vazgeçildi.
Bu arada Jabotinsky liderliğindeki Siyonistlerin Hitler'e ve Nazilere büyük bir hayranlık duyduklarını da not etmek gerekir. Hareketin önde gelen isimlerinden Abba Achimeir bir konuşmasında şöyle demişti: "Evet, biz revizyonistler Hitler'e karşı büyük bir hayranlık besliyoruz. Hitler Almanya'yı kurtarmıştır. O olmasa, en geç dört yıl içinde ülke yıkılırdı." 53
Söz konusu kişilerin Nazi sempatisi dış görünüşlerine bile yansıyordu. Betar üyeleri kendilerine üniforma olarak Hitler'in SA'larının giydiği kahverengi üniformanın aynısını yaptırmışlardı.
Bu arada radikal Siyonistlerin Hitler ve Mussolini ile eş zamanlı olarak kurdukları ilişkiler, bir üçüncü bağlantı daha doğurmuştu: Francisco Franco. Cumhuriyetçilerle yaptığı iç savaş sonucunda 1939'da İspanya'da iktidarı ele geçiren ve falanjizm olarak bilinen kendi faşizm versiyonunu uygulamaya koyan Franco, Hitler-Mussolini ikilisinden büyük destek görmüştü. Bu durumda doğal olarak radikal Siyonistler de Franco'nun yanında saf tuttular. Franco'ya karşı savaşan cumhuriyetçiler arasında çok sayıda Yahudi olduğu bilinir; ama bunların hepsi asimilasyonist Yahudilerdi. Oysa, Lenni Brenner'ın vurguladığı gibi, radikal Siyonistler hiçbir zaman Franco'ya karşı savaşan Yahudileri desteklememiş, aksine bu Yahudilere şiddetle karşı çıkmışlardır.
Tüm bunlar, Hitler-Mussolini-Franco triosu ile radikal Siyonistler arasındaki gerçek ilişkinin resmidir. Ancak Avrupa'daki ırkçılar Hitler ya da Mussolini'den ibaret değildi. İspanya'dan Avusturya'ya, Polonya'dan Romanya'ya pek çok Avrupa ülkesinde kendilerine Hitler'i ya da Mussolini'yi örnek alan ve giderek de güçlenen faşist güçler vardı. Bu, ırkçı Siyonizm için yeni müttefikler anlamına geliyordu.
Avusturya, Romanya ve Japon Antisemitleriyle
İttifaklar
Avusturya'da Yahudilerin nüfus içindeki oranları ancak %2.8'di. Ancak yine de bu ülkede I. Dünya Savaşı sonrasında güçlü bir antisemitizm gelişti. Yahudilerin çoğunluğu sosyal demokratlara oy veriyorlardı. Buna karşın Avusturya'da, özellikle Hitler'in de etkisiyle, güçlü bir antisemit eğilim hızla gelişti. Hıristiyan Sosyaller adlı sağcı partinin lideri ve de Başbakan olan Engelbert Dollfuss ve onun 1934'teki ölümünden sonra yerini alan Kurt von Schuschnigg, Nazilere paralel Yahudi aleyhtarı kanunlar çıkardılar. Asimilasyonistler bu uygulamalardan fazlasıyla rahatsız olmuşlardı. Irkçı siyonistler ise, tahmin edilebileceği gibi, Avusturya'da antisemitizmin güçlenmesinden çok memnundular. WZO lideri Nahum Sokolov, antisemit Başbakan Dollfuss için "Siyonizmin Yahudi olmayan dostlarından biri" ifadesini kullanmıştı. 54
"Siyonizm dostu" Dollfuss, 1930'ların ortalarından itibaren antisemit kanunlar çıkarmaya başlamıştı. Yahudilerin hükümet kademelerinde ve üst düzey resmi görevlerde bulunmaları yasaklandı. 1935 yılında hükümet, bundan böyle okullarda Yahudi çocukların Hıristiyanlarla birlikte eğitim göremeyeceklerini açıklamıştı. Asimilasyonist Yahudiler doğal olarak bu gettolaştırma kararına tepki gösterdiler. Avusturya parlamentosuna seçilebilmiş tek Yahudi ve radikal Siyonist hareketin de liderlerinden biri olan Robert Stricker ise, karardan dolayı birtakım Siyonistlerin ne denli sevindiklerini hükümete bildirmişti.

Dünya Siyonist Örgütü lideri Nahum Sokolow tarafından "Siyonizmin Yahudi olmayan dostlarından biri" olarak tanımlanan Avusturya'nın antisemit diktatörü Engelbert Dollfuss
|
Tüm bu olaylar üzerine asimilasyonistler Batı kamuoyunun dikkatini çekebilmek için ülkede tehlikeli bir antisemitizm geliştiğini duyurdular. Ancak kısa bir süre sonra Avusturya Siyonist Federasyonu'nun yayın organı Der Stimme "Avusturya'da Yahudilere baskı yapıldığı iddialarını kesinlikle yalanlıyoruz" diyerek antisemit hükümete arka çıktı. Brenner'ın yazdığına göre, Avusturya Hükümeti, Yahudiler üzerine yeni hukuki kısıtlamalar getirdiği günlerde, bazı Siyonistlerin desteği sayesinde ihtiyaç duyduğu bazı ekonomik yardımlara kavuşabilmişti.
Benzer şeyler Romanya'da da yaşanmıştı. Yahudiler nüfusun
%5.4'ünü oluşturuyorlardı. Ülkede oldukça eskilere dayanan
bir antisemitizm geleneği vardı ve II. Dünya Savaşı
öncesi atmosferde bu Yahudi düşmanlığı iyice kabardı.
1920'lerde antisemitler Yahudilere fiili saldırılar
düzenleyecek kadar ileri gitmeye başlamışlardı. 1933'te
Hitler'in iktidara gelişiyle birlikte ise antisemitler
tümüyle saldırgan bir eğilim içine girdiler.
Romanya'daki antisemitizm, liderliğini Corneliu Codreanu'nun yaptığı Archangel Michael Lejyonu adlı faşist parti tarafından körükleniyordu. Partinin Demir Muhafızlar adı verilen bir milis gücü vardı. Demir Muhafızlar 1929 ve 1932 yıllarında Yahudilere karşı çeşitli sokak saldırıları düzenlemişlerdi. Hitler'in iktidarının etkisiyle de güçleri giderek arttı. Bu noktada Yahudi liderlere düşen şey, antisemitizm aleyhinde ciddi bir kampanya başlatmak ve anti-faşist güçlerle siyasi ittifak yapmaktı. Oysa bazı liderler bu yönde bir tavır almadılar. Yahudi liderlerin çoğu radikal Siyonistti. WZO liderlerinin bazıları antisemitizmin ülkede iktidara gelmesinin faydalı olacağını, bu sayede Ha'avara'nın bir benzerini de Romanya'da uygulayabileceklerini düşünüyorlardı. Antisemitler "Jidanii in Palestina!" (Yahudiler Filistin'e!) sloganını dillerine dolamışlardı. Aynı sıralarda ise WZO'nun birtakım liderleri, "Romanya'ya, sınırları içindeki çok fazla sayıdaki Yahudiden kurtulması için yardımcı olmak"tan söz ediyorlardı. 55 1941 yılında Demir
Muhafızlar Bükreş'te Yahudilere karşı kanlı bir saldırı
düzenlediler. 2 bin Yahudi öldürüldü. Bunların 200 tanesinin
boğazı kesilmişti. Ama radikal Siyonistlerden yine de hiçbir
tepki gelmedi.
Avusturya, Romanya gibi örneklerin yanı sıra, radikal Siyonizm-antisemitizm
ittifakı Uzakdoğu'ya kadar uzandı. Uzakdoğu'nun en önemli
faşist gücü, I. Dünya Savaşı'nın hemen ardından yayılmacı
politikalar izlemeye başlayan ve bir süre sonra da Hitler-Mussolini
paktına katılan Japonya'ydı. Japon rejimi ile Nazilerin
arası o kadar iyiydi ki, Hitler bu Uzakdoğu'lu ırka
"fahri Aryan'"lık ünvanı bile vermişti.

Mançurya'da kurulan Japon kuklası Mançukuo Hükümeti,
radikal Siyonistlerin ilginç antisemit müttefiklerinden
biriydi. Yukarıda, Mançukuo Devleti'nin kuruluş
töreni görülüyor. |
Radikal Siyonistlerin Japonya ile ittifak aramalarına neden olan şey ise, Japonya'nın 1931'de Çin'in Mançurya bölgesini işgal etmesiydi. Mançurya'da büyük bir Yahudi cemaati yaşıyordu ve bazı Siyonistler, Hitler ile yaptıkları ittifakın bir benzerini Mançurya Yahudilerini göç ettirebilmek için Japonlarla yapabileceklerini düşünmüşlerdi. Öyle de oldu; Japonya'nın işgal altındaki Mançurya'da kurduğu "Mançukuo" rejimi, radikal Siyonizmin Uzakdoğu'daki iş birlikçisine dönüştü.
Lenni Brenner, Japon yönetiminde,
özellikle orduda yaygın bir antisemitizm olduğuna dikkat
çekiyor.56 Japon generalleri, tüm
dünyayı saran bir "Yahudi komplosu" olduğuna inanıyor
ve yerel Yahudileri de bu komplonun ajanları olarak
algılıyorlardı. Bu nedenle Mançurya'daki Yahudilerden
bir an önce kurtulmak istiyorlardı. Çözüm olarak da
Hitler'le aynı yolu izlemeyi, yani radikal Siyonizm'e destek
olmayı düşündüler.
1937 yılının Aralık ayında Mançurya'nın Harbin kentinde Uzakdoğu Yahudi Konseyi tarafından bir konferans toplandı. Konferans, asıl olarak Harbin'deki Siyonistlerin lideri olan Abraham Kaufman tarafından organize edilmişti. Duvarlarda Japon, Mançukuo ve Siyonist bayrakları yanyana asılıydı. Jabotinsky'nin kurduğu Siyonist Betar örgütüne bağlı bazı yöneticiler de "şeref misafiri" olarak toplantıya katılmışlardı. Şeref misafirleri arasında Japon İstihbarat Servisi'nden General Higuchi, antisemit Beyaz Muhafızlar örgütünden General Vrashevsky ve Mançukuo'daki Japon kuklası yönetimin üst düzey yetkilileri de vardı. Konferans sonucunda önemli bir karar alındı ve dünyanın dört bir yanındaki büyük Yahudi örgütlerine duyuruldu. Kararda Mançurya'daki bu Siyonistlerin "Asya'da Yeni Düzen'in kurulması için Japonya ve Mançukuo yönetimleri ile iş birliği" yapacakları yazılıydı. Japonya buna karşılık radikal Siyonizmi ulusal Yahudi hareketi olarak tanıyacak ve destekleyecekti. Nitekim kısa bir süre sonra Mançukuo yönetimi ile Betar arasındaki ilişkiler iyice gelişti. Betar üyeleri, antisemit rejimin hemen her davetinde ve kutlamasında boy gösteriyorlardı. 57
Mançurya'daki bu ilginç ittifakın sonucunda çok büyük
bir şey elde edilemedi. Ancak çok az sayıda Mançurya
Yahudisi Filistin'e transfer edilebildi.
Polonya Antisemitleri ve Radikal Siyonistler
1920'li yıllarda Polonya'da 2.8 milyon Yahudi yaşıyordu. Avrupa'nın en büyük Yahudi cemaatini barındıran ülkede, radikal Siyonizm de oldukça etkin ve güçlüydü. Ancak ülke nüfusunun %10'unu oluşturan Yahudilere karşı bir de oldukça yaygın ve fanatik bir antisemitizm vardı. Güçlü bir radikal Siyonizm ve güçlü bir antisemitizm... Bu ikili, artık bir kural olduğu üzere, birbirleriyle iş birliği yapma durumundaydılar.

Polonya'da Josef Pilsudski'nin dikta rejimi boyunca
ırkçı Siyonistler, antisemitliği ile ünlü Pilsudski
ile yakın ilişki kurmuşlardı. |
Lenni Brenner Polonya antisemitleri ile radikal bir kısım Siyonistler arasındaki ilişkileri ayrıntılı olarak anlatıyor. Buna göre, ilk temas, 1925 yılında antisemit Başbakan Wladyslaw Grabski ile ülkedeki radikal Siyonist hareketin iki önemli ismi Leon Reich ve Osias Thon arasında gerçekleşmişti. Temaslar sonucunda Ugoda adı verilen bir pakt anlaşması imzalandı. Paktı imzalayan kişi, antisemit Başbakan Wladyslaw Grabski idi. Grabski Amerika'dan ekonomik destek bulma ümidindeydi ve radikal bazı Siyonistlerle yaptığı anlaşmanın bu konuda kendisine yardımcı olacağını düşünmüştü. Bu Siyonistler ise kendilerince önemli kazançlar elde etmişlerdi. Lenni Brenner, antisemit Başbakan ile yaptıkları bu anlaşma nedeniyle Reich ve Thon'un bazı Yahudilerce hain olarak görüldüğünü yazıyor. 58
Ancak bu pakt uzun ömürlü olmadı, çünkü Mayıs 1926'da iktidar askeri bir darbe ile değişti. İktidara el koyan Josef Pilsudski bir dikta rejimi kurdu. Pilsudski de önceki lider gibi bir antisemitti ve yine radikal bazı Siyonistlerle yakın ilişkiler kurdu. 26 Ocak 1934'de Pilsudski Hitler ile on yıllık bir barış ve dostluk anlaşması imzaladı. Radikal Siyonistlerle olan dostluğu 12 Mayıs 1935'teki ani ölümüne kadar sürdü. Pilsudski'nin ölümü üzerine söz konusu Siyonist hareketin önde gelenlerinden Osias Thon ve Apolinary Hartglas Filistin'de diktatörün anısına bir "Pilsudski Ormanı" kuracaklarını ilan etmişlerdi. Filistin'deki Jabotinsky yanlısı Siyonistler ise diktatörün adına bir göçmen merkezi kuracaklarını açıkladılar.59
Pilsudski'nin ölümünden sonra ülkedeki antisemitizm daha da gelişti. Ordudaki albaylar arasında güçlü antisemitik eğilimler vardı. En fanatik antisemitler ise Naras (nasyonalist radikaller) adlı Nazi hayranı ırkçı partide toplanmıştı . 1930'ların son yıllarında Yahudilere Naras tarafından organize edilen saldırılar başladı. Solcu asimilasyonist Yahudi örgütü Bund, Naras'a karşı mücadele etmek için sokak birlikleri oluşturuyor ve bir yandan da propaganda yolunu kullanıyorlardı. Oysa radikal Siyonistler hiçbir zaman Naras'a karşı herhangi bir tepki göstermediler.
Çünkü Naras'ın söylediği şeyler işlerine çok yarıyordu. Naras militanlarının en sık kullandıkları sloganlardan biri, "Moszku idz do Palestyny!", yani "Yahudiler Filistin'e!" şeklindeydi. Lenni Brenner, Polonya'daki Yahudilerin radikal Siyonizme ilgi göstermeyişlerinin en önemli nedenlerinden birinin, radikal Siyonizmin Naras tarafından teşvik edildiğini görmüş olmaları olduğunu yazıyor. Brenner, ayrıca ordudaki antisemit albayların da en az Naras kadar "philo-sionist" (Siyonizm taraftarı) olduklarına dikkat çekiyor. 60
Antisemitlerin radikal Siyonizm taraftarı olduğu kadar, radikal bazı Siyonistler de antisemitizm taraftarıydılar. Ülkedeki en önde gelen radikal Siyonist liderlerden biri olan Yitzhak Gruenbaum, Polonya'da "bir milyon kadar fazla Yahudi yaşadığını" ve bu Yahudilerin "ülkeye fazla yük" olduklarını söylemişti. Filistin'deki radikal Siyonist hareketin önderlerinden biri olan Abba Achimeir ise, daha da ileri giderek günlüğüne şu inanılmaz cümleyi yazmıştı: "Bir milyon kadar Polonya Yahudisinin öldürülmesini çok isterdim. Belki bu sayede bir getto içinde yaşadıklarının farkına varabilirler."61
Stern Çetesi'nin Nazilerle Askeri
İttifak Girişimi
WZO'da hakim olan sol eğilime karşı ırkçı bir ideolojik taban üzerine kurulan revizyonizm, 1930'lu yılların sonlarından itibaren Filistin'deki silahlı faaliyetlerini artırdı. Silahlı mücadele hem Araplara hem de kısmen Yahudi göçüne sınırlamalar getiren İngiliz manda yönetimine karşıydı ve Irgun adlı silahlı radikal Siyonist örgüt tarafından yönetiliyordu. Ancak II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle birlikte Irgun içinde iki ayrı fraksiyon belirdi. Jabotinsky'e bağlı olan birinci grup, onun direktifleri üzerine, savaş boyunca İngiltere'ye karşı askeri bir mücadele yapılmayacağına, bunun ancak savaş sonrasında yürütülebileceğine karar vermişti. Daha küçük ve radikal olan ikinci grup ise her durum ve şart altında, egemen bir Yahudi Devleti kurulmasına izin vermedikçe, İngiltere'ye karşı mücadeleyi savunuyordu. Avraham Stern'in liderliğini yaptığı bu grup Eylül 1940'da Irgun'dan ayrıldı ve kendi örgütünü kurdu. Stern Çetesi adıyla bilinen bu en radikal Siyonist grup, daha sonra kendisine seçtiği LEHI (Lohamei Herut Yisrael: İsrail'in Özgürlüğü Savaşçıları) ismiyle de anılır.
Örgütün oldukça iddialı hedefleri vardı. Avraham Stern'in
18 prensibinde belirtildiğine göre, örgütün hedeflerinin
başında; Eski Ahit'in Tekvin bölümünde belirtilen topraklar
yani "Nil'den Fırat'a" kadar üzerinde kurulacak bir
Yahudi Devleti, bu topraklardan Arapların sürülmesi
ve Kudüs'teki Hz. Süleyman Mabedi'nin yeniden inşa edilmesi
geliyordu.
Stern İngiltere'ye karşı mücadele kararında olduğu
için, bir an önce İngiltere'nin düşmanlarıyla ittifak
yapmayı düşündü. Eylül 1940'ta, Irgun'dan ayrılmalarından
yalnızca birkaç hafta sonra, Kudüs'teki bir İtalyan
ajanı ile bağlantıya geçtiler ve Mussolini'nin bir Yahudi
devleti kurulması hedefine aktif olarak yardım etmesi
karşılığında, faşist İtalya ile askeri ittifak yapmayı
önerdiler. Ancak İtalyanlar örgütün gücünü pek önemsemedikleri
için net bir sonuç alınamadı. Bunun üzerine Stern, örgütün
önde gelenlerinden Naftali Lubentschik'i Beyrut'a Almanlarla
görüşmesi için yolladı. Lubentschik burada Rudolf Rosen
ve Otto von Hentig adlı iki Nazi ile bağlantı kurdu.
Ve Lubentschik Nazilere oldukça kapsamlı bir askeri
ittifak önerisi sundu.
Lubentschik'in Stern Örgütü adına Nazilere yaptığı bu teklifin metni, savaş sonrasında Türkiye'deki Alman Büyükelçiliği dosyalarında bulundu. Bu nedenle belgeye "Ankara Belgesi" denmiştir. Ankara Belgesi'nin bir kopyası, daha sonra III. Reich'ın gizli arşivlerini araştıran Alman tarihçi Klaus Polkhe tarafından da ortaya çıkarıldı. Buna göre, 11 Ocak 1941 tarihinde, radikal Siyonist Stern Örgütü, Nazi yönetimine resmi bir askeri antlaşma öneriyordu. Ankara Belgesi'nde özetle şunlar yazılıydı:
1- Yahudi kitlelerinin Avrupa'dan çıkarılması Yahudi sorununun çözümü için ön koşuldur; ancak bunun gerçekleşebilmesi, bu kitlelerin Yahudi halkının ana vatanı olan Filistin'e yerleştirilmesine ve tarihi sınırları içinde bir Yahudi Devleti'nin kurulmasına bağlıdır. Dolayısıyla Avrupa'da (Nazi egemenliğinde) kurulacak olan Yeni Düzen, ortak çıkarlar oluşturabilir.
2- Yeni Almanya ile İbrani alemi arasında bir iş birliği mümkündür.
3- Ulusal ve totaliter temelde tarihi bir Yahudi Devleti'nin Alman Reich'ıyla yapılacak bir antlaşma çerçevesinde kurulması gelecekte Ortadoğu'daki güçlü Alman çıkarları açısından da gereklidir. Bu düşüncelerden yola çıkarak Filistin'deki Ulusal Askeri Örgüt (Stern-Irgun Örgütü), İsrail Özgürlük Hareketi'nin yukarıda belirtilen ulusal hedeflerinin Alman Hükümeti tarafından tanınması koşuluyla, savaşta Almanya'nın yanında aktif olarak yer almayı teklif eder. 62
|
Irgun'dan ayrılarak
kendisi gibi radikallerle yeni bir örgüt kuran
Avraham Stern (yanda), 1941 yılında Nazilere askeri
bir ittifak önerdi. Stern'in Nazilerle görüşmek
üzere görevlendirdiği örgüt üyesi Nathan Yalin-Mor
(en solda) bu ittifakın mantığını daha sonra şöyle
açıklayacaktı: "Yahudileri yığınlar halinde göçe
razı etme projemiz, Almanya'nın hedeflerinden
biri olan, Avrupa'yı Yahudilerden temizleme amacına
uygun düşüyordu." |
|
Aralık 1941'de Stern, bu kez örgütün önemli isimlerinden Nathan Yalin-Mor'u Nazilerle kontak kurması için Türkiye'ye yolladı. Ancak Yalin-Mor yolda tutuklandı ve planlanan görüşme gerçekleşemedi. Brenner'ın belirttiği gibi, Nazilerin bu teklife nasıl bir cevap verdiğine dair arşivlerde herhangi bir bilgi bulunamamıştır. Büyük olasılıkla Naziler Stern'i küçük ve etkisiz bir örgüt olarak görmüş ve öneriyi fazla dikkate almamışlardır. Ancak burada önemli olan, radikal Siyonist bir örgütün Nazilere, hem de Yahudi soykırımının başlangıç tarihi olarak kabul edilen 1941 yılında, askeri bir ittifak önerebilmiş olmasıdır. Nazilerin kurmak istedikleri Yeni Düzen ile Yahudiler arasında önemli ortak çıkarlar olduğunu söyleyen Stern'in çarpık mantığı, kuşkusuz atlanmaması gereken bir noktadır. Yalin-Mor, örgütünün Nazilerle iş birliği aramasının ardında yatan çarpık mantığı, 1942'de, savaşın en kızgın olduğu günlerde şöyle özetlemiştir: "Yahudileri yığınlar halinde göçe razı etme projemiz, Almanya'nın hedeflerinden biri olan, Avrupa'yı Yahudilerden temizleme amacına uygun düşüyordu." 63
 
Nazilere askeri ittifak öneren Stern Örgütü'nün
en önemli birkaç yöneticisinden biri Yitzhak Şamir'di.
Yanda, Şamir'in terörist olarak arandığı 1940'lı
yıllardaki bir kimliği yer alıyor. |
Bir diğer önemli ve ilginç nokta da Ankara Belgesi'nin Nazilere verildiği sıralarda Stern'in en üst birkaç yetkilisinden birisinin İsrailli oluşudur. Bu kişi, Yithzak Şamir'dir. Evet, Nazilere askeri ittifak öneren örgütün başında, 1977-92 yılları arasındaki Likud iktidarı sırasında İsrail'de önce Dış İşleri Bakanlığı, sonra da Başbakanlık yapacak olan Yithzak Şamir vardır. 1940'lı yıllarda aynı hocası Menahem Begin gibi sivillere yönelik pek çok saldırının ardında olan Şamir, Ankara Belgesi'nden birkaç yıl sonra da İngiliz ve Arap hedeflerine düzenleyeceği kanlı saldırılar ile de adını duyuracaktır.
Şamir'in, Stern'in Nazilerle ittifak çabalarındaki rolünün ne olduğu kuşkusuz önemli bir konudur. Şamir yıllar sonra Ankara Belgesi'nin ortaya çıkmasıyla birlikte kendisine yöneltilen soruları cevapsız bırakmıştır, ama konuyla ilgili hemen her kaynağın kabul ettiği gibi, Stern'in Nazilere yaptığı teklifin arkasındaki birkaç önemli beyinden birisi odur.
Yitzhak Şamir'in bu sicili, ilk defa 1989 yılında kendi yurttaşları tarafından öğrenildi. Ankara Belgesi ile ilgili öykünün İsrail'in en büyük gazetelerinden biri olan Jerusalem Post'ta yayınlanması tam manasıyla bir şok yaşanmasına sebep oldu. Bu "sakıncalı" ilişkiler üzerine konuşma yasağı, ilk defa delinmiş oluyordu. Hem de bir Yahudi basın organı tarafından... Jerusalem Post'un bu haberi, 11 Mart 1989 tarihli Zaman Gazetesi aracılığıyla bizim basınımıza da yansımıştı. Haberin başlığı, "İsrail'de Gerçeğe İlk Adım, Şamir-Nazi İş Birliği Ortaya Çıkarıldı" idi. Zaman'ın Jerusalem Post'u ana kaynak olarak gösterdiği bu haberde, önemli bazı bilgiler yer alıyordu: Örneğin radikal Siyonizm-Nazizm iş birliğinin ilk defa yazılı olarak 1989 yılında ortaya konabildiği, bu tarihe kadar, bu konudan bahsedilmesinin, yani bazı Siyonist liderler ile ileri gelen Nazi devlet adamlarının arasındaki iş birliğini gündeme getirmenin İsrail Devleti tarafından yasaklanmış bir konu olduğu yazılmıştı.
Bugün konuyla ilgili kitapların önemli bir kısmında Ankara Belgesi'nden söz edilir. Ancak çoğu yazar, en başta da Yahudi yazarlar, Stern-Nazi ilişkisini tarihin anlaşılamaz çelişkilerinden biri olarak yorumlar. Örneğin İsrail Ordusu'ndan emekli subay Yehoshafat Harkabi Israel's Fateful Hour (İsrail'in Kader Anı) adlı kitabında, bu olayı "Yahudi tarihinin anlaşılamaz bir kesiti" olarak yorumlar. Oysa olayın hiçbir yönü "anlaşılamaz" değildir. Bu tür yorumlar yapılmasının nedeni, çoğu kişinin Nazi-radikal Siyonist ittifakı ile ilgili olarak yalnızca Stern'in girişiminden haberdar oluşudur. Çünkü bir tek Stern dosyası kamuoyuna açıkça anlatılmıştır. Önceki sayfalarda incelediğimiz WZO-Nazi ilişkileri ise hala pek çok kimse tarafından hiç duyulmamıştır.
Bu konuda göz atılması gereken son bir kaynak, aynı Brenner gibi "anti-Siyonist" bir Yahudi olan Hannah Arendt'in Eichmann in Jerusalem (Eichmann Kudüs'te) adlı kitabıdır. Çünkü Arendt, Adolf Eichmann'ı merkez alarak, Nazilerle bazı radikal Siyonistler arasındaki iş birliğinin daha önce değinmediğimiz bazı yönlerine değinir.
Adolf Eichmann'ın Öyküsü
Hannah Arendt'in yazdığı Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil (Eichmann Kudüs'te: Şeytaniliğin Basitliği Üzerine Bir Rapor) adlı kitap radikal Siyonistlerle Nazi ilişkilerinden söz eden kaynakların en önemlilerindendir. Kitap önemlidir, çünkü yazarı Bayan Arendt, Amerikan Yahudi toplumunun önde gelen isimlerinden biri ve ünlü bir siyaset bilimcidir.
Arendt, kitabında asıl olarak, Nazi Subayı Adolf Eichmann'ın (ya da ona benzer bir figüranın), 1960 yılında Mossad ajanları tarafından Arjantin'de yakalanıp İsrail'e götürülmesiyle kurulan mahkemeyi ve Eichmann'ın mahkemedeki ifadelerini konu edinir. Önceki sayfalarda da birkaç kez değindiğimiz Eichmann çok önemli bir isimdir, çünkü Gestapo şefi Heydrich'in emri altında "Yahudi sorunu"nu çözmekle özel olarak görevlendirilen kişidir. Adolf Eichmann'ın ilginç bir hikayesi vardır .
 |
Nazi Subayı Adolf Eichmann, SS Güvenlik Servisi SD'nin "Yahudi işleri sorumlusu" olarak atandıktan sonra, radikal Siyonizme özel bir ilgi duymaya başladı. Başta Herzl olmak üzere Siyonist yazarların kitaplarını okudu. İbranice bile öğrendi. Hareketin felsefesini ve amaçlarını çok beğenmişti. Dolayısıyla Nazilerin radikal Siyonistlerle yaptığı ittifakın da en önemli mimarlarından biri oldu.
|
Arendt, kitabında bazı ilginç gerçeklere değinir. İlk olarak, kitabın hemen girişinde, Nazilerin 1935'te yayınladıkları Nürnberg Kanunları'ndaki ilginç hükme dikkat çeker: Kanunlar, önceki sayfalarda değindiğimiz gibi, Yahudileri Alman toplumundan tümüyle izole etme amacına yöneliktir. Arendt, bunun "İsrail Evi'nin birliğini korumaya çalışan" bazı Yahudiler açısından hiç de olumsuz bir şey olmadığını söyleyerek, İsrail'de de bugün aynı kanunun yazılı olmasa da geçerli olduğunu, bir Yahudinin bir "goyimle" (Yahudi olmayan) evlenmesinin yasak kabul edildiğini hatırlatır.64

Eichmann in Jerusalem kitabının yazarı Hannah
Arendt |
Arendt, ilerleyen sayfalarda Eichmann'ın geçmişinden söz ederken de ilginç bilgiler vermekte, onun gençliğinde hiçbir zaman antisemit olmadığını, hatta bazı Yahudilerle çok yakın ilişkileri olduğunu (örneğin Austrian Vacuum Oil Company'nin müdürü olan Yahudi Bay Weiss'le) anlatır. Arendt'in bildirdiğine göre Eichmann, masonluğa da ilgi duymuş, bir süre Schlaraffia Locası'na gidip gelmiştir.
Ama Eichmann'ın asıl görevi, 1934
yılında SS'ler içinde kurulan özel ve gizli bir bölüm
olan SD'ye girmesiyle başlar. SS şefi Himmler'in kurdurduğu
SD, bir istihbarat servisidir ve Gestapo şefi Heydrich
tarafından yönetilmektedir. Eichmann, kısa süre sonra
servisin "Yahudi departmanı"na girer ve zamanla da bir
"Yahudi uzmanı" olur. Eichmann bu yıllarda Almanya'daki
bazı Siyonist liderlerle ilk görüşmelerini yapar.65
Arendt, o dönemde Eichmann'ın bir de Theodor Herzl'in
yazdığı Der Judenstaat (Yahudi Devleti) adlı kitabı
okuduğunu, kitaptan çok etkilendiğini ve böylece Siyonizmi
benimsediğini şöyle anlatıyor:
Eichmann, Albert Speer'in kendine
verdiği Der Judenstaat'ı okuduktan sonra Siyonizme bağlandı.
O tarihten sonra, sık sık Yahudi sorununa 'siyasi çözüm'
aranması gerektiğini savunmaya başladı ve 'amacım, Yahudilere,
ayak basabilecekleri sağlam bir toprak verebilmektir'
dedi. Bu düşüncelerini de, broşürler dağıtarak ve sözlü
telkinlerde bulunarak diğer SS'ler arasında yaymaya
başladı. İbranice öğrendi. Daha sonra Siyonizmin temel
eserlerinden biri olan Adolf Böhm'ün History of Zionism
adlı kitabını da okudu. Hayatı boyunca gazeteden başka
bir şey okumamış biri için oldukça büyük bir başarıydı.66

Yahudilere ait dükkanların yağmalandığı ünlü Kristallnacht (Kristal Gecesi) gibi provokatif eylemler, Siyonistlerle iş birliği içinde olan Eichmann tarafından organize ediliyordu.
|
Eichmann'ın Siyonizme olan bu yakınlığı, radikal Siyonistlerin hedefleriyle Nazi amaçları arasındaki paralelliği görmesinden kaynaklanıyordu. Radikal bazı Siyonistler de aynı Naziler gibi tüm Yahudileri Reich sınırlarından çıkarmak istiyorlardı. Bu Naziler için Reich'ın Judenrein ("Yahudiden arındırılmış") olması anlamına geliyordu; aynı şey bazı Siyonistler için bir Yahudi Devleti demekti.
Aslında Eichmann'ın bazı Siyonistlerle paylaştığını söylediği ve "idealizm" diye adlandırdığı şey, ırkçılıktı. Her iki tarafın da ırkçıları, Almanların ve Yahudilerin birarada yaşamalarını istemiyorlar ve bu nedenle de kendilerince çok iyi bir asgari müşterekte anlaşıyorlardı. Nazilerin Filistin'e Yahudi göçü için büyük destek vermesi, buna dayanıyordu.
Eichmann , radikal Siyonistlerle böyle yakın ilişkiler kurduğu dönemlerde bir yandan da Alman Yahudilerini tedirgin edecek eylemler düzenliyordu. Bağlı olduğu SS Güvenlik Servisi SD (Sicherheitsdienst), Yahudilerin dükkanlarının yağmalanmasıyla patlak veren Kristallnacht (Kristal Gecesi) gibi ayaklanmaları kışkırtıp organize ediyordu. Amaç, Yahudileri asimilasyondan kurtarmak ve göçe ikna etmekti.
Tüm bu bilgileri inceledikten sonra, önemli bir gerçeği yeniden hatırlamak gerekir: Yahudilerin vatan sahibi olmaları doğal haklarıdır, bunun için atalarının toprağı olan Filistin'e göç etmeyi istemeleri de son derece doğaldır. Siyonizm de meşru çerçeveler içinde Yahudilerin bu haklarını savunduğu müddetçe makul bir ideolojidir. Ancak bazı radikal Siyonistlerin bu toprakları yalnızca kendilerine ait olarak düşünmeleri, üstelik buna ek olarak bölgedeki diğer bazı toprakları da işgal etmeyi planlamaları, dünya hakimiyeti hedefi gütmeleri ve buna göre bir politika izlemeleri hem tarihi gerçeklere hem günümüz koşullarına aykırıdır. Filistin toprakları Yahudiler için olduğu gibi Müslümanlar ve Hıristiyanlar için de kutsaldır. Bu topraklarda her üç dinin mensupları da birarada huzur içinde yaşayabilmeli, ibadetlerini diledikleri gibi yerine getirebilmeli, aradıkları güvenliği bulabilmelidir. Bir toplumun diğerini yok sayması, en temel insani haklarını görmezden gelmesi, birbirlerine yaşam hakkı tanımayan bir anlayışın olması ise kabul edilebilir değildir. |